21 Jun 2008 için arşiv

21
Jun
08

Bolivyalılar ABD’yi protesto etti

İnsan hakları dendiğinde mangalda kül bırakmayan ve diğer ülkeler hakkında her yıl insan hakları istatistikleri yayınlayan ABD, söz konusu kendi çıkarları ya da işbirlikçileri olduğunda nedense insan hakları kavramını unutuveriyor. Kendi çıkarlarını zedeleyen her durumda insan hakları, özgürlük, demokrasi gibi kavramları kullanan ABD’nin iş Üçüncü Dünya’ya geldiğinde amneziye yakalanmış gibi davranmasını Bolivyalı binlerce kişi protesto etti.

Bolivyalılar için 2003 yılının Ekim ayı belki de tarihlerindeki en acı aylardan birisidir. 2003 yılında ABD işbirlikçisi Bolivya eski Devlet Başkanı Gonzalo Sanchez de Lozada, Bolivya doğalgazını ABD’ye satmak isteyince El Alto kentinin sakinleri ayaklanmış ve büyük çaplı hükümeti protesto gösterileri düzenlemişti. Sonradan halk tarafından “Kara Ekim” adı verilecek bu ayaklanmayı bastırmak amacıyla Bolivya Savunma eski Bakanı Carlos Sanchez Berzain oldukça sert önlemler almış; çıkan olaylarda 67 kişi yaşamını yitirirken 400’den fazla kişi de yaralanmıştı.

Çıkan olayları bastıramayacağını anlayan Devlet Başkanı Gonzalo Sanchez de Lozada, görevi Başkan Yardımcısı Carlos Mesa’ya bırakarak soluğu ABD’nin Florida eyaletinde almak zorunda kaldı. Tabii olayların diğer sorumlusu olan Carlos Sanchez Berzain’i de yanına alarak.

Hem Berzain hem de Lozada, ABD’nin Bolivya’daki en iyi işbirlikçileriydiler. O kadar ki, Devlet Başkanı Lozada, Bolivya’dan daha çok ABD’de yaşadığından İngilizceyi İspanyolcadan çok daha iyi konuşuyordu. “Birleşik Devletler geleceğin umududur” diyecek kadar da ABD hayranlığını açıkça belli ediyordu.

İşte ABD işbirlikçisi bu ikilinin gerçekleştirdiği katliamın ardından Bolivya mahkemelerinde dava açıldı. Bolivya Yüksek Mahkemesi de, Gonzalo Sanchez de Lozada ve Savunma eski Bakanı Carlos Sanchez Berzain’in katliam suçundan mahkemeye çıkmak üzere Bolivya’ya iade edilmesini talep etti.

Bolivya adaleti yıllar boyunca bir katliama imza atan kişilerin iadesini bekledi. Ne var ki aradan geçen onca yıla rağmen suçlular bir türlü Bolivya’ya iade edilmedi. ABD, bir katliam gerçekleştiren bu insanların yargılanmasına bir türlü razı gelmiyordu. Geçtiğimiz hafta ise Berzain’in Radyo Fides adlı bir Bolivya radyosuna, ABD’nin bir yıl kadar önce kendilerine siyasi sığınma hakkı tanıdığını açıklaması bardağı taşıran son damla oldu. Berzain’in açıklamalarını duyan binlerce kişi Bolivya’nın başkenti La Paz’a akın etti.

Suçluların cezalandırılmasını isteyen binlerce kişinin sözcülüğünü yapan El Alto İşçi Sendikası Başkanı Edgar Patana, binlerce kişinin sesi olarak ABD’nin ikiyüzlülüğünü protesto etti: “ABD, medyasında, sinemalarında gösterişli şekilde sunduğu adalet fikrine sahip olduğunu ispatlamak zorunda. Bolivya adalet istiyor.”

Binlerce kişinin ABD’ye olan öfkesini dindirmek ise hiç kolay olmadı. ABD Büyükelçiliğine yürüyen binlerce kişi büyükelçilik duvarından içeri havi fişek attı. Göstericiler polis hattını geçmek isteyince polis zorunlu olarak göz yaşartıcı gaz kullanmak zorunda kaldı.

İşte hem ABD’nin hem de Bolivya’nın adalet anlayışı. Bir taraf katliam yapan bir caniyi iade etmeye bile yanaşmazken, öbür taraf ise verdiği uluslararası taahhütlerden ötürü düşmanının mülküne tecavüz olmaması için en değer verdiği varlıkların karşısına çıkmayı bile göze alabiliyor. Birisinin adalet ve hukuk dersi verdiği anlaşılıyor ama bunun ABD olmadığı son derece açık.

21
Jun
08

Bush İran’a saldıramaz

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, ABD Başkanı George W. Bush’un hiçbir tehdidini ciddiye almadığını göstererek Bush’a karşı meydan okumayı sürdürüyor. ABD’ye karşı kararlı bir tutum takınmasından dolayı şimdiye kadarki bütün planları boşa çıkarmayı başaran Ahmedinejad, İran’ın güneyindeki Çaharmahal Bahtiyari eyaletinde halka hitap ederek ABD Başkanı Bush’un İran’a saldırmak ve hükümeti devirmek için sürekli planlar yaptığını söyledi.

Afganistan ve Irak’tan sonra ABD’nin üçüncü hedefinin kendileri olduğunu söyleyen Ahmedinejad, aslında bu iki ülkenin de İran’ı çevirmek amacıyla işgal edildiğini söyledi. “Geçen yıl İran’a saldırmak için komutanlarını teşvik etti, uzun uzun tartıştı. Füzelerle saldırmayı düşündü, ama komutanları buna karşı çıktı. Hava saldırısı istedi, yine komutanları İran’a saldırmanın mümkün olmadığını ifade ederek saldırıyı kabul etmediler. Artık senin dönemin bitti, İran halkına karşı hiçbir şey yapamazsın. İran topraklarının bir santimetre karesine dahi zarar veremezsin” diyerek Bush’un topal ördek durumunu anımsatan Ahmedinejad, ABD’nin saldırması durumunda tüm ülkenin cepheye gitmesi gerekmediğini, Çaharmahal Bahtiyari eyaletinin gençlerinin ABD ordusuna gereken yanıtı verecek güçte olduğunu belirtti.

Ahmedinejad her ne kadar Bush’un artık İran’a saldıramayacağını söylese de; ABD’deki şahinler de İran’a saldırmak için seslerini yükseltmeye başladılar. ABD Başkanı Bush da Slovenya’da yapılan AB-ABD Doruğu’nda, uranyum zenginleştirme projesini askıya almaması durumunda İran’a karşı çok daha sert yaptırımlar uygulanmasını istedi. Aşırı sağ kanadın temsilcilerinden Daniel Pipes da USA Today gazetesinde çıkan yazısında İran’a nükleer silah sahibi olamayacağı yönünde çok sert mesaj verilmesini istedi. Pipes ayrıca Obama’nın 4 Kasım’daki başkanlık seçimlerini kazanması durumunda Bush’un görevi bırakmadan evvel İran’a saldırıyı başlatabileceğini yazdı.

Görünen o ki İran’a bir saldırı kapıda bekliyor. Obama’nın ya da McCain’ in başkan olması bu durumu değiştirmeyecek. Yalnızca zamanlamada ufak değişikliklere neden olacak. ABD kuşkusuz bu sürece Türkiye’yi de dahil etmek isteyecek. Son zamanlarda bunun işaretlerini artık sıkça alıyoruz. Umarız ki Türkiye ABD’nin kirli savaşında yanlış tarafta yer alarak tarih önünde bir kez daha hesap vermek zorunda kalmaz.

21
Jun
08

İşgale başkaldırın!.. Devrimci olun…

Yol yakınken “gel dönelim” dese biri.
Biri iç geçirse, dönse geri.
Bir nesil uyansa yeniden, yeni baştan başlasa hayat
Uzansa bir ceylan bozkırlara
Sere serpe
Çakal, yavrusunu aslan gibi büyütse
İşte o zaman sınırlar olmasa da olurdu…

Akl-ı evvellere duyurulur: Ben bir savaş karşıtıyım. Ben bir insan hakçısıyım. Ben bir özgürlük sevdalısıyım. Ben bir keyif adamıyım. Ben bir çevreciyim. Ben bir demokratım. Ben bir; bir sürü şeyim… Amma!

Ülkem işgal altında ise… Ben, tek bir şeyim: Savaşçı…

Irak’ta “direnişçi” derler adıma. Kuzeydeki işbirlikçiler utansın… Utansınlar artık; binlerce yıllık işbirlikçi-isyanlardan uyansınlar artık.

Büyük Okyanus’ta “katil balina” derler adıma. Moby Dick’ler utansın…

Şu an kiminiz işyerinde, kiminiz evinizde, kiminiz de başka bir yerlerde olabilirsiniz. Evli veya bekarsınız. İş adamı veya çalışansınız. Kadın veya erkek. Genç-yaşlı…Çok değil, bugün doğanlarımız dahil, en geç yüz yıl sonra hiç birimiz yokuz! Tabii birkaç tane yüz sınırını aşacak olan nümuneler hariç. Ona da gerek yok. Tam yüz elli yıl sonra altı buçuk milyar insandan eser kalmayacak. Ne garip değil mi? Kainat güzellerini gözünüzde canlandırın, yok olacaklar, ortanca dağları ben yarattım edalarıyla beraber çürüyüp gidecekler… İşte olaya böyle bakan bazı akl-ı evveller, aslında hiçbir şey için savaşmaya gerek olmadığı yanılgısına düşerler. Toplasan iki, bilemedin üç felsefi kitap okur, hele ki nihilizmin (hiççilik) tarifinde takılırlarsa, her şeyi aştıklarını sanırlar. “Savaşma, seviş” derler. Biz bilmiyoruz ya sevişmeyi. “Toplam kaç pozisyon?” diye sorarsın; afallar kalırlar… Savaş karşıtıdırlar! Ne güzel. Eğer bugün bir Amerikan veya bir İngiliz vatandaşıysan savaş karşıtı olman yapacağın en onurlu duruştur. Ama sen Irak vatandaşı Cemil Efendi’sin ve savaş karşıtısın. Hadi oradan. Sen korkaksın arkadaş. Ülken işgal altında, sen sevişmeye devam!

Bir zat çıkıyor televizyona; giyim desen aristokrat, cümle kuruluşları entellektüelizmin doruklarında seyrediyor, en pahalı puro elinde, eurolar cebinde ve programın kapanış cümlesi: “Milliyetçiliğin güçlenmesi, ulusçuluğun ivme kazanması geleceğimiz açısından endişe verici bir hal almıştır.” Gelecek dediği kendi geleceği oysa… Milli Takım’a ne idüğü belirsiz mavi renk formayı giydiren de bu kafa. Türk’ü az diyemiyorlar, turkuaz diyorlar!

Ben her zaman, sınırların kalkmasından yana oldum. Bana göre, bırakın milliyetçiliği, bırakın ulusçuluğu;tüm dünyanın ve hatta uzayın bile tüm insanlığa ait olması gerektiğini düşündüm. Savaşmayı bir kenara koyun, mahalle kavgalarına bile karşı oldum… Hani şu, her şeyi aşmış gibi görünen (bazı! rockcılar-metalciler-v.s…) ve toplumsal duruş dışında kalmayı aykırılık (onların deyimiyle cool) sanan, memleket sevgisini faşizm sayan, yeni yetme güruh var ya, işte onlardan ve fikirlerinden salata bile olmaz. Üç tane yabancı kelime kullanarak kurdukları cümleler, okudukları üç kitaptan alıntıdır. O üç kitap da, sahte cennet tarikatlarının üçlemesidir.

Evet… Bu yazı internet dünyasında vakit geçiren genç arkadaşlarımıza nasihat olsun: Öyle süslü kelimelerle, süslü cümlelerle bezenmiş devşirme fikirlere itibar etmeyin. İlla da aykırı olmak istiyorsanız, dünyanın gelmiş-geçmiş en aykırı adamı, Mustafa Kemal Atatürk gibi olmayı deneyin.

İşgale başkaldırın!..

O’nun gibi, evlat olun…

O’nun gibi, baba olun…

O’nun gibi… Adam olun!

O’nun gibi… Devrimci olun!

Ey dini kendi emellerine alet eden sahtekâr-işbirlikçi!

Ey bu vatanı kendi emelleri için satan sahte Müslüman!

Ey Milli Mücadele yıllarından arta kalan pisliğin tohumu!

Bize mahalle baskın sökmez a gülüm. Baskın basanındır! Basar geçeriz Kemal’in mührünü dağa-taşa…

Biz devrimciyiz arkadaş! Adam yemeyiz. Kavga bile etmeyiz. Ve tek bir şeyi affetmeyiz: İhanet!

“…
Aşk bile ihaneti affetmez
Vatan eder mi? A cahil!”

Der, savaşa girişiriz… Onun dışında oturur konuşuruz. Sen, yollar çift şerit olsun dersin, ben üç şerit, anlaşırız. Sen güle aşıksındır, ben nergise. Sen çimen dersin, ben şimendifer… Anlaşırız be arkadaş. Seni acıtan ne varsa, bizi acıtmaz mı sanırsın? Senin kılına zarar gelse, ben uyur muyum sanırsın? Senin kız kardeşin, benim kız kardeşim… Dedim ya a gülüm; yeter ki memleketi satma, ya da satanlarla aynı safta olma. Onun dışında kapımız açık. Nefes mi alamadın? Yüreğimizi sök al, gıkımız çıkarsa namerdiz…

İşte böyle. Yani kim olduğunun, ne olduğunun pek bir önemi yok. Zengin-fakir, erkek-kadın, yaşlı-genç, dindar-ateist, travesti-gay… Adam olmak erkekliğe dair bir sıfat değildir. Hayattaki tercihlerin ne olursa olsun seni ilgilendirir. Vatan ise hepimizi.

Bazen düşünürüm… Hani uzun süre gecenin kıyısında bir yerlerde oturup, ay ışığını seyreder ya birileri. Kimi terasındadır o an, kimi balkonunda, kimi de balıkçı barınağında kimsesizdir. O an bir bebek doğar, kıçında bir şaplak sesi yankılanır, bir tarih solar aniden, geceden bir yaprak düşer bilinmezliğe. Ne garip ve ne acınası bir izdüşümdür bu döngü; ayırmaksızın adaletini uygular… Sen ki; ey iktidar sahibi, tüm bunlara bizden daha çok inandığını söylüyorsun, soruyorum sana; yatacak yerin var mı? Sen bize bakma, vatan toprağı sarmalar bizi. Ağaç oluruz, orman oluruz; gölgemizde demlenir memleket…

Vatan kutsaldır. Bir tek benim vatanım değil, tüm milletlerin vatanı kutsaldır. Çünkü insanın evi kutsaldır; orada çocuklar neşe içinde oynaşır, anne ve baba huzurla sevişir, kaygısız ve hesapsız. Anahtarı kimseye verilmez, tapusu da…

Ey bu vatanı satan ahmak, kimsin sen?

Benden medeni değilsin. Ne Montaigne’i bilirsin ne Tolstoy’u… Ne Nâzım’dan anlarsın ne Uğur’um için yanarsın!

Benden insan değilsin. Ne hayvan hakları dinlersin ne insan hakkı bilirsin…

Ödün kopar yanlışlıkla birine iyiliğin dokunacak diye. Komşun açken, sen, fosur fosur uyursun. Ertesi gün kalkıp Cumaya gidersin. Bazılarınız Ermeni olduğunu iddia eder (Ermeni olanlar konu dışıdır. Söyleyeyim de…).

Size bir soru: Ermenistan’da yaşayan Türk sayısı kaçtır? Boşuna düşünmeyin, sıfır. Ya Türkiye de yaşayan Ermeni sayısı?

Nuri Bilge Ceylan’ın adını duyan var mı bu aralar? Sanmam. Neden? Hemen söyleyeyim: Çünkü memleketi lehine bir cümle sarf etti de ondan. Tersi olsaydı var ya; ondan büyük yönetmen olmazdı, koyacak yer bulamazlardı. Yazık! Bir cümle, adamın hayatını kararttı.

Milli Mücadele başlamıştır arkadaşlar!

“Bu yazı internet dünyasında vakit geçiren genç arkadaşlarımıza nasihat olsun” demiştik ya, yine rotamızdan kaydık. Gerçi neresinden bakarsan bak, yaşadıklarımızdan ders almak hepimiz için gerekli.

“Bir onlara bakın bir de bize” dedi Gökçe Fırat bir toplantıda. “Adamlar ailecek Şeriatçı. Ya biz? Biz hiç ailecek devrimci olamadık.”

İşte sözün bittiği yer…

Dedim ya, illa da aykırı olmak istiyorsanız; dünyanın gelmiş-geçmiş en aykırı adamı, Mustafa Kemal Atatürk gibi olmayı deneyin.

İşgale başkaldırın!..

Devrimci olun…

21
Jun
08

Galiyev’den Chavez’e ulusal devrimci teori

Sınıfsal devrimci teori

Devrimci teorinin gelişimi teorik bir olgu olmayıp, pratiğin teorileşmesidir. Bilimsel sosyalizm devrimi, Batıcı bir yaklaşım içinde evrimci bir tarihsel perspektifte ilerlemeci bir devrim anlayışına temel olmuştur. Burada birbirini ardalayan kavramlar evrensel olmaktan çok Avrupa merkezli Batıcı toplum pratiğinin teorileşmesidir. Sınıfsal devrimci teori, kapitalizmin “ilerici aşamasından” sonra gerileyen dönemdeki çelişkileri nedeniyle işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki temel çelişkinin itici gücünde gelişeceği varsayılan bir proleter devrim anlayışıdır.

Buradaki ilerlemeci tarih anlayışında feodalizmden kapitalizme geçişin ilerici ve devrimci bir süreç olduğu var sayılarak burjuvazinin devrimci ve ilerici olduğu rekabetçi dönem tanımlanmıştır. Bu rekabetçi dönemin kendi bağrında kapitalizmin mezar kazıcıları olarak işçi sınıfını geliştirdiği ve işçi sınıfının devrimci hareketiyle kapitalizmden sosyalizme geçileceği tezi bilimsel sosyalist devrimci teori olarak alınmış ve adeta kutsanmıştır.

Marks dönemine özgü ve 1. Enternasyonal’in devrimci teorisini oluşturan bu tespite saplanan birçok ülkedeki devrimci, bilimsel sosyalizme dönüş adı altında gerçek devrimci teoriden kopuş içine girmişlerdir. Bunu anlamak için buradaki yargıyı yargılamamız gerekmektedir. Bu yargılamayı Paris Komünü pratiğiyle sınamamız mümkün olabilecektir. Paris Komünü devlet ve devrim teorisine temel oluşturan tarihsel bir olgudur. Ve tüm sosyalistler bu olguyu içsel gerçeğinden kopararak şablonsu bir şekilde Marks’ın analiziyle görmüşler ve değerlendirmişlerdir. Oysa Paris Komünü, Paris halkı milli muhafız güçlerinin yeniden oluşturularak işgalci Prusyalılara (Alman) karşı Paris’in milli savunmasıdır.

Bu süreç, Paris halkının milli muhafızlarla birlikte silahlanarak Alman emperyalistlere karşı Paris’i savunmasıdır. Harekette egemen olan grup Lui Blanki’nin Blankistleridir. İktidara gelen devrimcilerin eski iktidar aygıtını parçalayarak, kendilerine karşı devrimci güçleri tasfiye ederek devrimin devamlılığını sağlayacak devrimci yapılanmayı kurmada örgütlenmenin temel olduğu tezi karşımıza çıkar.

Marks’ın dönemindeki kapitalizm ve devrim anlayışı Batı Avrupa burjuva toplumunun analizini ortaya koymaktadır. Bu anlamda Birinci Enternasyonal’in devrimci anlayışı seçkinci ve Batıcıdır. İkinci Enternasyonal devrimcileri sömürge savaşında sömürgeci devletin çıkarlarının savunulmasını esas alan bir politika ile devrimciliğin yalnızca gelişmiş Batı ülkelerinde olabileceği tezine varmışlardır.

Bu noktada Rusya’da devrim teorisi temel bir tartışmayı esas almıştır. Rusya yeterli derecede kapitalistleşmediği için sosyalist devrimin olamayacağı, bu ülkede ancak burjuva demokrasisiyle burjuva devriminin esas hedef olduğu Menşevikler tarafından savunulmuştur. Bu anlayış (klasik Marksist evrimci anlayış) ışığında kapitalizm gelişmelidir. Ve bağrında mezar kazıcısı proletaryayı geliştirmelidir ki, ancak o zaman sosyalist devrim olabilir tezi Menşeviklerce savunulmuştur.

Halk bloku kavramı

Oysa Lenin (Bolşevikler) devrimin merkezinin Batı Avrupa’dan Doğuya kaydığını, yani Avrupa’dan Rusya’ya kaydığı tezini formüle etmiştir. O halde Rusya’da 1905 Devriminde Çarlığı devirme doğrultusunda proletarya burjuvaziye liderlik etmelidir. Yani bu devrimi burjuva demokratik devrimi olarak tanımlayıp devrimi burjuvaziye bırakmak yerine devrime esas önderliği proletarya yapmalıdır ve devrimi demokratik devrim olarak tanımlamalıdır tezi Lenin’in iki taktikteki temel tezidir.

Görüldüğü gibi Çar monarşisine karşı ve onun gerici toprak beyleriyle olan iktidar blokuna karşı proletaryanın egemenliğinde ve önderliğinde tüm demokratik güçlerin iktidara yöneldiği demokratik devrim tezi Lenin tarafından ileri sürülmüştür.

Lenin’in burada vurguladığı iktidar blokuna karşı en geniş halk bloku (yani burjuvaziyi de, köylüyü de kapsayan işçi sınıfı egemenliğindeki blok) devrimin temel ittifak bloğunu tanımlamıştır.

Yani Batı Avrupa’daki burjuvaziye karşı proletarya denklemi teorik bir denklem olup hayatın içinde de uygulama pratiği bulmamış bir denklemdir. Daha sonra Gramsci ve Poulantzas tarafından geliştirilecek halk bloku kavramı taktik olarak Lenin tarafından 1905 Devriminde geliştirilmiştir.

Bu süreçte demokratik devrim sürecinde proletaryanın burjuvaziye ve köylüye karşı mücadelesiyle sosyalist devrime geçiş süreci Lenin tarafından sosyalist devrim olarak formüle edilmiştir. Lenin’in iktidarı alması sonrası evrimci bir bakış açısıyla NEP’e bakarsak iktidarı alan ve sosyalist bir iktidar oluşturan Lenin’in kapitalist bir ekonomi politika uygulaması anlaşılmazdır. Oysa buradaki vurgu, üretici güçlerin evrimleşmesine devrimci teorinin kurban edilmesine verilen bir sondur. Bu son iktidar determinist bir biçimde kapitalizm çelişkileriyle kendiliğinden ulaşılacak bir yol değildir. İktidara profesyonel devrimcilerin örgütlediği en geniş halk kitlesinin devrimci atılımıyla ulaşılabilir. Bu anlamda en geniş devrimciler örgütü ideolojik olarak en dar demir çekirdek proletarya partisi ve onun organlaştığı en geniş halk bloku ile mümkündür.

Bu örgütlenme tarzı, iktidarı hedefleyen politikanın örgütüdür; adı da “parti”dir, Devrimci Parti’dir. Devrimci teorinin Ekim Devrimi sonrası genişleme alanı olarak devrimci Asya’yı kapsadığını devrimci pratikte görebiliriz. Bunu formüle eden teori emperyalizm teorisidir. Batı metropollerinin doğuyu sömürmesinin önünün kesilmesi doğuda devrimle mümkündür. Bu da metropol ülkelerdeki devrimci süreci geliştirecektir. O halde devrimci teorinin Asya’ya ulaşımı halk blokundan ulus blokuna geçiş sürecidir. Lenin, Wilson (Amerikan devlet başkanı) ile aynı kavramı yani ulusların kendi kaderini tayin hakkı kavramını kullanmıştır. Lenin bu kavramı Sovyet devrimi sürecinde Beyaz Orduların Sibirya’yı, Volga’yı, Kafkasya ve Ukrayna’yı ele geçirdiği iç savaş sürecinde ileri sürmüştür. Buna göre Çarlık zülmünde sömürülen Tatarlar, Kazaklar, Sartlar, Başkırtlar gibi Türk halklarının kendi kaderlerini tayin hakkı, bağımsızlık hakkı Sovyet devriminin taktiksel şiarıdır.

Sultan Galiyev ve Lenin arasında nüans mı var?

Bu süreçte Sultan Galiyevizm olarak tanımlanan politik hareket Asya’da devrimin teorisini oluşturmuştur. Sultan Galiyev’in kavramlarına göre, sömürgeleşen bu halklar proleter uluslardır. Bu halklar içinde Batıcı anlamda egemen sınıf katmanları söz konusu değildir. Bu halklar başta Rusya olmak üzere metropol halkların sömürüsüne tabi proleter halklardır. O halde bu halklar ulus olarak tümüyle devrimci proleter uluslardır. Bu proleter ulusların bağımsızlığı temeldir. Ve bu temel kırlardan şehirlere doğru bir devrim stratejisi içerir. Bu stratejide milli devrim ile sosyal devrim iç içedir. Ve örgütsel yapısı olarak işçi sınıfının önderliğindeki Bolşevik tipi Rusçu örgütlenmeyi reddederek Tatar Kızılordusu örgütlenmesinin partinin de görevlerini yerine getireceği bir halk ordusu modeli savunulur.

Ve bu çizgi Sovyet devriminde Moskova dışında tüm Rusya ve Sibirya’da süregelen iç savaşta temel devrimci pratiğin teorisi olmuştur. Beyaz Muhafızların yenilmesi sayesinde Sovyet devrimi ayakta kalabilmiştir. Buradaki devrimci teori görüldüğü gibi halktan ulusa doğru genişleyen bir iktidar bloku kavramını esas almaktadır.

Lenin ile Sultan Galiyev’in ulusların kaderini tayin hakkı konusunda yalnızca nüans gibi görünen farklılık aslında taban tabana bir zıtlıktır. Lenin için bu teori, ileri ülke proletaryası (Rusya) önderliğinde geri ülke köylülüğünün (Tatar, Başkırt, Kazak, Özbek) modernleşme projesidir. Yani Rusya’nın en geniş bir coğrafyada sosyalist söylem ile egemenliğini sağlama aracıdır. Sultan Galiyev içinse Rusya’daki Tatar ve Türk halklarının Turan Sosyalist Cumhuriyeti olarak bağımsızlıklarını kazanmalarıdır. Türkiye, İran, Afganistan, Türkistan ve Çin Türkistanındaki Türklerin de bu Turan Sosyalist Federasyonuna katılarak Cengiz Han dönemindeki Türk dünyasının Rus ve Batı emperyalizminden kurtulmasıdır.

Lenin ve onun takipçisi Stalin ise bu halkların sosyalist bir toplum biçimine kavuşmasından çok Rusya’ya çevre halklar olarak eklemlenmesini öngören Velikarusçu bir ideolojiyi savunmaktadır. Yani Lenin’in ulusların kaderini tayin hakkı sosyalist anavatanın, Rusya’nın çevreye doğru yayılarak bu bölgeden İngiliz emperyalizmini dışlamaları stratejisidir. Yoksa Türkiye, İran, Afganistan, Türkistan, Tataristan, Kazakistan, Uyguristan gibi Türk devletlerinin sosyalist bir enternasyonal ile birleşerek bağımsızlığını kazanması katiyetle değildir.

Lenin’in ulusların kaderini tayin hakkı ile Wilson’un ulusların kaderini tayin hakkı gerçekte Amerika ve Rusya arasında sömürge ülkeler üzerindeki erken hegemonya mücadelesidir. Wilson, Osmanlı Avusturya-Macaristan ve Rusya İmparatorluklarının dağılması ve kurulacak yeni devletlerin Amerika’ya hegemonya olarak bağlanması projesini gütmektedir.

Devrimin Doğuya doğru gelişiminde Çin devrimi önemli bir aşamayı oluşturmaktadır. Çin Devrimi esas olarak Çin Han Milliyetçiliği ile Çin’i sömürgeleştiren emperyalistler (İngilizler ve Japonlar) arasındaki mücadeleden kaynaklanmıştır. Çin Han Milliyetçiliği’yle Çin’de açlık çeken köylünün sorunlarına, karınlarını doyurma sorununa cevap veren Çin komünizmi gerçekte köylülük ve milliyetçiliğin oluşturduğu anti-Japon ve anti-İngiliz bir ulusal bloktur. Bu bloğun askeri stratejisi Mao tarafından biçimlendirilen kırlardan şehirlere doğru uzun süreli halk savaşı ve kızıl siyasi iktidarlar temelinde gelişmiş bir çizgidir. Galiyev’in teorik ve pratik tezleri Çin’de Mao tarafından pratikleştirilmiştir.

Türk Ordusu’nun tarihsel geleneği

Bu tezler köylü Kızılordusunun parti işlevini yüklenmesi, askeri savaşın politik savaşı kısıtlaması, kırlardan şehirlere doğru devrim çizgisini izlemesi ve devrimci temel sınıf olarak bir proletaryanın olmayışı proletaryanın ideolojik önderliği kavramı altında Han ulusu çevresinde oluşturulmuş ulusal bir blok temelindeki bir mücadeledir.

Vietnam devrimi ise Fransız ve Amerikan işgaline karşı politikleşmiş bir askeri halk savaşı çizgisidir. Bu çizginin tarihsel köklerini doğru takip ettiğimizde Türk Kurtuluş Savaşı çizgisini keşfederiz. Türk Kurtuluş Savaşı’nın devrimci teorisini ve pratiğini Türk Ordusu’nun tarihsel geleneği olan devrimci, ilerici yapısı oluşturmuştur. Osmanlı Devleti’nin dağıtılması ve emperyalistlerce paylaşılması sürecinde ordu gençliğinin ulus ile oluşturduğu halk bloku gerçekleştirmiştir. Bu halk blokunun uzun süreçli bir Kurtuluş Savaşı vererek Yunan işgalcilere karşı Türkiye’nin bağımsızlaştırılması ve kurulmasıdır. Bunun sınıfsal yanı ise iktidar blokundaki Osmanlı hanedanının ve onun devlet yapısının tasfiyesidir. Yani Kemalist devrim tüm devrimci teorilerde ve pratiklerde olduğu gibi ulusal blokun oluşturulması ve bu ulusal bloku belirten demir çekirdek askeri politik kadronun Osmanlı devletindeki ordu gençliğinden gelmiş olmasıdır.

Bu iktidara yönelen ulusal blok kendi iktidarına uygun devlet yapısını inşa ederek eski iktidarın devlet yapısını tümüyle tasfiye etmiştir. Buraya kadar kısaca özetlediğimiz devrimci teorinin sınıfsal temeldeki daraltılmış devrim stratejisi yerine ulusal temelde halkçı bir devrim çizgisi pratiği devrimlerin temel öğesidir. Devrimci teorinin ulusçu gelişimini ve dünya sistemini analiz ettiğimizde temel çelişkinin çevre uluslar ile merkez arasındaki çelişki olduğu görülür. Evrimci tarih anlayışında sömürgeci dönem, emperyalist dönem, küreselci post emperyal imparatorluk dönemleri gibi dönemler ileri sürülerek dünya sisteminin değişmez temel öğesi gizlenmeye çalışılmaktadır. Bu işlevi günümüzde Soroscu küreselciler yüklenmektedir. Nasıl ki sömürgeci dönem yerini emperyalist döneme bırakmıştır, emperyalist dönem de sonlanarak yerini küresel imparatorluğa bırakmıştır. O halde sömürgeci dönemdeki ulusların kaderini tayin hakkı, ulusal bağımsızlık dönemi emperyalist dönemde sonlanmıştır. Emperyalist dönemde yeni sömürgecilik içinde kurulan emperyalist merkez-çevre ilişkilerinin sömürü çelişkisini sözde azalttığı ileri sürülmüştür. Post emperyal dönem, imparatorluk döneminde ise Negri’nin formüle ettiği şekliyle artık ulusal devletler bürokratik yapılardır, sermaye küreselleşmiş ve ulus ötesileşmiştir. O halde ulusal devletler ve ulusal çelişki sona ermiştir tezi ile yeni bir tarihin sonu teorisi geliştirmiştir.

Devrimin temel gücü

Oysa kapitalizmin modern dünya sistemi dediğimiz 500 yıllık süre içinde daima merkezi bir yapı içinde uzun mesafeli ticareti kullanarak çevreden merkeze doğru değer aktaran yani merkezin çevreyi sömürdüğü bir hegomanyası var olmuştur. Andre Gunter Frank’ın ele alış biçimi ile tarihsel dünya sistemleri diyeceğimiz kavram içinde klasik ekümenik dünyada merkez ve çevre ilişkileri uzun mesafeli ticaret ve hegomanya ilişkileriyle varlığını sürdürmüştür. Yani yerkürenin temel çelişkisi merkez ülkeler ve bu ülkelerdeki egemen ticaret burjuvazisi ile çevre ülkelerdeki halklar ve uluslar arasında olmuştur. Evrimci tarih anlayışına göre köleler ile efendiler arasında, feodaller ile serfler arasında, kapitalist burjuvazi ile işçi sınıfı arasına indirgenmiş, daraltılmış çelişkiler devrimin temel gücünü oluşturmamıştır. Devrimin temel gücünü tarihsel devrimlerde çevre halkların, ulusların (barbarların) merkez (uygar) alanları askeri politik olarak fethederek oluşturduğu ulusal tarihsel devrimlerdir.

Modern dönemde ise yine temel çelişki proleter halklar ile emperyalist merkezler arasındadır. 1917 Devriminden bu yana gelişen devrimci pratik emperyalizme karşı çıkış olarak formüle edilen dünya sistemindeki merkez sömürüye karşı ulusal blokların devrimci hareketidir. Sonuç olarak günümüz devrim teorisine baktığımızda Latin Amerika’da biçimlenen Chavezci ulusal devrimci blok temel çelişkinin merkez ülke ile bu ülkeye karşı bağımsızlığı savunan ulusal blok arasında olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır.

Önümüzdeki yazıda ele alacağımız şekilde 68’deki devrimci teori Kurtuluş Savaşı’nı esas alan İkinci Kuvayı Milliyeci çizginin devrime en yakın çizgi olduğu tarihsel verilerle açıkça ortaya çıkmıştır. 27 Mayıs Devrimi esas alarak iktidara gelme ve bu iktidara da dış destek olarak Sovyetler Birliği ile ittifaka girme anlayışı nedeniyle 9 Mart yenilgiye uğramıştır. Oysa ordunun vurucu gücü ve devrimci organik aydınların ittifakını halk bloku ile bütünleştirerek başlangıçta vurguladığımız Devrimci Parti’yi hayata geçirme stratejisi olan 2. Kuvayı Milliyeci çizgi yüz yılımızdaki devrimi gerçekleştirecek en yakın teori olarak görülmektedir. 71 yenilgisi sonrası 68 hareketinin giderek ulusal çizgiden halkçı devrimci çizgiye ve sınıfçı sosyalist devrimci çizgiye geçişi devrimci teorilerini gerçekten kopuk, hayalci lafazanlıklara dönüştürmüştür. Bu lafazanlık da günümüzde devrimci komünistlikten, Bolşeviklikten hareket ederek Soroscu liberal sosyalistliğe varmıştır. Ama 70’den bu yana tüm bu keskin çizgilerin devrimci pratiğe ait tek bir adımları bile yoktur

21
Jun
08

15-16 Haziran: Atatürkçü işçi direnişi

27 Mayıs Devrimi ve 61 Anayasası

Türkiye’yi sarsan iki gün olarak Türk siyasi tarihine geçen 15-16 Haziran olayları belirli bir sürecin kaçınılmaz sonucu olarak gerçekleşmiştir. 15-16 Haziran 1970’te yaşanan olaylarda Türk işçileri, en demokratik hakları olan grev ve örgütlenmenin ellerinden alınacağını görerek kitleler halinde direnişe geçmişlerdir. İstanbul ve Kocaeli merkez iller olmakla birlikte, bütün semtlerde çalışan işçiler, gruplar halinde ellerinde pankartlarıyla, bayraklarıyla direnişe katılmışlardır.

İşçi sınıfının tarihindeki en kitleselleşmiş eylemlerinden biri olan 15-16 Haziran olayları 60’lı yılların siyasi atmosferinin bir yansımasıdır aslında. O dönem Parlamento içerisinde Türkiye İşçi Partisi’nin muhalefeti, DİSK’in işçiler arasındaki örgütlülüğü ve bunun yanı sıra DEV-GENÇ’in gençlik hareketinin başında yer alması gelişen olayların köşe taşlarını oluşturmuştur.

İşçinin hakkını işbirlikçilerin elinden alıp gerçek sahibine yine 27 Mayıs kararları vermiştir. 27 Mayıs Devrimi’ni gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi yeni bir anayasa hazırlamıştır. Yürürlüğe giren anayasa ile işçiler gerçek sendikal haklarına kavuşacaktır. Türk işçisi devrime, Ordusuna her zaman sahip çıkar. 15-16 Haziran olayları içerisinde de bunu görebilirsiniz. Atılan sloganlardan bir tanesi de “Ordu-işçi el ele”dir.

9 Temmuz 1961 tarihinde kabul edilmiş olan Anayasa şöyle başlar: “Tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetleri için savaşmış olan; Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimi’ni yapan Türk Milleti…”

Devamında ise hangi bilinçle hareket edileceğini vurgular: “Yurtta sulh, cihanda sulh ilkesinin, Milli Mücadele ruhunun, millet egemenliğinin, Atatürk Devrimlerine bağlılığın tam şuuruna sahip olarak…”

1961 Anayasası ile 60’lı yılların rotası çizilmiştir. Artık tüm mücadelelerin temeli Atatürkçülüktür.

Atatürkçülükle buluşan sol kitleselleşmiştir

Atatürkçülük temelinde mücadele eden sol, her geçen gün kitleselleşmiştir. Sol siyaset hem Meclis’te vardır hem de sokaklarda. Siyasi bilincin ve düzene olan tepkinin en üst düzeye çıktığı yıllardır.

Sol; işçiye, memura, öğretmene, kısacası halka uzak değildir. Çünkü sol, ithal ideolojilerin değil, Altı Ok’un temsilcisidir. Sol milliyetçidir, halkçıdır, devletçidir. Her alanda Türk halkının temsilcisidir.

15-16 Haziran olaylarında da bu görülmektedir. Meydanları zapt eden işçilerin ellerinde Türk bayrakları vardır.

Türk bayrağı, 20. yüzyılda emperyalizme karşı ilk Ulusal Kurtuluş savaşını vermiş bir milletin sembolüdür. Onun için bayrağına sahip çıkan sol, aynı zamanda Ulusal Kurtuluşçudur.

1960’lı yıllar solun kitleselleştiği ve işçi hareketlerinin de en yoğunlaştığı dönemdir. Yeniden düzenlenen Sendikalar Kanunu ile işçiler sendika kurma ve örgütlenme hakkını elde etmişlerdir. 1963 yılından itibaren Anayasa’da yer almaya başlayan 274. ve 275. maddeler işçilerin her iş kolunda örgütlenebilmesinin önünü açmıştır.

15 ve 16 Haziran 1970’te işçilerin sokaklara dökülmesinin temel sebebi de zaten AP hükümetinin işçilerin örgütlenme haklarını ellerinden almak istemesidir.

1963’ten 1970’e kadar geçen sürede yüzlerce işçi eylemi gerçekleşmiştir. Her fırsatta AP’yi protesto eden, Amerika’ya, sömürüye karşı çıkan işçilerin ellerinde Atatürk resimleri ve Türk bayrakları vardır. Antiemperyalizm, Atatürk milliyetçiliği ile buluşmuştur.

Aslında 68 kuşağının ortak paydasıdır Atatürkçülük.

13 Şubat 1967’de Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler, Lastik-İş Sendikası Genel Başkanı Rıza Kuas, Gıda-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Nebioğlu ve Basın-İş Sendikası Genel Başkanı İbrahim Güzelce öncülüğünde DİSK kuruldu.

Türk-İş Sendikası’nı “milli bir kuruluş olmaktan çıkmakla” eleştiren DİSK, yayınladığı kuruluş bildirgesinde de Atatürkçü, antiemperyalist bir duruş sergilemektedir:

“Emperyalizmin, devletimizin ve milletimizin hayatına yeniden kastetme çabalarının arttığını ve bir avuç aracının, kapkaççının ve sömürücünün bu çabalara katıldığını gören bizler, Büyük Atatürk’ün daha 1921’de ilan ettiği gibi; ‘bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı’ savaşmaya and içmiş sendikacılarız.”

DİSK’in sendikacılık anlayışı antiemperyalist ve antikapitalist temeldedir. Türk işçisinin emperyalizm tarafından sömürülmesine karşı, Atatürkçü, milliyetçi bir tavırla direnilmesi gerektiğine inanmaktadır. Bu havayı o dönem sıradan herhangi bir bildiride, eylemde görebilirsiniz.

Ücret zammı peşinde sendikalizm değil Kuvayı Milliye

DİSK, 15-16 Haziran olayları öncesi bir temsilciler toplantısı düzenler. Genel Başkan Kemal Türkler hararetli bir konuşma yapmaktadır. Konuşmasının bir kısmı şöyledir: “Bu toplantımıza başka anlamlar vermek isteyecekler çıkabilir. Patronlara satılmış gazeteler, bizi başka türlü göstermek isteyebilir. Ama biz, Kurtuluş Savaşı vermiş bir halkın, mazlum bir halkın çocukları, torunlarıyız.”

Atatürkçülük mazlum millet ideolojisidir. Kendisini emperyalizme karşı konumlandırır. Ezilen Türk halkının yanında olmaktadır.

Ücret zammı peşinde sendikalizm değil, Büyük Önder gibi Ulusal Kurtuluş mücadelesinin içerisindedir DİSK. Hem ABD’ye hem Adalet Partisi’ne (AP) karşı çıkarak Türk işçisini Kuvayı Milliye etrafında toparlar.

DİSK, 27 Mayıs Devrimi’ne ve 1961 Anayasası’na sonuna kadar sahip çıkmıştır. Zaten anayasal haklarını korumak için 15-16 Haziran’da işçileri sokağa döken de aynı anlayıştır.

15-16 Haziran olayları tümüyle bir işçi direnişidir. Parlamento dışında gelişen muhalefetin patlama noktasıdır. Büyük oranda DİSK’in etkisi görülür. Ancak o dönemi bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. DİSK’in yanında Türkiye İşçi Partisi de sürece dahil olmuştur.

TİP’in kuruluşu zaten 27 Mayıs Devrimi sonrasına denk gelir. 13 Şubat 1961 tarihinde kurulan TİP’in ilk genel başkanı Mehmet Ali Aybar’dır. 27 Mayıs’ın tohumlarını attığı toplumcu fikirler TİP içerisinde hayat bulmuştur.

Sosyalizmi, Atatürkçülükten ve milliyetçilikten ayırmayan bir anlayışa sahiptir. O dönem kendisini tanıtmak için hazırladığı bir bildiriye; “Gerçek Atatürkçülere ve toplumculara…” diyerek başlar.

Türk sosyalistlerinin milliyetçiliğini ise şu şekilde açıklar: “Türk sosyalistlerinin milliyetçiliği Türk halkına ne vermek istediğini ve bunu nasıl vereceğini söylemeyen, toplum mutluluğuna etkisi olmayan boş sloganlarla halkın hislerini uyarmaya çalışarak aslında belli zümre çıkarlarını koruyan, mevcut düzeni devam ettirmekten başka kaygısı olmayan aldatıcı ve gerici bir milliyetçilik anlayışı değildir. Türk sosyalistlerinin milliyetçiliği halka dayanan ve halka yönelen, halk için ne yapılacağını ve bunun nasıl yapılacağını açıklayan, Türk toplumunu birbirini sömürmeyen, birbirine saygı ile bağlı fertlerden kurulu bir ulus olarak yaşatmak isteyen, uluslararası düzende kişiliği olan ve kendine güvenen ve saadetini uluslararası barış ve saadetin bir unsuru sayan bağımsız bir Türkiye kurmak amacına yönelen bir milliyetçiliktir.”

Solun, sosyalizmin 60’lardaki algılanışı bu şekildedir. Temeli Atatürkçülüktür.

15-16 Haziran olayları patlak vermeden önce Adalet Partisi, 274. ve 275 . maddelerde yapmak istedikleri değişikliği bir tasarı halinde Meclis’e getirdiğinde TİP’li 15 milletvekili muhalefet ederler.

Türkiye İşçi Partisi milletvekili olan Rıza Kuas tasarı ile ilgili şunları söylemiştir:

“Sömürücü çevreler, Anayasa’nın bir gün devrimciler eli ile hayata uygulanmasından ve kendi çıkarlarının sona ermesinden korkuyorlar. Bu nedenle iktidar ellerinde iken, tüm devrimcileri örgütsüz bırakmaya çalışıyorlar.

(…) Örgütlerimizin, kanun zoru ile tasfiye edilmeleri hep Anayasa’dan korkmalarından ve bizim Anayasa’ya sahip çıkmamızdandır; ama ne yapılsa boştur. Devlet, mutlaka halkın hizmetinde işler hale getirilecek, emekçi halk ve Atatürkçüler mutlaka iktidara gelecektir.”

Ulusal Sol fikirler Türk-İş’e bile hakim oluyor

Türk-İş’e bile Kurulduğundan beri hep iktidar yanlısı siyaset yapan Türk-İş Sendikası, bir tek 8. genel kurulunda tüzüğüne 24 yeni ilke eklenmiştir. Bu ilkeleri Doğan Avcıoğlu, DİSK’e katılmayıp, Türk-İş içerisinde kalan sendikalar için yazmıştır. Bu ilkelerin temeli yine Atatürkçülüğe dayanmaktadır.

24 ilkenin üçüncü maddesinde şöyle yazmaktadır: “Anayasa’da öngörülen prensiplerin gerçekleşmesi için göstereceği çabaların yanı sıra, Anayasa dışı sosyal ve ekonomik bir düzen kurulması, devletin şeklinin değiştirilmesi, Atatürk Devrimlerinin ve demokrasinin tahribi amacına yönelen her türlü akıma karşı bütün gücüyle mücadele etmek Türk-İş’in temel görevlerinin başında gelir.”

Türk-İş bir sonraki kongresinde bu 24 ilkeden tamamen uzaklaşmıştır. Yine Amerika’nın çıkarlarını savunan, işbirlikçi bir sarı sendika halini almıştır.

Ulusal Sol fikirlerin Türk-İş gibi sarı sendikacılığın ağa babası olan bir yerde bile bir dönem kabul görmesi 60’lı yılların siyasi gücünün kimin elinde olduğunu göstermektedir. .

Sağcıların ve komprador “sol”un Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlığı

15-16 Haziran olaylarının Türkiye’yi bu kadar sarsmasının sebebi, kendisini Atatürk’e dayandıran bir kuşağın arkasında olmasıdır. 27 Mayıs Devrimi’nin yarattığı demokratik ortamın sonucudur. Anayasal haklarını arayan işçiler, değişikliğe dur demek için sokaklardadır.

Adalet Partisi’nin Anayasa’da yapmak istediği değişiklikler ise Anayasa’yı yok etmek üzere kuruludur. Sonuçta yürürlükte olan 1961 Anayasası 27 Mayıs’ın Anayasası’dır. 27 Mayıs ise Demokrat Parti karanlığını yok edip, Menderes’i asmıştır.

Kısacası DP geleneğinin devamcısı olan Adalet Partisi, Cumhuriyet ve Atatürk karşıtlığına devam etmektedir hâlâ.

Tarih 1960’lı yılların sonudur. Türkiye artık yeni bir döneme girecektir. 15-16 Haziran da aslında böyle bir dönemecin son halkasıdır.

12 Mart ile başlayan solu tasfiye süreci 12 Eylül ile tamamlanmıştır. Artık ortada ne 1961 Anayasası kalmıştır ne de Atatürkçü, solcu insanlar.

Kendisini Anayasa’ya, halka dayandıran sol gelenek gitmiş, yerine ucube ideolojilerin kırıntılarıyla Amerika’nın kucağında yavaş yavaş çürüyen bir “sol” türemiştir. Artık bu “sol” ne Atatürk’ü kabullenecektir ne de Altı Ok’u.

27 Mayıs’ı ise bir darbe olarak değerlendirecektir. Artık onun ölümsüz ilkeleri vardır. Ölümsüz ilkelerine göre Ordu zaten faşisttir. O zaman 27 Mayıs’ın bir darbe olmaması için hiçbir neden yoktur!

Komprador sol ölümsüz ilkelerinden ödün vermemektedir. Ancak solun temeli olan diyalektiği bir kenara itmektedir.

27 Mayıs’ın yarattığı ortamı doğru değerlendiremez. 68 kuşağına sahip çıkar, ona laf söyletmez; ama unuttuğu şey 68’i yaratan 27 Mayıs’tır, Fransa’daki öğrenci hareketleri değil!

Gün geçtikçe daha fazla kompradorlaşan “sol” kendi geçmişine küfür edercesine siyaset yapmaktadır. DİSK, kurulurken Türk-İş’i “milli olmamakla” eleştirmişti. Antiemperyalist bir tavır geliştirmişti. Bu ne gericileşmedir ki, DİSK’i altmış yıllık karşı devrimci saflara itmiştir.

Artık DİSK, AB fonlarından destek alan “Hepimiz Ermeniyiz”cilerin yanındadır. 15-16 Haziran olaylarının örgütleyicisi DİSK, o kadar çok safları sıklaştırmıştır ki, 1 Mayıs’ta Şişli’deki İstanbul il binasından dışarı çıkamamıştır. İyice küçülüp, marjinalleşmiştir. Sararıp sararıp solmuştur. O çok eleştirdikleri Türk-İş’ten bir farkları yoktur artık. Geriye kalan ise “Karşı Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu”dur.

21
Jun
08

Türban kararı AKP’nin varlık nedenini ortadan kaldırdı

Şeriatçılar mahkemeyi tehdit ediyor

AKP-MHP ve DTP’nin işbirliği içinde onayladığı, üniversitelerde türbana özgürlüğü sağlayan Anayasa değişikliği Anayasa Mahkemesi’nden döndü. Anayasa Mahkemesi, Cumhuriyet’in temel nitelikleri ve bu niteliklerin değişmezliği ile ilgili maddelerine atıfta bulunarak değişikliği iptal etti. Yani AKP’nin türban yasası, Anayasa’nın “değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek olan” laiklik ilkesine aykırı olduğu için reddedildi.

Kararın açıklanmasının ardından “milli iradeciler” hemen ulumaya ve sağa sola saldırmaya başladılar. Mahkemenin kararının eleştiren ve bu konuda ilk günden açıklamalar yapan AKP’ye ilk destek elbette türban yasasının bayraktarlığını yapan MHP’den geldi. Bahçeli, kararın siyasi olduğunu ve endişe duyduğunu söylüyordu.

MHP endişeliydi; ancak asıl endişeli olan, olağanüstü hal ilan eden AKP’liler ve AKP zihniyetindeki demokratlar, liberaller, “solcular”dı. Kürt-İslam korosu günlerdir mahkeme kararını ve mahkeme üyelerini hedef alan açıklamalar yapıyor.

Bu çok “demokrat” olan, “özgürlüklerin savunucusu” olan zihniyet, kadınların özgürlüğünü elinden alan Anayasa değişikliğini iptal eden kararı “yargı darbesi”, “cübbeli darbe”, “hakimler oligarşisi”, “yargı diktatörlüğü” gibi ifadelerle çok “siyasi” bulduklarını söylüyor ve mahkeme üyelerine saldırıyorlar.

Liberal aydınlar, AKP yardakçısı ve AB’ci hukukçular da “oligarşik bürokrasi”, “jüritokrasi” gibi uydurma terimlerle Anayasa Mahkemesi’nin yasamayı ortadan kaldırdığını iddia ediyorlar.

Hatta bir kısmı, Anayasa Mahkemesi’nin lağvedilmesi gerektiğini ve mahkeme üyelerinin yargılanması gerektiğini savunuyor. Özellikle AKP güdümlü Şeriatçı gazeteler günlerdir bunun çığırtkanlığını yaparak, mahkemenin hukuki değil siyasi karar aldığını ve bu yüzden dinozor zihniyetli üyelerin görevi kötüye kullanmaktan müebbet hapisle yargılanması gerektiğini savunuyor.

Ancak bunun imkansız olduğunu, bu 9 üye görevdeyken bunun bile olamayacağını söylüyor ve ekliyorlar. O üyeliklere başka bir zihniyet atanırsa, bugünkü dengeler bozulursa bu 9 üye ne yapacak? Yani Şeriatçılar siyasi karara karşılar ama mahkeme üyelerini siyasi zeminde tehdit ediyorlar.

Bunların hukuk devleti, yargı gibi bir gerçeklikle alakaları olmadığını hepimiz biliyoruz elbette. Tek dertleri nasıl demokrasiyi kullanarak Cumhuriyet’i ortadan kaldırmaksa, şimdi de kullanamadıkları yargıya savaş açarak ve o yargıyı kullanarak kaldıkları yerden devam edebilmek.

MÜSİAD’dan Mazlum-Der’e kadar pek çok Şeriatçı sivil toplum örgütü, sanayi odası ve vakıf, bunların gerçek niyetlerini de geçtiğimiz hafta yaptıkları basın açıklaması ve eylemlerle ortaya koydu. “Anayasa Mahkemesi inançlarımıza yasak koyamaz”, “Biz 9 kişinin değil Allah’ın kuluyuz” gibi ifadelerle kararı protesto eden bu kuruluşlar mahkemenin aslında Allah’ın emrine kafa tuttuğunu iddia etti.

Yani bunların kaldıramadıkları şey millet iradesi ve Meclis’in hiçe sayılması falan değil, aldıkları bu kadar oya rağmen hâlâ dini kuralların değil hukuk kurallarının geçerli olması.

Türban kararı AKP’nin varlık nedenini ortadan kaldırdı

Tabi AKP’nin “Bu karar siyasidir” diye ağlamasının çok anlamı yok. Bu yasa değişikliğini başlatan sürecin Tayyip’in “Velev ki siyasi simge olsun…” türündeki açıklaması olduğunu Türkiye unutmadı. Günlerce “beyaz gömlek” edebiyatı yaparak zaten bir davaya baş koyduklarını söylüyorlardı ve bunun diyetini de ödemeye hazırdılar. Şimdi o diyeti ödüyorlar.

Bu konuyla ilgili en doğru yorum Vakit yazarı Hasan Karakaya’dan geldi aslında. “Bu saatten sonra AKP’nin açık tutulmasının ya da kapatılmasının önemi yoktur” dedi. O, AKP’nin varlık sebebinin özgürlüklerin simgesi türban özgürlüğü olduğunu, bunun engellenmesinin de AKP’yi gereksiz kıldığını söylüyor.

Doğru söylüyor; çünkü AKP iktidara geldiği ilk günden beri türbanla yatıp türbanla kalkan, türbana özgürlük söylemleriyle kitlesini ayakta tutan bir partidir. O nedenle şu saaten sonra parti olsun ya da olmasın çok önemli bir atılımları ters tepmiştir ve partideki olağanüstü halin de sebebi budur.

Türban, kurmaya çalıştıkları faşist rejimin giysisi ve sorgulatmadıkları iktidarlarının bayrağıydı. Hani 28 Şubat öncesinde nasıl “Örtümüz sancağımız” diyerek Şeriat naraları atıyorlarsa, bu karardan önce de metrelerce türbanı birbirine bağlayarak parti kongresi yapacak kadar şuursuzlaşmışlardı.

Türban Çankaya’ya kadar girdi ama istedikleri gibi onu üniversiteye de taşıyıp hayatımızın içine sokmayı başaramadılar. Asıl kızgınlıkları bundan. Kararı yargı diktatörlüğü olarak nitelendiriyorlar ama asıl kızdıkları dinsel diktatörlüğün her türlü Meclis oyununa rağmen hayata geçirilememiş olması.

Türban onların oy güvencesi ve en büyük örgütsel dayanakları. Şeriatçı dayanışmanın vazgeçilmezi haline gelmiş büyük bir sömürü aracı.

Geçtiğimiz hafta Ali Müfit Gürtuna’nın eşinin ve Kanal 7 spikeri Serpil Öcalan’ın başlarını açtıkları ve çok mutlu olduklarına dair haberler yayınlandı gazetelerde. Türban nasıl AKP’li olmanın ve ona bağlanmanın bir yemini haline gelmişse, belki türbandan kurtuluş da artık bu yapıdan kurtuluşla eş anlamlı oldu.

AKP’nin asıl kaldıramadığı bu. Anayasa Mahkemesi onun en önemli örgütlenme aracını elinden aldı.

Geçtiğimiz hafta Fatih Altaylı’nın programında Humeyni’yi sevdiğini ama Atatürk’ü sevmediğini, daha doğrusu başına bir şey gelmeyeceğini bilse sevmiyorum diyebileceğini söyleyen türbanlı kızların elini kolunu sallayarak üniversiteye girebileceğini düşünsenize…

Ya da cahilce, Kurtuluş Savaşı’nı başlatan ruhun türban bayraktarlığı olduğunu ve Atatürk değil de İngilizler olsaydı bugün daha özgür olacaklarını söyleyen bu kızların bu halleriyle ve beyinlerindeki türbana kafalarındaki türbanı da ekleyerek üniversitede ders anlattıklarını… AKP adına büyük kayıp…

Daha birkaç ay önce; “Gazetelerde her türlü ahlaksızlık var, çırılçıplak fotoğraflar basılıyor” diyen Tayyip, gazetelerdeki o fotoğraf karelerinin en önemli portresi Hülya Avşar’ın programına katılıp çok çağdaş olduğunu ve Şeriatın gelmeyeceğini ispatlamaya çalışıyor olabilir.

Ancak bizim buradan çıkardığımız, ne kadar çağdaş olduğunuzla değil, ne kadar üçkağıtçı olduğunuzla ilgili bir sonuç. Şimdilik türbanın altında kaldınız ve durmadan sallıyor, yargıya, Ordu’ya, size muhalif partilere ve hareketlere saldırıyorsunuz. Ama biliyoruz ki biraz daha zorda kalsanız karılarınızın başındaki türbanı da çıkarıp teslim bayrağı yapar, onu sallar, yalnızca ve yalnızca halka saldırırsınız.

21
Jun
08

Azerbaycan seçim ortamında

Azerbaycan Cumhuriyeti’nde Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştı. Üç ay kadar sonra seçimler yapılacak. Seçimler sadece Azerbaycan’ı değil, Türkiye’yi ve Türk dünyasını da yakından ilgilendiriyor. Bu bakımdan önemli bir seçim olacak. Yavaş yavaş adaylar ortaya çıkıyor. İktidardaki Yeni Azerbaycan Partisi’nin adayı şimdiki Cumhurbaşkanı İlham Aliyev; muhalefetin adayının kim olacağı henüz netlik kazanmadı. Müsavat Partisi ve Azerbaycan Halk Cephesi Partisi’nin seçime nasıl girecekleri belli değil, fakat kuvvetle muhtemeldir ki, geçen seçimde olduğu gibi tek aday üzerinde anlaşarak seçime katılacaklardır. Önceki seçimde Müsavat Partisi Genel Başkanı İsa Kamber aday olmuş, Halk Cephesi Partisi de İsa Kamber’i desteklemişti. Muhtemelen bu seçimde Halk Cephesi Partisi Başkanı Ali Kerimli ya da onun aday göstereceği bir partili aday olacaktır. Bu sadece bizim tahminimizdir. Fakat politika yapıldığı unutulmamalıdır. Her an iki parti de kendi adayları ile seçime katılabilirler. Bunların dışında seçime katılacak birkaç aday daha olabilir. Devlet eski Katibi Lale Şevket ve Devlet eski Başkanı, Azerbaycan Komünist Partisi’nin son genel sekreteri Ayaz Muttalibov gibi…

Aslında ben bu yazıda daha çok Ayaz Muttalibov’un adaylığı ve onun halen Azerbaycan’da bulunan destekçilerinden söz etmek istiyorum. Neden mi? Ayaz Muttalibov’un kişiliği, çapraşık ilişkileri ve bağlı olduğu dairelerin ya da devletlerin onu yönlendirmesi ile Azerbaycan’ın bağımsızlığı dahil tüm kazanımlarının tehlikeye düşeceği korkusu benim için en büyük nedendir. Hâlâ, bağımsızlığını elde etmiş tüm Türk cumhuriyetlerini arka bahçesi gibi gören bir Rusya’nın varlığı, bu cumhuriyetlerin en önemli sorunlarından biri olarak görünüyor. Ayaz Muttalibov ve ekibi, Azerbaycan’daki Rusçu kanadın büyük ümidi olmayı halen sürdürüyor.

Ayaz Muttalibov, 20 Ocak katliamını gerçekleştiren ve en az iki bin Azerbaycanlının ölümünden sorumlu olan Mihail Gorbaçov tarafından Hasan Vezirov’un yerine Komünist Partisi Birinci Katipliği ve Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtulan kişidir. Onun Cumhurbaşkanlığı döneminde büyük çalkantılar ve genel grevler olmuş, Ermeniler Şuşa ve Hocalı katliamlarını rahatça gerçekleştirmişlerdir. Hocalı katliamından sonra Milli Meclis’te yapılan genel görüşmelerde suçlamalara hedef olmuş, Milli Meclis’i çeviren halkın baskısı ile istifa etmek zorunda kalmış ve Rusların tahsis ettiği bir helikopter ile Rusya’ya sığınmıştır ve halen orada yaşamaktadır.

Ayaz Muttalibov, Mihail Garboçov’un değil, Rusya’nın Azerbaycan’daki mutemet adamı idi. İktidardan düşer düşmez soluğu Rusya’da alması bunun en büyük kanıtıdır. Daha önce, Gorbaçov’u iktidardan düşüren “generaller darbesi”ne ilk desteği veren bağlı cumhuriyet başkanı da o olmuştu. Generaller darbesine destek demek, eski Sovyetler Birliği’ne dönmek demekti. Böyle bir durum, Muttalibov’un kişiliğini göstermesi açısından ilginçtir.

Bunların dışında beni en çok etkileyen olay, kendisini yetiştiren ve Komünist Partisi içinde yükselmesini sağlayan Azerbaycan’ın Umumi Milli Lideri Haydar Aliyev’e karşı takındığı tavırdır. Haydar Aliyev, 20 Ocak olaylarına kadar, yani Gorbaçov iktidarının ilk yıllarında “Politbüro” üyesi idi. Gorbaçov’un Türk halklarına karşı uygulamak istediği asimilasyon politikasını anlamış ve ona karşı mücadele etmişti. Bu yüzden Politbüro üyeliğinden çıkarılmıştı.

20 Ocak olaylarından hemen sonra Azerbaycan Temsilciliği’nde hiç kimseden korkmadan bir beyanat vermiş ve 20 Ocak olaylarını “Sovyetler’in Azerbaycan halkına karşı uyguladıkları bir soykırım” olarak nitelemişti. Adeta, hem de Moskova’da tek başına Sovyetler Birliği’ne savaş açmıştı. Onun bu davranışlarından Sovyet yöneticileri, bilhassa Gorbaçov takımı oldukça rahatsızdı. Evi gözetleniyor, takip ediliyor, suikast bile düzenleniyordu. Yani Moskova’da Haydar Aliyev’in hayatı tehlikedeydi. Yapacağı tek şey vatanına dönmekti. Ama iktidar koltuğunda oturan Ayaz Muttalibov, efendilerinden aldığı emir doğrultusunda Haydar Aliyev’in Bakü’ye dönmesini engellemeye çalışıyordu.

Ayaz Muttalibov ve efendilerinin tüm çabalarına rağmen Haydar Aliyev Bakü’ye döndü. Muttalibov, Aliyev aleyhinde gösteri yapmaları için havalimanına bir grup adam göndermişti. Onlar Haydar Aliyev karşıtı gösteri yapıyorlar; “Bakü’den defol!” diye bağırıyorlardı. Hatta bunlardan bir tanesi Haydar Aliyev’in arabasına, bir kamyon ile çarpmaya çalışarak Haydar Bey’i öldürmeye bile teşebbüste bulunmuştu.

Kimdi bunlar? Bunlar dün olduğu gibi bugün de Ayaz Muttalibov’un mutemet, güvenilir adamlarıdır. Dünkü görevleri, Haydar Aliyev’i Bakü’ye sokmamak, aşağılamak, gerekirse öldürmekti. Bugünkü görevleri ise, Moskova’da oturan Ayaz Muttalibov’u Bakü’de Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtmaktır. Şimdi, bunun için çalışıyorlar ve Azerbaycan halkından kazandıkları paralarla Ayaz Muttalibov’a destek oluyorlar, onun giderlerini karşılıyorlar. Bunların biri şu anda büyük bir iş adamıdır. Bine-Buzovna-Maştağa yolu üzerindeki at çiftliği bu şahsa aittir. Merdekan’da büyük iş yerleri vardır. “Bine” Ticaret Merkezi’nin ortaklarından biridir. Yurtdışında, bilhassa ticari ilişkilerini yürüttüğü Birleşik Arap Emirlikleri’nde ve Dubai’de iş ve eğlence merkezleri olduğu da söylenmektedir.

Muttalibov döneminde, devletin parası ile kurulan ve devlet hesabına çalıştırılan “Kardeşlik “ isimli bir cemiyetin başkanlığını da yapan ve şu anda en radikal Muttalibovcularla birlikte hareket ederek Ayaz Muttalibov’un masraflarını karşılayıp ona büyük para desteği vererek iktidara getirmeye çalışan bu şahsın, Haydar Aliyev’e yaptıkları ile bugün bulunduğu mevkinin Azerbaycan’ın geleceği için bir tehlike oluşturduğu kanısını taşıdığımdan, seçimler öncesi bir uyarı görevinde bulunmak istedim. Ayaz Muttalibov’un iktidarını istemek demek, Azerbaycan’ı çağın gerisine götürmek demektir. Buna, Azerbaycan’ı seven hiç kimsenin razı olacağını zannetmiyorum.

Ayaz Muttalibov, Azerbaycan halkının ve devletinin iyiliği için çalışmamaktadır. Moskova’da oturarak Azerbaycan’ın yönetimine talip olmak bunun en önemli göstergesidir. Tıpkı ABD’de oturup yönetime talip olmak gibi…

Ayaz Muttalibov Azerbaycan’da çok yüksek görevlerde bulundu. Bu görevleri sırasında Azerbaycan’a zarardan başka ne verdi ki şimdi göreve talip oluyor? Herhalde daha fazla zarar vermeyi düşünüyor. Onu hâlâ iktidara getirmek için çalışanların da ondan bir farkı yoktur. Onlar da gelişmekte olan Azerbaycan’a zarar vermektedirler. Ayaz Muttalibov’un arkasında kimlerin olduğu, oturduğu yerden bellidir. Onlar, bu tür siyasi manevralarda oldukça tecrübelidirler. Bu bakımdan Ayaz Muttalibov’u ve onu destekleyenleri ciddiye almak gerektiğini düşünüyorum.

Azerbaycan’daki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine üç ay var. Bu zaman zarfında diğer adaylar hakkında da görüşlerimizi ve onların dünyaya ve Türkiye’ye bakışlarını aktaracağız. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’ni çok yakından ilgilendiren Azerbaycan seçimlerini hem analiz edeceğiz, hem de okuyucularımızı bilgilendirmiş olacağız.

21
Jun
08

MHP Ordu’ya düşman PKK’ya dost!

Geçtiğimiz hafta gazetelerde bozkurt işareti yapan DTP’lilerle, zafer işareti yapan MHP’lilerin samimi pozlarını görünce şaşırmadık. Daha önce de Devlet Bahçeli’nin Meclis açılışında DTP’lilerle tokalaşmasını izlemiş ve şaşırmamıştık. Bir süre önce de Meclis’te MHP’lilerin DTP’lilere incir ikram ettiği görüntüleri izlemiş, pek şaşırmamıştık. Hatta DTP’li milletvekili bu ikram karşısında; “Söyleyin, arkadaş yardım ve yataklıktan gider vallaha” esprisini yapmıştı. Bu sululuğa da hiç şaşırmamıştık. Ardından 23 Nisan kutlamaları nedeniyle yapılan kutlamalarda DTP’li Hasip Kaplan’ın arkada kaldığını gören Devlet Bahçeli, Hasip Kaplan’ın elini tutmuş; “Hasip, Meclis’in renklerini tamamlayalım” diyerek yanına oturtmuştu. Yine şaşırmamıştık.

Şimdi de bu görüntülere yenisi eklendi…

Geçtiğimiz hafta DTP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan Meclis bahçesinde sigara molası verdi. Bahçede on-on beş MHP’li milletvekili oturuyordu. Aralarında geçen diyalogu aynen yayınlıyoruz.

MHP Milletvekili Kemalettin Nalcı: Hasip Bey, 18 yıldır Tekirdağ’da yaşıyorum ve oradan milletvekili oldum. Sizin hanım da Trakyalı. Yani hemşeriyiz. Sizin için MHP’de açık kapı bırakıyoruz. Bize gel.

Hasip Kaplan: Bu hiç kolay değil, çünkü bizim elimiz iki yapmaya alışmış, üç yapmayı beceremeyiz!

Kemalettin Nalcı: Olsun, biz sana geliriz.

Hasip Kaplan: Sayın Bahçeli ile Meclis’te sıcak diyaloğumuz oldu. Bu fotoğrafları herkes gördü. Hatta İmralı da görmüş. O nedenle hiç kaygım yok.

Kemalettin Nalcı: Biz seni ocağa da götürürüz. Çay ocağına değil tabi ki ülkü ocağına.

Tarafların da belirttiği gibi yaşanan muhabbetlerden İmralı çok memnundur. Abdullah Öcalan içerdedir ama fikirleri Meclis’tedir. Tıpkı 12 Eylül’de “Biz içerdeyiz ama fikirlerimiz iktidarda” diyen Alparslan Türkeş’in durumu gibi. Kim bilir, belki ölmemiş olsaydı İmralı’dakini ülkü ocağına çay içmeye bile çağırırdı.

İt iti ısırmaz!

MHP’nin ve DTP’nin iplerinin kimin elinde olduğunu düşündüğümüz zaman farklı iki kutup gibi görünen tarafların samimiyeti sizi de şaşırtmaz. Bize sadece “Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş” demek ve geçmek düşerdi ama bu derin muhabbetin altında yatan fikri birlikteliği gözler önüne sermeliyiz. Yıllardır yaptığımız Kürt-İslam faşizmi tespitimizin ne kadar doğru olduğunu kendimizi övmek için değil, halkımızı uyarmak için tekrar tekrar vurgulamalıyız. Çünkü karşımızda adı milliyetçi olan bir parti durmaktadır ve bu ülkede milliyetçilik adına Türk düşmanlığı yapılmaktadır, milliyetçilik adına millet düşmanları meşrulaştırılmaktadır. Seçim meydanlarında ip sallayarak milliyetçi oylara talip olanlar, o ipi Türk Milleti’nin boynuna dolamaktadır.

Çünkü bunların tasmaları Amerika’nın elindedir. Türkiye’nin devrimcileri ortadan kaldırıldığı için bunlara sokakta gerek kalmamıştır. 1980 sonrası Amerika, öbür sokak gücünü, PKK’yı sokağa itince, MHP’yi tasmasından tutup çekmiştir. O yüzden şimdilerde “Sokağa inmeyeceğiz” çağrıları yapıp, ülkü ocaklarını kapatmaktan bahsetmektedirler. Ne de olsa it iti ısırmaz öyle değil mi?

Türk-İslam sentezinin “Türk” kısmı nerede?

Bunlar sözde Türk-İslamcıdır ama tarihlerinin hiçbir döneminde Türk milliyetçiliği yapmamışlardır. 1980 öncesinde Türkiye’nin bağımsızlığı için mücadele eden Türk gençlerine çakallar sürüsü gibi saldırmışlardır. Hep Türk kanı dökmüşlerdir. Çorum’larda, Maraş’larda Türk’e kan kusturmuşlardır.

Türk-İslam sentezi denilen ucube ideolojinin Türk kısmı değil, İslamcı kısmı sağlamdır bunlarda. Eylemlerine “Ya Allah, bismillah, Allahüekber!” sloganlarıyla giderler. Bir tane Atatürk resmi taşımazlar. Bunlara göre birleştirici olan çimento milliyetçiliktir sanmayın. Aksine; “Bizi İslam birleştirir, Türk-Kürt kardeştir” fikrini işlerler. O yüzden de; “Milletin çimentosu dindir” diyen Tayyip’le aralarından su sızmaz. Tayyip’in ne zaman başı sıkışsa imdadına Bahçeli yetişir.

MHP muhalefet partisi mi?

Şimdi seçimlerden önceye gidelim: Meclis’e girdikleri gibi DTP’lilerin elini sıkıp Kürtçülüğün meşrulaşmasına yardım ve yataklık ettiler. Sonra Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi için AKP’ye gerekli yardımı sağladılar ve AKP’nin ihtiyaç duyduğu 367 rakamına ulaşmasını sağladılar. Sonra türban yasağının kalkması için AKP’nin yanında yer aldılar. Muhalefet partisine bakın hele! Bir tek konuda AKP’ye pürüz çıkarmış mı? Tabi durumun anormalliğinin kendileri de farkında olduğu için kendilerine yeni bir kılıf uydurmuşlar. Güya AKP’yi tuzağa çekiyorlarmış, yok AKP’nin elinden türban kozunu alarak din istismarını önlüyorlarmış, yok DTP’nin Kürtleri kullanmasını önlüyorlarmış… Bu palavralara da kafası çalışan herhangi bir Türk vatandaşı değil, seçimlerden önce de ulusalcı olduğunu düşünerek MHP’ye oy veren “saf”lardan başkası inanmıyordur herhalde!

Faşistler birbirini koruyor

Hele son günlerde Tayyip’in başı iyice derttedir. Türban yasasını Anayasa Mahkemesi iptal etmiştir. AKP’nin kapatılması gündemdedir. Sizce bir muhalefet partisi bu durumda cephesini kime döner? İktidar partisine mi, bu partiye karşı savaşanlara mı? Normal olanı MHP’nin cephesini AKP’ye dönmesidir. Ama öyle olmamaktadır. MHP Şeriatçı partiye kalkan olmaktadır. Şeriatçı partiyle mücadele eden Anayasa Mahkemesiyle, Ordu’yla, yargıyla savaşmaktadır. Bu durum bile ortada anormal bir yapının olduğunu gösterir. MHP bir muhalefet partisi değil, Kürt-İslam cephesinin bir koludur. Amerikancı misyonunu sürdürmektedir. O yüzden Kürtçülükte üstüne yoktur, o yüzden türban bayraktarlığında üstüne yoktur. O yüzden “Referansım İslam’dır” diyen Tayyip’le ve “Anayasa vahiylerden ve dini kitaplardan üstün kılınamaz” diyen DTP’li Emine Ayna’yla kol koladır. Yaşadığımız ve tanıklık ettiğimiz gelişmeler, faşistlerin birbirlerini kollaması ve korumasından başka bir şey değildir.

MHP yargıya karşı

Dolayısıyla MHP’nin Cumhuriyet’in kurumlarına karşı konumlanması doğal karşılanmalıdır. AKP’den, MHP’den ve DTP’den oluşan cephenin nice zorluklarla çıkarttığı türban yasası iptal edilmiştir. MHP bu noktada kendi görevini yargıyla hesaplaşmak olarak belirlemiş ve kararın hukuki değil siyasi olduğu açıklamasıyla Anayasa Mahkemesi’ni suçlamıştır. Daha önce de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı türban konusunda taviz verilmezse, AKP hakkında kapatma davası açılabileceği açıklamasını yapınca ilk ve en büyük tepkiyi Bahçeli vermiştir.

Şimdi de bunların yaptığı Anayasa değişikliğinin iptal edilmesini sağlayan Anayasa Mahkemesi’ne en ağır eleştiriler yine MHP’den gelmektedir: “Anayasal denetim, Parlamento kayyumluğu değildir” diyen Bahçeli, mahkemeyi Cumhuriyet’in temel değerlerini benimseyen kitleleri rencide etmekle ve toplumda çatışma, bölünme, kamplaşma yaratmakla suçlamaktadır. Bu şekilde de mahkemenin meşruiyetini sorguladığını söylemektedir.

MHP Ordu’ya karşı

Anayasa Mahkemesi’nin kararını “malumun ilanı” olarak değerlendiren Yaşar Büyükanıt ve bazı kuvvet komutanları da Devlet Bahçeli’nin tepkisiyle karşılanmıştır. Bahçeli; “Sorunların çözümünde rehber olabilecek ilkede çözümsüzlüğü malumun ilanı olarak kabullenmek değil, toplum vicdanının kabul edeceği çözümleri makulün ilanı haline getirebilmek basirettir” diyerek askeri topun ağzına tutmuş ve basiretsizlikle suçlamıştır.

Bilindiği gibi bundan kısa bir süre önce de türbanı serbest bırakan yasal ve anayasal düzenlemelere destek olduğu için, “Tarifsiz düş kırıklığımızla” yazılı bir siyah çelengi merkezlerinin önüne bırakan asker kökenli dernek üyelerine “Ya Allah, bismillah” diye bağırarak saldırmışlardı.

Gerçi bunların Ordu düşmanlığı daha eskilere dayanır. Adım adım geçmişe gidersek, Ordu’nun her ilerici hamlesinin karşısına nasıl geçtiklerini görürüz. AKP’ye karşı hazırlanan 27 Nisan bildirisinin karşında yer almışlardır. 28 Şubat’a karşı konumlanmış, hareketi “millet iradesine saldırı” olarak tanımlamışlardır. Bunlar geçmişte de 27 Mayıs’ın karşısında yer almış, 27 Mayıs’ı ilerletmek isteyen hareketlerin içine sızarak Atatürkçü askerleri ihbar etmişlerdir. Ama ne zamanki Amerikancı bir darbe olmuştur, ülkücüler bir anda “orducu” oluvermiştir. Örneğin 12 Mart’ı; “Ülkücüler görevi Mehmetçiği devretti” diyerek savunmuş, 12 Eylül’ü ise kendi fikirlerini iktidara taşıyan bir hareket olarak nitelendirmişlerdir. Amerikalıların “Bizim oğlanlar başardı” dedikleri oğlancıklar olmaktan gurur duymuşlardır.

Kürt-İslam partileri koalisyonuna karşı devrimci seçenek

En son olarak da Bahçeli yememiş, içmemiş, Türkiye bu kargaşadan nasıl kurtulur, nasıl normalleşir diye düşünmüş ve yeni bir öneri atmış ortaya: AKP kendisini klonlayacak ve böylece demokratik rejimi Ordu’ya, yargıya ve CHP’ye rağmen koruyacakmış. Çünkü 39 kişiyi koruyayım diye düşünen AKP, tüm partiyi tehlikeye atabilirmiş. Kalan 301 kişi derhal yeni bir oluşuma gitmeli ve hükümeti kurmalıymış. Tayyip ve 38 kişi mahkeme sürecinin sonucunu bekleyecek ve karara göre eğer kazanırlarsa tekrar 301 kişiyi AKP’ye alacakmış. Böylece AKP sarsıntılı dönemi en az zararla atlatacakmış. Aksi takdirde, yani AKP’nin kapatılmayı bekleyip yeni parti oluşumuna gitmesi olasılığı, Anayasa’ya göre kapatılan partinin devamı olabileceği gerekçesiyle kapatılmayı getirebileceğinden sakıncalıymış.

Bahçeli Tayyip’siz yeni bir parti önerisiyle Tayyip’i saf dışı mı etmek istiyor, yoksa yine Tayyip’i mi kurtarmak istiyor? Acaba Kürt-İslam cephesinin liderliğine mi soyunuyor? Bahçeli’nin önerisi iyi niyetli mi, değil mi meselesi tartışılıp duruyor.

Ancak görünen şudur ki, yargı bastırdıkça B ve C planlarım var diyen Tayyip paniklemektedir. AKP’de bölünmeler baş gösterdiği gibi, Kürt-İslam cephesinin diğer unsurlarında da ayrılıklar ve çatırdamalar baş gösterecektir.

Ancak Amerikancı düzen için bir itin alternatifi yine bir ittir. Onlar için aslolan ılımlı İslam modelleri ve Büyük Ortadoğu Projesi’dir.

O halde herkes görevini yapacak, faşist partilere karşı millet geçit vermeyecektir. Faşist partiler koalisyonu olan AKP-MHP-DTP bloğu bu şekilde çatırdayacak ve birbirine düşecektir. Cumhuriyet’in kurumları rejime sahip çıkacak, Türk Milleti örgütlenerek sokaktaki aşiret-tarikat güçleri karşısında kendi devrimci seçeneğini yaratacaktır.

21
Jun
08

Atatürk’e karşı olduğu için mi İngiliz asker istiyor, yoksa İngiliz asker istediği için mi Atatürk’e karşı çıkıyor

Geçtiğimiz hafta Habertürk televizyonunda Fatih Altaylı’nın hazırlayıp sunduğu Tete Tek programına çağırılan iki türbanlı kızın sözleri tüm Türkiye’de ibret ve nefretle yankılandı.

Teke Tek programının konukları olan iki türbanlı kız, Fatih Altaylı ile türban meselesi üzerine konuşurken söz dönüp dolaşıp Humeyni’ye geliyor ve isminin Nuray Bezirgan olduğu belirtilen kız eteğindeki taşları dökmeye başlıyor.

Humeyni’yi sevdiğini ve saygı duyduğunu belirten kız, “başıma bir şey gelmeyecekse Atatürk’ü sevmem” diye içini döküyor.

Gerekçe olarak da yaşadığı zulmün müsebbibi olarak Atatürk’ü gördüğünü belirterek Atatürk’ün yetkiyi Padişahtan alırken laiklik getirmek için almadığını söylüyor.

Kurtuluş Savaşı’nın da Maraş’ta Nene Hatun’un başörtüsüne bir Fransız askerinin el uzatması sonucu başladığını iddia eden Bezirgan, son olarak da “şayet İngiliz mandası altında kalsaydık dini bakımdan daha özgür olurduk” diyor.

Şimdi bu tezleri neresinden düzeltmeye başlasak diye soruyorum? Çünkü bu tezlerin hiçbirinin tarihi gerçeklerle alakası olmadığı gibi herhangi bir tutarlılığı da yok.

Bir kere Atatürk ne Vahdettin’den ne de başka bir Osmanlı yöneticisinden yetki almadı. Yani kimse Atatürk’e “Sen Samsun’a çık da Milli Mücadeleye başla, biz senin arkandayız” demedi. Tam tersine Atatürk hakkında idam fermanları yayınlandı ve bizzat Padişah tarafından kurulan Hilafet Orduları Milli Mücadele’yi boğmaya talktılar. Klasik Şeriatçı tez olan “Vahdettin Atatürk’ü 400 bin altınla Anadolu’ya gönderdi” tezi ise koskoca bir yalandan ibarettir. O devirde Osmanlı Devletinin kasasında 400 bin altın olduğundan bile şüpheliyim.

İlk kurşun meselesi de böyle bir cahilliğin ürünü aslında. Birilerinin kulağına üfürdüğü Şeriatçı propaganda, gerçeklikle karıştırılıyor. Temel İlköğretim eğitimini alan bir çocuk da bilir ki Nene Hatun Maraş’ın değil Erzurum’un milli kahramanıdır. Doğru, Maraş’ta bir peçe indirme olayı olmuştur ama onu yapan da Fransız değil Ermeni askeridir. Ayrıca Sütçü İmam’ın da adı İmam’dır, mesleği değil!

Tabi bu tarihi gerçeklikler artık çocukların bile bildiği şeylerdir. Ama işte klasik Şeriatçının kafası böyle çalışır. Daha doğrusu çalışmaz. Ona verilen şeyleri ezberler ve tekrar eder. O nedenle de bu sözleri bilgi yanlışı olarak değerlendirmemek gerek.

Mandacılıkları ise Vahdettin’den gelen bir gelenektir. Biliyorsunuz Vahdettin de I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgiden sonra İngilizlere tabi olmuş ve bu uğurda kendi halkını kurtarmaya çalışan Atatürk’e her türlü engeli çıkarmaktan geri durmamıştır. Atatürk’ün Vahdettin hakkındaki düşünceleri ise hepinizin malumudur. Bugün de kendilerini onun devamcısı gören iktidarın yaptıkları ortadadır. ABD Müslüman coğrafyayı yakıp yıkarken bu kesimden herhangi bir ses çıktığını duyamazsınız. Ama iş Atatürk’e saldırmaya geldi mi onları kimse tutamaz.

Bu kızcağızımız İngiliz mandası “altında” daha özgür olacağını söylüyor, anlıyoruz ki bilinçaltında İngiliz askerleri var! Herhalde İngiliz askerleri gelse de Kemalist zalimlerden kaçıp kollarına atlasam diye düşünüyor. Zaten Kanada’ya iltica etmiş, malum orası da eski İngiliz sömürgesi. Sömürgeciyle birlikte olma fantazisini gerçekleştirmek için Kanada’ya kadar gittiğine göre ya bir psikiyatra ya da Haydar Dümen’e görünmesini tavsiye ederim. Bu arada Haydar Bey’in muayenehanesi bizim sokakta, gelmişken bizim gazeteye de uğrayabilir…

21
Jun
08

80. yıl… Che, devrimciliği öğretmeye devam ediyor hâlâ!

“Yerlilere bite karşı DDT verecekler; ama bu, bitin nedenine ilişkin daha özsel sorunu çözmeyecek.”

Che bu sözleri söylediğinde, 1953’ün Temmuzunda Buenos Aires Tıp Fakültesi’nden mezun olup doktor olalı iki ay olmuştu. Bir arkadaşıyla Latin Amerika turuna çıktığında ilk durakları olan Bolivya’da halk ayaklanması reformcu bir iktidarı işbaşına getirmiştir. Che’nin yaptığı durum değerlendirmesi de böyle olmuştur. Devrimin kesinliği ve reformun yetersizliği üzerine ilginç bir örnek.

İkinci durakları Guatemala’da Che, Kübalı sığınmacılarla ilk temasını kurar. Komünist Parti’de sendika doktoru olarak çalışıyordur aynı zamanda.

Darbeden sonra Meksika’ya geçer. Çünkü Guatemala’da darbeden sonra işler tersine dönmüştür. Geldiği Meksika’da bir hastanede çalışırken Kübalı sığınmacılarla ikinci temasını gerçekleştirir.

Fidel’le de burada tanışır.

“Fidel’le soğuk Meksika gecelerinden birinde tanıştım. Hatırladığıma göre aramızda ilk tartışma uluslararası politika üzerine olmuştu. Karşılaşmamızın üzerinden bir iki saat geçtikten sonra, aynı gece sabaha karşı Fidel’in hazırlığını yaptığı seferin üyelerinden biri olmuştum.”

Fidel Castro, O’nu Küba’nın kurtuluşu seferine doktor olarak katılmaya ikna etmiştir. Ama sadece doktor olarak katılmak ona yeterli gelmemiştir ki; annesine yazdığı mektupta doktorluğu bırakıp Kübalı devrimcilere katıldığını yazar.

Küba Devrimi’nden sonra durmaz. Askeri danışman olarak Afrika’ya gider. Fidel’e de veda mektubunu bırakmıştır gitmeden:

“Fidel,

Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazi yardımımı istiyor. Ben senin Küba’ya olan sorumluluğunun sana imkân vermediği şeyi yapabilirim. Ayrılmamızın zamanı geldi. Yeni savaş alanlarında bana vermiş olduğun inancı, halkımın devrimci ruhunu görevlerin en kutsalı olan nerede olursa olsun emperyalizme karşı mücadele etme görevini yerine getirme duygusunu taşıyacağım.”

Benzer bir mektup da ailesi almıştır:

“Sevgili Canlar,

Yaklaşık on yıl kadar önce size yine böyle bir veda mektubu yazmıştım. Hatırladığımca daha iyi bir doktor, daha iyi bir asker olamamaktan yakınmıştım. Artık doktorlukla ilgilenmiyorum; ama öyle kötü bir asker değilim artık. Çok daha bilinçli olmam dışında hiçbir şey değişmedi özünde… Çokları bana maceracı diyecek. Evet öyleyim -ama farklı bir türden- inançlarını doğrulamak için postunu tehlikeye atan türden…”

Che devrimciliğin ve devrimcinin ne olması gerektiğini bizzat yaşayarak göstermiştir. Başka bir deyişle pratiğini de ortaya koymuştur var olan bütün teorilerinin.

“Sallanan bacaklarımı ve tükenmiş ciğerlerimi bundan sonra bir sanatçı dikkatiyle eksikliklerini giderdiğim iradem taşıyacak. Bunu yapacağım!”

Che, yapacağım dediğini yapmıştır. Devrimciliği seçip, bu iradeden güç alarak yapmıştır. O’na göre bu iradeyi göstermeden, devrimci olmadan, birey olarak kalmak yetersiz olmaktı. Yetersiz bir birey de tamamlanmamış bir eser. Che, kendi iradesindeki eksiklikleri de bir sanatçı dikkatiyle gideriyorum derken bahsettiği şey devrimcilikten başka bir şey değildir.

Küba’dan sonra Afrika’dayken, Uruguay’da yayınlanan Marcha dergisinde yayınlanmak üzere mektuplar dizisi şeklinde yazılar yazar. Yazdıkları “sosyalizm ve insan” üzerinedir.

26 Temmuz Moncada saldırısının başarısızlığından sonra, hayatta kalan ve tutuklanan devrimciler serbest kaldıktan sonra devrimci kavgaya kalındığı yerden devam edildiğini anlatan Che, kendisi gibi “Bunu yapacağım” diyen insanı tanıtmıştır mektuplarında.

“Sosyalizmin yalnızca tohumlarının mevcut olduğu bir devrede temel etken insandı. Biz tüm güvenimizi bireysel, kendine özgü karakteristikleri, adı ve sanı olan kişilere bağladık. Görev, yetenekleri ölçüsünde bu insanlara emanet edilmişti, başarıya ulaşması ya da başarısızlığa uğraması onlara bağlıydı.”

Mücadelenin, sosyalizmin geleceğinin bağlı olduğu insana da en büyük tuzağın da kapitalizmin bireyciliğiyle kurduğunu ve bundan geriye de yabancılaşmanın, teslimiyetin, yetersizliğin ve mücadelenin dışında, tek olarak bireyin kaldığını belirtir.

Bu tuzağa bir devrimcinin düşmesi daha büyük bir teslimiyet, daha daha büyük bir yetersizlik ve daha daha tek kalıp etrafında sadece kendisi gibi olanların olduğu garip bir yalnızlaşmayla sonuçlanır.

“Kapitalizmde insan genellikle kavrayış ve anlayışının ötesinde kalan acımasız yasalarla yönetilir. Yabancılaşan birey, kendisi gibilerin oluşturduğu topluma görünmez bir göbek bağıyla bağlıdır. Bu göbek bağı kapitalizmin değer yasasıdır. Bu yasa, kişinin bugünkü durumunu ve geleceğini şekillendirerek hayatının tüm yönlerinde işler haldedir…”

Che bu mektuplarda insanı incelemeye devam eder. Ederken de devrimcilere yol göstermeye:

“Bazı insanlara göre kast sisteminin ideolojisi şudur. İtaatkar kişinin elde edeceği ödül ölümünden sonra eski bir inanca göre iyi insanların kabul edildiği efsanevi bir öteki dünyaya gitmektir. Diğer bir takım kişilerde ise şu değişik düşünce vardır: Toplumun sınıflara bölünmesi alın yazısıdır; fakat yaptığı işler vs. sayesinde bireyler ait oldukları sınıftan bir yükseğine atlayabilirler.”

Yanlışlarla dolu olup da birer gerçeklik olarak sunulan iki anlayışı neye benzetebiliriz?

İlki saf bir idealizm, ikincisi de ilkine ters gibi görünse de sahte bir materyalizm. Günümüz için baktığımızda, çokça tartıştığımız ve devrimci mücadele içinde aşılması gereken bir sorun olarak karşımıza çıkan ve çıkacak olan.

İlki hiçbir şey yapamayız diyen bir teslimiyet, ikincisi de kendini kurtarmanın, kendini düşünmenin, küçük burjuvalığın “bireysel sosyalist”çe, sol kokan bir ifadesi.

Bugünün, Kürt-İslam faşizmi karşısında “Artık her şey bitti” diyen, sistemle uzlaşmış, teslimiyetçiliği, AKP’ye karşı birleşelim, sonra herkes yoluna temelli “birleşmeci”liği; devrimcilikten, antiemperyalizmden ve etnik kimliğin şeref ve iftihar olarak görülmesiyle artık milliyetçilikten de uzak sözde Atatürkçülüğü.

Peki, “Ne Yapmalı?”

Sadece okuyan, konuşan, yazan, çizen değil; düşünü kurduğu sosyalist dünya için çalışan, varlığının nedeni olan örgütüne disiplinle bağlı devrimcilerin kuracağı Devrimci Parti!

Ne diyor Che:

“Parti canlı bir örnektir: Kadroları sıkı çalışmanın ve fedakarlığın öğreticileri olmalıdır. Kadrolar, eylemleriyle kitlelere sosyalizmin kuruluşunun güçlüklerine, sınıf düşmanlarına geçmişin hastalıklarına ve emperyalizme karşı yıllar süren amansız bir mücadele gerektiren devrimci görevin tamamlanmasında öncülük etmelidirler.”

“Devrimi insanlar yapar; fakat insan devrimci ruhunu günden güne çelikleştirmelidir.”

Bu da ancak örgütsel diplin içinde çalışarak mümkün olacaktır.

Che’nin mücadelesi için yaptığı değerlendirme bugün Milli Mücadele için de geçerli:

“Bu büyük kalabalık örgütleniyor. Programının açıklığı örgütlenme ihtiyacının bilincinde olduğunu gösteriyor. Artık bu kitle dağınık, el bombası parçaları gibi uzayda binlerce parçaya bölünmüş, ne pahasına olursa olsun belirsiz bir geleceğe karşı korunmaya çabalayan, yoldaşlarıyla birlikte umutsuz bir mücadele içinde çırpınan bir güç değildir.”

Ve Che, 80 yaşında (14 Haziran 1928-2008), “Milli Mücadele’yi çarpıtarak onu Mao, Che, Ho Şi Minh’le bütünleştiren büyü bugün bile hâlâ kalpaklı Mustafa Kemal ile Deniz Gezmiş’i ve Che’yi yan yana koyuyor” diye yazan Kürt-İslamcılara inat, Milli Mücadele’nin devrimci mücadelesi içinde yaşıyor.

Ernesto’ya bin selam!




İstatistikler

  • 461,650 Tıklama

 

Haziran 2008
M T W T F S S
« May   Jul »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30