25 Jun 2007 için arşiv

25
Jun
07

DENİZ KUVVETLERİ ESKİ KOMUTANI ORAMİRAL ÖZDEN ÖRNEK’E KOMPLO

Ordu’yu susturmak için psikolojik harekât

Ancak, psikolojik tertip bununla da bitmedi. Andıcın hemen ardından bu sefer de Nokta dergisi, önceki Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu ileri sürülen günlükleri ele geçirdiğini açıkladı.

Günlüklerde “Sarıkız” ve “Ayışığı” isimli iki operasyon ile Ordu’nun müdahalesinin komutanlar tarafından planlandığı ama daha sonrasında aralarındaki görüş ayrılıkları nedeniyle vazgeçildiği iddia ediliyordu.

Özden Örnek, günlüklerin kendisine ait olmadığını açıklasa da gene de Fethullahçı-Amerikancı medya bir kez harekâtı başlatmış bulunuyordu ve ülke bir anda Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını değil emekli komutanların yapmayı planladıkları iddia edilen “darbe”yi tartışmaya başladı. Darbe iddialarıyla ilgili olarak adı geçen komutanlar arasında bir önceki dönemin üst kademesinin neredeyse tümünün adı geçiyor. Aytaç Yalman’dan, Şener Eruygur’a, İbrahim Fırtına’dan Özden Örnek’e kadar tüm paşaların adı etrafında kopartılan fırtına içinde dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün adının geçmemesi ise ilginç bir tesadüf olmalı…

Burada, bu operasyonun Fethullah bağlantısını da vurgulamanın önemi var. Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığına karşı internet üzerinden yürütülen kampanya sırasında olduğu gibi şimdi de tüm saldırıların merkezinde dönüp dolaşıp ABD-Utah bulunmaktadır. Utah’da Fethullah cemaatinin özel bir etkinliğinin olduğu da artık tüm çevrelerin bildiği bir gerçek durumundadır. Diğer taraftan da tüm istihbarat kokulu malzemenin, Fethullahçıların yeni psikolojik savaş organı Nokta’ya servis edilmesi de kafaları biraz daha netleştiriyor.

 

 

Kürt-İslam faşistleri Çankaya’ya koşuyor, Baykal topu askere atıyor

CHP’ye yaptığımız “Meclisi boşaltın, sine-i millete dönün!” çağrısını yinelememizin üzerinden yaklaşık bir ay geçmiş bulunuyor. Türkiye, bu geçen bir ay içerisinde sadece bir aylık bir zaman dilimini kaybetmiş değil. Türkiye aynı zamanda elindeki son imkânlarının da kaybolduğunu, Kürt-İslam faşizminin lideri Tayyip Erdoğan’ın Çankaya yürüyüşüne engel olma şansının da günden güne ellerinin arasından kaydığını izledi.

Tüm tarihsel sorumluluğun üzerinde olduğunu gayet iyi bilmesine rağmen Baykal, hiçbir şekilde gereken adımları atıp harekete geçmeyerek, süreci izlemeye devam ediyor. Baykal, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasının Türk Milleti ve Türkiye için ne anlama geldiğini bizler kadar iyi bilmektedir. Baykal, defalarca Tayyip Erdoğan’ın neden Cumhurbaşkanı olmaması gerektiğini, yaptığı açıklamalarda vurgulayarak doğru tespitlerde bulundu. Ancak bu doğru tespitlerin Türk Milleti için Kürt-İslam faşizminin yükselişini engellemek adına tek bir faydası olmamıştır. Bunu açık olarak görmek gerekiyor. Baykal, ne hesaplamaktadır? Nasıl bir planı vardır ya da bir planı gerçekten var mıdır bilemiyoruz; ama yaptığı açıklama, bu sorumluluğu çok da omuzlarında hissedemediğinin kanıtıydı.

Hatırlayacağınız gibi Baykal, Tayyip Erdoğan’ın neden engellenmesi gerektiğini vurguladıktan sonra topu üstü kapalı olarak askere atmıştı.

Baykal, bugün hâlâ “Eğer AKP, Tayyip Erdoğan dışında bir aday çıkarırsa üzerinde oturur konuşuruz.” diyebilmektedir. Erdoğan, çok büyük bir ihtimalle kendisi dışında bir aday düşünmemektedir. Cumhurbaşkanı olmak, ardından da bu konumunu önce Başkanlığa, ardından da Kürt-İslam halifesi olmaya çevirmek istemektedir. Ama bunun yanı sıra yine de bir taktik icabı bir başkasını aday gösterse bile burada uzlaşmanın gene de çok yanlış olacağının CHP ve Baykal farkına muhakkak varmalıdır.

Erdoğan’ın yerine bir başka AKP’liyi Cumhurbaşkanı seçtirmenin vebali de yine Baykal’ın omuzlarında olacaktır. Bu durumda CHP, AKP’nin uyguladığı taktiğin payandası konumuna getirilecektir. Ancak burada esas mesele AKP’nin bu taktiği uygulayıp uygulamayacağı değil, Baykal’ın AKP’yi engellemek için görevini yapmaya niyetinin olup olmadığıdır.

Artık dil sürçmelerinin, 1 Nisan şakalarının hiç de zamanı değil. Haftalardır, tekrar tekrar belirtmek zorunda olduğumuz gibi Türk Milleti’ni Kürt-İslam faşizminin eline teslim edip etmemek en kritik ve tarihsel sorudur. Bu sorumluluk Cumhuriyet’i korumakla yükümlü olanların, faşizme karşı halk partisi olmak gibi bir görevle karşı karşıya olanların omuzlarındadır. Buradan bir kez daha sesleniyoruz: Bu tarihsel görevi yerine getirin. Kürt-İslam faşizmine geçit vermeyin!

CHP, Erdoğan’ı Çankaya’ya çıktıktan sonra mı indirecek?

Burada görünen önemli bir tehlike, CHP içinde “Tayyip Erdoğan, Çankaya’ya çıksın, AKP başsız kalsın” tezinin etkin olmasıdır. Bu teze göre, Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olduğunda AKP üzerindeki gücünü ve kontrolünü yitirecek ve böylelikle AKP’de liderlik zayıflayacaktır. Bu durumu değerlendirecek olan CHP ise genel seçimlerde iyi bir sonuç elde ederek, tek başına iktidar ya da koalisyon ortağı olacaktır.

Bu tezi savunmak aslına bakılırsa siyasi miyoplukla dahi açıklanamayacak kadar büyük bir aymazlığa işaret etmektedir.

Bu tezin “Tayyip Erdoğan, Başbakan olursa yıpranır, AKP de güç kaybeder” diyen dört yıl önceki aymazlık tavrından gerçekte hiçbir farkı yoktur; ama sonuçları daha ağır, telafisi çok daha zor olacaktır. CHP, bu hataya bir kez düşmüştür ve bunun Türkiye’ye verdiği zarar ortadadır. Aynı hataya bir kez daha düşülmesi ise Türkiye’nin Kürt-İslam faşizmine sürüklenmesine, Türk Milleti’nin köleleştirilmesine ve ortada artık aynı hatayı üçüncü bir kez tekrarlayacak bir CHP’nin de kalmamasına yol açacaktır.

Ancak buna rağmen bazı CHP kurmaylarının açıklamalarında Tayyip Erdoğan’ı Çankaya’ya çıktıktan sonra oradan indirmenin planları hâlâ yapılmaktadır. CHP Grup Başkan Vekili Kemal Anadol’un geçtiğimiz hafta yaptığı açıklama bunun bir örneğini oluşturuyor. Anadol’a bakılırsa, Tayyip Erdoğan Çankaya’ya çıkınca onu oradan alarak, daha önce belediye başkanıyken işlediği suçlar dolayısıyla yargılamak çok kolay olacaktır:

“Bunun en çarpıcı örneği, Erdoğan’ın kalpazanlık suçudur. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde, Akbil davasında sahte bilet bastırmışlar, havuza para akıtıp menfaat sağlamışlardır. Bunu ben değil, Cumhuriyet Savcısı iddianamesinde iddia ediyor… Hiçbir engel yoktur. Mahkûm olursa da oradan aşağı iner. Yeni parlamentonun bunu yapmak boynunun borcudur.”

Bu hesapla, Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olacaktır, genel seçimlere kadar CHP kazasız belasız gelecektir. Kürt-İslam faşizmi onu ezmeyecektir ve seçimlerden güçlü çıkıp, parlamentoda arttırdığı gücünü kullanarak Erdoğan’ı yargılatıp, Çankaya’dan indirecektir. Bu kadar iyimserlik Polyanna’da bile yoktur herhalde!

Eğer, bu tezler iyimserlikten değil de, Tayyip Erdoğan’ı korkutarak, adaylıktan vazgeçmeye zorlama planından ileri geliyorsa CHP şunu iyi bilmelidir ki, Tayyip Erdoğan’ın hedefine ulaşmak konusunda bir çekincesi olamaz. Hitler veya Mussolini nasıl tüm imkânları kullanarak yükseldilerse o da tüm yöntemleri ve imkânları kullanacaktır. AKP sadece uygun anın gelmesini beklemektedir, CHP ise genel seçimlere odaklanarak en büyük hatayı yapmaktadır; çünkü bu genel seçimlerin olacağını bile garanti edemezler.

Tayyip Erdoğan ve Kürt-İslam planlı ilerliyor

Kürt-İslam faşistleri kendilerini pusu durumunda tutuyorlar. Zaman zaman sert çıkışlar yapıp, diş gösteriyorlar; ama genel olarak tavırlarının zaman kazanmak ve kendilerinin uygun buldukları zeminde savaşmak olduğu görülüyor. Bu bekleyiş ve Cumhuriyet kurumlarına karşı bilenme durumu bazen kendisini çok net şekillerde açığa vuruyor. Bülent Arınç’ın son çıkışı da bu durumu göstermektedir. Bilindiği gibi önceki Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur’un döneminde Bülent Arınç’ın Manisa’daki evi, tarikat yuvası olması gerekçesiyle aranmak istenmiş ve jandarma birlikleri tarafından sarılmıştır. İddialara göre de Ankara’dan gelen baskılar sonucunda, aranmasından vaz geçilmiştir.

Bu olayla ilgili kendisine sorulanlara Arınç’ın verdiği yanıt ilginçtir:

“16 Mayıs’tan sonra hesap soracağım!”

Kürt-İslam faşizmi Cumhurbaşkanlığı seçimini bir milat olarak algılamaktadır. İntikam almak için, Türk kurumlarına saldırmak için bu miladı beklemektedir.

Tayyip Erdoğan da halen adaylığını açıklamayarak bu planlı gidişin, bu pusuya yatmışlığın gereğini yerine getirmektedir. CHP’ye karşı ise, özel bir politika yürütmektedir. “Cibilliyetsizlik” gibi hakaretlere başvurduğu gibi diğer taraftan da Ordu’nun ve CHP’nin Cumhuriyet’e sahip çıkma görevlerini yerine getirmelerini engellemek için sık sık CHP’nin “demokrasi dışı güçlere” çağrı yaptığını iddia etmektedir.

Bu taktik saldırıları göğüsleyemeyen Baykal ise, kendisinin ne kadar demokrat, Ordu müdahalesi karşıtı olduğunu kanıtlamaya çalışarak, gereksiz bir savunma pozisyonuna gerilemektedir.

Oysa Türkiye’nin bugün savunma durumunda kalacak bir CHP’ye değil, Kürt-İslam faşizmine karşı hücum edebilecek bir CHP’ye ihtiyacı var; ama maalesef, Baykal hâlâ yaşananların şaka olduğunu düşünüyor.

Baykal’dan “1 Nisan şakası”

İnsanlar, dostlarıyla, aileleriyle 1 Nisan’da şakalaşabilirler. Bu şakalar, çocukça da olabilir, çok eğlendirici de olabilir. Ancak faşizme hem de gerici ve bölücü, Amerikancı bir faşizme sürüklenen Türkiye’de gerçekten Halk Partisi olması gereken bir partinin liderinin, bugünkü temel sorun olan Cumhurbaşkanlığı meselesi üzerine 1 Nisan şakası yapmasını oturup bir düşünmek gerekli…

Düşünün ki, Türkiye günden güne Cumhurbaşkanlığı seçiminin gerilimini yaşamaktadır. AKP, suskun olmaya çalışan ama diş gıcırdatan bir gerginlik içinde beklemektedir. Cumhuriyetçi, Atatürkçü, solcu kesimler, ben Türk’üm diyen herkes acaba CHP ve Baykal omuzlarındaki ağır sorumluluğun farkına varıp harekete geçecek mi sorusu ile yanıp tutuşmaktadır. Tam bu gerginliği ortasından Baykal bir sabah bir açıklama yapar:

“Ben Cumhurbaşkanı adayı olmaya karar verdim, Erdoğan’la da görüştüm. O da beni destekliyor.”

Evet, Baykal şaka yapmıştır ve 1 Nisan gününe anlam katmıştır! CHP’lilerin yüzünde safça bir tebessüm şekillenirken, Kürt-İslamcılar bu ciddiyetsizlik karşısında ellerini ovuşturarak sırıtmış olmalılar. Bizse ancak acı acı gülebildik…

Şeriatçı-Fethullahçı basın ise, her zamanki rahatlığıyla bu sefer de Baykal’ın tavrını destekledi. Baykal, yaptığı bu şakayla gerilen siyasi ortamı rahatlatmıştı. Ne kadar güzel değil mi? Artık Tayyip Erdoğan da hiç gerilmeden, üzülmeden rahat rahat yoluna devam edebilir; ama diğer taraftan aynı Fethullah medyası Ordu’ya karşı andıç olayıyla, darbecilik iddialarıyla yaptığı psikolojik savaşı son derece ortamı gerici ve ciddi bir biçimde sürdürüyordu.

Ordu’yu susturmak için psikolojik harekât

Psikolojik savaşın ilk aşaması, Genelkurmay’ın bir iç belgesi olarak hazırlanan basın kuruluşları andıcının, karargâhtaki bir bilgisayardan çalınarak, sahte isim kullanılan bir e-posta ile ABD’nin Utah eyaletine gönderilmesi ve oradan dolaştırılarak, Türkiye’de servise koyulmasıyla başladı.

Andıç çerçevesinde geniş kapsamlı bir kıyamet koparılması için özellikle bu dönem beklenmişti. Andıçın çalındığı tarih için Genelkurmay’ın yaptığı açıklama, 12 Ekim 2006’dır. Çalınan belgeler o tarihten bugünkü Cumhurbaşkanlığı seçimi dönemine kadar bilinçli olarak bekletilmiştir ve bugün gündeme getirilerek Ordu’yu tartışmaların en tepesine oturtmak için kullanılmıştır.

Ancak, psikolojik tertip bununla da bitmedi. Andıcın hemen ardından bu sefer de Nokta dergisi, önceki Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu ileri sürülen günlükleri ele geçirdiğini açıkladı.

Günlüklerde “Sarıkız” ve “Ayışığı” isimli iki operasyon ile Ordu’nun müdahalesinin komutanlar tarafından planlandığı ama daha sonrasında aralarındaki görüş ayrılıkları nedeniyle vazgeçildiği iddia ediliyordu.

Özden Örnek, günlüklerin kendisine ait olmadığını açıklasa da gene de Fethullahçı-Amerikancı medya bir kez harekâtı başlatmış bulunuyordu ve ülke bir anda Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını değil emekli komutanların yapmayı planladıkları iddia edilen “darbe”yi tartışmaya başladı. Darbe iddialarıyla ilgili olarak adı geçen komutanlar arasında bir önceki dönemin üst kademesinin neredeyse tümünün adı geçiyor. Aytaç Yalman’dan, Şener Eruygur’a, İbrahim Fırtına’dan Özden Örnek’e kadar tüm paşaların adı etrafında kopartılan fırtına içinde dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün adının geçmemesi ise ilginç bir tesadüf olmalı…

Aynı sırada, Fethullahçılarla koordineli olarak çalışan bazı komprador “sol” grupların Gaziantep Üniversitesi’nde Hurşit Tolon’u, “Darbe istemiyoruz!” sloganlarıyla protesto etmesi de olayın farklı bir boyutudur. Türkiye açıkça yapay bir darbe gündeminin içine çekilerek Ordu bir kez daha pasifize edilmektedir, bir yandan da gündeme yapılan müdahaleyle dikkatler farklı bir noktaya odaklanmaktadır.

Burada, bu operasyonun Fethullah bağlantısını da vurgulamanın önemi var. Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığına karşı internet üzerinden yürütülen kampanya sırasında olduğu gibi şimdi de tüm saldırıların merkezinde dönüp dolaşıp ABD-Utah bulunmaktadır. Utah’da Fethullah cemaatinin özel bir etkinliğinin olduğu da artık tüm çevrelerin bildiği bir gerçek durumundadır. Diğer taraftan da tüm istihbarat kokulu malzemenin, Fethullahçıların yeni psikolojik savaş organı Nokta’ya servis edilmesi de kafaları biraz daha netleştiriyor.

Ordu’nun geri adımlarının sonucu: Kürt-İslam çetesi komutanları yargılatacak

Ordu attığı tüm adımlardan, AKP’ye karşı yaptığı tüm çıkışlardan birer birer geri adım atmaktadır ve bunun karşılığını da son derece ağır şekilde almaya başlamıştır. Büyükanıt, Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmada bazı önemli noktaların altını çizmişti. Bölücülük ve irticanın en önemli tehdit olarak vurgulandığı konuşmada, Bülent Arınç’a da cevap verilerek, “Cumhuriyet ve Cumhuriyetin temel konuları Cumhuriyet tarihinde belki ilk kez tartışılmakta, bu değerlerin yeniden tanımlanması teklif edilmektedir.” denilmiştir. Ancak bu çizgide tutunulamamıştır. Kısa süre içinde konuşmanın “akademik” içerikli olduğu açıklanmıştır ve geri adım atılmıştır.

Bunun hemen ardından “Meclis’le bağlantısı olan PKK’lılar” söyleminden de geri adım atılmıştır. “Onlarla 16 Mayıs’tan sonra hesaplaşacağım!” diyen Arınç’la komutanlar sadece futbol konusunda konuşmayı seçmişlerdir. Kuzey Irak’lı PKK destekçisi gruplarla görüşme yapılması isteği son derece sert bir şekilde eleştirilirken Tayyip Erdoğan-Talabani görüşmesi karşısında sessiz kalınmıştır.

Bunların dışında daha da vahim olarak andıç tartışmalarında ve Özden Örnek’le ilgili olarak başlatılan darbe suçlamaları karşısında, kendi emekli komutanlarını sahiplenecek bir çizgi izlenmemiştir. Bundan da cesaret bularak operasyonlarını bir üst aşamaya geçiren Kürt-İslam faşistleri Şener Eruygur, Özden Örnek gibi emekli askerleri yargılatmanın peşine düşmüşlerdir ve bu süreç de başlamıştır.

Tayyip Erdoğan, Suriye’ye giderken yanına aldığı Murat Yetkin, Ahmet Hakan, Hasan Cemal, Fatih Altaylı, Ekrem Dumanlı gibi Kürt-İslam faşizminin akredite isimlerine yaptığı açıklamada komutanların yargılanması çağrısını yapmıştır. Darbe iddialarıyla ilgili olarak, “Savcılıklara ciddi görev düşüyor; ama onlarda ses yok. Çağırıp yayımlayan dergiye sormaları, ‘delillendir, belgelendir’ demeleri lazım. Belgelendirme olduğu anda, bu nereye gidiyorsa oraya havale ederler.” diyerek süreci başlattı.

Bu durum en az Şemdinli kadar ciddi bir tertibin başlangıcıdır ve hemen ertesi gün Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’nın çağrıya riayet ederek soruşturma başlatması Ordu’nun geri çekilmesinin verdiği sonuç olarak karşımızda durmaktadır. Tayyip Erdoğan işini sağlama almaktadır.

1 Nisan şakası yapanlar, dili sürçenler ve tarihsel görev

Peki bu vahim durum karşısında ne yapıldı?

Türkiye, Kürt-İslam faşizminin tertiplerinin ulaştığı bu noktaya gelirken sorumluluk sahibi olan mevkileri işgal edenler ne tavır aldılar?

CHP Genel Başkanı Baykal’ın hâlâ işin şakasında olmasının bir benzeri durum da Genelkurmay Başkanı Büyükanıt cephesinde oluştu. Savunma Sanayi İcra Komitesi toplantısında, garip bir şey oldu ve Tayyip Erdoğan’a hitap ederken Büyükanıt’ın dili sürçtü ve “Başbakanım” yerine, “Cumhurbaşkanım” kelimesi dudaklarından dökülüverdi.

Büyükanıt, yüzünde garip ve şaşkın bir tebessümle hatasını düzeltti ve konuşmasına devam etti. Bu gerçekten bir dil sürçmesi midir, yoksa bir bilinçaltı kabullenmesinin aniden yüzeye çıkışı mıdır bilemiyoruz.

Bizim tek bir bildiğimiz var; o da, artık dil sürçmelerinin, 1 Nisan şakalarının hiç de zamanı olmadığıdır.

Haftalardır, tekrar tekrar belirtmek zorunda olduğumuz gibi Türk Milleti’ni Kürt-İslam faşizminin eline teslim edip etmemek en kritik ve tarihsel sorudur. Bu sorumluluk Cumhuriyet’i korumakla yükümlü olanların, faşizme karşı halk partisi olmak gibi bir görevle karşı karşıya olanların omuzlarındadır. Buradan bir kez daha sesleniyoruz:

Bu tarihsel görevi yerine getirin. Kürt-İslam faşizmine geçit vermeyin!

 

http://www.turksolu.org/134/ataberk134.htm

***

Kontrgerillacılıkta son “Nokta”

 

Andıç vakası ve Özden Örnek’in günlükleri

İkinci önemli olay ise Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen ve darbe planlarının anlatıldığı günlüklerin yayımlanması idi.

İlk olarak Amerika üzerinden yayın yapan “denizcilersitesi” adlı bir internet sitesinde yayımlanmaya başlayan günlükler, 13 Mart 2007 tarihinde Fethullahçı Star gazetesinde Şamil Tayyar tarafından yayımlandı ve manşete taşındı.

Ardından medyada yine darbe karşıtı ve Ordu karşıtı bir hava estirilmeye başlandı. 29 Mart 2007 tarihli Nokta’nın son sayısında Örnek’in günlüklerinin darbe ile ilgili olan kısımlarının tamamı yayımlandı (40 sayfa). Burada darbe planları tüm ayrıntıları ile anlatılıyor ve planlarıyla birlikte yayımlanıyordu.

Bütün bunlar alt alta yazılıp değerlendirildiğinde ortaya şu sonuç çıkıyor:

 Bugün Çankaya’ya ilerlemekte olan Kürt-İslamcı faşistin, önündeki en büyük engel olarak gördüğü Ordu’yu ABD ile birlikte tasfiye etmek istediği.

 Burada Fethullahçı medyanın da Amerikan istihbaratı ile koordinasyonlu uğursuz rolü ön plana çıkmakta.

Tayyip Erdoğan 3 Mart tarihinde yaptığı açıklamalarda, bu sözde darbe olayında adı geçen komutanlarla ilgili olarak savcıları göreve çağırmış ve açıktan komutanların kellelerini istemiştir. 

 

Nokta dergisine ilan veren gazeteler: Evrensel, Yeni Şafak ve Birgün. PKK’nın gazetesi Gündem’in ise reklamları bedava habermiş gibi yapılıyor

Fethullah’ın yeni haber dergisi

Türkiye’nin uzun soluklu dergilerinden Nokta, 2006 yılının Kasım ayı başında yeni bir ekiple işbaşı yapmıştı. Yeni Genel Yayın Yönetmeni Alper Görmüş’ün deyimiyle “efsane” haber dergisi, yeni bir anlayışla haberciliğe kaldığı yerden devam edecekti. Yayımlanmaya başlandığı tarihten beri ilgi çekici konulara yer veren dergi, özellikle son bir aydır yayımladığı haberlerle Türkiye gündemini belirleyen ve yönlendiren bir seviyeye ulaştı.

Nokta dergisi yüklendiği misyon ve ortaya koyduğu habercilik anlayışı ile Kürt-İslamcı faşist düzenin Türkiye’de yerleşeceği bir ortam hazırlama gayreti içine girdi. Yeri geldi Ermenicilik yaptı, yeri geldi Kürtçülük yaptı, yeri geldi Şeriatçılık yaptı; ancak son dönem özellikle iki ‘nokta’ya odaklandı. O da milliyetçilik ve Ordu düşmanlığı. Türkiye’deki ulusal direniş odaklarını hedef tahtasına koyan Nokta, bu bakımdan diğer haber dergileri arasında farklı bir yere sahip.

Nokta dergisinin yayın hayatına geri dönmesi öyle birdenbire olmadı tabiî ki. Türkiye’nin son dönemde içine girdiği sürecin bu geri dönüş için önemli bir sebep olduğu bir gerçek. Dergi, Amerika’da yaşamını idame ettiren Fethullah imam tarafından finanse ediliyor. Dergide kapaktan verilen bütün haberler, Fethullah’ın günlük gazetesi olan Zaman’da manşetten yer alıyor ve Türkiye gündemine taşınıyor. Özellikle son dönemde Ordu ile ilgili yaptığı haberler, Zaman, Yeni Şafak, Birgün, Evrensel, Radikal gibi gazetelere haber kaynağı oluşturuyor.

Dergi’nin genel yayın yönetmenliğini üstlenen Alper Görmüş, tanıdık bir isim. Başbakanlık Andıcında iktidarı tavizsiz desteklediği şeklinde değerlendirilen Yeni Şafak gazetesinin Arşiv köşesini hazırlıyordu. Yeni Şafak ailesi eski çalışanını yalnız bırakmıyor ve tam sayfa ilan vererek ona destek oluyor. Yine dergide şeriatçı Kanal 7 televizyonu ile “solcu” Birgün gazetesinin tam sayfa reklamları yer alıyor. Ne güzel bir birliktelik değil mi? Şeriatçılar ve ÖDP’li Birgün’cüler, AKP’li Yeni Şafakçılar ve Fethullah’ın Referans gazetesi, nokta sayfalarında “bir arada yaşam” alanı oluşturuyorlar. Pentagon’dan maaşlı Ahmet Altan, Kürşat Bumin, Mahir Kaynak gibi yine tanıdık simalar da dergide boy gösteren diğer Fethullahçılar.

Amerika sayesinde finansman bakımından sıkıntı çekmeyen Nokta ekibi Tayyip’in yarattığı “özgürlük” ortamından istifade ederek devlet düşmanlığını had safhaya ulaştırdı. Sayfalarında açıktan Kürtçülük ve şeriatçılık yapan Nokta, bu alanda sınır tanımadan doludizgin ilerliyor.

Pentagon’un psikolojik savaş aygıtı

Para kaynağı gibi haber kaynağı da Amerikan istihbaratı olan Nokta dergisi, Amerikan istihbaratının yönlendirmeleri doğrultusunda, Türk devletinin direnç noktalarına doğru geniş çaplı bir saldırıya geçmiş durumda.

Özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin gitgide yaklaştığı günlerde, Türk Ordusu’na yönelik haftalardır süren sistemli yayın politikası, Amerika’nın en büyük direniş odağı olarak gördüğü, aynı zamanda Türk Milleti’nin en çok güvendiği kurum olan Türk Ordusu’nun üzerinde oynanmaya çalışılan oyunu açıkça ortaya koyuyor.

Nokta dergisi; Zaman, Yeni Şafak, Birgün, Radikal gibi gazetelere de haber kaynaklığı yaparak, Amerika’nın yürüttüğü Kontrgerilla operasyonunun da başını çekmektedir.

Nokta dergisinin başını çektiği Psikolojik Harp Dairesi’nin operasyonları sadece Ordu’ya yönelik değildir. CHP gibi kurumlar da bu saldırılardan payına düşeni almaktadır.

ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye’ye biçtiği Kürt-İslamcı rejimin kurulması çabasında, Fethullah ve ekibinin, Tayyip’in yıkıcı faaliyetlerine destek olan, Kürtçülüğü ve bilumum etnikçiliği yücelten ideolojik yayın faaliyeti önemli bir psikolojik savaş aygıtı olarak öne çıkmaktadır. Her ne hikmetse Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yaklaştığı şu günlerde, Nokta dergisinde çıkan ordu ve ulusalcılar merkezli haberler önce zaman gazetesinde manşete taşınıyor, ardından Radikal ve Birgün gibi Başbakanlık andıcında övgülere mazhar olan “solcu” gazeteler tarafından bir-iki gün tartışılır, Aksiyon dergisinin bir hafta sonraki sayısında da yine kapaktan verilerek insanların beyni kuşatmaya alınır.

Bir yılı aşkın bir süre önce Fethullah’ın “Büyük provokasyonlar bekliyorum.” şeklindeki açıklamalarından sonra yaşanan Şemdinli Olayları, Atabeyler, Danıştay Baskını, Hrant Dink’in öldürülmesi, TSK andıcı ve son olarak ortaya çıkarıldığı iddia edilen (E) Ora. Özden Örnek’in günlükleri olaylarının hepsi birden dikkate alındığında, bütün bu olayların tek bir merkezden yönlendirildiği ve hedefinin Türk ordusu ile birlikte başta TÜRKSOLU olmak üzere ulusalcılar olduğu görülecektir.

Bugün Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nin önündeki en büyük engel de bu kesimlerdir. O nedenle Amerikancı-Fethullahçı Psikolojik Harp Dairesi son bir aydır bu kesimleri hedef göstermiştir.

Radikal ve Nokta’da
farklı imzalarla aynı haber.

Çanakkale mitinginin
Radikal’de yayınlanan haberi

Milliyetçilik tartışmalarının odak noktası TÜRKSOLU

Hrant Dink cinayeti sonrasında hedef tahtasına oturtulan yine ulusalcılar olmuştu. Birgün, Radikal, Zaman, Yeni Şafak, Evrensel, Nokta, Aksiyon gibi yayın organları o gün bugündür ulusalcılık-milliyetçilik tartışması yürütüyorlar. Milliyetçiliğin ne kadar ırkçı ve ayrımcı bir fikir olduğundan dem vurup duruyorlar. Türk milliyetçiliğine küfretmek son dönemin yükselen trendi.

Cinayet sonrası kamuoyu tarafından milliyetçi olarak bilinen çevreler suçluluk psikolojisi içinde sinerken, bilumum etnikçiler “Hepimiz Ermeniyiz” sloganlarıyla yürürken, BBP Genel Başkanı olan zat Hrant’a ağıt yakarken, “Hepimiz Türk’üz” yürüyüşü ile bir milletin topyekûn sanık sandalyesine oturtulamayacağını haykıran TÜRKSOLU ve Milli Mücadele Derneği tartışmanın odak noktasında belirdi.

Yukarıda adı geçen yayın organları bu andan itibaren tartışmanın seyrini değiştirdiler. Aslında bir aydır tartışılan şey isim verilmeden TÜRKSOLU ve onun fikirleriydi.

Sonra ortaya Kuvayı Milliye Derneği’nin Mersin’de düzenlediği Kuran’lı ve silahlı yemin töreni çıktı. Yemin töreninin hemen ardından başlayan tartışmalarda, Mersin’in ulusalcı örgütler için öneminden bahsediliyordu.

Radikal gazetesi düğmeye bastı. TÜRKSOLU’nun 22.03.2004 tarihli sayısına atıfta bulunarak Mersin’deki Türk Barikatı politikamızı ırkçılıkla suçlayarak haberleştirdi.

Ulusalcı örgütlerin dökümünün yayımlandığı haberde, ulusalcı örgütlerin başı olarak TÜRKSOLU’nu ilk sıraya yerleştiren polis bültenine benzer bir dil kullanıldı. Radikal’in 14 ve 17 Şubat tarihlerinde yayımlanan sayılarında TÜRKSOLU’nun Mersin planı ırkçılık olarak eleştirildi ve TÜRKSOLU,ulusalcı örgütlerin başı olarak gösterildi.

Nokta dergisi de 22 Şubat tarihli sayısında “Operasyona Uğrayan Şehir Mersin” başlıklı kapak haberinde, Radikal’in verdiği ulusalcı örgütler listesini aynen yayımladı.

Nokta’dan iki hafta sonra ise Aksiyon dergisi Mersin dosyasını açarak aksiyona dahil oldu. Haberleri yapan kişilerin isimleri farklı olduğuna göre geriye tek bir ihtimal kalıyor, o da aynı metnin tek merkezden iki kişinin eline verildiği.

Nokta, Radikal’le harfiyen aynı kelimeleri kullanarak TÜRKSOLU’na saldırıyor

Nokta dergisinin TÜRKSOLU üzerindeki psikolojik savaşı, Milli Mücadele Derneği’nin en son geçtiğimiz hafta Çanakkale’de Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına karşı düzenlediği “Kürt-İslam Faşizmine Geçit Yok” mitinginde devam etti.

Bütün medyanın görmezden gelmeye çalıştığı miting, bir tek Radikal gazetesi ve Nokta dergisi tarafından görüldü.

Radikal’in haberinin
bile olmadığı
Deniz Gezmiş’lerin
Devrim Andı

Biz Devrimci Türk Gençliği Türk halkına karşı
sorumluluğumuzu bilmekte, bu milli görevi
yerine getirmekteyiz.

Milli görevimiz;
bu memlekette son Amerikalıyı yok edinceye, ağalığın ve gericiliğin kökünü kazıyıncaya, Amerikan doları ile beslenen işbirlikçilerin canlarına okuyuncaya kadar devrimci kavgamıza devam etmektir.

Bu kavgada
Sayımızın azlığına
Düşmanın çokluğuna
Bakmadan,
Bıkmadan,
Usanmadan,
Yılmadan,
Yorulmadan,
Önümüze çıkan
Bütün düşmanların
Hakkından gelmeye
And içiyoruz,
And içiyoruz,
And içiyoruz!

Radikal gazetesi yine bu operasyonda Nokta’ya çanak tuttu. Radikal gazetesinin 26 Mart 2007 tarihli sayısında “Çanakkale’de Ürpertici Anma” başlığıyla Milli Mücadele Derneği’nin mitingi şu cümlelerle haberleştirildi:

“Hrant Dink’in öldürülmesine sevinen ve Dink cenazesine karşı yürüyüş yaparak boy gösteren Milli Mücadele Derneği (MMD), bu kez Çanakkale’de ortaya çıktı.

Zafer Haftası kutlamaları kapsamında dün Çanakkale’de miting düzenleyen MDD, ‘Türkçü’ sloganlar attı. Mitingde yaklaşık 500 kişi, şu sözlerin yer aldığı ‘devrim andı’ da içti:

‘Milli görevimiz, bu memlekette son Amerikalıyı yok edinceye, ağalığın ve gericiliğin kökünü kazıyıncaya, Amerikan doları ile beslenen işbirlikçilerin canlarına okuyuncaya kadar devrimci kavgamıza devam etmektir. Önümüze çıkan bütün düşmanların hakkından gelmeye and içiyoruz.’

Dernek üyeleri, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın üzerine çarpı işareti çizilmiş Hitler bıyıklı fotoğrafı ve ‘Kürt-İslam faşizmine geçit yok!’ pankartı taşıdı. Kürtlerin aşağılandığı TÜRKSOLU dergisini çıkaran ekibin 2007 yılı başında kurduğu MMD, ‘Dink, Türk düşmanıydı, öldürülmesine hiç üzülmedik.’ açıklaması yapmış ve Taksim’de, ‘Hepimiz Mustafa Kemal’iz, Hepimiz Türk’üz’ pankartıyla yürümüştü.”

Amerikan doları ile beslenen Radikal tayfasının ettiğimiz “devrim andı”ndan korkması bizce anlaşılabilir; ama haberi yapan vatandaşa biraz tarih eğitimi vermelerinde fayda var.

Zira kamuoyu tarafından “solcu” gazete olarak bilinen Radikal çalışanlarının, 68 gençliğinin söylediği “devrim andı”ndan ırkçı and olarak bahsetmesi, en hafifinden kara cahilliktir.

Tabi “Bizim ‘sol’ tarihimizde böyle bir and yoktur.” diyorlarsa o başka.

Nokta dergisi de, 26 Mart 2007 tarihinde internet sitesinde “Çanakkale’de ulusalcı provokasyon” başlığı ile haberi şöyle veriyordu: Bakalım Radikal’inki ile arasında bir fark bulabilecek misiniz?

“Hrant Dink’in öldürülmesine sevinen ve Dink cenazesine karşı yürüyüş yaparak boy gösteren Milli Mücadele Derneği (MDD), bu kez Çanakkale’de ortaya çıktı.

Zafer Haftası kutlamaları kapsamında dün Çanakkale’de miting düzenleyen MDD, ‘Türkçü’ sloganlar attı. Mitingde yaklaşık 500 kişi, şu sözlerin yer aldığı ‘devrim andı’ da içti:

‘Milli görevimiz, bu memlekette son Amerikalıyı yok edinceye, ağalığın ve gericiliğin kökünü kazıyıncaya, Amerikan Doları ile beslenen işbirlikçilerin canlarına okuyuncaya kadar devrimci kavgamıza devam etmektir. Önümüze çıkan bütün düşmanların hakkından gelmeye and içiyoruz.’

Dernek üyeleri, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın üzerine çarpı işareti çizilmiş Hitler bıyıklı fotoğrafı ve ‘Kürt İslam faşizmine geçit yok!’ pankartı taşıdı. Kürtlerin aşağılandığı TÜRKSOLU dergisini çıkaran ekibin 2007 yılı başında kurduğu MMD, “Dink Türk düşmanıydı, öldürülmesine hiç üzülmedik.” açıklaması yapmış ve Taksim’de, ‘Hepimiz Mustafa Kemal’iz, hepimiz Türküz’ pankartıyla yürümüştü.

İstanbul’dan 10 otobüsle Çanakkale’ye gelen yaklaşık 500 kişiden oluşan MMD üyeleri, ilk olarak yürüyüş yapmak ve ardından miting yapmak istedi. Dernek üyelerine güvenlik güçleri önceden izin alınmadığı gerekçesi ile izin vermedi. Salı Pazarı’nda otobüsten yürüyüş yapmak için inen dernek üyeleri tekrar otobüslerine binerek mitingin yapılacağı Cumhuriyet Meydanı’na gittiler.

Ellerinde Türk bayrakları ve üzerinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın resminin bulunduğu ‘Kürt-İslam Faşizmine Geçit Yok!’ yazılı dövizler ile miting alanına giren dernek üyeleri, ABD ve terör örgütü PKK aleyhinde sloganlar attılar.”

Aralarındaki tek fark Nokta’nınkinde açıkça belli olan metnin polisten alındığının üslubuna daha çok hakim olması.

Muhtemelen Radikal’e de aynı metin verilmiştir; ama yer sıkıntısından dolayı bu kadar ayrıntılı verememişlerdir.

Nokta, TÜRKSOLU’na saldırırken Amerikan milliyetçilerini yüceltiyor

“Irkçı Milliyetçiliğin Yükselişinde Sol Kendi Rolünü Tartışıyor” başlıklı 15 Mart 2007 tarihli sayısında, Ufuk Uras, Oral Çalışlar, Melih Pekdemir, Fikret Başkaya, Adalet Ağaoğlu, Perihan Mağden, Akın Birdal gibi isimlere, ırkçı milliyetçi yükselişi engelleyemediği için özeleştiri verdirten Nokta’nın Fethullahçıları, 22 Mart 2007 tarihli bir sonraki sayılarında da Amerikan milliyetçilerini ulusalcıların üzerine saldırttı. “Milliyetçiler Yeni Komitacılara Karşı” kapağıyla çıkan sayıda, “Ulusalcılık, demokrasiye karşı operasyonun bir parçasıdır ve masum değildir.” denildi.

MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Şandır’ın ülkücüleri provokasyona gelmemeye çağıran, PKK’lıları kardeşlik politikasıyla kazanmaya çalışan yönelimine övgüler diziliyor. Görüşüne başvurulan bir diğer MHP’li ise, Bahçeli’nin danışmanı ve MHP MKYK üyesi Doç. Dr. Vedat Bilgin… Bilgin, ulusalcıları şu sözlerle niteliyor:

“Kendilerine Kızılelmacı veya Ulusalcı diyenlere bakınca, fanatizme vurgu yapan, devlet merkezli bir toplum tasarımını öne çıkaran, anti demokratik, çoğulculuğa karşı zihniyetlerin bu tür gruplar içinde yer aldığını görüyoruz. Ben bunun hastalıklı bir tavır olduğunu söylüyorum.”

Bilgin, ulusalcıların tavırlarını ise şu şekilde yorumluyor:

“Bunların tavırları Türkiye’yi istikrarsızlaştırıyor, dışarının müdahalesine açık ve dış servislerin müdahale alanı haline getirmeye uygun bir zemin yaratılıyor. O bakımdan ben kuşku verici davranışlar olarak görüyorum. Yani masum görmüyorum.”

Bir kere MHP’lilere şunu sormak gerekirdi ki, PKK’nın bölücü faaliyetlerini en çok artırdığı bir dönemde bayraklarımız yakılırken ya da bölücüler her gün Apo posterleri ile ayaklanma provaları yaparken milliyetçileri sokaktan çekmek nasıl bir taktiktir?

Ama sorunun saçmalığı da burada zaten.

Apo’yu ipten alan bir partiden “PKK’yı telin mitingleri” düzenlemesini beklemek en hafifinden büyük saflık olur herhalde.

Vedat Bilgin’e gelince, onunki tam bir cehalet.

80 öncesinde ülkede gençleri kamplara bölüp birbirini kırdırarak dış servislerin Ordu’daki uzantıları aracılığıyla müdahalesine ortam hazırlayan ulusalcılar değil, sizdiniz. Onun hesabını vermeden gerçek milliyetçilere çamur atmak ve milli direnişi içerden vurmaya kalkmak bir hastalık belirtisi midir?

Yoksa vatana ihanet midir?

Tartışmaya 29 Mart 2007 tarihli dergide dahil olan BBP Genel Başkanı ve Hrant şairi Muhsin Yazıcıoğlu ile milliyetçilik ordinaryusu, aynı zamanda Fethullahçı Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yapmakta olan Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne, ağız birliği etmişçesine, “Ulusalcılık, ırkçı ve ayrımcı; Türk milliyetçiliği, bütünleştiricidir.” ana temasını işlemişler.

Fethullah, bir taraftan sahte milliyetçileri ulusalcılara küfrettirirken, diğer taraftan da dergisinde köşe tahsis ettiği ikinci cumhuriyetçi, dönek artığı Ahmet Altan eliyle, milliyetçi yükseliş balonunu patlatıyor! İşte Ahmet Altan’ın milliyetçi balonu ve patlatma formülü:

Altan’a göre ortada milliyetçiliğin yükselişte olduğu gibi uğursuz bir söylenti varmış; ancak milliyetçiliğin yükselişte olduğunu gösterir hiçbir belirti yokmuş. Ne MHP’nin dörtnala iktidara koştuğu bir anket, ne de kalabalık bir milliyetçi eylem. Devlet içinde yuvalanmış birtakım kimselerin yaydığı bir söylentiymiş bu.

Nokta ve Aksiyon birer hafta arayla aynı konuları kapaklaştırıyor. TÜRKSOLU’nun Mersin gerçeğini ortaya koyan yazısı üzerine her iki dergi birer kapak, Radikal ise üç gün manşet yaptı. Fethullahçı dergiler aynı zamanda Amerikancı milliyetçilere söz hakkı vererek ulusalcılığa küfrettiriyorlar. MHP ve BBP hiçbir konuda birleşemese de Fethullah himayesinde birleşiyorlar

Milliyetçilik artıyormuş; ama halkın arasında değil, devlet kademelerinde. Aslında ona göre artan şey milliyetçilik değil, ümitsizlikmiş. AB perspektifinin kaybolmasından kaynaklanan bu ümitsizlik nedeniyle “Milliyetçilik yükseliyor!” sesi bu kadar gür çıkıyormuş.

Aslında “Milliyetçilik yükseliyor!” sözü psikolojik savaşın bir ürünüymüş. Amacı da iktidarı korkutmakmış. Bunda başarılı olduklarını da itiraf ediyor Ahmet Altan. İktidar beceriksiz olduğu için ümitsizlik artmış, psikolojik savaşı kaybetmişti. Hele bir AB yolu yeniden açılsın, görün bakın milliyetçilik balonu nasıl sönecekmiş.

Aslında bu saçma sapan teoriye cevap vermeye bile değmez; ama bir-iki hatırlatma yapmakta yarar var.

Behey müsrif Altan, madem milliyetçiliğin yükselişini bir balon olarak görüyorsun, koskoca bir haftalık köşeni niye olmayan şeylere ayırıp Fethullah Efendi’nin kâğıdını ve mürekkebini israf ediyorsun?

İkincisi, öyle olur olmaz yerlerde iktidara beceriksiz falan dersen fişini çekerler. Bizden söylemesi. Sonra ulusalcılar demedi deme.

Ordunun gizli belgeleri Nokta’da

Nokta dergisinin son iki bombası ise Ordu ile ilgili. Ordu’nun kendi içerisinde kalması gereken, gizliliği olan yazılı belgeler nedense son zamanlarda hep Nokta’nın kucağına düşüyor. Bu durum ister istemez Nokta dergisine bir soru işareti koymamıza sebep oluyor.

Özellikle son bir yıldır yaşadığımız, Kürt-İslamcı iktidarın yönlendirdiği provokatif eylemler incelendiğinde, dört unsurun öne çıktığı görülmektedir.

Bunlar Kürt-İslamcı iktidar, PKK, Fethullah ve BBP’li Nizam-ı Alemciler.

Şemdinli olayında Fethullahçı bir savcı eliyle Türkiye’nin Kara Kuvvetleri Komutanı zan altında bırakılmaya çalışıldı.

Atabeyler olayında yine Özel Harp Dairesi’ne mensup askerlerimiz hakkındaki bilgiler, Fethullahçı emniyetçiler tarafından, Zaman gazetesine servis edilmişti.

Tüm bu provokasyonlarda polis bülteni vazifesi gören Fethullahçı medyanın son marifeti de Ordu’ya ait özel belgeleri yayımlaması oldu.

Andıç vakası ve Özden Örnek’in günlükleri

Bunlardan birisi mart ayının başında ortaya çıkan andıç olayı. Ordu’nun kendi iç güvenliği için medya kuruluşları arasında yaptığı değerlendirmeye “ulaşan” Nokta ekibi, bu önemli belgeyi kamuoyu ile paylaşmıştı.

Haberi yapan Ahmet Şık ismi ise oldukça önemli. Bütün kritik haberlerde onun imzasını görüyoruz.

Mersin konusunda TÜRKSOLU üzerinden milliyetçiliğe saldırırken, ya da PKK’nın gazetesi Gündem’in tarihçesini anlatan haberlerde hep aynı ismi görüyoruz.

Buradaki haberde de medya organları, izledikleri yayın politikasına göre TSK yanlısı veya karşıtı olarak kategori ediliyordu. Köşe yazarları da bundan nasibini almıştı tabi. Burada özellikle Ordu açısından iki önemli handikap var.

Birincisi bu belgenin başka bir kuruluş tarafından ele geçirilmesi.

İkincisi ve daha vahimi ise bu kurumun Fethullahçı olması ve Amerikan istihbaratı ile doğrudan ilişkisinin bulunması.

Nitekim bu hafta yayımlanan gazetelerde andıcın çalınarak Utah’a götürüldüğü yönünde haberler yer aldı.

Bu gelişme üzerine avukatı aracılığı ile açıklama yapan Fethullah, konunun kendisi ile ilgili olmadığını beyan etti. Daha ismi bile geçmeden Fethullah’ın açıklama yapma gayreti suçlu olduğunun en büyük kanıtı olarak gösterilebilir.

İkinci önemli olay ise Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen ve darbe planlarının anlatıldığı günlüklerin yayımlanması idi.

İlk olarak Amerika üzerinden yayın yapan “denizcilersitesi” adlı bir internet sitesinde yayımlanmaya başlayan günlükler, 13 Mart 2007 tarihinde Fethullahçı Star gazetesinde Şamil Tayyar tarafından yayımlandı ve manşete taşındı.

Ardından medyada yine darbe karşıtı ve Ordu karşıtı bir hava estirilmeye başlandı. 29 Mart 2007 tarihli Nokta’nın son sayısında Örnek’in günlüklerinin darbe ile ilgili olan kısımlarının tamamı yayımlandı (40 sayfa). Burada darbe planları tüm ayrıntıları ile anlatılıyor ve planlarıyla birlikte yayımlanıyordu.

Bütün bunlar alt alta yazılıp değerlendirildiğinde ortaya şu sonuç çıkıyor: Bugün Çankaya’ya ilerlemekte olan Kürt-İslamcı faşistin, önündeki en büyük engel olarak gördüğü Ordu’yu ABD ile birlikte tasfiye etmek istediği. Burada Fethullahçı medyanın da Amerikan istihbaratı ile koordinasyonlu uğursuz rolü ön plana çıkmakta.

Tayyip Erdoğan 3 Mart tarihinde yaptığı açıklamalarda, bu sözde darbe olayında adı geçen komutanlarla ilgili olarak savcıları göreve çağırmış ve açıktan komutanların kellelerini istemiştir. Genelkurmay’ın bu olayla ilgili nasıl bir tavır takınacağı da ayrı bir merak konusu.

Fethullah, daha önce yaptığı açıklamalardan birinde “Ulusalcı dalgayı kolaylıkla aşarız.” diye buyurmuştu Amerika’dan.

Bugün geldiğimiz noktada bunda pek başarılı olamadığını görüyoruz.

Hâlâ ulusalcılarla bu kadar uğraştığına göre ulusalcı dalga onun tahmininin çok ötesinde bir güce sahip.

Çarpıtmalarla, Amerikancı milliyetçilere sığınarak, ya da Amerikan destekli provokatif aksiyonlarla Türk Milleti’ni teslim alamazsınız.

Pentagon’un psikolojik savaş aygıtı olduğunuz ortaya çıktı.

Artık iyice su yüzüne çıkan entrikacı, darbeci, Türk düşmanı yüzünüzle bu milletin içinde yer alamayacağınızı bildiğiniz için Amerika’nın yolunu tuttunuz.

Yoksa çok mütedeyyin insanlar olarak başınızdaki “imam”a mı uydunuz?

 

25
Jun
07

TÜRK ORDUSUNA KOMPLOCULARIN BAŞI: BAŞBAKAN ERDOĞAN

‘Çuval geçirme’ olayı biliniyor muydu?

Can Ataklı

25.06.2007

 

Piyasada satılan bir kitapta diyor ki “Erdoğan ve Gül, tezkerenin geçmesinde kendilerine destek olmayan Silahlı Kuvvetler’i cezalandırmak için Amerika’dan bir şey yapmalarını istedi. Onlar da Türk subay ve askerlerinin başına çuval geçirdiler”

Ahmet Akgül isimli Milli Görüşçü yazara göre, Türk subaylarının başına çuval geçirilmesinden sonra Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları’nın istifa edeceği hesaplanıyordu. Ancak asker olaya çok öfkelenip yönetime el koymaya kalksaydı Amerika Erdoğan ve Gül’ü kaçıracaktı.

Gelelim kitabın 278 ve 279’uncu sayfalarından yapılan alıntıya.

Yazar burada ismini vermediği bir AKP’li danışmanla konuşuyor. Belli ki eskiden çok yakın arkadaş olan ikili arasındaki konuşmalar inanılır gibi değil.

Çünkü AKP’li danışman Türk subay ve askerlerinin başına çuval geçirilmesi olayının bizzat Başbakan Erdoğan ve yardımcısı Abdullah Gül tarafından bilindiğini hatta bunun için Amerikalıların teşvik edildiğini ileri sürüyor.

Gerekçe ise 1 Mart tezkeresinde hükümete yardımcı olmayan Genelkurmay’ın cezalandırılması.

 

Piyasada satılan bir kitapta diyor ki “Erdoğan ve Gül, tezkerenin geçmesinde kendilerine destek olmayan Silahlı Kuvvetler’i cezalandırmak için Amerika’dan bir şey yapmalarını istedi. Onlar da Türk subay ve askerlerinin başına çuval geçirdiler”

Ahmet Akgül isimli Milli Görüşçü yazara göre, Türk subaylarının başına çuval geçirilmesinden sonra Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları’nın istifa edeceği hesaplanıyordu. Ancak asker olaya çok öfkelenip yönetime el koymaya kalksaydı Amerika Erdoğan ve Gül’ü kaçıracaktı

Son günlerde bir kitaptan yapılan alıntı çok konuşuluyor. Alıntıyı önce bana gönderilen bir e-mail’den okudum. Açıkçası önce ciddiye almadım. Hayal ürünü bir senaryo zannettim.

Ancak daha sonra bunun bir kitaptan alındığını fark ettim. Kitabın adı “AKP İntihara Gidiyor.” Yazarı Ahmet Akgül. Kitap bu yıl yazılıp basılmış, yani çok yeni.

Kitabı almayı bir türlü beceremedim. Ama bu arada yüze yakın e-mail aldım aynı alıntıyı içeren.

Sonunda kitabı dün buldum. Yazar Ahmet Akgül İslami kökenden geliyor. Necmettin Erbakan’ın da eğitiminden geçmiş. Milli Görüş’ün önemli yazarlarındanmış. Adını ilk kez gördüğüm çok sayıda kitabı varmış.

Gelelim kitabın 278 ve 279’uncu sayfalarından yapılan alıntıya.

Yazar burada ismini vermediği bir AKP’li danışmanla konuşuyor. Belli ki eskiden çok yakın arkadaş olan ikili arasındaki konuşmalar inanılır gibi değil.

Çünkü AKP’li danışman Türk subay ve askerlerinin başına çuval geçirilmesi olayının bizzat Başbakan Erdoğan ve yardımcısı Abdullah Gül tarafından bilindiğini hatta bunun için Amerikalıların teşvik edildiğini ileri sürüyor.

Gerekçe ise 1 Mart tezkeresinde hükümete yardımcı olmayan Genelkurmay’ın cezalandırılması.

Kitap birkaç aydır piyasadaymış. Bugüne kadar kitapla ilgili bir soruşturma açıldığını duymadım.

Şimdi gerçekten çok şaşırtıcı olan bu bölümü, hiçbir ekleme çıkarma yapmadan size de aktamak istiyorum:

“AKP’yi kuranların ve kurduranların, özellikle Tayyip Erdoğan’ın özel bir önem verdiği danışmanlarından ve operatörlerinden biri ile yemekte karşılaştık. Tam bir panik havasındaydı. ‘Hayrola işleriniz iyi gitmiyor galiba!’ dedim.

- AKP’li: Tezkere krizinde oldu ne olduysa, büyü o zaman bozuldu, beklediğimiz sonuç çıkmadı, sonrasını zaten biliyorsunuz.

- Katılmıyorum, Edelman’ın YSK’ya ziyareti, Londra, Washington, New York, Dubai ve bazı şehirlerde daha AKP kurulmadan önce verilen sözler sonunuzu hazırladı. Devleti tanımadan, Anayasal organlardan ve milletten gerçek anlamda bir olur almadan küreyi yerinden oynatacak kararları alabileceğinizi sanmak çocukçaydı. Bu durum AKP’yi bitirdi.

- AKP’li: Hayır, bizi Özkök Paşa ve Paşalar bitirdi. Tezkere krizinde ne yapacağımızı bilemedik. Sorduk ne yapılmalı diye; ‘İktidar sizsiniz, karar almak sizin işiniz, biz kararı uygularız’ dediler.

- Ama zaten siz orduya sormadan informel olarak her türlü garantiyi vermiştiniz. Asıl hata o değil mi?

- AKP’li: Tamam her türlü garantiyi ve tavizi verdik ama ABD’nin Doğu ve Güneydoğu’ya tam yerleşeceğini bilmiyorduk. Yani, ABD ve İngiltere Türkiye’yi işgal edeceklerdi, paniğe kapıldık.

- Ama ABD’lilere bu garantinin AKP’nin kurulması aşamasında verdiniz.

- AKP’li: Evet, çok yanlış yaptık.

- Peki o halde Özkök Paşa’nın ve Paşaların suçu ne?

- AKP’i: Onlar diyebilirlerdi ki; ‘Tezkerenin çıkmasına karşıyız.’ Ancak asker kararı bize bıraktı!

- Normal, demokrasilerde zaten böyle olmaz mı?

- AKP’li: Tamam da, tezkerenin faturasını sonunda AKP’ye kesti ABD’liler. Asker, ‘tezkereye karşıyız’ deseydi, parti ile ABD değil, ABD ile TSK karşı karşıya gelecekti, biz yırtacaktık!?

- Özkök Paşa ve Paşalar size tezkere çıkarmayın demedi mi?

- AKP’li: Hayır demedi ama cesaret edemedik!

- ABD, Türk askerlerinin başına çuval geçirdi ama ceza olarak?!

- AKP’li: Yahu o olayı hiç sorma. O Wolfowitz’in halt yemesi. Bizimkiler (AKPliler), ‘tezkerenin öcünü TSK dan alalım’ diye ona akıl vermiş!

- Yoksa sizin danışman arkadaşlarınızdan biri ve İstanbul’da iki işadamı Wolfowitz’e asıl suçlu AKP değil, TSK demiş olmasın? Çünkü Amerika’ya söz verdiği gibi AKP tezkereyi çıkaracaktı! TSK’yı cezalandırma teklifi, iki işadamı ve bir danışmandan gitmedi mi?

- AKP’li: Çok büyük, çok fahiş bir hata yaptık zaten Wolfowitz Türk ordusunu bizimkilerin teklifi üzerine cezalandırmaya karar verdi.

- Tek başına mı?

- AKP’li: Yok canım, Tayyip Erdoğan ve ve Gül’le paylaşıldı, onlar da ‘olur’ dediler.

- Yani Wolfowitz’in, ABD’nin bu çokbilmiş danışmanının ve İstanbul’daki iki işadamının: ‘Türk ordusunu cezalandırma önerisine’ Tayyip Erdoğan ve Gül ya da Eş Genel Başkanlar ‘Evet’ mi dedi?

- AKP’li: Maalesef öyle!… Tayyip ile Gül’ün gezileri bu plana göre ayarlandı. O gün Tayyip Erdoğan Rize de, Gül de Kayseri’de olacaktı. Çok ters bir şey olursa ikisi ABD’liler tarafından alınacaktı. Bu planı Wolfowitz hazırlamıştı.

- Ne tür bir terslik bekliyordunuz?

- AKP’li: Tayyip Erdoğan ve Gül’e yönelik askeri bir hareket olabilir diye düşündük.

- Yani AKP üst yönetimi, AKP’nin yıldız danışmanı ve İstanbul’daki iki işadamı Türk askerlerinin başına çuval geçirileceğini biliyor muydu?

- AKP’li: Evet tabii… Yanılmıyorsam bir de emekli bir Paşa biliyordu.

- Hiçbir kimse çıkıp ta Tayyip ve Gül’e bunun sonuçlarının çok ağır olabileceğine ilişkin görüş bildirmedi mi?

- AKP’li: Tezkerenin mecliste reddedilmesine çok kızmıştık. ABD Savunma Bakanı arkamızdaydı. Kendimizi çok güçlü hissediyorduk!

- Ordunun sessiz kalacağını mı düşündünüz?

- AKP’li: Biz değil, Wolfowitz öyle düşündü. Türk askerlerinin başına çuval geçirilince, Genel Kurmay Başkanı Özkök ve diğer Kuvvet Komutanı Paşaların, o günkü harekatın nöbetçisi Büyükanıt’ın isifa edip emekli olacaklarını öngörmüştük. Eğer o gün paşalar istifa etseydi, bizim Genel Kurmay Başkanımız hazırdı.

- Kimdi?

- AKP’li: Onu söylemem.”

***
Konuşmanın devamında Özkök Paşa’nın “Fethullahçı” olarak lanse edildiği ve yıpratılmaya çalışıldığı anlatılıyor. O bölüm de çok ilginç. Bunu da yarın yazacağım.

 

http://www4.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=25.06.2007&Newsid=125054&Categoryid=4&wid=142

-WEBMASTERİN NOTU-

YAZARIN BAHSETTİĞİ KİTAP:

 

ip bayrak

TERTİPÇİLERİ AÇIKLIYORUZ: 

VARAN 1

Danıştay soruşturmasını saptıranların başında
Fethullah sicilli Ramazan Akyürek var

 

TAYYİP ERDOĞAN’IN YÖNLENDİRMESİ VE AĞIR SORUMLULUĞU


Fethullahçı olduğu siciline kaydedilen Ramazan Akyürek’i, Emniyet’in beyin merkezinin başına atayan Tayyip Erdoğan’dır.

Ve Danıştay soruşturmasını saptırma tertibini bizzat Tayyip Erdoğan yönlendirmiştir.

Tayyip Erdoğan, 19 Mayıs 2006 günü Ankara’da MİT Müsteşarı, Emniyet Genel Müdürü ve Emniyet’in Fethullah sicilli İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ile yaptığı toplantıda “Ulusalcıların” üzerine gidilmesi talimatını verdiği bilinmektedir.

Daha cinayetten altı saat sonra, ABD Büyükelçisi’nin emekli bir büyükelçimize, “Ulusalcıların” hedef alınacağını açıkça belirttiğini de biliyoruz.

Bu yönlendirmelerle Danıştay’a saldırı soruşturması, soruşturma olmaktan çıkmış ve bir tertip faaliyetine dönüşmüştür.

 

• Soruşturma ekibi, kamuoyunu, suçun merkezinde bulunan ABD’nin ve Cumhuriyet yıkıcısı iktidar sahiplerinin çıkarları doğrultusunda yönlendirme gayretindedir. Böylece Cumhuriyete, vatana ve millete karşı ağır suçların içine batmaktadır. Bu ekip, Fethullah cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdır.


• Fotokopisini sunduğum sicilinde, “Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullah) yakın. Dikkat edilmelidir” yazan Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek Danıştay cinayeti soruşturmasını yönlendiriyor.


• Fethullahçı sicilli Ramazan Akyürek’i, Emniyet’in beyin merkezinin başına atayan Tayyip Erdoğan’dır. Tayyip Erdoğan, 19 Mayıs 2006 günü Ankara’da MİT Müsteşarı, Emniyet Genel Müdürü ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ile yaptığı toplantıda “Ulusalcıların” üzerine gidilmesi talimatını vermiştir.


• Daha cinayetten altı saat sonra, ABD Büyükelçisi, emekli bir büyükelçimize, “Ulusalcıların” hedef alınacağını açıkça belirtti.


• Soruşturmanın ilk gününden beri SüperNATO güdümlü basına yalan haberler veriliyor. MİT kameralarıyla çekilmiş, en küçük benzerliği olmayan görüntüler, Mehmet Perinçek diye yayınlanıyor. Ulusal Haber diye ne idüğü belirsiz bir basın kuruluşu icat edilmiş, onun üzerinden Ulusal Kanal, İşçi Partisi, Doğu Perinçek, “Danıştay’a saldıran karanlık çete”nin içine konmuştur. Bütün bunlar, SüperNATO güdümlülerin suç kanıtları dosyasındadır.


• Milletimize söz veriyoruz. SüperNATO merkezlerinin emrinde, Danıştay saldırısını saptıranlar, Yüce Divan’da ve Cumhuriyet mahkemelerinde kesinlikle yargılanacaklar ve işledikleri suçların cezalarını göreceklerdir.

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, bugün (25 Mayıs 2006, Perşembe) İP İstanbul İl Merkezinde bir basın toplantısı düzenleyerek, Danıştay soruşturmasını saptıranların başında Fethullah sicilli Ramazan Akyürek’in olduğunu söyledi.

Perinçek açıklamasında şunları belirtti:

ABD DERİN DEVLETİ GÜDÜMÜNDEKİ SUÇ ORTAKLARI


Şu anda Danıştay’a saldırıyı araştıran polis ekibi, bir soruşturma ekibi olarak değil, soruşturmayı karartma ve saptırma ekibi olarak faaliyet yürütmektedir. Bu ekip, suça azmettiren merkezlerin üzerini örtmeye, böylece suçun aslî faillerini gizlemeye çalıştığı için, suça ortak olmuştur. Soruşturma ekibinin kendisi bir tertip ekibine dönüşmüştür ve suçlu konumundadır. Bu ekip, Alparslan Arslan’ın işlediği suça iştirakin ötesinde yeni suçlar da işlemektedir. Suçu emperyalizme karşı mücadele eden ulusal güçlerin üzerine yıkmak için yalan haber imal etmekte ve basına servis yapmaktadır. Soruşturma ekibi, kamuoyunu, suçun merkezinde bulunan ABD’nin ve Cumhuriyet yıkıcısı iktidar sahiplerinin çıkarları doğrultusunda yönlendirerek aynı zamanda Cumhuriyete, vatana ve millete karşı ağır suçların içine batmaktadır. Bu ekip, Fethullah cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdır. Dolayısıyla Danıştay yargıçlarına kurşun sıkanlar ile suçu sözümona araştıranlar, aynı merkezden yönetilmektedirler. ABD’nin Derin Devleti faaliyettedir ve Türkiye’nin söylendiği gibi bir Derin Devleti yoktur.

MEHMET ALİ ŞAHİN’İN SÜRPRİZİ


Hatırlanacaktır, Danıştay soruşturmasıyla “bizzat ilgilendiğini” söyleyen Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Emniyet’le görüştükten sonra “Bir takım sürprizlere hazırlıklı olun” diye açıklama yapmıştı. Bu bir itiraftı. “Sürprizler” imal ediliyordu.

Ama şimdi size asıl sürprizi açıklıyorum.

SORUŞTURMANIN BAŞINDA FETHULLAH SİCİLLİ DAİRE BAŞKANI
Fotokopyasını verdiğim sicil raporunu okuyorum:
“Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullah) yakın. Dikkat edilmelidir”

Rapor, 2001 yılında İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından elyazısıyla yazılmış ve imzalanmıştır.

Bu sicil rapor, 59983 sicil numaralı Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek hakkındadır.
Sicil Amiri, İstanbul Valisi, Ramazan Akyürek için, “İrticai akımlara yakın” diyor, parantez açıp (Fethullah) diye irticanın adını da koyuyor ve “dikkat edilmelidir” notunu düşüyor.

Ve “dikkat edilmesi” gereken Fethullah sicilli daire başkanı, Danıştay cinayeti soruşturmasını yönlendiriyor.

“Dikkat edilmesi” gereken Fethullah sicilliye, Türk Emniyetinin istihbarat dairesi, yani beyni teslim ediliyor.

Ama bizzat başbakan koltuğunda oturan Tayip Erdoğan, Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa Dergâhı’ndan olduğunu inkâr etmemektedir. Böyle başbakanın böyle istihbarat başkanı olur. Cumhuriyet, tarikatların ve cemaatlerin elinde çırpınmaktadır.

TAYYİP ERDOĞAN’IN YÖNLENDİRMESİ VE AĞIR SORUMLULUĞU


Fethullahçı olduğu siciline kaydedilen Ramazan Akyürek’i, Emniyet’in beyin merkezinin başına atayan Tayyip Erdoğan’dır.

Ve Danıştay soruşturmasını saptırma tertibini bizzat Tayyip Erdoğan yönlendirmiştir.

Tayyip Erdoğan, 19 Mayıs 2006 günü Ankara’da MİT Müsteşarı, Emniyet Genel Müdürü ve Emniyet’in Fethullah sicilli İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ile yaptığı toplantıda “Ulusalcıların” üzerine gidilmesi talimatını verdiği bilinmektedir.

Daha cinayetten altı saat sonra, ABD Büyükelçisi’nin emekli bir büyükelçimize, “Ulusalcıların” hedef alınacağını açıkça belirttiğini de biliyoruz.

Bu yönlendirmelerle Danıştay’a saldırı soruşturması, soruşturma olmaktan çıkmış ve bir tertip faaliyetine dönüşmüştür.

BASINA SERVİS EDİLEN YALANLAR


Soruşturmanın ilk gününden beri SüperNATO güdümlü basına yalan haberler veriliyor. Ulusal Haber diye ne idüğü belirsiz bir basın kuruluşu icat edilmiş, onun üzerinden Ulusal Kanal, İşçi Partisi, Doğu Perinçek, “Danıştay’a saldıran karanlık çete”nin içine konmuştur.

SüperNATO güdümlü televizyon ve gazeteler, imal edilen yalanları robot gibi yayınlıyor. Bizimle ilgili sözde haberlerin hepsi uydurmadır. Burada zamanı almamak için son örneğini belirtelim.

Bir fotoğraf yayınlanıyor. Bugün Yeni Şafak’ta, dün Zaman ve Vatan’da. Aynı fotoğraf. Fotoğrafta Mehmet Perinçek diye gösterilen şahısın Mehmet Perinçek ile en küçük benzerliği yok. MİT kamerasıyla çekilen görüntü, İstanbul MİT merkezi tarafından gazetelere servis edilmiş ve bu gazeteler de görevlerini yerine getirmişlerdir.

BİZİM SUÇUMUZ


Mehmet Perinçek’in suçu nedir?
Yedi yıldır Rus ve Ermeni arşivlerine girmiş ve oralardan Ermeni soykırımı yalanının belgelerini bulmuş ve bu emperyalist yalanı yerle bir etmiştir. Bulduğu belgeler, çeşitli dillerden yedi kitap halinde yayınlanmaktadır ve tartışmayı bitirmiştir. Büyük suç!

İşçi Partisi ve Ulusal Kanal ne yapmaktadır? ABD emperyalizminin karşısında Türkiye’nin de ötesinde bölge çapında ve dünya çapında etkili bir mücadele yürütmektedirler.

BASINA YALAN BİLGİ SIZDIRMA MERKEZLERİ


Basındaki namuslu gazetecilerden aldığımız bilgilere göre, yalan haberler, MİT İstanbul Bölgesi Bilgi Toplama Merkezi’nden ve İstanbul Emniyeti Güvenlik Şubesi’nden basına servis yapılmaktadır.

Ancak basın hizmetleriyle ilgilenenler, bu kadar değil.

Basın operasyonunda, Tayip Erdoğan’ın Basın Danışmanı Akif Beki, tam yetkili olarak tayin edilmiştir ve kendisine sarf yetkisi de verilmiştir.

Başbakanın özel danışmanları Cüneyt Zapsu ve Egemen Bağış, bir karşı taarruz tertibi için görevlendirilmişlerdir.

Basın operasyonu için, 10 Milyon dolarlık bir fonun ayrıldığı öğrenilmiştir. Bu paranın ihale alanlardan sağlanması kararlaştırılmıştır. Bu para, bazı yayın kuruluşlarına ve meslek namusu olmayan gazeteci sıfatlı görevlilere yalan haber yazdırmak için kullanılmaktadır.

YARGILANACAKLAR


Milletimize İşçi Partisi kararlılığı ve aklıyla söz veriyoruz:

SüperNATO merkezlerinin emrinde, Danıştay saldırısını saptıranlar, Yüce Divan’da ve Cumhuriyet mahkemelerinde kesinlikle yargılanacaklar ve işledikleri suçların cezalarını göreceklerdir.

İşçi Partisi, her zaman kanıtladığı gibi, bu tertipleri yerle bir edecek birikime sahiptir. Ülkemizi bir Milli Hükümete kavuşturmak artık bir vatan görevidir.

NOT: SİCİL ÖRNEĞİNİ “BASINDAN” BAĞLANTISI “BASINDA İŞÇİ PARTİSİ” BÖLÜMÜNDE GÖREBİLİRSİNİZ.

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=139

“Tayyip ananı da al git”

Tayyip Ananı da Al Git!

Gökçe Fırat

 

Tertip ekibi

Tertibi düzenleyenler doğrudan Başbakanlık’ta üstlenmiş Tayip Erdoğan’a tesir eden danışman kadrosudur.

Bu kadronun başını Cüneyt Zapsu-Ömer Dinçer Kürt-İslamcı grubu çekmektedir.

Destekçilerinden öne çıkan bir diğer isim Şeyh Said’in torunu Dengir Mir Fırat’tır.

Tertibe alet olan ve bu şıkkı seçen önemli isimlerin başında İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu gelmektedir.

Cemil Çiçek de destekçilerdendir.

Danıştay tertibini düzenleyen bu ekibe dikkat çekmek isteriz.

Bu ekip AKP içindeki radikal Kürt-İslamcı ekiptir.

Normal bir işleyişte tasfiye edileceklerini bilmektedirler.

Şemdinli tertibini de aynı ekip gerçekleştirmişti. Şemdinli’de planları alt üst olduktan sonra Cumhuriyet rejiminin bu isimleri de görevden alacağını çok iyi bilmektedirler.

Bu nedenle AKP açısından bile büyük bir kumar olan tertip stratejisini uygulamaktadırlar. Bu marjinal grup Başbakanı da tümüyle etkisi ve denetimi altına almıştır.

Başbakanın Cumhurbaşkanlığı hırsı, kavgacı yapısı ve iktidardan düşme korkusu onu bu ekibin güdümüne iyice sokmaktadır.

Tertipçilerin hedefleri

Peki bu tertip etibinin Danıştay Saldırısı ile gerçekleştirmek istediği nedir?

Saldırının hemen ardından Başbakan Yardımcılarından Mehmet Ali Şahin’in “sürprizlere hazır olun” açıklaması ve Başbakan’ın “Bu komplonun içinde Deniz Baykal da var” açıklaması olayın planlı bir tertip olduğunu gözler önüne sermektedir.

Burada tertipçiler “bir taşla birkaç kuş” vurma peşindedirler.

Bu hedefleri şöylece sıralayabiliriz:

1-) 30 Ağustos öncesinde Ordu’nun prestijini sarsmak ve soruşturmayı tıpkı Şemdinli’de olduğu gibi komuta kademesi ile ilişkilendirmek.

2-) AKP tertip heyeti Muzaffer Tekin üstünden ordu ve siyaset yapılanmasına şu şekilde uzanmayı hedeflemiştir. Burada sanıldığı gibi asıl hedef ulusalcılar değil, Cumhuriyet, Demirel, Baykal ve Sezer’dir.

Tertipçiler Muzaffer Tekin üzerinden Doğu Silahçıoğlu’na ulaşmayı hedeflemişlerdir. Böylelikle Cumhuriyet gazetesi yazarı ve Cumhuriyet’in önemli yönlendiricilerinden olan Doğu Silahçıoğlu’na saldırarak hem Cumhuriyet gazetesi vurulacak, hem Sezer pasifize edilecek, hem Demirel kenarda tutulacak, hem de Deniz Baykal’a sessiz dur uyarısı yapılacaktır.

Burada kilit isim Muzaffer Tekin değil Doğu Silahçıoğlu’dur. Doğu Silahçıoğlu üzerinden Demirel, CHP ve Cumhurbaşkanına uzanan büyük bir komplo kurulmuştur.

3-) Fakat tertip bununla sınırlı değildir. Emniyet İstihbaratı ve MİT soruşturmanın mevcut ordu komuta kademesine ulaştırılması için de hazırlık yapmıştır.

Burada ise muhtemel bağlantılar Aytaç Yalman üzerinden Yaşar Büyükanıt olacaktır.

4-) Muzaffer Tekin ismi hedef alınarak aynı zamanda ulusalcılara bir komplo kurulmuştur.

Ordunun doğal destekçisi olarak görülen ve AKP’nin yıkılışında etkin rol almak isteyen ulusalcı kesimler hep birlikte tutuklanacak ve seçim sürecinde hapiste tutulacaktı.

5-) Burada TÜRKSOLU’nun hedef olarak en baş köşeye oturtulması ise TÜRKSOLU’nun artan etkisi nedeniyledir.

Son dönem tüm önerileri ses getiren, ses getirmenin ötesinde uygulanmaya başlanan TÜRKSOLU da tecrit edilmek istenmiştir.

Ancak tertipçiler bu hedeflerinde başarılı olamamışlardır.

Kader yılına doğru

AKP iktidarı Şemdinli’den sonra ikinci büyük tertibini de gerçekleştirdi: Danıştay’a baskın!..

Ve yine Şemdinli’de olduğu gibi suçu Ordu’nun ve ulusal güçlerin üzerine yıkmaya çalıştı.

Şemdinli’den sonra Danıştay tertibini anlayabilmek için Türkiye’nin siyasal gündemini biraz daha ayrıntılı analiz etmeye çalışalım. Çünkü tertip ancak bu çerçeve içinde tüm çıplaklığıyla görülebilecektir.

Önümüzdeki bir yıl Türkiye’nin tüm kaderini ve belki de geleceğini belirleyecek bir dönem olacak.

Şu üç önemli tarihi alt alta yazalım:

1- 30 Ağustos 2006:
Ordu komuta kademesinde değişiklik ve yeni Genel Kurmay Başkanı’nın belirlenmesi

2- Nisan/Mayıs 2007:
Cumhurbaşkanlığı seçimi

3- Kasım 2007:
Seçim

Görüldüğü gibi önümüzdeki bir yıl içinde yeni Ordu Komutanı, yeni Cumhurbaşkanı ve yeni hükümet belirlenecektir.

Böylesi bir siyasal tabloya çok önemli bir etkeni daha ilave edelim; ABD’nin İran’a saldırı hazırlıkları ve bu saldırı hazırlıkları içinde Türkiye’ye biçtiği rol.

AKP köşeye sıkıştı

Sıkışan AKP şu noktaları aşmak zorundadır.

1-) 30 Ağustos’tan önce Ordu’yu pasifize etmek zorundadır. Öylesine bir ortam yaratmalıdır ki Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanlığını engellesin.

Çünkü Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanlığı ile birlikte PKK’ya karşı inisiyatif Ordu’ya geçecek, PKK’ya yönelik büyük temizlik harekâtı ile birlikte AKP de zemin kaybedecektir.

Özellikle AKP’nin ABD desteği bitecektir. Böylesi bir siyasal tabloda Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını zorlaması düşünülemez.

Bu nedenle AKP kurmayları 30 Ağustos’tan önce böylesi bir girişime engel olmanın yolunu araştırmaktadır.

2-) İkinci önemli tehdit Cumhurbaşkanı Sezer’in tavrıdır. Sezer’in tavırlarından ürken AKP kurmayları Sezer’in çevresini boşaltmak ve onu köşesine çekilmeye zorlamak istemektedirler.

Burada özellikle son dönem gelişen İlhan Selçuk-Sezer görüşmesi AKP’lileri tedirgin etmektedir.

Ancak onları tedirgin eden sadece Sezer’in sürece el koyması değildir. Aynı zamanda Cumhuriyet ekibinin de içinde bulunduğu bir “darbe” kokusu almıştır AKP’liler. Böylesi bir oluşumu da bertaraf etmek istemektedirler.

3-) AKP kurmayları aynı zamanda CHP’nin artan ve doğru bir mevziye doğru kayan muhalefetini kesmek istemektedirler. Çünkü böylesi bir muhalefeti sürdüren CHP önemli ölçüde etkin olabilecektir.

Kaldı ki CHP’nin sine-i milet tartışmalarında önemli bir nokta AKP içindeki muhalefettir. AKP liderleri kendi milletvekillerini toplamış ve onları CHP’nin sızdırmaya çalışacağı virüse karşı uyarmıştır.

Çünkü CHP sistemi kilitlerse ya da sine-i millete dönerse CHP’yi takip edecek 82 AKP’li vekil bulunmaktadır.

4-) Demirel siyasete hazırlanmaktadır. Demirel’i bu girişimden vazgeçirmek gerekmektedir.

İlk defa AKP bu kadar köşeye sıkışmıştır.

Bu süreçte AKP’nin arkasında bir AB ya da ABD motivasyonu da yoktur. Bugüne kadar kendi tabanını ya da geniş kitleleri “AB sürecini baltalamayalım” ya da “ABD’yle ortaklığı bozmayalım” argümanları ile ikna eden AKP artık bu şansı da bulamamaktadır.

AKP’nin önündeki üç seçenek

İşte bu sıkışma noktalarını alt alta koyan AKP kurmayları bir karar vermek zorundadır.

Verilecek karar üç şıklıdır.

1-) AKP, Cumhuriyet rejimi ile zıtlaşmayı bırakacaktır.

Özellikle türban konusunda geri adım atacaktır. Ancak bu da yeterli değildir Tayyip Erdoğan’ın yerine başka birini Cumhurbaşkanlığına göndermeyi de kabullenecektir.

AKP’liler tarafından bu formül “teslimiyet” formülü olarak görülmektedir. Fehmi Koru gibi bazı akıl hocaları ve Ahmet Taşgetiren gibi bazı deneyimli isimler AKP liderliğini rejimi daha fazla zorlamaması konusunda uyurmaktadırlar.

Ancak hakim olan anlayış AKP merkezindeki küçük bir grubundur. Bu grup “teslimiyet” seçeneğini düşünmemektedir.

2-) İkinci seçenek AKP’nin teslim olmak yerine “rest çekmesi” ve erken bir seçimle halk desteğinin kendi arkasında olduğunu göstermesidir.

AKP açısından bu seçenek oldukça öne çıkmıştır. Ancak olası bir seçimde istenilen oranda oyu alamamak da vardır. Bu nedenle erken seçim resti çekilecek olsa bile seçimdeki olası muhalifleri güçsüz düşürmek, tasfiye etmek gerekmektedir.

3-) Üçüncü seçenek ise AKP’nin “zorlama”sıdır.

Rejim karşısında geri adım atmamak ve benim arkamda halk oyu var demek. Ama böylesi bir stratejinin sonunun istikrarsızlık, kriz ve en sonunda darbeye kadar gidebileceği görülmektedir.

Tertip ekibi

İşte Danıştay tertibi böylesi bir analiz içinde yerine oturabilir.

AKP açısından en muhtemel ve en az zararla atlatılacak seçenek ikinci şıktır.

Danıştay tertibi de bu ikinci şıktaki muhalefeti engellemek için yapılmıştır.

Tertibi düzenleyenler doğrudan Başbakanlık’ta üstlenmiş Tayip Erdoğan’a tesir eden danışman kadrosudur.

Bu kadronun başını Cüneyt Zapsu-Ömer Dinçer Kürt-İslamcı grubu çekmektedir.

Destekçilerinden öne çıkan bir diğer isim Şeyh Said’in torunu Dengir Mir Fırat’tır.

Tertibe alet olan ve bu şıkkı seçen önemli isimlerin başında İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu gelmektedir.

Cemil Çiçek de destekçilerdendir.

Danıştay tertibini düzenleyen bu ekibe dikkat çekmek isteriz.

Bu ekip AKP içindeki radikal Kürt-İslamcı ekiptir.

Normal bir işleyişte tasfiye edileceklerini bilmektedirler.

Şemdinli tertibini de aynı ekip gerçekleştirmişti. Şemdinli’de planları alt üst olduktan sonra Cumhuriyet rejiminin bu isimleri de görevden alacağını çok iyi bilmektedirler.

Bu nedenle AKP açısından bile büyük bir kumar olan tertip stratejisini uygulamaktadırlar. Bu marjinal grup Başbakanı da tümüyle etkisi ve denetimi altına almıştır.

Başbakanın Cumhurbaşkanlığı hırsı, kavgacı yapısı ve iktidardan düşme korkusu onu bu ekibin güdümüne iyice sokmaktadır.

Tertipçilerin hedefleri

Peki bu tertip etibinin Danıştay Saldırısı ile gerçekleştirmek istediği nedir?

Saldırının hemen ardından Başbakan Yardımcılarından Mehmet Ali Şahin’in “sürprizlere hazır olun” açıklaması ve Başbakan’ın “Bu komplonun içinde Deniz Baykal da var” açıklaması olayın planlı bir tertip olduğunu gözler önüne sermektedir.

Burada tertipçiler “bir taşla birkaç kuş” vurma peşindedirler.

Bu hedefleri şöylece sıralayabiliriz:

1-) 30 Ağustos öncesinde Ordu’nun prestijini sarsmak ve soruşturmayı tıpkı Şemdinli’de olduğu gibi komuta kademesi ile ilişkilendirmek.

2-) AKP tertip heyeti Muzaffer Tekin üstünden ordu ve siyaset yapılanmasına şu şekilde uzanmayı hedeflemiştir. Burada sanıldığı gibi asıl hedef ulusalcılar değil, Cumhuriyet, Demirel, Baykal ve Sezer’dir.

Tertipçiler Muzaffer Tekin üzerinden Doğu Silahçıoğlu’na ulaşmayı hedeflemişlerdir. Böylelikle Cumhuriyet gazetesi yazarı ve Cumhuriyet’in önemli yönlendiricilerinden olan Doğu Silahçıoğlu’na saldırarak hem Cumhuriyet gazetesi vurulacak, hem Sezer pasifize edilecek, hem Demirel kenarda tutulacak, hem de Deniz Baykal’a sessiz dur uyarısı yapılacaktır.

Burada kilit isim Muzaffer Tekin değil Doğu Silahçıoğlu’dur. Doğu Silahçıoğlu üzerinden Demirel, CHP ve Cumhurbaşkanına uzanan büyük bir komplo kurulmuştur.

3-) Fakat tertip bununla sınırlı değildir. Emniyet İstihbaratı ve MİT soruşturmanın mevcut ordu komuta kademesine ulaştırılması için de hazırlık yapmıştır.

Burada ise muhtemel bağlantılar Aytaç Yalman üzerinden Yaşar Büyükanıt olacaktır.

4-) Muzaffer Tekin ismi hedef alınarak aynı zamanda ulusalcılara bir komplo kurulmuştur.

Ordunun doğal destekçisi olarak görülen ve AKP’nin yıkılışında etkin rol almak isteyen ulusalcı kesimler hep birlikte tutuklanacak ve seçim sürecinde hapiste tutulacaktı.

5-) Burada TÜRKSOLU’nun hedef olarak en baş köşeye oturtulması ise TÜRKSOLU’nun artan etkisi nedeniyledir.

Son dönem tüm önerileri ses getiren, ses getirmenin ötesinde uygulanmaya başlanan TÜRKSOLU da tecrit edilmek istenmiştir.

Ancak tertipçiler bu hedeflerinde başarılı olamamışlardır.

Tertipçiler Başbakanı ipe gönderecek!

Başarısızlığın en önemli nedeni tertipçilerin çok geniş bir hedef belirlemesidir. Bu kadar çok ve birbirinden bağımsız hareket eden, hatta bir kısmı birbirini suçlayan kesimlerin aynı komploda harcanması tertipçilerin kör derecesinde telaşlı davrandığını göstermektedir.

Bunun dışında tertipçiler Türkiye’nin siyasal gelişme çizgisini de okuyamamaktadırlar.

Nitekim cenazelerden sonra çıkan tablo Türkiye’nin gerçek tablosudur.

Bir yanda Cumhuriyeti savunan başta Ordu, Cumhurbaşkanı, Yargı kurumları, CHP ve ulusal güçler bulunmakta, diğer yanda ise cenazede yuhalanan bir AKP.

Bu tabloyu AKP kendisi yaratmıştır.

Bu tabloyu bir komplo kurarak, sorumluluğu ulusal güçlere yıkarak değiştiremezler.

Nitekim tüm komplo teorilerine ve basının muazzam desteğine karşın Cumhuriyetçi güçler tereddüde dahi kapılmamıştır.

Tertipçiler sormaz ama aklı başında olan AKP’liler şu soruyu soracaktır: Bu tertiple AKP; Ordu, Cumhurbaşkanı, Yargı ve muhalefet karşısında daha güç bir duruma düşmüştür.

Ve Başbakan’ın tavrı göstermektedir ki bu yolda devam edecektir.

Cumhuriyetle ve kurumlarıyla kavga ederek bir yere varılamayacağını Menderes’ten öğrenmesi gereken Başbakan kendi idam fermanını yazmaktadır.

Bu gidişle sonu ip olacaktır.

AKP’nin bu gidişi hayra alamet değildir.

Uyarması bizden…

25
Jun
07

TÜRK ORDUSUNA KARŞI PSİKOLOJİK SAVAŞ!!!

TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNE KARŞI PSİKOLOJİK HARP:

BAŞKA ÇETE OPERASYONLARI DA VAR

AÇIK İSTİHBARAT

Doç.Dr. Ümit Sayın

 

TÜRK BASINI NEDEN KENDİ ORDUSUNA, TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNE KARŞI KARA PROPAGANDA VE PSİKOLOJİK SAVAŞ YAPMAKTADIR?

2006 yılında Türkiye’de alınan kararlar hakkında etkinliği olan dış güçlerin ve  yabancı ülkelerin  istihbarat veya derin devlet uzantılarının en fazla rahatsız oldukları kurum Türk Silahlı Kuvvetleridir (TSK); çünkü TSK  tüm kurumlar içinde en güçlü, disiplinli, vatansever olan, silahlı mücadele ve müdahale yetkisi bulunan bir kurumdur. 

Ayrıca Türkiye Cumhuriyetini TSK kurmuştur ve hem Anayasa, hem de TSK İç Hizmetleri Kanunu (35. Madde) TSK’ya Türkiye’yi, iç ve dış düşmanlara karşı koruma yetkisi vermiştir. 

Ayrıca TSK, Atatürkçü ve vatansever bir ideolojiye sahiptir, tarikatlar  ve Cumhuriyet düşmanları  henüz bu kurumun içine sızamamışlardır. TSK, tehlikeli gördüğü dönemlerde 28 Şubatı da sayarsanız Cumhuriyet Tarihinde 4 askeri darbe yapmıştır. 

Bu darbelerde yeni Anayasalar, kanunlar  yapılmıştır, tüm hükümetler ve politikacılar tasviye edilmişler, ağır ceza mahkemelerinde yargılanmışlardır, bazıları ise idam edilmiştir. 

TSK iki temel olgu konusunda çok duyarlıdır, birincisi rejimin ve laikliğin korunması, ikincisi de Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünün korunması. 

Ayrıca elimizdeki Anayasa da 1982′de Türk Silahlı Kuvvetlerinin denetiminde yapılmış bir Anayasadır ve bu Anayasa Türk Silahlı Kuvvetlerinin koruması altındadır. 

2006 yılında her iki durum da tehdit altındadır, Anayasanın ise pek çok ilkesi delinmiştir. 

Durumu isterseniz özetleyelim (Haziran 2006′da, çok detaylı bilgi almak için http:// www.acikistihbarat.com adresindeki ilgili yazılara bakınız):

1) Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurulmuştur, bu bizim bir zamanlar kırmızı çizgimizdi, casus belli (yani savaş nedeni) idi. Güney Kürdistan’ın bir devamı da Güneydoğu Anadolu’da kurulmak istenmektedir. Bu durum bölünmez bütünlüğe tehdit oluşturmaktadır.  (Anayasanın değiştirelemez 2.,3. maddeleri ve 5. maddesiyle çelişiyor)

      2) PKK terörü ABD’nin ve Barzani ile Güney Kürdistan’ın desteğiyle tekrar azmıştır, Diyarbakır’daki, Şemdinli’deki ayaklanmalar her an bir silahlı isyana dönüşebilir, o bölgeler bağımsızlığını ilan edebilir. Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü tehlikededir. (Anayasanın değiştirelemez 1., 2., 3. maddeleri ve 5. maddesiyle çelişiyor, ayrıca madde 13 ve 14 ile çelişiyor)

      3) İrtica tarihte hiç görülmediği düzeyde artmıştır, Türkiye’yi yönetenlerin bazıları çok net ve açık bir dille rejimi değiştireceklerini söylemektedirler. Türkiye’nin laik ve demokratik yapısı tehlikededir, Türkiye dinci bir teokratik sisteme doğru gitmektedir. (Anayasanın değiştirelemez 2. ve 3. maddesiyle çelişmektedir, ayrıca bizzat hükümetin uygulamaları madde 13 ve 14 ile çelişiyor)

      4) Danıştay’a yapılan saldırı Türk hukukunu ve sistemi çok zedelemiştir. Artık Türkiye’nin Devletini temsil eden ‘Derin’ kurumlar bile tehdit altındadır. (Anayasanın 9. maddesiyle çelişen bir durum)

      5) Emniyet içinde illegal istihbarat çeteleri olduğu söylenmektedir, yani aslında çeteler TSK’nin içinde değil, Emniyet Teşkilatının içindeki şeriatçı, tarikatçı bazı yapılardan kaynağını almakta olduğu iddia edilmektedir (Anayasanın değiştirelemez 2. maddesi, ayrıca 8., 13., 14. ve 22. maddeler  ile çelişiyor)

      6) Yargıya yöneticiler ve hükümet müdahale etmektedirler, yargının artık bağımsız olduğunu söylemek mümkün değildir ve yargının bağımsız olmadığı yerde hukuk devleti olamaz, yani artık Türkiye’nin  bir HUKUK DEVLETİ olup olmadığı tartışmalıdır. Bu durum Anayasayı tehdit etmektedir. (Anayasanın 9. maddesi ihlal edilmektedir)

      7) Rum Pontus çalışmaları, Fener-Rum Patrikhanesinin Ekümenlik, Heybeliada Ruhban okulu çalışmaları devam etmektedir. Bu Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne aykırıdır. (Anayasanın değiştirelemez 2., 3., maddeleri ve 13., 14. ve 24. maddeleri ve daha pek çok başka maddesi ile çelişiyor)

      8) Kıbrıs elimizden tamamen gitmektedir. Ek protokol ile Kıbrısı kaybedeceğiz. (Anayasanın 2., 13. ve 14. maddeleriyle ve daha pek çok maddesiyle çelişmektdir)

      9) Ermeniler toprak istemektedirler, sözde Ermeni Soykırımı dünyanın pek çok yerinde kabul edilmektedir. (Anayasanın 2., 13. ve 14. maddesiyle çelişmektedir)

      10) Türkiye borç içindedir ve 330 milyar dolar borcu ile ekonomik bağımsızlığını yitirmek üzeredir. Nitekim gelmeyecek denen ekonomik kriz Haziran 2006 gelmiş ve Türk parası bir ayda  % 33 değer kaybetmiştir, bu devalüasyonun Temmuz 2006′da süreceği ve YTL’nin toplam en az % 50 değer kaybedeceği tahmin edilmektedir. (Anayasanın 6. ve 24. maddesi ile çeliştiği gibi pek çok maddesiyle çelişir durumlar yaratmaktadır)

      11) Avrupa Birliğinin Parlamento’sunun 1991-2002 arasında aldığı kararlar, SEVR ile büyük benzerlik göstermektedir. Türkiye bir SEVR olgusuyla karşı karşıyadır. Bu Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü ilkesine aykırıdır. (SEVR kabul edilemez, 24. madde ile çelişiyor, 2. madde ile ve tüm Anayasa ile çelişiyor)

      12) Türk kimliği Türkiye’yi yöneten kişilerce bir alt kimliğe indirilmeye çalışılmakta ve PKK’nın veya Kürtçülerin ağzından bir Türkiye’lilik kavramı ortaya çıkarılmaya çalışılmaktadır. (Anayasanın 2. maddesi ve 66. madde ile çelişiyor, ayrıca Anayasa’daki pek çok madde ile çelişiyor)

      13) Türk toprakları yabancılara satılmakta, stratejik kurumları ise yabancı şirketlere bir kaç yıllık karına peşkeş çekilmektedir. (Anayasanın 2.,3. ve 6. maddesi ile çelişmektedir)

                                  

            Her hangi bir hükümet ulusal güvenliği tehdit edecek şekilde bu Anayasa maddelerini delerse, ihlal ederse veya herhangi bir yönetici bu maddeleri yukarıdaki gibi yok sayarsa ve onların tam zıddı eylemlerde bulunursa suçludur ve hemen tasviye edilmesi, daha sonra da Yüce Divan’da  yargılanması gerekir. Ama Türkiye’de bunu yapabilecek Ulusalcı bir Derin Devlet ya da Devlet kalmamış olduğu için bu yapılamamaktadır.

 

            İşte kevgir haline gelmiş olan yasaların ve Anayasanın artık tek bir koruyucusu kalmıştır. O da Türkiye’nin şu anda en sağlam ve en güvenilir kurumu olan Türk Silahlı Kuvvetleri. Yabancı güçler Türkiye’yi yıkabilmek, satın alabilmek ve parçalayabilmek için en büyük tehdit olarak gördükleri Türk Silahlı Kuvvetlerine saldırmak istemektedirler. Bu saldırıyı yerli mütareke basını ile birlikte sürdürmektedirler. Mütareke basınıyla işbirliği içindeki yabancı odaklar ve Gladyo uzantıları tüm basın yasalarını ve etik ilkelerini ve ulusal güvenliği ihlal ederek, TSK’ya saldırmak ve halkın gözünde TSK’yı küçük düşürmek için ÇETE dedikoduları ve iddianameleri hazırlatmaktadır. İşin komik yönü TSK aleyhine Çete iddianameleri veya dedikoduları hazırlayanların büyük olasılıkla kendilerinin  aslında bir çete olduğu iddia edilmektedir . Sonuçta:

1.       Rejim tehdit altındadır.

2.       Laiklik tehdit altındadır.

3.       Cumhuriyet yapısı tehdit altındadır.

4.       Demokrasi tehdit altındadır, yerine İslam Teokrasisi getirilmek istenmektedir.

5.       Ülke çetelerin ve mafyanın kıskacındadır, yolsuzluk içindeki çeteler ve mafya tarafından kontrol ediliyor görünümü mevcuttur  

6.       Bağımsız yargı ve Hukuk Devleti ortadan kaldırılmak üzeredir.

7.       Ülkenin bölünmez bütünlüğü tehdit altındadır.

8.       Türkiye eğer bir önlem alınmazsa 4-15 yıl içinde Sevr koşullarına göre parçalanacaktır.

 

            Geriye ne kalmıştır? Bu koşullarda TSK’nın devreye girmesi ve İç Hizmet Kanunu 35. maddeye göre önlem alması gün geçtikçe kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu koşulları engellemek için de TSK, akademisyen, aydın, bilim insanı bağını ve koordinasyonunu kopartmak, Çete ile suçlanmak korkusunu tüm topluma yaymak istemektedirler. 9 ay önce Alparslan Arslan ile bir kez telefonlaşan bir emekli subay operasyonu yürüten kişi olarak lanse edilmiştir. Bir şizofren bile daha iyi ve mantıklı düşünür. Türkiye’yi yönetmekte olan zihniyet ve güvenlik güçleri bilinçli veya bilinçsiz olarak psikozu olan kişiler gibi paralojik (mantıksız) ve tutarsız düşünmekte, olayları mantıksız olarak lanse etmektedirler, kartvizitlerden telefonlara, telefonlardan kişilere ve ıvır zıvır bağlantılara ulaşılarak işin faturası ulusalcılara ve TSK’ya çıkarılmak istenmektedir. İsterseniz TSK’ya karşı yürütülen psikolojik harbin bazı unsurlarını ele alalım. Bu harp ulusalcı dip dalgayı ve ulusalcı hareketleri bloke etmek, insanları korkutmak ve sindirmek için devlet içinde yapılanmış Avrupa Birliği ve yabancı derin devlet destekli şeriatçı, tarikatçı çeteler tarafından planlanmaktadır. Bu operasyon MOSSAD ve ABD’li istihbarat örgütleri tarafından uygulamaya konmakta, finansman Pentagon’dan ve CIA’den gelmektedir. Bu psikolojik harbe Pentagon 400 milyon dolar ayırdığını zaten açıklamıştır. Sözde Türk basını kullanılarak, Türk halkı, Türk Ordusuna karşı soğutulacak ve arası açılacaktır.

1.       Şemdinli iddianamesi ile Genelkurmay başkanı olacak Atatürkçü, milliyetçi ve vatansever yönleri ile bilinen Kuvvet komutanına ÇETE Reisi denmiştir. Bu operasyon Emniyet güçleri içindeki bir çete tarafından yabancı istihbarat birimleri ile koordine olarak planlanmıştır. İşin içinde MI6, Mossad ve CIA’in olduğu tahmin edilmektedir.

2.       Son zamanlarda pek çok Özel Kuvvetler mensubu subay hakkında ÇETE iddianamesi ile soruşturma açılmıştır.

3.       Danıştay saldırısı yine subayların, TSK’nın  ve ulusalcıların üzerine yıkılmak istenmiştir.

4.       Son zamanlarda TSK ile koordine kişilere veya ilişkide bulunulan kişilere mütareke basını da aynı saflara çekilerek  Çete Teşhisi konması bir postmodern bir Avrupa Birliği modası olmuştur. Varolmayan çeteler için halen bir sürü Kafkaesk çete soruşturması sürmektedir. AB’nin ve yöneticilerin emrindeki bazı savcılar aynı Şemdinli iddianamesinde olduğu gibi görevlerini kötüye kullanmakta ve yargının bağımsızlığına gölge düşürmektedirler.

5.       Atabeyler çetesi denen bir çete uydurulmuş ve birileri Genelkurmayın önünde mütareke basınına zarflar içinde istihbarat bilgileri servis etmişlerdir. Bu operasyonun MOSSAD ve CIA bağlantılı güçlerce yapıldığı askeri istihbarat tarafından bilinmektedir.

           

            AB komisyonu Eylül 2005′te, yani Şemdinli’deki AB-PKK tezgahından 2 ay önce, gizli damgalı iç hizmet belgesinde Türk devletinin kırmızı çizgileri olan ‘Tek millet, tek devlet, tek bayrak’ sözünden rahatsız olmuş ve daha sonra pek çok istihbarat birimiyle koordine yaptığı bir operasyonla Çete Reisi olarak adlandırttığı komutan hakkında ‘çok katı’, ‘aşırı milliyetçi’ gibi yorumlar yaparak, Kara Kuvvetleri Komutanının Kıbrıs, Terör, iç güvenlik, AB hakkındaki milli görüşlerinden hoşlanmadığını daha o zaman belirtmiştir. Belli ki, şu andaki TSK emir komuta zinciri AB’nin Türkiye’yi kısa zamanda parçalamak için pek işine gelmemektedir.  Yani kısa sözün kısası, Avrupa Birliği utanmadan sizin Ulusal Ordunuzun geleceğine, iç yapısına bile karışmak istemektedir.

 

            Neden ayrıca en çok Özel Kuvvetler Komutanlığına saldırılmaktadır? Varolmayan ihale yolsuzlukları ve Özel Kuvvetlere mensup pek çok subay yıpratılmaya çalışılmaktadır? Bunun bilgisi şu gerçekte yatmaktadır:

                       

            Özel Kuvvetler Komutanlığında görevli subaylar, çok gizli ve özel 2-3 yıllık bir kurs görürler, gayri nizami harp yöntemlerini öğrenirler ve bu bilgileri kimseye söylemezler. Özel Kuvvetlerin temel talimnamesinde var olan kuruluş planı şudur: Ani bir iç savaş ve işgal anında, milis kuvvetlerini ve halkı örgütlemek, yeraltı direnişi kurmak ve direniş mücadelesi ile işgali bertaraf edip ülkeyi kurtarmak veya ülkeyi yeniden kurmak. Bu çok özel bir eğitim gerektirir. Eğer Özel Kuvvetleri çökertirseniz veya halkla olan ilişkisini bozarsanız, o zaman bir işgal ve ya iç savaş durumunda Özel Kuvvetler görevini yapamaz. Demek ki bir işgal durumu veya bir iç savaş durumu planlanmaktadır. Bu bilgi zaten Norveç istihbaratı üzerinden Tempo ve Haftalık dergilerine bildirilmiştir; 2011′de Türkiye’de bir iç savaş ve Türkiye’yi parçalama planı vardır!  Türkiye’nin düşmanları bu nedenle Türkiye’de oluşturmayı planladıkları bir  kaos veya iç isyan veya savaş durumu nedeniyle satılık Türk mütareke basınının TSK’yı yıpratmasını sağlamaya çalışmaktadırlar. 2006′da TSK’ya karşı çok ciddi bir psikolojik harp yapılmaktadır. Hedef Türkiye’yi ve Türkleri yok etmektir.

 

BAŞKA ÇETE OPERASYONLARI DA VAR

 

            Enterasan olan TSK istihbaratıyla bağlantılı kişilerin verdikleri bilgiye göre,  YAŞ toplantısından önce başka Çete operasyonları da planlanmakta ve başka olaylar yaratılmak istenmektedir. Örneğin bazı subayların evlerine ‘hırsızlar’  girmiş, bilgisayarlarını ve özel bilgilerini aşırmışlardır. Bunlar polise bildirilmiş ve kayıtları yapılmıştır. Enterasan olan bu subayların büyük kısmının Özel Kuvvetler Komutanlığı elemanı olmalarıdır.  Türkiye’yi ve Anayasayı korumakla görevli güvenlik güçleri ne yazık ki, Anayasayı ve Türkiye’yi korumakla görevli başka güvenlik güçlerine operasyon yapmaktadırlar. Üstelik bu operasyonlar, mütareke basını ile koordine olarak Türkiye’nin gözbebeği Türk Silahlı Kuvvetlerinin yok etmek, halkın gözünde küçük düşürmek ve herkesi sindirmek için yapılmaktadır. Avrupa Birliği, ABD ve birileri artık ULUS devlet olmamızı istememektedirler ki, Türkiye bir iç savaşın eşiğine getirilmekte, bu sırada da ordusu nerdeyse tasviye edilmek istenmektedir. Bu durumun hem Anayasa, hem de 35. madde ile çeliştiğini Türkiye’nin 35 bin subayı da bilmektedir, bu subaylar yemin etmişler ve  37. maddeye göre şöyle demişlerdir:

        « Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle, hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve âmirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu Türk Sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyliyeceğime namusum üzerine andiçerim.»

Evet sadece yemin etmekle olmuyor. Ülkenin tersanelerinin, limanlarının, fabrikalarının, madenlerinin daha fazla işgal edilip tüm ordusunun Avrupa Birliği Parlamentosu emriyle terhis edilmesi mi gerekmektedir, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini hatırlamak ve Atatürk’ün vasiyetini gerçekleştirmek için? Anayasanın böyle delik, deşik olması bile Türkiye’nin savunma mekanizmalarını harekete geçirmeliydi, ama bazı 4 yıldızlara göre ‘Söz konusu Avrupa Birliğiyse, gerisi teferruattır, Vatan ise gayri-fuzuli teferruattır’! Kim neyi beklemektedir ki artık! 

***

http://www.acikistihbarat.com/Yazilar.asp?yazi=216

Atatürkçülerin Stratejisi: Ordu-Millet Birlikteliği

Ulusal seferberlik çağrısı

Kaya Ataberk

 

AKP, ABD ve AB’nin Ordu’yu Tasfiye Planı

Türkiye’nin yeniden Sevr koşullarına sürüklenmesi artık toplumun geniş kesimleri tarafından bir paranoya olarak değil, somut ve yakın bir tehdit olarak algılanıyor. Emperyalizm, bölücüler ve Şeriatçılar tarafından kurulan tezgah karşısında örgütlenmek ve direnmek tüm ulusal kuvvetlerin ve devrimcilerin görevidir. Türk düşmanı cephe çok iyi bilmektedir ki Türkiye’de bölünmenin, Şeriatın ve işbirlikçiliğin karşısında konumlanan güçlerin başında Türk Ordusu gelmektedir. Bugün Türkiye bölünecekse, Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı ve ardından halife olacaksa, Sevr planı yeniden uygulamaya geçirilecekse, Türk Ordusu gücünü ve varlığını koruduğu sürece bu iş çok da kolay olmayacaktır. Vatan savunması tüm Türklerin ortak görevidir ancak bu savunmanın silahlı boyutunu gerçekleştirecek olan da Türk milletinin silahlı kuvvetleridir. Bu nedenle Batının ve ajanlarının tüm saldırılarının hedefinde Türk Ordusu yer almaktadır ve gene bu nedenle Türk milletini ve vatanını savunacak bir devrimci strateji çizilirken savunulması gereken en önemli mevzi Türk Ordusu olmalıdır. Vatan tehlikededir ve işin daha da kötüsü vatanı korumakla görevli kuvvet de tehlikededir.

3 Ağustos 2002’den günümüze kadar yaşadığımız sürecin temel bileşenleri Türkiye’de ulus-devletin tasfiyesi ve Ordu’nun belirli aşamalardan geçirilerek terhis edilmesidir. Bu konuda ABD ve AB’nin ortak kararı vardır. Her iki emperyalist güç de bölgede güçlü ulus-devletler ve ulusal ordular istememektedir. Bunun en önemli ve en güçlü örneği de Türkiye’de bulunmaktadır. Türkiye sömürgeleştirilmek istenmektedir. Bunu yapabilmek içinse Türk milletinin kendisini koruyacak esas refleksleri veren kurumların tasfiyesi, sömürgeci güçler açısından ilk şart olmaktadır.

Burada bu işin yerli işbirlikçileri olarak bölücüler ve Şeriatçılar devreye girmektedir. Bunlar Kürt devletini ve Şeriat devletini kurabilmeleri için Türk devletinin ve özellikle de Ordusunun tasfiye edilmesinin temel zorunluluk olduğunun farkındadırlar. Bunların tüm siyasal doğrultuları emperyalizminkilerle bire bir çakışmaktadır. Artık Türkiye öyle bir noktaya gelmiştir ki Ordu devleti ve milleti korumak temel görevlerini yerine getirebilmek için ilk olarak aslında kendisine yönelik bu tehlikeyi bertaraf etmek zorundadır. Ancak maalesef, halen Ordu düşmanı cephenin kafasının daha net olduğu acı bir gerçekliktir.

AB temsilcisi Kretschmer, Soros paralarıyla hazırlanan TESEV Almanağı’nı tanıtırken “Silahlı Kuvvetler üzerinde sivil kontrol, Türkiye’nin AB sürecinde kilit rol. Asker, hemen her konuda konuşuyor, bunun da halk üzerinde büyük etkisi oluyor.” demektedir. Emperyalistler Ordu’nun milletle olan bağının kuvvetini de görmektedirler. İlk olarak yaptıkları işlerden biri de bu bağı çözmeye çalışmak olmaktadır. Ancak olayın şu anki noktasına gelmesi bir anda olmamıştır. Sürecin gelişi aslında AKP iktidarının ilk günlerinden bugüne ele alınmalıdır.

YAŞ Kararlarına Şerh ve Sivil MGK İle Operasyon Başlıyor

AKP’nin 2002 yılının Kasım ayında iktidara gelmesinin hemen ardından toplanan Aralık ayı Yüksek Askeri Şurası’nda her zaman olduğu gibi irticai faaliyetlere katıldığı saptanan bir kısım TSK personelinin Ordu’dan ihracı kararı çıkartılmıştı. Tayyip Erdoğan henüz sabıkası dolayısıyla Başbakan olmadığı için Abdullah Gül bu makamı işgal ediyordu.

YAŞ sonucunda alınan ihraç kararlarına Başbakan Abdullah Gül ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül muhalefet şerhi koyarak süreci tetiklediler. Bu bir anlamda 28 Şubat’tan beri Ordu’nun kararlı bir şekilde yürüttüğü irtica temizliğine bir tepkiydi ve artık kendilerinin iktidar olduklarının duyurusuydu. Ancak mesajın daha derin bir anlamı da vardı. AKP sadece 28 Şubat’la değil Türk Ordusu’nun tüm yapısıyla ve varlığıyla hesaplaşmaya girişmişti. Hedefte 28 Şubat’ın değil 19 Mayıs’ın rövanşını almak vardı. Ancak bunun anlaşılması hem Ordu hem de Atatürkçü kesimler açısından kolay olmayacaktı.

Ağustos 2003’e gelindiğinde ise artık Tayyip Erdoğan Başbakandı ve şerh koyma sırası ondaydı. Bu sefer bir adım daha ileri gidilerek YAŞ kararlarının bilgi edinme ilkesi kapsamına alınması ve yargı denetimine açılmasının yolları aranmaktaydı. Böylelikle Ordu’nun iç işleyişinin felce uğratılması sağlanacaktı ve gerici sızmalara karşı mücadele edilmesi engellenmiş olacaktı.

2003 yılında YAŞ’ın toplanmasının hemen öncesinde, MGK’nın yapısının değiştirilmesine yönelik plan da devreye sokulmuştur. ABD-AB-AKP ortak planının ana maddeleri MGK’nın Türkiye’nin siyasal durumu üzerindeki etkisinin ortadan kaldırılması üzerine kuruluydu. Öncelikle MGK’nın hiçbir icra yetkisi bırakılmayarak basit bir danışma kuruluna dönüşmesi sağlanacak, ardından da MGK Genel Sekreterinin AKP güdümünde bir sivil olması sağlanarak kurul tamamen işlevsizleştirilecekti.

Temmuz 2003’te Abdullah Gül soruyordu: “MGK’nın icra yetkileri mi yoksa danışma niteliği mi olmalı? AB kriterlerine göre icra yetkisi olamaz. AB ülkelerinin hepsinde danışma niteliğindedir.”

Cemil Çiçek ise; “Sanki her ay bir mahkeme kuruluyor, sivil kesim günah işlemiş gibi gidip hesap veriyor.” diyerek Türk askerinin karşısında duydukları suçluluk duygusu ve rahatsızlığı dile getiriyordu.

Plan çok açıktı ancak bu plana direnilemedi. AB’nin 7. uyum paketinin kapsamında MGK Genel Sekreteri sivilleştirildi, toplantılar iki ayda bire düşürüldü ve MGK tamamen işlevsiz, göstermelik bir kuruma dönüştürüldü.

Nisan 2004’te ise Silahlı Kuvvetler İç Hizmet Yasasının 35. maddesinin değiştirilmesi gündeme getirildi. Madde, Silahlı Kuvvetler’in görevini “…Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak” olarak tanımlıyordu. AKP’nin ve tüm işbirlikçi cephenin tezi ise bu maddenin kaldırılmasının darbeleri engelleyeceği idi. Aslında yapılmak istenense Ordu’nun ulus-devleti koruma ve vatan savunması misyonunun ortadan kaldırılmasıydı. Bu adımları takip edense geniş bir yıpratma kampanyası oldu.

Emekli Subayların Yargılanması ve “Vicdani Red” Kampanyası

Subaylara ve emekli subaylara yönelik yolsuzluk ve çete iddiaları son derece süratlendirilerek Ordu’nun millet gözündeki saygınlığının ortadan kaldırılmasını amaçlayan bilinçli bir karalama kampanyasına girişilmiştir. Aralık 2004’te Deniz Kuvvetleri Eski Komutanı Oramiral İlhami Erdil hakkında açılan yolsuzluk davası da bu sürecin en önde gelen oyunu olmuştu. Böylelikle Kuvvet Komutanlarının yargılanmasının da normalleştirilmesi hedefleniyordu.

Diğer taraftan Ordu’nun siyaset tarafından denetlenmesi adına askeri harcamaların Meclis kontrolüne verilmesi gündeme getirilmektedir. AKP’nin hakim olduğu bir Meclis’in Ordu’yu ne hale getireceğini bir düşünelim. Bu aynı zamanda Ordu’yu Milli Savunma Bakanlığı’na bağlama planının da bir adımı olmuştu. Diğer taraftan, Ordu’nun normal bir şekilde işbirlikçilere, Şeriatçılara, bölücülere karşı yaptığı istihbarat faaliyetleri fişleme adı altında fırtınalara neden olmaktadır.

Bir diğer kampanya da özellikle Perihan Mağden gibi isimler eliyle tezgahlanan “vicdani red” olayıdır. Planın bu kısmı daha çok 2005 yılı Ağustos ayından sonra ortaya atılmıştır. Bu kampanyayla da Türk halkının askerlikten ve Ordu’dan uzak durmasının önü açılmaya çalışılmaktadır. Toplumsal yaşantının dışladığı marjinal kişilerin ve sömürge aydınlarının aktör olarak kullanıldığı kampanya, Ordu-millet birlikteliğini baltalamaya yönelmektedir. Ordu’nun askere alma yetkisinin ortadan kaldırılmasını hedeflemektedir.

Kasım 2005’e gelindiğinde ise Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin hazırlanması ve basına sızdırılmasıyla bir fırtına kopartılmıştır. “Gizli Anayasa” olarak lanse edilen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGBS) Ordu’nun temel doktrinidir. Demokrasinin çöküşü olarak gösterilen MGSB’nin içeriğine bakıldığı zaman ana maddelerinin irtica, bölücülük ve teröre karşı mücadele, Yunanistan’ın 12 mil iddialarının savaş nedeni sayılması, tek devlet, tek ulus, tek bayrak, tek milletin korunması ve devrim kanunlarının ödünsüz uygulanması olduğunu görmekteyiz. Batıcı, Kürtçü ve Şeriatçı tüm çevreler belgenin varlığına bile saldırmışlardır. Belgeyi 2003’te MGK’nın işlevini yitirmesine rağmen hâlâ sivillere görev dayatması olarak suçlayan çevreler aslında Ordu’nun vatan savunmasına yönelik politika üretmesine karşı çıkmaktadırlar.

Ordu’ya ABD-İngiliz Modeli

Bir taraftan da Ordu’ya Amerikan-İngiliz modeli önerilmektedir. Buna göre Ege Ordu Komutanlığı ve kuvvet komutanlıkları kaldırılacak, 3. Ordu tasfiye edilecek, Savunma Bakanlığı’na Pentagon işlevi verilecektir. NATO dışında konumlanan Ege Ordu Komutanlığı’nın kaldırılmaya çalışılması Yunan yayılmacılığı karşısında Türkiye’nin elini kolunu bağlamayı hedeflemektedir. Bunun yanı sıra planın özü, Jandarma’nın da tasfiye edilerek tüm Ordu’nun Milli Savunma Bakanlığı’na yani AKP’ye bağlanarak tasfiye ve ardından terhis edilmesidir.

Aslına bakılırsa Türkiye’nin son yıllarında Ordu’nun etkisizleştirilmesi ve adım adım tasfiyesi itiraf edilse de edilmese de gündemin baş maddesiydi. Bu aşamaların tümü aslında hazırlık amacı taşımaktaydı. Artık sıra oyunun son perdesinin tezgahlanmasına gelmişti. Tüm adımlar önceden emperyalist merkezlerde ve Kürt-İslam çetelerinin karargahlarında planlandığı gibi atılmıştı ve artık nihai darbeyi indirmenin zamanı gelmişti.

Tasfiye Operasyonunun Son Kilometre Taşları: Şemdinli, Danıştay ve Atabeyler

Son yaşanan olaylar içinde üç tanesi özellikle ayrı bir önem taşımaktadır. ABD ve AB’nin Ordu’yu pasifize etme çabaları, Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığının dağıtıcı etkileri ve satılık kalemlerin, sömürge aydınlarının rutin karşı propagandasının ötesinde bir tasfiye operasyonu başlatılmıştır.

Bunun ilk perdesi Şemdinli’de sahneye konulmuştur. Şemdinli’de PKK’lı Seferi Yılmaz’ın Umut Kitabevi’nin bombalanması olayı tezgahlanmış, bir anda tüm ilçe halkı sokaklara dökülerek iki astsubayımızı linç etmek istemiş ve bir çeşit ayaklanma denemesi ortaya konmuştur. Olayın gelişiminin ve sonrasında yaşananların gösterdiği tek şey olayın PKK-AKP ve Fethullahçı istihbaratçılar eliyle düzenlenmiş bir provokasyon olduğuydu. Astsubaylar JİTEM elemanı olmakla ve kitabevini bombalamakla suçlanırken, Org. Yaşar Büyükanıt askerlerine sahip çıkan açıklamalarda bulunmuştu. Ardından Şemdinli olaylarıyla ilgili olarak Van Cumhuriyet Başsavcısı Ferhat Sarıkaya’nın hazırladığı iddianamede Türkiye tarihinde uzunca bir aradan sonra ilk kez bir kuvvet komutanının çete kurmakla suçlandığı görülecekti.

Olayın son olarak varacağı noktanın Org. Büyükanıt ve PKK’yla savaşmış diğer komutanların savaş suçlusu olarak yargılanacağı bir ortamın yaratılması olacağı görünüyordu. Türk komutanları adeta Miloseviç durumuna düşürülmek isteniyordu. Olayın bu şekilde Org. Büyükanıt’a ulaştırılmasıyla “ulusalcı” kesimlerin aklı başına gelebilecekti.

Ancak tezgah Şemdinli’yle de sınırlı kalmadı. Şemdinli’den sonuç alamayan Kürt-İslam kadrosu bir yeni denemeyi Danıştay baskınıyla gerçekleştirmeye çalıştı. Bu sefer bir taşla birkaç kuş birden vurulmaya çalışılıyordu. Danıştay olayıyla ilk olarak cumhuriyetçi, laik tüm ulus-devlet kurumlarına gözdağı verilmek istenmiştir. Olayı gerçekleştiren Kürt-İslamcı militan Alparslan Aslan’ın bu iş için özel olarak yetiştirilmiş ve görevlendirilmiş olduğu olayın akışı içerisinde daha iyi anlaşılmıştır.

Ancak, tertipçilerin tek amacı bu değildir. AKP’li bakanlar olayın hemen ertesinde yaptıkları açıklamalarda emekli yüzbaşı Muzaffer Tekin’in olayın azmettiricisi olduğunu ve baskını gerçekleştirenlerin “ulusalcı bir çete” olduğunu duyurdular. Gözaltına alınan Tekin için tutuklama kararı çıkarılmadığı gibi daha sonra olay hakkında hazırlanan iddianamede adı bile geçmeyecekti.

Plan bu noktadan sonra iki amaca yöneliyordu. Muzaffer Tekin, hem emekli bir subay olarak hem de milliyetçi, Atatürkçü bir Türk vatandaşı olarak belirli kesimlere saldırmanın ara aşaması olarak değerlendirilmek isteniyordu. Bir taraftan ulusal güçler toplumun gözünde tecrit edilmek istenirken diğer taraftan da Tekin’in emekli bir subay oluşu dolayısıyla olay yeniden “derin devlet” tartışmalarına vardırılarak Org. Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanlığının zora gireceği bir ortam yaratılmak isteniyordu.

Son olarak oynanan kart ise Ordu’nun kendi flaması, marşı olan bir özel birliğine Kürt-İslamcı istihbaratçıların tezgahladığı baskınla ortaya çıkan “Atabeyler Çetesi” olayı oldu. Tüm Ordu düşmanı cephe yeniden “Jandarma tasfiye edilsin, derin devlet açığa çıkarılsın” çığlıkları atmaya başladı.

Tüm bu tezgahlar boşa çıkmış durumdadır. Ama şimdilik… AKP’nin başını çektiği Kürt-İslam cephesi ve onların Batılı efendileri, bir süreliğine tezgahlarını durdurdular. Ancak bu işin burada biteceğini düşünmek saflık olur. Yaşanan olayı sadece Org. Büyükanıt’ı engelleme tezgahı olarak ele almak da yetersizdir. Yaşanan süreç aslına bakılırsa Ordu’nun tasfiye edilmesine yönelik kapsamlı bir darbe sürecidir ve darbe ancak geçici olarak savuşturulmuştur.

Burada durup bir kez daha düşünelim. Eğer bu tezgah başarılı olsaydı ne durumda olacaktık? İlk başta Türk Ordusu, Kara Kuvvetleri Komutanı hapse atılmış bir durumda madden ve manen çökmüş olacaktı. Başta Jandarma olmak üzere TSK’nın tüm birimleri çete olarak adlandırılarak önce tasfiye ardından da terhis edilecekti. Ordu sahneden çekilirken PKK, ABD, AB, Fethullahçılar ve diğerleri artık kendi yazdıkları senaryonun finalini oynayacaklardı: Sevr, Hilafet, Kürt devleti, işgal… Tabii ki, tehlike geçmiş değildir. Son adım atılamadı ama diğer tüm adımlar başarılı olarak tamamlanmıştır ve uyanık olmak gerekmektedir.

“Ordu Göreve”nin Anlamı

Bir dönem çok saldırılan “Ordu göreve” çağrısının anlamı da burada daha iyi ortaya çıkmaktadır. Aslında burada Ordu’ya bir darbe çağrısı değil, Ordu’nun kendisine yönelecek Amerikancı, Şeriatçı, Kürtçü darbeyi engellenmesi çağrısı yapılmaktaydı. Ordu ancak bunu engelleyebilirse Türk milletine karşı esas görevi olan vatan savunmasını yerine getirebilecekti. Ancak bunun engellendiği bir Türkiye’de gelinen nokta Danıştay, Şemdinli, Atabeyler gibi tezgahlarla Ordu’ya darbenin başarılı olmasına ramak kalınacak bir yer olmuştur.

“Ordu göreve” çağrısını antidemokratik bulan çevrelerin de akılları ancak iş Org. Yaşar Büyükanıt’a kadar vardırılınca başlarına gelebilmiştir. Bugün gelinen noktada bu tezgahları hazırlayan odakların aynı zamanda TESEV raporlarının da hazırlayıcısı olan kesimler olduğu iyiden iyiye ortaya çıkmaktadır. Org. Büyükanıt’ın Harp Akademisi konuşmasında özellikle gönderme yapılan Emniyet içerisindeki Kürt-İslamcı-Fethullahçı yapılanmanın rolü ortadadır. Bu ekip tüm planlarını Org. Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanlığının engellenmesi üzerine kurmuştu. Ancak tüm çabalara rağmen amaçlarına ulaşamadılar ve Büyükanıt dönemi açıldı.

Bu noktada hem Türk devrimcileri açısından hem de başta Ordu olmak üzere ulus-devlet kurumları açısından bir karar aşamasına gelindiği ortadadır. Ordu ya kendisinden başlayarak tüm ulusal güçlerin tasfiyesini izleyecektir ya da buna dur diyecek önlemleri alacaktır. Atatürkçü halk güçleri açısından da aynı karar verilmelidir. Ya Ordu’nun tasfiye edilmesine seyirci kalınacak ve ardından gelecek bölünme, parçalanma ve Hilafet karşısında hiçbir şey yapılamayacak noktaya gerilenecek ya da Ordu’ya tam destek çıkarak emperyalist-gerici-bölücü tasfiye planı boşa çıkartılacaktır.

Özellikle Ordu açısından gelinen nokta, Org. Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanı olmasıyla beraber iyiden iyiye kendini belli etmeye başladı. Hilmi Özkök dönemi ile yeni dönem arasında belirgin farklılıklar olduğu daha komutanların ilk açıklamalarıyla ortaya çıkmış bulunuyor. İlk olarak Kuvvet Komutanlarının gericiliğe, PKK’ya ve AB’ye verdikleri sert mesajların ardından Org. Büyükanıt artık sessiz kalmayacaklarını, Ordu’ya saldıran kesimlerden hesap soracaklarını açıkladı. Böylece Ordu ile gericilik, bölücülük ve genel olarak siyaset kurumu arasındaki çelişkiler kızıştı.

Org. Büyükanıt’a karşı Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç, Türkiye’de gericiliğin olmadığı yönünde bir çıkış yaptılar ama Harp Akademileri’nin açılışında yaptığı konuşmada Org. Büyükanıt; bu noktada ısrarcı olduğunu şu sözlerle belirtti: “Cumhuriyeti korumak siyaset değil, görevdir. İrtica tehlikesi vardır ve önlem alınmalıdır.” Bu durum aslında Yüksek Askeri Şura’da bazı askeri personelin ilk kez “irticai faaliyet” nedeni açıkça belirtilerek uzaklaştırılmalarından da anlaşılmıştı. Ancak gerici siyaset ile Ordu arasında durumun bir gerginliğe dönüşmesi farklı bir tartışma da yaratmış oldu.

Tabii ki iş burada da bitmemiştir. PKK’nın İmralı’dan aldığı direktifle “ateşkes” ilan etmesinin ardından Tayyip Erdoğan ve DYP lideri Ağar’ın ateşkes yapılmasını savunmaları, Ordu’nun tepkisini daha da fazla çekti. Org. Büyükanıt, Ağar’ı çok sert bir dille eleştirerek Ordu-siyaset tartışmasını bir kez daha gündeme getirdi. Ordu düşmanı Batıcılar, Kürtçüler, Şeriatçılar Özköklü yılları daha şimdiden özlüyorlar.

“Dört Yıllık Suskunluğun Sonu”

Önceki Genel Kurmay Başkanlarımızdan Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu yaşanan süreci açık olarak şöyle tanımlamıştır: “Dört yıllık suskunluğun sonu.” Gerçekten de Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en ağır yıllarını yaşadığı bu son süreçte, Hilmi Özkök’ün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başında bulunması gibi çok önemli bir handikapla karşı karşıya kalmıştı. Tüm yaşananların karşısında Özkök susmayı tercih etmiş, hatta konuşmak isteyen başka komutanları da Ordu adına konuşmaya sadece kendisinin yetkili olduğunu söyleyerek engellemeye çalışmıştı. Ordu’nun geneli Türkiye’nin içine sokulduğu gericileşme ve parçalanma sürecinden rahatsız olup, görevini yapmak isterken Özkök bu duruma sebep olanlarla değil buna engel olmak isteyenlerle sorun yaşamıştır, onları durdurmaya çalışmıştır. Bu yaptıklarıyla, daha doğrusu bir Türk Komutanı olarak yapması gerektiği halde yapmadıklarıyla da, arkasından gidişine ağlayan bir kitle bırakmıştır.

İlk kez ikinci cumhuriyetçilerden Şeriatçılara, bölücülerden komprador solculara kadar geniş bir ihanet yelpazesinin bir Genel Kurmay Başkanı’nın gidişine bu kadar üzüldüğüne ve arkasından ağıtlar yaktığına şahit olduk. Bu Özkök açısından o kadar büyük bir “başarı”dır ki o daha gider gitmez aynı hainler yeni gelen komuta kademesine karşı eskisinden de beter bir düşmanlığa devam etmektedirler. Buradan da anlaşılan şudur ki, ne Ordu değişmiştir ne de Ordu düşmanlarının bakış açısı. Özkök kendi bireysel sempatizan kitlesini gericilerden, bölücülerden, AB temsilcilerinden yaratmış bulunmaktadır. Bunun bir Türk askeri açısından ne kadar acı verici olması gerektiği ise asker ya da sivil tüm Türk milletinin malumudur. Özkök, açık bir şekilde tasfiye planının parçası olmuştur.

Aslına bakılırsa Cumhuriyet tarihi boyunca en Amerikancı yönetimlerin Ordu’da üst kademelere geldiği dönemlerde bile Ordu belirli noktalarda gene de tepki verebilmiştir. Bu genel olarak asker ile komprador siyaset kurumu arasında var olan derin çelişkinin kişilere ve dönemlere bağlı olmaksızın etkisini göstermesinden kaynaklanmaktadır. Özkök ise Kenan Evren’in bile yapmayacağı kadar bu komprador siyaset kurumuyla içli dışlı olmuş ve özel seçilmiş bir isim olduğunu her fırsatta belli ederek Şeriatçılarla ve bölücülerle iyi geçinmiştir. Özellikle AKP’nin Ordu’yu susturma isteğini gönüllü kabullenerek aslında verebileceği en büyük zararı vermiştir. Özkök, askerin en etkin olması gereken dönemde Ordu’yu suskunluğa mahkum ederek, pasifleştirme, susturma, tasfiye planının Ordu’nun en tepesinden uygulayıcısı oldu.

Hilmi Özkök’e, AKP hükümeti ile aralarının nasıl olduğunu soran gazetecilerin aldığı cevap gerçekten bu dönemi en iyi özetleyen sözler olmuştu. Özkök, AKP ile kendisi arasındaki uyumu “şiir gibi” diye tanımlamıştı. Türkiye’de ulus-devletin her alanda geri adım attığı, PKK’nın hem siyasallaşıp hem terörü artırdığı, Kuzey Irak’ta aşiret çapulcularının fiili olarak devlet kurduğu, Türkmenleri katlettiği yıllarda Özkök Genel Kurmay Başkanıydı.

Türk Ordusu’nun tasfiyesini kendi gerici amaçlarına ulaşmak için temel strateji olarak belirlemiş olan AKP hükümeti bu uğurda ABD ve AB emperyalizmi ile elinden gelen her türlü işbirliğini yapıyordu. Acıdır ki bu yıllar, Türk Ordusu’nun başında bulunan Özkök tarafından bu kadar olumlu değerlendirilmiştir.

Bugün geriye dönüp bu uyuma daha yakından baktığımızda aslında her şeyin başlangıcının 3 Ağustos 2002 tarihinde olduğunu görmekteyiz. Bu tarihte DSP-MHP-ANAP koalisyonu turuncu devrimlerin ilk örneklerinden birini sergileyecek şekilde AB-TÜSİAD-Aydın Doğan eliyle devrildiğinde Türkiye’nin bir darbe süreciyle karşı karşıya olduğunu, bu darbenin muhakkak durdurulması gerektiğini, artık emperyalizmin kendisine daha işbirlikçi bir iktidar aradığını ve bunun engellenmesinin en önemli ödev olduğunu belirtmiştik. Ama darbeyi ancak bir “darbe”nin engelleyebileceği gerçeği görmezden gelinerek AKP’nin önü açılmıştır. AB uyum yasaları birer birer geçerken hem CHP hem de Ordu süreci izlemiştir. Duruma ABD’nin hakim olmasıyla AKP iktidara gelmiştir. Ardından Erdoğan’ın Başbakan yapılmasına da tüm bu güçler tarafından seyirci kalınmıştır.

Bugün darbelere karşı çok “demokrat komutan” olarak nitelenen Özkök’ün şiir gibi uyumu ise bundan biraz daha önce ve aslında AKP icraatlarının da garantisi olarak başlamıştır. Hilmi Özkök’ün Genel Kurmay Başkanlığı kesindir ve biz o gün için bilmesek de AKP de bu nedenle kendinden emindir. Çünkü şu onlar tarafından çok iyi bilinmektedir ki karşılarındaki isim bir Doğan Güreş hatta bir Kenan Evren dahi değildir.

Doğrudur, gerçekten de zaman zaman Amerikancı generaller Türkiye’de Şeriatçılığın güçlenmesi için ellerinden geleni yapmaktan geri durmamışlardır. Aslına bakarsanız Türkiye’nin bu noktaya kadar gerilemesinde bunun çok ciddi bir payı vardır. Ancak Şeriatçılar ilk defa karşılarında her dediklerini yapacak bir general bulmaktadırlar. Kenan Evren bile en fazla Şeriatçıları güçlendirerek, sola karşı destekleyerek onlara yardımcı olmuştur. Özkök ise açık bir şekilde onlara AKP hükümeti nezdinde tabi olarak hem Şeriatçılara hem ABD’ye hem de PKK’ya artık her şeyi rahat rahat yapabilecekleri bir ülke sunmuştur.

Burada Özkök’ün ABD’den çekinen ya da ABD’ye hayran olan, bu nedenlerle de ona dayanarak siyaset güden klasik bir Amerikancı olmadığı ortaya çıkmaktadır. Burada daha derin bir angajmanın kokusu vardır. Özkök doğrudan doğruya Şeriatçıların, Fethullahçıların örgütlediği ve AKP iktidarının gelişinin hazırlayıcısı ve daha sonra da koruyucusu olarak Genel Kurmay Başkanlığına kadar yükseltilmiş bir isimdir. Son yıllarda yaşadığımız tüm olumsuzlukların altında da bu gerçeklik tüm ağırlığıyla yatmaktadır.

Burada farklı bir misyon vardır: Özkök eliyle hem Türk Ordusu’nun onuru kırılmış, mücadele gücü çok zayıflatılmıştır, hem de Ordu ile millet arasındaki bağın kopartılması amacında büyük yol kat edilmiştir.

2002 Ağustosunun sonunda artık Hilmi Özkök Genel Kurmay Başkanıdır ve bir çok şeyin değiştiği zamanla daha iyi anlaşılacaktır. Artık gerçekten de dört yıl boyunca AKP çok rahat bir şekilde at oynatacak ve Ordu da bu durum karşısında sessiz ve pasif kalacaktır. Ordu’nun pasif kalması ve susması ise kendi tasfiyesine karşı bir şey yapamaması acizliği anlamına gelmektedir. Türk düşmanı tüm güçler aynı zamanda Ordu düşmanıdır ve bu atalet bilinçli bir şekilde onlara hizmet etmek demektir.

AKP İktidarı ve Özkök

AKP’nin ilk icraatı Kıbrıs’ta Milli Davayı AB’ye satması olmuştu. Vatan toprağından ilk Kıbrıs’ta taviz verilirken tüm gözler askerdeydi. Hilmi Özkök, Türk ulusunun beklediğinin tam tersini yaparak Kıbrıs’ta Türk varlığını sona erdirecek Annan Planının olumluluğunu anlatan bir konuşmayla tüm dengeleri alt üst etti. Böylece hem halkın morali bozulmuş hem de Denktaş davasında sahipsiz ve çıkışsız kalmıştı. Sonuç olarak da Türkiye’nin Batı ile ilk karşı karşıya geldiği bir Milli Dava kaybedilmiştir. Bunda Hilmi Özkök’ün rolü büyüktür.

İkinci büyük hata Kuzey Irak’ta yapılmıştır. ABD, Irak’a saldırmadan önce Türkiye’nin Kuzey Irak’a yapacağı bir operasyonla hem PKK’yı hem de Barzani-Talabani’ye bağlı aşiretleri ezerek ABD’nin saldırı dayanağını ortadan kaldırabileceği bir durum söz konusuydu. Ancak bu dönemde de seyirci kalınmıştır. Sık sık Türkiye’nin kırmızı çizgilerinden bahsedilmiş ama Musul-Kerkük gözlerimizin önünde etnik temizliğe tabi tutulmuştur. Fiili olarak Kürt devleti kurulmuştur. Kırmızı çizgilerimizden geriye hiçbir şey kalmazken, Süleymaniye’de Türk özel kuvvetlerine bağlı bir birliğin ABD-peşmerge operasyonuyla başına çuval geçirilerek gözaltına alınması durumun vehametini simgeleyen bir olay olmuştur.

Tüm bu olaylarda emperyalistlerin stratejik adımlarının yanında, Türk Ordusu’nun Türk halkının gözündeki güvenilirliğinin zedelenmesi ve Ordu’nun kendine güveninin kırılması hesapları da yatmaktadır. Halkın güvenini kaybetmiş bir Ordu’nun kendisine güvenmesi de bölünmeye, Şeriatçı yükselişe karşı çıkması da mümkün olmayacaktır. Maalesef, emperyalist-bölücü-gerici plan bu noktada Özkök’ün yardımlarıyla önemli adımlar atmıştır.

Irak saldırısı sırasında Özkök bir açıklama yaparak, Türkiye için olabilecek en kötü ihtimali ABD ile karşı karşıya gelmek olarak belirtmişti. Aslında bu eşyanın tabiatına aykırı bir tespitti. ABD bir emperyalist olarak gayet doğal bir şekilde Türkiye’nin zaten karşısındaydı. Tabii bu tespit çok teorik düzlemde bulunabilir ama kısa ve orta vadeli stratejiler açısından da ABD’nin en önemli planının Irak’ın kuzeyinden tetiklediği bir Kürt devletini Türkiye, İran ve Suriye aleyhine genişleterek bölgede kendisine ikinci bir İsrail yaratmak olduğu ortadadır. Diğer taraftan da ABD, halen Lozan’ı imzalamamış bir ülke olarak Türkiye’nin karşısındadır. Dolayısıyla en kötü seçenekten kaçınmak aslında tamamen çıkışsızdır ve strateji olmayan bir stratejidir.

Özkök gerçekten de Türkiye’yi stratejisiz ve politikasız bırakmıştır. ABD’nin bir saldırı stratejisi vardır, AB’nin bir parçalama stratejisi vardır, AKP’nin bir işbirlikçilik stratejisi bile vardır ama Türk Ordusu’nun eninde sonunda olacak Türk-ABD çatışmasından kaçınmaya çalışmak dışında bir seçeneği yoktur!

Ama korkunun ecele faydası yoktur ve bu en kötü durumla yüzleşmek dışındaki tüm planlar yanlıştır. ABD’nin işine yaramaktadır. Özkök, Türkiye’yi bu çıkışsızlığın içine itmiştir ve maalesef bu durum bugün de benzer şekilde sürüp gitmektedir. İleride de değineceğimiz gibi ABD’ye tavır almaktan kaçınmak halen en büyük sorundur.

Peki, Özkök’ün varlığının AKP açısından anlamı neydi?

“Demokrat Komutan” AKP Faşizminin Desteği Oldu

Bugün arkasından ağıtlar yakılan “demokrat komutan” Özkök’ün Türk Ordusu’nu böyle kritik bir dönemde atıl bırakması aslında AKP’nin Türk ulusu üzerinde kurduğu gerici tahakkümün önünü en çok açan avantajı oldu. Ordu’nun bir müdahalesinden bahsetmiyoruz. Ordu’nun AKP’nin gerici-bölücü politikalarının karşısında konumlandığının bilinmesi bile tüm dengelerin daha farklı şekillenmesine neden olabilirdi. Ancak bunun tersinin gerçekleşmesi ve Özkök’ün çizdiği uyum tablosu, AKP gericiliğinin faşist bir diktatörlük kadar rahat davranmasına neden oldu.

DP faşizminin destekçisi Rüştü Erdelhun Paşa’nın rolünü dört yıl boyunca AKP ile beraber Özkök oynamıştır. Ancak belki de Erdelhun sadece kendisini düşünmesine rağmen Özkök, AKP’yi de düşünmektedir. AKP’ye, gericilere, ikinci cumhuriyetçilere, bölücülere bu kadar sempatik gelen bir komutan daha olmamıştır. Tüm dönem boyunca AKP diktatörce çalışmış, tüm devlet kurumlarında örgütlenmiş, kadrolaşmış, irticai faaliyet 28 Şubat öncesine dönmüştür. Buna müdahale eden Danıştay gibi kurumlar da kurşunlanarak susturulmak istenmiştir. Bu ortam yaşanırken, AB ve ABD’nin sömürge aydınlarının, Şeriatçı gazetelerin yazdıkları aslında bir Türk askeri için dehşet vericidir.

Gülay Göktürk, Org. Büyükanıt’ı değerlendirirken; “Özkök’ü çok özleyeceğimiz daha şimdiden anlaşılıyor.” demektedir. Oral Çalışlar “Hilmi Özkök’ün demokrasi kültürü, sivil yaklaşımı bana çok sıcak geliyor.” diyerek onu yere göğe sığdıramamaktadır. Zaman gazetesi yazarları da yaklaşık aynı sıcak duygular içindedir. Bülent Korucu, “Genel Kurmay Başkanı yapmadıkları için hedef seçildi. TSK’yı anamuhalefet partisi haline getirmek isteyenlerin heveslerini boşa çıkardığı için… ‘Ordu göreve’ pankartlarının dolduruşuna gelmediği için saygısızlığa muhatap oldu.” derken; Tamer Korkmaz, “En büyük kabahati demokrat olmaktı.” demektedir.

AKP’nin gazetesi Yeni Şafak yazarı Mehmet Ocaktan; “Özkök statükocular için zararlı bir paşaydı.” değerlendirmesini yaparken CHP Hakkari Milletvekili Esat Canan ise “Genel Kurmay Başkanları her zaman hükümetin arkasında, sivil otoritenin arkasında olmalıdır. Bu geleneğin ilk adımını Sayın Özkök attı.” diyordu. Bu demokrasi havarisi kadroya baktığımız zaman iki eski Maocu yeni liberal, iki Fethullahçı, bir AKP’li gazeteci, bir de her gün Roj TV’de konuşan, CHP’liden çok DTP’liye benzeyen bir zavallı görüyoruz.

Batıcı, dinci, Kürtçü “demokratlık” Özkök’ün arkasındadır. Ancak bu “demokratlık” gerici-bölücü parlamenter faşizmin tablosudur. AKP bu sistemin isteklerini yerine getiremediği zamanlarda ise “demokrat komutan”ın adı Amerikancı darbe senaryolarında geçmeye başlayıvermiştir bir anda. Tüm bu destekçilerin karakterleri ve ABD’ye hizmet konusunda gerçekleştirilen kıvrak manevralar Özkök’ün hem ABD hem de Fethullahçılar ve Şeriatçılar için ne kadar “özel” bir isim olduğunun kanıtıdır.

Ama halk bu masalların uzağındadır. Hiçbir şeyi anlamadığı varsayılan halk, bröveden Atatürk çıkarıldığı zaman tüm tepkisini bir anda ortaya koymuştur.

Aslında bu olayın simgeselliği çok önemlidir. Atatürk, bröveden değil Türk milletinin kalbinden sökülmek istenmiştir. Ancak Ordu düşmanı cephenin tüm çabalarına rağmen tam başarılı olamadığı Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanı olmasıyla anlaşılmış oldu.

Büyükanıt Dönemi ve “Ne Olacak?”

Büyükanıt döneminin açılmasıyla beraber sadece Genel Kurmay Başkanı açısından, değil tüm Kuvvet Komutanları açısından da suskunluğun gerçekten bozulduğu görülüyor. Büyükanıt ve diğer komutanlar bilinçli ve organize bir şekilde az çok aynı noktaların üzerine vurgu yaparak önemli bir çıkış gerçekleştirmiş bulunuyorlar.

Özellikle Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ’un konuşmasında çok net olarak verdiği mesaj Türk Silahlı Kuvvetleri’nin vatan savunması doktrininin ana bileşenleridir. Bu söylem teorik bir zemin oluşturmaktadır. Laik, üniter yapıda ulus-devletin savunulması gerçekten de hem Türk Ordusu’nun hem de tüm Atatürkçülerin ve devrimcilerin temel argümanı olmalıdır. Bu yapıya saldıran kesimi ele aldığımızda da ülke içinde AKP-PKK-“sömürge aydını” ittifakıyla, dışarıda ABD ve AB emperyalizmleri karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada ise gene önemli bir handikap oluşmaktadır. Komutanlar gericiliğe, bölücülüğe karşı dört yıldır alınamayan net tavrı almaktadırlar. AKP iktidarının karşısında olduklarını ortaya koyarak Tayyip Erdoğan ve ekibinin işini zorlaştırmaktalar.

AB karşısında da artık son derece net tavır alınmaktadır. AB tam açıklıkla Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak isteyen politikasını ortaya koyduğu için AB’ye net tavır almak da kolay olmaktadır. Ancak aynı netliğin ABD karşısında gösterilememesi “en kötüden” yani ABD’yle karşı karşıya gelmekten kaçınma mantığının, daha doğrusu mantıksızlığının, Ordu’da halen etkili olduğunun göstergesidir. Oysa ABD de en az AB kadar kartlarını açık oynamaktadır. PKK’ya verdiği destek ortadadır, Barzani ve Talabani kukla devletlerini ABD eliyle yaşatmakta ve Türkiye’yi bu sayede tehdit etmektedirler. AKP iktidarının esas güç bulduğu odak ABD’dir ve ABD’ye tavır almamak ya da bulanık tavır almanın diğer tüm olumlu çıkışları da mahvedeceği bilinmelidir. ABD bu zaafın farkındadır ve Yasemin Çongar gibi maşalarının aracılığıyla Komutanlara “olumlu” mesajlar vererek durumu lehine çevirmeye çalışmaktadır.

Bu kritik durumun yanında bir diğer mesele de Atatürkçüler ve ulusal güçler arasında Ordu’nun artık tepki vermeye başlamasından kaynaklanan “tamam, artık bu işi Ordu çözsün” anlayışının yaygınlaşmasıdır. Bu noktada durup meseleyi tüm yönleriyle ele almak ve ona göre bir strateji belirlemek gerekmektedir. Bu da birkaç soruyu beraberinde getirir.

Ordu kimin ordusudur? Esas misyonu, tarihsel yapısı nedir? Avantajları ve dezavantajları nedir? En önemlisi de Ordu’nun durduğu yer Türkiye’nin geleceği açısından tek belirleyici midir? Devrimci, Atatürkçü güçlerin yapması gerekenler nelerdir?

Tüm bu soruların etraflıca tartışılmaması iyi niyetli insanları bile ya Ordu düşmanlığına ya da hiçbir şey yapmadan Ordunun harekete geçmesini beklemeye itmektedir. Bu açıdan net olmak gerekir.

Türk Ordusu’nun Tarihsel Görevi: Vatan Savunması

İlk sorunun cevabını vererek işe başlarsak, şunu net olarak belirtmeliyiz ki, Ordu milletin ordusudur ve hatta milletin kendisidir. Ordu’yu ezen sınıfların baskı aygıtı olarak görerek düşmanlık eden “sol”, gene Ordu’ya düşman olan Fethullahçı istihbarat şeflerini savunur noktaya gelmiştir. Her fikrin kendi mantıksal sonuçlarına ulaşması doğaldır.

Ezilen ulusun ordusunun son geldiği nokta, Batı orduları nasıl sömürgeci talanın gücü olduysa, bunun karşısında direnişin yani vatan savunmasının gücü olmalarıdır. Türk Ordusu’nun kuruluşu da tamamen bu antiemperyalist direnişe dayanmaktadır. Türk milletinin silahlı direniş gücüdür. Ordusu zayıf olan bir ulusun sömürgeciliğe dayanma şansı da çok yoktur. Atatürk de bunu görerek direnişi güçlü ve düzenli bir Orduya dayandıran bir Ulusal Kurtuluş stratejisi çizmiştir.

Bu noktadan bakılarak değerlendirme yapıldığında Ordu düşmanlarının sivillik, demokratlık, militarizm gibi kavramları da hiçbir şeyi açıklayamayan nesnellikten kopuk hayaletler haline gelmektedir. Sömürgeciliği ve ona karşı direnişi temel almayan hiçbir açıklama tutarlı olamaz.

Eğer demokratlık halktan yana olmaksa bunun AKP’yle şiir gibi geçinmek, ABD’ye susmak olmadığı ortadadır. Özkök’ü “demokrat komutan” ilan eden kesimlere baktığımızda bunların tümünün de aslında Türk halkının karşısında, emperyalizmin yanında konumlanan Şeriatçı, liberal, bölücü kesimler olduğu görülmektedir. Bir taraftan da tüm bu kesimler “biz siviliz” diye bağırmaktadırlar ve iyi asker olarak Özkök’ü göstermektedirler. İyi asker olmak açısından bizim bildiğimiz tek bir kural varsa o da “Görevini en iyi yapan, vatanını en çok sevendir” diyen kuraldır. Bu açıdan yapılacak değerlendirmeler açıktır. Bahsedilen görevin milletin iç ve dış düşmanlarını uzak tutmak olduğu da açıktır.

Ordu’nun yeri halkın, emekçilerin, gençliğin yer aldığı antiemperyalist zemindir. Karşı cepheye baktığımızda ise sivillik iddiasındaki bir lejyonerler grubu görürüz. Kompradorlar, Şeriatçılar, neo-ülkücü “aydınlar”, gerçek satılmışların cephesi olarak emperyalizmin lejyoneridirler. Sömürgeciler bunları kendi özel saldırı gücü olarak besler. Bunlar da Batının paralı askeri olmaktan memnundurlar. Bu lejyonerliğin kılıfı da militarizm karşıtlığı ve demokratlık olmaktadır.

Elli Yıllık NATO Süreci ve Ordu

Türk Ordusu, İkinci Dünya Savaşının ardından, İnönü Batıcılığı ve DP faşizmi tarafından ülkenin Batı ittifakına sokulmasına paralel olarak NATO’ya girmiştir. 50 yıllık NATO süreci aslında Ordu’nun kendi varlık zemininin de altını oyan bir durum yaratmaktadır. Sonuçta emperyalizm Türkiye’de Amerikancı generaller eliyle kullanabileceği bir Orduyu belki bir süre destekler ve ister. Ancak Türk milletinin Ordusunun tamamen ortadan kaldırılması emperyalistlerin gerçek ve nihai hedefidir. Bu durumun Ordu kademeleri tarafından anlaşılması ise ancak 90’lı yılların sonunda olacaktır.

12 Mart ve 12 Eylül Amerikancı darbeleri Ordu’yu toplumun ilerici güçlerine karşı kullandı. 90’lı yılların sonlarına gelindiğinde artık 12 Eylül tüm zehirli meyvelerini topluma saçan bir ağaç kadar kökleşmişti.

Atatürk’ün, solun, emekçilerin olmadığı bir Türkiye’de artık serbest piyasa kökenli vurgun ekonomisi vardı. Sağcılık, tarikatlar vardı. PKK vardı. Bir taraftan da Türkiye Şeriata gidiyordu.

Bu durum artık Refah-Yol iktidarı döneminde iyiden iyiye son noktasına ulaşırken Ordu da kendi içinde bir dönüşüm geçirmeye başlamıştı. Aslında bu durumu Ordu’nun Atatürkçü özüne geri dönmesi olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. 28 Şubat 1997’de Ordu’nun süreci başlatmasıyla Erbakan Hükümeti istifa etti ve gericiliğe karşı çok ciddi bir mücadele başlatıldı. Şeriatçı gruplar ise kendi kabuklarına çekilerek mevzilerini korumayı tercih ettiler.

Ancak kurulan DSP-MHP-ANAP koalisyonu Türkiye’yi AB’ye tam teslim etmesi yetmiyormuş gibi kendisi de turuncu devrimle devrilerek yerini AKP’ye bıraktı. Korkulan olmuştu, Şeriatçılar geri gelmişti. Hem de bu sefer kendi özlerine daha da dönmüşlerdi. Artık Batıcılığı, Kürtçülüğü, işbirlikçiliği açıktan yapacakları bir dönemdi. Bu durumun Türkiye’ye getirdiği tek hayır Atatürkçülerin ve Ordu’nun da kendi özüne dönmesi olmuştur. Şeriatçılar dedelerinin çizgisine dönünce Atatürkçüler, Atatürk’ün antiemperyalist, solcu özüne dönmüşlerdir.

Ordu açısındansa 28 Şubat başarısızdır. Ne Şeriatçılar ne de vurguncular engellenememiştir, ancak 28 Şubat gene de Türk Ordusu’nun millete ve Atatürk’e doğru öze dönüşünün en önemli belirtisi olarak tarihe geçmiştir.

Bu noktaya gelindikten sonra Ordu’nun neleri yapabileceği ve neleri yapamayacağı konusunda daha net olmamız gerekir.

Büyükanıt’ın göreve gelmesiyle açılan yeni döneme geri dönersek tarihten de bazı dersler çıkararak düşünmek gerekmektedir. Mantıklı ve Türk milletinin ihtiyaçlarını gerçekten karşılayacak bir Atatürkçü Ordu stratejisinin belirlenmesi devrimciler açısından kritik önemdedir.

27 Mayıs’ın Batıya tavır alamama handikabı bugün de farklı bir düzlemde geçerlidir. Ordu gericiliğe, bölücülüğü ve AB’ye karşı çok net tavır almaktadır. Bu çok olumludur, ancak ABD’ye gelince tavrın birden sönerek bulanıklaşması diğer tüm olumlu çabaları ve çıkışları anlamsız bırakacak kadar önemli bir hatadır. Bir hata olmasının yanı sıra aslında ABD’yle eninde sonunda yaşayacağımız karşı karşıya gelme durumundan kaçma mantığının devamıdır ve Türkiye’yi felakete sürükler. Bunun tek anlamı ABD’nin gelip içeriden PKK’yı da kullanarak saldırmasına kadar elimiz kolumuz bağlı izlemek anlamındadır.

Bu açıdan, Ordu’nun ABD’ye net tavır alacağı bir noktada konumlanması acil ihtiyaçtır. Türkiye’nin gericileşme ve bölünme sürecinden çıkarılabilmesinin tek yolu da buradan geçmektedir. Bu gerçeklik cesaretle ve hiç durmadan tekrarlanmalıdır.

Ordu’nun atması gereken somut adımlar da bellidir. İrticayı örgütleyen AKP’liler Ordu Komutanları tarafından açıklanmalıdır. Eşi türbanlı bir Cumhurbaşkanı olamayacağı netlikle belirtilmelidir. DTP’li belediye başkanlarının tutuklanması ve yargılanması sağlanmalıdır. PKK’ya sınır içinde ve ötesinde operasyon başlatılmalıdır. Bu operasyon Barzani ve Talabani’yi de hedef alarak susturmalıdır. Bunların yapılması bir anlamıyla ABD’ye de tavır alınması anlamına gelecektir ve bunların yapılmasının da başka bir yolu yoktur.

Bu saydıklarımız Ordu’nun yapabilecekleridir. Aslında daha doğru bir ifadeyle yapması gerekenlerdir. Ulus-devleti, üniter-laik yapıyı korumak görevini yerine getirmesi için izlemesi gereken stratejidir. Bunlar yapılırsa görev yapılmış olacaktır ama Ordu’nun Türkiye’nin tüm sorunlarını çözmesini, siyasal programı olan bir muhalefet örgütlemesini beklemek en hafifinden saflık olur. Bu bahsettiklerimiz ise Ordu’nun görevi olmadığı gibi esasında yapabileceği bir şey de değildir.

“Bu İşi Ordu Çözsün” Demek…

Türkiye’nin siyasetle, ideolojiyle, teoriyle yetişmiş; toplumsal, tarihsel olayları analiz edebilen insanların kuracağı bir yapıya ihtiyacı vardır. Bu noktadan baktığımızda Ordu yönetmenin, savaş yönetmenin farklı bir şey, ülke yönetmenin, siyasal, ekonomik, sosyolojik sorunlara çözümler üretmenin farklı şeyler olduğu da ortadadır. “Peki böyle her ikisini de yapabilen asker yok mu ?” derseniz bizim bu anlamda tek tanıdığımız kişi Atatürk’tür. Ancak ikinci bir Atatürk’ün yetişmesini ve ortaya çıkmasını beklemek de bu milletin devrimci evlatlarının yapacağı en büyük yanlıştır. Kendisine bizzat Ata’sı tarafından verilen emanete sahip çıkmamak anlamına gelecektir.

Bugün her şeyi Ordu çözsün demek aslında Türkiye’de gerçek bir devrimci siyasal muhalefet gelişmesin demenin başka bir tarzıdır. Ancak bugün Türkiye’nin en önemli ihtiyacı başta emekçiler olmak üzere toplumun tüm zinde kesimlerinin katkısıyla oluşacak, antiemperyalist, Atatürkçü, halkçı bir siyasi muhalefet ve bunun örgütünün kurulmasıdır.

Tabii ki bu tek başına yeterli değildir. Türk milletinin emperyalizmle savaşacak gücü Ordusudur ve dolayısıyla Ordu’nun da çok sağlam tutulması gerekmektedir. Silahlı gücün görevini yerine getirmesi ne kadar önemli ve olmazsa olmazsa toplumsal gücün görevini yerine getirmesi de aynı derecede önemli ve olmazsa olmazdır.

Esas olarak “Türkiye’nin sorunlarını ne çözer” sorusu üzerinde düşündüğümüz zaman bu sorunların tümünün kökeninde Türkiye’nin uydu yapısının bulunmasını ve bu uydu yapıyı yıkacak bir devrimci örgütten Türkiye’nin yoksunluğunu görürüz. Türkiye’nin sorunu emperyalizme bağımlılık sorunudur ve bu sorunun devrimci yöntemler dışında bir çözüm yolu da bulunmamaktadır.

Türkiye’nin antiemperyalist, Atatürkçü, halkçı bir devrime ihtiyacı vardır ve bunu yapacak örgütün kurulması en önemli stratejik meseledir. Bu sıkıntı güçlü Ordu sıkıntısının da ötesindedir ve bir anlamda Ordu’nun sorunlarının çözülmesinin de ön koşuludur.

Bugün içinden geçilen süreçte NATO içinde konumlanan bir Ordu’nun yapabilecekleri çok sınırlıdır. Böyle bir Ordu belki daha önceleri işe yaramış olabilir. 27 Mayıs’ta NATO’ya tavır alınmasa bile Ordu ilerici bir çıkışta bulunabilmiştir. Ancak artık ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi çağından geçmekteyiz. ABD Genelkurmayı’nın tüm dünyanın haritasını değiştireceğini açıktan söylediği ve bu uğurda savaşa girdiği bir dönemde “Ordu gelsin bizi kurtarsın” demek kadar kaçak bir tavır olamaz.

Diğer taraftan yapılması gerekenin sadece AKP’nin yıkılmasını hedeflemekten ibaret gören bir anlayış da yerleşmeye çalışmaktadır. Ulusalcı çevrelerde gelişen bu yanlış anlayış AKP’nin gitmesiyle beraber tüm tehditlerin ortadan kalkacağı gibi bir izlenim yaratmaktadır. AKP giderse ne olacaktır? ABD, Türkiye’yi bölmekten, Ortadoğu hakimiyetinden, İran’a saldırmaktan vaz mı geçecektir? Bu açıdan devrimcilerin kafasının net olması önemlidir. AKP’nin özü ABD’dir ve ABD’ye düşman bir hareket yaratılmadıktan sonra hiçbir yapılanın anlamı kalmamaktadır. Ordu’nun da NATO’ya, ABD’ye karşı bir yönelime girmesi dışında bir çıkar yol yoktur.

Peki bu durumda biz ne yapmalıyız?

Burada devrimciler, Atatürkçüler Ordu’ya karşı yürütülen saldırı kampanyasını toplumsal ve siyasal düzlemde bertaraf etmek durumundadırlar. Bu yapılırken 50 yıllık NATO sürecinin Ordu’ya verdiği zararlar bilinmelidir. Ordu’nun ABD karşısında nasıl pasifize edildiği, suskunlaştırıldığı bilinmelidir. Tarihsel bilincimizin bize öğütleyeceği tek bir gerçeklik kalacaktır ki, o da Atatürkçülerin, Türk devrimcilerinin Ordu’yu sonuna kadar desteklemeleri zorunluluğudur.

Ordu-Millet Birlikteliğiyle Tasfiyeye Engel Olalım!

Türkiye’nin içine düşürülmeye çalışıldığı Yeni Sevr planının tüm bileşenleri görüldüğü gibi dönüp dolaşıp Türk Ordusu’nun tasfiye edilmesinde düğümlenmektedir. Ordu zayıflatılırsa PKK rahatça saldıracaktır. ABD, Türkiye’ye eninde sonunda gerçekleştirmeyi planladığı müdahalesini yapmaktan çekinmeyecektir. Ege Ordu Komutanlığı tasfiye edilirse, Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkardığını açıklamaması için bir neden kalmayacaktır. Jandarma’nın ortadan kaldırılması hem Şeriatçı tarikat yuvalarını rahatlatacak hem de Şeriatçı ve vurguncu sermaye çevrelerinin korkacakları bir gücün kalmaması anlamına gelecektir.

Ordu’nun gücünü yitirdiği ve en nihayetinde tasfiye edildiği bir ortamda artık Kürt devletinin, Tayyip Erdoğan’ın hilafetinin, Türkiye’nin sömürgeleştirmesinin önünde duracak hiçbir şey yoktur. Atatürkçülerin, devrimcilerin Ordu’yu savunmak açısından son derece net ve kararlı olması vatan savunması mantığının olmazsa olmazı olarak ortaya çıkmaktadır. Ordu’yu güçlü tutmak, milleti güçlü tutmaktır. Emperyalizmin planlarını boşa çıkarmanın tek yolu Türk Ordusu’nun desteklenmesi ve tasfiyesinin önüne geçilmesidir. Emperyalizmin ve onun Kürt-İslamcı uşaklarının oyununu bozmak için Atatürkçü, solcu, devrimci güçlerin tüm ulusa önderlik edecek bir çizgiye geçmesi gerekmektedir. Emperyalizme karşı örgütlenecek ulusal seferberliğin en önde gelen görevi de budur. Peki, bu görev nasıl yerine getirilebilir? Ordu’nun vatana karşı görevini yerine getirmesinin önünü açacak bir toplumsal hareketin kurulması burada kendini vurgulamaktadır.

Artık net bir şekilde ortaya çıkmıştır ki, Türkiye’de Atatürkçü, devrimci, milliyetçi güçlere düşen en büyük ve acil görev toplumsal devrimci örgütlenmenin kurulmasıdır. Bu örgütlenme tüm Türk milletinin sesi olarak emperyalizme karşı Atatürkçülük bayrağını yükseltecek, siyasal, şehirli ve eğitimli bir muhalif güç olmak durumundadır

Kurulması gereken Ordu-millet bağı ise biz Türklerin tarihin derinliklerinden beri içimize işlemiş bulunan, toplumsal dokunun bir parçası olan bir gönül bağıdır. Bu bağı 12 Eylül bile yıkamadı. Bugün diyebiliriz ki Ordu-millet bağı ne kadar güçlü olursa Atatürkçülük de antiemperyalizm de o kadar güçlü olacaktır. Herkesin üzerine düşeni yapması görevdir. Ancak en önemli görev bize, Türk devrimcilerine düşen örgütlenme görevidir. Vatan savunması için hem Ordu’nun kendini tasfiyeden koruması gerekmektedir hem de Atatürkçülerin bu tasfiyeye karşı topyekün mücadeleye girişmeleri gerekmektedir. Öyleyse;

Vatanı ve Ordu’yu savunmak için seferberliğe! Ordu göreve! Halk güçleri göreve! Atatürkçüler göreve!

http://ileri.turksolu.org/31/ataberk31.htm

Askere saldırı için fırsat kollayanlar

Necdet B.  Sivaslı

10.03.2007

 

 

Genelkurmay’ın basına sızan medya raporundan sonra özellikle bugüne kadar askerlere karşı olanların hep bir ağızdan fırtına kopardıklarını ibretle izliyoruz. Sadece medyada değil, çeşitli kesimlerde de askerlere karşı olanların tam bir koro halinde hareket ettiklerini de görüyoruz.

Dikkat edilecek olursa bazıları, askere karşı harekete geçmek, yazmak ve yıpratmak için hep fırsat kollamışlardır. Hiç kuşkusuz askerlerin hiç mi hataları olmuyor? Elbette ki oluyor. Bunları zaman zaman biz de köşemizde dillendiriyoruz. Ama, hiç yoktan da askerlere karşı haksızlık içinde bulunmuyoruz. Bulunanlara karşı da mücadelemizi veriyoruz.

Çünkü, son yıllarda askerler üzerinde oynanmak istenilen oyunlara baktığımızda, yıpratılmamış tek kurum olan askerlerin de yıpratılmak istenildiğini görüyoruz. Bu kurumun, içinde bulunduğumuz şartlarda bize çok daha yakın olması gerektiğini de savunuyoruz. Bu nedenle, ön yargılı hareket edip, her defasında askerler karşısında olanlara karşı da bu savunmamızı yapmayı sürdüreceğiz.

MEDYA RAPORU YANLIŞ DEĞİL

Öncelikle şunu hatırlatmak istiyoruz:

Sadece bizim genelkurmayda değil, dünyanın hemen her yerinde askerler, hükümetler ve kurumlar böylesine raporlar düzenliyorlar. ABD Başkanı kendilerine yakın olan veya olmayan medya mensuplarının raporunu tutmuyor mu? CİA’ da böyle bir raporun olmadığını mı sanıyorsunuz? Bundan daha doğal ne olabilir ki?

Genelkurmay, askerleri ön yargısız yıpratmaya çalışan isimleri rapor etmişse bu suç mu sayılıyor? Kaldı ki, bu tür kurumlarda, yeni iş başı yapanlara bu konularda raporlar da verilir, bilgilendirme de yapılır. Yeni göreve başlayanların bu bilgilere sahip olması kadar doğal bir şey olabilir mi? Kurumun başındakilerin, kendilerine kimlerin yakın, kimlerin uzak olduğunu bilmesinin suç olmaması gerektiğini hatırlatmak istiyoruz. Bir kaşık suda fırtına koparmaya hazır olanlar, işte bu konuyu da gündeme alarak, yine askerleri yıpratma hareketine başlamışlardır ki, bunu da son derece tehlikeli buluyoruz.

Rapor, basına sızmıştır, sızdırılmıştır. Bunu araştırıp,çözmek o kurumun görevidir. Buna bir şey demiyoruz. Genelkurmay, bu konuda mutlaka gerekeni yapacaktır.

ERDOĞAN’ DA DA RAPOR VAR

Çok uzaklara gitmeye gerek görmüyoruz. AKP iktidarında, Başbakan Erdoğan da, kendisine yakın medya ve mensuplarını uçağına alıp, yurt dışı gezilerine götürmüyor mu? Onları ismen çağırmıyor mu? Başbakan Erdoğan’a da, kendilerine en yakın gazetecilerin kimler olduğu, muhalif gazetecilerin kimlerden oluştuğu konusunda raporlar verilmiyor mu? Biz, bunu nasıl yadırgamıyorsak, Genelkurmay’ın bu konudaki raporunu da yadırgamadığımızı ifade etmek istiyoruz.

Nitekim, bu satırları yazmaya başladığımızda da, Erdoğan’a aylık sunulan medya analiz raporlarında gazetelerle ilgili ilginç saptamaların olduğu haberleri geliyordu. Bunu da ortaya çıkarıp, Başbakan’ın basını fişlediğini söylemek de yanlış sayılmalıdır.

Geçmiş hükümet dönemlerinde de bu tür raporlar hazırlanıyordu. Geçmiş Başbakanlara aynı amaçlı raporlar sunuluyordu. Bunların adını “fişleme” diyerek konuyu saptırmanın da bir anlamı yoktur.

Askerlerle çatışmayı adet haline getirenlerin yanına şimdi de, askerlerle çatışanlara hoş görünmek isteyenlerin ortaya çıktığını gözlemliyoruz. Bunların içinde bazı medya kuruluş ve mensuplarının bulunması da bizim açımızdan üzücüdür.

Görülüyor ki, askerlerle gerilim yaratanların yanında yer almak isteyenlerin, bu kesimden mutlaka beklentilerinin var olduğu da gözlerden uzak tutulmamalıdır.

Ülkenin başka sorunu yokmuş gibi, askerlere karşı olan takımların koro halinde medya raporunu ele alıp, bir kaşık suda fırtına koparmaya başlamaları da, ön yargılı hareketten başka bir şey değildir. Askere saldırı için fırsat kollayanlar, bu sakızı şimdi de uzun süre çiğnemeye devam edeceklerdir.

Adımızı ne koyarlarsa koysunlar, biz her zaman ülkemizin birliği bütünlüğü yolunda askerlerimizin varlığına olan saldırıların karşısında olduk, bundan sonra da karşısında olmayı sürdüreceğiz. Yıpratılmamış tek kurum olan askerlerimizi yıpratmaya yönelik karalama ve kampanyaların da karşısında olacağız.

http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?id=2144&yazid=21

Genelkurmay komplosunun ardındakiler!

logo

 

Sabahattin ÖNKİBAR

13.03.2007

 

Cumhurbaşkanlığına aday olmak için son gün olan 16 Nisan için geri sayım başlamışken.
Washington’dan AB başkentlerine kadar Türkiye ile ilgili olan bütün merkezlerin;  “Acaba TSK ne yapacak, ne diyecek, nasıl bir tavır koyacak”  diye beklerken.


Türk kamuoyu soluğunu tutmuş Recep Tayyip Erdoğan’ın dudağından çıkacak  “Adayım” ya da  “Değilim” e  kilitlenmişken Nokta dergisinde malum haber yani askerin medyayı sorgulaması yayınlanıyor ve kıyamet koparılmaya çalışılıyor.


Önce bir şeyin altını çizelim:


TSK gibi  fevkalade ciddi bir kurumun böyle bir değerlendirme çalışması yapması, olması gereken bir husustur. Bütün medyayı izleme imkanı olmayan komuta heyetinin şekil olarak bu tür bir çalışmaya gerçekte ihtiyacı vardır. Dolayısı ile kopartılan vaveylanın usul açısından geçerliliği yoktur.


Şakir Süter ve Arcayürek Ancak…


Hazırlanan raporun maddi hatalarla dolu olduğu da su götürmez bir hakikattır.
Genelkurmay gibi geleneği olan titiz bir kurumun böylesine bir  yüzeyselliğe düşmesi üzücüdür ve de bu tür yüzeysel raporlar güven olgusunu zaafa uğratır.


Ayrıntıya girmeyeceğim ama Şakir Süter ya da Cüneyt Arcayürek ve benzeri isimlerin asker karşıtlığı ile itham edilmesi sadece cahillik değil, aynı zamanda dramatiktir.. Eğer kasıt yoksa yapılan bu çalışmanın hadiseye ne kadar basit bakıldığı ve yaklaşıldığı gibi bir sonucu getirir ki bu Genelkurmayımızın geleneğine yakışmaz.. TSK gibi bir kurum böylesine yüzeysel olamaz. Hiç unutmuyorum 28 Şubat sürecinde İslami örgüt ve cemaatlarla ilgili olarak yayınlanan raporlarda da Marksist Yazar Faik Bulut’un kitabından pasajlar aynen aktarılmıştı… Hayır, asker elbette yayınlardan istifade edebilir de, kendi görüşü ve bakışı da olur. Genelkurmay, İstihbarat ve MİT bunun için vardır… TSK gibi bir kurum Türkiye’nin irtica sorununa Marksist bir yazarın ötesinde analizlerle bakabilmeli, böyle bir birikim onda olmalıdır… Hassasiyet göstermemiz Genelkurmay Başkanlığı’nın    “devleti temsil ettiğine”  dair bakışımızdır.. Bin yıllık bir devletin merkez kurumu aşiret devletlerindeki satıhlıkta olamaz.


Kimler sızdırdı?


Bize göre asıl vahim olan, raporda yapılan maddi hatalardan ziyade bu raporun nasıl sızdığıdır?
Genelkurmay gibi bir kurumdan böyle bir şey sızamaz, sızmamalıdır. Eğer rapor gerçekten sızma sonucu dışarıya çıkmış ise, bunun adı savaş sürecinde taarruz veya savunma planlarını düşmana vermektir. Bu sızmaya dışarıdan destek verenler de onlarla aynı oranda suç ortağıdır.
Hayır abartmıyorum. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde bütün dünya pürdikkat Genelkurmay’ı gözlerken askeri böylesi bir görüntü ya da pozisyona sokmanın başka nitelemesi olamaz.
İşte bu hadise bile Genelkurmay’ın irtica ve disiplinsizliğe neden bu denli dikkat gösterdiğini ve de ihraçlardaki haklılığını ortaya koyuyor. Bu kadar titizliğe rağmen (Eğer oradan sızdırıldı ise) karargaha kadar sızma oluyorsa, tehlikenin büyüklüğünü siz takdir edin.


Gelelim bu değerlendirme raporunu kimlerin sızdırabileceğine?


Amaçları ne?


Bize göre bunu yapanlarla Şemdinli komplosunu organize edenler  ve Atabeyler çetesi diye askeri çetecilikle itham etmek isteyenler aynı familyadandır. Amaçları ise askerin etkisini ve imajını kırmak, medya ile arasını açmak ve de Cumhurbaşkanlığı sürecinde güçsüz kılıp  kilitlemektir.


Evet askere hamaset adına sahiplenmek için söylemiyorum. Bu olay açık ve seçik olarak Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı kurulmuş bir komplodur… İyi de TSK parti değildir. Akşam kapatıp sabaha yenisini kuramazsınız. Hiç kimsenin bu kurumun imajıyla oynama lüksü olamaz…

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=137&ArticleID=4702

.Andıç’ın amacı askeri yıpratmak

Vatan Gazetesi

Can Ataklı  

10.03.2007

 

 

Ortaya birden yine “andıç” sorunu atıldı. Ne ilginç değil mi? Çok merak ettiğimiz(!) bir konu açıklığa çıkmış oldu.

Askerin ya da bir başkasının benim hakkımda düşündüğü o kadar önemli değil. Ben onlar hakkında ne düşünüyorum o önemli.

Asker böyle bir şey yapabilir mi, yapamaz mı, bu basın özgürlüğüne darbe midir değil midir, demokrasilerde böyle şey olur mu olmaz mı?

Bunların hepsi akla ziyan sorular.

Dün yazı günüm olmadığı için konuyla ilgili görüşümü söyleyemedim. Andıç’tan da Akşam Gazetesi muhabiri arayıp “Ne düşünüyorsunuz?” diye sorunca haberim oldu. Önce cevap vermek istemedim, çünkü konuyu tam bilmiyordum. Sonra “Eğer Genelkurmay bu değerlendirmesini kamuoyuna açıklamadıysa, bir sorun olmadığını, her kurumun kendi içinde bu tür değerlendirmeler yapabileceğini, ama eğer bunu kamuoyuna resmen açıklamış olsaydı, söyleyecek sözlerim olacağını” belirttim.

Bu konuda benim kafamı kurcalayan tek soru şudur: “Kim bu harika zamanlamayı yaptı?”

Çok ilginç gelişmeler oluyor. Tayyip Erdoğan’ın ya da bir başka AKP’linin Cumhurbaşkanı olmasını istemeyen Türkiye’nin ezici çoğunluğu bunun önlenmesi için birilerine bel bağlamış değil.

Ama siyasal İslamcı medya aylardır bir asker korkusu yaratmaya çalışıyor. Bu medyadaki neredeyse tüm yazarlar, üstü kapalı olarak askerin darbe yapabileceğini, Türkiye’deki bazı kesimlerin buna çanak tuttuğunu ileri sürerek bir korku havası yaymaya çalışıyor.

Buna ne yazık ki, kimi sözde aydın yazar çizerler de katılıyor. Demokrasi düşüncesinin altında ezilerek demokrasi ile uzaktan yakından ilgisi olmayan AKP’yi demokrasi çerçevesine yerleştirmeye çalışan bu sözde aydınlar da dolaylı yollardan askerin darbe yapabileceğini ileri sürüyorlar.

Böyle bir ortamda, siyasal İslamcı medya ile sözde aydın kesimin dilediği gibi oynayabileceği bir bilgiyi ortaya saçmak ancak ve ancak askeri yıpratmak, sıkıntıya sokmak amacını taşır.

*****

DTP sanki kapatılmak istiyor

Dikkat ediyor musunuz, DTP sözcüleri son 15 gündür kanal kanal geziyor. Hepsinin üslubu aynı. “PeKeKe” diyorlar, ancak iki ülkenin savaş halinde kullanabileceği “ateşkes” deyimini ısrarla söylüyorlar, İmralı mahkûmu hakkında olumsuz gelişmeler olması durumunda bunun tahrik sayılacağını iddia ediyorlar.

Sonra bakıyorsunuz bu partinin belediye başkanları, yöneticileri veya yetkilileri “kavgada bile söylenmeyecek” laflar ediyorlar.

Biri çıkıp “Kerkük’e müdahale Diyarbakır’a yapılmış sayılır” diyor, bir başkası kadınlardan “Kürtçe konuşmadığı için” özür diliyor, bir başkası karşısındaki topluluğa “Zorlansanız bile Kürtçe konuşun” öğüdünü veriyor.

Aslına bakarsanız yasalarımız gereği bu söylemlerin her biri parti kapatma gerekçesi olarak kullanılabilir.

O zaman aklıma şu soru geliyor: “Acaba DTP özellikle kapatılmak mı istiyor?”

Çünkü gelen bilgilere göre bu parti Güneydoğu illerinde bağımsız adaylarla seçim mücadelesi verecek. Bu durumda partinin açık olması ve seçimleri katılması bir handikap. En azından bölgede bağımsız adaylar varken seçim pusulasında bir de partinin adının bulunması, seçmenlerin kafasını karıştırabilir.

Ayrıca DTP’nin Güneydoğu bölgesi dışındaki oylarını değerlendirmek için başka partilerle diyalog aradığı da bilinmeyen bir şey değil.

Parti kapatılır. DTP adayları bölgeden bağımsız aday olur, Türkiye’nin diğer yerlerinde de başka bir partiyle ilan edilmemiş bir ittifak yapılır.

Niyet sanki bu..

*****

“O biraz daha dinlenecek”

5 ay falan önce. Ünlü bir gazetecinin evindeyiz. Konuklar arasında her kesimden gazeteciler de var. Ev sahibi gazeteci, 3 yıldır mesleğimi yapamamamdan ötürü ciddi üzüntü duyuyor ve her fırsatta bana bir olanak yaratmaya çalışıyor.

Konuklar arasında siyasal İslamcı medyaya daha yakın duran bir gazetenin Genel Yayın Müdürü de var. Sohbet sırasında ev sahibi gazeteci “Aslında Can sizin gazete için çok yararlı olur” diyor.

Genel Yayın Müdürü de “Ben de biliyorum, hatta geçenlerde bizim patronlarla da konuştuk” cevabını veriyor. Ben araya giriyorum ve “Çok teşekkür ederim. Ama ben demokrasi, hukuk, laiklik ve Cumhuriyet’e bağlılığım ve siyasal görüşlerim açısından sizin gazetede yazmayı pek içime sindiremem” diyorum.

Ev sahibi gazeteci üsteliyor ve ekliyor “Öyle deme, sen sesini duyur, bunu kendin için kişilik meselesi haline getirme.”

Ben de “Ayrıca ben istesem bile Tayyip Bey izin vermez ki” deyince, Genel Yayın Müdürü bu sözlerimi sanıyorum bir yeşil ışık olarak algılıyor ve “Bu hafta Ankara’ya gidiyorum, Tayyip Bey’le de görüşeceğim, bunu söyleyeceğim” diyor.

Hiçbir karşılık vermiyorum.

Aradan 15 gün geçiyor. Bu sohbet aklımdan çıkmış gitmiş bile. O gün davete katılan gazetecilerden birine rastlıyorum, laf o günkü konuşmaya geliyor. Ve bana diyor ki “Hani Tayyip Bey’le konuşacaktı ya, konuşmuş, Tayyip Bey de (o daha dinlenecek) cevabını vermiş.”

Andıç ha? Boşverin..

*****

http://www7.gazetevatan.com/root.vatan?exec=yazardetay&sid=&Newsid=112326&Categoryid=4&wid=142

 

TSK’YA FETHULLAHÇI SALDIRI

29 Mart 2007

 

Fetullahçı Nokta’nın TSK’ya saldırıları sürüyor!

 

Nokta dergisinde bugün yayımlanan eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu öne sürülen notlarda, kuvvet komutanları ve jandarma komutanının AKP’ye karşı iki ayrı darbe planladığı ancak dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün bu girişimlere karşı çıktığı iddia edildi.

Nokta dergisi eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu öne sürülen ve daha önce de basında bir kısmı yayımlanan günlük notlarının 2003 yılı sonu ve 2004 yılı başlarına ait olan bölümlerini yayımladı.

Dergide kuvvet komutanları ve jandarma komutanının, 2004′te AK Parti’ye karşı “Sarıkız” ve “Ayışığı” adlı iki ayrı darbe girişimi planladığı ancak dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün buna karşı çıktığı öne sürülüyor.

İddiaların kaynağı eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in görev süresince tuttuğu öne sürülen günlük notları.

İlk girişim “Sarıkız” 2003 eylülünde doğuyor. Dönemin Jandarma Komutanı Şener Eruygur, Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman, Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek ve Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına, AK Parti hükümetini kendilerini rahatsız eden uygulamalarından vazgeçirmek için “özel bir çalışma” yapmaya karar veriyor.

Ancak iddiaya göre Özkök, çalışmanın bazı noktalarına itiraz ediyor. Komutanların, hükümet aleyhine harekete geçmeye ikna edemedikleri Özkök için “dinci, hükümetin adamı” nitelemelerini yaptıkları iddia ediliyor.

“Özel çalışma” Yüksek Askeri Şura’ya hazırlık toplantısında gündeme getiriliyor. Nokta’nın yayımladığı günlüğe göre Orgeneral Özkök, toplantıda bazı komutanların muhtıra verilmesi yönündeki taleplerine karşı çıkıyor.

Nokta’ya göre notlarda, komutanların hükümetin irticai faaliyetlerine ilişkin çalışmalar yaptırdıkları, basını ele geçirmek ve halkı hükümeti protesto etmeye yönelik faaliyetlere yönlendirmek gibi unsurlar içeren eylem planları hazırladıkları yer alıyor.

Nisan 2004′teki Kıbrıs referandumu öncesinde planlanan darbe, Orgeneral Özkök’ün girişimiyle yarıda kalıyor.

Günlükteki notlara göre, dönemin Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur’un tek başına “Ayışığı” adlı darbe planı yaptığı ancak destek bulamadığı belirtiliyor.

Oramiral Örnek’e ait olduğu öne sürülen günlük mart ayı başında bir internet sitesinde yayınlanmaya başlamıştı. Örnek, 13 Mart 2007′de “Benim hiçbir zaman günlüğüm olmadı” demişti.

FETULLAHÇI NOKTA’YA YALANLAMA..

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek, kendisine ait olduğu öne sürülen günlükteki “darbe girişimi” iddialarını yalanladı. Özden, “Böyle bir günlüğüm mevcut değildir” diye konuştu.

Özden, “Komutanlığım döneminde hiçbir zaman günlük tutmadım. Böyle bir günlüğüm mevcut değildir. Haberler tamamen uydurmadır” dedi.

Özden sadece 1957-81 döneminde tuttuğu “hatıratlar” olduğunu belirterek, “Tutulan notlar günlük değil hatırattır. Bu dönemden sonra ve komutanlık sırasında günlük tutulmamıştır. Karargahta günlük programlarım düzenli olarak kayıt edilmekteydi. Günlük programlar ve ziyaretleri alıp bunlar üzerinden tamamen senaryo yazılmış” ifadesini kullandı.

“AKP’ye 2004′te darbe girişimi” iddiası

Nokta dergisinde bugün yayımlanan eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu öne sürülen notlarda, kuvvet komutanları ve jandarma komutanının AK Parti’ye karşı iki ayrı darbe planladığı ancak dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün bu girişimlere karşı çıktığı iddia edildi

Fetullahçı Nokta dergisi eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu öne sürülen ve daha önce de basında bir kısmı yayımlanan günlük notlarının 2003 yılı sonu ve 2004 yılı başlarına ait olan bölümlerini yayımladı.

Dergide kuvvet komutanları ve jandarma komutanının, 2004′te AK Parti’ye karşı “Sarıkız” ve “Ayışığı” adlı iki ayrı darbe girişimi planladığı ancak dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün buna karşı çıktığı öne sürülüyor.

http://www.ulusgazete.com/detay.php?id=1350

 

Fethullah’ın andıçları

TÜRKSOLU

Okan İşbecer

 

 

Geçtiğimiz haftaya damgasını vuran en önemli tartışma, hiç kuşkusuz andıç tartışması oldu. Nokta dergisinin 8-14 Mart tarihli sayısında kapaktan verilen habere göre TSK, gazetecileri ordu yandaşları ve ordu karşıtları olmak üzere ikiye ayırıyordu. Genelkurmay halkla İlişkiler Şube Müdürlüğü tarafından hazırlanan üç sayfalık belgede basın-yayın kuruluşları “güvenirlik” yönünden detaylı bir şekilde incelenmiş görülüyor. İşin buraya kadar olan kısmında bir sorun yok. Genelkurmay Başkanlığı’nın kendi kurumsal yapısı içerisinde güvenlik amaçlı böyle bir değerlendirme yapmasından daha doğal bir şey yok; ancak bu belgenin ortaya çıkarılması ve böyle bir dönemde yeniden ordu tartışmasının alevlendirilmesinin anlamı üzerinde durmakta yarar var.

Birincisi, yeniden yayın hayatına dönen Nokta dergisinin çizgisini belirtmekte fayda var. Nokta dergisi Fethullahçı çizgiye olan yakınlığı (içiçeliği) ile dikkat çekiyor.

Derginin Genel Yayın Yönetmeni olan Alper Görmüş, yıllardır Başbakanla akraba olan Albayraklar’ın sahibi olduğu Yeni Şafak gazetesinin Medya köşesini hazırlıyordu.

Yine derginin devamlı yazarı olan Kürşat Bumin de Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yapmakta. Ahmet Altan ve Fethullahçı Star gazetesi yazarı Mahir Kaynak, öne çıkan yazarlar.

Haberi hazırlayan Ahmet Şık ise Radikal gazetesinde yetişmiş bir isim. Bir ay kadar önce 22-28 Şubat tarihli Nokta dergisinde Mersin’deki ulusalcı provokasyon üzerine yayımlanan yazıda da yine Ahmet Şık imzasını görüyoruz. 17 Şubat tarihinde Radikal gazetesinin manşetten duyurduğu haberde Mersin’de örgütlenen provokatif ulusalcı yapılara dikkat çekilmiş, bu provokatif ulusalcı örgütler listesinin en başına da TÜRKSOLU konularak hedef gösterilmişti.

Anlaşılan Fethullah, Ocak 2005’te öngördüğü provokasyon haberlere imza atacak bir mürit bulmuş. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bu kadar tartışıldığı bir ortamda ancak bu kadar başarılı gündem değiştirilip Tayyip’in Cumhurbaşkanlığı önünde en büyük engel görülen TSK, hedef tahtasına oturtulabilirdi.

Bu olaydan iki gün sonra da Başbakanlığın yayımladığı “medya karnesi” ortaya çıktı. Genelkurmay’ın yayımladığı iddia edilen değerlendirmeye göre biraz vasat kalan değerlendirmede gazeteler genel çizgi itibariyle değerlendirilmiş.

Başbakanlık Basın Müşaviri Ahmet Tezcan’ın yaptığı değerlendirmede Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet, Sabah, Vatan, Gözcü, Milli Gazete ve Yeniçağ gazeteleri olumsuz yayın organları olarak fişlenirken; Zaman, Vakit, Yeni Şafak, Türkiye iktidar yanlısı olarak değerlendirilmiş, Radikal gazetesi ise tarafsız olarak nitelendirilmiştir.

Raporda en dikkat çekici madde ise “solcu” Birgün gazetesi hakkında yapılan değerlendirmedir. “‘Öteki sol’a ait gazeteler içinde en demokrat, gerçekçi olanı” ifadeleriyle Kürt-İslamcıların övgülerine mazhar olan Birgün gazetesi, böylece faşist iktidar tarafından önümüzdeki dönem yaşatılacak kurumlar arasındaki yerini almış oldu.

TÜRKSOLU olarak kendilerini kutlar, başarılarının devamını temenni ederiz.

Ortaya çıkan basın karnesi elbette medya içerisinde geniş yankı buldu. Genel itibariyla yorumlar, iktidarın yaklaşan seçimler öncesinde medyayı hizaya çekme çabası içinde olduğu yönünde.

Sabah Gazetesi yazarı Yılmaz Özdil, meseleye farklı bir yerden yaklaşarak kafasında oluşan soru işaretlerini sıralıyor:

“‘Neden’ böyle bir tasnif yaptıklarını anlıyorum… Ama ‘neye göre’ böyle bir tasnif yaptıklarını anlamak güç. Çünkü… Hem 12 Eylülcü, hem Özalcı, hem Demirelci, hem Çillerci, hem Erbakancı, hem Yılmazcı, hem 28 Şubatçı, hem Erdoğancı olan gazeteciler var.

Bunlar hangi kategoriye giriyor? Şarap içenler fişlenmiş mesela… Rakı içenler ne olacak? Şarap sorunsa eğer…

Hem tarikatçı olup, hem de Ramazan’a denk gelen ‘happy birthday’ partisinde şarap içen gazeteci var…

Bunun AKP lehine yazdıkları caiz midir?”

Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçimler öncesinde Kürt-İslamcı Tayyip iktidarının medyaya yönelik bu balans ayarı bakalım önümüzdeki günlerde ortaya çıkacak tartışmalara nasıl yansıyacak

http://www.turksolu.org/131/isbecer131.htm

***

Kanal 7: Siyonizmin cesur sesi

Gündem

Gazetede çok küçük bir haber bile pek çok ipucu verebilir. 13 Mart tarihli Milliyet’te sayfanın en dibinde ufacık bir haber: “Kanal 7’de bomba paniği”

Haberden Kanal 7’ye bomba ihbarı yapıldığı, ihbarın panik yarattığı ancak sonunda asılsız çıktığını öğreniyoruz; ama küçük bir detayda yanlışlıkla habere girmiş. Haberde ihbarın yapıldığı saatte Kanal 7’yi İsrail Başkonsolosu Amihai’nin ziyaret ettiğini ve ihbarın belki de bu yüzden yapılmış olabileceği belirtiliyor.

İsrail’in Başkonsolosu Amihai’nin Kanal 7’ye düzenlediği “teşekkür ve nezaket” ziyareti aklımıza Erbakan’ın Kanal 7 için para toplarken yıllar önce söylediklerini getirdi: “Bu televizyon verdiğimiz cihat mücadelesinde tanktan bile daha önemlidir.”

Demek ki Kanal 7 ve gericilerin verdiği kutsal şeriat kavgası, Siyonistlerin Yahudi şeriatı içinmiş. Amerikan Musevi Konseyi Tayyip Erdoğan’a “Musevi Cesaret Ödülü” verirse, İsrail Başkonsolosu da tabii ki Kanal 7’yi ziyaret edebilir. Belki de gelecek yayın döneminin programını belirliyorlardır. Gecenin bir saatinden sonra AKP propagandası ve Tayyip Erdoğan yalakalığını bırakan Kanal 7, Kuran yayınına geçiyor. Kimbilir belki yakında Kuran yayını yerini Tevrat yayınına bırakır.

***

http://www.turksolu.org/131/gundem131.htm

 

 

Fethullahçı Tezgâh…

Yazan: Hikmet ÇETİNKAYA 

Nisan 19,2007

 

 

Oyunun ilk bölümü sahneye konuldu, ama hiç izleyici toplamadı…

Adı “büyük” olan medya, sahte günlüklere balıklama atladı önce…

Dönekler hemen kalemlerine sarıldı, dört koldan yaylım ateşine başladı. Eski Genelkurmay Başkanı Özkök Paşa, İzmir Narlıdere’den Anadolu Ajansı ‘nı evinde ağırladı…

Kafalar karışmıştı…

2004 kışında ya da 2004 yazında dört general darbe mi yapacaktı?

Olup bitenleri 10 yıldır ABD’de FBI korumasında ve CIA şemsiyesi altında yaşayan Fethullah Gülen çok yakından izliyordu…

Dedi ki:

“Hilmi Özkök Paşa, albaylığa terfi ettiğinde biz çok şaşırmıştık…”

Nokta dergisi Fethullahçıların eline geçmişti. Paraları boldu. Kendilerini hâlâ “solcu” sayan üç-beş döneği kadrolarına alıp hedef belirlemişlerdi:

“Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmak…”

Okurlar merak ediyor, Nokta dergisinin üst düzey yöneticisini!..

Söyleyeyim: Genel Koordinatör Haluk Görgün (Samanyolu TV’nin eski Ankara temsilcisi).

Nokta dergisine Fethullahçılar, iki bin sayfalık bir dosya ve slaytlar gönderiyor…

İki bin sayfalık dosyada neler var?

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek ‘in günlüğü…

Örnek’in günlüğü Heybeliada Deniz Lisesi’ne girdiği 1950 yılından başlıyor ve emekliliğine dek sürüyor…

Günlük, Nokta dergisinde yayımlandı. Aynı gün Özden Örnek bir açıklama yaptı:

“Ben yaşamım boyunca hiç günlük tutmadım.”

***

Nokta dergisinin yayımladığı günlükler sahteydi…

Şimdi soruyorum:

Emekli Oramiral Özden Örnek 1950 yılından başlayıp emekli olana dek (26 Ağustos 2005′te emekli oldu) tuttuğu günlükleri bilgisayara mı yazdı?

Yüz sayfa değil, iki yüz sayfa değil, tam iki bin sayfa…

Defterleri evinden çalınıp bilgisayara mı yazıldı?

Medya bu olayın üzerine gitmedi; bunu Fethullahçıların bir tezgâhı olduğunu ne yazık ki vurgulamadı, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt basın toplantısında “bir tarikat üzerine” vurgu yaptı…

İki bin sayfa kolay kolay yazılmaz. Biliyorsunuz yıllar önce ” Hitler ‘in günlüğü” ortaya çıkmıştı. 1930 ‘lu, 1940 ‘lı yılların kâğıtlarına sahte “Hitler’in Günlüğü” yazılmıştı. Üstelik Hitler’in el yazısı taklit edilerek. Amaç, para kazanmaktı.

Emekli Oramiral Özden Örnek’in iki bin sayfalık günlüğünü yazan, “din baronu” nun müritleriydi. Müritler, Türkiye Cumhuriyeti devletinin istihbarat birimlerinde, ABD’deki üniversitelerde görevliydiler.

Sahtekârlığın boyutu bir kişiyle sınırlı değil, bir örgüt işiydi ve ekip çalışmasıyla yapılmıştı.

Bazıları bu olayı, AKP iktidarıyla bağlarını “cemaatçi ilişki” diyerek “Fethullahçılar” ı aklamaya çalışıyorlar.

İşin içimi acıtan yanı, bu sahte günlüklere DİSK gibi bir sendikanın yöneticilerinin de inanıp 14 Nisan’da Ankara’da Tandoğan Alanı’ndaki “Cumhuriyet Mitingi” ne katılmamasıydı…

DİSK dün bir bildiri yayımladı. Bildiride “Kimse cin olmadan adam çarpmaya çalışmamalıdır, önce herkes haddini bilmelidir” deniliyor…

Bildiriyi sanki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kaleme almış. Biçem, sanki Erdoğan’ın Mersin’deki üreticiye “Ananı da al git” demesi gibiydi.

Bakın ne deniyor DİSK’in açıklamasında:

“… Düzenleyiciler arasında bizim tasvip edemeyeceğimiz bazı kişi ve kurum adlarının geçmesi nedeniyle , yetkili kurumlarda tartışarak mitinge kurumsal kimliğimizle katılmama kararı aldık.”

***

DİSK’in adını vermediği kurum, bence Atatürkçü Düşünce Derneği ve derneğin genel başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur !..

Çünkü Eruygur Paşa, “sahte günlük” te darbe hazırlığında olan dört generalden biriydi. TBMM Başkanı Bülent Arınç da 14 Nisan mitingi için “Darbecilerin peşinden gitmeyin” demişti.

Bu kadarı da olmaz ve DİSK’e böyle bir biçem ve davranış yakışmaz!

DİSK , Fethullahçıların oyununa gelmez.

Ama geldi işte!..

DİSK yöneticileri hiç konuşmasalar daha iyi!..

Genelkurmay Başkanlığı’nın önünde sivil kişinin sarı zarflar içinde sahte belge dağıtması, komutanların cep telefonlarına Fethullahçıların on binlerce mesaj atmaları örgütlü bir eylemdir, bunu görmemek ise ahmaklık!..

İki bin sayfalık sahte günlük…

Türk-İş’in Fethullahçıların oyununa gelmesini anlıyorum da DİSK’in bu oyuna nasıl geldiğini , inanın hiç anlayamıyorum…

Yazıma noktayı koymuştum, telefonum çaldı. Arayan, kahpece katledilen Kemal Türkler ‘in damadı Oğuz Soydan ‘dı…

Aynen şöyle dedi:

“DİSK’le ilgili yazılarınızı okudum. Eleştirilerinizde haklısınız. Eşim Nilgün ve ben teşekkür ediyoruz, Türkler ailesi adına. Kemal Türkler’in gerçekten, DİSK’in bu tavrı karşısında mezarda kemikleri sızlıyordur.”

http://www.hakimiyetimilliye.org/index.php?news=926

Gündem değiştirme senaryoları

10.03.2007

 

Türkiye sırat köprüsünden geçerken, İmralı katilinin kılı-tüyü ve asıl sorunları unutturmak için uyduruk haberlerle uğraşılıyor.

 

TERÖR ve Kürdistan hayalleri artarken, zam sağanağı sürerken, Türk halkı sorunlarına çare ararken yöneticiler ve basın bunlarla değil, gündem değiştirip, göz boyama yollarını seçiyor. Türkiye şimdi de, basına sızdırılan Genelkurmay’ın sakıncalı ve sakıncasız gazeteciler listesini konuşuyor. Hükümettten ise bir ses yok.

Ancak Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşırken bu gibi haberlerin basına sızdırılacağına da kesin gözü ile bakılıyor.

GENELKURMAY, köstebeki ararken, askerin asıl “dikkat çekici” bulduğu mesele “İslami basın” olarak tanımlanan gazete ve gazetecilerle ilgili bölümün basına sızdırılmamış veya “yayınlanmamış” olması. Bu da yeni bir komplonun işareti olarak görülüyor. Genelkurmay, bu durumu kritik bir siyasi süreç öncesi, Genelkurmay’ın hedef haline getirilip gazetelerle Genelkurmay arasında bir “gerilim” başlatılması girişimi olarak görüyor.

İslami basın neden yok

Listenin Nokta dergisi gibi hiçbir gruba bağlı olmayan, bağımsız, İslamcı veya ulusal kimliği ön plana çıkmayan bir dergiyle kamuoyuna duyurulması da Genelkurmay’ın incelediği bir başka nokta.

Fakat Genelkurmay’ın asıl “dikkat çekici” bulduğu mesele “İslami basın” olarak tanımlanan gazete ve gazetecilerle ilgili bölümün sızdırılmamış veya “yayınlanmamış” olması.

Çünkü Genelkurmay’ın “andıç” adı altında yaptığı değerlendirmeler arasında “İslamcı” olarak nitelenen basınla ilgili bölümler de var. Üstelik buradaki değerlendirmelerin çok daha detaylı ve yer yer çok daha sert olduğu söyleniyor. Fakat bu bölüm ortalıkta yok. Bu da yeni bir komplonun işareti olarak görülüyor.

Genelkurmay, bu durumu kritik bir siyasi süreç öncesi, Genelkurmay’ın hedef haline getirilmesi ve liberal gazetelerle Genelkurmay arasında bir “gerilim” başlatılması girişimi olarak görüyor.

Genelkurmay’dan rapor soruşturması

Öte yandan Genelkurmay Başkanlığı, “Basın Yayın Organları Hakkında Değerlendirme Raporu”nun basına sızdırılmasıyla ilgili adli soruşturma başlattı.

Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde yer alan açıklamada, “8 Mart 2007 günü Genelkurmay Başkanlığı’nın basın yayın organları hakkında değerlendirme raporu hazırladığı şeklindeki haberlere medyada yer verilmiştir. Konu ile ilgili adli soruşturma başlatılmıştır” denildi.

Rapor ayrıca, Genelkurmay Başkanlığı’nın akreditasyon uygulaması konusunda da öneriler içeriyor. Ekim 2006 tarihli rapor, “Andıç” başlığıyla sunulmuştu.

Açıklamada adli soruşturmaya ilişkin başka ayrıntı verilmedi. Bu soruşturmanın sözkonusu çalışmanın dışarı sızdırılmasıyla ilgili kurum içi bir soruşturma olduğu belirtiliyor.

http://www.ortadogugazetesi.net/habergoster.asp?id=5922

***

Neler oluyor?

Orhan Karataş

10.03.2007

 

Şerefli Türk basını 2 gündür büyük bir telaş içinde. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendi iç bünyesinde yaptığı bir çalışmanın, sızdırılmasının yankıları birinci sayfaları işgal ediyor. Birden bire demokrat kesildiler. Birden bire “asker aşkıyla” yanmaya başladılar. Akıl verenler, yol gösterenler, göz yaşı dökenler, teneke çalanlar, ne ararsanız var.

Bir gariplik var

Türkiye bütün meselelerini, bütün sıkıntılarını, gerçek gündemini unuttu. Estirilen havaya bakarsanız, Türkiye’nin en önemli hatta tek meselesi askerin basınla ilgili tespitleri. Neresinden bakarsanız bakın bu işte bir gariplik var. Herşeyden önce, Silahı Kuvvetlerin kendi iç bünyesinde böyle bir çalışma yapması, tamamen kendi taktirleridir. Bazı gazetelere, bazı gazetecilere ambargo koymak bu çalışmayla birlikte ortaya çıkmıyor. Zaten var olan bir durum. Ancak, bu çalışmanın basına sızdırılmış olmasında bir anormallik bulunuyor. Her ne hikmetse sızan kısımda, Silahlı Kuvvetlerin mesafe koyduğu bazı kuruluşlar, hiç yer almıyor. Ayrıca, Türkiye’nin çok ciddi bir yol ayrımına getirildiği bir dönemde gündem birden bire değişiyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi, Kuzey Irak’da olanlar, Kıbrıs’da tezgahlanan oyunlar, Ermeni iftiralarının yeni boyutlar kazanması, unutuluyor. Bütün bu gelişmelerden memnun olan tek bir kurum var. AKP hükümeti. Belli ki bir tezgah kurulmuş. Birileri durumdan vazife çıkarmış ve başbakanın deyimiyle düğmeye basmış.

AKP yaparsa demokrasiye uygun

Kopan kıyametlerin altında ne var? Asker, basın organları arasında bir çalışma yapmış. Bazı gazete ve gazetecilere ambargo koymuş. Bu basın özgürlüğüne, demokrasiye aykırıymış. Ne güzel değil mi? İyi de adama sormazlar mı, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? AKP 4 yıldır çok daha ileri boyutlarda, aynı şeyi yapmıyor mu? Daha dün gazetelere yansıyan ve resmi bir kuruma dayanan, “bizden yana olanlar, bizden yana olmayanlar” çalışmasına ne diyeceğiz? Hiç uzağa gitmeyelim. AKP’nin şakşakçısı olmadığımız için hükümetin hiçbir tanıtımına, başbakanın hiçbir programına çağırılmıyoruz. Yani ambargoluyuz. Basın özgürlüğü, demokrasi diye kıyameti koparanlardan, bugüne kadar neden tek bir kelime duymadık?

Herşey kendileriyle sınırlı

Yine geldik aynı yere. Bunların demokratlığı da, özgürlükçülüğü de kendileriyle sınırlıdır. Eğer kendilerine yarıyorsa, kendilerinin işini kolaylaştırıp imkan tanıyorsa, basın özgürlüğü, demokrasi, insan hakları önemlidir ve değerlidir. Ama kendilerine dokunmaz veya başkalarını rahatsız ederse, basın özgürlüğünün çiğnenmesinin, demokrasinin askıya alınmasının, insan haklarına aykırılığın hiçbir önemi yoktur. Aynı şeyi 28 Şubat’ta görmedik mi? O günlerde alkış tutanlar, şapka çıkaranlar, “yaşasın asker” diye bağıranlar, AKP iktidarıyla birlikte makas değiştirip, tükürdüklerini yalamadılar mı?

Menfaat şebekesi

Boşuna uğraşmayın. Türkiye’nin en önemli meselesi basının içine düştüğü durumdur. AKP bugün bu kadar iler gidebiliyor, bu kadar vurdum duymaz oluyor, ülke ve millet menfaatleriyle bu kadar ters düşebiliyorsa, burada herşeyden önce basının suçu vardır. Türk basını, bir menfaat şebekesine dönüşmüştür. Manşetleri ve ana haberleri, patronların ve köşe başını tutan medya baronlarının menfaatleri şekillendirmektedir.

Hükümete nefes aldırmak

Türk Silahlı Kuvvetlerinin kendi içinde yaptığı bir çalışmanın, bu kadar büyütülüp gündem oluşturmasının sebebi, AKP hükümetine nefes aldırmaktan başka bir şey değildir. Nitekim, AKP’nin borazanı olan bazı gazeteler ve televizyon kanalları, özellikle kapsam dışı bırakılmıştır. Niyet bellidir. Bütün dertleri kamuoyu önünde Türk Silahlı Kuvvetlerinin itibarını sarsmaktır. Bir taşla birkaç kuş vuruluyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde dikensiz bir gül bahçesi oluşturmaya uğraşıyorlar. Kuzey Irak’da Kürt devletinin kurulmasına itiraz edebilecek olanları, zor duruma düşürmeye çabalıyorlar.

Millet herşeyin farkında

Boşuna çırpınmayın. Türk milleti gerçekleri görmüştür. Türk milletinin en güvenilmez kurumlar arasında basını ilk sıraya koyması, boşuna değildir. Siz ne derseniz, bu millet tersini yapacaktır. Siz askeri kötü göstermeye çalıştıkça, Türk milleti en güvenilir kurum olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini görecektir. Siz AKP’yi tek alternatif olarak sundukça, Türk milleti AKP ve yandaşlarından uzaklaşacaktır. Siz, milliyetçiliğin en büyük tehlike olarak gösterdikçe, Türk milleti milliyetçilere daha fazla sarılacak ve itibar edecektir. Herkesin bir hesabı var. Ama unutulmasın ki,bu milletin de bir hesabı var.

http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?id=2068&yazid=33

***

 

 

 

Kemal-i ciddiyetle teessüf ederim

Engin Ardıç

10.03.2007

 

 

Şu “andıç olmayan andıç” olayında kimsenin dikkat etmediği bir nokta var: “Karşıt” kelimesini Genelkurmay kullanmamış, Nokta Dergisi kullanmış!

Kimbilir hangi işgüzarın, haberin liste açıklayan ayrı bir bölümüne (meslek jargonunda biz buna “kutu” deriz) attığı bir ara başlık… Haberin kendisini yazandan başka biri de olabilir bu… Ya düşüncesizlikten yapmış, ya da kasıtlı davranmış…

***

Nokta Dergisi, ordunun içindeki bazı kişilerin muhtemel ve muhayyel bazı yasa dışı girişimlerine karşı olmak kavramıyla, kafadan ordu “karşıtı” olmak kavramlarını, ama bilerek ama bilmeyerek, birbirine karıştırmış ve haltetmiştir. Üstelik “akredite” kavramını toplantılara çağırılmak gibi basit ve pratik anlamıyla değil de “güvenilmez bulunmak” şeklinde algılamakta ısrar ederek meseleyi bambaşka yönlere götürmeye çalışıyor.

Basınla ordu arasında şu sıralar gerginlik yaratmanın kimseye bir yararı yoktur. Bu ne Çankaya’ya çıkmak isteyenlere fayda sağlar, ne de onları oraya çıkarmak istemeyenlere…

Suçlamayı şiddetle reddeder ve teessüflerimi bildiririm.

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=70348,10,2

***

Andıç… Dosya savaşlarında sırada ne var?

Güler Kömürcü

13.03.2007

 

Bir uzman dostumun dediği gibi; ‘asker gazetecileri andıçladı, kendine yakın olan ve olmayanları fişledi’ biçiminde patlatılan korsan rapor, provokasyon dosyası, en az Hrant Dink cinayeti kadar Türkiye’yi ayrıştırmak-kamplaştırmak-çatıştırmak için yapılmış tehlikeli bir plandır… Her şey düşünülmüş, mesela mı;

1- Bu andıç tartışmasıyla, ‘demek ki gizli evraklar böyle ele geçirilebildiğine göre, devletin en önemli kurumlarındaki kozmik bilgilerin hiçbir koruma kalkanı yok’ denilmek isteniyor. Yani… Hem askerin hem de kozmik kasanın sahibi olan başbakanlığın istihbarat çemberinin son derece güçsüz olduğu ima edilerek vatandaşın bu önemli kurumlara olan güveni zayıflatılmak isteniyor.

2- Askere sözde yakın-karşı medya grupları deşifre edilerek ciddi bir kamplaşma yaratılıyor. Askere taraf olanlar, hükümete taraf olanlar ayrıştırılıyor. Çankaya savaşlarında, sınır ötesi operasyon arefesinde, etnik zeminde kışkırtma hazırlıklarının yapıldığı içinde bulunduğumuz bugünlerde, öncü kuvvetleri sipere sokuyorlar… Böylece savunma ya da saldırı reel olmasın isteniyor, yapılacak ya da yapılmakta olan medya haberlerine “Bu taraftar gazetecilerin bakış açısıdır” kılıfı giydirilmeye çalışılıyor, okurun-izleyicinin zihninde özellikle askerin pozisyonu tartışmalı hale getiriyor (zor getirilir bu da başka konu ama)…. Sonuçta medya, gazeteciler askeri savunamayacak hale getirilmek isteniyor.

  • Evet, birilerinin amacı bu… Şimdi, öncelikle şunu ortaya çıkaralım, konuştuğum konunun uzmanlarına göre söz konusu -andıç- ya da adı her ne ise bu çalışma tamamen sahte, korsan bir rapor daha da açıkçası teknik anlamda incelendiğinde, yazışma metodu-evrakın içeriği-yazışma dili Genelkurmay Başkanlığı’nın yazışma diline kesinlikle uymuyor. Ki sanırım Gen-Kur da çok yakında adli soruşturmayı tamamlayıp, bu korsan raporun hazırlayıcılarını deşifre edecektir…

  • Diğer yanda, yazımın girişinde belirttiğim gibi, yaratılmak istenilen bu kamplaşma sonucunda birilerinin, medyayı askeri savunamayacak hale getirme hedefleri de tutmayacaktır. Türkiye üzerinde bu denli tehdit algıları yükseliyor iken, ulusal güvenliğiniz çökertilmeye çalışılır iken şayet her kim kendi askerini savunmaktan çekinir ise onun vatanperverliği de tartışmaya açılmalıdır diyorum, ya siz ne diyorsunuz ey bilen okur?

  • Bu arada, hazır taraf-karşı taraf gazeteciler konusu gündemde iken birileri de ‘Washington’ın yaptırdığı’ medya değerlendirme raporunu ya da moda deyimiyle ‘Washington’ın Türk medyası içindeki yandaş ve karşıtlarını’ belirlediği fişleri de açıklayıverse… Nasıl olur dersiniz? Ki hatırlayın geçtiğimiz yıl, ABD Senatosu’nda, Türkiye’deki anti-Amerikancı yazarların listesi elden ele dolaşmış, kıyamet kopmuştu, birilerinin yaptığı -ulusal çıkarları- adına medya analizi oluyor, bizimkilerin yaptığı fişleme?!

  • Bitmedi, belki de şu günlerde süratle devam eden dosya savaşlarında daha fazlası da olabilir… Aniden… Ankara’da bazı önemli tepe siyasilerimizin kurduğu iddia edilen ‘özel örgüte’ yakın gazetecilerin fişleri de bakarsınız çok yakında bir gazeteye sızdırılıverir, olur mu? Olur.

  • Sözün özü; Türkiye’ye yapılan son ‘karşı psikolojik hareketin’ adı; ANDIÇ’tır. Yapan da tahmin ettiğiniz üzere -askerimize itibar infazı peşinde, Genelkurmay’ı yıpratmak isteyen ‘malum merkezlerin yerli işbirlikçileridir’ ancak siz sağduyunuzla zaten ne olup bittiğini çooook iyi biliyorsunuz, uzatmaya lüzum yok.

  • Şimdi tüm dikkatlerinizi sınır ötesinde yoğunlaştırın, sınır ötesine….

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=70725,10,5

***

Hastalık mı yoksa?!

Güler Kömürcü

  • Evet, gündemi farklı cephelerde taramaya devam edelim… Birileri ‘askere’ karşı psikolojik harekatta tempoyu oldukça yükseltti, dosya savaşlarında seri operasyona geçtiler adeta değil mi? Bakınız son bir-iki hafta içinde olanlara; önce ‘korsan-sahte bir andıç’ hazırlatıp, sızdırdılar, sonra da ‘Genelkurmay gazetecileri fişledi’ diyerek güya medyayı topyekun asker karşıtlığına çekmeye çalıştılar. Bitmedi, hemen ardından, aynı seriden bir başka ‘kurgu’ sunuma konuldu, güya eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in ‘günlüğü’ ele geçirilip, bir internet sitesinde yayınlandı. İnternet sitesindeki haberi bir gazete manşet yapınca olay patladı .

  • Örnek Paşa ‘bu benim günlüğüm değil, asla ben böyle bir not tutmadım’ dese de dinleyen kim, tefrika devam ediyor ve bu sahte günlüğe bakarsanız bütün komutanlar-generaller birbirinin kuyusunu kazıyor. Denizci komutanın günlüğü ile hedeflenen de ‘Ordu içinde artık mikro kırılmalar’ yaratmak, mikro kırılganlıkların çarpan etkisiyle kanamayı tüm vucuda kılcallardan yaymak, kuşkunun öldürücü etkisinden maksimum fayda sağlamak, TSK’ı iyice etkisiz hale getirmek, amaçları bu…

  • Tam bu noktada bir kritik vurgum var; e-medya da önüne gelen yalan yanlış haber yapıp, Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle, kurumların itibarıyla oynuyor ve bu ağır karalama-yalan haberleri yapanlara ceza verilemiyor, neymiş efendim internet medyasındaki suçlara dair yasal süreç tamamlanmamış. Kısacası, gözüken o ki kara propaganda daha da sertleşerek devam edecek, peki sırada ne var dersiniz? Belki sırada ‘gölge oyunlarından daha fazlası’ vardır, sıra ‘prestij sahnesine’ gelmiştir… Prestij şifresini önümüzdeki yazılarda çözeceğiz, bekleyin.

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=70929,10,5

 

.At gözlüklü basın!

10 Mart 2007

TSK”nın “Hizmete Özel” damgalı raporunun basına sızmasıyla, askeri hedef haline getiren medya, AKP iktidarının her ay düzenli olarak yaptığı fişlemeyi görmezden geliyor

At gözlüklü basın!
TSK”nın “Hizmete Özel” damgalı raporunun basına sızmasıyla, askeri hedef haline getiren medya, AKP iktidarının her ay düzenli olarak yaptığı fişlemeyi görmezden geliyor

AKP iktidarının medyayı fişlediği ortaya çıktı. Başbakan Erdoğan”a aylık sunulan medya analiz raporlarındaki gazetelerle ilgili ilginç saptamalar dikkati çekiyor. Başbakanlık, hangi gazetecinin ne kadar şarap içtiğine ve AKP”ye olan bakışına kadar herşeyi rapor haline getirmiş. YENİÇAĞ gazetesi de AKP”nin olumsuz baktığı yayın organlarının başında geliyor. AKP iktidarı, gazetemizi “hasım” olarak tanımlamış. Raporda, Cumhuriyet, Milliyet, Evrensel, Güneş, Milli Gazete ve Gözcü gazetelerine de sert eleştiriler geti-
riliyor.

İsim isim fişleme

İşte Cumhuriyet gazetesinin, “Başbakanlık fişlemesi” olarak verdiği haberden bazı ayrıntılar:

“Cumhuriyet, Başbakanlık Basın Merkezi”nin tüm medyaya yönelik 2005 tarihli aylık basın takip raporlarını ele geçirdi. Raporda şu saptamalara yer veriliyor. 4 köşe yazarı 1 şişe Fransız şarabı içti. Böylece Erdoğan”ın uçağında içki içilip içilmediği konusunda açılan parantezlere nokta konulmuş oldu.

YENİÇAĞ -Siyasi hasımlığı, fikri hasımlık sayıyor: MHP yanlısı ve MHP merkez yönetimine muhalif grubun sözcüsü olarak çıkan Yeniçağ gazetesi, AKP”nin özellikle başörtüsü ve eğitim sistemine ilişkin politikalarını desteklemesi beklenen gazete.

CUMHURİYET -Seyrek şekilde tarafsız durabiliyorlar: Kendilerini yeni değerler oluşturma ve o değerler üzerinden hükümeti eleştirme yetkinliğinde görmeye başladılar.

HÜRRİYET -Uçağa alınmayınca sayfayı kapattı: Referans gazetesi olma avantajını kullanıyor.

MİLLİYET -Doğan Grubu”nun en olumsuzlarından: Doğan Grubu”nun Başbakan Erdoğan ve AKP”ye ilişkin en olumsuz çizgideki gazetelerinden birisi olan Milliyet gazetesinde, Sedat Ergin ile birlikte ciddi bir dönüşüm meydana geldi.

SABAH -Olumsuzluk artmaya başladı: Ciner Grubu”nun yayın organı olan Sabah gazetesinde olumsuzluk eğiliminin artmaya başladığı gözleniyor..

VATAN -Bazı grupların yönlendirme aygıtı: Olumlu gelişmeleri küçük veren, olumsuz gördüklerini irileştirerek haberleştiren bir gazete.

AKŞAM -Sorgulamaya muhtaç: Amerika gezisi başta olmak üzere, Başbakan Erdoğan”ı, 59. Cumhuriyet Hükümeti ve AKP”yi birinci sayfasında göstermemek gibi bir çizgide yayın yapmaya başladı.

RADİKAL -Çok kez tarafsız: Başbakan Erdoğan”a karşı en büyük olumlulukları, çok kez tarafsız durmaları.

TÜRKİYE -Olumluluklarının altında İhlas Finans yatıyor.

ZAMAN -Önyargısızlar: Sözü ve eylemi, olduğu ve söylendiği biçimiyle yansıtıyorlar.

MİLLİ GAZETE -SP”nin uyanışına işaret: AKP, Başbakan Erdoğan ve 59. Cumhuriyet Hükümeti”ne ilişkin en küçük bir hoşgörü yok.

YENİŞAFAK -Mutlak destekçi: Başbakan Erdoğan ve Hükümeti mutlak biçimde destekleyen tek yayın organı olma misyonunu sürdürüyor.

VAKİT -Türban ve katsayı tepkilerini hükümetten uzaklaştırıyor.
Medya Grupları

DOĞAN YAYIN GRUBU (Hürriyet, Milliyet, Gözcü, Posta ve Radikal -tiraj toplamları

1.578.000) Haberler : 47 olumlu, 86 olumsuz 216 tarafsız. Köşe yazıları: 35 olumlu, 126 olumsuz, 59 tarafsız.

CİNER YAYIN GRUBU (Sabah, Takvim ve D.B. Tercüman -Tiraj toplamları 822.000) Haberler: 44 olumlu, 25 olumsuz, tarafsız. Köşe yazıları: 23 olumlu, 25 olumsuz, 32 tarafsız.

ÇUKUROVA GRUBU
(Akşam, H.O. Tercüman ve Güneş -Tiraj toplamları 316.000) Haberler: 25 olumlu, 42 olumsuz, 65 tarafsız. Köşe yazıları: 10 olumlu, 28 olumsuz, 15 tarafsız.

Köşe yazılarında en olumsuz gazeteler; Hürriyet 65, Cumhuriyet 51, Vatan 42.

Köşe yazılarında en olumlu gazeteler; Yenişafak 23, Türkiye 20, Milliyet 17.
Olumlu köşe yazısı çıkmayan gazeteler; Cumhuriyet, Gözcü, Takvim, YENİÇAĞ, Ortadoğu, Birgün, Gündem, Milli Gazete.
Olumsuz köşe yazısı çıkmayan gazeteler; Türkiye, Zaman, Yenişafak, Star.

Sabah gazetesi yazarı Mehmet Barlas”ın Başbakan Erdoğan”ın yanağını okşaması, medya patronu Aydın Doğan”ın AKP”li bakanla kadeh tokuşturması, Başbakanlık Müşaviri Akif Beki”nin basını fişlemesi, medya tarafından görmezden geliniyor…

AKP fişlerken ses yoktu!

Türk Silahlı Kuvvetleri”nin (TSK) hizmetiçi çalışması basına sızınca, başta Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olmak üzere Basın Konseyi ve bazı gazeteciler, yapılanın “demokrasi dışı uygulama” olduğunu açıkladılar. Akreditasyon yapılırken keyfilik olmamasının altını çizdiler. Peki o zaman şunu sormak gerekmez mi? Başbakan Erdoğan yurtdışı gezilere giderken neden bazı gazeteciler ANA uçağının devamlı müşterisi oluyor? Gazeteci yazar Melih Aşık”ın deyimiyle, “Başbakan”a keyif veren gazetecilerin yerde ve havada ağırlanması, vermeyenlerin baskı altına alınması konusunda ne diyor TGC ve Basın Konseyi?”

“O makamda oturması ülkemiz için yüz karasıdır”

Başbakan”ın Sözcüsü Akif Beki”nin, AKP iktidarını eleştirdiği gerekçesiyle, gazetecilere “gazetecilik öğretmeye” kalkması ve medya mensuplarının “AKP gönüllü grubu” gibi çalışmaya zorlanması tartışılmaya devam ediyor. Milliyet gazetesi yazarı Melih Aşık, konuyla ilgili köşesinde şu ifadelere yer verdi:
Hemen istifa etmeli

“Sebahattin Önkibar birkaç gün önce Yeniçağ”daki sütununda yazmıştı… Başbakan”ın gözü bir ara Sebahattin Önkibar”ın “Alternatif” adlı programına ilişiyor. Programda o sırada imam hatip ve türban istismarı konuşuluyor. Başbakan, sözcüsü Akif Beki”ye dönüyor:

- Bu adam ne yapıyor, konuşmuyor musun bununla?
Akif Beki daha sonra Önkibar”la konuşuyor… “Sen sağ”da bir adamsın, türban ve imam hatiplerle ilgili programların etkili oluyor ve bu Başbakan”ı üzüyor” diyor… Bir süre sonra Flash televizyonuna baskılar geliyor. Sebahattin Önkibar işten ayrılıyor.

ÇGD, Akif Beki”nin basın düşmanlığı yaptığını bildiriyor, “Gazetecilerin neyi haber yapıp neyi yapmayacağını iktidarın memurlarının tayin edemeyeceğini bilmeyen kişinin, o makamda bir gün dahi kalması, ülkemiz için yüz karasıdır” diyor. Akif Beki susuyor. Kanaltürk, Başkent TV gibi kanalların muhabirleri Başbakanlık”a giremiyor. Başbakan”ın eleştiriye tahammülsüzlüğü ABD Dışişleri Bakanlığı İnsan Hakları raporuna bile girdi…

İktidar ve demokrasi

Benzin parasını bizim verdiğimiz Başbakanlık uçağına ancak Başbakan”ın gönlünü hoş eden gazeteciler binebiliyor. Genelkurmay”ın gazete ve gazetecilerle ilgili raporları yansıdı basına. Bir ülkede Genelkurmay”dan önce iktidarın demokratlığı konuşulur… Bu iktidarın demokrasiyle ilgisi var mı?”
* Melih Aşık / Milliyet

Kimler yerli Coni?

Bir rapor çıktı ortaya… Hangi gazeteciler asker karşıtı? Hangi gazeteciler asker yandaşı?
Böylece geriye tek liste kalıyor… Hangi gazeteciler AB”ye akredite? Hangileri AB fonlarından para alıyor? Hangi gazeteciler Belçika vatandaşı? Türk bankalarını satın alan, elalemin bankalarına akredite gazeteci var mı mesela? Kimler yabancı sermayeye akredite? “Asker yandaşı” gösterilen gazetecilerden hangileri orduevlerinde yaptı askerliğini? “Orduda tezkere bırakmış” ayaklarına yatıp, hiç askerlik yapmayan var mı aralarında? Kimler İran”a akredite? Şam”ın şekerini yalayanlar hangileri? Kimler Arap radyosu? Ermenistan”a akredite olan edebiyatçıları biliyoruz… Ermeni diasporasına akredite gazeteciler kimler? Hangi gazeteciler, “sarı basın kartlı müteahhit” olup, Barzani”den ihale alıyor? Kimler yerli Coni? İsrail”in fahri megafonları kim? İlla “yabancıcı” veya “askerci” olması da gerekmiyor aslında…Hangi gazeteciler Başbakan”ın uçağına binebiliyor? Hangi gazetecilere yasak? Kimler iktidara akredite? Kimler tarikatçi? Hangi gazeteciler komisyoncu? Hangileri iş takipçisi? Kimler, al takke ver külah yapıp, kooperatif arazileri ayarlıyor? Kimler yalakalık yaptığı için “köşe” oluyor, terfi ediyor, transfer parası alıyor? Bu liste de açıklansa…
Tadından yenmeyecek o zaman.
* Yılmaz Özdil / Sabah

SON DAKİKA
Duy da inanma!

GAZETEMİZ baskıya girerken, Başbakanlık medyada yeralan fişleme haberlerinin doğruları yansıtmadığını açıklamış. ANA uçağında kimlerin konuk edildiğini gösteren fotoğraflara mı inanalım, yoksa Başbakanlık”tan yapılan kuru bir açıklamaya mı? Karar sizin!..

Erdoğan akrediteliler

Başbakan Erdoğan”ın yurtdışı gezilerine giderken, ANA uçağına aldığı gazeteciler, genelde aynı. ANA uçağının değişmez konuklarının tek özelliği ise AKP yandaşlığı ve Erdoğan”ı eleştirmemek! YENİÇAĞ, Milli Gazete ve Cumhuriyet gazetesi, Erdoğan”ın ambargo uyguladığı gazetelerin başında geliyor. AKP iktidarınca fişlenen bu gazetelere mensup gazetecilerin uçağa alınmaması konusunda kesin talimat verildiği belirtiliyor.

Sevindirici gelişme

AKP yanlısı STAR gazetesi uzun süre sonra ilk kez Atatürk resmi kullandı!

Laf ola beri gele

Beni asker karşıtı olarak nitelendiriyorlar. Ben siyasete müdahalesine karşıyım. Siyasi beyanat vermelerine karşıyım.
* Nazlı Ilıcak (TAKVİM)

Bundan çirkin bir suçlama olamaz. Andıç, mandıç bir tarafa, bu bir ayıptır. Bu, haber kirliliği, ortalığı kirletme çabasıdır.
* Şakir Süter (AKŞAM)

Hukuk dışı bir şey. Darbeleri desteklemeyen, bizim itibar etmediğimiz adamlar mantığı dehşet verici bir şey.
* Mehmet Altan (STAR)

Böylesine ayrımcı bir bakış açısı ancak “andıçlı demokrasiler”de görülebilir. Demokrasinin geleceği adına düşündürücü, kaygı vericidir.
* Derya Sazak (MİLLİYET)

Bu benim de adımın geçtiği “Andıç”tan farklı. Genelkurmay bazı gazete ve gazetecileri sevmiyormuş.
* Cengiz Çandar (REFERANS)

 

http://www.kuvvaimilliye.net/news_detail.php?id=11482

 

Utah’daki kirli karargâh

Alperen Polat 

Andıç olayı patlak verdikten sonra Genelkurmay’ın idari soruşturma değil de, adli soruşturma başlatması, olayın ciddiyetini ve tehlikeli bağlantılarını ortaya koyar nitelikteydi. Aradan haftalar geçti ve Genelkurmay “andıç” konusunda çok çarpıcı bilgilere ulaştı.

Genelkurmay’ın açtığı adli soruşturmayı yürüten Genelkurmay Askeri Başsavcısı Albay Saim Öztürk, geçtiğimiz günlerde “andıç”a dair çok çarpıcı açıklamalarda bulunmuş ve  Nokta Dergisi’nde yayımlanan belgenin kimler aracılığıyla bu dergiye ulaştığına dair önemli bilgiler vermişti.
Albay Öztürk “Ulaşan teknik bilgilere göre, taslak Andıç çalışmasına ait metnin 12 Ekim 2006 tarihinde çalındığı, bilgilerin yurt dışı bağlantılarla ilişkili olarak ülkenin siyasi ortamı nazara alınmak suretiyle 8 Mart 2007 tarihine kadar bekletildiği ve o tarihte kamuoyuna sunulduğu dikkati çekmektedir” derken, bazı grupların Türkiye’deki siyasi takvimi dikkate alarak bir zamanlama ayarlaması yaptığına dikkat çekiyordu. Ve Albay Öztürk’ün verdiği en önemli bilgi ise, “andıç”ın Genelkurmay’dan çalınıp, ABD’nin Utah eyaletindeki sahte Amerikan isimli bir alıcıya iletilmesiydi. Bu bilgi Türk Telekom ve diğer ilgili kuruluşların çalışmaları neticesinde ortaya çıkmıştı.

Peki bu bilgi neden önemliydi?

Çünkü ABD’nin Utah eyaleti, Türkiye’deki “F tipi cemaatin” karargah merkezi. Grubun bütün önemli ve etkili isimleri burada konuşlanmış durumda. Ve asıl önemli nokta ise, Emekli Oramiral Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen günlüğün deşifre edildiği internet sitesi ve daha önce Genelkurmay Başkanı Büyükanıt paşayla ilgili ipe sapa gelmez iftiraları yayan site de Utah merkezliydi.

Anlaşılan, birileri Utah’ta kirli bir tezgah kurmuş ve akılları sıra oradan yayacakları iftira dalgasıyla Türkiye siyasetine yön vermeye çalışıyorlar.

Ama Utah’daki hesap, Türkiye’den dönmekte gecikmedi.

Genelkurmay Başsavcısının bu önemli açıklamalarından sonra Şemdinli, Rektör Aşkın, Danıştay saldırısı ve Hrant Dink suikastine kadar uzanan geniş bir yelpazede Utah merkezli kirli yapılanmanın parmağını görmek güç olmadı. Zaten hepsinde aynı mantık hakimdi: Askeri ve vatansever cepheyi hedef almak!

Bu kirli yapılanmanın AKP hükümetini nasıl yönlendirdiği ve bu yönüyle aslında “hükümetlerüstü” bir konsepte kavuştuğunu ise Ahmet Hakan’ın yazıları ele verdi.

Hakan, geçtiğimiz gün yemek yediği bir bakanın, bu grubun Emniyet, istihbarat ve devlet kademelerine nasıl sirayet ettiğini ve grubun ABD’deki liderinin istihbarat merakının nelere yol açtığına dair önemli itiraflarda bulunduğunu yazdı. Hatta bakan şöyle bile demiş: “Her işin arkasında onların parmağı var.”

Hakan’ın, daha doğrusu AKP’nin bir bakanının bu itirafları aynı zamanda F tipi yapılanmanın Türkiye’de hükümeti nasıl yönlendirdiğini de ortaya koyuyordu.

Daha sonra o grubun önemli bir üyesi Ahmet Hakan’a, bahsedilen bakanı tanıdıklarını ve o bakanın kendilerine kişisel bir husumeti olduğu için böyle konuştuğunu anlatmış. O kişi, o bakanın kendilerine olan husumetinin sebebini bakın nasıl açıklamış:

“Bakanın yaptığı bir yasa çalışmasına karşı çıktık. Hem hükümet hem AKP bizim haklı olduğumuza kanaat getirdi. Yasa tasarısı değişti. Bakan gururunun kırıldığını düşündü ve bu olayı kişisel husumete dönüştürdü.”

Bu son alıntıyı şu sebepten yaptım; Türkiye’de yasalar çıkarılırken kimlere danışıldığını ve danışılan grupların onay vermediği yasaların geçemediğini göresiniz diye.

ABD merkezli ve güdümlü F tipi yapılanmanın Türkiye’deki karanlık eylemleri, Genelkurmay’ın bu çalışması sonucunda ortaya çıkmış görünüyor. Bu grubun özellikle cumhurbaşkanlığı seçimlerine aktif bir şekilde müdahale etmek için çeşitli senaryolar hazırladıklarını da belirtelim.

25
Jun
07

ABD’nin PKK’ya yardımları

Askerimizin Tanık Olduğu Olaylar
Cudi Dağı’nda kıstırılan PKK’ya karşı 10 Ocak 1992 yılında yapılan operasyon sırasında, Irak sınırındaki Damlacı Karakolu, bir ABD helikopterinin Irak’tan gelip iç kesimlere doğru uçtuğunu bildirdi. Bu helikopterin Bisi Yaylası’nda alçalarak aşağıya malzemeler attığı belirlenmesi üzerine, askeri timimiz bu bölgeye giderek 27 çuval dolusu yardımı PKK’lılardan önce ele geçirdi.

Dönemin başbakanı Süleyman Demirel, olay hakkında yorum yapmazken, ABDli yetkililer olayı kabul ettiler; ancak olayın “yanlışlıkla” meydana geldiğini belirttiler.

Ayrıca öldürülen PKKlıların üzerinden ABD malı silahların çıkması da bir başka kanıttır. Genelkurmay, bu silahların seri numaralarını Amerikan yetkililerine bildirmesine rağmen, aylarca yanıt verilmemiştir.

1993/95 yıllarında Hakkari’de Dağ ve Komando Tugayı ve Güvenlik Komutanlığı yapan Tümgeneral Osman Pamukoğlu da ABD’nin, PKK’ya yardım ettiğine dair duyumlar aldığını belirtmiştir.

Yine dönemin Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis, Tümgeneral Osman Özbek’e, yaptıkları operasyonlar sırasında İncirlik’teki Amerikan askerlerinin kullandığı gıda ve ilaç torbalarının Kuzey Irak’taki kamplarda bulunduğunu anlatmıştır.

Bunlar geçmişte yaşanan olaylar olsa da ABD, halen PKK’ya yardım etmektedir. Kuzey Irak’ta kurulan Kürt devletine yardım etmesi ve destek sağlaması, bunun en büyük göstergelerindendir. Bilindiği gibi, Kuzey Irak’taki kukla devlet yöneticileri, PKK’ya maddi ve manevi yardımlarını esirgememektedir.

25
Jun
07

Gazi’nin sözüne dikkat !

Eskişehir’de yaşayan İstiklal Savaşı gazisi 109 yaşındaki Yakup Satar’dan ders olacak sözler..

Eskişehirli İstiklal Savaşı gazisi 109 yaşındaki Yakup Satar, 30 Ağustos Zafer Bayramı nedeniyle kendisini evinde ziyarete gelenlere “Bu vatanın kıymetini bilin, birlik olun, birbirinizi kırmayın” dedi..

Hayriye Mahallesi’ndeki evinde kızı 74 yaşındaki Zekiye Satar ile birlikte kalan 6 çocuk, 36 torun ve torunun çocukları ile bir de torununun torunu olan Yakup Satar’ın kulakları ağır işitiyor, gözleri iyi görmüyor. Rahatsızlığı nedeniyle sürekli olarak evindeki yatağında yatan İstiklal Savaşı gazisi Yakup Satar, Birinci Dünya Savaşı’na ve ardından da Kurtuluş Savaşı’na katıldığını belirtti.

Kendisinin 5 yıl boyunca savaştığını İngiliz askerlerine esir düştüğünü, daha sonra esirlerin değiştirilmesiyle serbest kalıp savaşa devam ettiğini anlatan Yakup Satar’ın evi ziyaretçi akınına uğruyor. 30 Ağustos Zafer Bay ramı’nda Yakup Satar’ın bayramını ilk olarak kızları Zekiye Satar, 76 Safiye Satar ve 10 yaşındaki torununun çocuğu Hakan Yapıcıoğlu elini öperek kutladılar. Yakup dedenin büyük kızı Safiye Satar, “Babam torununun torununu da gördü. Benim kızım Melek’in oğlu Timuçin’in Kerem adlı bir çocuğu oldu. Timuçin ve eşi Aysel’in çocukları Kerem şu an 5 aylık. Babam torununun torunu görmeyi çok istiyordu. 40 günlükken İstanbul’dan Kerem’i Eskişehir’e getirip babama gösterdiler” diye konuştu.

Evinde 30 Ağustos Zafer Bayramı törenlerini televizyondan izlemeye çalışan Yakup Satar’ın CNN Türk’te yayınlanan görüntüleri evde bulunan kızları Safiye Satar ve Zekiye Satar’ı duygulandırdı. Babalarını televizyon ekranında izleyen Yakup dedenin kızları, “Çok duygulandık. Babamız 109 yaşında. Eskiden 30 Ağustos törenlerine katılırdı. Şimdi sadece tuvalete gidip gelebiliyor. Bize her zaman 30 Ağustos’u anlatırdı. Savaşı güç şartlar altında kazandıklarını, ayaklarında çarık olduğunu, bir yandan yoklukla diğer yandan da düşmanla savaştıklarını söylerdi. Şimdi fazla konuşamıyor” dediler.

İstiklal Savaşı gazisi Yakup Satar 30 Ağustos Zafer Bayramı nedeniyle kendisini ziyerete gelenlere vatanı çok güç şartlar altında kazandıklarını, bunun kıymetinin iyi bilinmesi gerektiğini söyledi. Yakup dede, “Bu vatanın kıymetini biliniz. Hepinize bayram kutlu olsun. Birbirinizden ayrılmayın birlik olunuz, birbirinizi kırmayın, birbirinizi mutlu tutun” dedi.

25
Jun
07

Son Kurtuluş Savaşı gazimize sahip çıkalım

Kurtuluş Savaşı’nın son gazisi 109 yaşındaki Yakup Satar yaşam savaşı veriyor. Haber3.com’dan ecdadımız için tüm okurlarımıza tarihi çağrı…

23 Haziran 2007 09:37


haber3.com Yurdun dört bir yanını İtalyan, Fransız ve Yunan sardığında Mustafa Kemal Atatürk, müthiş bir mücadele başlatmıştı. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak İstiklal Savaşı’nı başlatan Ulu Önder yalnız değildi… Yanında silah arkadaşları, arkasında uğrunda savaştığı Türk Milleti vardı.

İstiklal Savaşı’na koşanların ne ayağında çarık, ne de sırtlarında palto vardı. Kuru ekmekten başka yiyecekleri olmayan bu kahramanların vatan için atacağı kurşunları bile sayılıydı.

Yunanlar’ın Ege’ye dökülmesinden sonra Türkiye Cumhuriyeti adeta küllerinden doğdu.

Atatürk’ü 1938 yılında kalbimize gömdük. Silah arkadaşlarını ise bağrımıza bastık. Gazilerimize sahip çıktık. Ancak zaman içinde bu kuşak tek tek bize veda etti. Son yıllarda geride kalan bu gazileri daha yakından tanıdık, bir araya getirip onurlandırdık.

Ancak ne yazık ki geride kalan son iki gaziden Konyalı Veysel Turan’ı da Mart ayında kaybettik. Gazi Veysel, son yolculuğunda yalnız değildi. Türk milleti bu vatan için canını ortaya koyan Gazi Veysel’i tek yürek olarak son yolculuğuna uğurlamıştı.

Bugün huzur içinde yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını sağlayan gazilerimizden, geriye sadece bir tek kişi hayatta kaldı; 109 yaşındaki Yakup Satar…

Son Gazi Yakup Satar Eskişehir’de yaşıyor. Ancak sağlık sorunları nedeniyle zor bir virajda. Doktoru da Gazi Yakup Satar’a sağlığı sebebiyle konuşma yasağı getirmiş.

Son olarak edinilen bilgilere göre kalp ritmi de bozulan İstiklal gazisi Yakup Satar yoğun bakıma alındı.

Artık bizler için 2 büyük görev var. İlk görevimiz Son Gazi’ye ömrünün sonuna kadar en iyi şekilde bakmak, Atatürk’ün bize emanet ettiği silah arkadaşına sahip çıkmak..

Ama asıl önemli olan görev, bir gün onu kaybettiğimizde başlayacak. Her fani gibi, bu son gazide bir gün öldüğünde, onu sıradan bir törenle belediye mezarlığına mı gömeceğiz?

HAYIR ! HAYIR ! HAYIR !

Haber3.com, tarihi bir görev için başta Genelkurmay volmak üzere tüm devleti göreve davet ediyor. Son gazi Yakup Satar vefat ettiği zaman, ona Atatürk’ten sonra düzenlenen en büyük devlet töreni yapılmalı.

Bu öyle görkemli bir devlet töreni olmalı ki, tüm dünyada yankı bulmalı, bu tören hafızalardan silinmemeli…

Ankara’ya getirilen son gazinin naaşı hipodroma konmalı, tüm askeri birlikler ve öğrenciler önünden geçerek, kendisini sonsuza uğurlamalı. Başta Cumhurbaşkanı, tüm devlet erkanı bu son gaziyi ayakta selamlamalı. Havadan jetler ve helikopterler uçmalı, top atışları yapılmalı.
Türk milleti, kendisine bağımsızlığını veren bu son gazi önünde saygıyla eğilmeli.

Bu da yetmez.. Bu son gazi, tören sonrası doğduğu kentin beklediye mezarlığına değil, silah arkadaşı Atatürk’ün yanına, Anıtkabir’e gömülmelidir. Atatürk ve en yakın silah arkadaşı İsmet İnönü’yü bağrına basan Anıtkabir artık Türk milleti için bir sembol olacak bu son gaziyi de bağrına basacaktır.

Evet, bu görev yaşayan tüm Türklerin, kendisi için canını feda eden tüm şehit ve gazilere boynunun borcudur.

haber3.com, bu tarihi görev için herkesi göreve davet ediyor..

Yorumunuzu yazıp siz de tepkinizi belli edin. Hatta bu haberi tanıdıklarınıza gönderin ve yükselen seslerin daha çok kulağa gitmesini sağlayın… Unutmayın Yakup Dede bizim ecdadımız…

25
Jun
07

Bim = PKK

CüneytZAPSU- Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın Danışmanı (BİM marketlerin sahibi) Kürt
Teali Cemiyeti’nin Kurucu Üyesi, Kürt Hevi Cemiyeti’nin Kurucusu ‘Kürdistan’da Kürtten başka hiçbir millet yoktur’ diyen Abdurrahim ZAPSU’nun torunudur. Alman vatandaşı olduğu için milletvekilli adayı
olmadığı belirtilen Cüneyt ZAPSU AKP’nin kurucu üyesi ve ‘Türkiye yalnızca Türklerin değildir.. Bu düzenin koruyucusu olmamız mümkün değil.. Ata’ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok..
Bu hukuku hazırlayanlar bu düzenin kaldırılmasının maşası olacak…’ diyen Tayyip’in danışmanıdır.Yaşadığı sürede Türklere her fırsatta kin kusan babaannesi Hidayet Zapsu, Kürt isyanlarının baş aktörü olan Bedirhan aşiretine
mensuptu. BİM’in de sahibi olan Cüneyt ZAPSU’ nun halası PKK’nın ve Apo’nun akıl hocası Musa

ANTER’in karısıdır. ZAPSU’nun şirketlerinde , Kürt Teali
Cemiyeti’nin
başkan ve mensuplarının torunları yönetici olarak görev
yapıyorlar.
SEYH Sait’in öcünü alıyorum, aldım… Şeyh Sait ve >
taraftarları gerçek

şehittirler’ diyen, Şeyh Sait’in dava arkadaşı Abdurrahman
ZAPSU’nun

torunu Cüneyt ZAPSU icraatlarıyla da görülüyor ki, dedesinin
kin ve
intikam duygularını başarıyla devam ettiriyor. AKP
Genel Başkan Yarımcısı
Dengir Mir Mehmet Fırat ise Şeyh
Sait’in torunudur. BİM’den alınan her
ürün hainlerin gücüne güç katmaktadır.

25
Jun
07

Fe-T-ullah mı, Fet-H-ullah mı ?

31.01.1986 yılında İzmir Nüfus Müdürlüğünden, değişme sebebi ile aldığı 1881 kayıt nolu kimliğinde ismi; Fe-T-ullah tır. Daha sonra adına bir H harfi ekleyip AllahIn fetihçisi anlamına gelen Fet-H-ullaha dönüştürerek saf insanlar üzerindeki etkisini arttırmaya çalışmıştır.

25
Jun
07

ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ

Atatürk ulusal kurtuluş savaşını yapıp, emperyalistlere karşı tam bağımsızlık ilkesine dayanarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına “Türk Milleti” diyordu. 

       

     O, Türk Milletine güveniyordu. Ve halksız, halka dayanmadan yapılacak bir mücadelede hiçbir başarı sağlanamayacağına inanmıştı.Gerçek olan şudur ki Atatürk milliyetçiliğinin temel taşı, Türk halkının ve ülkesinin bölünmez bütünlüğüdür. Bu halk Misak-ı Milli ile ulusal kurtuluş savaşını kazanan ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halktır. Bu nitelik onu ırkçılıktan ayıran bir özellik taşır. Bu halk, başarının bölücülükte değil, ülke ve ulus bütünlüğünde olduğuna inanan halktır. Ulusumuzun yeniden doğuşunu sağlayan Kurtuluş Savaşı cephelerinde bu vatanın her bucağından evlatları kahramanca ve omuz omuza mücadele ederek emperyalist güçlere karşı destansı bir zafer kazanmıştır. Birbirine kenetlenen Türk Milleti ölüyor, düşmana bir adım attırmıyordu. 

         

     Bugün ulusumuzun bu parçalanmaz bütünlüğü bozulmaya çalışılmaktadır. Türk Milleti’nin içindeki etnik kökenler kullanılarak Türk vatandaşları kandırılmaya çalışılıyor, isyanlar çıkarılması amaçlanıyor. Halkımızın şerefle, büyük mutlulukla ve iftiharla söyleyeceği tek kimlik Türk kimliğidir. Kürt, Ermeni, … etnik kökenli olup Türkiye Cumhuriyeti kimliğine sahip olan herkes Türk vatandaşı olması sıfatı ile Türk’tür. Bunun aksini iddia etmek dış mihrakların maşası olmakla, korkunç bir dalalete kapılmakla yahut vatan hainliği ile açıklanabilir. Kürt ve Ermeni etnik kökeni örnek olarak verilmiş olup bu durum Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes için geçerli ve şüphe götürmez bir gerçektir. Ulusumuzu parçalamak isteyen düşmanlarımız pekâlâ bilmektedirler ki, bölünmez bütünlüğümüzü, kültürümüzü, dinimizi, dilimizi yıkmadan bizi katiyen yıkamaz, dağıtamazlar. 

 

Düşmana salsa / Tek bile kalsa / Türk hiç yılar mı? /Türk hiç yılar mı? / Türk yılmaz / Türk yılmaz / Cihan yılsa / Türk yılmaz! 

 

 

 

     Atatürk milliyetçiliğinde soyunun Türklüğünden ziyade “Ne Mutlu Türküm“ diyebilmek önemlidir. Türk Milleti’nin şehitlerinin kanlarıyla sulanmış bu topraklar üzerinde yaşayan, ekmeğini bu vatandan elde eden, şanlı bayrağımızın gölgesinde yaşayan herkes bizim öz be öz kardeşimizdir. Yolumuz Atatürk yoludur. Işığımız O’nun ilkeleridir. Kürdü, Lazı, Çerkezi, Ermenisi hepsi bir ırkın hepsi bir vücudun koparılamayacak, eksikliğinde yaşanılamayacak Türk Milleti’nin parçalarıdır. 

 

 

 “Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur.”  

 

KUVVACI

25
Jun
07

Uyanın!

 

Eli kanlı terör örgütü, PKK’nın siyasal uzantısı DTP adaylarının olmadığı yerlerde AKP’ye oy verilmesini istedi.

UYAN TÜRKİYE; AKP-DTP UZLAŞTI.




İstatistikler

  • 449,602 Tıklama

 

Haziran 2007
M T W T F S S
    Jul »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930