28 Jun 2008 için arşiv

28
Jun
08

Futbol Yazısı

2008 Avrupa Futbol Şampiyonası birçok bakımdan “iyi” geçmiştir.

Kendi adıma konuşayım: Finali, örneğin İtalya ile Yunanistan oynasaydı, futbola olan ilgimi gözden geçirme zorunluluğunu duyardım.

2008 Avrupa Futbol Şampiyonası, futbola aşırı “bilimsellik” yükleyen, “sistem-taktik” gibi şeyleri abartan yaklaşımlara set çektiği, bu oyuna daha bilinmezci, belirsiz ve hatta “doğaçlamacı” boyutlar kattığı için de iyi geçmiştir.

Örneğin, ilk maçların ardından göklere çıkarılan Hollanda’nın daha sonra Rusya karşısında aciz kalması, Hollanda’yı aciz duruma düşüren Rusya’nın ise İspanya karşısında bir türlü dikiş tutturamaması, bu oyuna aşırı “bilimsellik” yükleyenleri düşündürtecek olgulardır.

Son Avrupa şampiyonası, medyanın bütün zorlamalarına karşı “süper star” çıkarmaması bakımından da iyi geçmiştir. Türkiye’den birinin dediği “biz yarı finaldeyiz, Ronaldo ise evinde play station oynuyor” lafı, belirsizliği ve olumsallığı öne çıkardığı için salt kof böbürlenme sayılmamalıdır.

***

Galiba daha önce söylenmiş, ama yinelemekte sakınca yok: Bu turnuvada ülkesi neyse onu en fazla dışa vuran ve yansıtan takım Türkiye milli futbol takımı olmuştur.

Milli takımın futbolu, bir yandan “din iman” türü geleneksel ve tutucu söylemlere, diğer yandan da “çılgın Türkler” gibi son dönemin ulusalcı-kemalist vurgularına çağrışım yaptırmıştır.

Reklamlar, izleyenler için,  hangi futbolcunun annesinin tesettürlü, hangisinin açık olduğu türü özel çıkarsama süreçlerine kapı açmıştır.

Milli marşlar çalınırken en yüksek perdeden bağırarak eşlik edenlerin Türkiyeli seyirci ve futbolcular değil başka ülkelerin seyircileri ve futbolcuları olması, herhalde şu “milliyetçilik” denilen zıkkımın salt bize özgü olmadığını göstermiştir.

Avrupa’nın göbeğinde sergilenen milliyetçi holiganizmin bizden çok başka ülkelerden çıkması da gene aynı bağlamda düşündürücü olmalıdır.

Ofansta son derece etkili bir kanadın (Sabri Sarıoğlu) defansta tam anlamıyla bir yumuşak karın olması (oynayan futbolcuya göre tersi de olabilirdi) bu ülke için futbolun ötesinde çağrışımlar yaptırabilecek bir olgudur.

Maçları izleyen yabancılar “Türk gibi başla Avrupalı gibi bitir” sözünün geçerliliğini muhtemelen yeniden tartışacaklardır. Belki de, bu sözü “nasıl başlarsan başla, Türk gibi bitir” şeklinde değiştirme gereği duyacaklardır.

***
Sonra, Türkiye’nin maçlarını ne kadar yabancı komünist izlemiştir, bilinemez. Ama izleyenler herhalde şöyle düşünmüşlerdir: “Bu ülkede devrim olursa, herhalde oynadıkları futbola benzer.”

Gerçekten de, “biz bunların oynadığı oyunu ve sistemi bir türlü çözemedik” türü sözler kulağa küpe olacak içeriktedir.

Kim bilir, belki de Fatih Terim ve futbolcuları bulundukları coğrafyayı (öncelikle Avusturya ve Viyana) da dikkate alarak Paul Feyarebend’in yolundan gitmiş, bilimden ve sistemden kopuk, “anarşizan” bir futbol yaklaşımı benimsemiş veya Stanley Kubrick’e “Gözler Sımsıkı Kapalı”yı çektirten bir tür Schnitzler alaycılığından ve muammacılığından esinlenmiştir.

Hangisi olursa olsun, sonuçta iyi olmuştur.

Ve işin yarı finalde kalması da iyi olmuştur.

Ya final oynasaydık ve kazansaydık?

Korkarım o zaman işin rengi değişirdi.

İş tadında kalmıştır ve iyi olmuştur.

***

Madem futboldan söz ediliyor, küçük bir notla bitirmem sanırım anlayışla karşılanır: “Bizim kale düştü”. Evet, 70’li yılların başında ikisi de formda olduğu için Ankaragücü kalesini bir maçtan diğerine nöbetleşe koruyan ikiliden Aydın Tohumcu’yu daha önce kaybetmiştik. Diğeri, Baskın Soysal da geçenlerde öldü.

İkisi de ışıklar içinde yatsın.

28
Jun
08

Genelkurmay’dan Taraf’a gece mesaisi

Taraf gazetesinde 20 Haziran günü yayınlanan “Bilgi Destek Planı” belgesiyle ilgili haber konusunda sert bir açıklama yapıldı.

Genelkurmay Başkanlığı, Taraf gazetesinde son günlerde yer alan “TSK yeni bir iç siyasi mücadele planını yürülüğe koydu” haberlerine gece yanıtı verdi. “Bilgi Destek Planı” başlıklı bir belgenin Taraf’ta yayınlanmasının ardından Genelkurmay Başkanlığı’nca bir açıklama yapılmış ve Yaşar Büyükanıt Taraf gazetesi için “finansörü kim” diye bir soru ortaya atmıştı. Gazete adına Genelkurmay’a yanıt veren Ahmet Altan ise ”sayın Büyükanıt biliyorsunuz ki bu belge gerçek” demişti.

Genelkurmay’ın bu seferki açıklaması daha kesin bir üslup taşıyor. Aynı açıklamada Dağlıca baskını ile ilgili ortaya atılan belgenin ”gerçek” olduğu kabul ediliyor. Belgeyi sızdıranların tespit edildiği de Genelkurmay açıklamasında yer alan iddialar arasında.

Genelkurmay Başkanlığı’nca yayınlanan basın açıklamasında konuyla ilgili şu görüşlete yer verildi:

“SİLAHLI KUVVETLERİNDE BÖYLE BİR PLAN KESİNLİKLE MEVCUT DEĞİLDİR. Bu sözde planı üreten, Genelkurmay Başkanlığına mal eden veya kendilerine ulaşan her belgeyi doğru kabul ederek yayımlayan anlayışın; ne kadar etik, demokratik ve yasal olduğu ortadadır. Diğer taraftan, başka bir gazetenin 25 Haziran 2008 tarihli haberinde yer alan; “Yoksa bu plan Genelkurmay Başkanı’nın bilgisi dışında Kara Kuvvetleri tarafından mı hazırlandı?” şeklindeki soru, tam bir sorumsuzluk örneğidir ve TSK’ne ve onun komutanlarına karşı mesnetsiz bir saldırı özelliği taşımaktadır. Konunun dayanakları ile açıklığa kavuşturulmadan yayına konulmasının, basın etiği ile ne kadar uyuştuğu kamuoyunun takdirine bırakılmaktadır.

Sözde Bilgi Destek Planını gündeme getiren gazete, ayrıca 25 Haziran 2008 tarihli nüshasında, bir komutanlığın PKK-KONGRA-GEL terör örgütünün olası eylemlerine ilişkin “GİZLİ” gizlilik dereceli mesajını yayımlamış ve Dağlıca’ya yapılacak saldırının bu mesaj ile bildirilmesine rağmen tedbir alınmadığı yönünde bir iddiada bulunmuştur. Yayımlanan mesaj gerçek bir belge olup, tehdide maruz tüm birimleri uyarma amacı taşımaktadır. Alınan duyumların değerlendirilerek istihbarat haline getirilmesi ve eylem ikazı olarak yayımlanması, Türk Silahlı Kuvvetlerinde kullanılan standart bir uygulamadır. Nitekim, söz konusu ikazla birlikte, bölgedeki birliklerde emniyet tedbirleri artırılmış ve Dağlıca’da konuşlu unsurlarımız gerekli tepkiyi göstererek, hain saldırının asıl amacına ulaşmasını engellemişlerdir. Konu ile ilgili yargı süreci devam ederken, bu tür kışkırtıcı yaklaşımlar sergilenmesi kaygı verici bir durumdur.

“GİZLİ” gizlilik dereceli askeri evrakın sızdırılması ve basın yoluyla yayımlanması tamamen yasa dışı bir eylem olup, konu yargıya intikal ettirilmiştir. Kurum içinde yapılan araştırmada, mesajın nereden ve kimler tarafından dışarıya sızdırıldığı tespit edilmiş ve sorumlular hakkında gerekli yasal işlem başlatılmıştır.”

28
Jun
08

Hastalar ilaçsız kalabilir

Sosyal Güvenlik Kurumu ile Türk Eczacıları Birliği (TEB) arasındaki 2008 Yılı İlaç Alım Protokolü görüşmelerinde anlaşma sağlanamadı, TEB, “uzlaşılamazsa 24 bin eczane süreli olarak kapatılır” dedi.

TEB’e bağlı bulunan 51 eczacı odası başkanı bugün olağanüstü toplanarak “2007 yılı protokolü süresinin 1 Temmuz itibariyle dolacağını, protokolün imzalanmaması halinde eczanelerden soysal güvence ile ilaç alınamayacağını” bildirdiler.

2005 yılından bu yana eczanelerde ‘deprem’ yaşandığını ve yeni dayatmaların söz konusu olduğunu savunan Çolak, protokolün imzalanmasında eczaneleri kapanma noktasına getirecek ve hastaların ilaç erişimine engel olacak uygulamaları asla kabul etmeyeceklerini söyledi. Eczanelerin, ilaç şirketlerinin ve ilaç politikalarının finansörü haline getirilmeye çalışıldığı iddiasında bulunan Çolak, ilgili düzenlemelerin sadeleştirilmesi ve hasta yararı esas alınarak hazırlanması gerektiğini vurguladı.

Çolak, Pazartesi günü yapılacak görüşmelerde de anlaşmaya varılamaması halinde öğleden sonra yapılacak toplantıda eczanelerin süreli olarak kepenk kapatmasıyla ilgili çerçevenin belirleneceğini ifade ederken, “8 bin 500 eczanenin sürekli olarak kapanmasındansa, tüm eczanelerin süreli olarak kapanmasını tercih edeceğiz” dedi.

28
Jun
08

Ertuğrul Özkök’e…

“Yine Ben Bir Gün Organik Aydın iken…”

Kendisinin kullanmayı çok sevdiği bir kalıpla başlarsak:

“Gelin itiraf edelim”.

Acaba bugün TÜSİAD yatağın ne tarafından kalkmış, Türkiye’nin geleceği için ne gibi ‘uzlaşma’ arayışlarına gidecekmiş, sınıf vurgusunu bulandıran ne tür ideolojik tutkallara sarılmış diye merak etsek, kendisini mutlaka okuma ihtiyacı hissediyoruz, değil mi? Biz istemesek de elimiz bağımsız bir nesne gibi gidiyor beynimizi dinlemeyerek.

Aslında ona ‘beyaz sermayenin prensi’ adı uygun gidebilirdi; ama maalesef artık prensliğe yaşı tutmuyor. Ancak yine ‘gelin itiraf edelim’, ruhu hakikaten genç olmalı ki, kendi çapında iyi kötü bir geleneği olan bir burjuva gazetesini “seksi fotoğrafları için tıklayınız”lar toplamına dönüştürmeyi başardı.

Bakalım bugün neler demiş? Ama önce kısa bir kuramsal özgeçmiş.

Ertuğrul Özkök burjuvazinin organik aydınının kusursuz bir örneğidir. Yani temsil ettiği sınıf olan burjuvazinin ideolojisini yaymak, siyasi ve iktisadi eylemlerini meşrulaştırmak ve bunların toplumun geniş kesimlerinde kabul görmesi için çalışır.

Ama sanılmasın ki bunu yaparken söz konusu ideolojinin kendisi hakkında bilgi verir, ya da bir düşünce sistemi olarak ne kadar ‘güzel’ ve ‘tutarlı’ bir şey olduğu hakkında bizi ikna etmeye çalışır. Buna gerek var mıdır?

Tersine bunu, içine ideoloji bulaşmamış bir yaşam biçimi olarak bize yaşatır, -asla anlatmaz. Kabul görmesi gereken ‘normal’ değerlermiş gibi sunar ufacık bir azınlığın alışkanlıklarını, tüketim kalıplarını, yüksek sosyete yaşamlarını, değerlerini, çıkarlarını v.s. (*).

Temsil ettiği sınıfın çıkarları doğrultusunda toplumu etkileme ve bir kanaat önderi olma özlemi hissedilir onda. “Ben yapıyorum, siz de yapsanıza” mesajı vardır, özellikle doğrudan siyasi gündeme değinmeyen her yazısında. Telkin yerine temsil ön plana çıkar, böylece onunla sevinip onunla üzülmemiz, onunla bir olmamız beklenir.

Örneğin pazar günleri içtiği bilmem kaç yüz dolarlık şaraptan bahsedebilir, yurtdışı gezilerinde ziyaret ettiği lüks restoranların menülerini bize detaylandırır, tanıştığı -ve ne hikmetse hep ‘sempatik’ diye nitelediği- siyasi liderlerle ya da ünlülerle yaptığı sıcak sohbetleri bizimle paylaşır.

Bu tür ideolojik yapılandırmalar sonucundadır ki orta sınıfların emekçilerin yanında değil de burjuvazinin yanında saf tutmasına tanık oluruz. Hatta emekçilerin kendisinin bile burjuvazinin yanında olduğunu görebiliriz. Bir yaşam biçimi olarak burjuva ideolojisine hayranlık duyulmaya başlanır, sömürüsü ve şiddeti sorgulanmaz. ‘Bir gün ben de öyle olabilirim, öyle yaşayabilirim’ düşüncesi öne çıkar çünkü.

***

Tam da siyaset ile ilgili değilmiş gibi anı ya da hikâye formatında yazarken, tam da ‘siyaset dışı’ bir sanat olayına imza atarken –seçme opera klasikleri CD’si çıkarmak gibi-,  ‘arta kalan zamanda’ yapıyormuş gibi yaptığı her şeyin Özkök’ün aslında en siyasi ve sınıf temelli eylemlerini oluşturduğunu görmek gerekiyor.

Özkök’ün bugünkü “Biz kazandık ama iyi oynayan sizlerdiniz” başlıklı yazısını da işte bu bağlamda okumalı.

Adamcağız ne yapsın, yine bir davetteymiş önceki akşam; Bild gazetesinin Almanya’daki yaz partisine katılmış. İki dakika rahat bırakmıyorlar; hep parti, hep kokteyl, hep davet. Hiç düşünmüyorlar ki bu kokteyl emekçisinin de bir canı var.

Gurur kaynağı 1: bir Türk olarak oradayım, popülerim
Yazı bize farklı kollardan gurur duymamızı sağlamaya çalışan bir olaylar dizisi sunuyor: birincisi, bir Türk olarak Ertuğrul Özkök’ün Avrupa’nın göbeğinde böyle yüksek profilli bir partiye katılmış olmasından, oradaki ünlü kişilerle kurduğu samimi ilişkilerden dolayı göğsümüz kabarmalıdır:

“Önceki akşam Berlin’de, Bild Gazetesi’nin yaz partisine katıldım. Gazete bu yılki partiye özel bir önem veriyordu”. Türkler nerelere davet ediliyor diye sevindiniz, değil mi? Esas kimlerle muhatap oluyorum bir de ona bakın:

“MERKEL’LE RED CARPET’A GİRİYORUZ (…) Tam kapıdan girerken, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Basın Sözcüsü Ulrich Wilhelm ile karşılaştım. Wilhelm, çok sempatik ve Türkiye’ye özel ilgi gösteren bir danışman. “Biraz beklersen Şansölye geliyor, birlikte girersiniz” dedi. İki dakika geçmeden bir Audi 8 kapıya geldi. Eski Şansölye Schröder Volkswagen Pheaton kullanırdı”.

Yani yalnızca Merkel ile kırmızı halılarda yürüyüp görkemli girişler yapmam, eski şansölyeyi de tanırım, bindiği arabaya kadar bilirim. Böyle kaç şansölye gördük biz. Üstelik hepsi de askerlik arkadaşım gibidir: “Merkel kilo vermiş. Daha zinde görünüyor ve her geçen gün başbakanlık performansını artırıyor”.

Dikkatinizi çekerim, Merkel kilo vermiş! Amcaoğlundan bahseder gibi bunu söylerken. Bu arada, Hürriyet’in ve dolayısıyla Ertuğrul Özkök’ün sermaye bağlantısı, ufacık bir detaymış gibi el çabukluğuyla araya sıkıştırılıyor:

Merkel ile “başbakan olmadan önce, Springer’in 11’inci katında gazetemizin sahibi Aydın Doğan’la bir araya gelmiş ve orada tanışmıştık. Daha sonra Doğan Grubu’nun Frankfurt’taki matbaasının açılışına gelmiş ve 3,5 saat kalmıştı. Orada da görüşmüştük”.

Pekiyi, bu ufacık detaydan aslında şöyle bir mesaj çıkmıyor mu: bakınız Doğan grubunun yüksek girişimciliği sayesinde bendeniz böyle yerlere girip çıkabiliyorum ve yüksek mevkili insanlarla yakın ilişkiler içindeyim. Üstelik, samimiyetim Merkel ve danışmanıyla kalsa iyi: parti başkanları, genel yayın yönetmenleri, bakanlar, büyük patronlar vs. vs. Yazıya eklenmiş fotoğraflar –ki bunu çok nadir yaparlar- bu mutluluk tablosunu kanıtlamaya çalışma kaygısı içinde sanki. Seksi fotoğrafları için tıklayınız!

Kurulan onlarca ense-tokat ilişkinin detayları ile boğuyor insanı yazı. Mesela Axel Springer grubunun sahibi “Bayan [Frieda] Springer çok sempatik bir insan. ‘Galibiyetinizi kutlarım’ dediğimde, iki yanağımdan öptü ve ‘Siz de çok iyiydiniz’ dedi.”

Siz solcular bir de sermayeyi kötüleyin, o olmasa ülkemiz nasıl temsil edilecekti bu platformlarda? Nasıl bizler de yanaklarımızdan öpülmüş gibi mutlu hissedecektik? Teşekkürler Aydın Doğan!

Gurur kaynağı 2: Türkleri çok seviyorlar, biz de Avrupalıyız
İşte gurur duymamız gereken ikinci nokta da tam burada devreye giriyor. Bir Türk olarak yalnızca orada boy göstermedim, ayrıca öğrendim ki, Bayan Springer örneğinde olduğu gibi, bütün bu saydığım insanlar Türkiye dostudur, milli takıma hasta olmuşlardır, ‘rakı- şiş kebap harika’ demişlerdir.

“İstisnasız hepsi, Türk milli takımını övdü. (…) Bir kere daha anladım ki, Türkler, artık Almanya’nın sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi hayatının çok önemli bir parçası haline gelmiş. Bu maçın, Türklerin topluma entegrasyonunda önemli bir dönüm noktası olduğuna inanıyorlar”.

Bu bir sevgi olayıymış meğer. Ne kadar yapısal kaynaklı sorun varsa, üstyapısal bir takım değişkenlerle bunları çözebiliriz demek. Örneğin Almanya’daki Türklerin oradaki sınıfsal konumları, yaşadıkları etnik dışlanmışlık, giderek ve siyasi olarak da dincileşmeleri gibi mevzular hiç önemli değildir. Bir maç olur ve aman tanrım! Gökten zembille inmiş gibi bütün sorunlar hallolur. Aynı mantık ile 17 Ağustos depreminden sonra da, yani dokuz sene önce, ‘Avrupa artık bize daha sempatik bakıyor, facia bizi bir araya getirdi’ imaları yapanlar da Özkök ve onun gibiler değil miydi?

Benim en sevdiğim bölüm ise Özkök’ün gecenin sonunu betimlediği ve buram buram Türkiye’nin aslında nasıl çoktan Avrupalı olduğunu ima ettiği yer: “Oradan, artık Berlin’in tartışmasız en “in” restoranı haline gelen “Adnan”a gittik. Yine Almanya’nın birçok tanınmış siması oradaydı. Daha kapıdan girişte eski Almanya Cumhurbaşkanı ile karşılaştık. Geceyi Adnan’ın müthiş risottosu ve makarnasıyla tamamladık”.

Başka söze gerek var mı?

Kendi kişiliği ve eylemleri zaten Özkök’ün ideolojisinin vücut bulmuş halidir. Asıl ideolojik koşullandırma o siyasetten değil de kendinden, katıldığı böyle bir davetten bahsettiğinde suratımıza çapar. İşte bugün de milliyetçilik ve burjuva siyaseti hakkında övgü yazısı yazmıyor Özkök, kendisi milliyetçilik ve burjuva siyaseti oluyor.

Sınıfsal kaygıları bir tarafa bırakıp hepimizin bu mutlu gelişmelerden gurur duyması gerektiği bize söylenmiyor, yaşatılıyor. Ne sınıf mücadelesi, yoksulluğu, işçi ölümleri? AB ile fevkalade ilişkileri olan sınıfsız imtiyazsız, bütün dünyanın övgüyle söz ettiği bir kitleyiz biz.

Yazının başlığı “Biz kazandık ama iyi oynayan sizdiniz”. Doğru söylüyor Özkök. Kendisi çok iyi oynuyor, ama kazanan maalesef biz değiliz.

E.Z.

(*) Rıfat N. Bali’nin bu konudaki başarılı kitabı Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a, 1980 sonrası çok önemli mevziler kazanan burjuva organik aydınının nasıl Amerikanvari bir yaşam biçiminin promosyonunu yaptığını sayısız örnekle okuyucuya sunuyor.

28
Jun
08

90 yaşında terörist listesinden çıktı

Keyfi bir biçimde terör listeleri hazırlayan ABD, 90. yaş gününü İngiltere’de düzenlenen etkinliklerle kutlayan Afrikalı lider Nelson Mandela’yı “terörist” listesinden çıkardı!

Amerika Birleşik Devletleri Senatosu Güney Afrika’nın ilk siyah devlet başkanı Nelson Mandela’yı ve Afrika Ulusal Kongresi’ni (ANC) terör listesinden çıkardı. Şu sıralar 90. yaş gününü Londra’da düzenlenen bir dizi etkinlikle kutlayan Nelson Mandela’nın ABD’nin cadı kazanından bütünüyle kurtulması için senato kararının Başkan Bush tarafından imzalanması gerekiyor.

Mandela, önceki gün İngiliz Kraliçesi Elizabeth’in de katıldığı 90. yaş günü kutlamalarında ABD’yi çok sert bir biçimde suçlamış ve ”Irak’ta olanları insanlık asla unutmayacak” demişti. Bu konuşmanın Bush’un aylar önceden planlanan sembolik “imza”sını etkileyip etkilemeyeceği bilinmiyor.

28
Jun
08

Türkiye bağımsızmış gibi yapsın’

CIA Türkiye Masası eski şefi Fuller’in senaryosunda herkese yer var.

Son günlerde gündeme Fethullah Gülen için yazdığı referans mektubu ile gelen CIA Türkiye Masası eski şefi, “yeşil kuşak” teorisyeni Graham E. Fuller, Türkiye’nin geleceğine ilişkin senaryo yazınına da katkı sunan “uzmanlar” arasında yer alıyor. Kariyerine 1960’larda Türkiye’de istihbarat görevlisi olarak başlayan Fuller, Türkçe çeviri için yazdığı önsözde okurundan bu “gerçeği” unutarak kitabı okumasını istiyor. Üç bölümden oluşan kitapta ilk olarak “Türkiye’nin tarihsel yörüngesi” başlığı altında Osmanlı’nın son döneminden bugüne bir “tarihsel çerçeve” çizen daha doğrusu Cumhuriyet’le “hesaplaşan” bunu yaparken de Ahmet Davudoğlu, Şerif Mardin gibi referanslara başvuran Fuller, “Türkiye’nin Müslüman dünya ve öteki ülkelerle ilişkileri” başlıklı bölümde AKP ile birlikte Türkiye’nin Suriye, Irak, İran, İsrail, Mısır, Suudi Arabistan, Körfez Ülkeleri ve Afganistan’la ilişkileri inceliyor.

Eski ajan, “Türkiye’nin gelecek yörüngesi” başlıklı son bölümde de “Türkiye’nin geleceğiyle ilgili dış politika senaryoları”na yer veriyor. Fuller Türkiye’nin önünde üç “kuşatıcı” alternatif olduğunu söylüyor. Bunlar ise başlıca önceliği ABD ile olan jeopolitik ilişkisine vereceği, Vaşington merkezli bir dış politika, AB üyeliğinin önceliğine dayanan Avrupa-merkezli bir dış politika ve bakış ve eylem bağımsızlığını vurgulayan, öteki güçleri de içeren geniş bir yelpazede işbirliği ve stratejik etkileşimleri dengeleyen ve de güçlü bir Avrupa ve Ortadoğu bağı olan Ankara-merkezli bir dış politika.

İlk iki senaryonun avantaj ve dezavantajlarını sıralayan Fuller, üçüncü senaryoyu tercih ettiğini, Tayyip Erdoğan’ın dış politika başdanışmanı Ahmet Davutoğlu’na ve “stratejist” Sedat Laçiner’in “bağımsızlıkçı” tezlerine de dayanarak açıklıyor. “ABD’ye karşı yeni, daha bağımsız bir Türk politikası düşüncesi ve rasyoneli şimdiden epeyce yol almış durumdadır ve Türk toplumunun derinliklerine doğru nüfuz etmektedir. Dahası, bu tür bir politika izlenmesine ilgi gösteren taraf, yalnızca AKP değildir, bu ilgi Türk siyasi yelpazesinin öteki pek çok unsuru tarafından da paylaşılmaktadır.”

Üçüncü yol “herkes”i birleştirir
Fuller’in “siyasi yelpazesi”, “ABD’ye düşmanca yaklaşan sosyalist sol”u ve “ABD’ye kuşkuyla yaklaşan kemalist solu” da içeriyor. Fuller’e göre Kemalist ana akım ABD hakkında karmaşık duygular besliyor, TSK ise “güvenlik bakımından” ABD’ye değer veriyor ancak “kemalist güvensizliği” paylaşıyor. Bu arada “katı milliyetçiler” de kemalist solun kuşkularını taşırken İslamcılar, ABD hakkında “karışık duygular” taşımalarına rağmen AKP’nin siyasi düşmanları olan kemalistleri ve orduyu kenarda tutabilmek için ABD ile iyi ilişkiler geliştiriyor. Ancak Fuller, AKP’nin gerçekte “daha” bağımsız bir dış politika peşinde koştuğunu saptıyor. Yani eski “Yeşil Kuşak” teorisyeni, herkesin nihai olarak ABD’den “rahatsız” olduğu ve milliyetçi, islamcı, radikal seküler görüşlerin yüzlerinin “Avrasya alternatifi”ne dönük olduğunu öne sürüyor.

Bağımsızmış gibi olan Türkiye
Fuller, Ortadoğu’yu da kapsayan, “neo-yeşil kuşak” olarak adlandırılabilecek, orijinalinden farkı, Rusya’yı çaktırmadan içerden kuşatmayı öngören senaryosunda başrolü Fethullah Gülen cemaatine veriyor:

“İslamcılar Avrasya’ya bakmakta ama İslami bağların ve Ortadoğu unsurunun önemine vurgu yapmaktadırlar. İslamcıları Avrasyacı Türklere yaklaştıran şey, Pan-Türkizmden çok, İslamdır; ancak İslamcılar Türk tarih ve geleneğine ilişkin olarak bir ulusal gururdan da yoksun değildirler. Fethullah Gülen düşüncesinde bu önemli bir faktördür.

Fuller, “Avrasyacı stratejik alternatif”in çeşitli grupları (kemalistler, milliyetçiler, islamcılar) birleştirebileceğini çünkü hepsinin “Batı’ya güvenmeme” konusunda ortaklaştığını ileri sürüyor.
Tüm bunlardan 40 yıllık CIA kurdunun ABD’ye rağmen bir dış politika önerdiği intibaı ortaya çıktığı düşünülebilir. Oysa ki Fuller, kitabın son bölümünde senaryosunu ABD’nin özellikle Ortadoğu’ya (ve “müslüman dünya”ya) yönelik olarak daha fazla “havuç” dağıtan bir politika izlemesi gerektiğinin, bunu yaparken de bölgeye daha fazla nüfuz eden, “model” ülke Türkiye’ye duyulan ihtiyacın altını çiziyor. Böylece “ABD’den bağımsızmış gibi duran bir Türkiye” daha fazla işe yarar demiş oluyor.

28
Jun
08

Aktüel: AKP’nin proje broşürü

image

Aktüel dergisi AKP’nin politika ve açılımlarının kataloğu haline geldi. ABD ve AB patentli uygulamaların hepsi burada!

 AKP iktidarı altında, ABD ve AB, nasıl bir Türkiye istiyor; neyi yıkıp, neyi inşa etmek peşinde sorularının karşılığını, uzun siyasi analizlerde aramaktan daha kolay bir yöntemle bulmak niyetiniz varsa, size bu yolu gösterebiliriz. Sadece bayiye gidip alacağınız Aktüel dergisinin ilk 30 sayfasını çevirmeniz bile, size yeterince fikir verecektir.

Kapakta, “İslam Rönesansı”nın başladığı manşeti dikkatinizi çekecek önce. Haklı olarak, böyle bir şeyin mümkün olamayacağı kanısındaysanız, gazetecilik açısından gereken yapılmış demektir. İlginiz uyandı!

“Dinler Arası Diyalog”un camdan camisi
Çevirin kapağı, sizi Genel Yayın Yönetmeni’nin editoryal yazısı karşılasın. “Camileri camdanmış!”  diye başlasın yazı, sonra, Almanya’nın Bavyera eyaletindeki Penzberg kentinin İslami Forum Camisi’nin imamına getirsin sözü. Bünyamin İdriz adlı bu imam, Kur’an tefsirlerini hep erkeklerin yaptığını, kadın prizmasından da geçmesi gerektiğini söyleyen, Walter Benjamin’den, Nietzsche’den alıntılar yapan, cemaate, Oliver Leaman’ın “21. Yüzyılın, dinin ve sekülerliğin uyum içinde yaşayacağı bir çağ olacak” saptamasını aktaran bir muhterem zatmış.  Defne Asal Er’in sözleri yeterli gelmediyse, kapak konusu sayfalarına atlayabilirsiniz. Müslümanların kimliklerini kaybetmeden Avrupalı olabileceğini, Avrupa İslam Merkezi kuruluş çalışmalarını vesaire okuyunca, “Eee, bu bildik Dinler Arası Diyalog Projesi” tepkisi gösterdiyseniz ve rönesansın izine rastlamadıysanız, dert etmeyin. Bu toplum mühendisliği yapıtını tekrar okuyup, bilginizi pekiştirdiniz, az şey mi?

Resmî Tarih’e karşı, Ali Kemal
Dönün tekrar başa. Ümit Bayazoğlu’nun makalesi var: “Ali Kemal’e iade-i itibar.” Kime? Kurtuluş Savaşı’nın mandacılık temsilcisi gazetecisine. İrkilmeyin, Bayazoğlu diyor ki, “Başlığı kışkırtma olsun diye yazdım. Tabii ki olacak şey değil…” Yok, “o kadar da değilmiş canım” demekte acele etmeyin. Olacak şey değil demesi, henüz buna ne devlet ne millet olarak hazırlığımızdanmış. Bayazoğlu, önce kışkırtıp, sonra bunu makul gösterecek, toplumu hazırlama yazısı kaleme almış. Sevr’in akla yatkınlığından, halklara özgürlük için İngiltere ve Amerika’nın bulduğu çözüm olduğundan, Ali Kemal’in bunu millete anlatamadığı gibi, “Ermeni katliamına” karşı mücadelesi yüzünden, Mustafa Kemal tarafından vatan haini ilan edildiğinden, oysa, bakın, Damat Ferit’in onun değerini bilip İçişleri Bakanı yaptığından tumturaklı bir dille bahsede bahsede, resmî tarihi eleştiriyor. Nâzım’ın “Memleketimden İnsan Manzaraları”nda, bu “zavallının linç edilişi”nin anlatımına dokunmamış, ilginç…

Yaldızlı teneke, liberal star
Çevirin sayfaları. Gondol salıncakta fotomodel edalı, Taraf’ın star ettiği Rasim Ozan Kütahyalı huzurlarınızda. Bu parlak genç teorisyenle Murat Çelikkan görüşmüş. Tencere kapak fesatlığına düşmeden okuyun. 40 yıllık “solda milliyetçi-darbecilik” tartışmalarının yeni kâşifi, kollektivizme düşman, özgürlükçü liberal  bu tosuncuk, allanıp pullanıp piyasaya sürülürken, makyajın altına da biraz dolgu yapılsaydı diyebilirsiniz. Bağımsızlığın barbarlık, devrimciliğin tepeden inmecilik olduğu türünden eski püskü tezlerin verniklenmiş bu halini, neresinden tutsak, özetleyemeyiz. Belki şu yeterli: “Rasim Ozan Kütahyalı, Denizlerin savunmalarının ulusal çıkar merkezli ve milliyetçi olduğunu söylüyor” fotoaltının üstüne, “6. Filo Defol!” pankartlı yürüyüş fotosu konmuş. Eh…

“Darbe”ye karşı kutsal ittifak
Hâlâ içiniz kaldırıyorsa, devam edin… İşte çift sayfaya yayılmış bir foto. Biraz deforme edilmiş Demokrat Parti’nin kampanya eli, Taraf gazetesi manşeti, kalabalık. Ne yapmışlar? “Ağır çekim darbe amacına ulaşmasın diye yürümüşler”… Bu etraflıca izlediğiniz, kimin kiminle el ele, ne diyerek yürüdüğünü bildiğiniz bir haber.

Kapaktan başlayıp 30. sayfasına kadar karıştırdığınız Aktüel, sanırız sorunuza yanıt olmuştur… Al gözüm seyreyle hali…

28
Jun
08

ABD’den işgale 162 milyar dolar

ABD Senatosu, Irak ve Afganistan’daki işgallerde kullanılmak üzere 162 milyar dolarlık bir kaynağın tahsis edilmesini onayladı. Oylamaya Cumhuriyetçi Başkan Adayı McCaine katılmazken, Demokrat Başkan Adayları Obama ve Clinton tasarıya “evet” oyu verdi.

 ABD Senatosu, George Bush yönetiminin sona ereceği Aralık 2008 tarihine değin kullanılmak üzere, 162 milyar dolarlık ek bir savaş bütçesini onayladı.
Savaş bütçesiyle birlikte onaylanan ve aynı dönemde kullanılacak yurtiçi kamu harcamaları bütçesi ise 95 milyar dolar oldu.
 
Obama ve Clinton onayladı

Önceki gün onaylanan tasarı, 92′ye karşı 6 oyla kabul edildi. Oylamada Cumhuriyetçi Parti’den Başkan Adayı olan John McCaine yer almazken; Demokratik Parti’den aday olan Barack Obama ve Hillary Clinton tasarıya onay verenler arasında yer aldı.

Daha önceki işgal bütçelerinde, “çekilme takvimi belirlensin” biçiminde şerh koyan ve oylamaya pazarlık unsuru ekleyen Demokratların, bu kez sessiz biçimde tasarıyı desteklemeleri dikkat çekti. Yorumlar, seçimlere yaklaşılırken işgal ve saldırganlık dozajı yüksek açıklamalar yapan Demokratların, “ulusal güvenlik zafiyeti” görüntüsü yaratmamak istediklerine ve bu yüzden bütçeyi sessizce onayladıklarına işaret ediyor.

Gazilere eğitim yardımı
Savaş bütçesiyle birlikte onaylanan 95 milyar dolarlık yurtiçi kullanım bütçesi ise, yine işgalle ilintili harcamalar içeriyor. Bütçe, ABD işgallerinde gazi olan ya da cephede 3 yıldan fazla savaşan askerlere, devlet üniversitelerinde 4 yıllık eğitim hakkı ve bin dolar kitap yardımı öngörüyor. Gazi ve askerlerin bu hakkı kullanmayıp, çocuklarına devredebilecekleri de belirtiliyor.
Tasarı ayrıca işsizlik ödeneği süresini 26 aydan 39 aya çıkarıyor.

28
Jun
08

“Din kuşatıcı olmalı”

Diyanet dur durak bilmiyor. Bardakoğlu’na göre insanlar nereye baksa dini görmeli, her şeyin içinde din olmalı. Ne de olsa Diyanet, “Cumhuriyetimizin çok temel bir kurumu.”

 Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, “Din hizmetini geniş bir çerçevede düşünebilirsek, emin olalım ki din, üzerinde kavga ettiğimiz değil, uzlaştığımız, barıştığımız ve güçlendiğimiz bir alan olacaktır” dedi.

Bardakoğlu, Çanakkale Müftülüğü tarafından yaptırılan 200 kişilik toplantı salonunun açılışında yaptığı konuşmada dinin toplumsal yaşamda üstlendiği rollere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Diyanet son zamanlarda büyük bir atağa kalkmış, Kuran kurslarında okuma-yazma öğretmekten, televizyon kanalı kurmaya, Güneydoğu Anadolu’da Kürt sorununun “çözümü” için dini devreye sokmaya kadar çeşitli girişimlerde bulunmuştu.

Cumhuriyetimizin temel bir kurumu…
Bilgilendirme toplantılarına çok önem verdiklerini, kendisinin de bu toplantılarda din görevlilerini bizzat dinlediğini, yazdıkları notları, özel dilekleri ve eleştirileri bizzat okuyup, değerlendirdiğini ve böylece kurumda ortak akıl oluşturduklarını anlatan Bardakoğlu, “Böylelikle daha iyi hizmet etmenin aşkını, şevkini ve yollarını öğreniyoruz. Bu bizim için önemli. Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı, Cumhuriyetimizin çok temel bir kurumudur, dini doğru şekilde, yerinde, zamanında, doğru tarzda anlatmanın önemine inanıldığı için kurulmuştur” dedi.

Din adamları olarak yanlışlar yerleşmeden, doğru bilgiyi, hizmeti, zamanında sunmayı istediklerini ifade eden Bardakoğlu, “Din hizmetlerinin çok temel özellikleri vardır. Öncelikli olarak toplumumuza din adına sunduğumuz bilginin kuşatıcı ve barıştırıcı olması gerekir” dedi.

Nereye baksan akla din gelmeli
Bardakoğlu, din hizmetlerinde sosyal açılımı da önemsediklerine değinerek, şöyle devam etti:
“Din hizmeti caminin dört duvar arasında kalan, şekil ve kalıplarda sıkışan bir hizmet olmamalıdır. Din hizmeti, aynı zamanda fakirin, kimsesizin, yoksulun, ihtiyaç sahibinin yanında olan, ona dinin aydınlık mesajını ulaştıran bir hizmet olmalıdır. Din hizmeti deyince ağaçlandırma, suların daha temiz akması, fakir fukaranın ve çocuklarını okutamayan ailelerin yanında olmak, kız çocuklarına karşı ayrımcılığı önlemek olmalıdır. Yani insanı ve toplumu mutlu eden ne kadar olumlu adım varsa din görevlilerimizin o konuda öncü olmasını, aktif rol almasını önemsiyoruz.”

Bardakoğlu, geçen yıl 3 bin civarında kız çocuğunun eğitim almasını sağladıklarını, din görevlilerinin kendi maaşlarından küçük katkılar verip, aileleri ikna edip, çocukların okul masraflarını üstlendiğini de sözlerine ekledi.

28
Jun
08

Erdoğan: ‘Mamanız mı bitti?’

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bir gecede hastane birleştirmelerine tepki gösterenlere “artık mamanız bitti, feryada başladınız” dedi

Ankara Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Gülriz Ersöz, hastane birleştirmelerine ilişkin olarak ”Ankara için önemli olan bu hastanelerin bir gecede eğitim ve araştırma hastanelerine dönüştürülmesi kuşku uyandırmaktadır” dedi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ”Bu ara yine aynı şekilde, aynı zihniyet, aynı kafa yapısı bakıyorsunuz, hastanelerin birleşmesine karşı olmaktan dem vuruyor. Niye? Bunlar nemalanan mantıklardı, buralardan nemalanıyorlardı, artık mama kaybolunca şimdi onlar feryada başladılar” şeklinde cevap verdi. 

Sağlık çalışanları tedirgin
Sağlık Bakanlığınca hastanelerin bir gecede birleştirilmesine ilişkin sürecin kuşku uyandırdığını, çalışanların görüşlerinin alınmadığını ve hürmetsiz bir tarz izlendiğini ileri süren Ersöz, durumun, uygulama şekliyle, hastalar için son derece huzursuz edici olmasının yanı sıra çalışanların mağdur edilmesine yol açtığını ifade etti.

Ersöz, ”Sağlık çalışanları özveriyle çalıştıkları hastanelerinde, hazırlanan listelerde adlarını aramış, ‘yer beğenmek’ durumunda bırakılmışlardır. Sağlık çalışanları sürekli değişen kararlarla, ne yapacakları ve kendileriyle ilgili yapılacak işlemleri bilememekte, kaygı ile beklemektedirler” dedi. Ersöz açıklamasının sonunda hastane birleştirmelerindeki amacın açıklanması ve uygulamanın derhal durdurulmasını istedi. 

Vatandaşım memnun size ne oluyor?
Başbakan Erdoğan ise Özel Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi’nin açılış törenindeki konuşmasında hastanelerin birleştirilmesine dair ”Bu ara yine aynı şekilde, aynı zihniyet, aynı kafa yapısı bakıyorsunuz, hastanelerin birleşmesine karşı olmaktan dem vuruyor. Niye? Bunlar nemalanan mantıklardı, buralardan nemalanıyorlardı, artık mama kaybolunca şimdi onlar feryada başladılar” dedi.  

Hataların, eksiklerin olduğunu ama vatandaşın bu durumdan şikayet etmediğini belirten Erdoğan ”Biz yola çıkarken, bu sistemi tamamıyla koordine eden bir anlayışla devlet, vakıf ve özel sektör girişimleri olmak üzere, yeni bir anlayışı sağlık dünyamıza getireceğimizi vaat ettik. Hamdolsun şu anda bu gerçekleşmiş durumda” dedi.   




İstatistikler

  • 461,650 Tıklama

 

Haziran 2008
M T W T F S S
« May   Jul »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30