03 Jun 2008 için arşiv

03
Jun
08

Düşünce ve eylemde tarih bilinci ile tarih bilimi

I- Bilinç ve Tarih Bilimi
Nesnel dünyanın öznel yansısını teşkil eden bilinçle asıl olarak nesnellik arayışından kaynaklanan tarih biliminin nasıl ve hangi noktalarda kesiştiğini söyleyebiliriz? Bunlar, ilk bakışta keskin bir zıtlık arz eder gibi gözükse de daha detaylı bir şekilde ele alındığında, bunların doğaları gereği birçok noktada belirgin bir şekilde kesiştiğini görüyoruz. I- Bilinç ve Tarih Bilimi
Nesnel dünyanın öznel yansısını teşkil eden bilinçle asıl olarak nesnellik arayışından kaynaklanan tarih biliminin nasıl ve hangi noktalarda kesiştiğini söyleyebiliriz? Bunlar, ilk bakışta keskin bir zıtlık arz eder gibi gözükse de daha detaylı bir şekilde ele alındığında, bunların doğaları gereği birçok noktada belirgin bir şekilde kesiştiğini görüyoruz.

Bilinç ve Bilim
İlkin, bilinç ile genel olarak bilimin kesişimini ele alabiliriz. Boborykin vb.nin (1977, s.50) savladıkları üzere dünyayı ve çevremizde nelerin yaşandığını bilinç aracılığıyla kavrayabilmekteyiz. Bilinçte anahtar bir işleve sahip “kavrama” -diyalektik tarihsel maddeciliğin baş öğretmenlerinden Lenin’in sözleriyle- bilgisizlikten bilgiye, muğlak ve eksik bilgiden daha kesin ve tam bilgiye yönelik düşünce hareketini içerisinde barındıran karmaşık bir süreçten ibarettir (s.52). Buna dayanarak Boborykin vb. kavramaya dayanan söz konusu bilinç süreci dahilinde bilimsel soyutlamanın bizlere çok daha iyi bir kavrayış sağladığını söylemektedirler (s.55). O halde bilimin kendisinin, kavrayışın, dolayısıyla bilincin en güçlü aracını teşkil ettiği sonucuna varabilmekteyiz. Tıpkı bilinç gibi dünyayı ve çevremizde ne yaşandığını kavramamıza yardımcı olarak gerçekliğe ilişkin daha kesin ve tam bilgiye erişmemizi sağlayan bilim, doğrudan bir şekilde sürekli olarak bilincimize etki etmektedir.

İnsan bilincinin ve tarihin toplumsal özü
Öte yandan, Spirkin ve Yakhot (1974, s.54), insan bilincinin -karakterinin yapısı itibarıyla- toplumsal olduğunda hemfikirdirler. Çünkü bilinç insanın toplumsal ilişkilerinden, toplumsal yaşamından ve hareketliliğinden soyutlanmış olarak ortaya çıkamaz. Sosyolog hocalarımızdan Ergun (1982, s.161; s.112) ise, her toplumsal olgunun aynı zamanda tarihsel bir olgu ve toplumsal gerçeğin ilk öğesinin tarih olduğunun altını çizerek bizleri bilincin toplumsal özü ile tarihsel özünün bir olduğu sonucuna götürmektedir. Ayrıca, Kıvılcımlı’nın (1970, s.13) tarih dışında hiçbir toplumsal olayın bulunmadığına ilişkin savı da Ergun’u destekler niteliktedir. Yine aynı doğrultuda, günümüzün büyük tarihçilerinden Hobsbawn (1977, s.142-143), toplumun kavrayışının (o halde bizim burada kullandığımız haliyle toplumsal bilincin) tarihin kavrayışını gerektirdiğini savunmaktadır. İşte bu noktada da tarih bilimi ile bilincin kesişimine tanık oluyoruz.

03
Jun
08

Coğrafya, Darwin ve insanın evrimi

Milat’tan önce beş yüz’lerde bilimsel anlamda doğa bilimleriyle ilgili ilk gözlemlerin yapıldığı Anadolu topraklarında, yüzyıllardır bu anlamda pek bir şey yapılmamıştır. Oysa Dünya da bilimin köken aldığı yer olarak bilinen Batı Anadolu’daki Milet, insanlık tarihinin en büyük düşünürleri Thales’i ve ardaşıklarını yetiştirmiştir. Bütün bunlara rağmen günümüze kadar bu coğrafya’da bu düşünürleri ve düşüncelerini anlayan ve içselleştiren insan sayısı pek az olmuştur.

19 yy’da Darwin, Beagle adlı gemiyle yaptığı seyahatlerde bu düşünürlerle aynı yöntemi izleyerek (doğayı gözlemleyerek) topladığı materyal ve gözlem notları ile evrim kuramının temellerini oluşturdu. Böylece Thales ve ardışıklarının başlattığı aydınlanma ateşinin tüm insanlığı aydınlatması için, Dünya’nın uzun yıllar beklemesi gerekti.
Thales’ten çok sonra İskenderiye’de M.S. ikinci yüzyılda yaşayan Batlamyus (Ptolemaios) Dünya’nın, Güneş Sistemi’nin ve evrenin merkezi olduğunu ileri sürmüştür. Bu anlayış, insanı her şeyin efendisi, tüm canlı ve cansız nesnelerin onun için yaratıldığı söyleminin oluşmasında nedenlerden biri olmuştur. Bu düşünce bütün Ortaçağ boyunca kabul görmüştür. Bu kabullenişin sürmesi ve bilginin kontrol altına alınması böylece egemenlerin düzenlerinin sürmesi için bilimin kaynağı olan coğrafyanın gözlenmesini yasaklama, bilgiyi yasaklama, bilimciyi yok etme, bilgiyi çarpıtma, bilimciyi ürettiği bilgisine yabancılaştırma ve kullanma yöntemleri kullanılmıştır. İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinden günümüze kadar ola gelen tüm bu çabaların temelinde mülkiyetin yattığı, üretim ilişkilerinin egemenlerin lehine yeniden üretilmesi vardır. Ancak bütün bu baskılara rağmen bilim kendi mecrasında akmasını bilmiştir.
Örneğin Papa III. Paul, daha sağlıklı vergi toplayabilmek çevresini daha iyi denetleyebilmek için büyük gereksinim duyduğu güvenceli bir takvim geliştirmesi için çağının ünlü gökbilimcisi Nikolai Kopernik’i (1473-1543) İtalya’ya çağırmıştır. Kuşkusuz Papa’nın amacı yalnızca daha iyi bir zaman saptamasına olanak verecek geliştirilmiş bir takvime sahip olmaktı. Fakat Kopernik salt Papa’nın istemlerini gerçekleştirmekle kalmamış, geliştirilmiş bir takvimle birlikte, Batlaimyus-Ptolemaios’un o zamana değin gezegenler sistemi ile ilgili savlarını da değiştirmiş ve Güneş Sistemi’nin merkezinde yerkürenin yani Dünya’nın değil Güneş’in bulunduğunu saptamıştır. Kopernik’in bu buluşu, kitabına da adını koyduğu gibi ( Göksel Gezegenlerin Devrimi ) gökbilimleri tarihinde gerçek bir devrim olmuştur. Ardından gelen Kepler ve diğerleri onun savlarının sağlamasını yaptıkları gibi, gezegenler sisteminin yörüngesinin sanıldığı gibi çember değil, “elips” olduğunu saptamışlardır. Bu tür bulgular kilise için yeni bir darbe olmuş, artık, “değişmez” i simgeleyen “kutsal çember” yerini, onun kadar güven verici olmayan “elips” şekline bırakmıştır. Büyük yankı uyandıran bu bilgi karşısında kilise, tanrı yapısı olduğunu savundukları dünyanın gözlem konusu yapılmasını, üzerinde tartışılmasını yasaklamak istemiştir (Teber, 2003). Öte yandan bir teleskop yapmayı başaran Galileo, o güne kadar düz kabul edilen Ay’ın yuvarlak ve yüzeyinde kraterler olduğunu gözlemledi. Galileo, Kopernik’in Güneş Sistemi’ni doğrulayarak, bilginin kaynağı kutsal kitaplarda yazılanın aksine Dünya’nın merkez olmadığını söyledi. Galileo’nun belirttiği kanıtlanabilir bu bilgiler kutsal kitapların, din adamlarının (egemenlerin) görüşlerini dolayısıyla güçlerini temelden sarsıyordu.Galileo yargılandı. Göz hapsine mahkûm edildi. Görme yetisini yitirdi ve öldü.
Coğrafya, değişimin kaçınılmazlığını göstererek bilim insanlarına teorilerini oluşturmak için olanaklar sağlar. Bu olanakların bilimci için taşıdığı sorumluluk insanı doğa karşısında olduğu kadar değişmezler (inançlar) karşısında da özgürleştirme ve kölelikten kurtarma sorumluluğudur. Böylece ilk bilimcilerden günümüze kadar, bilimcilerin coğrafyayı gözlemleliyerek oluşturdukları teorilerle, insanlığı kölelikten kurtarmaya çalışmışlardır.

03
Jun
08

Hollanda’nın uyuşturucuya bakışı ve esrar ekonomisi üzerine

İçmek de, satmak  da  serbest  bu  ülkede..!!!

Hollanda, Konya’dan biraz büyük bir yüzölçüme ve İstanbul’dan da biraz daha kalabalık nüfusa sahip olan bir Avrupa ülkesidir. Avrupa’nın, dünya çapındaki ticaret limanları ve uyuşturucu serbestisi ile ince zekâ ticaret kurallarının harmanlandığı küçük bir devleti de diyebiliriz. Konumuza temel teşkil eden önemli bir özelliğini de hemen belirtelim: Soft (hafif, yumuşak) uyuşturucular (!) olarak nitelendirilen “esrar” ve “marihuana”nın -1973’ten bu yana- serbestçe içilebildiği -ve belli bir orana dek satılabildiği- tek ülke burasıdır!

Sigara,  esrar  ve  bir  tespit

Hollanda’da -kapalı yerlerde- sigara yasağı (sigara, pipo, pura) 1 Haziran itibarıyla başlıyor. Esrar’ın dahi “koffieshop” olarak isimlendirilen özel esrar dükkânlarda satılmasının ve -hemen her  açık alanda- içilmesinin serbest olduğu bir ülkede katı bir sigara yasağının başlatılması size garip gelebilir. Ancak, görünen dışında bir durum var ki o da her zaman tartışma konusu olmaya devam edecek gibi gözüküyor. Şöyle ki: Özellikle gençler arasında, “koffieshop”larda oturup esrar içerek hayal âlemine dalmanın adet haline geldiği bir ülkedeki “sigara yasağı” sizce ne anlama gelebilir? Bu işin altında yatan bazı özel (!) sebepler olduğunu söyleyenler de gittikçe artıyor… Mesela, “Madem her yerde rahatça sigara içilmiyor, o zaman -zaten yanı başımızda olan- “koffieshop”tan hazır sarılmış bir ‘esrar’ alır onu içerim evimde!” diyenlerin sayısının gittikçe artacağı üzerine konuşmalar ve tartışmalar yapılıyor son zamanlarda…

Okumaya devam edin ‘Hollanda’nın uyuşturucuya bakışı ve esrar ekonomisi üzerine’

03
Jun
08

CHOMSKY: Dev küçük adam

“Yalan ve hilenin evrensel boyutlara ulaştığı dönemlerde, doğruyu söylemek bir devrim eylemi olur.”
George Orwell, 1984

Bugün 21. yüzyılın başında dilbilim tepesine çıkıp baktığımızda ne görüyoruz? Beğenen için de beğenmeyen için de bütün ufku kaplayan kişi Yahudi Noam Avram Chomsky’dir. Noam Avram Chomsky, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, çağımızın en önemli isimlerinden birisidir. Bu yargıyı kanıtlamak için üç temel gözlemi belirtmek yeterli olacaktır: Birincisi, Noam Avram Chomsky, İncil ve Karl Marks’ın da olduğu bir listede en çok atıf alan sekizinci isimdir. Günümüzde yaşayan kişiler arasında ise açık ara birinci isimdir. Chomsky’nin önemini vurgulayan ikinci gerçek de, Chomsky’e karşı olanların de kendi yerlerini belirlerken daha çok Chomsky’nin konumuna dayanır görünmeleridir. Üçüncü gerçek ise, Chomsky’i bilimsel açıdan eleştirenlerin kendilerine bir konuşma ya da yazma zemini bulmalarının hemen hemen olanaksız olmasıdır. Bu zemin bulunsa bile, seslerini çok az sayıda kişiye duyurabilmektedirler.
Hiç kuşku yok ki Chomsky çağımızın en önemli isimlerinin başında gelmektedir. O, büyük kitleler için tartışmasız dilbilimin dahi ismidir. O, tartışmasız ABD karşıtı isimlerin başında gelmektedir. Onlarca kitabı, yüzlerce yazısı, sayısız söyleşileri vardır. Onun bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi, neredeyse insanüstü ölçülere varmış gibidir. Yahudi Noam Avram Chomsky, yüzyıla damgasını vurmayı başarmıştır. İnternet arama motorlarından “alltheweb.com” ile “Avram Noam Chomsky” arandığında 63.100, “Noam Chomsky+Linguistics” arandığında 422.000, sadece “Noam Chomsky” arandığında 15.300.000 (on beş milyon üç yüz bin) adres verilmektedir (16.09.2007). Böylesine bir devin adının dilbilim ile birlikte anılması, dilbilimin bilimsel saygınlığını artırıyor mu acaba, diye düşünmemek elde değildir. Öyle ya, günümüzde başka hiçbir bilim, Chomsky çapında bir temsilciye sahip değilmiş gibi görünmektedir.
Günümüzde dilbilimcilerin en rahatlıkla ve güvenle yapacakları işlerden biri Chomsky çizgisinde ilerlemek olacaktır. Zaten öyle de oluyor. Dünyanın dört bir köşesinde binlerce dilbilimci, Chomsky’nin 1960’tan beri, aşağı yukarı her on yılda bir kendilerine çizdiği kulvarlarda çalışmalar yapmaktadırlar. Chomsky’nin havuzunda yüzmek güvenli, dışarı çıkmak tehlikelidir. Öyle ki kimileri artık Chomsky’i “Dilbilimin Mesihi” olarak görmekte ve ona kayıtsız şartsız biat etmektedirler. Binlerce dilbilimci, söz konusu Chomsky olunca ne akıllarının ne de dilbilimsel sezgilerinin süzgecini kullanmadan onun izinde gitmektedirler. Chomsky bugün sadece dilbilimciler tarafından değil, bütün dünya tarafından efsane bir isim olarak tanınmaktadır. Bir yerlerde birileri dünyanın yaşayan dâhilerini seçmeye kalktıklarında, o listeye Chomsky mutlaka dahil edilmektedir. Bu Chomsky’nin görülen, belki daha doğru bir deyişle, gösterilen yüzüdür. Chomsky’nin ikinci bir yüzü olduğu gerçeği, hiç olmazsa olasılığı, çok az kimse tarafından dile getirilebilmektedir. Chomsky’nin görülmeyen ya da gösterilmeyen yüzünde ne var, diye düşünenlerin çok azı bu düşüncelerini seslendirmeye cesaret edebilmektedir. Chomsky’e yöneltilen eleştirilerin içinde temelsiz, dayanaksız olanları, doğrudan onun Amerikan karşıtı söylemi nedeniyle yapılmış olanları var. Ama eleştirilerin içinde haklı olanları da yok değil. Hatta bu eleştirilerin kimileri Chomsky’nin tahtını sarsacak niteliktedir.
Eğer Chomsky’e dâhi denilecekse, dâhiliği burada, yani bilimselliğinden çok, kendisine politik eleştirilerle sağladığı ünle dilbilimciğini sarsılmaz kılmasında yatmaktadır. Chomsky’nin görünmez yüzüne biraz ışık tutulunca, bu dâhinin tezatlarla dolu bir abide görüntüsüne büründüğü görülüyor.

 

03
Jun
08

Yeni nesil metal katalizörler

Nanometre boyutundaki malzemeler, çoğu zaman kütlesel (bulk) büyüklükteki aynı malzemelere kıyasla sıra dışı ve cazip özellikler sergilerler. Çünkü malzemelerin boyutları küçüldükçe, yüzeyde yer alan atom sayısı artmakta ve kütlesel özelliklerinin yerine atomik özellikleri öne çıkmaktadır. Nanoteknolojinin devrim yaratacağı düşünülen sihri de bu ilkeye dayanmaktadır. Örneğin, nanometre ölçeğinde metallerde, optik spektrumun görünür bölgesinde normalde gözlenmeyen çok kuvvetli bir soğurma bandı belirmektedir. Bu davranış atomların iletken enerji seviyesinde bulunan elektronların eşuyumlu salınımlarından kaynaklanmakta (surface plasmon) ve metal parçacıklarının farklı büyüklüklerde farklı renklere bürünmesine neden olmaktadır. Altında yatan bilimsel gerçekler tam olarak bilinmiyorduysa da, metal nanoparçacıkları tarihte birçok medeniyet tarafından yaygın biçimde kullanılmıştır. Avrupa’da katedrallerin camlarını renklendirmek amacıyla, Çin’de de değişik renkte vazo ve süs eşyası olarak kullanıldığı tespit edilmiştir.

Nanometrik boyuttaki cisimlerin başat sorunu, çok geniş yüzey alanına sahip olduklarından topaklanma eğilimi göstermeleridir. Topaklanma, parçacıklardan elde edilmek istenen etkin yüzey alanını, bu ise malzemeden beklenen makroskopik performansı düşürmektedir. Parçacıkları birbirinden ayrı tutmak bu alanda çalışan bilimcileri hayli meşgul etmektedir. Öbeklenmedikleri sürece, metal parçacıklarının yüzey plasmon özelliği gösterdikleri bilinmektedir. Optik özelliklerinin yanı sıra,  nanoparçacıkların belki de en önemli ve yaygın uygulaması katalizör olarak kullanılmalarıdır. Katalizörler, bir kimyasal tepkimenin gerçekleşmesini tetikleyen, kolaylaştıran maddeler olarak tanımlanırlar. Her ne kadar günlük hayatta katalizörlerle karşılaşmasak da, aslında çokça kullandığımız birçok ürünün katalizör kullanılmadan üretilmesi neredeyse imkânsızdır. Örneğin, hidrojenlenme metalik paladyum parçacıklarının katalizlediği önemli bir organik tepkimedir. A, E ve K vitaminlerinin üretimi için gereken ara ürünler, birtakım doymamış hidrokarbonların hidrojenlenmesi sonucunda oluşmaktadır ve metalik paladyumun katalitik özellikleri olmaksızın, adı geçen vitaminlerin endüstriyel üretimleri düşünülemez.
Katalitik malzemelerin performansı sahip oldukları etkin yüzey alanı, diğer bir deyişle metal parçacıklarının boyutu ile doğru orantılıdır. Yani parçacık küçüldükçe, yüzey alanı artmakta ve parçacık yüzeyi ortamla daha fazla etkileşmektedir. Bu yüzden katalizörlerin nanometre boyutunda üretilmesi malzemenin performansını artırmakta ve oluşması beklenen kimyasal tepkimenin daha hızlı ve kolay gerçekleşmesini sağlamaktadır. Katalizörler yüzey alanı geniş destek malzemeler (alttaş, substrat) üzerine konumlandırılırlar. Bu işlemdeki en önemli kriter parçacıkların alttaş yüzeyine topaklanma olmaksızın homojen biçimde dağıtılabilmesidir. Katalizör malzemenin verimi, sadece kendisinin değil alttaş malzemenin sağlamış olduğu yüzey alanı ile de doğru orantılıdır. Şu an kullanılagelen mevcut alttaş malzemeler, gözenekli yapıya sahip kil, zeolit gibi doğal veya seramik bazlı sentetik malzemelerdir. Sentetik yolla, kolaylıkla ve düşük maliyetle üretilebilen, yüzey alanı geniş polimerik bir malzeme, bu alandaki eksikliği önemli ölçüde giderecektir. İşte tam bu noktada alttaş hazırlama yönteminin önemi ortaya çıkmaktadır. Elektrodokuma (electrospinning), geniş yüzey alanına sahip alttaş malzeme üretimi için çok elverişli bir yöntem sunmaktadır.1  
Elektrodokuma, polimer çözeltisi veya ergiyiğine yüksek potansiyel farkı uygulanarak mikron-altı/nanometre çapında polimerik liflerden oluşan “nanoyapı”ların üretim tekniği olarak tanımlanabilir. Bu yöntemin ilk uygulamaları 20. yüzyılın başlarına rastlamasına rağmen, bilimsel literatürde 1990’lardan sonra ses getirmeye başlamıştır. Yöntem, ülkemizde de birçok grup tarafından etkin bir biçimde kullanılmaya başlamıştır. Deney düzeneği basitçe şöyle özetlenebilir: İnce bir tüp içerisinde bulunan ergiyik polimere veya polimer çözeltisine 5-30 kV mertebesinde doğru akım uygulanır ve tüp ucunda oluşan polimer damlacığından yaklaşık 10 cm. uzağa iletken ve topraklanmış bir levha konulur. Uygulanan elektrik kuvvetinin polimer damlacığının yüzey gerilimini yenmesiyle, damlacıktan, topraklanmış levhaya doğru jet halinde bir kütle transferi oluşur. Deney düzeneği basit bir elektrik devresi olarak düşünülürse, kütle transferinin oluşması aslında bu devrenin kapanması anlamına gelir. Çözgenin uçmasıyla, dakikalarla ifade edilebilecek kadar kısa bir zaman aralığında, levha üzerinde, rast gele dağılmış ince polimerik liflerden oluşan, yüzey alanı geniş ince bir film oluşur. Film kalınlığı dokuma süresi ile rahatlıkla ayarlanabilir. Yeterli kalınlığa ulaşmış bir film, levha yüzeyinden ayrılarak alttaş olmadan da kullanılabilmektedir. Dokuma sonucunda oluşturulan lif morfolojisi (çap, şekil), deneysel değişkenler (çözelti derişimi, iletkenliği, yüzey gerilimi, uygulanan potansiyel farkı vb.) kullanılarak kontrol edilebilir. Bu işlem sayesinde geleneksel yöntemlerle elde edilemeyecek incelikte lifler üretmek mümkündür. Şekil 1’de, laboratuvar koşullarında geleneksel ıslak çekim metoduyla üretilen en ince poliüretan lif ile aynı polimerin elektrodokuma ile elde edilen en kalın liflerinin oluşturduğu ağsı yapısı görülmektedir.

03
Jun
08

Reyting, temsil, halka istediğini verme, oto denetim ve RTÜK

Ekonomik ve siyasal yapıları ve ilişkileri ve bu yapı ve ilişkilerin bilincini ve davranışını satmak gerek ve bu amaçta her yol mubahtır. Bu satışı yaparken kullanılan araçlardan en önde gelenlerden biri de televizyondur. Bu aracı bu amaçlarla kullananlar, “Biz kendimize ve/veya gönülden ve mideden bağlı olduğumuz efendimize hizmet için, kendimize ve/veya efendimize faydalı olanı size işliyoruz, veriyoruz.” (= oto denetim) deme yerine, “Biz halka istediğini veriyoruz.” diyerek kandırma işi yapmakta ve gerçeği saptırmaktadırlar. Kitle üretim ve dağıtım pazarının promosyonunu yapanlar, basın ve yayın araçlarından geçerek insanlara kitle endüstrilerinin istediğini verirken, kaçınılmaz olarak günümüzde gördüğümüz seviyesizliğe, aptallaştırmaya, bilişleri ve bilinçleri en ilkel seviyede tutmaya mecburdurlar; çünkü sahte ve yalanı satabilmenin ve yaygın bir hale getirebilmenin yolu, örgütlü baskılar yanında, budur. Kitle üretim pazarı üretimini ve dağıtımını, kendisi için değil insanların gereksinimlerini gidermek ve isteklerini yerine getirmek için yaptığını söylemek zorundadır. Endüstriyel yapıların diğer bir zorunluluğu da şudur: Düşünsel imajlar inşa ederek gerçeği yeniden inşa eden pratiklere (sahtekârlığa, yalana, kandırmaya) karşı fikir üretenleri, halka istediğini vermeyen elitizmle, bölücülükle, komünizmle, tutuculukla, geleneksellikle, geri kalmışlıkla ve popülist olmakla suçlamaktır: Böylece, iyiyi ve doğruyu kötü ve yanlış göstermek için diğer sahte imajlar inşa edilir.
İki tür reyting ölçme ve değerlendirme vardır. Birincisi, reklam şirketleriyle televizyon şirketleri arasındaki reklam fiyatını düzenleyen izleyici reytingidir. İkincisi ise “akıllı işaretler” denen ve işlenmiş geri zekâlılığı verimli bir şekilde yeniden üretme sistemi olan içerik reytingidir.

03
Jun
08

Yaşadığımız dünya, ülkemiz ve kitle iletişim araçları

Tehlikelerle dolu bir dünya ve ülkemiz
Çok tehlikeli gelişmelere gebe bir dünyada ve ülkede yaşıyoruz. ABD, Orta Avrupa ülkelerinden Macaristan, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne füze kalkanı yerleştirmeye hazırlanıyor… Balkanlar’da kendi çıkarlarını savunacak bir Büyük Arnavutluk tasarımını hayata geçirmeye çalışıyor, bunun ilk adımı olarak Kosova’nın bağımsızlığını sağlıyor ve burasını adeta silah deposuna çeviriyor. Doğu Karadeniz’de egemenlik kavgasını hızlandırıyor, bu arada Montrö’yü delme planları kuruyor. Hazar bölgesinde, Orta Asya’da gücünü artırabilmek için İran’ı ve Afganistan’ı hedef tahtasına yatırıyor. Bütün bunlar BAP (Büyük Avrasya Projesi)’ı gerçekleştirmek için projelendiriliyor. Bu proje uyarınca ülkemizden, Afganistan’a asker sevk etmesi isteniyor, İran’la ilişkilerimiz bir çatışma noktasına çekilmeye çalışılıyor, Rusya’nın ve Sırbistan’ın bir Kosova müdahalesine karşı yine Türk askerine gereksinim duyulacağı hissettiriliyor. Ayrıca BOP çerçevesinde ülkemizin tam anlamıyla hedef haline getirildiği, Kuzey Irak’ta kurulmakta olan uydu devletin Suriye, İran ve en çok da bizim ülkemiz üzerinden genişlemesinin tasarlandığı iyice anlaşılıyor. Buna karşı yükselecek direncin kırılması, ulusal bilincin yok edilmesi için ülke dinselleştiriliyor, teokratik yönetime mahkûm edilmeye uğraşılıyor. Türkiye bu iki proje arasında savrulup duruyor.
Kitle iletişim araçlarının konumu ve liberal yaklaşımlar
Ülkemizde ve dünyada yaşanan bu gelişmelerin kitle iletişim araçlarında arka planlarıyla birlikte yer aldığını, toplumun bu konularda aydınlatıldığını görebiliyor muyuz? Tekelleşme, çapraz tekelleşme yoluyla büyük sermayenin ve 2002’den bu yana her geçen gün biraz daha güçlenen ve palazlanan İslami sermayenin eline geçen medyanın, bu fotoğrafı aydınlattığına tanık olabiliyor muyuz? Kitle iletişim araçlarının bu yaklaşımlarının nedenlerini genel çizgileriyle izlediğimizde bu araçların işlevleri hakkında bir düşünce sahibi olabileceğiz. Bu nedenle liberal ve muhalif toplumbilimcilerin konuya ilişkin değerlendirmelerini gözden geçirmekte yarar var.
Liberal yaklaşımlarda, genel olarak kapitalist sistemin işlerliği açısından bu araçlara duyulan gereksinim ele alınıyor, sorun eleştirel bağlamda değil, bunların toplumu yönlendirmede ne kadar etkili olduklarının anlaşılması temelinde değerlendiriliyor. İletişim tarihçisi Denis Mc Quaile, kitle iletişim araçlarının toplumsal etkinliğini, üç ayrı döneme ayırarak değerlendiriyor: 1890 yılından 1940’ların ortalarına kadar uzanan zaman diliminde kitle iletişim araçlarının çok etkili olduğunu ileri sürüyor. Bu tarihten 1960’ların başına uzanan sürede bu araçların etkilerinin sınırlandığı kanısını taşıyor. 1960’lardan sonra yapılan başka araştırmalar, bunların etkilerinin yeniden yoğunlaştığını gösteriyor. Son dönemin ilk yarısında kitle iletişim araçlarının orta düzeyde etki oluşturduğu öne sürülüyor. 1960 yılında Klapper’in yaptığı etki araştırması, 1964’te Mc Combs ve Shaw’un, 1970’te Tichenor, Donohoue ve Olien’in çalışmaları bu tezi doğrular nitelikte bulgular sunuyor. 1972 ABD Sağlık Bakanlığı raporu, aynı yıl gerçekleştirilen Mc Combs ve Shaw’un ikinci araştırması ile 1976 yılında ortaya atılan Ball Rokeach ve De Fleur’un bağımlılık kuramı da, etkilerin orta düzeyde olduğunu gösteriyor. 1980’den sonra egemen olan düşünce, kitle iletişim araçlarının etkilerinin yeniden arttığı biçiminde. 1982 yılında ABD Akıl Sağlığı Ulusal Enstitüsü’nün yayımladığı “Televizyon ve Davranış Sağlığı” konulu rapor ile 1984’te gerçekleştirilen “Büyük Amerika Değerleri” testi, televizyonun hayli etkili olduğunu ortaya koyan öbür araştırmalar olarak karşımıza çıkıyor.

03
Jun
08

Türkiyede sosyoloji – ihtiyaçlar ve cevaplar

Sosyolojinin kurumsal kronolojisi 1887’de Durkheim’ın Bordeaux Üniversitesi’nde, Fransız Devrimi’nin ardından henüz gerçekleşemeyen bir ideali, yani devlete laik bir ahlak anlayışı ile bağlı vatandaşlar yetiştirmek üzere, öğretmen adaylarına pedagoji dersleri vermesi ile başlar. Bu derslerde Durkheim, doktora tez konusu olan toplumsal dayanışma’yı(1893) anlatacağını beyan etmiştir (Tiryakian, 1997; 201-203). Daha sonra ise Durkheim, dünyada ilk sosyal bilim (sosyoloji) kürsüsünü 1897’de Bordeaux Üniversitesi’nde kurmuş ve 1902 yılında Sorbonne Üniversitesi’nde ahlaki eğitim kürsüsüne geçmiştir.

Fransız Devrimi ve sanayi kapitalizminin Batı Avrupa’ya rengini verdiği 19. yy.da ortaya çıkan sosyoloji, sivil toplumun içindeki toplumsal ve ekonomik çatışmalara “çâresâz” olmak üzere biçimlenmiştir. Sosyoloji, kapitalizmin nasıl işlediği (Marx), kapitalizmi oluşturan unsurlar ve modern toplumların nasıl biçimlendiği (Weber), yeni burjuvanın (teknokrasi) toplumsal örgütlenme ütopyası (Saint-Simon), toplumsal uzlaşımın düşünsel boyutta nasıl oluşacağı (Comte) ve kapitalizmin yarattığı toplumsal çatışmanın sivil bir ahlak ile nasıl giderileceği (Durkheim) temel konularla zuhurunda ilgilenmiştir.
Türkiye’ye baktığımız vakit ise sosyoloji dünyada ikinci kürsü olarak İstanbul Darülfünunu’nda 1914’de Ziya Gökalp tarafından kurulmuştur (Yazan, 1997; VII). Türkiye’de sosyoloji, Batı Avrupa’dan farklı olarak tamamen bir devlet bilimi şeklinde gelişmiştir. Zaten ilk sosyoloji dergimiz olan Ulum-u İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası’nın “Mukaddime”sinde bu bilim, devlet bilimleri arasında sayılmıştır (Akpolat, 1994; 5). Osmanlı devletini kurtarma ve yeni kurulacak devletin yönünün tartışılmaya başlandığı 19. yy. sonu ve 20. yy. başında, çeşitli alternatifler arasında öne çıkan Batılılaşma ve Türkleşme alternatiflerinin sentezlenmesi ile birlikte yeni devletin Batıcı ve ona eklemlenmiş bir şekilde milliyetçi resmi kimliğinin ideolojik alt yapısını sosyoloji güçlendirmiştir. Bu itibarla Türk sivil toplumunun değil de yeni ulus-devletin ve vatandaşının siyasal kimliğini oluşturmak sosyolojiye düşmüştür. Sosyolojimizin kurucusunun eserleri yeni devlete ve vatandaşına yeni bir siyasal kimlik, tarih ve kültür inşası ile içeriklenmiştir. 1923’de basılan Türkçülüğün Esasları resmi ideolojinin bir ifadesi gibidir (Gökalp, 1923). Ancak, kuruculardan Prens Sabahattin, Türkiye Nasıl Kurtarılabilir? adlı eserinde (ilk basım 1334, yeni harflerle basım 1999) ve Ahmed Şuayıb, Batılılaşmanın siyasal kimlikten öte Türk sivil toplumunun yapısal, bireyin kişisel ve değersel dönüşümü ile gerçekleşebileceğinde ısrarlı olmuşlardır. Nitekim Türk sosyolojisi içinde Ankara ekolü olarak adlandırılan ve genellikle Toplumsal Yapı ve Değişme odaklı çalışmalar Prens Sabahattin’in açtığı çığırı devam ettirmişlerdir. İstanbul ekolü ise Ziya Gökalp’in Durkheimcı sosyolojisinin sivil olmayan siyasi bir yorumu ile beslenmiştir (Akpolat, 2004b). (İstanbul ve Ankara ekolü ayrımlaşması için Bkz. Kaçmazoğlu, 1991)

03
Jun
08

Türkiyede sosyoloji ve sosyoloji eğitimi üzerine düşünceler

Türkiye’de üniversitelerdeki “sosyoloji” bölümlerinin eğitim-öğretim proglamları Türkiye’yi, özel olarak Cumhuriyet’i, çevre ülkelerdeki Türk toplulukları olarak “soydaşlar”ı, Türk cumhuriyetlerini, komşu ve bölge ülkeleri ve toplumları ile dünyayı gören ve kapsayan dersler, seminerler ve “zorunlu” kuramsal-uygulamalı araştırmalarla
donatılmak durumundadır. Sosyolog; toplumsal ve kültürel “sorun/dert” oluşturan olayları ve olguları, Sosyoloji’nin “asli” amacına uygun olarak “neden-sonuç” ilişkileri çerçevesinde doğru açıklayabilmek,
bu nedenle de sadece günümüze ilişkin (senkronik) etmenleri değil, geçmişe/tarihe ilişkin (historik) etmenleri de dikkate almak ve bunları bağdaştırmak durumundadır. Bunun için de Bozkır, Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet dönemi Türk ve çevre ülkelerdeki “soydaşlar” tarihleri ile toplumsal ve kültürel yapıları hakkında “tam, doğru ve güncel” bilgi ile donatılmak durumundadır.
Öncülüğünü İbn Haldun’un yaptığı Sosyoloji, Fransa’da isim babası Auguste Comte tarafından kurulmuş, II. Meşrutiyet döneminden itibaren de Herbert Spencer, Auguste Comte ve Emile Durkheim gibi Batılı düşünür ve sosyologların eserlerinden yapılan kısmi ve dağınık çevirilerle Türkiye’de adını duyurmaya ve tanınmaya başlanmıştır.
Bu yönde katkıda bulunanlar ve az-çok etkisinde kaldıkları Batılı düşünür ve sosyologların yaklaşımlarından hareketle Osmanlı toplumsal ve yönetsel yapısı hakkında ilk kuramsal araştırmaları başlatanlar olarak Ahmet Rıza, Salih Zeki, Bedii Nuri, Ahmed Şuayip, Rıza Tevfik, Ethem Necdet, zaman-zaman “Suphi Ethem” müstear adıyla Mustafa Suphi, Refik Nevzad, Abdullah Cevdet, Prens Sabahattin ve Mehmet Ali Şevki’yi anmak olanaklıdır.
“İlm-i muaşere”, “ilm-i cemiyet”, “ilm-i içtima”, “ilm-i içtimaiyat”, “içtimaiyat” ve sosyoloji (socius+loji=toplum+bilim) kavramının öz Tükçe karşılığı olarak “toplumbilim” gibi adlarla anılan sosyoloji, Cumhuriyet döneminde, Osmanlı ve Türk toplumsal yapıları hakkında kuramsal ve giderek artan kuramsal-uygulamalı araştırmalarla, buna paralel olarak da eğitim-öğretim programlarına konan ve zamanla artarak çeşitlenen ders ve seminerlerle gelişmiş ve günümüzdeki konumuna ulaşmıştır.
Cumhuriyet döneminde bizzat kendileri doğrudan yada kendilerinden etkilenmek suretiyle izleyicileri aracılığıyla dolaylı katkılarda bulunanlar arasında Ziya Gökalp, Mehmet İzzet, Muzaffer Şerif (Başoğlu), Niyazi Berkes, Mediha Berkes, Behice Boran, Cavit Orhan Tütengil, Hilmi Ziya Ülken, Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu, Nuretin Şazi Kösemihal, Ahmet Hamdi Başar, Cahit Tanyol, Mübeccel Belik Kıray, Erol Güngör, Şerif Mardin, İbrahim Yasa, İsmail Beşikçi, Doğan Avcıoğlu ve Baykan Sezer yeralmaktadır.
Kanaatimce, hemen her çağdaş ve komşu ülkelerde olduğu gibi, Türk üniversitelerinin Sosyoloji eğitim-öğretim programlarının da, ders ve seminer konuları bakımından biri “kuramsal-uygulamalı”, dördü “kuramsal” olmak üzere beş ayağı bulunmak durumundadır. Hiç kuşkusuz bunların, Sosyolojik bilgiyi güçlendirmenin ve makro bakış açısı edinmenin olmazsa-olmazları işlevindeki diğer sosyal bilimlere ve disiplinlere ait (tarih, inkılâp tarihi, hukuk ve iktisat gibi) derslerle de desteklenmesi ve gelişen süreçte sağlanan ilerlemeler, değişen koşullar ve beliren yeni faktörler ve ihtiyaçlar çerçevesinde düzenli aralıklarla gözden geçirilmesi de şarttır.

03
Jun
08

İçtimai aynalarda bir temaşa-i ilmiye

Kıyısından kulağından, nereden bakılırsa bakılsın iki yüz yıldan fazladır sosyoloji adı/kavramı dünya gündemine düşmüş bulunuyor. Türklerin bu kavramla/meslekle tanışmaları ise hatırı sayılır bir durumda. Dünyada sosyolojiyi ikinci veya üçüncü olarak üniversite eğitim programına alan bir duyarlılık. Sosyoloji, göçebe Türkün (!) pek çok Avrupalıdan önce sahiplendiği bir disiplindir. Zaman zaman bazı üniversitelerde zayıflayıp güçlense de bu bayrağı taşıyanların sosyolojik işlevi sosyoloji kadar önemli görünmekte. Hatta şimdilerde dünyayı kurtaracağı söylenen sivil toplum hareketi çerçevesinde bakılırsa, adını Türkiye’nin kaderinde etkin olan İttihat ve Terakki gibi bir örgüte esinletecek kadar da erken benimsenmiş bir sivil toplum hareketi. İttihat ve Terakki, hani Comte’un düzen ve ilerleme (progress en ordre) diye şekillendirdiği ilkenin Osmanlı düzeninde ve dönemindeki ifadesidir.

Sosyolojinin kuruluşundaki pozitivizm (olguculuk/muayyeniyetçilik) ilkesini hayatımda izleyeceğim, diye intihar eden bir başka sosyolog (Beşir Fuat) acaba dünyada var mıdır? Cumhuriyet’in kuruluşu aşamasında bir kurucu bilgin ve ideolog olarak, devlet sosyologu olarak Ziya Gökalp’e kısmet olan paye dünyada kaç sosyologa kısmet olmuştur? Osmanlı Sarayı’nın kızdan torunu (yeğeni) Prens Sabahattin’in almaşık (alternatif) bir sosyoloji geleneği başlatmasına, sosyoloji geleneği, kültürü açısından kimin diyecek ne lafı var? Mısır Hidivi Osmanlı’ya düşman ve Avrupalıyla işbirlikçi bir devlet kurmaya çalışırken Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın sosyolojiye tutkun Şura-ı Devlet (Danıştay) başkanlığı, sadrazamlık gibi payelerle Osmanlı başkentinde ödüllendirilen torunu Prens Sait Halim Paşa düşünce seçkinleri arasında yer alırken, Osmanlı’da merkez-taşra etkileşimi veya ikilemine kim şapka çıkarmaz?
Dergilere, kitaplara yansıyan birikimler de yok değildi. Bugün için “üniversite dışı bilim” olgusunun ilk örnekleri, dememiz gereken “Darülfünun dışı ilim”, “ilm-i içtimaiyat” ve “ilm-i içtimai” emekleri de pek boşa gitmedi. Sosyolojinin “bugün ekeyim yarın biçerim” türünden bir ekin olmadığı ya da “bu toprak her zaman aynı kalır”lığı söz konusu olmadığı için, o zaman atılan tohumlar toprağın değiştirici diriliği ile bugünlerde filizlerini göstermektedir. Sosyolojik bilgi edebiyat, din ve tarih konularıyla ilginç karışımlar oluşturarak, okuyucu kitleleri açısından melez bilgi türleri veya söylemler ortaya koyarak kendi anlamını bir ölçüde tehlikeye attı. Ama buna yeltenmeseydi varlığını sürdürecek bir bağışıklık donanımı da edinemeyebilirdi. İlk zamanlar, hatta bugün bile Türk okur-yazarlığının içtimai aynalara yansıması baskı, dizgi, dağıtım ve diğer para sorunlarına rağmen büyük kentlerde ve büyük kentlerden taşraya hareket eden bu gayretin bir sonucudur.
Sosyolojik bilginin çorak kaldığı yerler de oldu. Örneğin bugünün Türkiye’sinde bile kurulması en az yüz elli yıl gecikmiş “devlet akademisi” olgusunun beşeri bilimler yanı, Osmanlıların büyük atılımlar yaptığı 1850’li yıllarda Encümen-i Dâniş’te meyvesini verememişti. Devlet akademisi anlayışı dikkate alınarak 1930 başlarında kurulan Türk Dil Kurumu ve Türk Tarihi Kurumu ve sonraki kardeş kuruluşlar, sosyolojik bilginin hakkını vermekte bugün bile sıkıntılarını gideremezken, beklenen akademinin fen bilimleri kolu olması gereken TÜBİTAK beşeri bilimlere -eskiye oranla- daha fazla yönelerek yeni bir esinti yaratmaya başladı. Ancak bunun sosyolojik bilginin yaygınlaşması açısından sonuçlarını beklemek gerekecek. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde tarih araştırmalarının “sosyal tarih”, “kültür tarihi” gibi başlıkları, sosyolojik düşüncenin gelişmesinde tanjansiyel (teğet) etkiler yarattığını da gelir hanesine eklemelidir.




İstatistikler

  • 461,672 Tıklama

 

Haziran 2008
M T W T F S S
« May   Jul »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30