25 Jun 2008 için arşiv

25
Jun
08

DİSK’ten Genç-Sen’e destek

DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Genç-Sen’in 2821 sayılı Sendikalar Yasası’na dayandırılarak kapatma davası açıldığını belirtirken, “2821 ve 2822 sayılı yasalar deli gömleğidir. Biz bu deli gömleğini giymeyeceğiz” şeklinde konuştu.  

Çelebi, Genç-Sen üyeleriyle DİSK genel merkezinde basın toplantısı düzenledi. İstanbul Valiliği’nin, Genç-Sen’in kapatılması istemiyle açtığı davanın, sendikal hak ve özgürlüklere yönelik olduğunu vurgulayan Çelebi, “Dava dilekçesindeki iddialara göre, 2821 sayılı Sendikalar Yasası öğrencilerin sendika kurmasına izin vermiyormuş. 2821 sayılı yasa işçi sendikalarına da izin vermiyor, yasaklar ve engellemeler koyuyor” şeklinde konuştu. “2821 ve 2822 sayılı yasaların deli gömleği” olduğunu her zaman söylediklerini ifade eden Çelebi, “Biz DİSK olarak demokrasiye ve çalışma yaşamına giydirilmek istenen bu deli gömleğini giymeyeceğiz” dedi. Çelebi, konuşmasında başta işçi sınıfı olmak üzere tüm toplumsal kesimlerin hak ve özgürlükleri için örgütlenme çabalarını destekleyeceklerini vurguladı.

Öğrencilerin sendika kurma hakkının Türkiye’nin de imzaladığı uluslararası sözleşmelerce ve Anayasa’nın 90. maddesince güvence altına alındığını ifade eden Çelebi, “dünyanın her yerinde öğrencilerin sendikaları bulunduğunu, öğrenci sendikalarının okul yönetimlerine katıldığını, daha nitelikli bir eğitim için mücadele ettiklerini” kaydetti. Çelebi İstanbul Valiliğinin, daha önce hukuka aykırı bir biçimde, Genç-Sen’in tüzel kişiliğini tanımadığını ifade ederken, ”Şimdi tanıdı. Tanır tanımaz kapatma davası açtı” dedi.

Genç-Sen yönetiminden Gözde Mutlucan da kapatma davasının “yalnızca çalışanlar ve işverenler sendika kurabilir, öğrenciler emek sermaye ilişkisi içerisinde değildirler” gerekçesiyle açıldığını söylerken, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin, herkesin çıkarlarını korumak için sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkı bulunduğunu hüküm altına aldığını ifade etti.  
 

 

25
Jun
08

Ukraynalı komünistlerin kongresi

Ukrayna Komünist Partisi’nin 42. Kongresi 21-22 Haziran 2008 tarihinde Kiev’de yapıldı. Kongre, Nazi işgaline karşı verilen savaşın zaferle sonlanmasının 63. yıldönümüne denk geldi ve Büyük Yurtseverlik Savaşı’nda yaşamlarını yitirenler saygıyla anıldı.

42. Kongre’ye damga vuran ise ülkenin NATO’ya girmesi ile ilgili siyasi gelişmeler oldu. Turuncu “devrimi” gerçekleştirenler, Ukrayna’nın bir yıl içinde NATO üyesi olması için ellerinden geleni yapıyorlar. Kiev sokaklarında ilan panoları NATO reklamları ile dolu, ulusal televizyonlarda NATO reklamları yayınlanıyor ve NATO’nun ülkenin gelişmesine katkı yapacağı vurgulanıyor. Buna karşılık güçlü yurtseverlik gelenekleri ve Rusya ile tarihi bağları olan Ukrayna halkı NATO üyeliğine karşı çıkıyor. Daha önce NATO karşıtı kampanya ile 4 milyon imza toplayan Ukrayna Komünist Partisi NATO karşıtı mücadeleyi çalışmalarının eksenine oturtmuş durumda.

Kongre’de konuşan Rusya Federasyonu Komünist Partisi’nin lideri Zyuganov da NATO karşıtlığına ve Ukrayna ile olan tarihsel dostluk bağlarına işaret etti. Şu anda karşı devrim sürecine izin vermeyen ve Avrupa’nın Venezuellası olarak adlandırılan Belarus’un Komünist Partisi lideri Gennadiyevna da bu konudaki kararlığı bir kez daha vurguladı.

Hali hazırda ulusal parlemento Rada’da 26 milletvekili ve yerel parlementolarda ciddi bir gücü bulunan Ukrayna Komünist Partisi’nin kongreye katılan üç yüzden fazla delegesi partinin gençleşmesine yapılan vurguyu desteklediler. Parti üyelerinin %40 kadarının 1991’den sonra partiye üye olduğuna dikkat çekildi. Komsomol üyesi genç bir delege konuşma yaparken, 19 yaşında çok genç bir parti üyesine prezidyumda yer verildi. Öte yandan parti üyesi emekli subaylar üniformaları ile kongreye katıldılar ve savaş gazileri adına konuşma yapıldı.

Kongreye 37 komünist veya işçi partisi temsilcisi konuk olarak katıldı. Brezilya Komünist Partisi’nden Vietnam Komünist Partisi’ne kadar dünyanın birçok yerinden temsilicinin yer aldığı kongreye Türkiye’den TKP delegasyonu katıldı.

 Kongrenin ilk günü sonunda iki ayrı orkestranın ve çok sayıda opera sanatçısının katıldığı bir konser verildi. İkinci gün Kongre belgesi üzerinde hararetli tartışmalar yapan delegeler, belgeye son halini verdiler. Parti programının bir an önce tamamlanması için çalışmalara hız verilmesini isteyen delegeler bir kez daha kongre belgesinde kararlılıklarını vurguladılar: NATO’ya Ukrayna’da geçit yok.

25
Jun
08

299′unu toplasan bir akıl etmiyor

Demokrasi için yola çıktığını iddia eden Ortak Akıl Hareketi’nin manifestosundan ırkçılık ve gericilik akıyor.AKP’ye yakın çeşitli kuruluşların oluşturduğu Ortak Akıl Hareketi, ilk mitingini Cumartesi günü Malatya’da yapacak.

Önceki gün “manifestosu”nu açıklayan ve 299 kuruluşun katıldığı iddia edilen hareket, amacını “Türkiye’de yaşanan demokrasi ve özgürlük mücadelesine aktif katılım sağlamak, temel hak ve özgürlüklerin alanını genişletmek, millet iradesini her tür vesayet ve ipotekten arındırmak, toplumdaki her tür inanç, yaşam tarzı ve eğilimleri eşit olarak hukuk güvencesine alacak yeni bir anayasa talebini diri ve canlı tutmak” şeklinde açıklamıştı.

Koordinatörlüğünü Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı (TGTV) Genel Sekreteri Ayhan Ogan’ın yaptığı hareketin toplantısına, Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu, Hak-İş Genel Başkan Yardımcısı Yusuf Engin, TGTV Başkanı Necati Ceylan ve Mazlumder Genel Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu katılmıştı.

“Devletimiz olmazsa olmazımız!”
Hareket ilk mitingini yapacağını duyurduğu Malatya’da bir basın toplantısı düzenledi. Toplum Gönüllüleri Birliği’nde yapılan toplantıda Ortak Akıl Hareketi adına açıklamayı Memur Sen Bölge Başkanı Şahin Kayaduman yaptı. Kayaduman cumartesi günü yapılacak mitingle ilgili bilgi verdi.

“Devletimiz olmazsa olmazımızdır” diyen Kayaduman, “Bütün sorumluluk sahiplerine sesleniyoruz aklınızı başınıza alın” diye konuştu. Türkiye Cumhuriyeti devletinin “Hakimiyet bila kaydü şart milletindir” prensibi üzerine inşa edildiğini söyleyerek sözlerini sürdüren Kayaduman, “Bize göre bugün; Türkiye’nin sadece demokrasisi değil, devlet aklı ve devletin varlık temelleri de büyük tehlikeyle karşı karşıyadır” iddiasında bulundu.

Irkçılık, hamaset, ucuzluk dolu bir “manifesto”
Hareketin temsilcilerinden Ali Uslu da “Ülke insanının demokratik bir zeminde gerçekleştirdiği birlik ve bütünlük projesinden kim, niçin rahatsız oluyor” ve “Yaşanan sürecin sonunda Türkiye yeniden bir siyasi türbülansa girer ve bütün kazanımlarını bir çırpıda yitirirse, bunun hesabını kim verecek” sorularını yöneltti.

Hareketin manifestosundaysa “Türkiye küçük hesapların, hedeflerin ve ufukların ülkesi olmayacaktır. Kader bunu Türk milletine yasaklıyor. Şan, şeref, insanlık dersleri ile dolu bir tarihin gözü üzerimizdedir. O tarihi bizimle birlikte yazanların gözü üzerimizdedir” ifadeleri yer alıyor.

25
Jun
08

Türkiye’deki “Almancılar” işbaşında

Bahçeşehir Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi ve Konrad Adenauer Vakfı işbirliğiyle düzenlenen “Ankara Güvenlik Konferansı”, Türkiye’de AB ve NATO başlıklarında Almanya’nın etkisini artırmayı hedefliyor.Her yıl düzenlenmesi planlanan konferans, Münih Güvenlik Konferansının NATO’nun işlevinin tartışıldığı bir platforma dönüşmesin ardından, yeni bir platform arayışının sonucu durumunda. Konferansın davetçisi konumundaki Bahçeşehir Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi, Türkiye’deki diğer stratejik araştırma merkezleri gibi özellikle güneydoğu ve doğudaki örgütler ile PKK üzerine çalışmalar ile biliniyor. Konrad Adenauer Vakfı ise adını sıkça duyduğumuz bir vakıf ve hedefi Türkiye siyasetinde ve sivil toplum alanında Almanya’nın etkisini artırmak.

NATO toplantıları için zemin teşkil etmesi beklenen konferansın, Münih Güvenlik Konferansı gibi, NATO’nun ve AB’nin askeri-stratejik başlıklarında belirleyici öneme sahip bir platform olması hedefleniyor.

Konferans ile ilgili açıklamada Türkiye ile Almanya’nın AB’den ayrı olarak, ikili işbirliğinin geliştirilmesinin amaçlandığı belirtilirken, konferansın ilk gününde “Irak-Bölgesel etkileşimler”, “Kafkasya-NATO’nun genişlemesi”, “Enerji arz güvenliği”, “Balkanlar” ve “Küresel ısınmanın jeopolitik ve jeostratejik etkileri” başlıklı oturumlar düzenleniyor. Konferansın bu bölümlerinde basın bilgi alamayacak. Konferans, 25 Haziran’daki “Türkiye’ye jeostratejik bir bakış” başlıklı panel ve genel bir değerlendirmeyle son bulacak.

Konferans’ın tanıtım metninde hedef olarak Türkiye ile Almanya arasında işbirliğini artırma vurgusuna yer veriliyor.

25
Jun
08

“Fatih Terim kabadayı bozması”

İngiliz gazetesi The Guardian’ın internet sitesinde, Almanya maçına saatler kala Fatih Terim hakkında yazı yayınladı.

Blog yazarlarından Scott Anthony’nin makalesinde Terim’in Türkiye’yi böldüğü söylendikten sonra onun “kabadayı bozması” olduğu Türkçe vurgulanıyor.The Guardian gazetesinin internet versiyonunda Fatih Terim hakkında Türkçe “kabadayı bozması” dendi. Blog yazarı Scott Anthony tarafından hazırlanan makalede gazetenin Terim’i doğru bir Türkçe ile “kabadayı bozuntusu” olarak tanımlamasının bir dizi gerekçesi anlatılıyor.

Türkiye’nin Terim konusunda bölündüğünü vurgulayan gazete ilk başlarda birçok kişi Türk takmından umudu kesmişken, ard arda gelen sürpriz sonuçlardan sonra şimdi neredeyse herkesin Almanya’yı yeneceklerine inandığını yazıyor. Öyle ki yazıda Terim’in mistik yaklaşımlarının işe yaradığını düşünenlerin artık her sakatlık ve ceza alma sonrasında takıma daha fazla güvendikleri dahi belirtilmiş.

Gerçekçi bir yaklaşımla maçı Almanya’nın alacağının rahatlıkla söylenebileceğini yazan Anthony’nin Terim’in bu gece de sıçraması durumunda onun gazabından kaçmak zorunda kalacakların listesine ekleneceği açık. Yazar daha önce Sivasspor üzerine de makale hazırlamıştı.  

25
Jun
08

Eğitim-Sen ve SES’e baskın!

Van Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı ekipler Eğitim-Sen ve SES Van şubelerine baskın yaptı.Van Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı ekipler, bugün herhangi bir gerekçe göstermeden Eğitim-Sen ve SES Van şubelerine yaptıkları baskında 18 kişiyi gözaltına alıp, 2 bilgisayara da el koydular.

Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde alınan arama kararı ile yapılan baskında emniyet ekiplerinin arama yaptığı süre boyunca , SES ve Eğitim-Sen şubelerinin bulunduğu iş merkezi içerisinde ve dışında çok sayıda çevik kuvvet ekibi hazır bekledi. Yaklaşık 5 saat süren aramada içeriye hiçbir sendika üyesi alınmazken şubelerde bulunan 18 kişi de gözaltına alındı.

Baskının ardından iş merkezinin önünde toplanan Eğitim-Sen ve SES üyeleri için bir basın açıklaması yapıldı. Eğitim-Sen Van Şube Başkanı Lezgin Botan, bugünkü baskının, sendikalarına 2008 yılının ilk 6 ayında düzenlenen ikinci baskın olduğunu belirterek bu baskınların esas amacının KESK’e bağlı kamu emekçilerinin yükselen sesini ve mücadelesini kırmak olduğunu açıkladı.

25
Jun
08

Postal yerine portakal

1991′den sonra askeri darbe olmadı. Şimdi sivil darbeler moda.Türkiye darbeyi tartışıyor. Darbe karşıtları sokakta. Platformlar kuruluyor, panolara afişler asılıyor, imza kampanyaları düzenleniyor. Değişik görüşlerden insanlar yan yana geliyor, örgütler bir çatıda birleşiyor. “Bir daha asla” diyorlar, “bu kez izin vermeyeceğiz” diye haykırıyorlar.

Darbe girişimi beklenen kurum TSK. 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de doğrudan yönetime el koyan askerlerin daha sonra da dolaylı yöntemlerle siyasal alana müdahale ettiği görüldü. Ancak bunların hiçbirine TSK’nın parçası olduğu NATO itiraz etmedi, son ikisinin planlamasında ise ABD ve onun borusunun öttüğü NATO’nun birinci dereceden rolü olduğu biliniyor. Bu darbelerle sermaye sınıfının çıkarları korundu, emekçi kitleler sindirildi, devrimcilere dönük sınırsız şiddet kullanıldı.

Askeri darbe mevsimi şimdilik kapandı
Başka birçok ülkede olduğu gibi, Türkiye’de de askeri darbeler ABD’nin onayı hatta isteği ile gerçekleşiyor. Ancak son yıllarda ABD Avrupa ve Latin Amerika’da askeri darbelere pek itibar etmiyor. Başta İtalya ve Almanya’da somutlanan birinci dalga faşist yönetimlerin dışında, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da İspanya (1936-1978), Portekiz (1926-1974), Yunanistan (1967-1974) Türkiye (1971…; 1980…) Amerikan yanlısı açık faşist diktatörlük veya askeri rejim ve darbelere tanıklık etti.

Latin Amerika’da ise Brezilya (1969), Şili (1973-1990) askeri darbelerinin yanı sıra Küba, Arjantin, Nikaragua, Bolivya, Kolombiya, Dominik Cumhuriyeti, Honduras, Guatemala, Haiti, Panama, Paraguay, Peru, Surinam, Uruguay, Venezuela değişik dönemlerde burjuva demokrasisinin tamamen askıya alındığı askeri ya da sivil diktatörlüklerle yönetildi. Oldukça karmaşık bir siyasal yapısı olan ve ABD ile Fransa’nın sürekli olarak iç işlerine müdahale ettiği Haiti sayılmazsa Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Avrupa ve Latin Amerika’da ABD yanlısı bir askeri darbe yaşanmamış durumda. Avrupa’da askeri darbe kategorisine sokulabilecek tek müdahale, 1993 yılında Devlet Başkanı Yeltsin’in ABD yanlısı generalleri kullanarak Rusya Parlamentosu’na tanklarla saldırıp milletvekillerini tutuklamasıydı. Ancak bu olay daha çok 2000′li yıllarda gerçekleşen turunculu, laleli, güllü darbelerin habercisi, öncüsü gibiydi. Batılı ülkelerde “demokrasinin zaferi” olarak lanse edilmişti. Bugün “darbe istemiyoruz” diyenlerin tamamı, eğer o sıralar akılları siyasete çalışıyorsa, Yeltsin’in zorbalığına alkış tutmuştu.

Bu örneği saymazsak, ABD askeri darbelere ara vermiş gözüküyor.

Sivil darbe verelim
Ancak bu durum ABD ya da genel olarak emperyalizmin Avrupa ve Latin Amerika’daki etkinliğinin azaldığı anlamına gelmiyor. Venezuela, Bolivya gibi ülkelerde yaşananlar çok önemli olmakla birlikte, kıtada ABD’nin etkisi sürüyor. Parlamenter birçok rejim ABD’nin izinde gidiyor, liberal ekonomilerin gereklerini yerine getiriyor.

Avrupa’da ise durum daha farklı. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Avrupa’da küçümsenmeyecek sayıda darbe gerçekleşti. Bunlar alıştığımız askeri darbelerden değildi ve ABD’nin bölgesel planlarına tam denk düşmeyen iktidarların “sivil zorbalık”la alaşağı edilmesi ve NATO’cu, AB’ci yönetimlerin iş başına gelmesinin sağlanmasını hedefliyordu.

2000’de Sırbistan’da “Buldozer Devrimi”, 2003’te Gürcistan’da “Gül Devrimi”, 2004’te Ukrayna’da “Portakal Devrimi”, 2005’te Kırgızistan’da “Lale Devrimi” mevcut iktidarların düşürülmesi ile sonuçlandı. Hepsinde ABD’nin, Avrupa Birliği’nin ve Soros’un parmağı ve parası vardı. Otpor (Sırbistan), Kmara (Gürcistan), Pora (Ukrayna), KelKel (Kırgızistan) adlarına “kasıtlı” bir biçimde “devrim” denen bu Amerikancı liberal darbelere öncülük eden örgütler. Sivil gençlik örgütleri olarak kuruluyorlar. Bu örgütler birbirlerine yardımcı oluyor, hatta zaman zaman deplasmana çıkıyorlar. Öyle ki şu anda bu örgütlerin militanları Rusya ve Belarusya’da “yıkıcı” faaliyetlerini sürdürmenin yollarını arıyorlar. Birçok ülke ise bu tür örgütlenmeleri ve onların destekçilerini kapı dışarı etti.

Gençlik örgütleri olarak yola çıkan ve bir anda para ve medya desteğine boğulan bu grupların arkasında Açık Toplum Enstitüsü, Özgürlük Evi, Uluslararası Cumhuriyet Enstitüsü, USAID, Ulusal Demokratik Enstitü ve Avrupa Birliği’ne bağlı çeşitli kuruluşların bulunduğu kanıtlanmış durumda.

Uyguladıkları taktik her yerde birbirine benziyor. Seçimlerden sonra “hile karıştı” diye ABD ve AB’den protesto geliyor, bunun üzerine sokak gösterileri başlıyor, batılı ülkeler yönetime siyasi ve ekonomik baskı yapıyorlar ve iktidar el değiştiriyor. Sırbistan’da AB yanlıları iktidara geldikten sonra Belgrad’da değişik ülkelerden “darbe”cileri eğiten Şiddet Kullanmayan Direniş Merkezi oluşturuldu.

Böylece sayıları on binlerle ifade edilen kalabalıklarla bir ülkenin yönetimini devirebilecek batı yanlısı hareketler ortaya çıkıyordu.

Devirdikleri, sosyalist iktidarlar değil. ABD’nin stratejik hesaplarına uymayan, bu nedenle bir an önce kurtulunması gereken yönetimler. Özetle kapitalist bir ekonomi ABD’nin ve AB’nin hışmını çekmemek için yeterli değil.

Bugün Türkiye’de “darbe istemiyoruz” diyenler arasında Avrupa Birliği ve ABD desteği aldıkları gün gibi açık kesimlerin varlığı, Soros’un ülkemizde küçümsenmeyecek bir etkisinin olması, birbiri ardına “sivil” inisiyatiflerin kurulmaya başlanması doğal olarak akıllara yukarıda andığımız örnekleri getiriyor.

Darbe karşıtlığı diye diye acaba Türkiye’de yeni bir darbe mi hazırlanıyor?

25
Jun
08

AB darbeyi 1,5 yılda fark etti!

O zamanki adıyla AET faşist cuntaya zaman tanıdı, ilişkileri ancak 1982′de askıya aldı.ABD’nin “bizim çocuklar” yaptı dediği 12 Eylül darbesinin Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkilerinde köklü bir sarsıntı yarattığını söylemek mümkün mü? Elbette hayır… 

O zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Türkiye’nin 1963 Ankara Antlaşması ile başlayan ilişkilerinde 1980 yılına kadar yaşanan tepe nokta 1972’de müzakerelerin başlaması olmuştu. 1980’e kadar bu ilişkilerin belirli bir mesafe gözetilerek sürdürüldüğü söylenebilir. Türkiye’nin ithal ikameye dayanan ekonomik modeli, Kıbrıs meselesi ve Türkiye kamuoyunda AET’nin yani Ortak Pazar’ın sorgulanıyor olması, ilişkilerin derinleştirilmesinde önemli sorunlar yaratıyordu. 1976 sonunda Türkiye, Topluluk’la imzalanan Katma Protokolü dondurdu.

 

1979 – 1980 yıllarının ise Türkiye AET ilişkilerinde çok önemli bir dönemecin geçilmesini sağladığını söyleyebiliriz. 1979, Süleyman Demirel’in iktidara geldiği yıldır ve Türkiye önce AET’ye karşı sorumluluklarını dondurma talebini geri çekmiştir. Aralık’ta yaşanan bu gelişmenin hemen ardından ünlü 24 Ocak kararları alınmıştır.

 

24 Ocak kararlarında Başbakanlık Müsteşarı olan ve yeni bir ekonomik istikrar programı hazırlaması istenen Turgut Özal’ın payı büyüktür. Aynı zamanda, yaklaşmakta olan darbenin de ekonomik programı olan kararlar, temelde IMF’nin Türkiye’ye daha önceden verdiği taleplerin uygulanmasını içeriyordu. 24 Ocak 1980’de alınan bu kararlarla: %32,7 oranında devalüasyon yapılarak günlük kur ilanı uygulamasına gidildi, Devletin ekonomideki payını küçülten önlemler alındı, KİT’lerdeki uygulamaya paralel olarak tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırıldı, Gübre, enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonlar kaldırıldı, Dış ticaret serbestleştirildi, yabancı sermaye yatırımları teşvik edildi, kar transferlerine kolaylık sağlandı ve İthalat kademeli olarak libere edilmiş, ihracat; vergi iadesi, düşük faizli kredi, imalatçı ihracatçılara ithal girdide gümrük muafiyeti, sektörlere göre farklılaşan teşvik sistemi ile teşvik edildi.

 

Bu kararlar iki açıdan önem taşıyordu: birincisi, Türkiye daha sonra Reagan ekonomisi adı verilen monetarist ve neo-liberal ekonomiye yelken açmış oluyordu; ikincisi, Türkiye Avrupa’ya, yabancı sermayenin ve liberal ekonominin önündeki bütün engelleri kaldıracağını somut bir şekilde gösteriyordu. Darbe sonrasında Bülent Ulusu’nun başbakanlığında kurulan hükümette Başbakan Yardımcılığı’na Turgut Özal getirildi. Milli Güvenlik Konseyi’nin 25 Mart 1981 tarihli açıklamasında ise şöyle dendi: “Demokrasiye geçilir geçilmez AET’ye tam üyelik başvurusu yapılması ve hazırlıklara başlaması kararlaştırılmıştır.”

 

Avrupa Ekonomik Topluluğu ancak 1982’de Türkiye ile ilişkilerini dondurdu. Ancak, 1983’te gerçekleşen seçimlerin ardından yumuşamaya başlayan ilişkiler, 1986’da toplanan Türkiye – Avrupa Topluluğu Ortaklık Konseyi ile normalleşti. Kısacası Avrupalılar darbeye sonsuz tolerans gösteriyorlardı.

 

Darbenin mümkün kıldığı

Günümüzde yaygın olan tarih okumasına göre “Türkiye – AB ilişkileri 12 Eylül darbesi ile büyük zarar görmüştür”. Ancak Türkiye’nin AB ile ilişkilerine yukarıdaki veriler ışığında dikkatlice bakıldığında şu tespiti yapmak pekala mümkündür: Önceliği ekonomide dışa açılım ve serbest piyasa ekonomisinin sağlıklı işlemesi olan Avrupa Birliği (ya da Ekonomik Topluluğu) için ülkede yaşanan siyasi ve ekonomik krizleri aşmak ve ilişkileri derinleştirmek açısından darbe faydalı olmuştur. Üstelik bu tespit yalnızca Türkiye için değil, Yunanistan için de geçerlidir. Belli bir dönem için toplumsal ve siyasal alanda solun damgasını vurduğu bu iki ülkenin de emperyalist-kapitalist sistemin uluslararası çıkarlarıyla uyumlu hale getirilmesi darbelerle mümkün olmuş, Avrupa Birliği de darbe ve cunta dönemleri sonrasında entegrasyon görevini hızla yerine getirmiştir. Bu açıdan bakıldığında AB üyesi olup olmamak detaydır.

 

Bugünlerde dillendirilen, Türkiye’nin AB’ye girişinde en büyük engelin darbe ve darbecilik olduğu iddiasının gerçeklerle ilgisi olmadığının en büyük kanıtı 12 Eylül 1980 darbesidir.

25
Jun
08

Yok mu 12 Eylül’e sahip çıkan!

TÜSİAD’çılar şimdi eleştirdikleri darbecilere “emrinizdeyiz” diyerek önerilerde bulunmuşlardı. Emir veren aslında onlardı.

12 Eylül Anayasasının yetersiz kaldığını söyleyerek yeni bir Anayasa için kolları sıvayan TÜSİAD, 12 Eylül 1980 darbesi ve Anayasasını destekleyen sermaye kesiminin önde gelen kurumlarından biri. Hatta TÜSİAD,  Anayasanın referanduma sunulması sürecinde Anayasa lehine propaganda faaliyeti yürütenlerin başında geliyor. Bugün, 12 Eylül Anayasası’nın katılımcı bir ortamda hazırlanmadığını ve demokratik sayılmayacak şartlarda kamuoyuna sunulduğunu ileri süren TÜSİAD, o dönemde verdiği gazete ilanlarını unutmuş olmalı.

TÜSİAD’ın ilk ilan müdahalesi
TÜSİAD’ın 1978’de verdiği ilk gazete ilanı CHP hükümetini hedef alırken,  tekelci sermaye böylelikle siyasi krize müdahale etmiş ve sonraki süreçte TÜSİAD adından daha çok bahsedilir olmuştu.

İthal ikameci sanayileşme modeli ile büyüyen ancak tıkanma noktasına gelen bu yapıdan kurtulmak isteyen tekelci sermaye, işçi sınıfının örgütlü gücünü en büyük tehditlerden biri olarak görmüştü. CHP hükümetini de ekonomik ve siyasi krize karşı yetersiz bir özne olarak değerlendiren TÜSİAD gazetelere tam boy verdiği ilanlarda “Ülke kötüye gitmektedir; bu gidişi önlemek için siyasilerin bir araya gelmesi, uzlaşması gerekir; tırmanan enflasyon halkı çok zora düşürmekte ve onarılması güç olacak sosyal sorunlar hazırlamaktadır” ifadelerini kullanmıştı. Böylece kamuoyu TÜSİAD’ın daha sonra da kullandığı “ilan silahı”yla tanışıyordu.

TÜSİAD’ın en büyük kaygısı ise siyasi krizin sermaye lehine nasıl aşılacağı olmuştu. MESS, TİSK ve TOBB gibi kuruluşlarla birlikte, TÜSİAD da o dönemde grev ve lokavt hakkına yönelik düzenlemelerin yeniden ele alınmasını talep etmişti.

TOBB’dan farklı olarak o dönemde Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üyelik konusunda daha istekli olan TÜSİAD, Türkiye’nin batıyla entegrasyonuna ilişkin vurgularından hiç vazgeçmedi. Bunun önündeki en büyük engel ise işçi sınıfının örgütlü gücü ve siyasi belirsizlik olarak tanımlandı.

Anayasa tartışmasına dahil oldular
12 Eylül’ün hemen öncesinde Kemal Ilıcak’ın sahibi olduğu Tercüman gazetesi “Fikirler, Görüşler, Düşünceler” adlı yazı dizisiyle mevcut sorunların Anayasa’dan kaynaklandığını, 1961 Anayasası’nın değiştirilmesi gerektiğini savunurken, Türkiye’de en büyük 300 firma yöneticilerinin görüşleri” başlığı altında düzenlenen anketin sonuçları, gazetede “Devlet, otorite boşluklarını giderip, yasaları hakim kılmadıkça, çalışma barışı sağlanamaz” mesajıyla verildi.

Anayasa tartışması 12 Eylül öncesinde gündeme gelirken, TÜSİAD da anayasanın değiştirilmesi gerektiğini savunanlar arasında yer aldı. Özellikle 1960 Anayasasını hedef alan bu eleştiriler, 1960 Anayasası’nda ifade edilen haklar ve özgürlükler alanının sınırlandırılması ile yürütmeye daha çok yetki verilmesini içermekte idi.  Hazırlanan 1982 Anayasası’nın propagandası gerek ekonomi kuruluşları gerekse de bizzat darbeyi gerçekleştirenler tarafından basın aracılığıyla yapılırken, TÜSİAD da bu süreçte aktif bir rol aldı. 
 
24 Ocak Anayasa’yı da hazırladı
İşçi ve emekçi kesimlere büyük bir darbe vuran 24 Ocak 1980 kararlarının yürürlüğe girmesi sermayenin ihtiyaçlarını yine de tam olarak karşılamadı. Öncellikle bu kararların uygulanabilirlik koşullarının söz konusu olmaması sermaye açısından “askeri darbe” seçeneğini cazip hale getirdi. Bu nedenle darbeyi büyük bir sevinçle karşılayan sermaye temsilcileri 12 Eylül Anayasası’na da tam destek verdiler.

Vehbi bey de bir Koç’tur
Mustafa’nın dedesidir!
Şimdi 12 Eylül’ü eleştien Mustafa Koç, dedesi Vehbi Koç’un o döneme dair “askeri yönetimin zamanında ve doğru kararlar almasıyla çok değerli zaman tasarrufu sağlandı” sözlerine hiç değinmiyor. Vehbi Koç Kenan Evren’e yazdığı bir  mektup ile “emrinize amadeyim” demiş ve bazı önerilerde bulunmuştu. Önerilere bakınca kimin kimin merinde olduğu da açıkça görülüyordu.

O zamanki Türkiye İşvren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) başkanı Halit Narin’in “bugüne kadar işçiler güldü şimdi sıra bizde” sözleri ise adeta sermayenin darbeye bakışını özetlemekte. 24 Ocak kararlarının uygulanabilirliğini sağlayan darbe, işçilerin örgütlüğüne yönelik engellemelerle yeni bir sermaye birikim modelini yürürlüğe sokmuş oldu. Anayasa ile de bunun yasal dayanakları sağlandı. Patronlar bırakın gülümsemeyi, kahkaha atmaya başlamışlardı.

TÜSİAD: Ayrıcalıklı dernek!  
12 Eylül ve sonrasında yapılan anayasa örgütlenme hakkına ciddi kısıtlamalar getiriyor ama ne hikmetse bu kısıtlamalar TÜSİAD’a işlemiyordu. Patron örgütünün gücü daha da arttı. Dernek ve sendika kurma hakkının birçok engellemeye maruz kaldığı bu dönemde, Temmuz 1981’de çıkartılan bir kararname ile TÜSİAD “kamu yararına dernek” ünvanını aldı ve siyasi yaşama daha sık müdahale etme olanağı elde etti. Dernek aynı zamanda yurt dışında askeri cuntaya karşı tepkileri yumuşatmak için lobi faaliyetlerinde bulundu.

Aradan 28 yıl geçtikten sonra TÜSİAD şimdi 12 Eylül’ü, onun anayasasını eleştiriyor. Darbelere karşıyız diyor. Demiyor ki, “12 Eylül bizim yüzümüzü güldürdü, hazırladığı Anayasa sayesinde işgücü maliyetlerini düşürdük, uysal, hakkını arayamayan bir toplum yarattık…” Demiyor ki, ”bize artık daha fazlası gerek, 12 Eylül de yetmiyor.” Demiyor ki “askeri darbenin üzerine bir de sivil darbe yapalım.”   

25
Jun
08

Meğer Amerikancı değilmiş!

Dün Yargıtay’dan gelen “beraat” kararı ile Türkiye’ye dönme konusunda engeli kalmayan Fethullah Gülen’in bir ay içinde ülkeyi terk etmesi istendi. Vaşington’un, Amerikancılığı ayyuka çıkan Gülen’in “ABD’nin adamı” etiketiyle Türkiye’ye gelmesini istemediği anlaşılıyor.ABD birkez daha zamanlama konusundaki becerisini gösterdi. Gülen’in dönüşü ile ilgili yasal engelin ortadan kalkmasının ardından; ABD, Gülen’in Yeşil kart başvurusunu reddetti.

“Laik devlet düzenini değiştirmek amacıyla örgüt kurmak”la suçlanan ancak aldığı beraat kararı Yargıtay tarafından onaylanan Fethullah Gülen’in ABD’deki Yeşil Kart davası da sonuçlandı. Gülen’in, Yeşil Kart için yaptığı başvuru ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi (USCIS) tarafından reddedilmişti ve bunun üzerine Gülen, kararın düzeltilmesi için dava açmıştı. Bu davanın, Gülen’in “aleyhine” sonuçlanması, Gülen’in bir ay içinde ABD’yi terketmesi gerektiği anlamına geliyor. Bu durum da ABD yargı organlarının zamanlama konusundaki başarısını gösteriyor.

ABD’nin, dönüş hazırlığı yapan Fethullah’ın Amerikancı imajı zedelenmesin diye bu adımı attığı, şimdiye kadar ABD’de ikamet etmede hiçbir sorun yaşamayan Gülen’in istese hiç dönmeyeceği yorumları yapılıyor.

Davadan inciler
Gülen, Yeşil Kart alabilmek için statüsünü “olağanüstü yetenekli eğitimci” olarak beyan ettiği ortaya çıktı.

Gülen’in avukatları, dava dilekçesinde Gülen’in Türkiye’nin en önemli dini lideri, dini hoşgörü savunucusu ve dünyanın sayılı eğitimcilerinden biri olduğunu iddia etti.

Savcılık kayıtlarında, Gülen’in finansal kaynakları üzerine iddialara yer verildi. Burada Gülen hareketinin projelerinin arkasında Suudi Arabistan, İran, Türk Hükümeti ve hatta CIA’nın da bulunduğu iddia edildi.

Savcı Gülen için “Dini ve siyasi bir figür, akademisyenlere para ödeyerek kendisi ve hareketi için yazı yazdırıp akademik prestij elde etmek istiyor.” ifadelerini kullandı.

Gülen’e referans olarak mektup yazanlar arasında “Yeni Türkiye Cumhuriyeti”nin yazarı, CIA Türkiye Masası eski şefi Graham Fuller, CIA’nın Balkanlar uzmanı Fidas, Eski Başbakan Yıldırım Akbulut gibi isimler var.

Humeyni merakı
Tercüman gazetesinin bu gunkü manşeti “Fethullal Gülen İçin Tehlikeli Bir Karşılama Hazırlığı: Humeyni Şov” du. Gazetenin bu manşette ciddi bir haber vermediği ve sadece sansasyon yaratmaya çalıştığı dikkat çekti. Gazete habere ilişkin “yıllarca ülke dışında kalan Humeyni’nin İran’a dönüşü gibi Gülen’in de gelişini beklemeye başlayan müritleri, şov yaparak bayram havasında karşılama için hazırlanıyor.” ifadelerine yer verdi.

Yargı herkesi bağlar
Adalet Bakanı Mehmet Ali şahin ise “Yargıtay’ın, Fetullah Gülen’in beraatini onaylayan kararını nasıl değerlendirdiği şeklindeki bir soruya “Yargı kararlarıyla ilgili değerlendirme yapmıyorum. Yargı kararları herkesi bağlar. O nedenle Adalet Bakanı olarak yargı kararları üzerinde hiç değerlendirme yapmadım, yapmayı da düşünmüyorum” sözleriyle yanıt verdi.




İstatistikler

  • 461,672 Tıklama

 

Haziran 2008
M T W T F S S
« May   Jul »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30