24 Jun 2008 için arşiv

24
Jun
08

AKP’NİN 2003 YILINDAKİ TMK DEĞİŞİKLİĞİ GÜLEN’E BERAAT KARARINDA ETKİLİ OLDU

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Yargıtay 9′uncu Ceza Dairesi’nin Fethullah Gülen’le ilgili beraat kararını onadı. Yargıtay 9′uncu Ceza Dairesi’nin beraate ilişkin kararında Terörle Mücadele Kanunu’nda 2003 yılında yapılan değişiklik esas alınmıştı. AKP Hükümeti’nin yaptığı değişikliğe göre “terör örgütü” yeniden tanımlandı ve “cebir ve şiddet” unsurunun bulunması şartı getirildi. 9′uncu Daire, Gülen tarikatının örgütlenmesinde açıkça cebir ve şiddet unsuruna rastlanmadığı gerekçesiyle verilen beraat kararını onamıştı. Fethullahçı basın, bu kararın ardından AKP kapatma davasında Abdullah Gül’ün elinin güçlendiği propagandasını yaymaya başladı.

 

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın Gülen’e verilen beraat hükmünü onayan 9′uncu Daire kararına yaptığı itirazı reddetti. Karar 16′ya karşı 7 oyla alındı. Yargıtay 9′uncu Dairesi Fethullah Gülen’le ilgili Ankara 11′inci Ceza Mahkemesi’nin beraat kararını onarken, AKP Hükümeti’nin Terörle Mücadele Kanunu’nda 2003 yılında yaptığı değişikliği esas almıştı.

Bu değişiklikle “terör örgütü” tanımı yeniden yapıldı ve “cebir ve şiddet unsurunun bulunması” şartı getirildi. Yargıtay 9′uncu Dairesi de gerekçeli kararında Gülen tarikatı örgütlenmesinde açıkça cebir ve şiddet unsuruna rastlanmadığını belirtmiş ve beraat kararını onamıştı. Kararın ardından Fethullahçı basın Abdullah Gül’ün elinin güçlendiği propagandasını yaymaya başladı. Buna göre Abdullah Gül’ün laiklik karşıtı en önemli eylemi Dışışleri Bakanı olduğu dönemde, Fethullah Gülen okullarıyla işbirliği yapılmasını istediği genelgesiydi. Fethullah Gülen aklandığına göre Abdullah Gül’ün eylemi de laiklik karşıtı olmuyordu.

Oysa AKP kapatma davası iddianamesinde Fethullah Gülen tarif edilirken Genelkurmay Harekat Başkanlığı’nın 2002 yılınan Mart ayında yayınladığı bir rapordan alıntı yapılıyordu. Raporda, Gülen şöyle tarif ediliyor: “demokratik yollardan devlet kademelerinde kadrolaşarak, Atatürk İlke ve Devrimlerini ortadan kaldırıp Şeriat esaslarına dayalı bir devlet kurmayı ve bunu takiben Dünya İslam birliğini gerçekleştirmeyi hedefliyor.”

İddianame Abdullah Gül’le ilgili bölümü sadece Fethullah Gülen okullarıyla işbirliği yapılmasını istediği genelgeyle de sınırlı değil. İddianamede Abdullah Gül’ün laiklik karşıtı 10 farklı eylem ve söylemi yer alıyor. Bunlar arasında türbana özgürlük istemesinden laiklik karşıtı açıklamalarına kadar bir çok unsur bulunuyor.

24
Jun
08

BAYKAL: AKP, CUMHURİYET’İN TEMELLERİ İLE HESAPLAŞMA BAŞLATTI

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Türkiye’nin içinde bulunduğu durum için “Bir dönemin sonuna geldik” dedi. Baykal, grup konuşmasında ekonomi ve siyasetin iyiye gitmediğine dikkat çekti. AKP zihniyetinin son günlerde açığa çıktığını kaydeden Baykal, yeni anayasa tartışmaları için “Eskisi gitsin diyorlar. Atatürk cumhuriyetinin temellerini yansıtan anayasanın atılmasını istiyorlar” diye konuştu.

 

CHP grup toplantısında konuşan Baykal, Ali Babacan ve Dengir Mir Mehmet Fırat’ın açıklamalarıyla AKP zihniyetinin açığa çıktığını vurguladı. Baykal, “Türkiye’de Atatürk, Humeyni tartışması yaşanıyor. Türkiye’de AKP’nin en etkili adamı ‘travma Türkiye’yi bu hale getirdi’ diye geçmişe yönelik savaşın ilk söylemini yapıyor” diye konuştu. Yeni Anayasa tartışmaları hakkındaki görüşlerini de kamuoyuyla paylayan CHP Lideri, “Eskisi gitsin diyorlar. Atatürk cumhuriyetinin temellerini yansıtan anayasanın atılmasını istiyorlar Bu ortamda her şey olabilir ama sıfırdan yeni bir anayasa olmaz” dedi. Türkiye’nin İslam devleti olması yönünde çalışmalar olduğunu hatırlatan Baykal, “Birileri de bunda piyon oluyor” diye konuştu.

Ekonomik durumu da değerlendiren Baykal, Türkiye’nin uyguladığı poltika nedeniyle çiftçi ve esnafın zor durumda olduğunu belirtti. “Avrupa ve Amerika, üretecisini bizden daha iyi koruyor” diyen Deniz Baykal, “Türkiye, açık pazar, serbest bölge haline getirildi. Aslında Türkiye sahipsiz ülke” ifadesini kullandı.

24
Jun
08

DEVLET BAHÇELİ ANAYASA DEĞİŞMELİ, AKP KAPATILIRSA KARMAŞIK BİR TABLO OLUŞUR

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Anayasa’nın yenilenmesi gerektiğini ileri sürdü. AKP kapatma davasına da değinen Bahçeli, Anayasa Mahkemesi’nin kapatma kararı vermesi halinde çok karmaşık bir tablonun ortaya çıkacağını savundu.

 

Partisinin grup toplantısında konuşan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Anayasa’nın değişmesi gerektiğini iddia etti. Türkiye’nin yeni bir Anayasa’ya ihtiyacı olduğunu ileri süren Bahçeli, yeni Anayasa sürecinin siyasi istikrar ortamında başlatılabileceğini söyledi.

AKP kapatma davasına da değinen Bahçeli, Anayasa Mahkemesi’nin kapatma ve siyasi yasak kararı vermesi halinde çok karmaşık bir tablonun ortaya çıkacağını ileri sürdü. AKP milletvekillerinin yeni parti kurma, hükümet oluşturma ve seçim süreçlerini bir arada yürütmek durumunda kalacaklarını ifade eden Bahçeli, kapatmadan sonraki süreci “çok bilinmeyenli ve karmaşık bir denklem” olarak niteledi.

 

24
Jun
08

AMERİKA’NIN LİDERLERİ 1995′TE ABD’DE LİDERLİK EĞİTİMİ ALMIŞ GÜL’DEN YANIT BEKLİYORUZ

Abdullah Gül’ün Amerikan Ziyaretçi Liderlik Değişim Programı çerçevesinde 1995 yılında Amerika’da eğitime katıldığını dünkü haber bültenimizde duyurmuştuk. Amerikan resmi açıklamalarına göre, bu program dünyanın değişik bölgelerinde Amerikan çıkarları doğrultusunda liderlikler oluşturmak amacını taşıyor. Ulusal Kanal, Abdullah Gül’e bu programa hangi çerçevede, ne kadar sürede ve ne amaçla katıldığını sordu. EG’s NewsWorks on the NET – Merkez Haberi Aç

Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde yer alan “Özgürlük ve Demokrasiyi Geliştiren Ülkeler Hakkında Raporlar” bölümünde Uluslararası Ziyaretçi Liderlik Değişim Programı adlı bir programdan bahsediliyordu. Program, her yıl dünyanın değişik bölgelerinden çok sayıda siyasetçi, bürokrat, işadamı ve gazeteciyi Amerika’ya götürerek Amerikan çıkarları doğrultusunda eğiten resmi bir program.

Türkiye’den bu programa 1995 yılında katılan Abdullah Gül, şu anda Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturuyor. Ulusal Kanal, Abdullah Gül’e şu soruları yöneltti:

Uluslararası Ziyaretçi Liderlik Programı’na 1995′te katıldığınız ABD Dışişleri bakanlığı internet sitesinde yer almaktadır. – Bu programa hangi amaçla ve hangi vesileyle katıldınız? – ABD’de ne kadar süre kaldınız? – ABD’de kaldığınız süre içinde hangi etkinliklerde bulundunuz?

24
Jun
08

Milli Takım mı? Ümmi Takım mı?

Türkiye’nin ikinci gündemi futbol

EURO 2008 turnuvasının 7 Haziran tarihinde başlamasıyla birlikte Türkiye’nin gündemi de ikiye bölündü. Bir taraftan siyasi gündem olarak AKP’nin kapatılma davası tartışılırken, bunun yanına bir de Türk Milli Takımı’nın EURO 2008’de çeyrek finale kalmasıyla birlikte gittikçe artan Avrupa Şampiyonası heyecanı eklendi.

Türkiye tamamen Temmuz ayı başında görüşülecek olan AKP’nin kapatma davasına odaklanmışken, Milli Takımımızın EURO 2008’de göstermiş olduğu başarı AKP’nin imdadına yetişti.

El değiştirdikten sonra tamamen AKP’nin yarı resmi yayın organına dönen Sabah gazetesi, 17 Haziran tarihinde “Yalnız ve Güzel Ülkenin Sevinci” manşetiyle çıktı. Manşetin altındaki spotta da; “Milliler, kapatma davası, türban ve darbe söylentileri ile gerilen 70 milyonu tek yürek yaptı, sokağa döktü” deniliyordu.

Peki, Milli Takım çeyrek finale kalarak ülkeyi gerçekten sevince boğabildi mi? Özellikle son iki maçını kazanarak gruptan çıkan ve çeyrek final oynamaya hak kazanan Millilerimiz, Türkiye’ye sevinç yaşatırken özellikle Fatih Terim’in ve Federasyon Başkanı Hasan Doğan’ın açıklamaları bu sevince gölge düşürdü.

Öyle ki ilk defa bir futbol zaferi bu kadar sönük bir şekilde kutlandı. Çünkü Türk insanını kendi Milli Takımından bile soğutacak gelişmeler yaşandı ve bütün bu yaşananlar da bir şekilde hayata yansıyor.

Bunun en başta gelen sebeplerinden biri hiç kuşkusuz Hasan Doğan ve Fatih Terim’in yarattığı gerilim. Diğer bir sebep de futbolla siyasetin ilk defa bu kadar iç içe girmesi. Her Allah’ın günü millete efelenen Tayyip’e bir de Hasan Doğan’la Terim eklenince insanlar artık galibiyetlere bile sevinemez oldular.

Bütün bunlara ek olarak Futbol Federasyonu’nun AKP’lilerin eline geçmesi ile yeniden başlayan futbolda tarikatlaşma tartışmaları var.

Bunu aşağıda uzun uzadıya ortaya koymaya çalışacağız. Bu olay, yani futbolda tarikatlaşma tartışması uzun süreden beri ara ara yürütülen bir tartışma ve bütün olgularıyla birlikte ortaya konularak değerlendirilmeli. Çünkü bugüne kadar sadece birkaç isim üzerinden yürütülen futbolda tarikatlaşma tartışmaları artık kişileri aşmış ve Türk Milli Takımı’nın tamamına sirayet etmeye başlamıştır. Bu noktada teşhisi erken koymak tedaviyi mümkün kılacaktır.

Burada AKP’nin futbol camiasını ele geçirme çabalarından bahsederken işin sportif alanına pek girmemeye çalışacağız. Yanlış anlaşılmasın, futbol konusunda Fehmi Koru ya da Hasan Cemal kadar yorum yapamadığımızdan değil; sadece konumuz bu olmadığından böyle bir yol izleyeceğiz.

Bu arada Türk Milli Takımı’nın aldığı başarılı neticeler Hasan Cemal’in Türklük gururu yaşamasına sebep olmuş. Kendisi de 18 Haziran tarihli yazısında yaşadığı olayı şaşkınlıkla anlatıyor. Zürih’te gittiği bir lokantada kendisinin Türk olduğunu anlayan İtalyan taraftarların gösterdiği ilgiden gururla bahsediyor. Türk Milli Takımı’na Hasan Cemal’in Türklüğünü hatırlattığı için kendisi adına teşekkür ederiz.

Fehmi Koru için ise söyleyecek kelime bulamıyorum açıkçası. Futbolla Fehmi Koru’yu ne kadar uğraşsam da yan yana getiremedim. Buradan kendisine sahalarda bilinen bir tezahüratla sesleniyoruz: “Fehmi evine, futbol senin neyine!”

Futbol kulüplerinde tarikatlaşma

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi futbolda tarikatlaşma meselesi eski bir mesele. Özellikle Fethullahçılar stratejik olarak her alanda olduğu gibi spor camiası içinde de yoğun bir örgütlenme çabasının içerisindeler.

Bunun bilinen en somut örneği ise Galatasaray kulübünde yaşananlar ve Hakan Şükür gerçeği. Futbol Türkiye’de kitleleri en çok etkileyen spor dalı ve AKP’nin ya da Fethullahçıların bu alanda hakimiyeti ele geçirmeleri zaruri.

Bilindiği gibi Galatasaray’daki hikaye de yaklaşık 10 yıllık bir hikaye ve baş aktörü de Fethullah’ın nikâh şahitliğini yaptığı Hakan Şükür. Ve geçtiğimiz yıllarda Hakan Şükür sadece Galatasaray’da değil, Milli Takım’da da tarikatlaşmanın kilit adamı rolünü oynadı. Bugün geldiğimiz nokta ise Hakan’ın örgütlenme çabasının meyvelerini toplamaya başladığı dönem.

Bir dönem Galatasaray’da Emre’lere, Okan’lara, Arif’lere “abi”lik yapan Hakan artık Milli Takım’da değil. Ama onun yerine de aynı vazifeyi yapan biri var. En son Çek Cumhuriyeti maçından sonra basın mensuplarına hareket çekerken gördük kendisini.

Futboldaki Fethullahçı örgütlenme sadece Galatasaray’la sınırlı kalmadı elbet. Bu virüs bugün Beşiktaş ve Fenerbahçe gibi büyük takımlara da bulaşmış durumda. AKP’li belediyelerin özellikle 1. Lig’de mücadele eden takımlarını da göz önüne alırsak durumun vahameti ortaya çıkıyor. Bunlara ek olarak bir de sponsorluk anlaşmalarını eklediğimizde tablo tamamlanmış oluyor. Bir taraftan Şeriatçı sermaye, bir taraftan Şeriatçı futbolcu, bir taraftan da Şeriatçı iktidar arasında sıkışan futbol takımları Türk futbolunun halini ortaya koyuyor..

Hasan Doğan başkan AKP şampiyon

Son olarak geçtiğimiz Şubat ayında Hasan Doğan’ı Futbol Federasyonu Başkanı seçtirmesiyle AKP belki de en stratejik adımını atmış oldu. Böylece Şeriatçı örgütlenme Futbol Federasyonu’nun tepe noktasını da ele geçirmiş oldu.

Hasan Doğan’ın Tayyip’le olan sıkı ilişkileri de göz önüne alındığında Türk futbolunun geleceğinin ne kadar karanlık olduğu ortaya çıkıyor.

Levent Bıçakçı döneminde Futbol Federasyonu Asbaşkanı olan Hasan Doğan’ın en önemli özelliği Tayyip’in yakın arkadaşı olması. Ramsey’in ortağı olan Hasan Doğan’ın ablası, Ramsey’in sahibi Remzi Gür’ün eşi. Remzi Gür ise hepinizin bildiği gibi Tayyip’in çocukları Amerika’larda okusun diye burs veren kişi. Bir de Tayyip’in her yıl tatil yaptığı Ekinlik Adası’ndaki evin sahibi. Remzi Gür ile ilgili son gelişme de bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde, eski CHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım’a “rüşvet vermeye teşebbüs ettiği” iddiasıyla yargılandığı davadan 10 ay hapis cezasına çarptırılması.

Şimdi böyle bir adamın Futbol Federasyonu’nun başına getirilmesiyle AKP burada tam egemenlik sağlamaya çalışıyor. Futbol Federasyonu’nun siyasal iktidardan bağımsız olması önemlidir. En basitinden EURO 2008 gibi uluslararası turnuvalara katılmak için bu aranan şartlardan biridir.

Hasan Doğan eliyle Futbol Federasyonunun AKP’nin eline geçmesi aynı zamanda futbolun tarikat-cemaat kıskacına alınması anlamına geliyor. En son İsviçre’de Milli Takım futbolcularının toplu olarak Cuma namazına gitmeleri AKP açısından alınan mesafeyi gösteriyor. Bu, Türk futbol tarihinde görülmemiş bir şeydi ve beklenen tepki de ne yazık ki oluşmadı. Bir dönem de Hakan Şükür’ün yolda takım otobüsünü durdurup namaz kıldırmaya çalışması gibi bir olay olmuştu. O olaydan beri ilk kez Milli Takım böyle bir olayla gündeme geliyor.

En son medyanın EURO 2008 organizasyonu için eleştirilerine konu olan Hasan Doğan medyayı tehdit etti: “Şimdi bununla ilgili yayın yapanların, Futbol Federasyonu’nun bütçesinden bu kişilerin ağırlandığı hatta peşkeş çekildiği gibi iddiaları var. Bunların hiçbirinin aslı esası yoktur.

Medyacı kılığında paralı tetikçiler var. Bunları gayet iyi biliyoruz. Onlarla mahkemelerde hesaplaşacağız. Futbol Federasyonu’ndan herhangi bir şekilde uygun olmayan ödeme yapılmamıştır. Hepsinin açık, şeffaf şekilde hesabını veririz. Federasyonun parası, pulu emin ellerdedir. Herkes bundan emin olsun.”

Bu söylem bir yerlerden tanıdık geliyor mu? Bu tıpa tıp Tayyip üslubudur. Medyada yer alan eleştiriler için konuşan Tayyip de birebir aynı ifadeleri kullanmıştı. E ne de olsa çok yakın arkadaşlar. Adam hem Olli Rehn gibi tipleri bizim ödediğimiz vergilerle tribünde ağırlıyor hem de efeleniyor iyi mi? Zaten dediği gibi her şey açık ve şeffafsa neden bu kadar asabiyet yapıyor ki? Açıklayıversin olsun bitsin.

Bununla birlikte AKP’nin futbol ligi üzerine çalışmalar da yoğunlaşıyor. Bu çalışmalardan biri de AKP’li belediyelerin sahibi olduğu kulüpler üzerinden yürütülüyor.

Bu plana göre Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin sahip olduğu Ankara Spor, İzmir’in ünlü takımı Göztepe’yi satın alacak. Böylece Göztepe 1. Lig’e çıkarken yerel seçimler öncesinde İzmir’e önemli bir yatırım da yapılmış olacak.

Bir diğer satın alma olayı da İstanbul Büyükşehir Belediye Spor’la Kasımpaşa arasında olacak. Böylece 1. Lig’den düşen Tayyip’in takımı Kasımpaşa yeniden 1. Lig’de top koşturacak. Yani anlayacağınız AKP futbol liglerini de kendine benzetiyor. Oldu olacak ligin adını da 1. AKP Ligi diye değiştirin.

Terim de Tayyipleşiyor

Federasyon Başkanının her daim arkasında olduğunu söylediği Fatih Terim de gitgide Tayyipleşme eğilimi gösterenlerden. Aynı külhanbeyi tavırlar, ağzını her açtığında birilerinden hesap sormalar, ne ararsanız var. Ama maçta Türkiye geriye düşünce çıt yok.

Portekiz maçı kaybedildiğinde eleştiri oklarına hedef olan Terim, İsviçre maçını kazanır kazanmaz hesap sormaya başladı: “Huzurumuzu kaçırmak için bu yayınlara hâlâ devam edenleri biliyoruz. Şimdilik daha fazla bu konuyu konuşmak istemiyorum. Ama İstanbul’a dönünce bu arkadaşlarla hesaplaşacağız.”

Şu hale bakar mısınız? Adama “İmparator” dedik, başımıza mafya babası kesildi. Futbolun doğasında bu vardır, yenince nasıl övülüyorsan yenilince de eleştirilirsin. Eleştiri kabul etmemek, “Bunların kim olduğunu biliyoruz. Bunlarla hesaplaşacağız” tarzı yaklaşımların lisedeki “çıkışta görüşelim” yaklaşımından hiçbir farkı yoktur.

Bir de sen kimsin ki spor medyasından hesap soruyorsun? Seni İmparator yapan o medya. Alt tarafı bir maç kazanmışsın ki o da senin görevin.

Çek Cumhuriyeti maçından sonra yaptığı açıklamalarda; “Benim işim mucize yaratmak. Bu da biraz zaman alıyor” demiş. Benim bildiğim mucize yaratmak peygamberlere has bir özelliktir. O da Allah’ın izniyle yapılır.

Son olarak yine Çek Cumhuriyeti maçından sonra yaptığı değerlendirmede; “Eleştirilerle saldıranlar ve fırsattan istifade hakaret etmeye çalışanlar var. Çek maçını kaybetseydik muhtemelen darağaçları kurulabilirdi. Oyuncularım ve ben orada asılabilirdik. Demek ki biz darağaçlarını da yıkıp geçtik” diyor.

Adamı bilmesen zannedersin Atatürk! Boynunda idam fermanıyla ülke kurtarıyor. İnsan bu kadar da kendini beğenmiş olmaz ki!

Türk futbolu için en hayırlı iş Fatih Terim’in bir an önce Milli Takım’ın başından gitmesidir. Hazır transfer sezonu da açılmışken kendisinin iyi bir Avrupa takımı bulmasını diliyoruz. Bizim artiste değil teknik direktöre ihtiyacımız var.

Medyanın Fethullahçı aşkı

Turnuvanın ilk maçında Portekiz’e 2-0 yenilerek turnuvaya kötü başlayan Millilerimiz, sonraki iki maçlarını kazanarak gruptan çıktılar. İlk maçta oynatılan Emre daha sonraki maçlarda sakatlığını ileri sürerek takımdaki yerini almadı. Onun yerini ise Arda doldurdu. Emre gerçekten sakat mıydı yoksa turnuvadan umudu kesmişti de ondan mı takımdaki yerini almadı bilinmez ama böyle bir iddianın tartışılması bile kendisi için bir utanç kaynağıdır herhalde. Çünkü medyada bununla ilgili pek çok şey de yazılıp çizildi. Konu ile ilgili herhangi bir açıklama yapmayan Emre, sadece Çek Cumhuriyeti maçı sonunda basın mensuplarına hareket çekmekle yetindi. Aslında bu hareket bile durumun ne kadar vahim olduğunu ortaya koyuyor.

Bir de Arda meselesi var tabi. Özellikle Çek Cumhuriyeti maçından sonraki iki gün boyunca manşetlerden inmeyen Arda maçın kahramanı ilan edildi. Maradona bile ilan edilen Arda, yere göğe sığdırılamadı. Oysa Çek Cumhuriyeti maçında iki gol atarak galibiyeti getiren Nihat’ın çeyrek finale çıkmamızdaki rolü daha büyüktü. Sonuçta Çekler karşısında beraberliği ve galibiyeti getiren golleri Nihat atmıştı. Ama Nihat yerine Arda’nın ön plana çıkarılmasıyla hem Nihat’ın hakkı yenmiş oldu hem de medyadaki Fethullahçıların etkisi ortaya çıktı. Sanki koskoca Milli Takım’da fiyatını katlayan ve Avrupa kulüplerinden teklif alan bir tek Arda vardı. Sanki Nihat iki gol atmamıştı ya da her üç golün pasını da Hamit vermemişti.

Bu durum ister istemez şu soruyu akla getirdi: Arda da mı Fethullahçı? Öyle ya maçın aslında birden fazla kahramanı varken neden sadece Arda bu kadar ön plana çıkarılıyordu? “Milli” kelimesinden tiksinen Taraf gazetesi bile 16 Haziran tarihli sayısının ilk sayfasını tamamen “milli maç”a ayırıyorsa bunda bir iş var demektir.

Arda ile ilgili ortaya atılan iddialar da ilginç. Çünkü Arda da Emre ekolünden geliyor. Bildiğiniz gibi Emre Şehremini Lisesi’nde okurken Fatih Terim tarafından keşfedilerek Galatasaray’a kazandırılmıştı. Şehremini Lisesi bugün İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü görevini yürüten Ata Özer’in müdürlük yaptığı lise. Hani büyük medya tarafından “Atatürkçü Müdür” övgüleriyle pohpohlanan Ata Özer’den bahsediyoruz. Herhalde çok Atatürkçü olduğu için AKP tarafından İl Milli Eğitim Müdürlüğüne getirildi. Arda da yıllar sonra yine Şehremini Lisesi’nde öğrenciyken Fatih Terim tarafından keşfedilerek Galatasaray’a kazandırılmış. Bunlara bir de Sabri’yi eklemek gerekir. Anlaşılan Şehremini Lisesi eğitim kurumu değil Fethullahçı futbolcu yatağı. Arda’nın Emre ile aynı yolları geçmesi ister istemez Fethullahçılığı konusundaki kuşkuları artırıyor. Ve yine anlaşılıyor ki Fatih Terim’in Fethullahçı futbolcu keşfetmekte üstüne yokmuş.

Türk futbolunun geleceği tehlikede

Turnuva başlarken Fatih Terim ile Orhan Pamuk arasında bir polemik yaşanmıştı. Türk Milli Takımı’nın aşırı milliyetçiliğe hizmet ettiğini söyleyen Pamuk’a Terim; “Orhan Pamuk, yetersiz milliyetçi bana göre” demişti. Şimdi bazı aklı evveller bizim için de aynı şeyi söylemeye kalkabilirler. O nedenle cevabımızı da şimdiden verelim ki arkadaşlar yorulmasın. Bütün bunları kişisel düşmanlıktan falan yazmıyoruz. Milliyetçiliğimiz de tastamamdır. Türk Milli Takımı’nın geleceğini düşündüğümüz için yazıyoruz.

Çünkü bugün Türk Milli Takımı AKP eliyle Türkiye Ümmi Takımı haline getirilmeye çalışılıyor. Toplumsal hayatın her alanında olduğu gibi spor alanında da Şeriatçı kuşatmayı yarmak devrimcilerin görevidir. Bugüne kadar hiçbir konuda uyarılarımızı ortaya koymaktan çekinmedik, çekinmeyiz de.

Türk Milli Takımı en sıkıntılı dönemlerini hep Terim döneminde yaşadı. Bunun sebebi de pek saygıdeğer İmparatorumuzun “küçük dağları ben yarattım” triplerindendir. Türk insanının elinde bir tek futbolu kalmış. Sevineceği, gurur duyacağı tek şey yeşil sahalardaki başarılı sonuçlar. Şimdi AKP, futbolu da Şeriatçılaştırmak için büyük çaba gösterirken sadece ve sadece uyarıyoruz. Türkiye Futbol Federasyonu ve Türk Milli Takımı bir an önce AKP kıskacından kurtulmalıdır. Aksi takdirde Türk Milli Takımı diye bir şey kalmayacak.

24
Jun
08

Türk milliyetçiliğinden Kürt etnikçiliğine

Sosyal demokratların CHP’ye olan tepkisi

Geçtiğimiz haftalarda Türkiye’ye gelen Almanya Parlamentosu Sosyal Demokrat Grubu, Ankara’da yoğun temaslarda bulunmuştu. Bu temaslar içinde kendisini bir zamanlar Avrupa’daki Hıristiyan Demokratlara benzeten, ama şimdilerde partisi siyasal İslamcılıktan kapanma noktasına gelen AKP bile ziyaret edilmişti.

Bununla kalınsa iyi, DTP gibi PKK’ya açıktan destek veren bir parti ile Kürtçülüğü tescillenmiş İHD gibi dernek de ziyaret edilmişti. Heyet, Türkiye’deki sosyal demokratların görüşlerini ise SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın’ dan dinlemişti.

Alman heyeti, CHP’den ise randevu istememiş. Alman heyetin, CHP’nin artık sosyal demokrat olmadığı gerekçesiyle randevu talebinde bulunmadığı söyleniyor. Heyet üyelerinden Johannes Kahrs; “CHP’nin insan hakları gibi konularda ilerlemeye yardımcı olduğunu sanmadıklarını” belirtmiş. Devamında ise; “AKP’yi bize daha yakın hissediyorum” demiş.

Aslında bu haberin can alıcı noktası Alman heyetin CHP’den randevu talebinde bulunmaması değil, AKP’yi kendilerine daha yakın hissetmeleridir! Öyle ya, AKP ne diyordu: “Biz, Türkiye’nin Hıristiyan demokratlarıyız.”

Ha liberal demokrasi ha sosyal demokrasi! İkisi de aynı şey!

Herkesin bildiği gibi Almanya’da iki güçlü parti vardır. Biri sağcı Hıristiyan Demokratlar diğeri ise solcu Sosyal Demokratlar’dır. Bu iki parti Almanya’da birbirine muhalif olsa da, özde savundukları aynıdır. Hani biri sağcı diğeri solcu olduğu için farklı ideolojiye sahip olduğu iddia edilebilir. Görünüşte böyledir, ama savundukları görüşleri iyice irdelersek, aralarında pek de bir fark olmadığı çok rahatlıkla görülecektir.

Alman Sosyal Demokratlar’ın, kendini Hıristiyan demokrat olarak niteleyen AKP’ye bu nedenle sıcaklık duymasının nedeni budur belki de! Bilemeyiz. Ama bildiğimiz bir şey var, o da sosyal demokrasi ile liberal demokrasi arasında pek bir fark olmadığıdır.

Emek-sermaye ittifakı gibi bir saçmalığı savunan sosyal demokratların, zaten liberal demokratlarla uzlaşmaması için hiçbir neden yoktur. Bilindiği gibi sosyal demokratlar, Marksist-Leninistler gibi sınıf çatışmasını savunmazlar, sınıf çatışmasına inanmadıkları için de emek-sermaye ittifakı gibi bir saçmalığı savunurlar.

Yine sosyal demokratlar, proletarya ihtilaliyle iktidarı gelmek yerine parlamenter yoldan iktidara gelmeye çalışılır. Bunun gibi sayabileceğiz birçok görüş farklılığı nedeniyle Marksist-Leninistler, sosyal demokratlığı sol bir ideoloji olarak kabul etmezler.

Zaten Marksist-Leninist görüşleri eleştirenlerin kurmuş oldukları sosyal demokrat partiler de, Avrupa’da her daim liberal demokratlarla işbirliği içinde olmuştur. Hatta bu öyle bir işbirliğidir ki, sözde sömürüye karşı olan sosyal demokratlar, kendi ülkelerindeki burjuvanın doğuyu sömürgecilik yoluyla sömürmesini eleştirmediği gibi destek çıkmıştır.

Evet, birilerinin öve öve bitiremediği sosyal demokratlığın gerçek yüzü budur işte. Zaten Batı kaynaklı olan ve burjuvazisi ile işbirliği yapan bir soldan, sömürüye ve ezilmeye karşı olmasını beklemek de ahmaklık olacaktır!

Bizim bu yazımızda asıl eleştireceğimiz konu da; özünde tam bağımsızlık, Milli Kurtuluşçuluğu esas almış, emperyalistler tarafından sömürülmeye ve ezilmeye milliyetçilik temelinde mücadele vermiş milli-devrimci bir partinin, Kemalist sol bir ideoloji savunmak yerine kökeni Hıristiyan Batıya dayalı, bu toprağın insanına yabancı, üstelik sömürgeci burjuvazi ile işbirliği yapmış bir ideolojiyi savunmasıdır.

Sizi sömürmeye çalışan ve sömürülmenize destek veren bir sosyal demokratlık anlayışını, sömürülmeye karşı Milli Mücadele vermiş olan bir partinin savunması kadar abes bir şey olabilir mi? Oluyor işte, Türkiye’de bu Batıcılık sevdası olduğu sürece de olacaktır.

Hem sosyal demokrat
hem de Kemalist olunamaz

Üçüncü Dünya halklarına örnek olan bir Milli Kurtuluş, tam bağımsızlık hareketi olan Kemalizm ile Üçüncü Dünya halklarının sömürülmesine destek veren sosyal demokratlığın uyuşması söz konusu değildir. Zaten bugünkü CHP’nin yaşadığı sorun da budur.

Bir Atatürkçü, bir sosyal demokrat takılmaya çalışan CHP’nin bugün yaşamış olduğu çelişki sürekli olarak gün yüzüne çıkmaktadır. Özellikle özelleştirmeler yoluyla Kemalist Türkiye’nin pazarlanmasına CHP’nin yeterli muhalefet yapamadığını görmekteyiz. Çünkü özelleştirmelere CHP de diğer sağ partiler kadar sıcak bakmaktadır.

Emek-sermaye ittifakına inanan bir sosyal demokratlığın özelleştirmelere de mantıken karşı olmaması gerekir ki, zaten karşı değildir. Hatta özelleştirme konusunu CHP’li sosyal demokratlar, bugün ülkemizde liberal düşünceye sahip olanlardan daha çok savunmaktadırlar!

Oysa Kemalizmin özünde özelleştirme değil, millileştirme (devletleştirme) söz konusudur. Bu konuda da sosyal demokrasi Kemalizm ile ters düşmektedir. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nda silahlı mücadele verdiği gibi Kurtuluş Savaşı sonrasında da halkçı-devletçi bir anlayış ile devletin önemli kurumlarının yabancı devletler tarafından sömürülmesini karşı olmuş bir devlet adamıdır. Şimdiki CHP ise, özelleştirmelerden taraf olarak Atatürk’ün bu hassasiyetine özen göstermemektedir.

Eğer CHP Atatürk’ün partisiyim diyorsa, ki diyor, o zaman sosyal demokrat olmaya çalışmak yerine Kemalist olmaya gayret etsin. Bu CHP için daha hayırlı olacaktır.

Sosyal demokratlığın kökeni Hıristiyan-laik anlayışa dayanır

Sosyal demokratlık, köken olarak Batının Hıristiyan-laik anlayışından gelmektedir. Yani bu ideoloji köküne kadar Batı anlayışı kokmaktadır. Ülkemizdeki sosyal demokratların da çok koyu Batıcı olmaları da bu yüzdendir. Özelleştirmeler konusunda göstermiş olduğu ilkesizliği sosyal demokratlarımız, maalesef AB’ye giriş konusunda da göstermektedir.

Daha düne kadar Türkiye’nin AB’ye girmesi gerektiği yönünde en fazla gayrette bulunanların yine sosyal demokratlar olduğunu hatırlayalım lütfen. Hatta Türkiye laik bir ülke olduğu için, Türkiye’nin AB’ye girişinin çok kolay olacağını düşünen sosyal demokratlar, bu tezlerinde de yanılmıştırlar.

Çünkü sosyal demokrat laiklerimiz Batıya özense de, Avrupalı sosyal demokrat laikler arasında köken farkı mevcuttur. Bir tarafta kökenini Hıristiyanlıktan almış laik sosyal demokratlar, diğer tarafta ise kökenini Müslümanlıktan almış bir Kemalist-laiklik anlayışı ile Batılı olmaya çalışan sosyal demokratlarımız. Gerçi ülkemizdeki sosyal demokratların Müslümanlığa yaklaşımı pek olumlu değildir ama olsun!

Yani Hıristiyan olmadan, Hıristiyan laik anlayış ile Batılı olmaya çalışmanız sizi Batılı sosyal demokratların kabul etmesine ve aynı düşünceye sahip olmanıza vesile olmadığı gibi, kendi toprağınızdaki halkınızdan kopmanıza bile neden olmaktadır.

Batılı sosyal demokratların Türkiye’ye olumsuz bakmalarının temelinde Hıristiyan-laik anlayışları yatmaktadır! Bu nedenle Türkiye’deki sosyal demokratlar ile Avrupalı sosyal demokratlar tam anlamıyla uyuşamamaktadır. Uyuşanlara dikkat ederseniz, bu ülkenin dini ve ahlaki değerleriyle uyuşamadığı gibi Kemalizmle de uyuşamadığı çok rahatlıkla görülecektir.

Sosyalist enternasyonalizm meselesi

Bugünkü CHP’nin de içinde bulunduğu Sosyalist Enternasyonal’in temeli İkinci Enternasyonal ile atılmıştır. Birinci Enternasyonal, Karl Marks’ın sağlığında yapılmış ve Marksist teorilerin kabul edildiği bir toplantı niteliğinde olmuştur. İkinci Enternasyonal toplantıları ise, Marks’ın ölümünden sonra gerçekleşmiş ve Marksizm-anarşizm tartışmalarıyla geçmiştir. Bu toplantılara Lenin de katılmış ama düşünceleri kabul bulmadığı için Lenin, İkinci Enternasyonal’i ve Karl Kautsky’i çok sert bir dille eleştirmiştir.

Özetle bugünkü Sosyalist Enternasyonal’in temelinin atıldığı İkinci Enternasyonal, sosyal demokratların hükümranlığı ile sonuçlanmıştır. İkinci Enternasyonal’in dağılmasında en büyük etken ise enternasyonal bir birlik yerine, o yıllarda süren savaşlarda sosyal demokratların kendi ülkelerinin savaşını desteklemesi olmuştur.

Yakın bir vakte kadar çok koyu bir Türk milliyetçiliği yaptığı için TÜRKSOLU gazetesinin de desteğini alan CHP’nin, milliyetçi olduğu için sosyal demokrat olamayacağını ileri sürenlere bu tarihi gerçekleri de hatırlatmak isteriz.

İşte bakın ki, Avrupa’daki sosyal demokratlar milliyetçiliğin dik alasını yapmış. Ama bu tarz bir milliyetçilik anlayışını kendi ülkemizde kendini sol olarak niteleyen partilere yakıştıramıyoruz her nedense. Üstelik Avrupa’daki sol partiler; ezilen, sömürülen bir milliyetçilik anlayışı yerine ezen ve sömüren bir milliyetçiliği savunarak gerici bir zihniyetle burjuvalaşmıştır. Oysa CHP, kökeninde ezilen, sömürülen bir milliyetçilik anlayışı ile ortaya çıkan ilerici bir partidir.

Atatürk’ün ölümüyle Kemalizmden yavaş yavaş kopmaya başlayan ve giderek Batıya yaklaşmaya çalışan CHP, belirli aşamalar ile kökeninden kopmuştur.

Özellikle sosyal demokratlık anlayışı CHP’de 1960 yıllara doğru oturtulmaya çalışılan bir kavram olmuştur. CHP’nin Sosyalist Enternasyonal’e girmesi ise 1976 yılında Ecevit döneminde olmuştur. Bu gelişmeler CHP’nin Ulusal Sol anlayıştan koparak enternasyonal bir sol anlayışa yaklaşmasına ve giderek halktan kopmasına neden olmuştur.

CHP ille de bir enternasyonale girecekse Komünist Enternasyonal’e girsin!

Komünist Enternasyonal’in temeli ise İkinci Enternasyonal’i sert bir dille eleştiren Lenin’in girişimleri sonunda kurulan Üçüncü Enternasyonal ile atılmıştır. Komünist Enternasyonal’in en büyük özelliği ise Milli Kurtuluş hareketlerinin desteklenmesi kararının alınmış olmasıdır!

O nedenle bugünkü CHP’nin yapısına uyan sosyalist enternasyonalizm değil, komünist enternasyonalizmdir! Gerçi ortada komünist enternasyonalizm diye bir şey kalmadı, ama olsun. En azından CHP böylelikle özüne biraz daha yaklaşmış olur!

Belki 1920’li yıllarda vermiş olduğu Milli Kurtuluş Savaşı’nı hatırlar da, özünde sosyal demokrat değil milli-devrimci bir parti olduğunu hatırlar. Bakarsın buradan Kemalizme bir geçiş yapar, olur mu olur! Hem Alman sosyal demokratlar da hazır CHP’yi sosyal demokrat bulmamışken çok iyi olurdu!

Sosyal demokratlar, Marksizm-Leninizme düşman oldukları gibi Kemalizme de düşmandırlar. Çünkü Milli Kurtuluş teorisini savunan her ideolojiye düşmandır sosyal demokrasi. Nasıl düşman olmasın ki, eğer Milli Kurtuluş mücadeleleri olmasaydı Avrupa, dolayısıyla sosyal demokratlar daha zengin olmayacak mıydı? Olacaktı haliyle. İşte düşmanlığın asıl nedeni budur!

CHP’nin Kürtçülüğü, sosyal demokrat anlayışından dolayı gelmektedir

Aslında Alman heyet tarafından CHP’nin sosyal demokrat olarak görülmemesi bizim için sevindirici olmalıdır. Ama durum hiç de öyle değildir. İçinde kendini Atatürkçü veya Kemalist olarak niteleyenlerin giderek azaldığı, bunun yerine milliyetçiliğe alerji duyan sosyal demokratların giderek çoğaldığı bir parti olmuştur.

Özellikle son dönemlerde aşırı Türk milliyetçiliği yaptığı, bunun da Kürtlerin oyunun CHP’ye gelmesine engel olduğu yönündeki eleştiriler, CHP’yi tekrar Kürtlerin oyunu almak için Kürtçülük yapmaya itmiştir. Bunu en son Baykal’ın Kürt açılımı ile de görmüştük. Gerçi Baykal, SHP’nin yükselişte olduğu dönemde de çok iyi Kürtçüydü! Belki o dönemlere bir özlem duydu, kim bilir?

Zaten dünyadaki tüm sosyal demokrat partilere bakın, azınlıkları veya etnik unsurları şımartmak üzerine kurulmuş bir programları vardır. Özellikle Türkiye’nin AB’ye girmesi için sözde en büyük desteği verip, Türkiye’de sözde etnik unsurların tanınması için en büyük baskıyı da kuranlar yine sol partilerdir. Özellikle sosyal demokratlar bunların başında gelir.

Deniz Baykal’ın başında olduğu CHP de bu özelliğini, o hep özendiği Batıdaki sosyal demokratlardan almış olmalı ki, Kürtçülük yapmadan duramıyor.

Oysa Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki CHP, etnik milliyetçiliği kabul etmeyerek, Türk milliyetçiliği yaparak ülkede birlik beraberliği sağlamıştır. O yıllardaki CHP’de; “Türk-Kürt kardeştir” gibi söyleme nedense hiç rastlayamıyoruz?

Şimdiki CHP’ye bakın, bir de o yıllardaki CHP’ye. Nereden nereye! İşte bu bize Kemalizmden, özünden kopan CHP’nin durumunu çok iyi özetlemektedir. Tam da ibretlik bir durumdur aslında bu.

Tüm dünyada solun bir sorunu vardır. O da iktidara gelme sorunudur. Bunun nedenini biraz kurcalayınca da azınlık haklarını savunmaktan ileri geldiği görülmektedir! Adı üstünde azınlık, sen bunun hakkını savunsan da alacağın oy az olacak demektir. Haliyle de iktidara gelmen de güç olacaktır. Şimdi bütünlüğü mü kucaklamak mantıklıdır yoksa azınlığı mı? Tabii ki çoğunluğu sahiplenmek mantıklıdır.

İşte CHP de, Türk’ün, Türk emekçisinin hakkını-hukukunu savunmak yerine sözde Kürdün haklarını savunarak iktidara geleceğini sanmaktadır. Hep bir mantık vardır, o da çoğunluğun sözde azınlığı ezdiği mantığıdır. Bu aslında doğrudur, ama bir tek Türkiye’de tersine işlemektedir. Hiçbir şekilde ezilmeyen ve sömürülmeyen sözde Kürt halkı, Türk’ü asimile etmekte ve sömürmektedir. TÜRKSOLU’nun bunu delilleriyle ortaya koyduğunu da buradan hatırlatmak isteriz.

O zaman CHP’ye düşen de, asıl ezilen ve sömürülen Türk’ün hakkını savunmaktır, yoksa sözde Kürtleri savunmak değil. İster CHP olsun, isterse Türkiye’deki diğer sol partiler, ne zaman bu zihniyete ulaşırlarsa o zaman iktidar olabilirler.

CHP’ye dost nasihati

“Etnik kimlik şereftir” gibi bir açıklama bile CHP’nin, ne Kürtlerin gözünde ne de sözde Batılı dostlarının gözünde imajını düzeltmemiştir. Öyleyse böyle talihsiz açıklamalar ile Türk’ü, Türk emekçisini üzmektense Türk milliyetçiliğinde ısrar ederek kazanmak daha mantıklı değil midir?

Eğer Atatürk’ün partisiysen, Atatürk gibi Türklüğü korumaya, yüceltmeye çalış, yoksa sözde Kürt etnik kimliğini değil. Atatürk’ün; Kürtlük, Çerkezlik gibi etnik kimlikleri ön plana çıkaranları sert bir dille eleştirmesi boşuna mıdır, Baykal’a sormak isteriz…

Atatürk ile ters düşen böyle birinin Atatürkçü olması da söz konusu değildir. Öyleyse ya gerçek Atatürkçü ol, olamıyorsan da Atatürk’ü ağzına alarak kirletme.

CHP bu yanar döner hareketleri ile halkın gözünde daha da küçülmektedir. Milliyetçilikte ısrar etse, hani belki de yine büyüyemezdi ama en azından küçülmezdi de! CHP, asıl bu tarz söylemleri ile şimdi küçülmüştür. Bu, manevi anlamda olduğu gibi sayısal anlamda da geçerlidir.

Burada üzüldüğümüz CHP değildir. Ona oy veren Türk milliyetçisi Atatürkçülere, ona oy veren Cumhuriyetçilere, laiklere üzülüyoruz. CHP böyle tavırları ile halkı soldan, Atatürkçülükten soğutmaktadır, yoksa bizim tek derdimiz budur. Bir yararın yoksa, bari zarar verme diyoruz, ama anlayana!

Düş artık Türk’ün yakasından! Atatürk’ün partisiyim diyerek milleti Atatürk’ten soğutma! Yoksa CHP’den daha iyi Türkçülük, milliyetçilik, solculuk, Atatürkçülük, devrimcilik yapacak bir parti vardır. Yoksa da bu halk bağrından çıkarmasını bilir.

Gün olacak bu halk gerçek solcu ve Atatürkçü olmadığınızı anlayacak. İşte o zaman Atatürk’ün partisi olduğunuzu yine söyleyeceksiniz ama o da fayda etmeyecek. Zaten bu halk CHP’ye isminden ve Atatürk’ün partisi olduğundan dolayı oy vermiyor mu?

24
Jun
08

Obama’nın “değişim” düzmeciliği

New York: Yaklaşık bir aydır Amerika’nın New York, Washington ve San Francisco gibi belli başlı kentlerinde halka açık bir dizi konuşmalarım oldu. Oraya ayak bastığımda Demokrat Parti içindeki adaylık çatışması gitgide şiddetleniyordu. Kalışımın sonlarına doğru, siyah Afrikalı bir baba ile beyaz Amerikalı bir anadan olan Barack Obama’nın 2007’nin en sonuna doğru yer alacak başkanlık seçimlerinde Demokrat Partiden aday olacağı anlaşıldı. Bu durum apaçık görülünce, kendinden başka eşi Michelle ve çocukları da siyah derili olan yeni adayın resimleri birçok dünya süreli yayınının kapaklarına geçti ve olay özellikle Avrupa basınının birinci sayfalarının en üstüne taşındı. Egemen yorum da Obama’nın ülkesine ve o yoldan dünyaya “değişiklik” getireceğiydi.

Afrika kökeni yüzde elli de olsa, böyle bir siyasetçinin iki başkan adayından biri seçilmesi Amerika’da ilk kez görülüyor. Gene siyah Jesse Jackson 1984 ve 1988’de Demokrat Parti’den başkanlık yarışının ilk aşamasına katılmış, ancak topladığı varsayılan 6.7 milyon oya karşın adaylığı alamamıştı. Üstelik, seçim sonucunu şimdiden kestirmek olası değilse de, benim büyük kentlerde konuştuklarımın önemli bir bölümü Obama’nın zaferinde birleşiyor. Bir ölçüde güvenilir yoklama oranları da onu daha şanslı görüyor. Sonucu kırlık bölgelerle kararsızların ne yana yöneleceği ve Başkan Bush’un seçim arifesinde İran’a karşı sert tavırları gibi bugünden kestirilemeyen uluslararası nitelikteki gelişmeler umulmaz biçimde etkileyebilir. Ancak, benim bu yazıda üstünde durmak istediğim nokta, olayın yeni olmayan yanı, yani Obama’nın temel sayılacak değişiklikler yapacağına ilişkin ciddi ipucu vermemiş olmasıdır.

Oysa, halka açık toplantılarda çevresi ve konuşma yeri sayılamayacak kadar çok “Değişiklik” (Change) yazılı el levhaları, bu eksende türlü duyurular ve tanıtım araçlarıyla doluydu. Seçimlere değin, bu “değişiklik” gereksiniminin altı çizilerek sürecek. Ekrana ve basının baş sayfalarına yansıyan bu sözcük daha şimdiden tek başına egemen. Bu da gösteriyor ki, Amerikan halkının bir kümesinin gerçekten “değişiklik” istediğine kuşku yok. Ancak, yenilikten yana olanların büyük çoğunluğunun bundan ne anladığı da ortaya konmuş değil. Doğayı korumak isteyenlerle işçi haklarını savunanlar bile ortak paydalarda birleşemiyorlar. Ne var ki, iyi tanımlanmamış bu kavramın sözcüğü bile çok yurttaşa umut veriyor.

Demokrat Parti’den adaylığı kesinleşmiş ve gözü Beyaz Saray’da olan Obama’nın siyah babanın oğlu olarak Amerikan yaşamının kimi acı yanlarını tatmış olduğu da bir gerçek. O denli ki, çocukluğunun birkaç yılını Kenya’nın Alego adlı küçük bir köyünde büyük teyzesinin yanında ve sonraki gençlik yıllarını da Endonezyalı üvey babasıyla geçirmek zorunda kaldı. Bu ırksal mirasını “Babamdan Düşler” başlığı altındaki kitabında anlatır. “Umudun Küstahlığı” diye ikinci bir kitabı da var. İkisinde de anı yaklaşımı ağır basıyor. İkincisinde ise, siyaset üstüne düşüncelerine de yer veriyor ki, ben de bu yazıda o kitabında söylediklerinden yola çıkarak birtakım saptamalar yapmak zorunda kalıyorum.

Bana kalırsa, özellikle bu ikinci kitabında kısa tümceler biçiminde oraya buraya sıkıştırdığı düşünceleri Obama’nın temel değişikliği aramadığını yeterince kanıtlıyor. Bu yazıda kitabında belirli sayfalara göndermeler yaparak solculuğuna ya da ilericiliğine ilişkin değerlendirmelerin dayanaksız olduğunu göstermeğe çalışacağım. Rakibi olan Cumhuriyetçi Parti’nin yaymaca örgütünün Obama’nın “solcu” olduğu konusundaki üstelemesinin de bu yanlış yargının sürmesinde bir rolü var. Cumhuriyetçilerin eleştiri diye yapacakları gürültü Obama’yı kimi çevrelere Amerikan yapısına karşı “tehlikeli” biriymiş gibi de sunabilir. Ne var ki, kendilerini siyaset yelpazesinin solunda gören kimi Amerikalı yazarların Obama’yı sahneye sanki gerçek bir seçenek girip oturmuş gibi değerlendirmeleri temelden yoksun. Ancak, Amerika’da sözde “liberal sol”u sarıp sarmalamış olan umutsuzluk, ilkesizlik ve dar bakış onda “ilerici” bir bağdaşık görebilir. Örneğin, “The Nation” dergisinin yazarlarından George Scialabba’nın görüşü budur. Obama’nın basın sözcüsü Tommy Vietor da onu ilerici saymayanlara karşı sert çıkışlar yapmıştır.

Doğru yanıtı bulabilmek için Obama’nın çok yakında çıkmış olan kitabını okumak gerekir. Önce, Obama sermayeci düzenin ateşli savunucusudur. Daha okul yıllarındayken büyük paralar sahiplerini “sorumsuzca eleştirenlerden” ötürü rahatının kaçtığını söylüyor. Günümüz küreselleşmesinin babası eski Başkan Ronald Reagan’ın seçim başarısını “Amerikalıların düzeni özlemiş olmalarıyla” anlatıyor (sayfa 31). Bush’un 2004 seçimlerindeki Demokrat rakibi Senatör John F. Kerry ile kendinin daha düne değin çekiştiği Senatör Hillary Clinton’u “kapitalizmin faziletlerine” ve “ABD’nin askerî üstünlüğünün korunmasına” inanmış kişiler olarak alkışlıyor (s. 38). Eski Başkan Bill Clinton’un “serbest pazar” yaşam biçiminin kapılarını daha da açarak “yoksullukla savaşımda kişisel sorumluluk aldığını” savunarak onun da “görmezden gelinmez biçimde ilerici” olduğunu söylüyor (s. 34-35). Hele Demokratlara genel bir öğüdü var: “Merkezden fazla uzaklaşmayın!” Kendi partisinden kimilerinin “aşırı partizanlık” yaparak uçlara kaydıklarını ekliyor (s. 38). Obama’nın “uç” diye nitelediklerinin uluslararası barış ve genel adalet olduğu anlaşılıyor.

1929 Büyük Ekonomik Bunalımıyla yüz yüze gelerek çıkış yolları arayan F.D. Roosevelt halka açık konuşmasının daha ilk tümcelerinde “bu ülkede benden daha kapitalizm yanlısı yoktur” diye söze başlamış, sonunda derde deva olmayan bir “Yeni Yaklaşım” (New Deal) denemişti. Bugün ise, Obama bunu bile fazla buluyor. Ona göre, “küreselleşme koşulları değiştirmiştir” (s. 38). Gene Obama’ya kalırsa, 1968 Kuşağının “Yeni Sol” düşünceleri de “Yeni Sağ”ın tepkisine yol açmış, daha çok buyurganlık getirmiştir (s. 26-33). Ona göre, Amerikan halkı hükûmetinden yalnızca alçak gönüllü beklentiler içindedir (s. 7). Obama Amerikan halkına eşitlik, adalet ve özgürlük yüce düşüncelerini neden yakıştıramıyor ki? Hele sınıf farklılaşmasının önceleri hiç görülmemiş boyutlara ulaşmış olduğu gerçeği karşısında da mı “alçak gönüllülüğünü” koruyor? Halkın, en azından onun bir bölümünün azgın ve yabanıl bir eşitsizlikten ciddî yakınması neden olmasın?

Obama’nın eşitlik ve adalet isteyenler için Marx’ın ve Yeni Sol’un izlerinde yürüyen “kaçıklar” diye tanımlaması dengeli bir yaklaşım olabilir mi? Onun “gerçekçilik” dediği bugün iktidarda olanların tekelci sermaye yararına ve savaş yöntemini de kullanarak yoksulları daha da yoksulluğa itmek değil midir?

Obama ABD Anayasasının buyurganlığa karşı yeterli bir savunma olduğunu yazıyor (s. 93). Yılların deneyimli siyasetçisi Senatör Robert C. Byrd Anayasa metnini sürekli cebinde taşır ve Kongre’de konuşmalar yaparken çıkarıp dinleyenlere sallar dururmuş. Obama Illinois Birlikteş Devletini temsilen Washington’a geldiği günlerde küçük boy bir Anayasa metni alıp alıcı gözle bir daha okumuş. Oysa, Anayasa metnini birkaç kez okumak Amerika’nın nasıl yönetildiğini anlamak için yeterli olmaktan çok uzaktır. O ülkede köprülerin altından çok sular aktı ve çok şey değişti. Kaldı ki, Amerikan geçmişi bir baskılar tarihidir de. Yalnız eskilerde ünlü Haymarket olayı gibi patlamalarda hak arayanlar değil, daha dün McCarthy’nin pençesine düşenlerle 11 Eylül’den ötürü haksız yere tutuklananlar kan ağladı. ABD’nin nasıl yönetildiğini ırksal, budunsal ve dinsel baskılar altında kalmış olanlardan, artan işsizlik ve düşen ücretlerle karşı karşıya gelenlerden, büyük sermayeyi daha da zengin eden yığınsal tüketim furyasını günbegün yaşayanlardan, para babalarının buyruğu altında kalan kitle haberleşme ağının ezici yükünü çekenlerden, ardı arkası kesilmeyen savaşlarda ölen ve yaralananlarla onların ailelerinden ve birer işkence yuvasına dönüşen Amerikan zindanlarından geçmiş olanlardan sorup öğrenmeli!

Hukuk okumuş ve avukatlık yapmış olan Obama kendi kitabında Hobbes ve Locke gibi düşünürlere göndermeler yapıyor, ama “cumhuriyet” ile “demokrasi”yi birbirine karıştırıyor ve bu yanlış yoldan giderek Amerika’da “halk yönetimi” olduğu sanısına kapılıyor. Basit okul kitaplarının etkisinden kurtulamayarak, Abraham Lincoln’un köleliğe karşı olduğu için İç Savaşta Kuzey’in zaferine önderlik ettiğini sanıyor (s. 283). Ona kalırsa, Woodrow Wilson da halkların kendi geleceklerini özgürce saptamalarından yanaydı. Oysa, Haiti ve Dominik Cumhuriyeti’ne o saldırmamış mıydı? Gene Obama’ya göre, ABD Soğuk Savaş’ta da “Wilson idealizmini” uygulamış! ABD İran’da ve Guatemala’da demokratik yöntemlerle seçilmiş iktidarları türlü oyunlarla devirerek sık bir müdahale siyaseti başlatmadı mı? Obama Hobbes’a ve Locke’a göndermeler yapıyor da, Amerikan tarihini yeni baştan yazan Howard Zinc’e ve ilk ile orta öğretimde okullarda okutulan kitapların yanlış olduğunu ileri süren James Loewens’e gereği gibi neden yer vermiyor? Obama bu yayınları izlemiş mi?

Kitaptan anlaşıldığına göre, Obama Amerikan başkanlarının genişleme amacını perdeleyen komünizm-karşıtlığını, askerî güçlerle endüstri sahiplerinin birlikteki eylemlerini, Bretton Woods toplantısının yarattığı Dünya Bankası ile IMF’nin ortak soygunlarını, CIA’nın “devlet içinde devlet” yönetimini anlamışa benzemiyor. Obama ırkçılık, tekelci sermaye, süper ordu ve emperyalizmi birbirine bağlayan oluşumu değerlendiremiyor. Emperyalizmin “sınıf temelini bir efsane” sayacak denli ilericilikten payını almamış (s. 288). Askerî-endüstri işbirliğini veda konuşmasında eleştiren Müttefik orduları ile NATO eski komutanı ve eski Başkan D.D. Eisenhower değil miydi? Öldürülen insan hakları savunucusu Dr. Martin Luther King, Jr. Vietnam Savaşını bir emperyalizm ve ırkçılık oyunu olarak görüyor da, Barack Obama aynı konuya neden öyle bakamıyor? Vietnam Savaşı salt ölü sayıları olarak iki milyon yerliyle 58.000 Amerikalıya patlamadı mı?

Bugünkü Afganistan ve Irak savaşlarında da oraların stratejik petrolüne el koyma isteği temel hareket noktası değil mi? Bu müdahalelerin hukuk-dışı, ırkçı ve yayılmacı olduğunu söylemeden topluma ve dünyaya ne gibi bir “değişiklik” getirilebilir? Hem Iraklıların, hem Amerikalıların büyük bir bölümü bu savaşlara karşı değil mi? Onlar karşı da, Demokrat Parti’nin adayı bunlara neden açıklıkla karşı duramıyor? Obama’ya göre, Amerikalılar dünya işlerinden ellerini çekiyorlarmış! Halkta böyle bir eğilim görüyormuş! (s. 303-304). Yani, dünya için gerçek tehlike bu mu? Üçüncü Dünya Amerikan genişlemesine karşı çıkmamalıymış! Venezüela’da Chavez de yanlış yoldaymış!

Obama’nın temel yaklaşımında şu inanç var: ABD büyüklüğünü serbest pazar ekonomisine dayalı sermayeci düzene borçludur (s. 149-150). Ona göre, bu yaşam, çalışma ve bölüşüm biçimi girişimcileri kamçılamış, buluşları hızlandırmış ve kaynakların kullanımına yol açmıştır. Ona sorarsanız, buna karşı çıkanlar mantıksız düşünen solcular, buyurganlık alışkanlığından kurtulamayanlar ve aklından zoru olanlardır. Ancak, Obama’nın bilmez göründüğü ve üstünde yeterince durmadığı gerçek şu ki, onun övdüğü insan ilişkileri ülke zenginliğinin yarısını nüfusun yüzde birinin eline vermiştir ve tüm küre insanlarının yüzde dördünü oluşturan Amerikalılar çevre kirliliğinin en az üçte-birinden sorumludur.

Obama’nın kendi siyahtır, ama deri renginden ötürü türlü biçimde ayrıma uğramanın “artık geçmişte kaldığına” inanıyor (s. 247). Bu konuda da aydınlanabilmesi için, en azından Joel Feagin ile Michael Brown’un son kitaplarını okuyuversin. Bu temel gerçekle bağlantılı olarak, işsizlik, sağlık, eğitim ve cezalandırma sorunlarının gelip artan ölçülerde beyaz olmayanları vurduğu ve bu alanlardaki farkların daha da büyüdüğü asıl yadsınamaz büyük gerçektir.

Obama bu konuları bilmediği gibi, Ermeni-Türk ilişkilerinin geçmişini de bilmiyor. “Soykırım” dediği olayları Kongre’den geçirmek için elinden geleni ardına koymayacağını birkaç kez açıkladı. Beyaz Saray’a seçilebilmek için onların da desteğine gereksinimi var. San Francisco’da konuşmamı yaptığım sıralarda, Obama’nın yakında oraya siyaset eylemleri için para toplamak üzere geleceğini öğrendim. Daha önceki seçimlerde nasıl para topladığını da kitabında anlatıyor. New York’ta iki hafta kadar önce basılmış olan kitabımdan ve başka yayınlarımdan da “Başkan Obama’ya…Yazardan” notuyla kendine verilmek üzere güvendiğim bir kişiye bıraktım.

Obama’nın kitabı küreselleşmenin mimarlarına, bizim de Türkiye’de benzer biçimini işittiğimiz şu iletiyi yolluyor: Beni deliğe süpürmeyin; benden yararlanın!

24
Jun
08

İzzettin Doğan, Nâzım ve Fethullah

Geçtiğimiz haftanın en ilginç çıkışı hiç kuşkusuz Prof. Dr. İzzettin Doğan’dan geldi. Türkiye’deki Alevi kesimin önde gelen isimlerinden biri olan İzzettin Doğan, Cem Vakfı Genel Başkanı, Alevi Vakıfları Federasyonu Onursal Başkanı, Cem Radyo, Cem TV ve Habercem kurucusu olarak biliniyor. İzzettin Doğan’ın ilginç çıkışı ise Amerika’da yaşayan Fethullah Gülen ile ilgili.

Geçtiğimiz hafta 16 Haziran Pazartesi günü Vatan gazetesinde Mine Şenocaklı’ya verdiği mülakatta Fethullah’ı yere göğe sığdıramazken, Fethullah’ın Türkiye’ye dönmesine izin verilmesi gerektiğini savundu. Konu ile ilgili sorulan sorulara özetle şu karşılığı veriyor: “Fethullah Hoca’yı tanırım. Saydığım bir insan. Onu İslam’a ilgilenen bir düşünür, bir filozof olarak görüyorum. Birkaç defa görüştük, konuştuk, kendisi geldi. Cemevlerinin yapımında olumlu bir katkısı vardır. Artı, tartışmaya açık bir insan. Ben o açıdan Fethullah Hoca’nın düşüncelerinden hiçbir zaman çekinmedim. Zaten bizdeki yanlış o. Fethullah Hoca ile konuşmak, dost olmak bence bir sakınca değil, tam tersine insanlar konuşarak anlaşır. Onun öcü gibi gösterilmesi yanlış. Fethullah Hoca kendi alanında bilge bir kişi. Fethullah Gülen konusu da, onun Türkiye’ye gelmesi konusu da müsamaha görmeli. Eğer varsa işlediği suçlar, adil bir şekilde yargılanmalı. Yani Fethullah Hoca olduğu için değil, bir insandır o da ve insan gibi yargılanmalı…”

Yukarıda da görüldüğü gibi İzzettin Doğan çok ucuz yollardan Fethullah’ı aklama çabası içine girmiş. Ucuz yoldan diyoruz; çünkü Fethullah’ın filozof olduğu, İslam bilgini olduğu gibi propagandaları epey zamandır Fethullahçı gazetelerde okuyoruz. Yok efendim Fethullah adına bilmem hangi Amerikan üniversitesinde kürsü açılmış da, Fethullah şöyle hoşgörülü adammış da falan filan. Madem Fethullah’ı aklamaya çalışacaksın, bari ortaya yeni bir şeyler koy da farkın olsun. Klasik Fethullahçı propaganda malzemeleri sana bir şey kazandırmaz.

Bir de söylediklerini güçlendirmek için Nâzım Hikmet örneğini veriyor: “Bence bir Nâzım Hikmet’i düşünün… Nâzım Hikmet’i sevmeyebilirsiniz, Marksistti diye, komünistti diye… Ama Nâzım Hikmet’in büyük bir şair olduğunu reddedebilir misiniz? Ne oldu? Yurtdışında öldü. Hâlâ da mezarı getirilemiyor. Türkiye bu tip şeyleri aşmalı.”

Yani demek istiyor ki, Fethullah büyük bir din âlimidir. Amerika’larda ölürse sonra çok yanarsınız. Valla bence Fethullah’a da zaten Amerikalarda ölmek yakışır. İnsan kendini nereye ait hissediyorsa orada kalmalı. Bu anlamda Nâzım’ın mezarının Türkiye’ye getirilememesi bir kayıptır. Çünkü Nâzım memleket hasretiyle ölmüştür. Ama Fethullah için aynı şey söz konusu değildir. Hem madem Fethullah memleketine çok hasret, buyursun gelsin. Onu Amerikalarda tutan mı var? Zaten suçsuzluğuna da inanıyorsa kendisi açısından mesele yok demektir. Gelir, yargılanır ve eğer suçsuzsa adalet tecelli eder ve o da gönül rahatlığıyla ülkesinde ikamet eder.

İzzettin Doğan’a özellikle diğer Alevi örgütlerinden tepkiler geldi; “Sen nasıl Fethullah Gülen’i savunursun” diye. Gösterilen tepkileri anlayabiliyoruz ama bir taraftan da şunu görüyoruz ki, dinsel kimlik üzerinden ya da mezhebe dayalı kendini ifade etmenin ve örgütlenmenin varacağı son nokta da ne yazık ki burası.

O nedenle İzzettin Doğan’a sadece Fethullah’ı aklamaya çalışırken Nâzım’ı bu işe alet etme diyoruz.

24
Jun
08

Azerbaycan küreselleşmenin hedefinde

Bir önceki syazımızda, Azerbaycan’da Ekim 2008’de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağını ve bu seçimlerin Azerbaycan başta olmak üzere Türkiye, Türk dünyası, Rusya, İran ve ABD’yi yakından ilgilendirdiğini yazmış, bilhassa Rusya ve ABD’nin seçimlere büyük önem verdiklerinin altını çizmiştik. Bu arada seçimlere katılmak üzere harekete geçenleri incelemeye başlamış, önce Rusya’da yaşayan ve Rusya’nın adamı olan Ayaz Muttalibov’u ve onu Azerbaycan’da destekleyen birkaç iş adamını mercek altına yatırmıştık. Sonuç olarak bu kişinin seçimi kazanması durumunda Azerbaycan’ın bağımsızlık dahil tüm kazanımlarını kaybedebileceği uyarısını yapmıştık.

Bu yazımızda ABD ve AB destekli olanları inceleyecek, sizlere tanıtacak ve bunlar hakkındaki kesin görüşümüzü aktaracağız. Azerbaycan gerek petrolü, gerek doğalgazı, gerek diğer doğal zenginlikleri ve yaklaşan İran savaşı dolayısıyla elde ettiği stratejik mevkisi ile emperyalist güçlerin iştahını kabartan bir konumdadır. ABD ve AB, Azerbaycan’ın hem doğal zenginliklerine hem de stratejik konumundan dolayı iktidarına muhtaç durumdadırlar. Petrol ve doğalgaz, bir takım anlaşmalarla dünya ülkelerinin istifadesine sunulmuş ve Azerbaycan da petrolünü ve gazını hiçbir sıkıntı yaşamadan satabilme olanağına kavuşmuştur. Yani artık mücadelenin ekonomik yanı kısmen de olsa bitirilmiş, sadece siyasi yanı kalmıştır. ABD ve AB, Azerbaycan’da kendi politikalarını yürütecek, isteklerini karşılayacak ve sözlerinden çıkmayacak bir iktidar istemektedir. Şimdiki Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, rahmetli babası Haydar Aliyev’in çok yönlü ve dengeli politikasını yürütmesine rağmen, bazı konularda AB ve ABD’ye ters düşmekte, onların istekleri doğrultusunda hareket etmemektedir. Mesela; İran üzerine Azerbaycan topraklarından bir saldırı planlayan ABD’ye; “Topraklarımız üzerinden hiçbir komşu ülkeye saldırı izni vermeyeceğiz!” diyen İlham Aliyev ABD’ye; “Demokrasiyi sizin ölçülerinize göre değil, milletimin isteklerine göre yerleştireceğiz” diyerek de AB’ye ters düşmüştü. Kasım ayında Bakü’de yapılan Türk Dünyası Dostluk ve İşbirliği Kurultayı’nda yaptığı konuşmada; “İran ve Ermenistan konularında daha önce açıkladığımız mevkiyi koruyoruz” diyerek ABD ve AB’nin isteklerine yine olumsuz cevap vermişti.

Burada İlham Aliyev’e hak vermemek mümkün değildir. Bir sömürge valisi edasıyla, bir takım isteklerini dikte ettirmeye çalışanlara verilecek en güzel yanıt budur. Bu, bağımsızlığın, özgür olmanın bir gereğidir ve cumhurbaşkanı olarak da İlham Aliyev’in görevidir. İlham Aliyev Azerbaycan’ın dolayısıyla dış ülkelerde yaşayan Azerbaycanlıların da cumhurbaşkanıdır. Öncelikli görevi Azerbaycan’ın bağımsızlığını, Azerbaycan halkının özgürlüğünü korumaktır. Bu yanıtlarla İlham Aliyev bu konuda görevini başarı ile yapmış ve devletinin bağımsızlığını, milletinin özgürlüğünü tüm dünyaya bir kere daha göstermiştir.

Cumhurbaşkanının takındığı bu tavır elbette AB ve ABD yönetimlerince hoş karşılanmamış, onları Aliyev iktidarına karşı bir takım önlemler almaya sevk etmişti. Açık olarak bir şey yapamayacakları için Cumhurbaşkanlığı seçimleri beklenmiş ve şimdi önlemlerini sırayla uygulamaya koymaya başlamışlardır.

Azerbaycan küreselleşmenin hedefinde

Azerbaycan’da ABD ve AB’nin istekleri doğrultusunda faaliyet gösteren kurumlar, vakıflar, şirketler ve iş adamları oldukça fazladır. Bunların en ünlüsü, Quantum Fonu’nun kurucusu George Soros’un kurduğu Açık Toplum Enstitülerinin bir kolu olan “Demokrasi Enstitüsü”dür. George Soros, milli devletlerde, “güya diktatörlerin yıkılması ve ordunun etkisinin azaltılması, demokrasinin yaygınlaştırılması, insan haklarının korunması” amacıyla vakıflar, enstitüler kurmakta, bunların etki alanlarını verdiği paralarla genişletmekte ve meşru iktidarları halk ayaklanmaları metodu ile yıkmanın çalışmalarını yapmaktadır. Gerçekte, onun istediğinin ne demokrasi ne insan hakları olmadığını, onun tek derdinin yeni liberal ülkelerin ve insan tipinin ABD’nin önderliği altında “Yeni Dünya Düzeni” kurulmasına katkı yapmasıdır.

Yeni Dünya Düzeni, ABD şemsiyesi altında, ABD çıkarları için çalışan insanların, milli devletleri yıkarak liberal devleti kurmaları ve milli devletin yerini almaları isteğidir. Bu isteğe karşı çıkan kim olursa olsun yok edilmelidir. Yani, Yeni Dünya Düzeni safsatası, ABD ve AB emperyalizminin isteğine ulaşması ve milli devletlerin sonundan başka bir şey değildir. Bu düzeni kurma ile görevli olanlardan birisi olan George Soros, oluşturduğu iki bin kişilik Açık Toplum ağı ve harcadığı beş milyar dolara yakın para ile Ukrayna’da, Gürcistan’da ve Kırgızistan’da çıkardığı ayaklanmalarla güya halk devrimi gerçekleştirmiş ve ABD yanlılarını iktidara taşımıştır.

“Kurtar Bizi Bush” pankartları

Azerbaycan, Soros’un hedef ülkelerinden biridir. 2003 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde muhalefetin turuncuya boyanması ve mitinglerinde “Kurtar bizi Bush” pankartları açması, Soros’un etkisinin hangi boyutlarda olduğunun bir göstergesidir. Hatta, can düşmanları olması gereken ABD’de yaşayan eski Petrol Bakanı ve Milli Meclis Başkanı Resul Guliyev ile Müsavat Partisi lideri İsa Kamber’i bir potada buluşturan ve birbirleriyle barıştıran güç de Soros’un gücüdür. Bir düşünün, aynı mücadelenin içinden geldikleri halde (İkisi de Azerbaycan Halk Cephesi’nin yönetici kadrosundaydılar) Müsavat Partisi Başkanı İsa Kamber ile Azerbaycan Halk Cephesi Partisi Başkanı Ali Kerimli birleşemiyorlar da, Halk Cephesi iktidarını deviren komplonun içinde olan Resul Guliyev ile İsa Kamber birleşebiliyorlar. Bunları birleşmeye zorlayan güce işte bu yüzden Soros’un gücü diyoruz.

2003 seçimleri Soros ve ekibi için bir deneme seçimiydi. Bana göre, aldıkları yenilgi, teslim oldukları, mücadeleden vazgeçtikleri anlamına gelmez. Daha deneyimli, daha akıllı, daha istekli olarak meydana döneceklerdir. Edindikleri tecrübelerle Azerbaycan’ı bir kere daha karıştırmaya çalışacaklar ve ellerinden gelirse yönetimi zayıf düşürecek birtakım eylemler yapacaklardır. Çok dikkatli olmak gerektiğini herhalde benim kadar yöneticiler de biliyorlardır. Bu bakımdan “Demokrasi Enstitüsü” gözaltına alınmalı, ülke yasalarına aykırı davranışlara asla izin verilmemelidir. Bilhassa ABD ve AB yanlısı iş adamlarının faaliyetleri yakından izlenmeli, ülkenin siyasi yapısının bozulmasına yönelik her türlü yasadışı hareket şimdiden önlenmelidir.

ABD’de yaşamanın bedeli, ABD çıkarlarına hizmet etmektir

Resul Guliyev de kesinlikle yeni bir girişimde bulunacaktır. ABD’de hiç kimseyi elini kolunu sallayarak bu kadar uzun zaman yaşatmazlar ve boş bırakmazlar. Bu kadar uzun süre ABD’de yaşamının bir bedeli vardır ve o da “kendi ülkesinde ABD çıkarlarına hizmet etmektir.” Bunun gereğini yapmayan hiç kimse ABD’de bu kadar uzun süre barınamaz (ABD’de Resul Guliyev kadar uzun süre yaşayan bir de bizim Hocaefendi var, biliyorsunuz ve marifetlerini de görüyorsunuz!).

Resul Guliyev’in ne yapacağı ve nasıl hareket edeceği şimdilik bilinmiyor; fakat ABD’nin ona bir strateji hazırlayacağı da bir gerçek! Öyle ise çok dikkatli olmak gerektiği de ortada. Daha tecrübeli ve daha akıllı olacağı da açık…

Ülke içinde faaliyet gösteren ve geçen seçimlerde ABD ve AB tarafından desteklendikleri sokaktaki çocuklar tarafından bile bilinen Müsavat Partisi ile Azerbaycan Halk Cephesi Partisi bu seçimlerde acaba neler yapacaklar? Tutumlarında bir değişiklik olacak mı? Yoksa yine kendi halkı yerine AB ve ABD’ye mi güvenecekler? Bu soruların yanıtları şimdilik, pek net olarak ortada görünmüyor. Yalnız, uzun yıllara dayanan tecrübelerim ve ABD’nin politikasını yakından takip etmemden dolayı şunu rahatça söyleyebilirim. Bugün var olan koşullarda ne AB ve ABD bunları bırakır ne de bunlar AB ve ABD’yi… Yani iki büyük muhalefet partisi, bir ihtimal Lale Şevket’i de aralarına alarak Resul Guliyev destekli, dolayısıyla AB ve ABD destekli olarak seçimlere katılabilirler. Bana göre de bu onların sonu olur. Bir daha politika arenasında onları göremeyiz!

Çünkü; bugün ülkemizde yüzde doksanlara varan AB ve ABD karşıtlığı daha fazlası ile Azerbaycan’da var. Yani Azerbaycan halkı en az Türkiye halkı kadar AB ve ABD’ye güvenmiyor. Bunların desteği ile seçim kazanmak Azerbaycan’da pek mümkün değildir. Türkiye’yi bu konuda örnek göstermeyin. Çünkü Azerbaycan halkı, kim ne derse desin, kendisi okuyor, araştırıyor ve gerçeği yakalıyor. Hem de onların üstünde bizde olduğu gibi bir dini baskı da yok. Yani farklı bir seçmen yapımız var. Bu yüzden AB ve ABD destekli seçimlere katılanların kazanma şansı hiç yoktur, diyoruz.

Azerbaycan’da Aliyev’e muhalif partiler

Azerbaycan’da muhalefeti temsil eden iki büyük parti, Müsavat Partisi ve Azerbaycan Halk Cephesi Partisi’dir. Geçen Cumhurbaşkanlığı seçimlerine Halk Cephesi Partisi Genel Başkanı Ali Kerimli katılmamış ve Müsavat Partisi Genel Başkanı İsa Kamber’i desteklemişti. İsa Kamber daha sonra ABD’de yaşayan ve ülkeye sokulmayan Resul Guliyev ile işbirliğine gitmiş ve onun da desteğini arkasına alarak seçimlere katılmıştı. Hafızam beni yanıltmıyorsa yüzde on üç civarında oy almış, sonradan seçimlerde hile yapıldığı gerekçesi ile itiraz etmiş, mitingler düzenlemiş, fakat halktan gerekli desteği görememişti. Zannımca bu desteği alamamasının en önemli nedeni “ABD destekli” mitingler, açıklamalar ile bir partili gibi demeçler veren Norveç büyükelçisinin ortaya çıkmasıydı. Bu mitinglere halkın destek vermemesi, bağımsızlığını kazanması on yılı bile geçmeyen bir ülkenin, bağımsız yaşamaya susamış vatandaşlarının koydukları tepkiden başka bir şey değildi. Bu seçimlerde de aynı politikayı sürdüreceklerini zannettiğim bu partiler, acaba seçimlere tek adayla mı katılacaklar, yoksa her parti kendi adayı ile mi katılacak? Bu henüz belli değil! Belki, bu seçimde Müsavat Partisi aday çıkarmaz, Halk Cephesi Partisi’nin adayını destekler. Belki de Müsavat Partisi kendi adayına yine destek ister. Müsavat Partisi ile Halk Cephesi Partisi’nin seçimlere bir koalisyon ile gitmesi kesin gibi görülüyor. Belki Lale Şevket Hanım da bu koalisyona katılır. Ama ABD’de oturan Resul Guliyev’in bu koalisyona destek vereceğine kesin gözüyle bakıyorum. Bu durum, 2003 seçimlerinden farklı bir seçim tablosu ortaya koymayacak gibi görünüyor. Hatta, daha önce seçimlere katılan Vatandaş Hemreyliği Partisi Genel Başkanı Sabir Rüstemhanlı’nın da durumu pek netlik kazanmış değil. Zannımca Sabir Bey seçimlere katılmayacak ve şimdiki cumhurbaşkanı İlham Aliyev’e destek olacaktır. Çünkü muhalefet partilerinin ABD ve AB yanlı teslimiyetçi politikalarına karşı olduğunu her fırsatta dile getiren Sabir Bey’in, eğer kendisi aday olmazsa İlham Bey’i destekleyeceğini düşünüyorum. Bu yüzden muhalefetin birleşmesi, seçim sonuçlarına pek etki yapmayacak diye görünüyor.

İlham Aliyev yönetimi

Doğal olarak şimdiki cumhurbaşkanının beş yıllık yönetiminin de seçimlere etki etmesi kaçınılmazdır. Önceleri, hele Haydar Aliyev gibi bir zirveden, bir dehadan sonra cumhurbaşkanı olmanın zorluklarını yaşaması beklenen İlham Aliyev’in, beklentilerin aksine koltuğa çabuk ısınması ve yüksek seviyeli bir yönetim sergilemesi kendisi açısından olumlu puan olmuştur.

Tüm dünya bir ekonomik kriz ile boğuşurken Azerbaycan’daki ekonomik tablonun oldukça iyi bir durumda olması, ülke genelinde huzur ve güvenin sağlanması, çalışanların gelirinin dünya standartlarında olmasa da iyileştirilmesi, dış politikada dengeli, her yönlü ve istikrarlı bir politika takip edilmesi, tarım ürünlerinde artış sağlanması, Bakü’yü tehdit edere boyutlara ulaşan trafik sorununun çözümü için yeni köprüler, alt ve üst geçitler, yollar yapılması gibi olumlu gelişmeler, İlham Aliyev’in hanesine eklenen artı puanlardır.

Son iki üç yıldır Türk dünyası ile ilgili kurultay, konferans ve sempozyumlara katılan tek devlet başkanı olması da İlham Aliyev’in destek çevresini genişletmiş, Türkçü ve milliyetçi kesimler kendisini destekler bir hale gelmiştir.

Böyle bir tablo içerisinde İlham Aliyev’in seçimleri kazanması kadar doğal bir sonuç yoktur. Geçen seçimlerde yüzde yetmiş sekiz oranında olan oylarını, kesinlikle inanıyorum ki, bu seçimlerde yüzde seksenlerin üzerine taşıyacaktır. Yüzde sekseni geçen bir halk desteğinin de İlham Aliyev’in elini daha kuvvetli hale getireceği gerçeğini gözden ırak tutmamak gerektiğini düşünüyorum. Bu büyük çoğunluğun desteği ile İlham Bey reformlara devam edecek ve ülkenin geleceğinde genç kadrolara daha geniş yer verecektir. İlham Aliyev’i destekleyen Yeni Azerbaycan Partisi’ndeki gelişmeler de bunun habercisi gibidir.

Dış güçlerin desteğinde iktidar olmayı hayal edenler, (ister Rusçu, ister ABD ve AB’ci, ister İran yönümlü olsun), bu seçimlerde önceki seçimlerden daha iyi sonuç alamayacaklardır. Çünkü başkasının ipi ile kuyuya inenler ya kuyuda kalır, ya da ipin sahibine teslim olur. Azerbaycan’daki durum da şimdilik bundan farksız görünmüyor. Her şeyden önemlisi, Azerbaycan’ın bağımsızlığı ve Azerbaycan halkının özgürlüğünün korunmasıdır. Henüz çok genç olan Azerbaycan devletinin gelecek yüzyıllara taşınmasıdır. Görünen tablo içerisinde, bu işi en iyi şekilde yapacak olan da şimdiki cumhurbaşkanı İlham Aliyev’dir.

Seçimlere üç aydan fazla bir zaman olmasına rağmen, bunları yazmamın nedeni, Azerbaycan’ın ülkem için olan önemi ve Azerbaycan halkının öz be öz kardeşlerimiz olmasıdır. Rahmetli Haydar Aliyev’in deyimi ile “İki devlet, bir millet” olmamızdır. Yani Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin, Türkiye’nin genel seçimleri kadar bizi ilgilendirmesidir. Tüm temennimiz, orada istikrarlı, bağımsızlığı ve özgürlüğü koruyabilecek, Azerbaycan halkını mutlu ve refah içinde yaşatabilecek, milliyetçi, Türkçü bir yönetimin olasıdır.

24
Jun
08

Bağnazlık ve yobazlık saldırıları

Görülmemiş bir pervasızlıkla sürdürülen yargıya ve silâhlı kuvvetlere saldırı, savunma dilekçelerine geçecek ölçüsüzlüğe vardırıldı. Siyasal iktidarın Atatürk’ü sevmeyen zavallılarla onları savunan yıkıcı kuruluşlara ve Sivas’ta sıkmabaşlı olarak tek tip giysilerle törene sokulan genç kızlara hoşgörüsü ilginçtir. Bu çirkinlikleri kınayamamış, lâik cumhuriyeti temsil görevinin gereklerini yerine getirmekten kaçınmıştır. Takiyyelerle, inkârla, tersine çevrilen anlatımlarla, görevini yapan kişilere saldırılarla, anayasal ilkelere karşıtlıkla bir yere varılamaz, bir şey sağlanamaz. Dokunulmazlığa güvenilerek devletin temeline dinamit koyma çabaları kimseye bir şey kazandırmaz. Redd-i hâkim ve manevî tazminat hakkı bulunan Başsavcı’nın karşılaştığı haksızlık ve çirkinlik kimi olguların göstergesi: Düzey, nitelik, kişilik ve yeterlik. Özetle insanlık ve yurttaşlık. Türkiye Cumhuriyeti şimdiye kadar hiç bu ölçüde çalkantılarla sarsılmadı. Devlete iktidardan hiç bu derece saldırı gelmedi. İbretle izlenen olaylar ve durumlar katlanılması güç olumsuzlukların kanıtıdır.

Şaşılacak durumlar

Giderek artan enflâsyon baskısıyla büyüyen ekonomik kriz bir yana bırakıldı, olağan bir kapatma dâvası her olayın önüne geçti. Kimse partileri demokrasiye yaraşır tutum ve davranışa çağırmayı düşünmeden kapatma dâvasını açarak devleti ve demokrasiyi koruyan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ile amaçlı anayasa değişikliğini önleyen Anayasa Mahkemesi’ni suçluyor. Akıl almaz biçimde konuşma ve yazılarla Mahkemenin Başkanvekili ile Kara Kuvvetleri Komutanı’na saldırıyor. Utanmadan, sıkılmadan dinlemenin gerekli olduğu savunuluyor. İnsanî ilişkiler tartışılıp kınanıyor. Kişisel bozuklukların toplumsal yıkıma neden olduğu unutularak iktidarın yalakalarınca sürdürülen karalama kampanyası körükleniyor.

Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın anayasal ilkelere bağlılık ve saygıya çağrı içerikli konuşmalarından gocunarak konuşmaması için Meclis’e teklif sunanların önünde koşan eski milletvekilinin eğilimleri gözardı edilerek toplantısına katılanlar duyuluyor.

Türkiye’yi kurtarıp lâik cumhuriyeti kuran Büyük Atatürk’ün en yakın arkadaşı ve İkinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’ye “Halk düşmanı” diyenler görevde tutuluyor, partide korunuyor.

Hakkında kapatma dâvası daha önce açılan bir partinin milletvekilleri içtikleri andı unutarak, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığıyla bağdaşmaz önerilerde bulunup konuşmalar yapabiliyor.

Fethullahçıların açılımları izlenmiyor.

Sıkmabaşa olur vermediği için Trabzon-Çaykara’da bir meslek lisesi öğretmeni okul yönetimince tehdit ediliyor, gericiler tarafından dövülüyor.

Anayasa Mahkemesi saldırılar için Cumhuriyet Savcılarını göreve çağırıyor.

TRT’de kürtçe yayına olur veren yasa çıkarılıyor.

Kamu İhale Yasası ile Kamu İhale Sözleşmeleri Yasası yerel basının olanaklarını ortadan kaldırıp sesini kısacak, hattâ kapanacak kurallar getiriyor.

Yurttaşları öldürerek mallarına elkoyan çete yakalanıyor. Suç örgütleri, mafya, siyasal ve ekonomik çeteler, medya çetesi daha neler neler.

Tüm bunlar siyasal iktidarların kötülüklerine dayanmaktadır. Demokrat Parti Türkiye’yi elli yıl geri götürmüştü, günümüz iktidarı bunu yüzelli yıla çıkardı. Meclis Başkanı’nın trilyonluk makam arabası söylentileri de ayrıca burukluk yaratıyor.

Anayasa Mahkemesi kararlarını hiç anlamamasına karşın mahkemeye gerekçe yazmasını öğretmeye kalkışan, önceki kararları yetersizlikle eleştirip karalayarak son kararı geçersiz göstermeye çalışan kendini beğenmişler türedi.

Yıllarca dincilerin neler yaptığını yapacaklarını anlatmaya çalıştık, anlatamadık. Kimi “saf”lar AKP’nin “lâik cumhuriyet ilkesini benimsemesi gerektiği”ni söylüyor. Giderek yaygınlaşan sıkmabaşı, sıkmabaşlıların söylemlerini, kentlerin, ilçelerin ne duruma geldiğini görmüyorlar, AKP’nin hırçınlık ve kabadayılığını anlamıyorlar mı, hangi umutla?

Bunları bırakıp Anayasa Mahkemesi Başkanvekili’yle Kara Kuvvetleri Komutanı’na ilkellik ürünü saldırılar ürkütüyor. Yüksek Yargıcı ile Yüksek Komutanı’na güvenilmeyen ülke olur mu?

Yerel seçimler için musluklar açıldı. Armağan-yardım paketleri bu seçimlerde kimbilir hangi büyüklükte, ağırlıkta ve çeşitlilikte olacak? İller Bankası’nın alacakları, Belediyelere yapılan ödemelerden kesilmeyecek.

Ağustos ayı rektör seçimleriyle şenlenecek. Yanlı olduğu açık Cumhurbaşkanı’nın yapacağı atamalar, Danıştay üyeliği seçimiyle somutlaşan durumlar neler getirecek göreceğiz.

Düzey ve onur yoksunları

Yalanlarla saldıran toplum zararlılarına yanıt vermek onların düzeyine inmektir. Yargı yoluyla kim olduklarını belirlemek en uygun karşılıktır. Onlar gibi çirkin sözcükler kullanmak dilime, onların düzeyine inmek kişiliğime yakışmaz. Yoksa neler söylemek ve yazmak olanaklıdır. Kişiliklerinden yaşamlarına, yazıp yaptıklarına değin. İlkellik, bağnazlık, iğrençlik yansıtan yazılar, içkarasını dışa vuran yorumlar, değerlendirmeler, sözde eleştiriler. Hele kimilerinin ahmakça, aptalca, avanakça, soysuzca, onursuzca, ahlâksızca, kiralanmış, satılmışçasına, döneklik ve sapkınlık sırıtan tutum ve davranışları, alçaklığa uzanan şımarıklık ve şirretlikleri. Şakşakçılık ve yalakalıkları. İnsanlık yoksunluğunun acı belirtileri. Olayı, konuyu bırakıp kişiliklere ve onura yönelen çamur atmaları. Düşünceleri eleştirmek yerine kişileri karalama çabaları, pis oyunlar. Ulusalcılığı ve ulusalcıları salakça karalayanlar çoğaldı.

Ne acı

Sömürgeci ve yayılmacı emperyalistler işgal edip yönettikleri halkı evlerine, işyerlerine kapatır ya da tapınmayla zamanlarını geçirip kendilerine elverişli ortam yaratarak her şeyi alıp götürürler. Ne kaynak, ne bir varlık kalır ne de bağımsızlık ve namus. Mustafa Kemal ve arkadaşları Ulusal Kurtuluş Savaşı ile yaşamımızı ve namusumuzu kurtardılar. Onurumuzu korudular. İngiliz askerlerinin İstanbul’da milletvekilinin eşini yanından alıp götürdüklerini bilmeyenler, unutanlar, unutturmak isteyenler onları özleyebilir. İnsanlığın, yurttaşlığın, bağımsızlık, özgürlük ve egemenliğin bilincinde olmayanlar Atatürk’ü sevmeyebilir. Vatanı olmayanın dini, aklı olmayanın Allah’ı olmaz. Müslüman çoğunluklu dünya ülkeleri içinde dinini en mutlu biçimde yaşayan insanlar Türkiye’dedir. Bu gerçeği yadsıyan karanlıktakilere acınır. 1953’deki bir yazıda “Atatürk’ü sevmek zorundayız” demiştik. Kazandırdığı öyle değerli edinimler var ki hiçbir şeyle ölçülmez. Öğrenim Birliği’ni ikiliye çevirip şimdi de dinî eğitime dönüştürenlerin getirdiği sakıncalar somutlaşıyor. Yine Atatürk’e dayanarak bunları aşacağız. İşte diploma töreninde Atatürk posterlerini dalgalandırarak uyaran gençler…




İstatistikler

  • 461,650 Tıklama

 

Haziran 2008
M T W T F S S
« May   Jul »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30