Ağustos, 2007 için arşiv

26
Aug
07

coca colanın anlamı


25
Aug
07

Nihat Genç Röportajı

Son olarak ‘Amerikan Köpekleri’ isimli bir kitap çıkaran Nihat Genç, SKYTURK’te yayınlanan ‘Ne Var Ne Yok’ programına katıldı.. İşte programda Serdar Akinan’ın sorularını yanıtlayan Genç’ten çarpıcı açıklamalar…..

Serdar Akinan: Nihat 81.yılda Cumhuriyet ne ifade ediyor?

Nihat Genç: Derin mevzular konuşacağız yani bugün. Bugünlerde halkımız da derin mevzular konuşuyor. Cumhuriyet gitti gidiyor.Satıldı satılıyor.Önce ben bir cumhuriyet çocuğuyum, sonra da 81 yıl kutlu olsun ve bu cümleden hala heyecan duyuyorum.
Cumhuriyet çok büyük bir proje ve bu proje eğer bizler çalışırsak devam edecek. Devam etmesi için de yazarlık yapıyorum ben. Çok şey var tabi yani bugün Cumhuriyet’in üzerinde tartışacağımız.

Kör topal bugüne kadar geldik. Fakat unutmayalım ki, dünyanın çokta nedameli bir bölgesinde bir cumhuriyet kurduk. İsviçre öyle 2 tane kanton. Siyaset teorilerinde geçer İsviçre’nin demokrasi yani 2 milyonluk, 3 milyonluk. Yani çokta önemli değildir.. Bizim Of’ta da Of’un 2 tane köklü ailesi vardır; Çakıroğulları ve Sarıalioğulları.

Onlar da Belediye’yi yönetir öyle. Çok önemli değildir onların yaptığı, ordan bir ders çıkmaz bize. Ve aydınlar, yazarlar öyle İsveç diyerek, İsviçre diyerek bu toprağa bir şey getiremezler. Öyle belediye ilişkileridir onlar. Küçük biraz gelişmiş sivilleşmiş kabile anlaşmalarıdır. Bizim için çok şey ifade etmez. Bizim karşılaşacağımız kendi ülkemizdeki kavramları ve Cumhuriyet’ten ne anladığımızdır.. Karşılaştırdığımız ülkeler Fransa’dır, İngiltere’dir,Amerika’dır.

Serdar Akinan: Neden Fransa, ABD?

Nihat Genç: Çünkü biz büyük devletiz. Büyük tarihi devletler var. Biz her 200 yıl bir iki devlet doğuruyoruz. Bulgaristan’ı doğurduk, Yunanistan’ı doğurduk. Bir sürü devlet doğruyoruz. Ve bu topraklardan milyonlar akıp geçiyor. Yani mesela sadece Cumhuriyet döneminde bu topraklara Kırım’dan, Bosna’dan, Bulgaristan’dan, Suriye’den, Irak’tan ve İran’dan milyonlar aktı geçti. Mesela enteresandır yurttaşlık projesine en yatkın dışardan gelen göçmenler oldu. Yani çerkezler oldu, boşnaklar oldu. Büyük projedir ‘Cumhuriyet’. Üzerinde çok fazla konuşmamız lazım.

Serdar Akinan: Ama bugünlerde de en çok tartışılan şey bu…

Nihat Genç: Ben Cumhuriyet’e çok büyük haksızlık edildiğini düşünüyorum. Cumhuriyet’in şöyle bir hatası vardır, eleştirisi vardır. Eleştiriyi bizler getiriyoruz. Bu projeyi ulus devlet yani ulus ordu, ordu devlet üstlenmiştir. Yani cumhuriyeti korumayı çoktan halkın kendisinin alması lazımdı.. Uluslaşma projesini yani burdaki etnik coğrafyalarla renklerle, dinlerle bütünleşmeyi halkın kendisinin, ulusun kendisinin alması lazımdı. Bu bir şekilde halka verilmedi. Bizler üvey evlat gibi “Cumhuriyet’in çocuklarıyız” diyoruz kendimize ama Cumhuriyet bunu bir şekilde bize yedirmedi, koklatmadı, bunu halka vermedi. Devlet ve ordu geleneği içerisinde bu proje oluşturulmaya çalışıldı ama proje güzeldi ve ben bu projenin çocuğuyum. Ve Mustafa Kemal titreyerek konuşacağımız bir insandır her zaman. Yani bazı şeyleri insan duygulanmadan söyleyemiyor. Yani biz Mustafa Kemal’e din verdik, dinimizi aldık.

Osmanlıcamızı aldık hilafetimizi verdik. Niye? Bir yurttaş toplumu kursun diye. Eğer bugün gidip bu Cumhuriyet’i Avrupa’ya teslim ediyorlarsa bunların hepsini istiyorum ben. Bu toprakların denetimini ve bu projeyi halka vermediler. İsyanım yani benim şahsi isyanım, bu noktada.. Benim burdan söyleyeceğim çok hızlı bir şekilde öyle ya da böyle bu uluslaşma projesini bizim elimize almamız lazım devletten. Aslında bunu sosyal demokrat partilerin alması lazımdı ama sosyal demokrat partilerde bu ordu devlet geleneğine bitişti ve yapıştı, eklemlendi. Yani bir Ecevit döneminde Ecevit biraz mesafeyi aştı.

Biraz orduyla 75′li yıllarda. Keşke o dönemlerde Ecevit’in kurduğu sosyal demokrasi projesi 20-25 yıl yaşasaydı. Benim şahsi düşüncem şu, içinde bu toprağın çok büyük etnik kültürlerini barındıran sosyal demokrasi 20 yıl kadar önce uluslaşma projesini devletten ve ordudan ele geçirseydi kendi aydınları ve kendi sivil kurumlarıyla bugün çok daha mutlu konuşurduk. Ama biz yine umutlu konuşmak zorundayız. Mustafa Kemal’in kurduğu genç Cumhuriyet bugün Fransa’dan yaşlı. Fransızlar 2. Dünya Savaşı’nda bitirdi işi. Avrupa, 2. Dünya Savaşı’nda bitirdi işi. Ulus devletleri götüremedi. Şimdi bizi de götürmeyin diyor. Başka paradigma buldu kendine. Bunun arasında konuşmak isterim.

Etniği biraz açalım istersen. Hırvatları tanırsın. Orda damalı desenli bir elbiseleri var, formaları da öyledir. Başka da birşeyleri yoktur. Fakat folklorik bir şey milli giysi olmuştur onlar için. Ortaya da bir Bizans haçını koyup bayrak yapmışlardır. Mesela Galler, ekose etek giyer, ekose eteklerin içinde gayda çalar. Bunu bizim Trabzon ve Rize’ye de götürebiliriz. Rize’de de peştemallerin bir deseni vardır. Peştemalli kadınlar arkada düğün alayına giderken önde tulum.. İşte sana ordan folklorik bir değer.. Bu folklorik değerden tarih içerisinde milli bir şey olabilir mi? Bence son 300 yılın en büyük siyasal teorisi budur ve bütün teoriler bunun üzerine çalışıyor. Çarpışıyor da… Etnik kültürler tehlikeli de.. Mesela nedir tehlikeli olan… İşte önümüzde Yugoslavya örneği.. Şimdi bazı arkadaşlarımız sevk paranoyası gibi suçlamalar yapıyorlar. Bu, ciddi bir paranoyadır. Ama bugün onun örneği Yugoslavya’dır. Bence Yugoslavya çok ciddi..

Hepimizi hasta edecek kadar paranoyak bir şeydir. Bosna-Hersek gibi küçük bir şey kuruyorsun, içine de başka bir Sırp Cumhuriyeti diye birşey kuruyorsun.. Bunu şuna benzetebiliriz. Artık etniklerin üzerinde yürüdüğü zaman dünya, bir insanlık bahçesine değil,hayvanat bahçesine dönüyor. Zebralar ayrı, filler ayrı, gergedanlar ayrı.. Niye? Dalaşıyorlar! Demek ki, siyaset, başka bir şey yapmalı.. Bütün etnikleri de bir yanyana getiren birşey yapmalı. Bu yüzden yurttaşlık projesi yani Cumhuriyet projesi çok ciddi bir projedir. İçinde asimileyi barındırır.. Yalnız Fransa, ihtilali yaptıktan sonra birkaç cumhuriyet değiştirdi. İşte 3.Cumhuriyet 1. Dünya Harbi’ne kadar 2 şeyin çok üstünde durdu. Biri ordu, bir diğeri de okul. Okul ve ordudan bir Fransa yaratmaya çalıştı. İkisi de laik eğitimi esas aldı. 100 yıl okul ve orduyla dilini, Fransızcayı dağını taşına yazdığı halde ve ordan evrensel bir mesaj çıkardığı ve Fransa’yı dünyanın merkezine o yüzyılda koyduğu halde yine de 1. Dünya Savaşı’na girdiği zaman etnik kültürleri hazmedemedi.. İçine sindiremedi. Sanırım 1. Dünya Savaşı’nda 13-14′e yakın dil var Fransa’nın içinde.. Kendi etnik dili var. Hatta 1980′lere kadar başka dilde insanlar var. O yüzyılın büyük adamları da, büyük filozofları da bu sorunu çözülmez görmüşlerdir. Bu gerçekten çözülmez bir meseledir.

Nihat Genç: Avrupa Birliği yeni bir paradigma. Bu paradigma niye çöktü?Bir paradigma çöktü ki, bunu kuruyorlar. Bunu çok iyi anlamamız lazım. Ben bunlara çok iyi çalışmış bir arkadaşınızım.

Burda da bu projeleri görüyoruz. Bu projelerin üzerine hepimizin çalışması lazım. Şimdi ben size diyorum ki, her 20-25 yılda 5-10 tane ulus yıkılıyor, 5-10 tane ulus kuruluyor. Mesela bu yüzyılımızda milli bağımsızlıkları bırak, 3. Dünya bağımsızlıklarını, Sovyetler ve Balkanlar’da bir sürü ulus devlet yıkıldı ve yenileri kuruluyor. Ve daha büyük bir şey kuruluyor. Demek ki, insanlık, bütün filozoflar ve bütün televizyonlar devlet yıkıyor ve devlet kurmaya çalışıyor. Ve daha başka birşeyleri kurmaya çalışıyor. Peki o zaman bunun ne olduğunu anlamaya çalışalım. Şimdi bu ulus devlet girişimleri Ortadoğu’da da söz konusu. Mesela Lübnan.

Orda Haçlılar dönemlerinden kalma Maruniler var, müslümanlar var. Beyrut’ta iç savaş var ve hala orda bir ulus kuramıyorlar. Bu artık bir formüle döndü; kimya formülüne. Cumhurbaşkanlığı ne olacak, seçim ne olacak? Çünkü, bunlar soyut teoriler yani büyük filozoflar, demokrasinin ve siyasetin tabiata karşı olduğunu söylerler. İnsana karşı birşey yani yan yana duramıyoruz. Bir sürü formüller uyduruyoruz. Bu formüllerin gelişmesine çok iyi bakmamız lazım. Yani Batı paradigmasını bize göre değiştiriyor. Yani biz zayıf olursak biz güçsüz olursak Batı ona göre bizi çözmenin, bizi dağıtmanın paradigmasını kuruyor. Mesela 19.yy’da bize dayattıkları gayrimüslüm, azınlık diye birşey yoktu. Gayrimüslim aşağı, gayrimüslim yukarı.

Yani gayri müslimleri biliyorsun. Fatih geldi bunlara hoş görü gösterdi, “dininizi dilediğiniz gibi yerine getirebilirsiniz” dedi. Fakat Fatih’inki birşey değil. Fatih bunlara birşey bağışlamıyor. Bugün siyaset bilimciler bile padişahın bir bağışı olarak görüyor. Hayır.. Bu topraklardaki bütün sultanlar bunu bir devlet geleneği yapmıştır. Kesintisiz şekilde bütün gayrimüslimlerin haklarına saygı gösterilmiştir. Yani falan padişah geldi de ona kötü davranıldı diye birşey yok. O halde bizim hoşgörü diye tabir ettiğimiz yanlış..

Hoşgörü tabiri bir siyasi gelenektir. Ama Avrupa bu sorunu çözemedi. 30 yıl savaşları ile çözemedi, 100 yıl savaşları ile çözemedi, mezhepler birbirine girdi, haritalar birbirine karıştı. Sonra geldiler bize gayrimüslim dayatması yapılıyor dediler.. Neyle dayatıyorlar? Karlofça ile dayatıyorlar, Küçük Kaynarca ile dayatıyorlar. Sonra bu dayatmaları ciddiye aldığımızda Tanzimatla karşılaşıyoruz. Tanzimattan da 1. Cihan Harbi’ne kadar olan dönemde gayrimüslimlerin azınlıklaşması dönemi başlıyor. Bu dönem nedir?Bu dönemde 2 tane dünyayı saran felsefe var. Bir tanesi ABD’nin İnsan Hakları Beyannamesi. Ne diyor beyanname? En önemli cümlesi şu; İnsan doğuştan haklara sahip, Çinli, Japon.. kim olursa olsun hani etnik birşey vermiyor ona veya falan dinden demiyor. Bu insanoğlunun bulduğu teorilerin en büyüğüdür. Yani ‘bütün insanlar kardeştir’ cümlesine gönderme yapar.

Dinlerde de bu var. Hristiyanlarlıkta bütün insanları kardeş görür, müslümanlıkta.. Fakat bu sivillerin ortaya koyduğu birşey. Bu İnsan Hakları Beyannamesi burasına da iyi bakmak lazım. Bu adamlar bizim gibi devlet kurmamışlar ki, Amerikalılar. Gelmişler orda Kızılderilileri öldürmüşler. Soykırıma tabi tutmuşlar. Koloni kuruyor bunu. Yani koloninin tuzu kuru, arazi bomboş. Sığınmacılar ve göçmenler. Tabi yani çok rahatlıkla bağış yapabilir bomboş araziye. ‘Baba buyrun mal sizin’ diyebilir. Şimdi bizim Trabzon’da Akçaabatla Tonya arasında tam yüzyıllık yayla kavgası var. Yayla senin mi benim mi diye?Silahlı nöbetçiler hala bekliyor.

Çünkü toprağa sahip çıkıyor. Kökeni diye toprağın üzerinde hak iddia ediyor. Şimdi bu beyannameyi hazırlayanlar – ki o bugüne kadar geliyor- o toprağın kökenininde hak iddia etmiyor. Çünkü o toprağın kökeninde kızılderili var, onu atmış. Babalar gelmiş yanyana Polonyalı göçmenler, Romen göçmenler, Fransız göçmenler,İngiliz göçmenler bu sorunu bu şekilde bağış yaparak çözüyor. Çünkü bu soyut bir bağış. Bu soyut bağış, çok sonra hastalıklarını ortaya çıkarıyor. Demek ki, bomboş bir arazi olursa soyut bir cetvel kurup ordaki tüm hakları bağışlayabiliyoruz. Ama bulunduğumuz arazide bir takım insanlar ‘burası benim dilimdir, burda benim köküm var, dedem var’ dediği zaman ‘hepimiz kardeşiz’ diyemiyoruz. Biraz zorlanıyoruz.

Serdar Akinan: Peki ne yapacağız o zaman?

Nihat Genç: Orda bir aşağılanma başlıyor.

Serdar Akinan: Turan Yazgı hocanın birşeyi var diyor ki, Türkiye bir aşuredir.

Nihat Genç.: Tabi Nuh’un tufanıdır ve aşuredir. Ben bunu metinlerimde de getiriyorum. Şimdi burdan şuraya geleceğiz. Bu azınlıklar çok ciddi bir şekilde millileşmeye başlıyor. Çünkü burada ABD İnsan Hakları Beyannamesi’nin yanında Fransız İhtilalini’nde getirdiği değerler var. Hukuk diyor ki, ‘ben kilisenin sorunlarını mezheplerle çözemem.. Bir cetvel buldum. bunların adı bireydir. Hukukta herkes eşittir.’

Enteresan birşey bu azınlıklar.. 1890 Berlin Anlaşması’na geldiğimiz zaman gayrimüslimler birden azınlık diye görülmeye başlıyor. Cümle azınlığa dönülüyor. 1. Dünya Savaşı’na girmeye başladığımız zaman bunlardan artık azınlık hakları ve bir büyük felsefe geliyor bunun ardından. Halkların kendi kendini yönetimi. Wilson pat geliyor, önümüze koyuyor. 1.Dünya Savaşı’nın felsefesi. Halkların kendi kendini yönetimi. Bütün siyaset teorisyenleri ‘halkların kendi kendini yönetimi yalandır’ der. Ben demiyorum yani böyle birşey yok zaten de olmadı. Fakat bu güzel bir ütopya… Yani herkesi sarhoş ediyor. Bugün dahil insanları harekete geçiriyor. Burda şunu da ciddiye almamız lazım, azınlık haklarını, gayimüslim haklarını en fazla ciddiye alan Osmanlı. Bunlara öyle haklar veriyor ki, Anadolu’nun Merzifon’un, Trabzon’un içine binlerce okul kuruyor.

Bunlar askeri okul, ajan okulu gibi çalışıyor. Çünkü inanıyorlar. Kendi gelenekleride devlet gelenekleri de hoşgörülü olduğu için bunlara gayrimüslim hakları diye bakıyor. Yani bir azınlık hakkı diye bakmıyor. Sonra bunlar azınlık oluyor. Ordan ekaliyet dediğimiz Fransız tabiriyle şeyler çıkıyor ve 1. Dünya Savaşı bu ulusları doğuruyor.

Hakları ve cetveli getiriyor koyuyor, Suriye burası, Lübnan burası, bilmem ne… Şöyle izah edersek 1.Dünya Savaşı’na kadar olan dönem 2 büyük imparatorluk var; Osmanlı İmparatorluğu ve Avusturya- Macaristan İmparatorluğu.. Bunlar ciddi bir dağılmaya tabi oluyor ve bu cetvellerle bunlar dağılıyor. Nasıl Türkler orda kalıyor, burda kalıyor veya bunları nüfus mübadelesiyle Yunanistan’a taşıyoruz ki,, yine de kalıyor. İşte Almanlar’da öyle Polonya’da var, Romanyada bile var.. Macarlar karışık, Fransız sınırında var.. Yani karmakarışık cetvelle bir ulus devleti çizme güçlüğü ortaya çıkıyor…

Serdar Akinan: Yani tam orda bir kırılma oldu.

Nihat Genç: Tam orda bir kırılma oluyor. Paradigma orda birden değişiyor. Diyor ki, ‘her etniği ciddiye alamayız,her azınlığı ciddiye alamayız.’ Dünyada 80 bin etnik var diyor. Ne yapacağız? Ulus devletlerin bunları sindirmesine göz yumacağız. Böyle bir felsefe gelişiyor. Yani asimilenin önünü açıyor. Yani Osmanlı’yı çözerken asimile yapıyorsunuz ayıptır, rezilliktir, insanlık dışıdır diyenler, birden ağız değiştiriyor. Fakat burda sinmeyenler var. Bu ulus devletin kutsanma dönemi Türkiyeni’nde kutsanma dönemi. Yani bizim de tek partili dönemimiz ağır bir dönem.. Yani bizde bir takım sertlikler yapıyoruz. Azınlık vakıflarına el koyuyoruz. Ağır bir varlık vergisi çıkartıyoruz. Ama bunlar Batı’da bugünkü gibi ses vermiyor.

Batı’nın bu paradigmasını burdan yeniden takip edelim. Hitler diye bir adam geliyor. Ulus devletleri bu kadar şımartırsan hepsi Mustafa Kemal gibi böyle aklı başında bir adam çıkartamaz. Hitleri çıkartır. ‘Nerede Alman var orası vatanım diyor. Bütün dünya oraya savaş açıyor. Diyelim ki, en çok Alman Polonya’da Polonya’ya giriyor, Fransa’ya giriyor. 2. Dünya Savaşı bittiği zaman bu ulus devletlerinin şımartılma dönemi sona eriyor. Paradigma bitiyor. Şimdi 2.Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra bir süreç başlıyor. Bu süreç bugün Avrupa Birliği, parlamentosu, Kopenhag kriterleri dediğimiz yere geliyor. Bu süreci işleyelim. Bu süreçte bir sürü yeni yeni tanımlar geliyor.

Yeni bir tanım geliyor. Bir dönem 1. Dünya Savaşı’na kadar azınlıkları şımartan, ondan sonra 1. Dünya Savaşı’ndan Lozan’a kadar bundan vazgeçen ondan sonra ulus devletleri şımartan batı uygarlığında kan gövdeyi götürüyor. Dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük faciasıyla karşı karşıyayız. Artık büyük bir ders çıkarıyor. Bütün kavramlar değişiyor. Artık azınlık yok, ulus devlet yok. Bir nevi ulus devletleri artık yıkmaya çalışıyor. Şöyle bir paradigma gelişiyor. Ulus devletleri kuran Batı, artık Avrupa Birliği ile ulus devletleri yıkmaya çalışıyor. Yani şimdiki süreç ulus devletleri asimile süreci… Yani şu anda biz ne yapıyoruz? Ulus devletleri asimile etmeye çalışıyoruz.

Yalnız bu 1989′a kadar yani Sovyetler Birliği’nin çöküşüne kadar Batı’daki bu anlaşmaların geliştirilmesi çok tatlı, çok güzel. Şimdi inceleyelim bu tatlılığı. Bu iş, başta insan hakları ve birey hakları diye bir kavram çıkarıyor. İnsan hakları yine bildiğimiz insan hakları. Diyor ki, ‘her insan eşittir, kardeştir..’ Fakat ısrarla ulus devletine ve kökenine gönderme yapmıyor. 1989′da yine bir takım anlaşmalar ile Sovyetler Birliği ortaya çıkınca biz bu anlaşmaların birden ters düz edildiğini görüyoruz. Azınlık komisyonları kuruluyor, etnik komisyonlar kuruluyor, azınlık hakları savunuluyor.

Serdar Akinan: Neden böyle bir şeye ihtiyaç oluyor?

Nihat Genç: Balkanlar geldi, Sovyetler çözüldü. Yeni milli devletler geldi. İşte Yugoslavya..

Serdar Akinan: Dengeler bozuldu.

Nihat Genç.: Dengeler bozulmadı. Yine yağlı bir parça geldi Batı’nın önüne; birey hakları… Dedi Kİ, insan hakları evrensel birşeydir… Herkesin dini, dili, ırkı, kitabi önemli değil… Biz bunlara hukuk vereceğiz, mülk vereceğiz, seyahat edecekler ve etnik kökenlerini unutacaklar. Bunu 1989′a kadar söyledi.. Şimdi 89′dan sonra Kopenhag Kriterleri’ndeki dil değişmiştir. Mesela daha önce azınlık tanımını şöyle yapıyordu… Diyordu ki; bir insan seyahat edebiliyor, mülk edinebiliyor ve siyasal olarak seçilebiliyorsa cumhurbaşkanlığına kadar gelebiliyorsa bu azınlık değildir. Şimdi ise kendi dini etnik göndermesini yapıyor. Yani onun Hırvat ya da Gallerli oluşuyla ilgili göndermeler yapmaya başladı. Gerçekten bugün bir Hırvat Fransa’da bir işyerinde bir televizyonda çalışıyor. Yani önemli değildir milli kimlik. Onların eşit hukuk alması, zengin olması önemlidir. Eritmiştir gerçekten insan haklarını ve birey haklarını. Fakat bizim için etnik tartışma ki, Çeçenistan’da bunu görüyoruz hala.. 2.Dünya Savaşı için ulus devlet ve azınlıklar ne ifade ediyorsa bugün bizim için onu ifade ediyor. Çünkü bugün o bir bomba, patladı… Çeçenistan’dan çıkan ölü sayısı 250 bin.. Sadece Bosna’dan çıkan ölü sayısı 400 binin üstünde.. Demek ki etnik kavramını dün böyle tarif ediyoruz. Yarın böyle tarif edemeyiz. Ya da bunları tarif ederken dikkatli olacağız. Şimdi AB kendisi bir paradigma kuruyor.

Serdar Akinan: O zaman aynı şey Türkiye için geçerli mi? Çünkü Türkiye aynı şekilde o potansiyeli içinde taşıyor?

Nihat Genç: Tabii tabii. Türkiye şu anda aynı tehlikeleri içinde taşıyor. Bu bizim için şu anda bir Sevr paranoyası değil. Bunun paranoyası bir Yugoslavya paranoyasıdır. Bende de bir yugoslavya paranoyası var. Bugün hepimiz bir Yugoslavya haritasını önümüze koyalım.. İnsanoğlunun düştüğü en büyük trajedidir Yugoslavya. Yani artık burda etnikçilik öyle bir hale gelmiştir ki, hayvanat bahçesine dönmüştür. Gergedanlar böyle oturun, aslanların kafesi burda. Bu insanlık mı, siyaset bu mu? Siyaset bunları bir ülke etrafında ya da bir dünya kardeşliği etrafında ya da tarih etrafında yanyana getirecek. Bu kavramların gelişmesinde çok dikkatli olmamız lazım.. Biz bir koloni kurup Amerika gibi bomboş arazide bir devlet kurmadık.. Bu bir… İkincisi Fransa gibi ulus devleti rezil rüsva etmedik.

Fransızlar bize bu azınlıkları dayatırken, Cezayir’e gitti dedi ki, ’sen Fransızsın. Fransız dili konuşacaksın.’ O zaman Cezayirliler dedi ki, ‘Bana Fransız vatandaşlığını ver’.. ‘Hayır vatandaş olamazsın’ dedi Fransızlar.. Şimdi ulus devleti kurmuş bir paradigma gidiyor Cezayir’i sömürgeleştiriyor, gidiyor oraya Fransız dilini mecbur kılıyor ama Fransız vatandaşlığını ona vermiyor. Ama daha öncesinden bu topraklardaki herkese din, dil, okul ve hepsini veriyor. Ve Osmanlı bunları verdi.

Burda Mustafa Kemal bu topraklarda cumhuriyeti bir teori olarak kurarken bu asimile sürecini çok ciddi bir şekilde ciddiye aldı. Eğer asimile sürecine inanmasaydı Mustafa Kemal, Rauf Orbaylarla kavgaya girmezdi, Meclis konusunda en yakın arkadaşlarıyla kavgaya girmezdi.. Ben ki başından beri bir Raruf Orbay yani Türkiye’nin tek partinin eline geçmemesi, siyasi partilerin çok daha erken kurulması taraftarıyım. Ama bugün gayet iyi biliyoruz ki, yurttaşlık projesi Doğu’da ve Batı’da bir asimile projesidir. Bunu kabul edelim bir eritme sindirme projesidir. Ne yapacağız? Ben lazlığımdan, sen Almanlığından sıyrılacaksın ve yavaş yavaş yurttaşlık adı altında eriyeceğiz. Bunun başka bir yolu yok!

Serdar Akinan: Bununla barışmak durumundayız diyorsun.

Nihat Genç: Hayır barışmak değil…

Serdar Akinan: Yani kabullenmek neyse bunun adı….

Nihat Genç: Şimdi böyle birşey var. Kimin gücü varsa bunu kabullendirecek. Ben bundan çok mutlu değilim. Yani ben cumhuriyeti çok zor sindirdim. Ben Osmanlı hayranı bir insanım. Ben Araplarla ilişkimizin bu kadar çabuk kesilmesini istemiyordum. Yani hilafeti de hemen sokağa atalım düşüncesinde bir insan değilim ben. Ama bunu sindirdim ben.. Bu toprağın bir yurttaşı oldum. Yani lazlığımı getirip koymuyorum, Osmanlılığımı getirip koymuyorum. Bu bir arada yaşamak için…

Serdar Akinan: Ama neden? Çevresel etkenlerden mi? Yani geldiğimiz noktada, dünyanın geldiği noktada öyle bir coğrafyada duruyoruz ki yanımızda çocuklar öldürülüyor. Belki bu saatten sonra bizde kendi etnik kimliğimizin peşine düşelim desek, belki de hakikaten parçalanma süreci tetiklenmiş olacak.. Bu kaygı mıdır senin için?

Nihat Genç: Kaygı şu, bütün dünyanın çok büyük bir uluslaşma problemi vardır. Bu en az Türkiye’dedir. Bugün İran’a girdiğimizde işin içinden çıkamayız. İranın çoğunluğu Türk’tür ama dil yasağı vardır. İranlılar’ın ırki bir iddiası yoktur, sadece dil iddiası vardır. Bu bütün coğrafyalarda böyledir. Siz Avrupa Konsey toplantılarını izlemiyor musunuz? Arkada yazıyor. Bir İngilizce, bir Fransızca yazıyor kavram. Büyük savaş halindeler. Bir dil bulamıyorlar. Kendi içindeki dilleri asimile etmişler ayrıca kendi dillerine karşı büyük savaşları var.

Şimdi bunların çok hassas oldukları bir konuda benim feragatli olmam mümkün değil. 1. Dünya Savaşı’nda bu kadar büyük tecrübelerde geçti bu toprak. Feragatlerin, okulların, dillerin, etniklerin hepsini verdin gittin. Şimdi ben Batı paradigma değiştiriyor diye fikir değiştiremem. İngiltere, Fransa, AB bu ulus devleti başaramadı. Ben başardım mı? Kör topal bu saate kadar getirdim. Şu anda Avrupa’nın en büyük ve en geçmiş, en eski ve hala ayakta duran cumhuriyeti benim. İyidir kötüdür sorunları vardır. Vardır kardeşim bizde eşek değiliz. Burda çalışacağız, yazacağız, çizeceğiz, bağıracağız, siyasi kavgasını vereceğiz.

Yok ben ulus devletini eritmek istiyorum. Yeni bir paradigma kurduk. Dur bir saniye öyle bir şey yok. Buraya şu şekilde imza atabiliriz. Ben AB’ye şu şekilde bakmak zorundayım.. Birliğin kuruluşuna göre bakmam.. O birliğin dağılmasında ve çözülmesinde ne olacak ona bakarım. Birlik dağıldığında ben de dağılacak mıyım? Eğer birlik dağıldığında ben de girdiğim gibi geri çıkacaksam ne kar ne zarar, ben oraya imza atarım. Şimdi biz mesela bu müzakerelere başlıyoruz. Müzakerelerin başlangıcından sonraki 10 yıl içinde de bu anlam ve tanımlar değişecektir. Başka sorunlar çıkar yeni tanımlar gelir. Kendini savunacak Avrupa.

Serdar Akinan: 1989′a kadar bu kavramlara geldik. Ama çok kritik bir şey söyledin. Ordudan bizim bu ulusallaşma projesine almamız lazım dedin. Bu da alması gereken kitleler ve yığınlar ve bu insanların bu kavramları anlaması için eğitimli, bir takım donanımlara sahip olması için bir takım mecraların bilinçlenmesi gerekmiyor mu sence?

Nihat Genç: Şimdi şunu koyalım. Doğramacı ile bu iş olmuyor. Ya da Doğramacı zekasıyla. Atatürkçülük böyle laplop artistlik yapan adamlarla bu iş olmuyor. Bu işi marşla, bilmem neyle şovla yapanları çok gördük. Ve bunların acısını çok çektik, çekiyoruz da. Ve ben bunların Mustafa Kemal’i ve bu projeyi anladıklarını sanmıyorum. Çünkü bu projeyi baltalayan insanlar. Yani biz orduya yalakalık ederek, yani ordu başka birşeydir. Biz başka birşeyiz. Şunu çok iyi anlayalım. Hem müfradattır, milli eğitimdir, hem de YÖK’tür, bu okulu kurmak için 50 yıldır bu topraklarda sağ siyaset geldiği için, okulun şeklini de kendine göre dizayn etti. Mesela çok iyi bildiğim bir Türk-İslam şeyi geldi. Bunlar hatalıdır, eksiktir demiyorum. fakat, sağ iktidarların bu kadar uzun kalışı bu projeyi bozdu.

Bugün bunun acılarını görüyoruz. Medyad a bir okul. Edebiyatta bir okul, burda yaptığımız tartışmalar da bir okul. Şimdi mesela televizyon dizilerini tartışıyorlar ve ne yapalım diyorlar. Bu tv dizilerinin hepsi iki şeyi öğretmek zorunda.

Bir, insanlık ülküsünü, ikincisi de kendi topraklarında ortak kahramanların ideal noktaları, sarılma noktaları ve bunların kaynaşması, erimesi. Hepimiz birer büyük insanlık ailesiyiz. Bizi eritecek ahlaki şeyler yapacağız. Bunların rodoslama pat onuncu yıl marşı ile değil, ama bunları yapacak ciddi bir okul çıkacak. Şimdi edebiyatçılarını kovmuşsun, yazarlarını kovmuşsun, gazetelerini tv’lerin patronlarına, üniversitelerini YÖK’e vermişsin. Ve Türkiye ne oluyor… Türkiye TÜSİAD raporuyla hocalarını çağırıyor. Alın size şu kadar para, bir Kürt raporu yazın diye. Adamlar hasbelkader birşeyler yazıyor. Bununla Türkiye’nin sorunları tartışılıyor.

Bu mümkün mü? Değildir. Aynı üç tane profesörü çağırıp bana bir Kürt raporu yazın diyen beyefendiler şimdi de müzakerenin başında bulunacağım diyor. Şimdi bu okulun gerçek sahipleri biziz. Bu uluslaşma projesinin aydınları ve yazarları bizler. Bizim TÜSİAD´a çıkıp posta koymamız, delikanlıkık yapmamız lazım. Sen kimsin neyi temsil ediyorsun, sen ne aldın kime satıyorsun? Sen bir kenara çekil bakayım. Ne anlıyorsun bu topraklardaki etnik hassasiyetlerden? Kültürel dini hassasiyetine, bu toprağın dinine hocasını, sokağını, sen ne billiyorsun da böyle ortaya atlıyorsun? şunu biliyor , güç bende, para bende. Para verdim satın aldım.

Demek ki vicdan sokabilmek için namuslu insanlara ihtiyacımız var. Okul, namuslu, vicdanlı bağımsız insanlara ihtiyacımız var. Yazarları televizyonun gazetecisine bağımsız yazarlara ihtiyacımız var. Ulusal bütünleşmeyi sağdan soldan para almış. Hala patronun yanında maaşla oturmuş, bu insanlarla bu ulusal proje olmaz. ve olmuyorda, gerçekten de biz bugün yanyanaysak hasbelkder bugün yan yana duruyorsak, dikkat edin çok onurlu insanların sayesinde, kimseye boyun eğmemiş insanlar sayesinde biz yanyanız.

İşte. Akif Ersoy, Nazım Hikmet… Ama buna benzer 30, 40, 50 tane namuslu insanımız var. Şimdi burda okulu ciddiye almamız lazım. Ben Fransa’nın 19. yy. ‘da Avrupa’nın ve hala bugün 7-8 üniversitesini çok ciddiye aldığını, burdaki müfredatın çok ciddi hazırlandığını, burdan sinemasının siyasal biliminin çok iyi yönlendirdiğini, hasbelkader düşünüyorum. Ve böylelikle, medyanın günübirlik tartışmalarının esiri olmadığını biliyorun. Çünkü toplumlar, çok derin akarlar. Çünkü medyadaki bir köşe yazarının internette bir sayfada, bir köşeden bulduğu bir cümleyle değil, yani bakın bizler burda oturup konuşurken, herkes bir takım laflar ediyor. Bir takım isimler geçiyor herkesin ağzından.

Ama bu saate kadar hiç Kızılırmak diye birşey geçmedi. Hiç onu dile getirmekdik. Ama Kızılırmak orda, akıyor sessizce, bize o sessizliği gösterecek o sessiz akışı, o Kızılırmak etrafındaki, kültürleri toplayan onlara analık eden Alevi kültürünü, Pir Sultan Abdal’ı ortaya çıkartan, bütün bunlarla bizi kucaklaştıran, bu onurlu insanları, hem üniversitede, hem siyasette, hem de medyada, çok ihtiyacımız var. Şimdi arkadaşlarımız, medyadan izliyoruz. ve bundan çok utanç duyuyuyorum. Utanç duyduğum şey şudur. Türkiye’nin Avrupa’ya tanıtılmasını bir reklam firmasına verdiler. Ve onlar gitsinler, reklam etsinler. Böyle birşey olmuş. Bunlar saçmalıktır. Şuraya bak. Bir ülke pazarlanıyor, ve bu reklam firmasıyla yapılıyor. Bir ülkenin dağları vardır. Irmakları vardır. Büyük yazarları vardır. Bu ayıptır. Atilla İlhan’ın çok güzel söylediği gibi, biz Fransızlar’ın çok güzel eserlerini okuduk. Ama Fransızlar bizim klasiklerimizi okumadı.

O halde bunlar çevrilecek ve okunacak. Bizi öğrenecekler, bizi öğrenmeden bize ne gel diyebilirler, ne de git. Ama bugün konuşmadan, bir taşra tv’si nasıl konuşabiliyorsa AB’ yi Fransa’da da bunlar oluyor. Fransa’nın büyük televizyonları ne diyorlar, bu Türkler çok kara. Bunlarda çok nüfus var. Çok problem. İşte alalım, almayalım. Bütün bunlar yeni bir hassasiyet noktasını doğuruyor. Bakın biz doğudaki sorunumuzu da çok kolay çabuk çözerdik. ve çözeceğiz. Çözemememizin nedenlerinden bir tanesi, orda bulunan insanlarımızın onurlarının yara almasıdır. ve bütün bir fedaratif oluşumlar, onurlu insan yara aldığı zaman onun acısıyla artık bir araya gelmek istemez.

Şimdi biz doğuda, o insanların onurunun yarasını giderecek birşeyler yapmak zorundayız. Yani o insanların onurunu, zedelemeden o insanlarla konuşmak zorundayız. Şimdi AB’de böyle bir süreç başlatıyor. Sürekli müzakere, ilerleme raporu. Bizim onurumuzda çok büyük bir yara açıyor. Yani yeniden bizde hiç olmayan milli tepkiler, bizde paranoyaklık oluşuyor. Bu kadar yaralı bir insanın, bu kadar onuru gururu çökmüş, bu kadar biz neyiz diyen bir insanın, hala AB’ye yürümesi kadar aptalca, saçma birşey olabilir mi? Bu yüzden biz bütün masalara yasaları getirmeden önce, onurumuzu ve vicdanımızı getirmek zorundayız. Yasaların her türlüsüne imza atabiliriz. Onurumuza asla.

Bugün Güneydoğu’daki sorunu çözemememizin sebebi budur. O insanları onuru zedelenmiştir. Bizler tarafından bizlerin aşırı milli tepkilerimiz tarafından yara almıştır. Biz bunun siyasi bir formülünü bilmiyoruz. Bildiğim tek şey, bir ulus projesidir, ve bu ulus projesi hepimizin gireceğiz. ve insanlık değerleriyle gireceğiz. Hakkari’deki bir çocuğa, Fatih kadar değer vereceğiz. Yada Hakkari’deki bir çocukta, hukuk, eğitim, bilmemne hakkını sonuna kadar alacak. Bildiğim budur. Ama bütün bunlar geçici şeylerdir. Aslolan onurdur. İnsanların onurlarına dikkat etmek zorundayız. Ve kendi onurlarımıza dikkat etmek zorundayız. Ben bu süreci takip edelim. AB’ye girme sürecinde, ben ilk, orta ve lisedeki çocukların şebek olacağını düşünüyorum. Ya bunlar her türlü lafı işitiyorlar. Ve Türkiye’de her gün şunu yap, bunu yap diye dalga geçiyorlar. Bir ülke buna dayanamaz. bizler buna dayanamayız. Ve bizler çok haklı, çok ciddi bir savaş verdik. ve bizim bu savaşımızı görmezden geliyorlar.

Ve bizim bu ulus projemize ne kadar yara alırsa alsın, -ki aldı- yaralar ve bu yaralardan bizde şikayetçiyiz. bu yaraları buralara koyanları da tanıyoruz. ama buna rağmen, biz bu projeyi devam ettirmek istiyoruz. Batı bu projeyi görmezden geliyor. kendi ulus projesini yürütemedi. Şimdi bizim ulus projemizi de yıkmak istiyor. Tamam benim daha önümde 40-50 yıl daha zamanım var. Bu müzakere sürecinin manşetten inmesini istiyorum.

AB’ye girmek kıbrıs sorununu hasbelkader ortaya çıkarmıştır. Medyamız ciddi bir şekilde bu projeye sarılıp, Avrupa ve Kıbrıs haberlerini 3′e, 4′e, 5′e indirmek zorunda. Ben size bir ulusallaşım projesinden bahsedeyim.

Bunlar halka çok soyut şeyler gelmesin. şimdi biz AB müzakere masasında 10 yıl duracağız. en az 10 yıl. bu 10 yıl içinde birşeyler tartışacağız. tabi bir şebek gibi tartışacağımız ortada. İşte o geldi, bu gitti, Avrupa komisyonunda mikrofon tutmadığımız insan kalmadı. Hepsi de her türlü aşağılama şeklinde kullanacak her fırsatta. Ben bağımsızlık mücadelesi vermiş bir insanım. Sen böyle beni nasıl şey yapabilirsin. Sen ikinci dünya savaşında Cezayir’de bir milyon insan öldürmüşsün. Kendi toprağında 5 milyon insan öldürmüşsün.

Oraya israil belasını gelip koymuşsun. sen beni gelip aşağılama hakkına sahip değilsin.

Böyle birşey yok. Benim toprağımda nükleer bomba yok. Sende dünyanın bütün nükleer bombaları var. Gelip beni aşağılıyorsun. ben baraj yaptım. burda bu çocukların bu memurların maaşlarından kesip barajlar yaptım. Bir tane nükleer santralim yok. Yüzbin tane nükleer santralin var. Ve insanlara bir tehdit oluşturuyorsun sen. Gelip beni aşağılıyorsun. Ve sen kalkıyorsun, dünyayı cetvelle, pergelle ve hukukla düzenlerim diyorsun.. Benim bu aşağılanmaya tahammülüm yoktur. Ben bu projeye karşıyım. Ancak size şu anda şunu söylüyorum. Bbu proje karşısında, şu 10 yıllık süre içerisinde, Türkiye’nin devasa bir sorunu trafik sorunu. Ulusallaşmamız için bir büyük sorunu, bir siyasal sorunu, önümüze koymamız lazımdır. Tüm büyük uluslar, mesela bunu demir yolları ile, büyük fabrikalaşmayla- bunu cumhuriyetin ilk yıllarında yaptı Türkiye-. Fransa yaptı.

Tüm büyük devletler yaptı. Kardeşim tüm medya, okullar, üniversiteler, aydınlar ve yazarlar, şu trafik sorunun bir büyük sorun olarak alalım. Ve koyalım önümüze. 10 yıl boyunca çalışalım bunu. Yani köşe yazarlarımız nerdeyse trafik memuru olacak kadar sokağa insinler. Gelin aramızda çalışalım, gelin bu sorunun üstüne gidelim. Biz müzakereler bitmeden Avrupa’ya zaten girdik. Çünkü bize gerekli olan, bir ciddi maddi sorun karşısında, bizim bilinçlenmemizdir. Yoksa şebek gibi, bir anlaşma metni, yok o anlaşma metnindeki cümleleri anlayıp, anlamamamız imza atmak sorun değildir. Biz ciddi bir şekilde, bu sorunu çözeceğiz. Ben bugün cumhuriyetin bu yılında, Mustafa Kemal’in ilk projesi çok ciddi bir şekilde, demiryolları, bu küçük fabrikalar. Beğenin yada beğenmeyin, fabrika, don fabrikası, ayakkabı fabrikası, yada don lastiği fabrikası. bunlar çok ciddi projelerdir.

25
Aug
07

WordPress’i açmak için ne yapmalıyım?

Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.

T.C. Fatih 2.Asliye Hukuk Mahkemesi 2007/195 Nolu Kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir.

Access to this site has been suspended in accordance with decision no: 2007/195 of T.C. Fatih 2.Civil Court of First Instance.

Bizi rezil eden görsel :

erisim.jpg
Bu sansürden kurtulmanın yolu var. Hem de çok basit bir kaç adımla sansürsüz bir şekilde internet’te gezintinize devam edebilirsiniz. Yapılması gerekenler :
1- Denetim Masası > Ağ Bağlantılarım yolunu takip ediyoruz.
2- Açılan pencereden Yerel Ağ Bağlantısı üzerinde sağ tıklıyoruz ve Özellikler‘e tıklıyoruz.
3- Açılan pencereden İnternet İletişim Kuralları(TCP/IP) seçeneğine tıklayıp Özellikler butonuna tıklıyoruz.
4-

Yeğlenen DNS sunucusu : 4.2.2.1

Diğer DNS Sunucusu : 4.2.2.2

Veya

Yeğlenen DNS sunucusu : 208.67.222.222
Diğer DNS Sunucusu : 208.67.222.220

Not: kopyalayıp bir yere not edin bir daha lazım olabilir…

16
Aug
07

Meclis’te MHP-PKK kardeşliği

PKK’yla  el  sıkışan  milliyetçi  olabilir mi..?

22 Temmuz gecesi televizyon ekranlarına seçim sonuçları ilk düşmeye başladığında tartışılmaya başlanan en önemli maddelerden birisi MHP ile PKK’lıların Meclis’te nasıl bir arada bulunacağıydı.

Bahçeli meydanlarda ipler atmış, Türk milliyetçiliğinin temsilcisi olarak Türk milletinin oylarını toplamış ve şehit cenazelerinin hesabını soracağını söylemişti.

Mitinglerde bölücülüğe karşı bu derece esen gürleyen milliyetçi bir liderin PKK’lı milletvekilleriyle yan yana nasıl duracağı bilinmiyordu.

Seçim sonuçları kesinleşip de mazbatalar dağıtılmaya başladığına gazetelerde bir fotoğraf daha yayınlandı: MHP’li Deniz Bölükbaşı ile DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün Meclis’te karşılaşma anı. Ne olacağı hâlâ bir merak söz konusuydu.

Biz ise hiç merak etmiyorduk.

TÜRKSOLU’nu takip edenler bilir. MHP’nin milliyetçi olmadığını defalarca yazdık.

Ama, herhalde, Bahçeli’nin ceketini ilikleyip DTP’lilerin elini sıkacağını söyleseydik, birileri bize çok abartıyorsunuz derdi. Hemen malum hikayeyi anlatmaya başlardı: “MHP’nin tabanında iyi niyetli insanlar, onları kırmayalım, uzaklaştırmayalım…”

Ya da birileri diyecekti ki, “MHP’nin Meclis’te bulunması yine de faydalıdır. En azından PKK’lıları dengelerler.”

AKP’ye ve PKK’ya karşı solcuların CHP’ye, sağcıların da MHP’ye oy vermesi gerektiğini savunan birileri ise, AKP karşıtı cepheyi zayıflatmakla eleştirecekti bizi.

Sanırız “birileri” şaşırmış ve mahcup olmuştur artık…

Köklerini  Kürt  şeyhlerinde  arayan  milliyetçi  olabilir mi..?

Halbuki biz şaşırmadık.

22 Temmuz’dan önce Adıyaman’da MHP’nin birinci sıradan milletvekili adayı Mehmet Toprak’ın DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün bacanağı olduğunu ortaya koymuştuk.

Mehmet Toprak maalesef seçilememiş! Bahçeli ceketini ilikleyerek Ahmet Türk’le tokalaştığına göre, herhalde Toprak da milletvekili olsa, Türk’le sarmaş dolaş Genel Kurula girerlerdi.

Şaka bir yana, MHP ile DTP arasındaki akrabalık ilişkisi çok daha eskilere gidiyor ve bacanaklıktan daha yakın.

Bilindiği gibi DTP’nin (ve tüm Kürt örgütlerinin) doğal önderlerinden birisi Şeyh Sait’tir. Şeyh Sait, Kürt ve Şeriatçıdır. Nakşi Şeyhidir.

MHP’lilerin de “çağımızın Yesevisi” diye saygı duydukları, resmini il ve ilçe binalarına astıkları Şeyh Arvasi de Kürt ve Şeriatçıdır. Ne büyük tesadüf ki o da Nakşidir.

Hem PKK’nın hem de MHP’nin Nakşi Kürt Şeyhlerini lider bellemesi garip bir tesadüf sayılmasın.

MHP örgütlerine bakın, Kürtlerin adeta bir istilası altında değil midir? MHP’yi destekleyen gazetelerin sahiplerinden tutun, Ülkü Ocakları Başkanlarına kadar ünlü MHP’li simaların arasında bu kadar çok Kürt olması da mı bir tesadüftür?

Ya Bahçeli’nin Güneydoğu’da propaganda yürütülürken Kürtçe kullanabilirsiniz genelgesine ne demeli?

Hatırlanırsa, 2006 yılındaki Erciyes Kurultayı’nda da Kürtçe türküler eşliğinde halaylar çekilmişti.

MHP Diyarbakır İl Başkanı da il kongresinde Kürtçe konuşma yapmıştı.

Dolayısıyla özellikle Güneydoğu ve Doğu’daki parti örgütlerinin büyük çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu bir partiyle karşı karşıyayız. Öyleyse ne farkı kalıyor ki MHP’nin DTP’den?

Üstelik bu gerçeği MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Şandır da seçimden önce verdiği bir demeçte şöyle ifade ediyordu: “Göreceksiniz, Diyarbakır, Hakkari, Van, Şırnak gibi pek çok ilden milletvekili çıkaracağız.”

Kısacası, ne kökenindeki Kürt Şeyhlerinden ne örgütündeki bunca Kürtten ne de Kürtçe konuşulan kongre ve mitinglerinden rahatsız olmayan bir “milliyetçi” partiyle karşı karşıyayız.

Açıkçası böyle bir partinin Türk milliyetçisi olamayacağı ortadadır. “Ne milliyetçisi” olduğuna da siz karar verin.


ABD eski büyükelçisi Grossman, seçim öncesi mitinglerin en heyecanlı günlerinde “Amerikan karşıtlığı üzerinden oy toplayan partileri affetmeyiz” şeklinde sert bir uyarı açıklaması yapmıştı. bomba açıklama Bahçeli’den geldi: “ABD’yi ikna eder, Kuzey Irak’a gireriz.” Hem de Grossman’ın açıklamasının hemen ertesi günü. Üstelik, sorulan bir soruya yanıt olarak değil, Hürriyet yazarlarını bizzat MHP Genel Merkeze çağırarak…

PKK’lıyı  alkışlayan  bir  lider
milliyetçi  olabilir  mi..?

Bahçeli’nin DTP’lilerin elini sıkmasının pek çok anlamı bulunmaktadır.

Öncelikle, Bahçeli’nin konuyla ilgili açıklamasına bir bakalım.

Ne diyor Bahçeli?

“Uzatılan eli sıkarız. Havada bırakmayız. Ama diğer elleriyle Mehmetçiğe kurşun sıkana izin vermeyiz.”

Bahçeli’nin bu açıklamasına DTP tarafından yanıt gecikmedi:

“Biz uzlaşma ve diyalog istiyoruz. Bizim elimiz zaten hiçbir zaman silah tutmadı.”

Buyrun buradan yakın!

İşte MHP’yi mat eden açıklama.

Bölücü bölücüdür. Eli silah tutan ve tutmayan olarak ayrılmaz.

Bir bölücüyü tehlikeli yapan silaha başvurması değil, Türkiye’yi bölmek istemesidir. Bu isteği silahla yapmak isteyenlerle milletvekili olup yapmak isteyenler arasında herhangi bir ayrım bulunmamaktadır. Zaten DTP ile PKK arasında herhangi bir çekişme, çatışma ya da husumet yoktur. Tersine DTP, PKK’nın yapmak istediklerini yasal olanaklarını değerlendirerek gerçekleştirmek için kurulmuş bir partidir.

Dolayısıyla Meclis’e girmiş bir PKK’lıyla dağa çıkanı arasında hiç ama hiçbir fark yoktur. Aksine, Meclis’e girmek PKK açısından önemli bir yasal mevzi ve siyasi bir zaferdir. Böylece Kürtçülük ve bölücülük meşrulaşmış olmaktadır.

Ahmet Türk’ün elinin sıkılmasının böyle bir anlamı bulunmaktadır. Üstelik bu el sıkma hadisesi bir anlık gafletin sonucu değildir. Uzatılan eli geri çevirmemekle de alakası yoktur.

Hatırlayalım, geçtiğimiz sene şehit cenazelerinde hükümet protesto edilirken MHP lideri Bahçeli ülkücüleri evde oturmaya davet etmiş ve sükûnet çağrısı yapmıştı. Tam da tüm milletin sokaklarda terörü lanetlediği günlerde sükûnet telkininde bulunmak bir tek PKK’nın işine yarayabilirdi. Nitekim Ahmet Türk de Bahçeli’nin bu tavrını öven bir açıklama yapmıştı. Dolayısıyla Türk ile Bahçeli arasındaki bu tokalaşma aslında birkaç sene öncesine gitmektedir.

Zaten yemin törenindeki bu uzlaşma tablosu tokalaşmayla da sınırlı kalmadı. DTP’li milletvekillerinin Türkçe yemin etmesi üzerine her yemin eden DTP’liyi alkışlayan yine Bahçeli oldu.

Şimdi soruyoruz, bugün Türkçe yemin etti diye DTP’li alkışlayanlar, yarın eyalet yasa tasarısını önüne getirdiğinde de “silaha değil yasal yollara başvurduğunuz için sizi tebrik ediyorum.” diye alkış tutacak mıdır?


Bilindiği gibi DTP’nin (ve tüm Kürt örgütlerinin) doğal önderlerinden birisi Şeyh Sait’tir. Şeyh Sait, Kürt ve Şeriatçıdır. Nakşi Şeyhidir. MHP’lilerin de “çağımızın Yesevisi” diye saygı duydukları, resmini il ve ilçe binalarına astıkları Şeyh Arvasi de Kürt ve Şeriatçıdır. Ne büyük tesadüf ki o da Nakşidir. Hem PKK’nın hem de MHP’nin Nakşi Kürt Şeyhlerini lider bellemesi garip bir tesadüf sayılmasın. MHP örgütlerine bakın, Kürtlerin adeta bir istilası altında değil midir? MHP’yi destekleyen gazetelerin sahiplerinden tutun, Ülkü Ocakları Başkanlarına kadar ünlü MHP’li simaların arasında bu kadar çok Kürt olması da mı bir tesadüftür?Ya Bahçeli’nin Güneydoğu’da propaganda yürütülürken Kürtçe kullanabilirsiniz genelgesine ne demeli? Hatırlanırsa, 2006 yılındaki Erciyes Kurultayı’nda da Kürtçe türküler eşliğinde halaylar çekilmişti. MHP Diyarbakır İl Başkanı da il kongresinde Kürtçe konuşma yapmıştı. Dolayısıyla özellikle Güneydoğu ve Doğu’daki parti örgütlerinin büyük çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu bir partiyle karşı karşıyayız. Öyleyse ne farkı kalıyor ki MHP’nin DTP’den?

Bir  milliyetçi  Apo’yu  yakalar da  nasıl  asmaz..?

O ünlü tokalaşma hikayesinin bir başka boyutu daha var. Ahmet Türk’un elini sıkan elin aynı zamanda meydanlarda ip atan el olması PKK açısından bir başka büyük başarıdır. Böylelikle PKK’ya en çok karşı çıkan parti PKK’nın Meclis’te bulunmasına ikna edilmiş olmaktadır. Bu Kürtler açısından büyük bir zaferdir. Böylelikle en milliyetçi görünen parti bile Kürtlerin Meclis çatısı altında PKK propagandası yapmasına ses çıkaramaz hale getirilmiş olmaktadır.

Ancak yaşanan bu zafer havasının yanıltıcı olduğunu Kürtlere hatırlatmak isteriz. Zira MHP, Türk milletinin PKK karşıtı duygularının sonucu olarak oy almış olabilir. Ama o hislerin temsilcisi olmadığı da ortadadır.

MHP sizin elinizi sıkabilir, ama Türk milleti elinde silah olsun olmasın, bölücünün elinin sonuçta Apo’nun eli olduğunu bilmektedir. Ve Apo’nun eli sıkılmaz…

Çünkü  o  el  Türk’ü  kesmek,  yok  etmek  için  uğraşmaktadır.

Ancak tren çoktan kaçmıştır. Artık iş işten geçmiştir. İmralı’daki Apo’yu asmak eskisine göre daha zordur. Yakalanır yakalanmaz idam edilmesi gerekirdi.

1999 yılını hatırlayalım. Apo yakalandığında Türkiye’de bayram havası vardı. Artık teröristbaşı yakalanmıştı. Cezası verilecekti. 30 bin şehidin anası, babası, kardeşi, eşi… Onbinlerce gazimiz… Ve Türkiye’nin bölünmesine karşı çıkan milyonlarca Türk evladı… Herkes bölücü terörün hesabının sorulacağını düşünüyordu.

Ancak hiç de sanıldığı gibi olmadı.

Apo’nun ABD tarafından idam edilmemesi şartıyla Türkiye’ye teslim edildiği daha sonra ortaya çıktı. Bu noktada MHP de üzerine düşeni yapmış, Apo’yu asacağız (aynen 22 Temmuz’daki gibi) propagandasıyla 1999 seçimlerinde oy toplamış ama iktidarı boyunca bunu gerçekleştirmek için hiçbir şey yapmamıştı.

Hatta, 2002’de Meclis tarafından kabul edilen idam cezasını kaldıran 3 Ağustos kararlarının altında MHP’nin de imzası vardı. Bugün MHP, idam oylamasında hayır oyu kullandıkları propagandasını yapıyor, halbuki MHP madem idamın kaldırılmsına o kadar karşıydı, bunu engelleseydi. Bu gücü vardı. Örneğin MHP’liler toptan istifa edip sistemi tıkayabilirdi.

Ya da 3 Ağustos kararlarından sonra yapılan erken seçim resti, kararlar alınmadan önce çekilebilirdi.

Yani  MHP  istese  idamın  kaldırılmasını  engelleyebilirdi.

Ama bunu yapmadı. ABD’nin kurduğu bir partinin, ABD’nin Apo’yu teslim ederek Türkiye’yi teslim alma politikasına karşı çıkacağını beklemek de zaten doğru olmazdı.

O yüzden, meydanlarda ip atan bir liderin bugün Ahmet Türk’ün elindeki ipin bir ucunu tutması kimseyi şaşırtmasın.

O ipin üstünden şu an Apo atlıyor!

MHP’nin Amerikancılığı
nereden geliyor?

ABD’nin örgütlediği bir parti
milliyetçi olabilir mi?

MHP’yi bugün PKK’lıların elini sıkmaya götüren şey MHP’nin “milliyetçilik” anlayışıdır. Dikkat ederseniz tırnak içinde kullanıyoruz milliyetçi kelimesini.

Çünkü MHP milliyetçi bir parti değildir.

Milliyetçi olmanın dünya çapında bir tanımı vardır. O tanımın da bir numaralı unsuru milletleri ortadan kaldırmaya çalışan her tür ideolojiye karşı çıkmaktır.

İkincisi, emperyalizme, yani emperyalizmin her türlü askeri, siyasi, ekonomik ve kültürel saldırılarına karşı çıkmaktır.

Bu tanıma MHP uymamaktadır. Üstelik yalnızca bugün değil, bir parti olarak kurulduğu günden beri uymamaktadır. Çünkü MHP milliyetçi bir parti olarak değil, komünizm karşıtı Amerikancı bir parti olarak kurulmuştur.

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası, Soğuk Savaş doktrini çerçevesinde, tüm Üçüncü Dünya’da örgütlediği anti-komünist hareketlerden birisidir MHP.

Bu nedenle, MHP’nin tarihinde Amerikan karşıtı mitingleri bulamazsınız, ama devrimci gençlerin antiemperyalist eylemlerine MHP’liler tarafından nasıl saldırıldığını görebilirsiniz. O günlerde devrimci gençler Amerikan karşıtı mitingler yaparken, MHP’liler “komünizmi tel’in mitingleri” düzenliyordu.

Devrimci gençler “Altıncı Filo defol” derken, “NATO’ya Hayır” diye haykırırken MHP’liler “komünistler Moskova’ya” diyordu.

Devrimci gençler Amerikalıları, MHP’liler ise devrimci gençleri kovalıyordu.

5000’e yakın vatan evladına kurşun sıkıp hayatını sonlandıran da aynı faşist mantıktı. MHP açısından “Türkiye’yi komünizmden korumak bir vatan savunması demekti.”

Halbuki MHP’nin savunduğu vatan Türkiye değil, ABD’ydi. Bu MHP’yi örgütleyen isimlerin bir bir CIA ajanı çıkmasıyla birlikte zaman içerisinde kanıtlandı.

MHP, tüm dünyadaki antiemperyalist yükselişe karşı önlem almak isteyen ABD’nin kurduğu antikomünist “paramiliter” örgütün Türkiye’deki koludur. MHP’nin önde gelen isimlerinden Fethi Tevetoğlu’nun Amerikan bayrağını öperken çekilmiş resminin aslında büyük bir anlamı bulunmaktadır. Ve tabii ki Türkeş’in de İsrail bayrağı altındaki resmini unutmayalım.

Daha önce TÜRKSOLU’nda yazdığımız bir başka gerçeği daha hatırlatalım. CIA’nın 1959’dan 1971’e kadar Türkiye İstasyon Şefliğini yürüten Özbek asıllı ajanı Ruzi Nazar, MHP’yi örgütleyen ABD’li ajanların en ünlüsüdür. Ruzi Nazar hakkındaki bir başka önemli bilgi de İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin SSCB’yi işgali sırasında onlarla işbirliği yapan Özbeklerden biri olmasıdır. ABD’ye iltica eden ünlü Nazi Generali Gehlen gibi o da, İkinci Dünya Savaşı’nı Nazilerin kaybetmesi üzerine antikomünist mücadeleyi ABD’de sürdürmeye karar vermiş ve CIA’nın kuruluşunda da yer almıştır.

Nazar’ın MHP ile ilişkileri o denli sıkı fıkıdır ki, Türkiye’den sonra görev yaptığı Almanya’da da üstlendiği görev MHP’nin yurtdışı örgütünü kurmak olmuştur. MHP’li katilleri yurtdışına kaçıran şebekeyi de bizzat Nazar oluşturmuştur.

ABD’ye karşı çıkmayan
milliyetçilik olur mu?

Çok fazla uzatmayacağız.

MHP’nin kuruluşundaki ABD etkisi konusunda zaten Türkiye’nin büyük çoğunluğu hemfikirdir.

MHP’nin 80 öncesi üstlendiği misyonu da sanırız kimseye hatırlatmaya gerek yok.

Bunu da herkes kabul ediyor, ama MHP’nin artık değiştiği ve eski ülkücü kimliğinden sıyrılarak modern bir milliyetçi parti olduğunu savunan ve CHP’yi beğenmeyen Atatürkçülere adres olarak gösteren anlayışa da karşıyız.

MHP’nin bırakın “modern” milliyetçi olmayı, “milliyetçi” bile olmadığını görmek gerekiyor.

Seçimlerden önce yapılan çeşitli açıklamalarda bu zaten anlaşılıyordu.

Örneğin Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Şandır, “AB’ye bugün hayır diyoruz, ama karşı değiliz” şeklinde bir açıklama yapmıştı.

Bu konudaki en önemli açıklama ise Bahçeli’den geldi.

ABD eski büyükelçisi Grossman, seçim öncesi mitinglerin en heyecanlı günlerinde “Amerikan karşıtlığı üzerinden oy toplayan partileri affetmeyiz” şeklinde sert bir uyarı açıklaması yapmıştı. Bu açıklamanın AKP’ye karşı muhalefet yürüten CHP ve MHP’yi hedef aldığı ortadaydı. İki parti de “Sana mı soracağız” şeklinde “milli” bir tavır almak yerine, söylemlerinde bir değişikliğe gitti.

Yanlış anlaşılmasın, Amerikan karşıtı söylemleri bırakmadılar. Çünkü öyle bir söylemleri zaten yoktu.

Ancak, ABD’nin “affetmeyeceğinden” ürkerek Amerikancı söylemlere başvurdular.

Baykal “ABD stratejik müttefikimiz. Biz çuval olayından sonra bile Amerikan aleyhtarlığı yapmadık” gibi demeçler verirken, bomba açıklama Bahçeli’den geldi: “ABD’yi ikna eder, Kuzey Irak’a gireriz.”

Hem de Grossman’ın açıklamasının hemen ertesi günü. Üstelik, sorulan bir soruya yanıt olarak değil, Hürriyet yazarlarını bizzat MHP Genel Merkeze çağırarak…

Tüm Türkiye, şehit cenazelerinde PKK’yı destekleyen ABD’ye lanet okurken…

Genel Kurmay Başkanı Kuzey Irak’a girmemiz lazım, gerekirse Barzani ve ABD’yle de çatışırız gibi açıklamalar yaparken…

Komutanlar “Kimi müttefiklerimiz terörle mücadelede bizi yalnız bırakıyor, hatta PKK’ya siyasi ve lojistik destek sağlıyor” serzenişinde bulunurken…

Ve tüm Türkiye, Ordu’nun terörün kökünü kurutması için Kuzey Irak’a bir operasyon düzenlemesi gerektiğini düşünürken…

O çok milliyetçi ve PKK karşıtı partimiz MHP çıkıp terörü ABD ile işbirliği içinde halledecekleri mesajı veriyordu.

Yani MHP, terörü hiçbir zaman halletmeyeceğini açıklıyordu.

Şimdi bu partinin Mecliste PKK’lıların elini sıkması niye şaşırtıcı olsun ki?

Bir  milliyetçi  Kürtçeyi  nasıl  serbest  bırakır?

Bahçeli’nin Ahmet Türk’ün elini sıkması büyük gürültü kopardı, ama nedense kimse DTP’liler Türkçe yemin etti diye alkışlamasına o kadar önem vermedi.

Bahçeli yaptığı açıklamada, DTP’lileri Kürtçe yerine Türkçe yemin ettikleri için alkışladığını belirtti.

Sonuçta alkışlanan PKK’lıdır. Bundan bahsettik zaten. Ancak gözden kaçan bir unsur daha var.

DTP’liler yemin töreninden günler önce zaten Kürtçe yemin etmeyeceklerini açıklamışlardı. Hatta, Ahmet Türk, “O dönemin şartları farklıydı. Öyle yapmak gerekiyordu. Bugün ise farklıdır. Biz gerilim istemiyoruz.” dedi. Yani, DTP’liler açısından değişen bir şey yok. Ne Kürtçe yeminin bir özeleştirisini yapıyorlar ne de bundan sonra Kürtçe konuşmayacaklarını ifade ediyorlar.

Ancak daha da önemli bir husus var.

DTP’lilerin açıklaması incelenirse, neden Kürtçe yemin etmedikleri anlaşılacaktır.

Bugün DTP’lilerin Kürtçe yemin etmeye ihtiyacı kalmamıştır. Dedikleri gibi, “o günün şartları onu gerektiriyordu.” Çünkü o gün, yani, 16 yıl önce, PKK’nın Kürtçeyi meşrulaştırmak gibi bir politikası vardı. Bu politika uyarınca DEP’liler Meclis’te Kürtçe yemin etmişlerdi.

Bugün ise Kürtçe çoktan meşrulaşmış durumdadır.

O yüzden Kürtçe yemin etmeye gerek kalmamıştır.

Üstelik Kürtçenin meşrulaşmasında Bahçeli’nin en az Ahmet Türk kadar katkısı da bulunmaktadır. Çünkü Kürtçe konuşmanın, hatta Kürtçe eğitim ve Kürtçe yayın hakkını serbest bırakıldığı 3 Ağustos AB ile Uyum yasaları MHP iktidarı döneminde çıkmıştır.

Yani Bahçeli’nin ayakta alkışladığı aslında DTP’liler değil, Kürtçeyi serbest bırakan kendisidir!

O yüzden şaşılacak bir şey yoktur…

Zaten, Kürtçe konuşan vatandaşlarımızla bir sorunu olmadığını Bahçeli’nin kendisi söylememiş miydi? Hatta kongrede Kürtçe konuştuğu için büyük tepki alan Diyarbakır il başkanına sahip çıkan yine aynı Bahçeli değil miydi?

Dün kendi partisinde Kürtçe konuşana sahip çıkan Bahçeli’nin bugün de Meclis’te Kürtçe konuşanlara sahip çıkmasından doğal ne olabilir?

Daha kendi partisinde Kürtçe konuşmayı engellemeyen bir genel başkan, Türkiye’de Kürtçe konuşulmasını nasıl engelleyebilecektir ki?

Milliyetçi  Ordu  düşmanlığı  yapar  mı?

MHP 22 Temmuz seçim sonuçlarının açıklanmasından sonra yaptığı ilk değerlendirmede Ordu’yu eleştiriyordu. Bahçeli aynen şöyle dedi:

“Meclis iradesine yönelik dışarıdan yapılma dayatma ve zorlamaların toplumda kabul görmediği ve iktidar partisine hak etmediği bir desteği sağladığı anlaşılmaktadır.”

Yani AKP’nin güçlenmesi kimin eseriymiş?

Sözde dayatmayı kim yaptıysa: Ordu ve Cumhuriyet mitingleri.

Öyle değil mi ya, Büyükanıt çıkıp Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığının engellemeseydi, hele hele Türk milleti Cumhuriyet mitinglerinde ayağa kalkmasaydı, AKP güç kazanmayacaktı!

Bu kadar da olmaz yani! CHP halkı oy vermedi diye suçlar. MHP de AKP’yi protesto edip Meclis iradesine dışarıdan dayatma yaptığı için!

İkisi de halk düşmanı yani.

Ancak MHP’nin açıklamasının Ordu ile ilgili kısmına dikkat çekmek isteriz.

Türkiye’de sağcıların klasik bir hastalığıdır Ordu düşmanlığı… Ordu’nun siyasete müdahaleleri aslında sağcı iktidarların ülkeyi bir müstemlekeye ve Şeriat karanlığına götürme projelerini engellemiştir. Türkiye’de sağcıların sınır tanımaz işbirlikçiliği ve gericiliği gün gelir Ordu’nun Atatürkçü kararlılığına toslar durur.

Özellikle MHP’de bu duygu çok güçlüdür. Zaten MHP, Türk-İslamcı geleneklere sahip bir partidir. Yani, Amerikancı olduğu kadar Şeriatçıdır da.

Bu yüzden de Ordu karşıtlığı derin bir şekilde bulunmaktadır. Hatırlayalım: Şemdinli’deki PKK Provokasyonunun hemen ardından, tüm Ordu ve Devlet düşmanı koro Büyükanıt’a yüklenirken Bahçeli “Ara rejim arayışında olanlara karşıyız” diyerek koronun içindeki yerini belli etmişti. Yani MHP bugün olduğu gibi o gün de PKK’yla aynı saftaydı.

MHP’nin önde gelenlerinden Meral Akşener’in Ordu düşmanı açıklamalarını hatırlatmaya da gerek yok sanırız. Son olarak birkaç ay önce, “Milliyetçilik aynı zamanda darbe karşıtlığıdır” demişti. Sanılmasın ki burada Amerikancı darbe 12 Eylül’ü eleştiriyor. Hayır, tersine, 28 Şubat’ın ne kadar halk düşmanı olduğundan bahsediyor. Zaten açıklamayı da Fethullah’ın gazetesi Zaman’a yapmış.

Bu, Akşener’in kişisel görüşleri sanılmasın.

MHP, “ara rejim arayışları”na o kadar karşıdır ki, Bahçeli, sırf Nokta dergisinin yayınladığı sözde darbe günlüklerinde ismi geçiyor diye 40 yıllık yol arkadaşı Ömer İzgi’nin ismini çizmiş, 22 Temmuz’da aday bile göstermemiştir.

Tüm bunlar alt alta konulunca görülmelidir ki MHP’nin “Muhtıra AKP’ye yaradı” açıklaması, AKP’nin seçimlerde aldığı yüksek oy oranının açıklama telaşının değil, MHP’deki köklü Ordu düşmanlığının bir sonucudur. Emin olun, AKP barajın altında kalsa ve MHP birinci parti bile olsa muhtıra karşıtı bir açıklama MHP’den yine gelecekti.

Hatırlanacağı üzere, 22 Temmuz’dan önceki dönemde de Bahçeli mitinglerde yaptığı konuşmalarda Cumhuriyet mitinglerini eleştirmişti. Nitekim, MHP Cumhuriyet mitinglerine de katılmadı.

Türkiye’yi AKP’ye teslim eden
milliyetçi olabilir mi?

Bugün Meclis çatısı altında PKK’yla tokalaşan MHP, bununla yetinmiyor, AKP’nin de önünü sonuna kadar açıyor.

22 Temmuz’un hemen ardından, AKP’nin milletvekili sayısının 352’de kalması üzerine, Cumhurbaşkanlığı seçiminin ne olacağı tartışılmaya başlandı. Hatta meydanlarda birbiri hakkında çok ağır ifadeler kullanan MHP ve AKP’nin asla uzlaşamayacağı, bu nedenle AKP’nin DTP’nin desteğini alarak Cumhurbaşkanını seçmek zorunda kalacağı söylendi.

Ancak AKP’lilerin yüreğine su serpen açıklama Bahçeli’den gelmekte gecikmedi:

“Yeni bir kriz yaratmayacağız. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Meclise girip oy kullanacağız.”

Tabii bu AKP istediği ismi Cumhurbaşkanı seçebilir anlamına geliyordu.

Böylece AKP’ye karşı “sol oylar CHP’ye, sağ oylar MHP’ye” çağrısının ne büyük bir yanlış olduğu bir kez daha ortaya çıktı. MHP’nin AKP’ye karşı yürüteceği muhalefetin sınırları da belirlenmiş oldu.

MHP’nin verdiği bu açık çek sayesinde AKP istediği ismi Cumhurbaşkanı seçmiş olacak. MHP aynı politikayı, 5 yıl önce, 3 Ağustos yasalarının oylaması sırasında da yapmıştı. Oylamada red oyu vereceğini söylemiş ve oylamalara katılmıştı. Böylece o yasaların çıkmasını engelleme potansiyelini harekete geçirmemişti. Kısacası MHP, o dönem AB politikalarının yürürlüğe girmesi için “koltuk değnekliği” yapmıştı.

Anlaşılan MHP o günkü misyonunu devam ettiriyor.

Ancak MHP-AKP işbirliğinin bir başka boyutunu daha ortaya koymak gerekiyor. Bilindiği gibi 3 Kasım seçimleri ABD’nin Irak işgali öncesinde istediği hükümet formülünün oluşması için yapılmış bir baskın seçimdi.

ABD’nin ve AB’nin düzenlediği darbenin ardından DSP-MHP-ANAP hükümeti devrilmiş, Türkiye bir baskın erken seçime sokularak AKP iktidarına yol açılmıştı. MHP’nin o dönem Türkiye’nin erken seçime gitmesinde üstlendiği rolü unutanlar olmuş olabilir. Hatırlatalım.

Bahçeli, DSP-MHP-ANAP hükümetinde yaşanan istifaların ardından sözde rest çekmiş ve hükümete yönelik bir darbe girişimi olduğunu. Bunu bertaraf etmek için erken seçime gidileceğini açıklamıştı.

Sonuçta erken seçime gidildi ve AKP o seçimi kazandı. ABD’nin istediği olmuştu. Halbuki, ortalama zekaya sahip herkes, o seçimden hükümet üyesi tüm partilerin baraj altında kalarak çıkacağını görebiliyordu. Hatta Ecevit, seçimlerden sonra yaptığı açıklamada düşük oy alacaklarını bile bile Bahçeli’nin açıklaması sonucu erken seçime gitmek zorunda bırakıldıklarını söylemişti.

Kısacası, MHP, o dönem hükümeti deviren ve AKP’yi iktidara getiren planın çok önemli bir aşamasında üzerine düşeni yapmıştı.

Dün AKP’ye iktidarı hediye eden MHP’nin bugün de Cumhurbaşkanlığını hediye etmesinden doğal bir şey olamaz.

Dolayısıyla MHP’nin AKP’ye karşı tutarlı bir muhalefet yürütmesini kimse beklemesin. Nitekim, gerek Meclis Başkanlığı için yapılan oylamada MHP’nin kendi adayıyla çıkması, gerekse MHP’nin önde gelenlerinin ardı ardına “yumuşama mesajları” vermesi 22 Temmuz sonrası Meclisinin AKP açısından çok zorlayıcı olmayacağını gösteriyor.

MHP’nin AKP’yi Meclis’te köşeye sıkıştıracağını düşünenler sanırız gerçekleri artık görmektedir.

Anlaşılan MHP, Meclisi tıkayabileceği her noktada kendi adaylarıyla ortaya çıkacak ya da hayır oyunu kullanacak ve parlamenter oyunun bir parçası olarak kalacaktır. Ama sonuçta oy çokluğuna sahip AKP, istediği icraatları bir bir yerine getirebilecektir.

Halbuki, MHP, rest çekebilir, Anayasa değişiklikleri ve Cumhurbaşkanlığı seçimi için 367’ye ihtiyacı olan AKP’yi köşeye sıkıştırabilirdi. Böylelikle AKP, DTP ile ittifaka mecbur bırakılırdı. Bu da AKP’nin sonu demek olurdu.

Halbuki MHP, uzlaşmacı bir tavır alarak AKP’nin elini güçlendirmiş oldu.

Şeriatçılarla kol kola türbanı savunan sözde milliyetçilik

Türkiye’de kimi Atatürkçü çevreler bir gaflet içinde. AKP’ye karşı MHP’den muhalefet bekliyor. Kimileri ise MHP’nin DTP’lilere karşı milliyetçiliğin sesi olacağını.

Şu 15 günlük süreç bile çok şeyi göstermiştir. MHP’nin ne AKP’ye ne de DTP’ye karşı bir muhalefet yürütme niyeti bulunmaktadır. Meclis tam bir “Körler sağırlar birbirini ağırlar” meclisi olacaktır.

Bu mecliste CHP kendisine verilen Atatürkçülük rolünü, MHP ise milliyetçilik rolünü oynayacak, ama AKP ve PKK git gide yol alacaktır.

MHP’ye umut bağlayanlar bu partinin sonuçta sağ bir parti olduğunu, hatta Amerikancı ve Şeriatçı bir parti olduğunu unutmasın. MHP’nin son seçimde kıyı şeridinde oylarını artırmış olması, daha önce sol partileri seçmiş laik kesimden oy aldığını göstermekte. Bunda temel etken Kürt istilasına yönelik tepkidir.

MHP’nin Kürt istilasına karşı bir barikat oluşturamayacağı da ortada. Bunu ayrıntılarıyla anlattık. Ama MHP, aynı zamanda AKP’nin Kürt-İslamcı iktidarına hiçbir şekilde alternatif olamaz. Çünkü MHP, AKP’nin Kürtçülüğüne karşı çıkmayacağı gibi, İslamcı kimliği nedeniyle Şeriatçılığına da karşı çıkmayacaktır.

Nitekim MHP’nin AKP iktidarı döneminde özellikle türban meselesiyle ilgili yaptığı açıklamaların unutulmaması gerekir. Rektörlerin ve YÖK’ün AKP’nin üniversiteleri medreselere dönüştürme çabalarına karşı yürüttüğü direnişe MHP kanadından destek değil eleştiri gelmişti. Nitekim, üniversitelerdeki pek çok ülkücü öğretim üyesi de son dört yıldır iktidarın karşısında değil yanında yer aldı.

MHP ile AKP arasında bir türban ittifakının olduğunun altını çizmek gerekiyor. Türkiye’de sağ partilerin kaderidir. Mesele türban oldu mu, din oldu mu, tarikat oldu mu aralarında kendiliğinden bir ittifak kurulur. Bunun örneklerini önümüzdeki dönemde sık sık yaşayacağız.

CHP’den adam olmaz, MHP’den olur mu?

Son dönemde “CHP’den adam olmaz” sözlerini çok sık işitiyoruz.

Doğrudur. Bunu zaten TÜRKSOLU da söylüyor. CHP’nin de Baykal’ın da değişeceğini kimse beklemesin.

Ama bu gerçek insanları bir başka yanlışa sürüklemesin.

CHP’den adam olmayacağı MHP’den adam olacağı anlamına gelmez.

Yıllarca CHP’ye oy vermiş insanların, bu seçimlerde PKK’ya karşı mücadele edeceğini düşünerek MHP’ye oy verdiğini gördük. MHP İstanbul gibi büyükşehirlerdeki oy oranını %5’lerden %10’lara yükseltti. İşte bu fark, MHP’nin milliyetçi olduğunu düşünen ve CHP’den adam olmayacağını bilen Atatürkçülerin oyudur.

Halbuki, MHP’den de adam olmaz.

MHP ne zaman milliyetçilik yapmış ki, şu Meclis’te yapmasını bekleyelim.

Son yaşananlar ve AKP iktidarı boyunca MHP’nin yaptıkları ve yapmadıklarını bir hatırlamak sanırız yanıtı vermektedir.

Bugün CHP’ye karşı mücadele gerçek Atatürkçülüğe ulaşmak için iyi bir başlangıçtır. Atatürkçülüğü yıllardır onu sömürenlerin elinden kurtarmanın artık vakti gelmiştir.

Aynı şekilde MHP’ye karşı verilecek mücadele de gerçek milliyetçiliğe ulaşmak için bir başlangıç olacaktır. Yıllardır milletimizin milliyetçi duygularını sömürenler, istismar edenler, meydanlarda ip atıp daha sonra Apo’yu kurtarmak için idamı kaldıranlar bugün milliyetçiliğin önündeki en büyük engellerdir.

Milliyetçiliği de MHP’nin elinden kurtarmanın vakti gelmiştir.

TÜRKSOLU yalnızca Atatürkçülüğün değil, milliyetçiliğin de sahtesine karşı gerçeğinin bayrağını yükseltmektedir.

Ve Türk milletini bu sömürgenlerin elinden kurtaracaktır.

TURKSOLU DERGİSİ

15
Aug
07

MİT’ten “banka” açıklaması geldi

Bir dergide yayınlanan banka satışı sonrasında hesap kayıtları nedeniyle 5 bin MİT mensubunun deşifre edildiğine ilişkin iddiaya, MİT Müsteşarlığı’ndan açıklama geldi.

Teşkilat mensuplarının maaş dağıtımının herhangi bir banka üzerinden yapılmadığının altını çizen Müsteşarlık, “Bu konuda gerekli güvenlik önlemleri de mevcuttur” şeklinde açıklama yaptı.

Geçen günlerde yayınlanan haberlerde, 2001 yılında kamu bankalarının yazılım ihtiyacını karşılamak için kurulan Finansal Teknoloji Hizmetleri AŞ (Fintek) şirketi üzerinden çok gizli bir casusluk faaliyeti gerçekleştirildiği, Ziraat ve Halk Bankası’nda saklanan tüm verileri özel bir yazılımla ele geçiren yabancı gizli servisler, bunlara ilaveten kamu bankalarına ait birçok bilgiyi de ele geçirmeyi başardığı iddia edilmişti.

Bu iddiaya Ziraat Bankası’nın ardından MİT Müsteşarlığı’da gerçeği yansıtmadığını açıkladı.

MİT Müsteşarlığı’nın resmi internet sitesi üzerinden yapılan yazılı açıklamada şöyle denildi:

“13-14 Ağustos 2007 tarihlerinde bazı basın-yayın organlarında 5 bin MİT mensubunun gerçek kimliklerinin, banka kayıtlarından istifade ile yabancı gizli servislerin eline geçtiği iddiasına yer verilmiştir.

Bu iddialar doğru olmayıp gerçeği yansıtmamaktadır. Teşkilat personelinin maaş dağıtımında herhangi bir banka düzenlemesi söz konusu değildir ve esasen bu konuda gerekli güvenlik önlemleri mevcuttur”

15
Aug
07

Amerika darbe söylentisi yayıyor!

söylentisi yayıyor!

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına aday olması ve en geç 3. turda seçileceğinin kesinleşmesiyle birlikte yurtdışında Türkiye aleyhinde söylentiler arttı.

Abdullah Gül’ün AKP’nin oylarıyla Cumhurbaşkanı olmasına kesin gözüyle bakılırken, yurtdışı ekonomi çevrelerinde Türkiye aleyhinde spekülasyonlar başladı.

Haberne.com sitesinin haberine göre Bear & Stearns ve Lehman Brothers isimli iki Amerikan yatırım bankası “darbe” spekülayonları piyasalara yayılmaya başladı.

Uzmanlara göre bu spekülasyonların amacı ABD’nin yaşadığı likidite krizinde Turkiye piyasalarında sıcak para şeklinde yatırım yapan Amerikan sermayesinin ülkeye geri çekilmesi

15
Aug
07

AP ve Reuters arasında Gül farkı!

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün AKP’nin cumhurbaşkanı adayı olması dış basında geniş yankı buldu.

Bu adaylığın yeni bir gerginliğe neden olma ihtimali bulunduğu belirtilirken, Cumhurbaşkanı adayı olan Gül’ün ’siyasi kimliği’ uluslararası haber ajanslarında farklı yorumlandı. Amerikan haber ajansı AP Gül’ü ‘İslami eğilimli’ olarak tanımlarken, İngiliz haber ajansı Reuters ‘eski İslamcı’ ifadesini kullandı.

AP konu ile ilgili ‘İslamcılar yeniden Cumhurbaşkanlığı için çabalıyor’ başlıklı haberinde, “Türkiye’nin iktidar partisi güçlü laik muhalefete rağmen İslamcı birini Cumhurbaşkanlığı için yeniden aday gösterdi” denildi. AKP’nin İslami merkezli parti olarak tanımlandığı haberde, “Adaylık, ordunun da içinde bulunduğu laik kesimler ile karşı karşıya gelme ihtimalini arttırıyor” ifadesi kullanıldı. Gül’ün bir önceki adaylığına ordudan ve laik kesimden büyük bir tepki geldiği bilgisine yer verilen haberde, muhalefetin cumhurbaşkanlığı adayını uzlaşma ile seçilebileceği yönündeki sözleri hatırlatılarak muhalefetten bu konuda gelebilecek tepkiye dikkat çekildi.

ESKİ İSLAMCI

Reuters ise, “Kutuplaşan aday cumhurbaşkanlığı için ikinci kez deniyor” başlığı ile gelişmeyi aktardı. Türkiye’nin iktidar partisi olan AKP’nin pazartesi günü ‘eski İslamcı’ Dışişleri Bakanı Gül’ü, yeniden cumhurbaşkanlığı için sunduğu kaydedilen haberde, Gül için ‘eski İslamcı’ ifadesinin kullanılması dikkat çekti. Reuters’in daha önce ‘İslamcı olarak tanımladığı Gül’ü son aylarda ‘eski İslamcı diye nitelemeye başlaması dikkatlerden kaçmadı. Reuters’in neden bu ifadeyi kullandığı bilinmiyor.

TÜM DÜNYA BASINI GÜL’Ü TARTIŞIYOR

Uluslararası basın kuruluşlarının bir kısmı Gül’ün adaylığı ile yeni bir krize girileceği görüşünü savunurken, diğer bir kısmı Gül’ün laikliğin korunacağı yönündeki sözlerine dikkat çekiyor. Önde gelen gazetelerde yer alan yorum ve haberlerden bazıları şöyle:

-INDEPENDENT: “GÜL KARİZMATİK BİRİ”-

İngiltere’nin en saygın gazetelerinden Independent, Gül’ün Cumhurbaşkanlığı görevine ikinci kez aday olmasıyla, Türkiye’deki siyasi krizin yeni ve muhtemelen nihai bir evreye girdiğini yazdı. Abdullah Gül’ün eşinin başörtülü olduğu vurgulanan haberde, Gül için de “alçak gönüllü ve karizmatik” ifadesi kullanıldı.

-GUARDIAN: “LAİK TÜRKİYE KARGAŞADA”-

İngiltere’nin önde gelen gazetelerinden bir diğeri olan Guardian, “eski İslamcı Gül’ün Cumhurbaşkanı adayı olması ile laik Türkiye’nin bir kargaşada olduğunu” yazdı. Haberde, Türkiye’nin yenilenmiş bir siyasi krizle karşı karşıya bulunduğu değerlendirmesini yaptı. Gül’ün “sıkı bir Müslüman olduğu ve karısının başörtüsü takmakta ısrar ettiği” ifadelerine yer verilen haberde ” Türkiye’de kapalı kadınların bırakın içinde yaşamayı Cumhurbaşkanlığı köşküne girmesinin bile yasak olduğu” belirtildi.

-EL CEZİRE: “GÜL LAİKLİĞİ KORUYACAĞINI SÖYLEDİ”-

Televizyon kanalı El Cezire, Cumhurbaşkanlığına tekrar aday olan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, laikliği koruyacağı söylediğini vurguladı. Haberde Gül’ün daha önceki adaylığının siyasi bir krize neden olduğu kaydedildi. Ana muhalefet partisi CHP’nin bundan önceki Cumhurbaşkanı seçimlerini boykot ettiği hatırlatılan haberde, CHP’nin bu tavrını sürdüreceği ayrıca Gül’ün seçilmesi halinde resepsiyonlar ve dış gezileri de protesto edeceği ifade edildi.

-EURONEWS:“MUHALEFET OYLAMAYI BOYKOT EDECEK”-

Euronews haber kanalı, muhalefetteki CHP’nin, Cumhurbaşkanı oylamasına katılmayacağını vurguladı. Haberde Gül’ün “İslami kökenli AKP’nin Dışişleri Bakanı olduğu” kaydedildi.

-DW:“TÜRKİYE’NİN GÜVENİLMEZ SEÇMENLERİ”-

Deutsche Welle’nin haberinde ise “Ordunun, laik elitlerin, Anayasa Mahkemesi’nin ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Gül’ün adaylığını engellemek istediklerini ve bunun için demokratik bir bakış açısıyla hoş görülemeyecek taktiklere başvurdukları” ifade edildi. Haberde, “bunun sonucunda seçmenlerin onları cezalandırdığını ve Dışişleri Bakanı Gül’ün tekrar aday olduğu” ifade edildi.

-TIME:“TÜRKİYE TEKRAR UÇURUMUN KENARINDA MI”-

Dünyanın önde gelen haftalık haber dergilerinden Time, “Türkiye tekrar uçurumun kenarında mı” diye soru sorduğu haberinde Gül’ün tekrar aday olmasıyla, Türkiye’yi erken seçime götüren siyasi krizin yeniden yaşanıp yaşanmayacağı kaygılarını yenilediğini yazdı. Haberde, Vecdi Gönül, Mehmet Ali Aydın gibi AKP’den başka adayların da gelecek günlerde aday olabileceğini ifade edildi.

-DAILY TIMES:“GÜL DESTEK ARIYOR”-

Pakistan’da yayınlanan Daily Times gazetesi, “Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’ün destek aradığını ancak İslami geçmişinden endişe duyan laiklerin ona karşı olduğunu” yazdı.

-WP: “GÜL LAKLİĞİ KORUYACAĞINI SÖYLEDİ”-

Washington Post gazetesi, “Gül’ün Cumhurbaşkanı adaylığının cami ile devlet arasındaki çizgiyi belirsizleştireceği korkusu olduğunu ancak Gül’ün adaylık başvurusu ardından laikliği koruyacağını söylediğini” yorumunu yaptı

15
Aug
07

Unakıtan Gül’ün adaylığına karşı çıktı!

Başbakan Erdoğan başkanlığında önceki gün yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışılırken, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın “Abdullah Bey kardeşim kusura bakmasın. Bu meselelerde daha geniş perspektiften bakmak gerekir” dediği öğrenildi.
Erdoğan, toplantıda bakanların görüşlerini tek tek sordu. Edinilen bilgiye göre Unakıtan, “Abdullah Bey kardeşim kusura bakmasın. Gündelik politikalarla geleceğe yürüyemeyiz. Olayı kısa vadeli düşünmeyelim” diye konuştu.
Devlet bakanları Ali Babacan ve Beşir Atalay ile Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ise Gül’ün mutlaka cumhurbaşkanlığına aday olması gerektiğini ifade etti. Gül’e destek veren bakanlar, seçimlerin bu adaylığı onayladığını söylerken, aday olmaması halinde bunun seçmene anlatılamayacağını ve partinin zor durumda kalacağını kaydetti.

10 bakan renk vermedi

10 kadar bakan da sürecin gerginlik yaratılmadan çözülmesi gerektiği üzerinde durarak, Gül’ün lehinde veya aleyhinde ifadeler kullanmadı. Erdoğan ise kendisinin aday olmadığını daha önce açıkladığını belirtirken, Gül meydanların sesi doğrultusunda hareket etmesi gerektiğinin altını çizdi. Abdullah Gül, aday olduğunu da “Millet iradesine saygının gereğini yerine getirmem gerekir” sözleriyle dile getirirken, Erdoğan bunun üzerine “Abdullah Bey’in kararına saygılıyız” dedi.
Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu, isimlerinin sürekli cumhurbaşkanlığı adaylığı için gündeme getirilmesinden duydukları rahatsızlığı dile getirdi.

15
Aug
07

Gül – Erdoğan arasında ilginç diyalog

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, AKP’nin önceki akşamki MYK toplantısında cumhurbaşkanı adaylığını açıklarken, Başbakan Tayyip Erdoğan’a, “Aslında sizin hakkınızdı, ben orada sizi görmek isterdim, ama siz fedakarlık yaptınız” dedi.

Erdoğan’ın, “Adayımız Abdullah Bey’dir,” diyerek, cumhurbaşkanlığı adaylığıyla ilgili tartışmalara son noktayı koyduğu MYK toplantısında, Gül de adaylığını şu sözlerle ilan etti: “Seçim sonuçları genel başkanımızın, partimizin başarısıdır. (Erdoğan’a dönerek) Aslında cumhurbaşkanlığı da sizin hakkınızdı. Ben orada sizi görmek isterdim. Ama fedakárlık yaptınız, yaptığınız değerlendirmelerin sonunda takdiriniz bu yönde oldu. Bu noktaya kendi arzumla gelmedim.”

28 AĞUSTOS’TA

Gül, 28 Ağustos’ta yapılacak üçüncü turda cumhurbaşkanı seçilebilecek. TBMM Genel Kurulu geçen hafta cumhurbaşkanı aday sürecini başlatırken, seçim takvimini de belirlemişti. Buna göre, Gül’ün dışındaki diğer adaylar, 19 Ağustos saat 24.00’e kadar başvuruda bulunabilecekler. Başvuru süresinin sona ermesinin hemen ardından 20 Ağustos’ta ilk tur oylama yapılacak. Seçimlerin ilk iki turunda, AKP, MHP, DTP ve bağımsızlar salona gireceği için toplantı için gerekli olan 367 sıkıntısı doğmayacak. Gül’e AKP’nin 340 vekili dışında, DTP’li 20’i, bağımsız 6 milletvekili oy verse dahi, 366 sınırında kalacak ve 376’yı bulamadığı için Gül’ün seçimi üçüncü tura kalacak.

İlk imza Erdoğan’ın

ABDULLAH Gül, Cumhurbaşkanlığına adaylık dilekçesini TBMM Başkanı Köksal Toptan’a verdi. Gül’ü AKP Genel Başkan Yardımcısı Necati Çetinkaya 17, Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin de 34 milletvekilinin imzasıyla aday gösterdi. Çetinkaya, dilekçesinde ilk imzanın Başbakan Tayyip Erdoğan’a ait olduğunu söyledi.

15
Aug
07

Türkçüler

Bir röportajımda kadın yazarlar soruldu, Nuray Mert, Perihan Mağden, Vivet Kanetti, Kırıkkanat, hatta Meral Tamer, bu son ismi yazmamışlar, önemlidir, dedim. Röportajı yapan, peki Ayşe Arman, Pakize Suda diye araya girdi, “tenezzül etmedi­ğim isimler üzerinde laf söylemek zorunda bırakmayın beni” dedim…

Milliyet Eki’nde “Sarıkız’ın Anılan” başlığında bir köşe var. Adını saklıyormuş, ne boksa. Nükhet Duru’nun, Müjde Ar’ın donlarını anlatır, durur, hayatım boyu hiç dikkatimi çek­meyen bir köşe.

Vay sen misin Ayşe Arman’a, Pakize Suda’ya dil uzatan diye tam sayfa döşen­miş bana. Ne deseydim, kraliçemiz mi olurlar, deseydim.

Bu yazarlar Türk halkının midesini bulandırıyor, biri pedlerini anlatır, diğeri üçün­cü sınıf pavyonlardan Hürriyet’e büyük yazar oldurulmuş, ne diyeyim..

Sarıkız köşesinde, kadın çıldırmış, inanılmaz cümleler. “Siz taşralılar, bizim gibi sarışınlara bayılırsınız, tüm derdiniz bizim gibi sarışınlarla yatmaktır. Sizi aramıza al­mayacağız. Sivri diliniz ve o taşralı komplekslerinizle aramıza giremeyeceksiniz!”… Şu cümleler de onun: “gençliğinizde bir türlü ilgilerini çekemediğiniz o sarışın kızları hatırlatıyoruz size. Zengin şehirli oğlanların tavladığı ama size bir türlü verme­yen kızları hatırlatıyoruz, o yüzden ulaşamıyor, kin kusuyorsunuz!”… Yazınım ana fikri şu: “Oh olsun size vermeyeceğiz!”… Şu cümle de onun: “(siz taşralılar) yazdınız yazdınız, şu ünlüler dünyasına kena­rından köşesinden geldiniz, peki şu Ayşe Arman niçin hala sizin kollarınızda değil. Eminim hep bunu arzuluyorsunuz!”…

Ve devam ediyor. Bu hanımın gençliğinde bizim gibi kara kuru bir taşralı sevgi­lisi olmuş. Ama bunu kandırmış. Şimdi akıllanmış. Bir daha Anadolulu mu, artık vermeyecekmiş, dinleyin: “…Yıllarca onlar da insan, onlarla da ilişki kurmak, dışla­mamak lazım gibi hümanist fikirler sahibi oldum, ama yanılmışım…”.

Neden yanılmış? Çünkü taşralıların bütün dertleri bu boyalı sarışın hanımların kollarına atılmakmış. Bu yüzden benim gibi insanlardan iğreniyormuş. “Oh olsun, bizi aralarına asla almayacaklarmış..”;        Şu cümle de onun: “(Siz taşralılar) boşuna uğraşmayın, sizi aramıza almayacağız!”, Neye uğradığımı şaşırdım. Siz kimsiniz, orası ne, bizi niye aranıza alıp almamak gibi derdiniz var, orada, araya alınma diye bir şey mi var…

Böyle bir yazı olur mu, oluyor işte, geçen haftanın Milliyet Eki’nde.. Bu yazıları )i    sizin vergilerinizle yazıyorlar.

Bir de küçücük beyniyle cinlik yapıyor, yazısında lafları gargaraya getiriyor, bakın: “şu bir yazar var ya, Zeki Müren’i, Selda’yı, Ayşe Arman’a kadar herkese hakaret eden!”.. Yalan. Aynı röportajda, bir yığın kadın yazarı övdüm, ayrıca Zeki Müren’i ve Selda’yı da fazlasıyla övdüm. Ayşe Arman’a da bir statü vermek istiyor ya.

Neyse, bize iş düştü. Hayatım boyu travesti gibi kırıtan, travesti ses tonuyla ko­nuşan, travesti gibi giyinen, döt sümüğü bir yığın kadın gördüm. Hiçte küçüm­semem, hayatı böyle seçmişler, ne yapayım…

Ancak, burada, sosyoloji dersi olacak cümleler var. Mesela, taşralıları neden kü­çümser, taşralılık eğlenilecek bir şey midir? Şimdi size birkaç taşralıdan söz edeyim: Mesela: Kanuni Sultan Süleyman, Mevlana, Yunus Emre, Pir Sultan, İbni Sina, Karacaoğlan… Bunların hepsi taşralı. Bu yüzden mi acaba, bu isimleri aranıza almıyor, yazılarınızda hiç bahsetmiyorsunuz. Mesela, Şekspir, Jack London, Hazreti İsa, da­ha bir yığın taşralı. Bunlar da taşralı olduğu için mi bu isimlerden hiç bahsetmiyor, yazılarınızda, Nükhet Duru ve Müjde Ar’ın donlarından başka bahis bulamıyorsunuz. Ayıptır söylemesi, hani, Aydın Doğan patronunuz da taşralı, Koç, Sabancı, hepsi taşralı.

Taşralılığın bir aşağılanma vasıtası olarak kullanılması, bu kafadan sakat boyalı böceklerin acıklı ruh halini anlatıyor. Şimdi kendisi sosyete mi oluyor. Saçları boyanınca, sarışın olununca, bir de arabesk sanatçılar Alişanlar’ın haberlerini gazete ilavelerinde yapınca, Ferdi Tayfurlar’a sinema senaryoları yazınca, “sosyete mi?” olunuyor.

Boğaz’da bir lokantada bir balık rakıya fit olan birçok kadın kendini sosyeteyim diye satıyor olabilir. Zavallılığı anlatmada Türkçe’de kelime yok.

Bırakın medyayı biz rezil etmeye çalışalım. Bu utanılacak yazılarınızla küstah, şı­marık, düzeysiz suratlarınız acıklı bir şekilde ortaya çıkıyor. Ama o gazetenizde Me­lih Aşıklar, Meral Tamerler, Hasan Pulur’lar gibi bu tür cehaletleri midesi kaldırma­yan, utanarak okuyan yazarlar var. Rezilliklerinizle onları üzmeyin!

Sanırım siz bu. sosyete fiyakanızla, bu yazarları da o gazeteden kovarsınız, hat­ta, patronunuzu da o gazeteden kovarsınız. Kimseyi beğenmeyen bir üslubunuz, maşallah, burnunuzu havaya kaldırmışsınız ama, biraz da beyninizle ilgilenmeliy­diniz…

Bakın hanımefendi, “aranıza almayacakmışsınız” gibi çalımlı laflar etmeyin, bu­rada ismini yazmaya terbiyem yetmez, o gazetede size verilen paranın yüzlerce ka­tı para teklif ettiler, telefon edin, kimlerin kaç lira verdiğini söyleyeyim..

Nükhet Duru’nun donlarını yazarak bir yere varamadığınız için medya ahlaksız­lık içinde can çekişiyor. Bakın, nasıl seçkin olunacağını öğreteyim size. Bu ülkenin, sanatına, sinemasına, romanına, siyasetine, yönetimine, hukukuna, bilimine bir “değer” katacaksınız. Bir fikir söyleyeceksiniz, işte o zaman “seçkin” insanlar sını­fına girersiniz. Müjde Ar sevgilisiyle yan odada sevişirken, siz öbür odadan duydu­ğunuz sesleri köşenizde yazarak, “seçkin” olamazsınız.

Müjde Ar’ın sevgililerini yazarak size “sosyetelik” bağışlayan patronunuz Aydın Doğanlarla işte sizin gibi insanları yazar yaptığı için hala mahkemelerde savaşıyo­rum.

Ben orada her şeye rağmen onurunu, kimliğini koruyan, kişilikli ve düzeyli bir ede­bi dil tutturmaya çalışan birçok kadın yazarı övdüm, övmediğim sadece Ayşe Arman, Pakize Suda. Bu yüzden, bana karşı hayatınızın en öfkeli, en kendini kay­betmiş yazısını yazdınız!.

Çünkü sizler, akıllı, zeki, ince fikirli, zarif ve hikayeler, makaleler yazmasını bilen kadınlardan hoşlanmıyor, kıskançlıktan çatlıyorsunuz. Kendine düzgün bir okuyucu kitlesi yapmış birçok başarılı kadınları çekemiyor, kuduruyorsunuz.

Ne yapayım, Müjde Ar’ın donlarını yazan, pedlerini yazan kadınlara kraliçe mi di­yeyim. Belki şu arabesk sanatçısı Alişanlar, senaryolarını yazdığınız arabesk sanat­çıları, onlar, böyle çalımlı, boyalı, boş laflarınıza inanıyordur. Ama işte düzeyiniz bu, ulaştığınız sosyetenin boyutu: Alişanlar, Özcan Denizler…

Kafayı yemiş kadın, Ayşe Arman, biz taşralılara vermiyormuş diye çok kızıp eleştiriyormuşuz. iyi de ben Ertuğrul Özkök’ü de çok eleştiriyorum. O da mı acaba vermediği için, eleştiriyorum. Yani, bu kadınlar aralarında oturup, şuna verelim, bu­na vermeyelim, diye mi tartışırlar. Sonunda da, “hani şu var ya bize yine laf atmış, çünkü, ona vermedik, o yüzden” diye bir sonuca mı ulaşıyorlar.

Neden şöyle bir sonuca ulaşmıyorlar! Bizler yazar olamayacak kadar basit in­sanlarız, insanlar bizleri okuyunca mideleri kalkıyor, çünkü zırvalıyoruz, bu yüzden halk bizi sevmiyor!..

Ama siz böyle yorumlanıyorsunuz. Yetmiş milyon taşralının sabah akşam sizi arzuladığını hülyalar içinde anlatıyorsunuz, iyi de, niye arzulayalım, orası gazete, arzular, şehvetlerle, gazete köşelerinin ne işi var.

işte böyle. Eskiden yazarlar birbirleriyle tartışır, fikir savaştan yaparmış.. Bakın şu işe, bu ünlü fikir tartışmaları, nereye kadar düştü, verdi, vermedi, sulandı, ver­meyecek, sana vermem, ona veririm, meselesine kadar…

Ama pek fetbaz bir kadınmış, bak, verdin, vermedin, benim de içime bir kurt düşürdü.. Baksanıza pazarlığa başladık bile…

İçerde solcu arkadaşları ziyaretimde geyik çevirirdik, “baba, bu medya ale­minden bize ekmek düşer mi?” diye takılırlardı..

Af haberini duydum.. Bakın şu Allah’ın işine, pazarlığa başladık bile… Çık­tığında çocuklar, “bakın, ben pazarlığı buraya kadar getirdim, biraz da siz gay­ret edin, hadi hayırlısı” derim… ,

Üstelik Sarıkız hanımefendi, yıllarca bomboş yazılar yazdınız. Kürt gerçeği­ni de bu vesileyle görmüş olursunuz. Vermezseniz, açıkça vermeyin deyin, ben böyle şeylerden alınmam.

Vermezseniz ne yapayım canım, Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi’ne gidip, bizim sarışın yazarlar Kürtlere vermiyor diye dava açamam ya… Hadi fazla yormayın beni, işimiz-gücümüz var…

Irak’ta askeri konvoylara saldırılar başlayıp ABD’li ve İngiliz askerler ölünce Blair ve bazı medya, askerleri öldürenlerden katil diye söz etmeye başladı. Dü­ne kadar Iraklı insanlardı bunlar. Ülkeleri işgal edildi, fethedildi. Şimdi işgalci güçlere karşı bölük pörçük direnmeye çalışıyorlar, adları hemen katil oldu. Ba­kalım bu toprağın çocukları bizlerin adı ne zaman katil olacak. Vatanseverlerin adlarını bir günde katil yapan bu uygarlığın sözcüsü de: Medya Kürtçe eğitim ve konuşmaya bir takım haklar veren devletimiz şimdi de PKK affı çıkartıyor. Bunları yirmi yıl önce yapsaydınız, otuz bin insan ölmeseydi. yüzlerce milyar dolar silaha gitmeseydi ve PKK savaşının arkasına gizlenen ve bu savaşı kullanan sağ iktidarlar bankalardan yüzlerce milyar doları soymasaydı, olmaz mıydı?

Şimdi niye barışıyorsunuz, sizi barıştıran kim, ne?

Irak savaşı sonrası hem Türkçülerin hem Kürtçülerin maskesi düştü. Ba­kın, tarih, bizim Türkçü-milliyetçilere ne oyunlar oynadı, nasıl komik, rezil ol­dular. Ülkemiz Türkçüleri elli yıldır Amerika’nın dümen suyunda. Türkeş’in ha­yatı, politikaları, derin devletimiz bunun delili. Komünizme karşı savaş verili­yordu, Amerika’nın gizli servisleriyle ülkemizin tüm derinleri ilişkiye girip Türk illerini koruyacaktık. Türkçü strateji olur mu? Elli yıl canımızı, malımızı, ülke onurumuzu sıfıra düşürdükten sonra bu oyun bugün bitti, Amerika Türkçüleri hızla korumasına aldı, üstüne bir de Arap düşmanlığını hediye ettiler, Orta As­ya’dan kopacak yağlı parçaların kucağımıza düşmesini elli yıldır bekledik.

Güzel Allah’ımızın takdiri işte, aynı Amerika, Irak savaşı günlerinde Kürtle­rin de hamisi, koruyucusu, oldu.

Türkçülerle Kürtçüler, Irak Savaşı’nda, biri Amerika’nın sağ cebinde keklik, diğeri sol cebinde keklik oldu. Sonra bunlar Kerkük’te karşı karşıya geldi. Sa­vaş günlerinde alevlenen Kerkük, bizim sınırlarımızda olsaydı yüz bin ölü çıkar­dı. Ama artık yönetim Amerika’daydı. Amerika iki gözünü de sakınmayı becer­di. İkisine de mavi boncuk dağıtıp, tatlıya bağladı.

Şimdi Irak’ın sahibi Amerika Kuzey Irak’ta ses çıksın istemiyor. Bizim Türkçülerle-Kürtçüleri barıştırıyor. Aklınız almıyor değil mi, siz aklınızı .ikin.

Türkçü-milliyetçi alikıran bağkesenlerimiz yukardan mı emir aldı, bilemem, yirmi yıl birbirlerini yakıp, öldürüp, işkenceler edip, şimdi Amerika işini bitirin­ce, susup, bir kenara çekildiler.

Biri Türk ırkı için savaştığını söyledi, diğeri Kürt ırkı için. Sonunda ikisi de Amerika’nın sevgilisi oldu çıktı.

Hem Türkçüler, hem Kürtçüler Irak işgale uğramış, dıngıllarında değildi, her ikisinin de derdi kapacakları yağlı parçalardı.

Ülkemizde yirmi yıl aralıksız cenazeler kalktı. Arada bizleri de yaktılar. Biz­lere vatan haini, PKK’cı, her şeyi dediler. Susturdular, mahkemeye verdiler, sal­dırdılar. Otuz bin ölüden sonra birden sosyal huzur istemeye başladılar. Kim is­tiyor bu huzuru? Bizimkiler mi, Amerika mı

Yüzlerce insanın leşini bu devlet tarlalara atmadı mı? Önüne gelen herkesin evine baskın yapıp yüzlerce işadamını öldürmediler mi? Sokağa çıkan herkesi tutuklayıp hapislere tıkmadılar mı? Neymiş? Bizler Kürt propagandası yapıyormuşuz, onlar milliyetçiymiş..

Yeşiller vurdu, Murat Demirciler banka soydu, Kurtuluş Savaşı’nda da böyle oldu, Topal Osmanlar savaştı, boşalan Rum, Ermeni evlerine Koçlar leşten oturdu. Devletin silahşörleri dağları, köyleri yaktı, Ankara’da Demireller Mesutlar, Tansular bankaları soydu.

Uğur Mumcu solcu muydu, hayır, devletin ta kendisiydi. Kendi evlatlarını bile acımadan öldürdüler. Sonunda GATA askeri hastane, yüzlerce delirmiş subayla, yüzlerce bacağı-elleri kopmuş askerlerle doldu. Şimdi, sosyal huzur istiyorlarmış.

Bizler geçen yirmi senede Türkçü, Kürtçü olmadığımız için vatan hainliğiyle suçlandık. Bunların dümen suyuna gelmedik. Yirmi yıldan bugüne, yüzlerce değerli bilim adamı, yazar, kalem oynatıp, ülkenin bütünlüğünü savundu. Hakkari de benim, Edirne de benim, dedi. Vay sen misin diyen. Bu ülkenin her taşı, her canlısı, her otu, kutsaldır, değerlidir, dedi. Vay sen misin diyen. Bu topraklarda doğup büyüyen her insan Fatih kadar saygın, kutsaldır, dedi… Dediği için öldürüldü, sürüldü, Türkçüler gibi, Kürtçüler gibi, bu ülkeyi “kısmen; “parça-parça” değil, bütünüyle seven bu bilim adamları susturuldu. Kürtçülükle suçlanıp hapislere atıldı, işleri ellerinden alındı.

Türkçülerin gözlerini kan bürümüştü, sokakta, evde, gazetede yüzlerce faili meçhul. Türkiye halkını, köy, şehir demeden makineli tüfeklerle taradılar. Az buz değil, otuz bin ölü. Ne oldu şimdi? Devlet silahşörlerini kullanıp bankalar soydu, Türkiye’ye yirmi sene aralıksız nefes aldırmadan cenaze kaldırıp ülke yi tam bir ahlaksızlık ve mafyanın kol gezdiği sağ iktidar cennetine çevirdi.

Ne oldu? Ülkemizi bütünüyle sevme hakkını bize vermediler, ölenlerin dinini, ırkını ayırt etmeden artlarından üzülme hakkını bize vermediler!..

Amerika yeni politikasını uygulamaya koydu: Türkiye’de huzur, İran’da kar­gaşa. Bizde oynanan oyunlar artık İran’da oynanacak.

Hem Türkçülerine, hem Kürtçülerine emir verdi. Hayat nasıl hızlı geçiyor, bu satırları yazarken PKK İran’da karakol bastı.

İran’da, öyle böyle değil, otuz milyon Türk var. Güney Azerbaycan tabir edi­len tüm bölge Iran topraklarında. Yani bizde ne kadar Kürt, onlarda o kadar Türk. Yakında Türk televizyonlarına Tebriz’den Türk profesörler gelip “bizi ezirler, bizi .ikirler” demeye başlar.

Hayat nasıl hızlı geçiyor, İranlı muhalifler Türk televizyonlarında konuşma­ya başladı bile.

Amerika, İran’daki özgürlükçü ve aydın ve öğrenci hareketinden beklediği­ni bulamazsa, Kürtler, Türkler devreye girecek.

Türkiye’deki Türk-Kürt savaşı bitiyor, iç savaşımız hızla yan komşuya ha­vale ediliyor.

Türkçüleri ne kadar tanırsınız? Silahşörlerini Susurluk’ta gördünüz, I MHP’nin yayın organlarına biraz bakmışlığınız da vardır. Size asıl büyük tez­gahtan bahsedeyim.

Irak Savaşı günlerinde bir sürü adam ekranlara çıkıyor, bacak bacak üstü­ne atıyor, elinde çubuklar aylarca bir şeyler konuşuyorlardı. Ekranın altına da “stratejist”, “uzman” gibi laflar yazıyordu.

Üç ay süreyle, Peşmerge, Kerkük, strateji, diye güya analiz yapıyorlardı, iyice dinlediniz mi, ekrana iyice baktınız mı, neler anlatıyorlardı. Hani turist reh­berleri vardır, bir takım genel ve basit bilgileri verir, “burası Süleymaniye olur, nüfusu şu, tarımı şu, Kürtler ikiye ayrılır Talabaniciler-Barzaniciler..” işte hep­si bu. Bu turistik rehber bilgileri onlarca TV’de bizlere, üstelik para karşılığı an­latan adamların menbaı: ASAM!.

ASAM (Asya-Avrupa Stratejik Araştırmalar Merkezi), Avrasya Dosyası diye üç aylık dergi çıkartır. Makaleleri inceleyin. Master düzeyinde, turistik tanıtım broşürü gibi. Diyelim Rusya Dosyası. Talebeler Rusya hakkında, coğrafyası, iktisadi, yüzölçümünü verir. Şüphesiz içlerinde birkaç kaliteli bilim adamı var, diyelim Ali Nihat Özcan, bu beyfendi de sık sık ekranlara çıkar. Teknik bir yığın bilgi! Dikkat edin, yeni bir “analiz” has­talığı, aşksız insanlar.

işte bu ASAM, devletimizin derininden milyonlarca dolar para alınıp kuruldu. Göya strateji ge­liştiriyorlar. Hemen hepsini inciğine cinciğine kadar tanırım. Ellerinde çubuk, harita başında bilgi­ler veren bu genç uzmanlar ordusu, eli yüzü düzgün tertemiz vatan evlatları görüntüsü veriyor. Ül­kelerinin bütününü göremeyen, bu ülkeyi bir bütün olarak sevme alışkanlığı edinmemiş, yirmi yıl­dır Güneydoğu’ya raporlar yazıp, artık bu raporları kimlere verip, sağ iktidarların yirmi yıl bu ülke­yi soymasına hizmetleri büyüktür!

Cahillikleri strateji konusunda! Hiç Türkçülük gibi bir strateji olur mu? Bu büyük stratejik proje sonunda çöktü. Rezil oldular. Bosna’da dört yüzbin kişi öldü, bir şey yapılamadı. Çeçenistan iki defa işgal edildi, bir şey yapamadılar, aksine, Rusya’yla büyük bir dostluk kuralım diye strateji ge­liştirdiler. Afganistan topyekün fethedildi, bir General Dostumları vardı getirip götürdüler. Azerbay­can’ın yarısı Ermeniler tarafından işgal edildi, bu sorun hiçbir uluslararası arenaya taşınamadı, Er­meniler hala orada. Türkmenbaşı gibi, Kaddafi benzeri küçük padişahlarla bir yere varılamayacağını gördüler, Kazakistan gibi devasa ülkelerin Rus hayranlığını ve Rusyasız yapamayacaklarını görüp göt üstü düştüler. Başka ne kaldı, birkaç kültür kurumu, iki-yüz üç talebe okuturuz, bu kadar.

Kürt dağlarında yaptıkları gibi ellerine silah verdikleri birkaç silahşörle bu irili ufaklı Türk devletlerinde darbeler dahi denediler, rezil olup, tekmeyi yiyip kovuldular!…

Uyumayın, 1990′lı yılları hatırlayın, bu Türkçü stratejinin devlet politikası olarak hayata geçirildiği günlere, Özallar, Türkeşler bu Türkçü stratejinin sloganını herkese öğretmişti: “21. Asır Türk Asrı Olacak!”…

Doğudan batıya iflas etti bu proje. Şimdi, bu derin devlet kurumu ağız değiştirdi. Yeni bir strateji teklifiyle TV’lerde dolaşıyor. Neymiş yeni stratejileri?

Türkiye, bölgedeki Iran ve Suriye’yle komşuluk ve ticaret ilişkileri geliştirmeli, büyük devlet ol­malı. Fikirleri bu. Büyük ve yeni stratejileri bu. Dünya tarihinde ve her bölgedeki devletler, komşularıyla ticaret ilişkisine girer, bu çok normaldir.. Bunun büyük bir strateji olmakla ne alakası var?..

Bunu uydurup söylediniz diye mi devletten milyon dolarlar alıyor, ekranlarda ahkamlar kesiyor­sunuz.

Üstelik bu yeni stratejiyi takdim ederken lafların arasında tuhaf temkinler, korkular: “Amerika’yı bu stratejiye ikna etmeliyiz. Amerika’dan izin almalıyız!”.. Yani, komşumuzla basit bir ticaret yapa­cağız, bunun için dahi Amerika’dan izin alacağız!..

Türkiye’de medya ve bilim adamları uyuduğu, hiçbir şeyle ilgilenmediği için, kimse kalkıp size bir soru soramıyor, iyi de kardeşim, elli yıldır Türkçülük hastalığınızdan dolayı, Arap-Kürt-Molla düşmanlığını yayan, bu ülkeleri tehdit olarak gören, bu ülkelerle ülkemizi savaşın eşiğine geti­ren sizler değil misiniz? Ne oldu, Orta-Asya’dan iş çıkmadı mı?

Bu kurumun başında Ümit Özdağ var, babası 60 ihtilalinin ünlü subaylarından Muzaffer Özdağ. Muzaffer Özdağ, Türkeş’in sıkı arkadaşıydı ama Türkeş’i sevmezdi, o hayatı boyunca orduyla sı­kı ilişkiler kurdu. Oğlu da sonunda bu kurumun başına geçti, Amerikalar’da özel eğitimler aldı, ye­tiştirildi. Ümit Özdağ on yıl var ki Amerika’ya gider gelir. Pentagonla görüşür.

Yine gitmiş. Ceviz Kabuğu programına çıktı. Saatlerce ekrandan Amerikalılar şunu söylüyor, bunu söylüyor, diyor. Göya Amerikalılar bilmediğimiz bir şeyler söylüyormuş. Hepsinde bir “analizcilik, uzmancılık” hastalığı. Bizim bilmediklerimizi gidip Pentagon’dan öğreniyorlarmış.

Tabii kendilerini önemli hale getirmek istiyorlar, devlete, millete, orduya “büyük işler” yapıyor­lar görüntüsü vermeye çalışıyorlar.

Çünkü ASAM, bir fikir firması. Bir düşünce marketi. Piyasayı sağlam kuracaksın. Sonra TV’ye çıkıp bacak bacak üstüne atıp, Amerika onu dedi, bunu dedi, sallayacaksın. Ve Suriye’yle ilişkile­ri geliştirmeliyiz gibi yere göğe koyulmayacak büyük stratejiler konuşacaksın. Ne büyük laflar! Bin yıllık toprağımızla ticareti geliştireceğiz, bu işte büyük stratejiymiş!..

Başka ne yapıyorsunuz, Ermeni iddialarına karşı elinizde kazma Kars’ta mezar üstüne mezar açıyorsunuz!

Bölgemizde Amerika fetihleri yoğunlaşınca “strateji” kelimesi de gizemli bir laf salatası olarak ekranlarda satılmaya başlandı.

Şu ünlü strateji, jeopolitik gibi konularda birkaç basit şey söyleyeyim. Önce, şu Türkiye’nin coğrafi önemi, jeopolitiği gibi laflan yemeyin artık. Basra Körfezi’ndeki şu benzin istasyonları, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri gibi devletlere girin, size Basra Körfezi’nin dünyanın en kritik böl­gesi olduğunu söyleyecek.. Aynı şeyi size Yemenliler de söyleyecek..

Ama birileri karşımıza çıkıp, Amerika’nın bölgedeki yeni hesaplan, gibi laflar eder. Ya da Ameri­ka’nın ünlü düşünce kulüpleri (Think Tank) var. Onların kitabında şu büyülü sözler yazıyor, gibi, alıntılar yaparlar. Gözlerinizi büyütür, hayretle kitabın kapağını açarsınız. Yeni bir bilgi bulmuşçasına ekrandan cahil halka, cahil spikere satar­sınız… Siz zaten Amerika’dan ne duysanız şaşıracak bir zekaya sa­hipsiniz.

Neymiş bu eşsiz bilgiler. Bunları yalnız bizim eşsiz stratejistlerimiz biliyormuş..

Bakın, bugünün dünyasında yeni bir strateji yoktur. Mesela, İngil­tere’nin Çin hakkındaki, Orta-Doğu hakkındaki fikirleri yüz elli yıl­dır, hiç değişmeden aynıdır, İngiltere 1880′de de Çin’in uyumasını, uyanırsa dünyayı yutacağını söylüyordu, bugün de, Orta-Doğu pet­rollerini hesap ediyorlardı, bu topraklarda irili ufaklı devletlerin olma­sını ve birbirleriyle kavga halinde bulunmasını istiyorlardı. Strateji diye değişen yeni bir şey yoktur!.

Yüz binlerce sayfa tartışılan stratejilerin özeti budur. Bu bilgileri sokağımızda her bakkal, her kasap bilir. Bunları Amerika’nın, İngiltere’nin gizli hedefleri, bilinmeyen hedefleri diye ve bir takım bi­limsel laflarla süsleyip ekranlarda satmak moda oldu!

Ayrıca ülkemizde yüze yakın akademik dergi çıkar, bu dergilerin de her biri bir düşünce kulübüdür, yani Think Tank’tır. Bu dergileri­mizin hemen hepsi bölgedeki siyasi hesapların en az ASAM kadar farkındadır, dikkatlidir.

Savaş başladığında strateji-politika biter. Amerikan askerleri Gü­neydoğu’ya girdi yerleşti, bunların ellerinde hala çubuklar. Ameri­ka’nın şu kadar topu, şu kadar tüfeği geveleyip duruyorlar. Savaş başladığında direniş kültürü başlar. Milli güçten, birlikten, dayanış­madan, heyecandan bahsedeceksin. Savaş başladığında Ameri­ka’nın en ciddi gazeteleri fetih-zafer şarkıları-marşları yazmaya baş­ladı. Bizimkiler hala analizlere gark olmuşlar. Amerika Güneydoğu’ya üs kurdu, depolar kurdu, yüzlerce askerini Mardin’e getirip yığdı, ül­ke elden gidiyor, Amerika işgal etmiş, bizimkiler ekranda bacak ba­cak üstüne atmış, derin tahliller yapıyorlar. Aynen şunları söyledi­ler: Spiker soruyor: “Amerika Güneydoğu’ya yerleşiyor…” ASAM uzmanı cevap veriyor: “Evet… hımmm… eeee… mııımmm… şeyy.. efendim… Kuzey Irak’a girmek istiyorlar!”.. Bu ne büyük bilgi, biz Yeni Zelanda’ya girecekler sanıyorduk.. Bunları otuz ayrı TV’de sa­bahlara kadar gevelediler.

Oysa yapılacak tek şey vardı, hiçbir uzmanlık bilgisi olmayan hiçbir strateji dersi almayan Urfalı köylüler en doğrusunu yaptı. Amerikan jiplerini yumurta yağmuruna tuttu… Ve ASAM bu bilgiler yüzünden milyonlarca dolar aldı ve Urfalı köylüler tutuklandı!.. Türkçüler Tanrı Türk’ü Korusun diyordu, şimdi Amerika Türk’ü l korusun, oldu, gerçi Kürtler de artık Amerika Kürt’ü korusun de­meye başladı. Korkmayın, İran’ı halledene kadar Amerika hepinizi koruyacak.

Stratejiler yüzlerce yılda oluşur, geliştirilir, bizimkiler on dakikada bir strateji değiştirip, geliştiriyor, hatta, her TV programına ayrı bir stratejik teklifle çıkıyorlar. Kanuni Sumatra adasına 19 kadırga gön­dermişti, bugün hala orada Türk köyleri var, bir Kanuni’nin ufkuna bakın, bir de hala komşularıyla ticaret yapmayı strateji sanan bizim­kilerin haline bakın. Yine de benim en tuttuğum stratejik çalışma Er-bakan hükümetine aittir, bilindiği üzere, Nijerya’yla ilişkilere girmiş hatta milli takımlarımız arasında dostluk maçı yaptırmıştı, gülmeyin, Orta Afrika’ya Osmanlı dahi girememişti, Erbakan girdi. Yine güle­ceksiniz, Türkçülerin “stratejileri” bitince, Erbakan’ın Milli Görüşü­ne başvurmaya başladılar! Milli Görüş öteden beri komşu müslüman ülkeler diye diretir durur… Benim anlamadığım bu strateji der­gisi ve sözcüleri hala Türkçülerin İsrail’e karşı tutumlarını dile ge­tirmiş değiller. Oysa, derginin yönetiminde anti-siyonist söylemiyle şöhret bulmuş Anıl Çeçen var… Yoksa Anıl Çeçen orada kan kusup, kızılcık şerbeti içtim mi diyor… Yoksa yalnızlığından kahrolup, “bin cihana değişmem bu eşsiz Türklüğümü” şiirini arkadaşlarından giz­lice hüzünle mi okuyor…

Gençler, askeri öğrenciler, yalvarırım artık ayılın, bu Türkçülük numaralarını yemeyin, Amerika’nın uşağı olmayın. Ülkenizi bir bütün olarak sevin, herkese bizim, her yere bizim demeyi öğrenin. Bakın ne acı trajedilerimiz, komikliklerimiz oldu. Türkçülük Türk ır­kını savunduğunu söyler, peki Anadolu topraklarının hakiki Türkleri, özbeöz, bozulmamış, melezleşmemiş Türkleri kimler? Cevap: Ale­viler! Peki Türkçülüğü savunan MHP neden Çorum’da Alevilerle iç savaş yaşadı. Uydurukçu Türkçüler hakiki Türklere neden savaş açtı. Bunlardan ders çıkartın. Siyonistler ve Amerikalılar bu toprak­larda siyasetlerini Türkçüler üzerinden kurdu, Türk’ü, Arap’a-Farsa-Kürt’e düşman yapıp, işte şimdi gelip bu topraklara yerleşti.

Bu strateji dergilerini okuyun, ama, birazcık olsun, stratejinin ne olduğunu öğrenin. Mesela, gelin küçük bir ders çalışalım. Artık zihinlerimizde kalıplaşmış, bir daha çıkmayacak, temel kesin doğma­larımızdan birini söyleyip az da olsa tartışalım. Mesela deriz ki, Amerika ekonomisini düzeltmek için başka ülkelere saldırıyor. Pet­rolü kapıyor, madenlere dalıyor, silah satıyor. Bu kalıplaşmış düşün­celere bütün sert ideolojiler dahil herkes inanır. Strateji yazarları da bu konuda fikir birliği içindedir.

Şimdi bu fikri çürütmeye çalışalım. Amerika devasa bir ülke, toprakları, bakir sahaları, madenleri, sanayisi, bilim adamları, üni­versiteleri, borsalarıyla, medyasıyla akıl almaz genişlikte, imkanları olan bir ülke. Bir an düşünün. Bu devasa ülke, kimselere saldırma­dan kendi halinde yine büyük bir dünya devleti olamaz mı? Bal gibi olur. Peki neden, ekonomisini güçlendirmekle başka ülkelere saldır­ması arasında tam bir paralellik kurarız.

Gelin, düşünce kalıplarımızı kıralım, başka türlü düşünelim. Bi­zim gibi zavallı ülkeler, alevi, sünni, Türkçü, Kürtçü, İslamcı, Arap’a düşman, Yunanla savaş halinde, halkını kurşunluyor, halkını sürü­yorsa, çok zayıf, parçalanabilir görüntü veriyor demektir.

Bu ülkelerin karıştırılması kolay demektir. Yani, bizlerin derin ca­hilliği onların iştahını ve savaş şehvetini artırıyor. Bizler ülkemize bir bütün olarak sarılmadıkça, Amerikalarda beş-on adam, bizleri cep­te keklik görür, üsler açmak, iç savaş çıkartmak, sudan ucuz olur!

Yani kapitalistlerin bir savaş makinesine dönmesine en büyük sebep bizim siyasi aptallıklarımız. Bakın dünya tarihine, İskender, Sezar’dan beri, hiçbir ülke, üç ay gibi kısa zamanda Afganistan ve Irak gibi büyük fetihler yapamadı. Bu aynı zamanda şu demek, ya­şadığımız topraklarda dünya tarihinde hiçbir ülke hiçbir halk bizim kadar cahil olup, oyunlara gelmedi. Yıllardır birbirimizi, halkımızı ve komşularımızı tehdit olarak gördük. Düşmanlıkları kaşıdık, halkımı­za işkence yaptık, komşularımıza sudan sebeplerle ne kolay ucuz savaş çığlıkları attık. Birbirimizi, şeriatçı, laik, Kürt, yiyip bitirdik.

İsrail ve Amerikan oyunlarını bozmanın tek yolu, üstümüze kuru­lan stratejileri kırmanın tek yolu, “bir bütün olmaktır”.. Halkımızı güç­lendirmek. Eğitim, sağlık, işsizlik, gelir dağılımı gibi siyasi-sosyal ko­nularda ölesiye mücadele verip, banka soygunlarının önüne geçmek ve her bir bireyi mutlu, refah insanlar yapmak… Bu Türkçü strateji­ler, hayatın hiçbir döneminde gelir dağılımını sorun yapmadı, ayrıca, ülkemizde eşitsizlik var diyen herkesi de tutuklayıp hapse attı.

Bir ülkenin kalkınmasında, büyümesinde, parçalanmamasında en büyük strateji, hak, hukuk, insanlık, mutluluk ve eşitlik olarak bü­yümesidir. Bunları tek bir gün gazetelerine yazmayan, bunları tek bir gün düşünmeyen insanlar, yirmi yıldır, elli yıldır başımıza alikıran baş-kesen olup, öldürdüler, cesetlerimizi tarlalara attılar, kurşunladılar.

Geçen şu yirmi yıl, bakın geriye, bunlarla sizi uğraştırdılar mı, si­zin bu sorunları dile getirmenize müsaade ettiler mi? Neye mü­saade ettiler peki.. Birinizi Kürt delisi, diğerinizi Türk delisi, diğerini­zi laik akıl hastası, öbürünüzü şeriatçı manyağı olmanıza müsaade ettiler. Yirmi yıl gazeteler ve ekranlarda birbirinizi bu deliliklerle bo­ğazlamanıza müsaade ettiler!..

Güçlü insanların, güçlü bireylerin, onurun, hakkın, hukukun bir Türkiyesini istemediler, bu ülkenin sosyal sorunlarını sırtlanmış gençlik, partiler, dernekler, sendikalar istemediler. Ve bir yığın stra­tejik hikayeler anlattılar!., işte gördünüz tarih başlarına düştü…

Ülkenizi otuyla, böceğiyle, Edirnesi, Hakkarisi, alkoliği, delisi, eş­cinseli, manyağıyla sevecek, yani bir bütün olarak sevecek bir dü­şünceyi size öğretmediler. Komşularınızı bir “bütün” olarak dostça sevmeyi bu stratejiler size yıllarca öğretmedi. Öyle bir güvensizlik inşa edildi ki, herifçioğlu ta Amerikalardan geliyor, bölgede herke­se güven sağlıyormuş…

Kürtler bize inanmıyor, Amerikalılara inanıyor. Türkçülerimiz bi­ze inanmıyor Amerikalılara inanıyor. İranlılara inanmıyoruz. Amerikalılara inanıyoruz…

Ve Iran, doğunun bu en güzel ülkesi, dört yüz yıldır hiçbir toprağa saldırmamış, dünyanın en barışçı ülkesine, şimdi, karıştırıcı ma­şa olarak devreye giriyor gazetelerimiz, ekranlarımız, Türkçülerimiz, Kürtçülerimiz…

Gelin bu oyunu bozalım. Kürtlerle Türkler, öyle masada, andlaşmayla, afla değil, gerçekten, gönülden, yürekten barışsın. Tam an­lamıyla kemiklerimize kadar kardeş olalım. Birbirimizin boynunu kopartırcasına sarılalım…

Ve Amerikan tankları ülkemize sınırdan girdiğinde, hudutlarımız­da, kol kola, yan yana, aynı cephede, omuz omuza bulsun bizleri!

Eski günlerdeki gibi!..




İstatistikler

  • 449,602 Tıklama

 

Ağustos 2007
M T W T F S S
« Jul   Sep »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031