09 Jun 2008 için arşiv

09
Jun
08

Che Doğduğu Şehre Geri Döndü

Che 1953 yılında daha genç bir doktorken, doğduğu kent Rosairo’dan ve ülkesi Arjantin’den ayrılarak Guetemala’ya gitti. Hilda ile tanışmasının ardından Kübalı sığınmacılar ile kurduğu bağ onun artık ölene kadar sürecek yolunu belirlemişti. Artık bütün Latin Amerika kıtası O’nun memleketiydi ama bir daha doğduğu toprakları görme şansı olmayacaktı. Çünkü O kendini devrimci mücadeleye adamıştı ve gerekli gördüğü için Latin Amerika ülkelerinden birinin özgürlüğü için yaşamını vermeyi tercih etmişti.

Aradan geçen onca yıl, kendisini başka insanların özgürlüğü için feda eden bir devrimciyi giderek efsaneleştirdi. Che’nin elbette efsane olmak gibi bir derdi yoktu. O devrimci olmanın kendisine yüklediği sorumluluk duygusuyla yalnızca görevini yerine getirmişti. Ama doğduğu ülkenin, Arjantin’in insanları O’nu unutamadı. Rosairo kenti, 14 Haziran’da Che’nin 80. doğum gününü dünyanın birçok ülkesinden gönderilen 75 bin anahtarın eritilmesiyle hazırlanan Che heykeliyle karşılamaya hazırlanıyor.

4 metre uzunluğunda ve 3 ton ağırlığındaki heykel için Arjantin’in hemen hemen bütün kentlerinde insanların anahtar gönderebilecekleri merkezler oluşturuldu. Okullar ve kütüphaneler de Che heykeli için küçük parçalar halinde bronz verdiler. Heykeltraş Adres Zernei tarafından anahtarların ve bronzların eritilmesiyle yapılan heykel nihayet tamamlandı.

Che böylece yıllar sonra doğduğu kente geri dönmüş oldu. Özgürlükleri uğruna yaşamını verdiği insanlar da Che’yi unutmadı. Buenos Aires sokaklarında dolaştırılan heykeli görmek için binlerce kişi Buenos Aires sokaklarını doldurdu. Che’nin heykelini taşıyan konvoy, Che için anlamı olan yerlerde saygı için durdu. Ernesto Che Guevara Müzesi Müdürü Eladio Gonzales’in dediği gibi; “Nihayet tıp eğitimini gördüğü, gençliğinin en güzel hayallerine ev sahipliği yapan şehir, onun yeniden gelişini görüyor.”

09
Jun
08

Siyasette öcü

Barış, başarı, mutluluk ve esenlik sağlığın başlıca öğeleridir. Beden ve ruh sağlığının yaşamsal önemi asla yadsınamaz. Toplumun huzur içinde olmasının ulusal yapı için değeri büyüktür. Kuşkulu, korkulu, endişeli yurttaşlar, devlet yaşamında kimi bozuklukların belirtisidir. Yurttaşların yaşam hakkı, savunma hakkı, hak arama özgürlüğü olumsuz etkiler altında ise endişe duymamak olanaksızdır. Devletten beklenen en önemli görev, iç ve dış tehlikelere karşı yurttaşın güvenliğini sağlamaktır. Güvenlik konusundaki durumları ve koşulları yalnızca askerî olaylara bağlamak yanlıştır. Evinde, iş yerinde, dinlencede, sokakta, her zaman ve her yerde yurttaş kendini güvenlik içinde bilmelidir. Yaşamının, sağlığının, işinin, ilişkilerinin, eserlerinin, mallarının tehlikede olması yurttaşı huzursuz eder. Son günlerde “dinlenme skandalı”yla çalkalanan Türkiye’mizde güvenlik sorunu öne çıkmıştır. Güvenlik bir bütündür. Bir konuda güvenliğin sarsılması ya da yıkılması, tümüyle anlamsız kalması demektir. İster devlet adına dinleme yapılsın, ister başkaları yapsın hepsi anayasanın çiğnenmesidir. Ulusal güvenlik, iç ve dış güvenlik gerekleri devletin dinlemesini haklı kılabilir. Bunun da, kararı verecek yargı organları tarafından iyi incelenmesi, genelde, herkese uygulanacak biçimde değil, gerekçeleriyle birlikte kişiler bağlamında karar vermek gerekir. Siyasal amaçlı, hukukdışı dinlemeler demokrasinin ayıplarından biridir. İlgililerin suçluluğunu gündeme getirir. Teknolojinin elverişliliğiyle sınırsız ve ölçüsüz dinlemeler toplumsal kargaşaya neden olabilir. Devletin görevi haberleşmenin, görüşmelerin hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde güven içinde yapılmasını sağlamak, bunun tartışmasız güvencesini vermektir.

Dinleme çirkinlikleri bir yana kimi yöneticiler “AKP kapatılırsa ekonomi bozulur. -AB süreci olumsuz etkilenir. – AKP eskisinden daha güçlü gelir.” Sözleriyle halkımızı korkutmaya çalışıyor. Bu da yetmiyormuş gibi Dışişleri Bakanı, “Türkiye’de müslüman çoğunluğun da dinsel özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşadığını” Avrupa Parlamentosu Dışilişkiler Komitesi üyelerine söyledi. Kendi ülkesini şikâyet etmekten ötede gerçekdışı anlatımlar devlet adamlığıyla asla bağdaşmayacak bir tutum sergiledi. Ayrıca “mahkemelerin Kopenhag kriterleri ile Venedik Komisyonu ilkelerine uygun karar vereceklerini ve saygınlıklarını koruyacaklarına inanıyorum” diyerek lehlerine kararla saygınlığın korunacağını belirtti. Saygınlık yanlara ve kararlara göre değişmez. Yandaşların yanlı değerlendirmelerinin de hiçbir önemi yoktur. Mahkemeler Anayasa’ya, hukuka, yasalara ve vicdani kanılarına göre kararlarını verir. Açık-kapalı etkileme çabaları boşunadır. Sonucu eleştirmek, tartışmak hakkımızdır. Hattâ görevimizdir ama bunun saygınlıkla ilgisini kendimize etkisine bağlamak yanlıştır. İktidar, siyasette öcü dönemini açıyor. Korkutarak, yıldırarak etkin olmaya çalışıyor. Gözdağıyla, tehditle, şantajla, aykırı işlemler ve aşağılama ile emekliye ayırıp yerine kendi adamlarını getirme çabalarında olduğu gibi. Gerçek demokrasilerde Dışişleri Bakanı’nın yaptığını yapan bir Bakan bir dakika yerinde kalamazdı. Anayasa ve hukuk dışı taşkınlıklara, sömürü ve gereksiz kullanımlara engel olmayı, bağımsız yargı organlarının AİHM’ce de yerinde bulunan kararlarını eziyet sayan Bakan kendi amaçlarıyla bağdaşmayan her durumu sorun olarak gösteriyor.

AİHM’nin okullarında sıkmabaşlı olmaları uygun bulunmayan iki dinci bayanın başvurusunu geri çevirmesi uyanmayanları uyarmalıdır. Hukuk devletinde dinsel zorunluluğu olmayan, olsa da kullanılması yasaklanabilecek örtüleri dinsel nedenlerle kullanıp cumhuriyetin ilkelerine, yargı kararlarına karşı çıkanların güvence saydıkları Avrupa organlarına bakmaları gerekir.

Olaylar

Hedef göstermeler, hukukdışı dinlemeler, uydurma haberler, gelişigüzel doldurulan kâğıtlara “MİT belgesi” demek sahtekârlığı, yalanlar, iftiralar, usdışı kurgular çekinilmeden yayımlanıyor. Devleti çete mi yönetiyor ki bu ölçüde bozukluklar sürüp gidiyor? MİT niye susuyor, Cumhuriyet Savcıları ne yapıyor?

Öyle çağdışı, usdışı, insanlıkdışı yorumlar din adına yapıldı ki “Taliban Diyanet’e sızdı” diye yazıldı.

Sapanca’da şort ve tayt giydikleri için kürekçilere dayak atıldı.

Bartın-Eflâni’de kenenin öldürdüğü yurttaşın cenaze töreninde imam abuk-subuk konuşma yaptı.

Bilimsel san taşıyan kimileriyle kimi köşetaşlarının Atatürk, lâiklik, devrim, ulusalcılık karşıtı hezeyanları tiksindiriyor.

Özel yaşamın saygınlığı ve özelliği kalmadı.

Antalya’da toplu köpek öldürmeleri saptandı.

Farklı dillerde TRT yayınına olur verildi.

Barış Meclisi’nin 1 Haziran Kadıköy Mitingi’nde kürtçülerle Atatürk Cumhuriyeti karşıtları bir araya gelerek PKK ve lideri lehine sloganlar attı. Kimi gazeteler bu çirkinliği okurlarına duyurmadı.

Enflâsyon aldı başını gidiyor.

Câri açık ile iç ve dış borçlar büyüyor.

Şeriat adımları hızlanıyor. Terör canlar alıyor.

Başbakan “Hedefimize varacağız. -Bizi kimse engelleyemez. -Bu binayı kimse yıkamaz. -Yola devam” sözlerini yineliyor. Herkese gözdağı, umursamazlık, inat. Hedefleri biliniyor, yolları biliniyor, inatları biliniyor. Satımlar, ayrıcalıklar, kadrolaşma ve partizanlık durmak bilmiyor.

Dışişleri Bakanı bilmelidir ki eziyet namaz kılmayanlara, oruç tutanlara karşı eylemli biçimlerde sürerken, giyinme de bahane ediliyor. Sıkmabaşlılar çoğunlukta olan açık başlı kadınları sokağa çıkarmayacaklar.

Bir bilinen yazar da çıkmış, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın savlarına “siyasi evham” diyor. Gözlerin görmüyor, kulakların duymuyor, vicdanın da mı sağırlaştı? Ankara Sincan’da kız-erkek iki arkadaşa yapılan saldırı da mı uyarmıyor? Bu tür rezaletler neden arttı? Kime-kimlere güveniliyor? Anayasa ve hukuk tanımayan iktidar niçin susuyor ve duruyor?

TRT iktidar yanlılığını iyice koyulaştırdı. Yansız kamuoyu oluşturma görevi savsaklanıyor. Haberler tam bir AKP bildirisi türünde. Yöneticilerin içleri nasıl rahat ediyor, koltuklarında nasıl oturuyorlar, dincileri “helâl”i nasıl anlıyor, şaşılır.

Kitap

Avukat K. İskender Özturanlı’nın Toplumsal Dönüşüm Yayınlarından çıkan “Denizden Bir Avuç Su” adlı anılar kitabını hukukçularla ilgili bölümleri ve kendi yaşam öyküsü sayfalarının örnek sayılacak içeriğiyle okurlarımıza salık veriyorum. Başarılı seçkin bir hukukçu ve sanat adamı Özturanlı önceki yapıtlarını bu yeni türüyle zenginleştirdi.

Özgün Sözler’den: Kişilik ve onura saldıranlar kişiliksiz ve onursuzdur.

09
Jun
08

Gavurun ekmeğini yiyen gavurun kılıcını çalar!

Tarafsızlık, bağımsızlık ve yemek

Tarafsızlığını ve bağımsızlığını etkilemedikçe gazeteci ve yazarların Başbakanla yemek yemesi gayet doğal ve olağandır.

Can Paker yemeği neden bu kadar öne çıktı, konuyu daha iyi görebilmek için bazı analizlerin yapılması gerekmekte.

3 Mayıs 2008 Cumartesi akşamı yemek isteği ve konuk listesini Başbakan Erdoğan’ın, ev sahipliğini de TESEV Başkanı Can Paker’in yaptığı iddia edilen akşam yemeğinde kimler bir araya gelmişler?

Can Paker: Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı ( TESEV) Yönetim Kurulu Başkanı ve eşi Mihriban Paker, Canan Barlas: Can Paker’in kardeşi ve Mehmet Barlas’ın eşi, Mehmet Barlas: Sabah gazetesi başyazarı ve atv’nin anchorman’i, Ergun Babahan: Sabah gazetesi Genel Yayın Müdürü, Nazlı Ilıcak: Sabah gazetesi yazarı, Taha Akyol: Milliyet gazetesi yazarı, Hasan Cemal: Milliyet gazetesi yazarı, Cengiz Çandar: Referans gazetesi yazarı, Mustafa Karaalioğlu: Star Gazetesi Genel Yayın Müdürü, Ethem Sancak: Star gazetesinin ortağı ve Sancak Holding’in patronu. “Başbakan’a yakınlığı ile bilinen ve Uzanlar’dan TMSF’ye geçen ve sonra satılınca da iki ortağıyla birlikte Star gazetesini satın alan, diğer iki hissedarın hisselerini kendisine devretmeleri üzerine de Star’ın tek patronu olduğu öğrenilmiş..”, Cem Duna: TRT eski Genel Müdürü.

İki emekli büyükelçi ve Başbakan RTE ile eşi Emine Erdoğan katılmışlar.

Bir yemek yeniyor fakat Başbakanlık ile 2 gazete arasında 3 tekzip yaşanıyor. Tekzibi tekzip eden Mehmet Ali Birand ise; “Yemeğe katılanlardan bir kişinin dahi haberine ‘yanlış’ diyemeyeceğini” kaydediyor. Birand ne yazmış idi: “Başbakan’ın milletvekili olamadığı takdirde bir sivil örgütün başına geçip Anadolu’yu dolaşacağı…”

Birand devam ediyor ve açıklıyor: “Bazı gazeteciler, Başbakan’a üç konuda daha sertleşmesi tavsiyesinde bulunmuş. Anayasa değişikliği yaparak, Anayasa Mahkemesi’nin yetkisini azalt. Askerin daha çok üstüne git. Ergenekon’da çıtayı daha yükselt.”

NTV’de “Yazı İşleri” programına canlı olarak katılan Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök ise; “Geceye ilişkin özel bilgilere sahip olduğunu ama bunları kullanmadığını” açıklıyor.

George Soros

Askerlerimizi canlı ve kanlı dolar makinesi olarak görmekte olan Soros, Sabancı Üniversitesi’nin kürsüsünden; “Sizin en karlı metanız askerlerinizdir. Onları satışa çıkarın” diyen kişi.

George Soros, Soros Fund Management LCC (SFM) Yatırım Şirketi’nin başkanlığını yürütmekte.

Soros, 1930 yılında Macaristan’da doğmuş bir Yahudi. Kurduğu Açık Toplum Enstitüleri aracılığıyla iktidar değişimine yol açan toplumsal hareketleri desteklemektedir.

Quantum Fonu’nun kurucusu George Soros; Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da iktidar değişimine neden olan ayaklanmayı destekleyerek turuncu devrimi gerçekleştirmiştir. Özbekistan’daki ayaklanmayı da desteklemiş fakat burada başarısızlığa uğramıştır.

Soros; “Demokrasi, askeri güçle gerçekleşmez. Bunu halklar gerçekleştirebilir” tezini savunmakta ve uygulamaktadır.

Soros; “Tiranların yıkılması ve küresel çevre sorunlarına” dikkat çekerek” Zimbabwe Lideri Mukabe, Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong Li ve Türkmenistan Başkanı Saparmurat Türkmenbaşı’nı hedef göstermiştir. Soros’un Türkiye’ye ilgisi de Aralık 1999 yılındaki Helsinki Zirvesi’yle birlikte yoğunlaşır.

Soros’un Belarus ve Özbekistan’daki vakıflarının amaçlarının anlaşılması üzerine Soros vakıfları kapatılmıştır.

Soros; “Eski Devlet Başkanı Eduard Sevardnadze zamanında, Birleşmiş Milletler bünyesindeki Kalkınma Programıyla bir uygulama yaptık. Bakanlara ayda bin 800 dolar, yardımcılarına 800 dolar ek para verdik” diye açıklama yapmıştır.

George Soros; “AKP hükümetinin desteği hak ettiğine inanıyorum” demiştir.

Her gittiği yerde iktidarları deviren ABD’li para spekülatörü George Soros; Ortadoğu politikasında Türkiye’nin “ılımlı İslam”a dayalı bir demokratik örnek olmasını istemektedir. Tarihi Yeşil Kuşak teorisyeni ABD’den güç almaktadır.

Para sihirbazı Soros, İstanbul’daki konuşmasında “Türkiye’nin laikliği fazla ileri götürdüğünü” belirterek, beslediği sivil toplum örgütlerine istikametlerini göstermiştir. Verilen paraları laikliğin aşındırılması ve ılımlı İslam modelinin güçlendirilmesi için kullanın mesajını vermiştir. Soros girdiği ülkede açıkladığı gibi insanları satın almakta ve ülkenin içini karıştırmaktadır. Soros’un finanse ettiği Açık Toplum Enstitüsü adına yapılan basın açıklamasında, son 4 yılda, Türkiye’deki projeler için 6 milyon dolarlık finansman sağlandığı açıklanmıştır.

George Soros tarafından finanse edilen Açık Toplum Enstitüleri 60 ülkede kurulu vakıflar halinde faaliyet göstermekte.

Enstitü, hem Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) hem de İstanbul Politikalar Merkezi aracılığıyla projeler yürütmekte.

Can Paker, Açık Toplum Enstitüsü Türkiye Danışma Kurulu Başkanı. 1997 yılından bu yana başkanı olduğu TESEV’e de bu enstitü mali destek sağlamakta. Kendi ifadesiyle bu enstitüden aldığı yıllık ortalama mali destek 1 milyon 800 bin dolarmış. Bu paralar 50 ayrı proje için harcanıyormuş.

Projeleriyse; Ordu’nun denetlenmesi, Güneydoğu sorunu, Annan Planı’nın Türk kamuoyuna tanıtımı…

Can Paker’in son açıklamalarından birkaçı:

“Tayyip Bey’in kaybı, AK Parti için ciddi bir kayıptır, çünkü önemli liderdir. Çok etkilidir.”

“Üniversiteye siyasi simge giremez mi? Bence girebilir, ne olur ki?”

“Yahudiler bir farklılıktır. Ermeni meselesi farklılıktır. Bu bir süreçtir. Bu devam edecek, biraz sonra eşcinseller çıkacak, o da bir farklılıktır. Onların da demokratik hakkı var. Evlenmek isteyecekler.”

Açık Toplum Enstitüleri destekledikleri sivil toplumlarla iç dinamiği destekleyerek devrilişi sağlıyor.

Soros ilk stratejisini baba ocağı Macaristan’da 1984’de başlattı. Rejim devrildiğinde yaptığı bağış yıllık 22 milyon dolara ulaşmış. Devrimi, kitap ve fotokopi makinesi dağıtımıyla gerçekleştirmiş. Yasaklı yazarların eserlerinin de içinde bulunduğu ekonomi, siyaset ve sosyoloji kitapları kütüphanelere dağıtılmış.

1986’da Çin’de Açık Toplum Vakfı’nı kurdurdu. Öğrencilere burs temin etti. Sakıncalı konuları destekleyince Çin Komünist Partisi, Soros’un “rejimin altını oymaya çalışan bir CIA ajanı” olduğunu rapor etti ve 1989’da enstitü kapatıldı. Birkaç hafta sonra da Tiananmem Meydanı’nda öğrenci isyanları çıktı.

1989 yılında Polonya’ya ekonomisine el attı ve ilk yıkımı gerçekleştirdi.

Çekoslovakya’da medya ve muhalefeti destekledi. Birkaç ay sonra hükümet düştü ve desteklediği muhalefet iktidara geldi.

Soros, 2000 kişilik Açık Toplum ağı oluşturdu. 20 yılda yaptığı bağış 5 milyar doları bulmuş. Dünyaya, parasıyla siyaseten müdahale ediyor.

Halk hareketi yoluyla rejimleri içeriden değiştirmek ABD’nin yeni yöntemi. Bu yöntemin uygulayıcısı da Soros. Kendi deyimiyle; “Devirmiyorum, devireni destekliyorum” diyor.

“Türkiye’nin Amerika ve Avrupa tarafından nasıl kuşatıldığını öğrenmek istiyorsanız; önce Mustafa Yıldırım’ın ‘Sivil Örümceğin Ağında’, sonra da Neval Kavcar tarafından yazılan ‘Anadolu’dan Türk Mührü Siliniyor/ Sivil İhanet’ adlı esere bakın. Bu kitapta George Soros tarafından beslenen Açık Toplum Enstitüsü, TESEV, Helsinki Yurttaşlar Derneği, Tarih Vakfı, Sosyal Demokrasi Vakfı, İHD, Ka-Der, AÇEV, Açık Radyo, Toplumsal Tarih Dergisi vs. gibi kuruluşlarla Alman vakıfları ve Amerikan enstitülerinin Türkiye üzerinde yarattığı yıkımın sonuçları inceleniyor.” Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu (İnternet)

Açık Toplum Enstitüsü (ATE)

“Türkiye’yi 17 Aralık’a götüren süreçteki katkınız inkâr edilemez. Ülkem, milletim ve kendim adına sizlere teşekkür ederim.” Recep Tayip Erdoğan Başbakan (ATE web sayfasından alınmıştır.)

ATE, Soros’un “Türkiye Ofisi” olarak faaliyet göstermekte. ATE Türkiye Direktörü Hakan Altınay.

Bilgi, Boğaziçi ve Sabancı Üniversiteleri ATE’den destek alan üniversiteler.

Danışma Kurulunda yer alan isimler:

Can Paker: Türk Henkel Genel Müdürü ve TESEV Başkanı, Nebahat Akkoç: (KA-MER) Vakfı yöneticisi, Şahin Alpay: Gazeteci-yazar, Murat Belge: Yazar, Üstün Ergüder: Boğaziçi Üniversitesi eski rektörü, Osman Kavala: Kavala Grubu sahibi, Ömer Madra: Açık Radyo kurucusu, Oğuz Özerden: Bilgi Üniversitesi kurucusu, Prof. Dr. Ayşe Soysal: Boğaziçi Üniversitesi rektörü ve 2004-2005 dönemi ATE danışma kurulu üyesi. Ermeni sempozyumunun ev sahibesi, Prof. Dr. Murat Belge: 2001-2003 ATE danışma kurulu üyesi.

“Birleşmiş Milletlerde soykırım için yapılmış bir tanım var. Bence çok genel. Türkiye’deki 1915 olayı da bu maddenin kapsamına girer. O madde soykırım tanımı olacaksa, 1915 soykırımdır.” (Murat Belge 26 Nisan 2005, Milliyet)

Prof. Dr. Baskın Oran: “Türkiye’de Azınlıklar” adlı kitabı ATE’nin finansörlüğünde TESEV yayınlarından çıkmış. Baskın Oran, azınlıklar raporunun hazırlayıcısı ve Ermeni sempozyumunun konuşmacısı ve Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin başkanı.

Doç. Dr. Halil Berktay: ATE Projelerinde yöneticilik yapmış. “İzmir civarında yarı gizli şekilde Rumlara etnik temizlik yapıldı. Bu olaylar Ermeni katliamının silahsız provasıdır.” (Halil Berktay, 7 Mart 2005, Milliyet)

Dr. Taner Akçam: “Türkiye’nin haksız olduğunu kanıtlayacağım.” www.his.online. de/mitarb/akcam.htm

“Ermeni soykırımı olmasaydı Kurtuluş Savaşı diye bir şey olmazdı.” (Türkiye’yi Yeniden Düşünmek, s. 58)

Prof. Dr. Üstün Ergüder: 2001-2003 Dönemi ATE Danışma Kurulu üyesi.

Prof. Dr. Tosun Terzioğlu: Sabancı Üniversitesi Rektörü. Ermeni konferansının ertelenmesinden sonra; “Bu sonucun önümüzdeki dönemde Türkiye için uluslararası alanda da önemli bir ayak bağı olmasından endişe ediyorum.” (25 Mayıs 2005)

Bazı TESEV projeleri

TESEV Yönetim Kurulu: Can Paker (Başkan), İshak Alaton (Başkan Yrd.), Mete Sayıcı (Başkan Yrd.), Osman Kavala, Dr. Vural Akışık, Selim Alguadiş, Oğuz Özerden, Dr.Yılmaz Argüden, Hasan Karacal

Projenin Adı: Vatandaşların bilgi edinme haklarının yasalarca geliştirilmesi ve toplumun bu konuda duyarlılığının artırılması için kampanya. Tarih: 21.12.2004. AB’den Aldığı Para: 86.129 avro.

Projenin Adı: Devletin açık politikalar üretimini desteklemek, devlet kurumlarının şefaflığını ve sorumluluğunu arttırmak ve hâlihazır yapının nasıl reforma tabi tutulacağı konusunda açık bir tartışma ve diyalog forumu oluşturmak.

Tarih: 01.01.1997, AB’den Aldığı Para: 600.000 Avro.

TESEV dışında, örnek diğer iki AB projesi

Boyacıköy Surp Yerits Mangans Ermeni Kilisesi Vakfı.

Projenin Adı: İstanbul’da yaşayan azınlıkların toplumsal sorunlarını ifade etmede bir modern yöntem. Tarih: 30.12.2003. AB’den Aldığı Para: 47.670 avro.

Yaşamboyu Kadın ve Üreme Sağlığı Derneği

Projenin Adı: Medya çalışanlarının üreme sağlığı hizmetleri konusunda eğitimi. Tarih: 28.12.2004. AB’den Aldığı Para: 89.790 avro.

Karşılıksız para kim verir? AB neden Türkiye’ye 1995 yılından beri milyarlarca avro hibe etmeyi sürdürüyor?

Ne diyorlar: “Kopenhag kriterleri, Sevr kriterleridir. Sevr’i kabul edin AB’ye girin.”

AB projesi, temelleri 50 yıl önce atılmış emperyalist bir projedir. Bu projenin Türkiye’ye dönük ana hedefleri:

Kıbrıs’ı Türklerin elinden almak.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni Türkiye’den koparıp, bir Kürt devleti kurulmasını sağlamak.

Dil, din ve ırk farklılıkları yaratıp körükleyerek Türk halkını bölmek.

Sözde Ermeni soykırımını Türklere kabul ettirip, Doğu Anadolu’dan Ermenistan’a toprak verilmesinin yolunu açmak.

İstanbul Fener Kilisesi Başpapazını “Ekümenik” ilan ettirip, Konstantinapol’da(!) bir Ortodoks din devletinin kurulmasını sağlamak.

Parayı veren AB düdüğü çalmakta ve sivil toplum örgütleri de düdük sesiyle uygun adım yürümekte.

Anadolu’da çok güzel bir söz söylenir: “Gavurun ekmeğini yiyen, gavurun kılıcını çalar!”

09
Jun
08

Atatürkçülük, milliyetçilik ve sosyalizm

Yanlış sosyalizm tahlilleri

Sosyalizm, sömürülmeye bir tepki olarak doğan bir düşüncenin ürünüdür. Bu düşünceyi bilimsel metoda oturtan ise Karl Marks olmuştur. Marks, kapitalist toplumda sömürülmeyi “artı değer” kavramıyla açıklamıştır.

Peki, nedir artı değer kavramı?

Sermaye sahibinin işçiye verdiği ücret ile onun üretmiş olduğu emeğin arasındaki farktır. Asıl itibariyle kârdır. İşçi, emeğinin karşılığını müteşebbisten değeri kadar alamamaktadır. Diğer bir ifadeyle işveren işçinin emeğini sömürmektedir. Yani özü itibariyle “emek sömürüsü” vardır.

Marks’ın tarif etmiş olduğu sosyalizm, işte bu sömürüye karşıdır.

Yine Marksist-Leninist anlayışa göre emperyalizm, kapitalizmin son safhasıdır.

Peki bu ne anlama gelmektedir.

Kapitalist Avrupa’da bir burjuvanın, fabrikasında işçinin emeğiyle üretmiş olduğu malı yalnız kendi bölgesindeki işçi ve diğer fakir halka satarak zenginleşmesi mümkün değildi. Daha doğrusu kendisini sınırlayan bir kapitalizmin olması mümkün değildi. Burjuvanın daha da zenginleşmesi için yeni pazar yerleri bulması gerekiyordu. Bu pazar yeri de Üçüncü Dünya ülkeleri oldu. Burjuva üretmiş olduğu malı artık bu ülkenin insanlarına satarak zenginleşmeye çalışmıştır.

Bu tahlillerin bir yere kadar doğru olduğunu kabul etsek bile bir yerden sonra yine yanlıştır.

Birincisi, dünyada yalnız Marks’ın dediği gibi bir “artı değer” sömürüsü söz konusu değildir. Yani dünyada yalnız “sınıf mücadelesi” değil, “ezen ve ezilen devletlerin mücadelesi” de söz konusudur.

İkincisi, Lenin’in tarif etmiş olduğu emperyalizm, kapitalizmden sonraki bir aşama değildir. Önceleri yeni pazar bulmak için başlayan mücadele, sonraları “hammadde” bulmak için o ülkenin işgal edilerek sömürülmesiyle devam etmemiştir!

Daha doğrusu yeni pazar olması için sömürülmeye çalışılan ülke, açık pazar haline getirilmeden çok daha önce işgal edilerek yeraltı ve yerüstü zenginlikleri sömürülmeye başlanmıştı bile.

Daha açıkçası Batı burjuvazisi, ne kendi ülkesindeki yoksul halkı pazar yaparak ne de Üçüncü Dünya ülkelerini açık pazar haline getirerek zenginleşmiştir! Silah yoluyla işgal etmiş olduğu ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sömürerek zengin olmuştur!

Olmayan serbest rekabetçi kapitalizmden çok önce Avrupa, sömürgecilik anlayışı ile talan ekonomisine başlamıştı. Bir ülkenin, emperyalist bir ülke tarafından hammadde karşılamak amaçlı sömürüsü kapitalist düzenden çok önce de mevcuttu. Bu iş kapitalizmle başlamadığı gibi sonrasında da başlamamıştır.

O nedenle bugünkü Batının asıl zenginliğinin özünde; mazlum Doğu halkının kanı vardır.

Üçüncü Dünya ülkelerinin açık pazar haline getirilmesi, asıl itibariyle emperyalist devletlerin sömürgelerini kaybetmesiyle başlamıştır! Eski sömürgelerini kaybeden emperyalist devletler, sömürgelerini bu sefer açık pazar haline getirmek suretiyle sömürme yoluna gitmişlerdir.

Bu nedenle Marks ve Lenin’in ortaya atmış olduğu tezler; yanlış olduğu gibi eksik ve hatalıdır.

Marks, dünyaya Avrupa’dan baktığı için Doğu’nun mazlum ülkelerinde bir emek sömürüsünden ziyade, o ülkelerde tüm halkın emperyalist devletler tarafından sömürüldüğü tahlilini yapamamıştır.

Lenin de, yönünü Batıya çevirdiği ve orada bir sosyalist hareket beklediği için emperyalizmin tahlilini yanlış yapmıştır. Burjuvazi ile işbirliği yapan Batı işçi sınıfından, devrimci bir hareket beklentisi içinde olmak da başlı başına yanlıştır.

Sosyalizmi doğru anlamak

O nedenle sosyalizmin gerçek tahlilini milli komünizmin öncülerinden öğrenmemiz gerekir.

Peki, nedir sosyalizmin gerçek tahlili?

“Doğu’nun sömürülmesine, sömürge topraklarının sömürülmesine uluslararası emperyalizmin, belki de, kendi isteği dışında, Batı Avrupa işçi sınıfını da katmasıdır. Batı işçileri kendi burjuvazilerinden çeşitli ekonomik taleplerde bulunursa, Batı burjuvazisi işçilerinin neredeyse bütün ekonomik ihtiyaçlarını tatmin ediyor… oradan hem kendi işçileri üzerindeki, hem de sömürgelerindeki işçilerin üzerindeki hakimiyetini sürdürmek için gerekli vazgeçilmez sıvıları sağmaktadır.” (Sultan Galiyev, Bütün Eserleri)

Galiyev’in de “gerekli vazgeçilmez sıvıları sağmaktadır” şeklinde belirttiği gibi Batı Avrupa, gasp yoluyla ele geçirdiği hammadde ile sömürgesindeki ve ülkesindeki işçi sınıfını tabiri caiz ise uyuşturmaktadır.

Doğu’nun zenginliği ile Batı zenginleştikçe, Batı işçi sınıfı da zenginleşiyor, adeta burjuvalaşıyordu. Böyle bir Batı işçi sınıfından devrimci bir hareket beklemenin yanlışlığını Galivey sürekli olarak Lenin’e anlatmıştır.

Bu nedenle Galiyev, asıl önemin Batıya değil doğuya verilmesi gerektiğini savunuyor ve şöyle diyordu:

“Türkiye’de Ankara hareketi, İran’da Küçük Han hareketi, Afganistan’da İngilizlere karşı ayaklanma, Orta Afrika halklarının milli özgürlük hareketleri, dünya burjuvazisiyle örgütlü bir savaş yürütebileceğimiz zemini oluşturabilirdi.

Ama bu momentleri biz kullanamadık.

Biz eylemlerimizde kararsızdık ya da çok isteksizdik…”

Okuduğunuz gibi Galiyev, Sovyet Rusya’yı mazlum milletlerin Milli Kurtuluş hareketlerine yeterli destek vermemekle eleştirmektedir.

Atatürk’ün başlatmış olduğu Ulusal Kurtuluş hareketini bir burjuva hareketi olarak gören sözde komünistlerimiz, dünyaya halen Marksist-Leninist gözlükler ile baktıkları için milli bağımsızlık hareketlerinin özünde sosyalist bir hareket olduğunu görememektedirler. Tıpkı Lenin, Stalin gibi!

Oysa milli komünizmin öncülerinden biri olan Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Başkanı Neriman Nerimanov, Atatürk’e yazmış olduğu mektupta; “Dünya milletlerini köleliğe doğru sürüklemek isteyen emperyalizme karşı birlikte hareket etmekten başka yolumuz yoktur. Müslüman Türk komünistleri, emperyalizme karşı yürüttüğünüz haklı mücadelenizde, bütün güçleri ile sizin yanınızda olacaklardır. Amacınıza ulaşabilmeniz için var güçleriyle size destek olacaklar ve ellerinden geleni esirgemeyeceklerdir. Aksi durumda ne sizin ne de bütün mazlum Doğu milletleri için hiçbir kurtuluş yolu kalmayacaktır” diyordu.

Sosyalizmi doğru anlamak gerekmektedir. Sosyalizm bir bağımsızlık sorunudur. Ve bağımsızlık mücadelesi tüm bağımsızlık hareketlerine destek vermeyi gerektirmektedir, yoksa hor görmeyi değil.

Tüm bağımsızlık hareketlerinin özünde de milliyetçilik vardır. Milliyetçilik temelinde antiemperyalist hareketlerin desteklenmemesini eleştiren Galiyev, başka bir yerde de şöyle diyordu: “Çeşitli Doğu ülkelerinin milli-devrimci hareketlerinin önemine inanmadık, onları takdir etmedik. Orada kesinlikle sınıfsal devrim olsun istedik, proleter devrimi…”

Sanayi devrimi geçirmemiş, belirgin proleter ve burjuva sınıfı oluşmamış, ülkesi emperyalist devletler tarafından sömürülen mazlum bir milletin, milli-devrimci bir mücadele vermesi yerine proleter bir mücadele vermesini istemek kadar saçma bir şey olamaz.

Liberalizmi, bilimin dışına çıkmakla suçlayan Marksist-Leninist anlayış, asıl bu tarz tezleri ile bilimin dışına çıkmıştır. Kaldı ki, Rusya da sanayi devrimi yaşamadığı için, Ekim Devrimi’nin de kimse proleter yani sınıfsal bir mücadele olduğunu iddia edemez. Kendi devrimi dahi sınıfsal bir mücadele olmayan Rusya, mazlum milletlerin mücadelesinin özünde proleter mücadele olmasını istemektedir.

Atatürkçülük ve milliyetçilik

Atatürk, Lenin’e yazmış olduğu bir mektupta : “…Batıda, kapitalist sınıfın tüm ulus üzerinde egemenlik kurmasına benzer bir durum, bugün Türk ülkesinde yoktur. Bu bakımdan, biz, kapitalist sistemden ötede, halkçılık gerçekleştirmiş bulunuyoruz…” diyerek, Türkiye’de proleter bir mücadelenin verilemeyeceğini, bunun yerine milli-devrimci bir bağımsızlık hareketinin verilebileceğini söylemiştir. Milliyetçiliğin bir burjuva ideolojisi olduğunu söyleyen Marksist-Leninist bir anlayışın, tüm milliyetçi hareketleri özde burjuva hareketi olmakla suçlamasına pek şaşmamalıyız aslında.

Oysa, son iki yüz yıllık dünya tarihini dikkatli incelersek milliyetçiliğin bir burjuva ideolojisi olmadığını, aksine milliyetçiliğin sosyalist bir düşüncenin ürünü olduğunu görürüz.

Dedik ya, sosyalizm özde bir bağımsızlık sorunudur diye. Bu bağımsızlık mücadelesi de en iyi milliyetçi bir fikir ile verilecektir. Onun için Üçüncü Dünya ülkelerindeki tüm sosyalist ve bağımsızlık hareketlerin özünde milliyetçilik vardır. Bu nedenle de Anadolu’da verilen milli bağımsızlık hareketinin özünde de milliyetçi-halkçı bir temelde antiemperyalist bir mücadele verilmesi kaçınılmazdır. Ya da Sultan Galiyev’in dediği gibi milli-devrimci bir hareket.

Bu gerçeği göremeyenlerin ne Atatürk’ü ne de milli komünizmi anlamasını bekleyemeyiz zaten.

Kadro ve Yön’ün Atatürkçülüğü, milliyetçiliği ve sosyalizm anlayışı

Kemalist devrimin içini doldurmak için ortaya çıkan Kadro hareketi, Batıda olduğu gibi sanayi devrimi geçirmeyen Türkiye’nin sınıfsal bir yapı göstermediği tezini ileri sürmüş ve Türkiye’nin sınıfsız kaynaşmış bir toplum olduğunu iddia etmiştir..

Belirgin bir burjuva ve işçi sınıfı olmayan Türkiye için aslında bu tez çok uygundur. Ancak, TKP’nin başkanı Şefik Hüsnü’nün yapmış olduğu bir araştırmada ortaya konulduğu gibi; çok az da olsa bir işçi sınıfının varlığı mevcuttu. Kaldı ki, bu sınıfın az olması onun hiç olmadığı anlamına gelmiyordu. Devrimci bir mücadele ile kurulmuş yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde de ekonomik gelişmeye paralel olarak bu işçi sınıfı büyüyüp gelişecekti haliyle.

Madem işçi sınıfı yok, o halde onu yok sayarak başlayan bir devrimci anlayış belirgin bir işçi hareketi oluşunca hangi tezi ortaya atacak? Daha önce ortaya koymuş olduğu tez doğal olarak çürümeyecek mi?

Çürüyecek.

O halde ileride olması çok muhtemel bir konuda böyle bir tez atmak bilimsel olarak yanlıştı. Günümüzde artık belirgin bir burjuva ve işçi sınıfı vardır. Şimdi de sınıfsız, kaynaşmış bir toplum olduğumuzu iddia edebilir miyiz?

Edemeyiz! Ama o yıllarda doğal olarak iddia edebilirdik!

Kadro’nun Türk milliyetçiliği temelindeki sol anlayışı Kemalizmi ilerletmiştir. Özellikle Marksist-Leninist tezleri eleştirmesi çok doğruydu. Ancak bu tarz yanlış tahlili de Kemalizmi ilerletmekten çok geriletmiştir. Bundan dolayı Kadro’nun sosyalist anlayışında da yanlışlıklar mevcuttur.

Kadro’nun sınıf mücadelesini görmezden gelmesi ile yapmış olduğu yanlış ile Marks’ın “Tarih sınıf mücadeleleri tarihidir” diyerek ezen ve ezilen milletler arasındaki sınıf mücadelesini göremeyerek yapmış olduğu yanlış arasında pek bir fark yoktur.

Kadro hareketinden yaklaşık 25 yıl sonra ortaya çıkan YÖN hareketi ise, milli burjuva kavramı ile solun antiemperyalist yapısına hiç uymayacak bir anlayış ile antiemperyalist bir mücadele verilmesi yanlışına düşmüştü.

Burjuvanın milli olması baştan saçmadır. Burjuvanın milli olduğunu iddia etmek, kapitalizmin milli ve bağımsızlıkçı olduğunu kabul etmektir! O zaman sosyalist bir anlayış ile neden milli bir bağımsızlık mücadelesi verilmeye çalışılmaktadır? Hem de kapitalizme karşı!

YÖN hareketi de tıpkı Kadro’da olduğu gibi sınıf mücadelesini görmezden gelerek yanlış yapmıştır; ezen ve ezilen milletler arasında bir mücadele olduğu tahlili her ne kadar doğru olsa da.

Eğer sınıf mücadelesi olmadığını iddia edersek, o zaman işçi sınıfının burjuvaziye karşı olmaması gerekir ki, YÖN’ün zaten sözde milli burjuvazi ile işbirliği yapılması gerektiği tezinin dayanak noktası da burasıdır!

Türk solu zaten sınıf mücadelesi yok diyerek işçi sınıfından uzaklaşarak veya ezen-ezilen milletler mücadelesi gerçeğinden hareket ederek milliyetçilik temeline dayalı antiemperyalist bir hareketten kaçarak Kemalizmden ve ulusçuluktan uzaklaştığı için özünü bulamamıştır.

Kadro ve YÖN’ün; Atatürkçülük, milliyetçilik temeline dayalı Türkiye’nin kendine özgü sol ve sosyalizm anlayışını benimsemesi Kemalist sol anlayışı benimseyenler için sevindiricidir. Yalnız Kadro ve YÖN’ün temel tezlerindeki büyük hatalar Türkiye’ye özgü bir sosyalizm anlayışına yaklaşmayı bı-rakın, bu anlayıştan kopmasına bile neden olmuştur!

68 gençliğinin Atatürkçülüğü, milliyetçiliği ve sosyalizmi

1960 ile 1972 arasında Türkiye’ye damgasına vuran gençlik, tam bağımsızlık anlayışı ile Atatürkçü bir politika gütmekteydi. Özellikle Mehmet Ali Aybar liderliğindeki TİP, Türkiye’nin şartlarına özgü bir sosyalizmi savunuyordu, hem de Kemalizmden kopmayan bir sosyalizmi.

1961 yılında YÖN hareketinin başlaması ile gençliğin YÖN hareketinden etkilendiğini görmekteyiz. YÖN hareketi ile TİP arasındaki çekişmede bir süre TİP’in yanında kalan gençlik, YÖN hareketinden etkilense de ilerleyen yıllarda değişik sosyalizm teorilerin atılması ile bu teorilerin peşinde koşacaktır.

1965-67 yılına geldiğimizde eski tüfeklerden olan Mihri Belli, YÖN hareketinde ortaya atılan Milli Kurtuluş tezlerini geliştirerek “Milli Demokratik Devrim” tezini ortaya atmıştır.

TİP yönetimine yakın olan gençlik o yıllarda “Sosyalist Devrim” tezini savunuyor ve “Emek” dergisi etrafında toplanıyordu. Mihri Belli’nin yolundan giden Milli Demokratik Devrimciler ise “Türk Solu” dergisi etrafında toplanıyordu. O zamanki sol içi çatışma da MDD ve SD’ciler arasında olmaktaydı.

SD’ciler Marksist şablona göre Türkiye’nin kapitalist bir aşamada olduğunu, bu nedenle bir sonraki aşamanın sosyalist aşama olduğunu ve geçilmesi gerektiğini savunuyordu. Buna karşın MDD’ciler, Türkiye’nin halen feodal kalıntıdan kurtulamaması ve tam kapitalist bir toplum görüntüsü vermemesinden dolayı burjuva demokratik devrimin yani Milli Demokratik Devrim’in tamamlanmadan sosyalist devrime geçilemeyeceğini ileri sürüyordu.

O zamanın gençlik liderleri olan Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan MDD’cidir.

İlk zamanlar bu genç liderlerin savundukları bir MDD tezi vardı. 1970’lere doğru nerdeyse ondan fazla, hepsi birbirinden farklı MDD tezi ortaya çıkmıştır.

İster MDD olsun ister SD, iki tezin temeli de Marksist-Leninist bir ideolojiye dayanmaktadır. Hem Kemalist olmaya çalışan hem de Marksist-Leninist takılan gençlik, giderek Kemalizmden kopmaya, onu eleştirmeye başlamıştır.

O yıllarda gençlerin milliyetçilik temelinde antiemperyalist bir tavır takınması olumlu bir gelişmeydi. Ancak Marksist-Leninist anlayışın izin verdiği ölçüde Atatürkçü ve milliyetçi takınılabiliyordu. Ve bu çelişkiler gençler arasında hararetli ideolojik tartışmalara neden oluyordu.

Tıpkı YÖN’de olduğu gibi işçi sınıfı tam bir bilinç düzeyine ulaşmadığı için devrime öncü olabilecek bir güç değildi. Bu nedenle “zinde güçler” adı verilen asker-sivil aydın zümre öncülüğünde Milli Demokratik Devrim yapılmak isteniyordu.

Sonuç ne olursa olsun, devrim anlayışınız Marksist-Leninist şablona dayanınca, çok iyi Kemalist de olsanız hata yapmamanıza imkan yoktur. Deniz Gezmiş de bu yanlışa düşmüştür.

Gerçek sosyalizme; Atatürkçü, milliyetçi bir anlayış ve Üçüncü Dünya bağımsızlık mücadelelerinin doğru bir tahliliyle ulaşılır, yoksa Marksist-Leninist bir anlayışla değil.

09
Jun
08

Türban yasaklandı AKP kapatılacak!

Adalet teslim olmadı

Yargının görevi adalettir. Ancak Türkiye’de adalet demek, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in adaleti demektir.

Emperyalizme, bölücülüğe ve yobaz işbirlikçiliğe karşı Atatürk Devrimleri, Türk bağımsızlığı ve egemenliğinin temelini kurmuştur.

Bizde hukuk burjuva uzlaşması demek değildir. Veya Arap tüccarları ile Yahudi tüccarları arasında imzalanan Medine Sözleşmesi de değildir.

Bizde hukuk, Türk egemenliği ve Atatürk İlkeleri demektir.

Faşist iktidar durmaksızın hukuk adamlarını baskı altına aldı. Arabalarını takip etti. Telefonlarını dinledi. Haklarında dosya düzenlemeye çalıştı.

Atatürk devrimcisi emekli hukuk adamlarına ve Anayasa Mahkemesi üyelerine iftira attı. Görevdeki Yargıtay Başsavcısı’nı Şeriat işkencesiyle tehdit etti.

“Ulema”yı yani din adına yalanı ve cehalet propagandasını bağımsız yargının karşısına çıkardı.

Ancak faşist çete bir cephede daha yenilgiye uğradı. Yanıldı. Çünkü Türk yargısı Batıdaki gibi burjuva uzlaşmalarının bezirgân hakemi değildir. Atatürk Devriminin yargısıdır.

Bizde savcı yoktur. Cumhuriyet Savcısı vardır. Bu yüzden “siz isterseniz hilafeti bile ilan” edemezsiniz!

Parlamento’da Şeriat ideolojisinin türban dayatmasını “yasa”laştıran karar Anayasa Mahkemesi’nden çıkan 9’a 2’lik ret oyuyla reddedildi.

İki kişiyi unutmayın

Tarihe not düşelim. 2 kişiden birinin adı Haşim Kılıç, diğerinin adı Sacit Adalı.

İki Özal memuru… Özal’ın “işini bilen”leri…

Ve emperyalizmin uşağı Şeriatçı çapulcular o kadar korkak ki; AKP, MHP, DTP ve “hukuk adamları” Şeriatı bile savunamadan, sadece Anayasa’nın 148. maddesinin bahsettiği esas ve şekil kurallarına gönderme yaparak kararı eleştiriyorlar.

Ve Kürt-İslam faşizminin iktidar partisinin şefi erotik filmlerle ünlenmiş bir yıldızla TV programı yaparken iki milletvekiline telefonla talimat veriyor. Klasik Şeriatçı taktik: Kendisi konuşmaz başkasını konuşturur. Sonra Cumhuriyet’in yargısına hesap vermekten korktuğu için. Kısacası hem Cumhuriyet’e hem Allah’a takiye yapıyor faşist Hitlercik.

AKP Adıyaman Milletvekili Hüsrev Kutlu: “Yok hükmünde bir karar. Anayasa Mahkemesi kararları bundan sonra halkoyuna sunulmalıdır.”

Öbürü, AKP Diyarbakır Milletvekili Abdurrahman Kurt: “Cübbeli darbe…”

Ve AKP’liler tehditlere devam ediyor: “Bu karara oy verenler 15 yıl sonra utançtan halk içine çıkamayacaklar.”

Utanç size aittir beyler. Niçin acaba sık sık Yargıtay Başsavcısı’nı tehdit eden Dengir Mir Fırat hâlâ köklerini gizler? Şeyh-ül İslam Dürrüzade’nin veya Boğazlıyan Kaymakamını asan Ermeni uşağı Kürt Mustafa’nın torunları nerede acaba? Neden dedeleri adına vakıf veya dernek açmazlar.

O yüzden asıl biz hatırlatıyoruz o iki kişinin adını: Haşim Kılıç ve Sacit Adalı.

Sıra AKP’de

Yargıtay Başsavcısı’na biz bile buradan çağrı yaptık. “Ordu Göreve!” dediysek senin de görevin var diye… Ve Yargıtay Başsavcısı o kadar şekilsel hukuka ve Cumuhuriyet kanunlarına bağlıydı ki, bekledi.

Eğer Parlamento’daki çok sayıdaki din tüccarı ve Zübük o sıkmabaş “yasası”nı çıkarmasaydı, “yeterli delil” oluşmamış olabilirdi.

Bizler hukuka saygılıyız. Yargıtay Başsavcısı tam bir hukuk adamı olarak delil topladı. Ön yargısızdı. Bu yüzden sıkmabaş “yasası”na kadar harekete geçmedi. Ama Cumhuriyet Başsavcısı’ydı. Ve hep teyakkuzda kalmak zorundaydı.

Sonunda AKP’ye karşı yargı harekete geçti. Çünkü faşist iktidar yasaları ve Anayasa’yı cebren ve hile ile değiştirebileceğine çok emindi.

Hukuk delilini buldu. Delilsiz suç olmaz. Delil ortadadır artık. Anayasa Mahkemesi’nin sıkmabaş “yasasını” iptal eden kendi kararı, AKP’nin kapatılması için en geçerli delildir.

Ayrıca cezasız suç olamaz. Delil ve suç ortada olduğu için AKP kapatılmalıdır. Bunun yanı sıra ceza suç ile orantılı olmalıdır. Tayyip Erdoğan Yüce Divan’a çıkmalıdır.

AKP, MHP ve DTP’nin iddia ettiği gibi bu siyasi bir süreç değil, hukuki bir süreç. Cumhuriyet’in siyaseti olmaz; çünkü Cumhuriyet sizin gerici siyasetinizi 85 yıl önce 29 Ekim 1923’te aştı. Siz bizim hukukumuza hesap vermek zorundasınız.

Son gerici palavra

Ulusalcı saflarda sık sık yinelenen bir propagandayı hatırlayalım: “AKP aslında kapatılmak istiyor. Çünkü hemen erken seçime gidecek. Türbanı istismar edip bol oy toplayacak.”

AKP’nin “bol oy” toplamasının tek nedeni yukarıdaki propagandayı yapan sözde Atatürkçü, sözde milliyetçi ve sözde ulusalcı parti ve çevrelerdir.

Size halk niye oy versin ki? Bir de Cumhuriyet’in yargısını ve Anayasa’yı suçluyorsunuz. Yargıtay Başsavcısı’nı neredeyse AKP’li ilan edeceksiniz. Ne yapsaydı? Görevini yapmasa mıydı? Sizin gibi AKP ile Amerikancılık, Kürtçülük ve yobazlık yarışına mı girseydi?

Devlet Bahçeli Anayasa Mahkemesi’nin sıkmabaş kararı için ne demiş: “Bu yöndeki istismar çabaları için değerli bir zemin teşkil edebilecektir.”

İyi ya, sevin o zaman! AKP ile istismar yarışına girişirsiniz.

AKP’nin yargıyı, Cumhuriyet Savcılarını ve doğrudan Anayasa Mahkemesi’ni tehdit etmesi, bir an önce kapanma isteğinden kaynaklanmıyor.

Tam tersine, Kürt-İslam faşizmi güç denemesi yapıyor. Kanunların onlara tanıdığı açıkların farkındalar. Kapansalar bile Meclis’e girme yollarını iyi biliyorlar. Siirt sahtekârlığını Baykal bile desteklememiş miydi?

AKP’nin telefon dinlemeleri, araba takipleri ve “cehennem azabı” çerçevesinde Taliban tarzı tehditlerinin tek bir nedeni var: “Bakalım bu sefer Cumhuriyetçileri yıldırabilecek miyiz?” diyorlar.

Ve Anayasa Mahkemesi AKP’ye şunu göstermek zorundadır: “Hukuka karşı hile yapıp yine iktidar olsanız bile, yeni bir kapatma davası dosyası ile birlikte bir Başsavcı ve Cumhuriyet’in hakemi olarak bir Anayasa Mahkemesi sizi bekliyor.”

Bu yüzden; “Aslında AKP kapatılmak istiyor, ekonomik krizden sıyıracak” tarzındaki sahte ulusalcı esastan Kürt-İslamcı siyasi propagandaya bütün yargı kulaklarını tıkamalıdır. Cumhuriyet’in hukuku esas kıstas olmalıdır.

Yoksa Kürt-İslam faşizminin son blöfü tutar. Hele bir AKP kapatılmasın görün o zaman. Bir dahaki seçimlerde (tabii bir daha olursa) AKP yüzde kaç oy alır bilemeyiz.

Ama AKP’nin bugün çeteci diye hapse tıktığı 60 kişi kesinlikle 60 bine çıkacaktır. Önünde hiçbir engel kalmayan Kürt-İslam faşizminin neler yapabileceği kesindir.

O yüzden Cumhuriyet’in yargısı AKP faşizminin önüne engel olmalıdır.

Devrimci görev

Elbette ki AKP kapatılırsa Kürt-İslamcı faşist hareket ortadan kalkmayacaktır.

Devrimcilerin görevi spekülasyon yapmak değildir. “Şu olursa AKP kârlı çıkar mı, bu olursa ABD nasıl kullanır?” tarzı değerlendirmeler pasifistlerin, teslimiyetçilerin ve “içimizdeki İrlandalıların” düşünce tarzıdır.

TÜRKSOLU asla halktan kaçan ve muhalefet stratejisini mahkeme kapılarında beklemek üzerine kuran sözde Atatürkçüler gibi değildir.

Elbette ki Anayasa Mahkemesi AKP’yi kapatırsa AKP’nin A planı, B planı veya Z planıyla süreci manipüle edebileceğini de biliyoruz.

ABD emperyalizminin ve Türkiye’deki uşağı Kürt-İslam faşizminin bir devrim ile alt edilmesi gerekiyor.

Ancak bu bizim görevimiz. Ne burjuva ve ABD güdümlü “laik” düzen partilerinin ne de ABD beslemesi sahte milliyetçilerin…

Cumhuriyet’in yargısına ise; “Siz de kendi görevinizi yapın” diyoruz.

Biz de Devrimci Parti’yle kendi görevimizi yapacağımızın bilinciyle ve özgüvenle “Yargı Göreve!” diyoruz.

09
Jun
08

Ulusalcılar nerede yanıldı?

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bugüne geçen altı yıllık dönem Türkiye’nin ulusal çıkarlarının tümüyle AB-ABD denetimine sokulduğu, Cumhuriyet’in temel dayanaklarının ortadan kaldırıldığı, milli ekonominin yok edildiği, milli kimliğin parçalandığı ve Türkiye’nin Misak-ı Milli sınırlarının bile tartışmaya açıldığı bir dönem oldu.

AKP’nin bu teslimiyetçi ve işbirlikçi politik çizgisi ise hem AKP iktidarına karşı hem de onun arkasındaki emperyalist güçler olan AB ve ABD’ye karşı büyük bir ulusal tepkinin ortaya çıkmasına yol açtı. Türkiye’de Amerikan karşıtlığının %90’larla ifade edilen bir noktaya ulaşması bu sürecin sonucunda ortaya çıkmıştı.

Ancak bütün bu gelişmelere rağmen 2007 seçimlerinde halkın ulusal ve anti-Amerikan tepkisine rağmen Türkiye tarihinin en Amerikancı partisi olan AKP’nin yine ezici bir çoğunlukla iktidara gelmesi gibi bir çelişki ortaya çıktı.

Oysa seçimler öncesinde AKP’nin Batı güdümlü ve gayrı milli politik çizgisi toplumun tüm kesimlerince büyük tepkiyle karşılanmış ve AKP’nin bu tepkiler yüzünden sandıktan yenilgiyle çıkacağı düşünülmüştü.

Seçim sonuçlarının bu beklentileri boşa çıkartması bir yana, esas ilginç nokta seçimler öncesinde AKP karşıtı muhalefetin odağı olarak gösterilen ulusalcı parti, dernek ve örgütlerle Ordu’nun seçimlerden hemen sonra takındıkları teslimiyetçi tavır oldu. Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığına karşı çıkan, AKP iktidarına karşı bayrak açan ulusalcı muhalefet sanki hiçbir şey olmamışçasına köşesine çekildi ve AKP iktidarına karşı mücadele beklentisi içindeki milyonları büyük bir hayal kırıklığına uğrattı.

Seçim sonuçlarının verdiği cesaretle hareket eden AKP, son telekulak skandalında da görüldüğü gibi hem potansiyel tüm muhalif sesleri bastırma hem de 2002 yılından beridir izlediği Cumhuriyet’i ve ulus devleti tasfiye etme operasyonunda koşar adım ilerlemekte.

Ulusal güçler ve toplumun Atatürkçü kesimleri ise hem ciddi bir moral çöküntü içinde hem de AKP’nin sandıkta yenilgiye uğratılmasının mevcut şartlar içinde mümkün olmadığını gördükleri için AKP ile mücadeleden tümüyle vazgeçmiş durumdalar. AKP hakkında açılan kapatma davası şimdilerde ulusal güçler için son çare olarak görülüyor. Ancak AKP’nin kapatılması durumunda bile AKP’nin alternatifinin Atatürkçü ve sol bir parti olamayacağı görülüyor.

Bütün bu gerçeklerin ortaya koyduğu siyasi manzara ise mevcut koşullar ve mevcut muhalefet etme anlayışı ile Türkiye’nin daha uzun yıllar AKP zihniyetinin yönetimine mahkum olacağını ortaya koyuyor.

Ancak bütün bu süreç içinde AKP’yi hedef tahtasına koyan ulusal güçler kendilerine dönük bir özeleştiriyi hep gözardı ettiler. Oysa AKP’nin iktidara gelmesinde AKP ve arkasındaki Batılı güçler kadar AKP karşıtı muhalefeti yanlış noktalara sürükleyen, en belirleyici zamanlarda büyük yanlışlar yapan ve son Cumhuriyet mitinglerinde de görüldüğü üzere mevcut toplumsal tepkiyi bile yok eden ulusalcı güçlerdir. O nedenle AKP’ye karşı yürütülecek yeni dönem mücadelede bugüne kadar ortaya konan yanlışların tespiti gerekmektedir. Aksi taktirde Türkiye’nin AKP iktidarından kurtulması mümkün olmayacaktır.

1. Altı Ok’a dayanmayan bir ittifakçılık ve birlik arayışı

Ulusal güçler açısından en belirgin yanlışlardan birisi, tümüyle yanlış bir ittifak anlayışının ve ideolojik zemini olmayan bir birlik ihtiyacının temel sorun olarak ortaya konması oldu. Mevcut ulusal güçlerin, parti, dernek ve hareketlerin bir araya gelerek AKP’ye karşı bir güç yaratılabileceği zannedildi. Burada temel hareket noktası örgütlü gücü ve kitleselliği oldukça zayıf olan ulusalcı kuruluşların biraraya geldiklerinde en azından kitlesel bir güce dönüşebileceğiydi. Özellikle Kıbrıs’taki Annan Planı oylaması öncesinde hayata geçirilen bu ittifak çizgisi 800’ün üzerinde sivil örgütün katılımıyla gerçekleşen “Annan Planı’na Hayır” mitinginde ilk kez hayata geçirilmişti. Ancak en fazla iki bin kişinin katıldığı bu miting ulusal güçler olarak ortalıkta dolaşan örgütlerin eylemsel güçlerinin sıfıra yakın olduğunu ve hiçbir kitle bağlarının bulunmadığını gösteriyordu.

Oysa ulusal güçler, Atatürkçü ve sol hareketin esas sorununun bölünmüşlük olduğunu ve birlik olunamadığı için de etkin bir güç ortaya çıkmadığını zannediyorlardı. Bu ve benzer pek çok miting, kongre, kurultay, sorunun mevcut güçlerin birleştirilmesi değil, yeni ve gerçekten halkla bağı olan bir ulusal örgütlenme çabasının gerekliliğini ortaya koymasına rağmen bu yolda herhangi bir adım atılmadı. Cumhuriyet mitinglerinde milyonlarca insan sokağa döküldükten sonra da bu ittifakçılık ve “kelle sayısı” mantığının pek de önemli olmadığı net olarak görüldü. Zira birkaç yıl önce birkaç bin kişinin sokağa döküldüğü bir süreçten bu kez toplumun kendiliğinden ve milyonlarla ifade edilen bir kitlesellikte sokağa indiği bir sürece geçilmesi bile AKP’yi yıkacak bir güç ortaya çıkarmamıştı. O halde ittifakçılığın hareket noktası olan kitle gücü zayıf hareketleri birleştirip kitle sayısını artırma çabasının yersizliği ve çözüm olamayacağı ortaya çıkmış oldu.

Sayısal çoğunluğu artırma gibi beyhude bir çabanın dışında ittifak ve birleşme politikasının en önemli hatası ulusal cephe politikasının aynı zamanda ideolojik bir zemine oturtulmamasıydı. TÜRKSOLU bu süreçte ulusal güçlerin birlik zemininin ancak Altı Ok olabileceğini ve Altı Ok çizgisini benimsemeyen hareketlerle ittifak ve birlik çabalarının sonuçsuz kalacağı uyarısını daha o zamanlarda yapmıştı. Ancak bu uyarılara rağmen MHP’den Saadet Partisi’ne, BBP’den DYP ve ANAP gibi partilere ve hatta “AKP’nin iyi niyetli unsurları”nı da içine alan bir ittifak politikası başta ADD ve ÇYYDD olmak üzere İP gibi marjinal partilerin de devreye girmesiyle hayata geçirildi. Seçimlerden önce MHP’nin ulusal güçlere AKP’ye alternatif bir parti olarak sunulması, daha o günlerde başlayan bir yanlış ittifak politikasının son aşamasıydı.

Ancak Altı Ok’u kabul etmek bir yana, Altı Ok’u tümüyle reddeden sağcı ve Şeriatçı hareketlerle ittifak çabası sadece bu güçlerin meşruluk kazanmasına yol açtı. Seçimlerden hemen sonra gerek Cumhurbaşkanlığı oylaması gerekse türban serbestliği konusunda AKP ile hareket eden -MHP başta olmak üzere- bu sağ blok, ulusal güçlerin ittifak politikasının da sonu oldu. Ama bu süreçte gerçek bir ulusal örgütlenme çabası da tümüyle yok sayıldığı için AKP’nin karşısında hâlâ bir alternatif güç yaratılabilmiş değil.

Son Ergenekon operasyonu da Altı Ok zemini dışındaki güçlerle ulusalcı ittifak anlayışının yaratığı manzaradır ve ulusal güçlerin toplum nezdindeki itibarını zedeleyen ve karşıt cepheyi güçlendiren bir sonuca yol açmıştır

2. CHP’nin bittiğini ve çözüm olamayacağını görememek

Mustafa Kemal Osmanlı’nın artık çöktüğünü tespit ettiği andan itibaren mevcut düzeni ve mevcut siyasi yapıyı düzeltmek yerine tümüyle yeni bir yola girmişti. İttihat ve Terakki’yi kurtarmak ya da İttihat ve Terakki içinde mücadele etmek gibi bir yanlış anlayışa hiç girmedi. Üstelik İttihat ve Terakki muhalefet değil iktidarı elinde bulunduran parti idi.

Bugünse ulusal güçler Mustafa Kemal’in doksan yıl önce gördüğü gerçeği tespit etmenin çok uzağındadırlar. Ulusal güçlerin en önemli yanlışlarından birisi, herşeye rağmen CHP’de birleşme ve CHP’yi düzeltme çağrılarına ısrarla devam etmek oldu. Ancak CHP, hem mevcut çöküşün baş sorumlularından birisiydi hem de yıllardır suya sabuna dokunmayan bir sözde muhalefetle toplumu oyalamak dışında bir iş görmüş değildi. Buna rağmen CHP’nin mevcut güçler içinde en güçlü parti olduğu için AKP karşıtı muhalefetin CHP çatısı altında tek bir noktada toplanması gerektiği iddia edildi. Aslında CHP’de birleşme mantığı da esas olarak sayısal gücü birleştirmeye dayalı ittifak mantığının bir uzantısıydı. Bölünen solu CHP’de birleştirerek AKP’nin karşısında bir güç yaratılabileceği zannedildi. Oysa CHP neredeyse yirmi yıldır istikrarlı bir biçimde küçülen ve oy kaybeden bir hareketti. AKP’ye alternatif olma ihtimali yoktu. Politik olarak da AKP’den farklı bir sosyal ya da ekonomik programı yoktu CHP’nin. AB üyeliğini destekleyen, ABD ile ilişkileri sorgulamayan, Kürt meselesinde Atatürkçü çözümü dışlayan, piyasacı ve özelleştirmeci CHP’nin toplumun geniş yığınlarının politik tercihini değiştirecek hiçbir programı da yoktu. Ancak yine de bu birleşme sevdası Baykal’ı bile yola getirdi ve yılardır umutla beklenen CHP-DSP ittifakı hayata geçirildi. Bu ittifakın yarattığı hava ile SHP seçimlere girmekten vazgeçerek CHP-DSP ittifakını destekledi. İsmail Cem’in YTP’si seçimlere girmedi. Mevcut tüm ulusalcı dernek ve örgütler de seçimlerde bu ittifakın desteklenmesi çağrısında bulundular. Sonuç ise bilindiği üzere hüsran oldu. Böylelikle yıllardır solun güçlenememesinin sebeplerini sadece birleşememek olarak gören yanlış anlayış da iflas etmiş oldu. Zira birleşmenin getirdiği tek bir artı oy bile olmamıştı.

3. Örgütlü mücadele yerine Ordu ve bürokrasiye bel bağlamak

Türkiye’nin ulusal güçlerinin bugün bile AKP karşıtı ciddi bir örgütlenme arayışına girememelerinin en önemli sebeplerinden birisi özellikle 80 sonrası süreçte gelişen örgütlü mücadeleden kaçma anlayışıdır. Atatürkçülüğün siyasetler üstü ve siyaset dışı olarak tarif edilmesi olarak ortaya çıkan anlayış, AKP’nin Atatürkçülüğü hedef tahtasına oturtmasıyla ancak ortaya çıktı. Atatürkçüler için Atatürkçülük siyasetler üstü idi ama AKP için Atatürkçülük tehlikeli bir siyasal duruştu ve o nedenle Atatürkçülük adına elde kalan ne varsa AKP tarafından ortadan kaldırılmak isteniyor.

Bununla birlikte Atatürkçü bir siyasal çizgi ve örgütlenme yerine Cumhuriyet’in bekasının Ordu’ya ve bürokrasiye teslim edilmesi anlayışı da Atatürkçü güçleri tümüyle siyaset dışı bir konumlanmaya itti. Öyle ki, bugün bile AKP’nin kapatılması dışında AKP’yi yıkacak bir formül bulunabilmiş değil. Ancak seçimler öncesi sine-i millete dönmek ve halk muhalefetini örgütlemek yerine Anayasa Mahkemesi kapılarında “367 kararı” için bekleyen çarpık anlayış bugün de AKP’nin yine yargı yoluyla iktidardan indirilmesine endekslenmiş durumda. Ancak AKP kapatılsa bile bunun kısa ve orta vadede herhangi bir iktidar değişikliğine yol açması olası görünmüyor. Dolayısıyla ulusal güçler bırakın çözüm bulmayı, çözümsüzlüğün daha da derinleştiği bir süreç içinde ve ne yapacaklarını da bilmeyen şaşkın bir pozisyon içindeler.

Ancak AKP iktidarının işbaşına gelir gelmez başta Ordu olmak üzere üniversitelerden yargıya kadar her alanda yarattığı kadrolaşma düşünüldüğünde birkaç yıl içinde o çok güvenilen yargı ve üniversitelerin de AKP’lilerce teslim alınacağı bir dönem artık çok yakın.

Ordu’nun, üniversite ve yargının tasfiyesi ile sonuçlanmaya doğru koşar adım giden süreç, Cumhuriyet’i koruyacak bir örgütlü hareketin de bulunmadığı düşünüldüğünde ortaya bir felaket tablosu koymak üzeredir. O halde zaman kaybetmeksizin örgütlü ve güçlü bir politik mücadele başlatmak ve bunu, bu sürecin baş mimarları olan mevcut ulusal örgütleri bir kenara atarak yapmak gerekmektedir.

4. Devrimcilik yerine idare-i maslahatçılık

Ulusal güçlerin bugüne kadarki tüm yanlışlarının kökeninde ise Atatürkçülüğün gerçek anlamıyla kavranamaması yatmaktadır. Atatürkçülüğün ideolojik özünü ortadan kaldıran düzen güçleri Atatürkçüleri de böylelikle düzenin bir unsuru haline getirmişlerdir. Ancak aynı düzen her şeye rağmen Atatürkçü bir iktidara da izin vermemektedir. Çok partili parlamenter sistem altmış yıldır bu esasa göre işlemektedir. Üstelik, merkez sağın bile işbirlikçilik dozu yeterli görülmemekte ve sistem artık işbirlikçiliğin doruğundaki Şeriatçı hareketle işlemektedir.

Burada düzenin Atatürkçülere biçtiği rol ise düzenle uzlaşma ve boyun eğmedir. Bu boyun eğmenin politik anlamı ise AKP iktidarına tahammül etmek ve onunla uzlaşmaktır.

Bu ideolojik saldırı devrimcilik yerine idare-i maslahatçılık anlayışının ulusal güçler içinde güçlenmesine yol açmıştır. Oysa Atatürkçülük düzen yıkan ve toplumsal yapının geri yanlarıyla uzlaşmayıp toplumsal yapıyı dönüştürmeyi amaçlayan bir devrim programıdır. AKP ile mücadele etmek ve AKP’yi gerçekten yıkacak bir alternatif yaratılmak isteniyorsa en başta bu gerçeğin kavranması gerekmektedir.

Mustafa Kemal de Osmanlı’nın çöküşünü daha askeri okul öğrencisi iken görmüş ve kurduğu gizli “Vatan ve Hürriyet” örgütü aracılığıyla; “Kahredici bir istibdada karşı ancak ihtilalle cevap vermek, devrim yapmak ve vatanı kurtarmak için sizleri vazifeye davet ediyorum” diyerek Osmanlı’nın çöktüğünü ve kurtuluşun devrimle olacağını görmüş ve zamanı geldiğinde de bu programı uygulamaya koymuştu.

Oysa günümüz Atatürkçüleri emperyalizmin körüklediği toplumsal gericilikle mücadele etmektense bir avuç mutlu azınlığın rahat yaşam koşullarını korumaya dayalı bir laiklik anlayışına saplanıp kalmış durumdadırlar. Bu, aslında toplumla tüm bağları kopan ve daha da kötüsü halkla inmek, halkla birleşmek çizgisini tümüyle yok sayan bir seçkinciliğin Atatürkçülük olarak gösterilmesidir. Ancak, devrimciliğin ve toplumsal yapıyı dönüştürme, düzeni değiştirme anlayışının olmadığı bir yerde Atatürkçülükten bahsetmek de mümkün değildir. Buna rağmen bugün bile Atatürkçülerin bu kavrayışta olduğunu söylemek mümkün değildir.

5. Soldan ve antiemperyalist mücadeleden kaçmak

Ulusal güçler, AKP ile mücadeleyi “sağ sol yok, vatan savunması var” gibi bir zemine oturtarak ideolojik farklılıkları ortadan kaldıracaklarını ve böylelikle AKP karşıtı tüm güçleri toparlayabileceklerini zannettiler. Bunun ideolojik arka planında ise ulusal güçlerin bugün de devam eden sol korkusu yatmaktadır.

Oysa AKP sağcılığını gizleyerek değil, merkez sağ partilerin sağ politikalarının yetersizliği üzerinden siyaset yürütmüş ve gelinen noktada tüm toplumu sağcılaştıran ve daha da ileri giderek gericileştiren bir politik çizgi oluşturmuştur.

CHP başta olmak üzere Atatürkçü örgütlerse Atatürkçülüğün iktidara gelememesinin sorumlusu olarak toplumun sola olan tepkisini öne sürdüler. Oysa Türkiye’nin ulusal güçleri Atatürk’ün ölümüyle birlikte soldan uzaklaşıp sürekli sağcılaşan bir siyasal duruş sergilediler. Sağcılaşan sol, sorunun sağcılaşmak olduğunu kavramak yerine sorunun kaynağını solculuk olarak gördü ve çözümü de daha da sağcılaşmakta aradı. Bu ise gelinen noktada bırakın sol bir program ortaya koymayı, solun telaffuz bile edilmediği bir duruma yol açtı.

Oysa Venezüella gibi radikal solun son derece zayıf olduğu bir ülkede Chavez yoksullara dayanan bir toplumsal program ve antiemperyalist bir sosyalist çizgiyle % 60’ları aşan bir halk desteğiyle iktidarı aldı ve her geçen gün daha da güçleniyor.

Türkiye’nin ulusal güçleri ise AKP’nin içeride ve dışarıda kurduğu bağımlı yapıdan kurtulmanın; geniş halk yığınlarının çıkarlarını savunan, sosyal adaletsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldırmayı hedefleyen bir sol programla mümkün olacağı gerçeğini hep gözardı ettiler.

Türkiye rotasına yeniden sol ve antiemperyalist bir Atatürkçü programa ve örgütlenmeye çevirmediği sürece ne AKP’den ve onun yarattığı gerici zihniyetten kurtulabilir ne de AB ve ABD’den bağımsız bir ülke haline gelebilir.

Ulusal güçler yeniden sol ve antiemperyalist bir halk örgütlenmesini gündeme almak ve hayata geçirmek tercihi ile karşı karşıyadırlar. Türkiye’nin kurtuluşu artık antiemperyalist ve sol bir partinin örgütlenmesinden geçmektedir.

Bunun dışındaki tüm arayışlar çıkmaz sokaktır.

09
Jun
08

Tele Faşizm

AKP hukuku ve muhalefeti
tasfiye etmeye çalışıyor

Geçtiğimiz haftalar, AKP rejiminin faşist yüzünün iyiden iyiye açığa çıkmaya başladığını, Türkiye’nin telekulak skandalıyla ve polis devleti tartışmalarıyla çalkalandığını gördük.

Bilindiği gibi olayların bu düzeyde patlak vermesi ilk olarak 15 Mayıs’ta Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt’ün, Emniyet’e bağlı bir ekip tarafından dinlendiğinin ortaya çıkmasıyla gerçekleşmişti. Paksüt ve eşi bir aracın kendilerini takip ettiğini fark etmişlerdi. Aracın şüpheli görüntüsünden de kuşkulanan Paksüt, aracın yanına giderek içindekilerin kimliğini ve kendisini dinleyip dinlemediklerini sormuştu. Araçtan çıkan ve polis oldukları anlaşılan şahıslar olay yerinden, kimlik göstermeden kaçmışlardı. Paksüt’ün bagajda dinleme cihazı olduğu düşüncesiyle içini görmek isteği de engellenmişti.

Olayın açığa çıkmasının ardından Emniyet Genel Müdürlüğü, aracın başkalarını izlediğini iddia etmişti ancak Osman Paksüt ve eşi aracın evlerinden çıktıklarından beri kendilerini izlediğini açıkladılar. Ayrıca iki aydır benzer araçlar tarafından izlendiklerini ve bu araçlardan birinin plakasını Emniyet’e bildirdiklerinde, plakanın sahte çıktığını açıkladılar. Ortada açık bir suçüstü olduğu görülmektedir. AKP’nin polis devleti uygulaması suçüstü yakalanmıştır.

Paksüt, iki aydır, yani AKP’ye kapatma davası açıldığından beri izlenmekte olduğunun farkındadır ve o gün durumu deşifre etmeyi başarmıştır. Her ne kadar Cemil Çiçek ilk anda “Takip söz konusu değil” açıklamasında bulunsa da, Emniyet olayı reddetse de durum gayet açıktır.

AKP’nin kapatma davasında kendilerinin karşısında yer alabilecek Anayasa Mahkemesi üyelerini takibe aldığı zaten bir süredir tahmin edilen bir durumdu. Üyelerin sicillerinin araştırıldığı, ticaretle uğraşan akrabaları varsa onların açığının arandığı, karar verecek üyeler üzerinde manevi baskı kurabilecek insanların tespit edilmeye çalışıldığı iddialar arasındaydı. Ancak ilk defa bu faaliyetler net bir şekilde açığa çıktı ve AKP’nin demokrasi ve hukuğa karşı açtığı savaşta her yöntemi uygulamaktan çekinmeyeceği ortaya çıkmış oldu.

Bu olayların en önemli anlamı AKP’nin kapatılmaya doğru giderken yöntemlerini daha da azgın bir faşizme, adeta bir polis devletine yöneltmesidir. AKP, köşeye sıkıştıkça kendisine karşı olan ya da olacak tüm güçleri tasfiye etmenin yollarını aramaktadır. Tüm faşist rejimler gibi AKP iktidarı da bu anlamda hem herhangi bir muhalefet istememektedir hem de kendilerini frenleyecek bir hukuk devletini işlevsizleştirme çabasındadır. Artık karşımızda tasfiye edilmek istenen güçlerle bu tasfiyenin aktörü olacak faşist AKP’nin polis devleti vardır.

AKP İKTİDARINA AÇIK ÇAĞRI

Tüm vatandaşları dinleyen AKP iktidarı üste çıkmak için kendinci bir mantık geliştiriyor;

“Suçunuz yoksa korkmayın, dinleseler de birşey olmaz” diyorlar!

O zaman soralım: Neden sadece muhalifler dinleniyor?

Bu ülkede kanundışı iş yapacak kuvvetler sadece muhalefette midir?

Peki ya iktidardakiler kununsuzsa?

Mesela yabancı ülkelerle Türkiye’yi pazarlayacak gizli işler çeviriyorlarsa, çocukları gemi alabiliyorsa,

damatları Sabah grubunu alabiliyorsa, 17 yaşındaki oğulları ticaret yapabiliyorsa…

İktidara teklifimiz şu: Eğer suçsuzsanız kendinizi dinletin!

Hatta çok masum, vatansever insanlarsanız bir de kamera bağlayın hükümet üyelerine ve

iktidar mebuslarına ve televizyondan halka izlettirin!

Görsün vatandaşlar sizin nasıl vatan için çalıştığınızı!

Hem böylece hakkınızda çıkan vatanı satıyorlar, yandaşlarını zengin ediyorlar gibi iftiraların da önüne geçmiş olursunuz?

Evet, buyrun görelim ne kadar suçsuzsunuz?…

Bu olay ne ilk ne de son…

Bilindiği gibi ne Osman Paksüt’ün dinlenmesi ne de Önder Sav olayı ilk defa olan şeyler değil. Daha önceden de eski YÖK Başkanı Erdoğan Teziç’le bir generalin yaptığı görüşmeler başta olmak üzere tümü de AKP’ye muhalif olan isimlerin kayıtları internet sitesi Youtube üzerinden servis edilmişti.

Bu servisi yapanlar ortaya çıkmadığı gibi Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin olayları; “Bunlar telefon dinlemesi değil, ortam dinlemesi” diyerek geçiştirmeye çalışmıştı. Sanki telefon değil de ortam dinlenince ortada bir sorun kalmıyormuş gibi sorumluluğu üzerlerinden atmaya çalışan AKP’liler, neden hep kendilerine muhalif olan isimlerin kayıtlarının tutulduğunun ve bir yıpratma harekatının, bir psikolojik savaşın başlatıldığının açıklamasını yapamamaktadırlar.

Bu tip internet servislerinin de ötesinde, yargıya intikal etmiş durumda bulunan olaylarla ilgili yapıldığı anlaşılan dinlemelerin kayıtları düzenli olarak Fethullahçı ve diğer Şeriatçı basında yer almaktadır. Bu kayıtlar, tarikatçı çevrelere yakın yazarların bir anda yazıp bitiriverdikleri kitaplara bile girmektedir. Tüm bunlara rağmen kimse bunun hesabını sormamakta ve yaşanan hukuksuzluklar adeta normal karşılanmaktadır.

Bu yaşananların tek bir adı vardır, o da faşizmdir. AKP, elindeki polisiye imkanlar ve Emniyet içerisindeki örgütlenmesi sokaktaki çocukların bile diline düşmüş bulunan Fethullahçı kadrolaşma aracılığıyla Türkiye’nin belki de Menderes döneminde bile görmediği bir faşist baskı ortamı yaratmaktadır. Artık Türkiye, hukuksuz bir polis devletidir. En ufak bir muhalif hareketinizde polis sizi dinleyecek ve hakkınızda gereken yapılacaktır. Devlet Bahçeli gibi yılların faşistine bile; “Bir korku imparatorluğu kuruluyor” dedirtecek kadar açık bir karanlık yaratılmaktadır Türkiye’de.

Peki bu faşizm nasıl kurulmaktadır ve nasıl işlemektedir?

Her faşist rejim gibi AKP’nin Kürt-İslam faşizminin gelişi de demokrasi naralarıyla olmuştu. AKP uzunca bir süre birçok liberal, sosyal demokrat kesimi de kendi demokratlığı konusunda ikna etti. Sandıktan çıkan faşizm iktidarını tertiplerle, komplolarla, dinlenen telefonlarla pekiştirmektedir.

Faşizm iktidarı aldığı zaman bir daha gitmek istemez. Toplumda daha önceden egemen olanların aygıtları faşizme yeterli gelmez. Faşizm kimsenin, ne demokrasinin ne de en düşük düzey bir muhalefetin kendisini durdurmasını, frenlemesini hazmedemez. Bu nedenle kendi yapısını oluşturur ya da var olan yapıları kendisine göre yeniden düzenler.

Bugün AKP faşizminin hukuğa ve muhalefete karşı giriştiği tasfiye ve sindirme harekatını da bu pencereden yorumlamak gerekmektedir. Doğrudur, muhalefet olarak AKP’nin karşısında bulunan CHP hem ideolojik, politik olarak düzenin içindedir hem de faşizme karşı halk cephesi olamayacak kadar korkaktır. Ama olsun, gene de ortadan kaldırılmalı, susturulmalıdır.

AKP’nin esas kavgası ise başta yargı olmak üzere Cumhuriyet ve demokrasi kurumlarıyladır aslında. Özellikle kapatma davasıyla beraber kendisine engel olacak, Kürt-İslam faşizminin saltanatının önüne geçebilecek tek güç olarak yargıyı görmektedir. Bu nedenle her yöntemi uygulayarak kendini korumaya çalışmaktadır.

Faşizm kendisini sorgulattırmaz. Yaptığı her şey doğrudur ve herkes onun söylediklerine inanmak zorundadır. Osman Paksüt olayında AKP adına konuşan Necati Çetinkaya da bunun örneğini vermiştir aslında: “Mülki idare amirliği yaptım. İlin valisinin, emniyet müdürünün, İçişleri Bakanının beyanları aslolan beyanlardır. Orada bulunan aracın başka gaye ile orada bulunduğu, uyuşturucuya yönelik bir çalışma olduğu açıklandı. Yanlış bir anlaşılma olduğunu İçişleri Bakanı ve yetkililer ifade etti. Şöyle miydi, böyle miydi dersek, meseleyi kurcalarsak rahatsızlık olur.”

Ne kadar güzel değil mi? AKP’nin bakanları, memurları ne derse inanmak zorundayız. “Aman fazla kurcalamayın, yoksa sıkıntı olur” derler olur biter. Ama Türk hukukunun bir temsilcisi haklı olamaz mı? İşte burada faşizmin hukuksuzluğu ortaya çıkar. Kim olursa olsun faşizm hukuk aramaz ve tanımaz. Yaptıkları her şeyi de meşrulaştıracaklardır.

Şeriatçılardan polis devletini meşrulaştırma operasyonu

Şeriatçı basın AKP faşizminin polis devleti uygulamalarının meşrulaştırma cihazıdır adeta. Hatta bazı operasyonların birebir içinde yer alacak kadar içiçedir iktidarla. Paksüt olayının açık bir suçüstü olarak ortaya çıkmasıyla birkaç gün afallamışlardı ve sessiz kalmışlardı. Ancak kendilerini çabuk toplayarak saldırıya geçmeleri de gecikmedi. AKP’nin “fazla kurcalamayın” mesajı alındıktan sonra Paksüt’e saldırmaya başladılar. Zaman ve Yeni Şafak, Paksüt’ün açığa çıkardığı ekibin büyük bir yolsuzluğu takip ettiğini ve bu deşifre olayının soruşturmayı bitirdiğini iddia ederek saldırdılar.

Burada bir önemli açıklama da Mehmet Ali Şahin’den geldi. “Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili arkadaşımız kuşkusuz çok saygın bir görevdedir. Onun böyle bir izlenim edinmesinin nedenleri üzerinde de durulmalı” diyen Şahin, hem suçlu hem güçlü denilebilecek bir tavır alıyordu aslında.

Böylece Paksüt’ü takip edip dinleyenler değil de bu durumdan kuşkulanarak olayı açığa çıkaran Paksüt’ün kendisi suçlu oluyordu. Demek ki bir kusuru vardı ki izlenme kuşkusuyla etrafına bakıyordu!

Adı saklanan bir Anayasa mahkemesi üyesinin Radikal’e; “Diken üstündeyiz. Her şeyimize dikkat ediyoruz. Eşimle gideceğim mekanları bile özenle seçiyorum” açıklamalarına Vakitçiler; “Diken üstünde sağlıklı karar verilemez. Kararları şimdiden belli. Bu psikolojiyle adalet dağıtılamaz, istifa etmeleri gerekir” diyerek karşılık veriyorlardı.

Tam bu kadarına da pes doğrusu diyecekken, A. İhsan Karahasanoğlu’nun, Paksüt’ün yemek yediği yerde Emin Çölaşan ve Turhan Çömez’in bulunmasını kastederek “Paksüt’ün AKP düşmanlarıyla işi ne? Emniyet aksini söylüyor olsa bile gerçekte sizi takip etmişler ise çok iyi etmişler. Var olsunlar eksik olmasınlar” diyen yazısı çıkıyordu karşımıza.

Artık “yok bu dinleme yapılmadı” diyerek iddiaları reddetmenin yerine polis devleti uygulamalarını açıkça savunacak kadar cesaretlenen bir dinci faşizm var karşımızda.

Faşizm ne olursa olsun kendini haklı görmektedir ve bunun propagandasını yapmaktan da çekinmemektedir. Bu açıdan Önder Sav olayı da benzer bir durum yaratmıştır.

Önder Sav olayı nasıl değerlendirilmeli?

Osman Paksüt’ün dinlenmesinin yarattığı çalkantı daha durulmadan bu sefer de CHP Genel Sekreteri Önder Sav’ın, Bolu eski Valisi Ali Serindağ ile CHP Genel Merkez binasında yaptığı görüşmenin, Vakit’te Serdar Arseven’e sızdırılarak yayınlatılması yeni bir kriz yarattı. Görüşmede Sav ve Serindağ’ın İçişleri Bakanının tarikat bağlantıları başta olmak üzere birçok konu üzerinde konuştukları açıklanmaktaydı.

Deniz Baykal; “Genel Sekreter’in odası devletin güvenlik güçleri tarafından dinlendi. Dinlemenin bir dinci gazeteye servis edildiği, dinci gazete ile dinlemeyi gerçekleştiren yapılanma arasında çok yakın bağ olduğu suçüstü konumunda ortaya çıkmıştır” açıklamasını yaptı. CHP; “Bu düzeydeki dinleme teknoloji sadece Emniyet istihbaratında var” diyordu ve bu kurumun başında bulunan Ramazan Akyürek’in Fethullah Gülen bağlantıları vurgulanıyordu.

Baykal bu konuda yaptığı açıklamada; “Teknolojik İletişim Başkanlığı’nın başına Başbakan’ın atadığı biri getirildi. Teknik Birim Başkanlığı’na da yine özel atama yapıldı. Burada beş bin kişi dinleme yapıyor. Bu muazzam dinleme sistemi Başbakan’ın kontrolünde. Emniyet İstihbarat Daire’ye de Teknik Birim’in başına da cemaat kadrolaşmasına örnek birileri atanmış” diyerek durumun vahametini vurguluyordu.

Şeriatçı basın ve AKP cephesi ise yine üste çıkmanın yollarını arayarak, saldırı politikasını tercih ettiler. AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mehmet Mir Fırat; “Acaba bu iddia 1940’lı yıllardaki valilerle CHP ilişkisinin bir benzerini 2008’de yaşatan CHP’nin çirkin görüşmesinin halk gözünden uzaklaştırılması, bunun kamufle edilmesi niyetiyle mi ortaya atılmaktadır” diyebilmektedir.

Yani böylece yaptığı bir özel görüşme dinlenen Önder Sav suçlu olmaktadır. Bu gizli dinlemeyi yapan ve yayınlayanlarsa hücuma devam etmektedir.

Vakitçi Serdar Arseven de ağır konuşmaktadır: “Hırsızlığı tartışmayacağız da hırsızlığın nasıl tespit edildiğini mi tartışacağız?”

O kadar AKP’li Kürt-İslamcı kadrolaşma varken bir Serindağ’ın CHP ile ilişkisi üzerinden koparılan fırtınanın anlamı nedir peki? AKP, kendisine muhalif kimseyi artık devlette barındırmayacağının da sinyallerini vermektedir aslında.

Diğer taraftan Doğan Grubu’nun Önder Sav olayında aldığı tavır da düşündürücü ve ders vericidir. Önce CHP’yle beraber AKP’ye yüklenen bu kesimin köşe yazarları, Sav’ın telefonunu açık unuttuğu iddiaları üzerine neredeyse özür dileyecek kadar çark ettiler. Doğan Grubu’ndan AKP’ye karşı duruş bekleyenlere bir kez daha kim olduklarını gösterdiler.

Burada da üzerinde durulması gereken birkaç önemli nokta vardır. Varsayalım ki, dinleme gerçekten de Sav’ın açık unuttuğu telefondan yapılmış olsun. Bu Vakitçileri haklı çıkarır mı?

Sonuçta yapılan bir özel görüşmenin dinlenmesi söz konusudur ve kişilik haklarına tecavüz durumu ortadan kalkmamaktadır. Birisi telefonu açık unuttu diye onun özel görüşmelerinin dinlenmesi ve sonra da pişkinliğe vurulup övünülmesi mi gerekir?

Diğer taraftan da böyle bir durum kanıtlansa bile bu dinleme başta olmak üzere tüm istihbarat işlerinin AKP’nin kontrolünde Fethullahçı kadrolara bırakıldığı gerçeğini değiştirmekte midir?

Ne Vakit haklıdır ne de AKP faşizmi. Açık olan tek şeyse Türkiye’de polis devletinin kurumsallaştığı ve hukukun ve demokrasinin rafa kalktığıdır.

Polis devleti ve faşizm kurumsallaşıyor

Burada durup bir düşünelim. TÜRKSOLU, Kürt-İslam faşizmini ilk tahlil ettiğinden beri Türkiye’de yaşananları bir gözden geçirirsek, gerçekten de sürecin muhalefeti ezmeye ve susturmaya yönelik klasik faşizm yöntemleriyle işlediğini teslim etmemiz gerekir.

Şemdinli’den bugüne komplolarla, tehditlerle, telefon dinlemelerle yerleşen bir faşizmle ve kurumsallaşan bir polis devletiyle karşı karşıyayız.

Baykal ve CHP geç de olsa bunu itiraf etmek durumundadır artık: “AKP polis devleti kuruyor. Emniyetteki F tipi örgütlenmeyi herkes biliyor” demektedir ve “Sen CHP’nin hukukunu koruyacak mısın? CHP’ye her şeyi yapmak serbest mi? Anayasa’nın ilkeleri ve prensipleri bizim için geçerli değil mi?” diye sormaktadır.

Burada şunu da görmek gerekir ki, polis devleti hukuk tanımaz. Faşist iktidar ne isterse ve ne emrederse o yapılır, yasa odur. Bu nedenle AKP, CHP gibi muhalefet olamayan bir muhalefete bile tahammül edememektedir.

Kurumsallaşan faşizm kendi basınını, kendi sokak gücünü de beraberinde getirmektedir. Vakit ve Zaman, dinlemeler konusunda eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu’ndan görüş almaktadır. Ancak Orakoğlu’nun kendisi de usulsüz dinlemeden görevden alınmıştır. Polis devleti uygulamalarının savunucusu gene bu ekolün bir adamı olmaktadır. İşte faşizmin iç mantığı da böyle işlemektedir.

Artık AKP kendisinin iradesi dışında adım atılamayacak, muhalif hiçbir sesin duyulamayacağı bir ülkenin peşindedir. Faşizme karşıysanız karşınızda polis devletini bulursunuz. Sizi koruyacak, yanınızda duracak bir hukuk da aramamanız gerekir çünkü artık o da yoktur. Artık açıkça organik bağlarla kenetlenmiş tarikat, polis, basın, iktidar faşist cephesi vardır. Tabi bu iktidarın sahipleri de ona göre düşünecektir ve davranacaktır!

“Bizdensen korkmana gerek yok, muhalifsen de konuşma”

Burada bir faşist nasıl düşünür, bir polis devleti nasıl çalışır, vatandaşı nasıl değerlendirir görelim.

Polis devletinin gözünde herkes potansiyel suçludur. Her an herkes kendisine karşı faaliyete geçecek potansiyeli taşımaktadır. Bu nedenle de herkesin izlenmesi, dinlenmesi, fişlenmesi gereklidir.

Polis devleti gerçek kanıtlara ihtiyaç duymaz, zaten dinlemeyi de bunun için yapmaz. Bir insan muhalifse zaten o gün suç işlemediyse yarın işleyecektir. Dinlemek de zaten bu potansiyel kişileri tespit etmek için yapılmaktadır. Kanıt yoksa da yaratılır.

İşte polis devleti bu yüzden hukuku tamamen dışlar. Bu paranoya düzeninin sebebi aslında kendi korkularıdır. Bir faşisti en çok korkutacak şey devrilmektir. Rahatsız olanlara da verecek cevabı vardır: “Bizdensen korkmana gerek yok, bize karşıysan da hiç konuşma.”

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın dinleme iddiaları üzerine yaptığı açıklama bu mantığın en net ifadesi olmuştur sanırız. Yıldırım; “Eğer yasadışı bir faaliyetiniz yoksa endişe duymanıza, hayatı eziyet haline getirmenize gerek yok. Rahat olmamız lazım, aksi halde bu bir paranoyaya dönüşür ve bunun da asla çözümü yoktur… Arkadaşlar bunu önleme imkanı maalesef yok. Dünyanın hiçbir yerinde yok. Bunun tek yolu da konuşmamak” demektedir. Ancak yasadışı faaliyetin kapsamını belirleyecek olanların yine kendileri olacağını saklamaktadır. Yani, AKP kendisini biraz daha güçlü hissettiği anda iktidarı eleştirmenin yasadışı olduğunu da ilan edebilecek kadar faşisttir aslına bakılırsa.

Peki, polis devletine, Kürt-İslam faşizmine karşı kim ayakta kalabilecek? Tabii ki kendisini susmak durumunda hissetmeyecek kadar cesarete ve devrimciliğe sahip olanlar.

09
Jun
08

Sosyalist kime denir?

Bireycilik ve kapitalist özgürlük

Sosyalizm en kaba tabiriyle kapitalist sistemin karşıtıdır. Kapitalizm, bireysel mülkiyete dayalı bir sistem olduğuna göre sosyalizmin toplumsal mülkiyete dayalı bir sistem olması gerekir. Sosyalizm kelime anlamı olarak da zaten toplumculuk demektir.

Ancak insanoğlunun kapitalizmden sosyalizme uzanan mücadele pratiğine biraz daha yakından bakarsak, hangi aşamalardan geçtiğini görürsek, sanırız sosyalizmi daha doğru kavrayabiliriz.

Kapitalizm öncesi üretim biçimlerinde ve toplumsal sistemlerde insanın rolünü belirleyen toplumsal düzen içinde aldığı roldü. Ancak bu tür sistemlerde insanların rolleri birbiriyle o kadar aynıydı ki tek bir bütün halinde toplanabiliyordu.

Örneğin köleci sistemde köleler, feodal sistemde serfler bir bütünü işaret ediyordu. Bu bütün içerisinde yer alan insanların ise, teker teker, sadece insan olarak bir kimlikleri yoktu. Çünkü, düzen içerisinde insana değil kölelere ya da serflere yer vardı. Dolayısıyla insan özgürlüğü toplumsal sistem tarafından sınırlandırılmıştı.

Kapitalist sistem bu noktada kendinden önceki sistemlerden farklılaştı, daha doğrusu kendisini farklı olarak algılatmayı başardı. Kapitalizm, bireysel mülkiyete dayanan bir sistem olarak, daha önceki toplumsal sistem içinde sadece bütünün bir parçası olan ve ayrı kimliği bulunmayan bireyi ortaya çıkardı.

Kapitalizm bireyi ortaya çıkarırken son derece akıllıca bir yol izledi. Bireyi sınırlayan, bireyi kişisel özgürlükten alıkoyan sisteme karşı mücadele ediyordu ve bireyin özgürlüğünü amaçlıyordu.

Bu anlamıyla bireycilik, bir taraftan özgürlük, diğer taraftansa hümanizm örtüsü altına gizlenmişti. Ve o tür bir bireycilik, toplumcu yapının yıkıcısı olarak değil, feodal sistemin yıkıcısı olarak görülüyordu.

Batı dünyasında oluşan bu kapitalist dönüşüm, aynı zamanda kilise baskısına karşı da bir hareketti. Kilisenin kul olarak gördüğü insanlara artık birer birey kimliği veriliyordu. Böylece birey ya da insan, din karşısında da özgürleşiyordu.

Yarı birey: Küçük burjuva

Böylesi bir dönüşüm içinde özgürlük tanımı bireyle birleşti. Özgürlük ancak bireysel özgürlük olabilirdi, bireyin özgürlüğünü ön plana almak da hümanizmdi. O halde bireysel özgürlüğe karşı çıkışların yiyeceği damga çok açıktı; anti-hümanizm, özgürlük düşmanlığı.

Kapitalizm akıllıca bir yol izliyordu izlemesine ama toplumsal sistemin temeli üretim sistemiydi.

Kapitalist üretim sistemi bireyciliğe dayanıyordu ama bunun tek bir anlamı vardı; bireysel mülkiyet. Bireysel mülkiyete sahip olabilmek içinse toplumda kapitalizmin birey haline getirdiğini iddia ettiği geniş yığınların mülksüzleştirilmesi gerekiyordu. Kapitalizm bu mülksüzleştirme işini yaparken insanları bireyleştirmiyor proleterleştiriyordu aslında.

Kapitalistler henüz “eşitlik-özgürlük-kardeşlik” sloganlarını atıyorlardı ama toplum, tıpkı kapitalizmden önceki sistemler gibi, özgür olanlar ve tutsak olanlar olarak ikiye bölünmüştü bile. Bir yanda kapitalizmin özgür insanı olan burjuvalar diğer tarafta ise kapitalizmin tutsakları olan işçiler.

Peki bir kısım insanın işçiliğe mahkum edilmesi ne kadar hümanistçeydi?

Ya da bu insanların özgürlüklerinin bizzat sistem tarafından en başından ortadan kaldırılması ne anlama geliyordu?

Elbette kapitalistler ve onların ideologları bu soruları hiçbir zaman cevaplamadılar. Ancak, hümanizmi ve özgürlüğü yeraltına gömen kapitalistler, bir de utanmadan bu iki kavramı el üstünde tutarak insanları kandırıyordu.

İşte böylesi bir ideolojik propagandanın karşısına sosyalist çıkacaktı. Sosyalist, insanın özgürlüğünün ancak toplumsal sistemin sınırları içerisinde bir anlamı olduğunu ortaya koyarken, kapitalist üretim biçimi içinde insan özgürlüğünün sadece burjuvaların ayrıcalığı olduğunu ortaya koydu. Ancak burjuva sadece kendisine ait olan bu özgürlüğün aslında tüm toplum için geçerli olduğu propagandasını yapıyordu.

Fakat bu propagandayı yaparken değişik bir yardımcısı da vardı burjuvanın: Küçük burjuva.

Kapitalist sistem bir taraftan yığınsal üretime dayanıyordu. Bu ise kitle üretiminde üretici olacak kitlelere olan ihtiyaçtı. Daha önce birey olacağı vaat edilen işçiler işte bu kapitalist üretim çarkı içinde kitleleştiriliyordu.

Ancak bu üretim çarkının dönmesi için gerçekten bireylere de ihtiyaç vardı. Bu bireyler ise küçük burjuvalar olacaktı. Küçük burjuva fabrikanın mühendisiydi, revirdeki doktordu, fabrikanın avukatıydı, müdürüydü, muhasebicisiydi.

İşte bu yeni çark içinde en tepede gerçek birey, yani üretim aracının mülkiyetine sahip olan burjuva, onun hemen altında yarı birey yani üretim aracı mülkiyetine sahip olmayan ancak ev, araba vb. kişisel mülkiyete sahip olan küçük burjuva, en altta ise hiçbir mülkiyete sahip olmayan işçiler yani kitle vardı.

Kapitalist sistem ilerledikçe, sistem devletleştikçe elbette biraz değişti ama özünden birşey kaybetmedi.

Üretim aracı mülkiyetine sahip olmak ilk başlarda oldukça zordu ama kapitalizm yayıldıkça bu biraz daha kolaylaştı ve yaygınlaştı. Artık etrafımızda epeyce fabrika sahibi, atölye sahibi burjuva var.

Ancak burada da büyük üretici ile küçük üretici arasındaki uçurum, bu tür bir mülk sahipliğinin örtüsünü kaldırmaya yetiyor. Büyük sermaye sahipleri, dünya çapında bir avuçtur ve bu bir avuç burjuvanın yanında yüz binlerce daha küçük çaplı sermaye ile oynayan burjuvalar vardır. Demek ki artık burjuvadan burjuvaya bile fark vardır. Kaldı ki toplumsal sistemin genişlemesi ile birlikte önemli bir devlet teşkilatı oluşmuştur ve bu teşkilat bürokrasiye dayanır. Dolayısıyla burjuva olamasa bile küçük burjuva olacak bir kapı da böyle açılmıştır.

Bunun dışında toplumsal sistemin işleyişini sağlayacak, bilim, sanat, eğitim, sağlık gibi kurumlarda küçük burjuva olmaya hak kazanan milyonlarca insana da yer açılmıştır. Mimar, mühendis, doktor, avukat ordusu bunun içindir. Eğitimini, kafa emeğini, fikrini satarak burjuva nimetlerine erişebilecek yeni bir sınıftır bu.

Ama bir taraftan da toplumun çok büyük bir kesimi, ne üretim aracı sahibi olabilecek sermayeye sahiptir ne de satabileceği bir fikri vardır. O sadece emeğini satabilir. Tabii eğer iş imkânı varsa!

İşte kapitalizmin yarattığı özgürlük dünyası bundan ibarettir!

Yaratma özgürlüğü

Böylesi bir dünyada hümanizmin ve özgürlüğün nimetlerinden faydalananlar ortadadır. Ancak işin garibi, toplumun en altında bulunan ve kitleleştirilen yığınların hümanizm ve özgürlük gibi bir talebi olamaz, çünkü onların derdi ancak iş ve aş bulmaktır.

Bu noktada sosyalist devreye girer. Sosyalist gerçek özgürlüğün toplumsal özgürlük olduğunu ortaya koyar ve emekçi yığınların ezilmesi pahasına yaşananın bir özgürlük olmadığını söyler.

Sosyalist, hümanizm ve özgürlük örtüsünü kaldırıp bunun altında yatanı, yani bireysel mlülkiyeti ve bireysel sömürüyü toplumun gözleri önüne seren insandır.

Ancak sosyalist özgürlük sorununu biraz daha derinlemesine işlemek zorundadır. Burjuva, özgürlüğü ortaya koyarken, kilise iradesini sınırlamış ve bunun yerine bireye irade alanı açmıştı. Sosyalistin özgürlük yöntemi ise kapitalistin bireysel mülkiyetini sınırlamak ve topluma özgürlük alanı açmaktır.

Fakat özgürlük kavramı felsefi düzeyde daha derin anlamlar içerir. Aslında özgürlük dediğimiz kavram irade kavramıdır. Yani bir insanın neleri yapabileceğinin sınırıdır özgürlük sınırı. Her şeyi yapma iradesi olansa en özgür olandır.

Ancak dinsel felsefeden de biliyoruz ki, her şeyi yapma iradesi ancak tanrıya mahsustur. O halde en özgür olan her zaman için tanrıdır. Tanrının kulları olan, yani tanrının yarattığı insanlar içinse ancak sınırlı bir irade vardır. İnsan bu nedenle sınırlı özgürdür.

Sosyalistin özgürlük kavramı burada devreye girer. Sosyalizm göklerdeki felsefeyi yeryüzüne indirirken aynı zamanda tanrıyı da yeryüzüne indirir. Dünyayı yaratan da, yeni baştan yaratacak olan da, yeni bir dünya yaratacak olan da insanın kendisidir.

Eğer özgürlük, ancak yaratma özgürlüğü ise, kapitalist sistemin burjuvası bu özgürlüğünü kullanmıştır, kurduğu sistem, burjuvayı özgürleştirmiştir.

Sosyalist insanın da aynı özgürlüğü tatması ancak yaratma faaliyeti içinde olabilir. Yani sosyalist bir dünya yarattığı ölçüde özgürdür sosyalist.

Yoksa, sosyalizm üzerine fikir üretmekle özgür olunmaz.

Sosyalist yanılsama

İşte bizim sosyalistimizin yanılsaması burada devreye girmektedir.

Özellikle küçük burjuva kökene sahip olan sosyalist, “düşünüyorum o halde varım” der. Düşündükçe özgürleştiğini sanır. Halbuki bu büyük bir palavradır. Küçük burjuva, kapitalist üretim sistemi sürdükçe özgürdür bu sistem yıkılırsa bilmektedir ki sistemin egemenleri ile birlikte kendisi de yıktılacaktır..

Ve eğer düşünmekle insan özgürleşseydi, düşüncelerimizin en sınırsız-sansürsüz anı olan rüyalarımızda özgürleşiyor olurduk!

Ama böyle bir durum elbette gerçek hayatta yoktur.

O halde sosyalistin kavraması gereken şey, düşüncelerin kafanın içine hapsedilmemesidir. Düşünce ancak pratik içinde bir işe dönüşür. Ve enerji ancak iş sonucunda ortaya çıkar.

Bir kapitalist gibi düşünmek bir işçiyi nasıl kapitalist yapmazsa, bir sosyalist gibi düşünmek de bir küçük burjuvayı sosyalist yapmaz.

Tanrısal felsefelerde hep söz vardır. İncil, “önce söz vardı” diye başlar, Kur’an ise, “oku” diye!

Bunlar elbette tesadüf değildir dinsel felsefe iradeyi tanrıya tanıdığı için, kula ancak “uy, oku, dinle, yap” der!

Yarat demez.

Çünkü insan yaratırsa yaratıcının bir anlamı kalmayacaktır. Dinsel ideolojilerin böyle olması gayet normaldir ancak benzeri bir anlayışın sosyalizm adına savunulması biraz garip kaçmaktadır çünkü sosyalizm, idealizme değil materyalizme dayanır.

Peki sosyalist neden kendisini böylesine bir düşünce girdabına kaptırmakta ama bir türlü iş noktasına, yani yaratma noktasına gelememektedir?

Aslında bu sorun da derinlemesine tartışmayı gerektirmektedir.

Sosyalizmin amentüsü teori ile pratik birliğidir. Ancak burada başlangıç noktası pratiktir, tüm diğer idealist sistemlerden farklı olarak. Yani önce iş olacaktır, çalışma olacaktır, yaratma olacaktır, daha sonrasında ise bunun fikrine ulaşılacaktır.

Böylesi bir noktada sosyalistin çalışmaya, yaratma faaliyetine girişmesi gerekmektedir. Ancak sosyalist, bir nedenle bu yaratma faaliyetinden uzak durur.

Çünkü bireysel bir yaratım faaliyeti yoktur. Düzeni değiştirmek, ancak toplumsal bir mücadeleyi ve bunun için de örgütlü mücadeleyi gerektirir. Örgüt demekse disiplin altına girmek demektir.

Fakat dört yüz yıllık burjuva hümanizm ve özgürlük afyonuyla beyni “uçmuş” küçük burjuva, böylesi bir faaliyeti kendi özgürlüğünü sınırlayacak bir durum olarak görür, hatta düşünce özgürlüğünün bile ortadan kalkacağını söyler.

Oysa ki küçük burjuvanın düşünce özgürlüğü dediği şey de son derece basit bir hümanizm-bireycilik tekerlemesinden ibarettir.

Ama bu afyon, küçük burjuvaya yeni bir psikoloji ve ruh katmıştır. Hümanizm ve özgürlüğün alt yapısı olan bireycilikle küçük burjuva bencilleşmiş, narsistleşmiş, nihilistleşmiştir.

Küçük burjuva sosyalistinin ruhu bu nedenle ne Marksist, ne Leninist, ne de Kemalist olabilir. Bu ruh ancak Nietscheci, Sartrcı vb. olabilir.

Bireysel sosyalist gibi bir ucubenin sosyalizmin içinde kendisine yer edinebilmesinin nedeni işte budur.

Oku küçük burjuva!

Küçük burjuva aslında hastalıklı bir kişiliktir. Bu hastalığın kendisini pratikten kaçış, toplumdan kaçış, örgütten kaçış, disiplinden kaçış olarak göstermesi son derece normaldir. Küçük burjuva aslında sosyalizmden kaçıp tanrıya sığınmaktadır.

Ancak tanrıyı çoktan aşmıştır ve aslında kendini tanrılaştırmıştır. Küçük burjuva kendisini çok önemli, fikrini muazzam görür. O, bu fikirle, insanlarla bir araya gelmeden binlerce yıl yaşayacağını düşünen bir ruh hastasıdır.

Bu tür sosyalist, yaşam sevgisi yerine ölüm sevgisini koyan, toplumun, insanın yerine kendisini tanrı olarak koyan, pratik yerine ruhu ikame eden garip bir hastadır. Tedaviye ihtiyacı vardır.

Sosyalist inşa deneylernde ise tek tedavi yöntemi çalışmadır. Küba Devrimi’nde, Rus Devrimi’nde, Çin Devrimi’nde, kendi özgürlüklerine çok düşkün bu türleri ıslah etmek için devrim çalışma kamplarına yollardı. Bu türler için, işçi, köylü, herhangi sıradan insan bir vebalıydı. Onlarla bir araya gelirse kendisine hastalık geçeceğini düşünürdü.

Ancak küçük burjuva açısından çok daha garip olan, pratikten beslenmeyen bir düşüncenin gelişemeyeceği gerçeğidir. Küçük burjuva, insandan, toplumdan, örgütten, mücadeleden kaçarak, sanır ki daha yaratıcı bir düşüncesi olacaktır! O örgüt adamı değil fikir adamı olacaktır, aydın olacaktır!

Ama fena halde yanılır, çünkü durgun suda her şey çürür. O nedenle bu tür sosyalist, kapitalizmin 400 yıllık çürük fikirlerini yeniymiş gibi allar pullar ve sunar. Ve kendisi bile bunun müthiş bir yaratım olduğunu sanır.

Oysa yaratıcı tek güç emektir! Bir tek tanrının emek harcamasına gerek yoktur, çünkü o zaten tanrıdır. Ama eğer tanrı değilseniz, yaratmak için çalışmak zorundasınız demektir. Yeni bir toplum yaratmaksa, o toplumun hayalini kurmakla, ütopyasını kaleme almakla olmaz. Ancak ve ancak o yaratma faaliyetinin içinde yaratıcı olabilirsiniz. Bu ise devrim mücadelesi içine girmenizi gerektirir. Ve elbette bir örgüt disiplinine.

Fakat küçük burjuva sosyalisti örgütün, halkın disiplinine girmeyi kendi bireyciliğine, kibirine yediremez. Çünkü kendini tanrı katında görmektedir. Ama pekala patronun disiplinine girer. Gerçi bunu da kolay kabullenir, ne de olsa, paranın disiplinine girmektedir, düşüncenin değil! Onun için en önemli şey çünkü hâlâ ve hâlâ düşüncesidir.

O halde sosyaliste hatırlatmamız gerekmektedir:

Oku sosyalist!

İster Marks’tan, ister Lenin’den, istersen Mustafa Kemal’den oku:

Emek en yüce değerdir!

İnsanlar kardeşlerimizdir.

Sosyalizm ancak örgütlü mücadele ile verilir.

Ve sensiz bir kişi eksik değiliz!

Sakın kendini o kadar önemli görme.

09
Jun
08

İşte Türkiye

Kurallarıyla oynanmayan bir demokrasi oyunu

Zorunlu bir ayrılık oldu. Bir aya yakın bir zaman yazamadım, istedim ama teknik olanaksızlık yüzünden olmadı. Birlikte olmaktan büyük mutluluk duyduğumu belirterek başlamak istiyorum.

Yazamadığım zaman dilimi içerisinde Türkiye kendine özgü olaylarla çalkalanıp durdu. Normal bir demokratik ülkede hükümetleri yerinden edecek çaptaki olaylar, sadece konuşuldu, nedenler araştırılmadığı gibi sonuçlar da, eğer ulaşılmışsa kamuoyuna açıklanmadı. Kurallarıyla oynanmayan bir demokrasi oyunu sürdürülüp götürülüyor. Güya demokratik bir ülkede, bir hukuk devletinde yaşıyoruz. Şöyle bir düşünün: Hangi demokratik ve hukuk devleti olduğunu iddia eden bir ülkede son bir ayda yaşanan şu olaylar yaşanır? Ya da demokratik ve hukuk devleti olduğunu iddia eden hangi ülkede bir bakan kendi ülkesini yabancılara jurnal ve şikayet eder, sonra başbakanı ona sahip çıkar? Ya da demokratik ve hukuk devleti olduğunu iddia eden hangi ülkede, iktidar kendi yargısını yabancılara şikayet eder? Yargının sesini kısmak için yargı mensuplarını tehdit eder? Bütün bunlar bu ülkede oluyor ve iktidarı ile muhalefeti el ele vererek olmayan demokrasiyi, yok edilen hukuk devletini koruduklarını ilan ediyorlar. Olmayan bir şey nasıl korunur, onu da anlamak mümkün değil, ama koruyorlar işte ve arada bir de “Yaşasın demokrasi!” çığlıkları atıyorlar.

İktidar partisi olan AKP’ye, Cumhuriyet Başsavcısının talebi üzerine daha önce bir çok partiye açıldığı gibi, Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açıldı. Normal bir hukuki süreç başlatıldı. Hukuki süreç başlar başlamaz, başta AKP yöneticileri olmak üzere, iktidarın nimetlerinden yararlanan kim varsa, Şeriatçı ve Kürtçü basın, dönmeler ve dönekler medyası, MÜSİAD, TÜSİAD, demokrat ve liberal geçinen sözde aydın ve enteller Bremen mızıkacıları gibi bir koro meydana getirdiler ve hep bir ağızdan, davanın açılmasını sağlayan Başsavcıya ve davanın açılmasını kabul eden Anayasa Mahkemesi üyelerine verip veriştirmeye başladılar. Bir müddet sonra koroyu, seslerini yeterince duyuramadıkları için olacak, genişletmeye karar verdiler ve ABD ve AB’ye kendi ülkelerinin yargısını şikayet ettiler. Her olumsuzluğumuzda içişlerimize karışmayı adet edinen AB ve ABD de, bağımsız Türk yargısını tehdit eder şekilde açıklamalarla koroya katıldı. Onlar koroya katılır da Kuzey Irak’takiler durur mu? Onlar da; “Demokrasilerde parti kapatılamaz” fetvası ile koroya iştirak ettiler. Fener Rum Patriği, Ermeni Patriği de koroya destek mesajları yayınladılar.

Bu muhteşem Bremen mızıkacıları korosu, Türk yargısını etkilemek için her yolu denemeye başladılar. Önceleri yumuşak sayılabilecek bir üslupla, demokratik ülkelerde partilerin kapatılmadığını söylediler. Sonra dozajı biraz daha artırarak; “Demokrasilerde parti kapatılamaz” demeye başladılar. AB’den gelen sesler tehdit boyutlarına ulaştı: “AKP’yi kapatırsanız, sizi AB’ye almayız!”

Vay sen misin böyle bir açıklama yapan?

Bu muhteşem Bremen mızıkacıları korosu halen görevini en üst düzeyde sürdürüyor ve yargıyı etkilemeye çalışıyor. Yargı mensuplarına hakaretlere varan yayınlar devam ediyor. Bu arada, yargıyı etkilemeye yönelik yayınlara bir uyarı ve kendilerine yöneltilen suçlamalara yanıt olmak üzere Yargıtay Başkanlığı bir açıklama yapmak zorunluluğunu duyuyor. Vay sen misin böyle bir açıklama yapan? Başbakandan Adalet Bakanına ve AKP Genel Başkan Yardımcılarına kadar herkes açıyor ağzını yumuyor gözünü… Ağızlarına ne gelirse söylüyorlar, kaşının üstünde gözün var demeden, darbe üstüne darbe indiriyorlar. En ilginç sözleri de hükümetin başı söylüyor: “…Bu yaptıkları yargıya müdahale etmektir, yargıyı etkilemeye çalışmaktır…” Dikkat ediniz, bu sözlerin sahibi Başbakandır. Demokratik ilkelere ve hukuk devleti kurallarına en çok inanması gereken şahıstır.

Şimdi, neden olmayan demokrasi dediğimi anladınız mı? Dava açıldığı günden beri, Bremen mızıkacılarının gazetelerinde, dergilerinde yazdıkları, televizyon ekranlarında söyledikleri, Lagendijk’in, Barroso’nun, Oli Rehn’in açıklamaları, “yargıya müdahale etmek, yargıyı etkilemeye çalışmak” olmuyor da, yüksek yargı mensuplarının uyarısı ve kendilerini savunması “ yargıya müdahale etmek ve yargıyı etkilemek” oluyor! Bu nasıl oluyor? Bu, olmayan demokrasiden dolayı oluyor. Yani, bana yararı olan her şey demokratiktir, bana zararı olan her şey antidemokratiktir. Bu demokraside ölçü, kâr-zarar hesabına kilitlenmiştir. AKP, kendisi zarar göreceği için Türk yargısını AB’ye şikayet etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Türk yargısının itibarı onuru ayaklar altına alınıyormuş, kimin umurunda? Varsa yoksa AKP… Ama şunu hiç düşünemiyorlar: Türkiye Cumhuriyeti olmazsa AKP’de olmayacak. AKP’nin var oluş nedeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Bunu ya anlamıyorlar, ya da bizim bilmediğimiz başka hesapları var.

Kendi ülkesini yabancılara şikayet eden ilk bakan

Dışişleri Bakanı, müstakbel Başbakan, AB Parlamenterler Komisyonu’nda yaptığı açıklama ile hem oturduğu koltuğa, hem de müstakbel koltuğuna ne kadar yakıştığını cümle aleme gösterdi. Artık zannedersem önü oldukça açıldı. Hani hatırlarsınız, bir Pamuk Efendimiz var. Bir gün Pamuk Efendi üzerine vazifeymiş gibi “kimsenin söylemeye cesaret edemediği” –sanki dünyanın en cesur adamıymış pozlarında- şeyler söylemişti de, biz; “Eh, bunları söyledi ya, artık önü açılmıştır” demiştik. Nobel Edebiyat Ödülü’nü verdikleri zaman, önünün ne kadar açıldığını görmüştük. Şimdi, siz siz olun, Dışişleri Bakanının bu sözlerini unutmayın. Bir yerlere getirildiği zaman bu sözlerini hatırlayın!

Dışişleri Bakanının; “Sadece gayri Müslimler değil, tüm Müslümanlar da dini yükümlülüklerini yerine getirirlerken sıkıntı yaşıyorlar” şeklindeki sözlerine Başbakan da destek verdi ve Dışişleri Bakanını yaptığı bu açıklamadan dolayı adeta kutladı. Dışişleri Bakanı da, sözlerinin arkasında olduğunu söyleyerek yaptığı açıklamanın doğru olduğunu onayladı.

Şimdi bizler, onlar gibi düşünmeyen en az kırk milyon insan, her ikisinden de “ne demek istediklerini” açıklamalarını bekliyoruz. Bu ülkede kimler, hangi dini vecibelerini yerine getirirken, hangi sıkıntıları çekiyor? Namaz kılarken, oruç tutarken, hacca giderken ya da zekat verirken bu ülkenin Müslüman vatandaşları hangi sıkıntıları çekiyorlar? Daha açık sorayım: Eğitim kurumlarına ve devlet dairelerine türban ile girme yasağının dışında (bu da laik devletin gereğidir ve bütün Avrupa ülkelerinde de böyledir) ülkemizde dini vecibelerini yerine getirmek isteyen Müslümanlar hangi sıkıntıları yaşıyorlar? Bu soruların muhatapları, o sözleri söyleyen ve ona destek verendir. Yanıt alıncaya kadar bu sorular bu sütunlarda olacaktır.

Hangi demokratik ülkenin bir bakanı, kendi ülkesindeki bir uygulamayı, velev ki yanlış dahi olsa (düzeltmek görevi olduğu için) yabancılara şikayet eder? Dünya üzerinde böyle bir ülke ve böyle bir bakan var mı? Doğrusu merak ediyorum. Eğer yoksa -ki olduğuna asla inanmıyorum- bizim Babacan bakanımız, kendi ülkesini yabancılara şikayet eden ilk bakan olarak tarihe geçmiştir.

Deniz bitti, kara göründü

Son bir ayın dikkate değer olaylarından birisi de arka arkaya yapılan zamlar oldu. Aldıkları borçlarla ekonomiyi yönettiklerini zannedenler, borç ve yağma Hasan’ın böreği gibi dağıttıkları millet mallarının gelirleri ile bir müddet işi idare ettiler. Ama satacak bir şey kalmayınca deniz bitti ve kara göründü. Birkaç yıldır; “Biz eskiler gibi zam yapmıyoruz, çünkü ekonomiyi iyi yönetiyoruz” diyorlardı. Şimdi bir biri arkasına, hem de beş yılın acısını çıkarır gibi zamlar gelmeye başladı. Elektrikten doğalgaza, demirden çimentoya, petrolden petrol ürünlerine, ekmeğe, çaya, şekere kadar yağmur gibi zam yağdı. Ama hiç biri ortalığa çıkıp da; “Ekonomi iyi yönetilmiyor” demiyor. Zam yokken iyi yönetiliyordu ise, zam olduğunda kötü yönetiliyor demektir. Bunu da söylemek erdem ister değil mi?

Deniz bitti, kara göründü… Bundan sonrası kesinlikle bugünü aratacaktır. İyi yönetilmeyen bir ekonominin geleceği nokta elbette burası olacaktı ve oldu da…Bundan sonra zam haberlerini her gün duyacağız. Çünkü bunların öncekilerden hiçbir farkı yoktu. Öncekiler de bunlar gibi IMF ve Dünya Bankası’nın önerileri ile ekonomiyi yönetiyorlardı. 2002 krizinden sonra nisbi bir iyileşme yaşanırken iktidar olmaları kendileri açısından bir şanstı ve bu şansı da bugüne kadar kullandılar. Şimdi, bunlar da öncekiler gibi tıkanma noktasına geldiler. Yani, IMF ve Dünya Bankası ile buraya kadar… Atatürk döneminin milli ekonomisi uygulanmadıkça, bu sistemden bir şeyler umut etmek, gökten altın yağmasını beklemek kadar boş bir hayaldir. O politikayı da ancak Atatürkçü, devrimci ve antiemperyalist bir parti uygulayabilir. Şu anda böyle bir parti var mı? Yok! Ama yakın bir gelecekte böyle bir parti Türk siyasi hayatında yerini alacaktır. Hazırlıklar sürüyor, biraz daha sabır…

Ayrı kaldığımız bir aylık zaman içinde oluşan ve her biri için onlarca makale yazılabilecek olaylara kısa başlıklar altında dokunmaya ve görüşlerimizi açıklamaya çalıştık. Daha elbette birçok önemli olay var. Ama bir makaleye ancak bu kadarını sığdırabildik. Bundan sonra gündemi daha yakından takip ederek yazmaya devam edeceğiz. Her yaptığımız şeyin; Atatürkçü, tam bağımsız ve antiemperyalist bir Türkiye için yapıldığını asla unutmayalım. Ve bu çabalara, bu çalışmalara maddi ve manevi destek verelim. Sizlerin desteği, bizim gücümüzdür. Birlikte daha aydınlık, daha güzel yarınlara…




İstatistikler

  • 461,650 Tıklama

 

Haziran 2008
M T W T F S S
« May   Jul »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30