Temmuz, 2008 için arşiv

21
Jul
08

Bulanıklık

Yaz aylarının ağırlaşan sıcaklığı gündemi de etkiliyor. Kene saldırılarıyla terör saldırıları toplumu yaralamayı sürdürürken yorumu güçleşen değişikliklere de tanık olunuyor. Kurucularından olduğu AKP’den ayrılan Abdüllatif Şener’in neler yapabileceği, AKP’den kaç kişi koparabileceği tartışılıyor. ABD İstanbul Başkonsolosluğu’na düzenlenen saldırının gerçekte Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik olduğu, polislerin simge olarak seçildiği konuşuluyor. Yapay olup olmadığı yargılama sırasında ortaya çıkacak olan Ergenekon adlı Ümraniye olaylarına sarılan gerici medyanın tüm olumsuz ve sakıncalı olayları ve durumları gözaltına alınıp tutuklananlara bağlama çabasına anlam verilmeye çalışılıyor. Dahası, soruşturmanın ABD Başkanı Bush’la anlaşan RTE’nin isteğiyle başlatılıp yürütüldüğü söyleniyor. Gerçekler er-geç ortaya çıkacak, yararlı ya da yararsız olup olmadığı saptanacak, sonuçları değerlendirilecektir. İddianame mahkemece kabul edildiğinde dâva açılmış sayılacağından o zaman açıklama gerçekleşecektir.

Ceza Yargılaması Yasası’nın 145. maddesindeki yazılı çağrıya gerek duyulmadan 91. maddesindeki gözaltını uygulaması, 157. maddesindeki gizliliğe özen gösterilmemesi, 160/2. maddesindeki şüphelinin haklarının da Cumhuriyet Savcısı tarafından gözetilmesi gereğine uyulup uyulmaması ve başka yönleriyle işlemler, iddianame ve uygulamalar zamanı gelince eleştirilip irdelenecektir.

Üzerlerine atılan-yüklenen suçları işlediklerine inanılması güç kimselerin karşılaştıkları aykırılıklar hukuk ve yargı yönünden tüm koşulları, öğeleri ve kanıtlarıyla kamuoyunun bilgisine sunulduğunda gerçek anlaşılacaktır. Şimdi yalnız bilgi verilmiştir.

Başbakanın Irak’ta yaptığı konuşma, açıkladığı yakınlık “Türkiye’ye kedi bile vermem” diyen Talabani’ye sıcaklığı kürt devletini resmen tanıma yolunda bir adım mıdır, görülecektir.

Bakınız hele

Ülkemizde çelişkileri ve aykırılıkları gidermede bir arpa boyu yol almış değiliz. Siyasal övünmeler ve böbürlenmeler gerçeği kapatamıyor. Ümraniye Soruşturması kapsamında tutuklanan Kuddusi Okkır’ın ölümü, üzerinde durulması gereken önemli bir olaydır. Her yurttaş böyle bir durumla karşılaşabilir. Eşinin yakınmasında “İnsan hakları kurumları ilgilenmedi” ayrıntısı herkesi düşünmelidir. Kimi kuruluşların kendi ideolojik karargâhları olduğu, adlarındaki genel sözcüklerin çoğunlukla “Kürtçü, dinci, ırkçı” anlamına geldiği bilinmelidir.

Avrupa parlamentosu Yeşiller Partisi Milletvekili Cem Özdemir de suçlama ve kesin yargıyla damgalama kervanına katılarak “İdam cezası kalkmasaydı emekli komutanlar idamla yargılanacaklardı” demiş. Yurtiçindeki lâçkalık gibi yurtdışından da yargıya elatmalar, baskılar, dayatmalar kendi amaçları doğrultusunda çekinilmeden sürdürülüyor. AB’nin Türkiye karşıtlığı unutulup komutanların AB karşıtlığı ileri sürülüyor. Karşıtlığın gerçek olup olmadığı ortaya konulmadan. Varsa nedenleri belirtilmeden.

Ağrı Dağı’nda kaçırılan Almanlar konusu, ilginçliğini koruyor.

2007 yılında iki bin Türk’ün ABD vatandaşlığı aldığını bir haber olarak okuyup geçmek yeterli mi? Değerlendirmesini yapıp bir sorun olarak ele almak gerekmez mi?

TBMM Uyuşturucuyla Mücadele Komisyonu’nda dinlenen Almader (Alkol ve Uyuşturucuyla Mücadele Derneği) Başkanı İskender Erbay’ın “Uyuşturucu kullanan gençleri valiliğin desteğiyle Adıyaman’daki menzil tarikatına gönderip iyileştirdikleri” bilgisinin incelenip soruşturulması savsaklanmamalı.

Yabancıların toprak satımına belli koşullarla olur veren Yasa kabûl edildi. Yabancı gerçek ve tüzelkişilerin Türkiye’de yasanın öngördüğü biçimde taşınmaz ve sınırlı ayni hak sahibi olmalarının önü iyice açıldı. Ekonomik bağımlılığı toprak yoluyla büsbütün ağırlaştıran düzenlemenin anayasaya uygunluk denetimine sunulması beklenmektedir. Anayasa Mahkemesi kararına karşın iktidarın inadına yaşama geçiren yasa TBMM’nden geçmemeliydi. Cumhurbaşkanı da imzalayıp Resmî Gazete’de yayımlanması için Başbakanlığa göndermiştir.

Yukarda özetle değindiğimiz Ergenekon (Ümraniye) iddianamesini Ceza Yargılaması Yasası’nın 174. maddesi gereğince Mahkeme 15 gün içinde inceleyip eksiklik ve yanlışlık bulmazsa kâbûlüyle dâva açılmış sayılır. Mahkemenin iptal yetkisi yoktur. Ancak yasal gereklerle tamamlanıp düzeltilmesi için geri çevirebilir.

Lozan’ın 85. yıldönümü

24 Temmuz 1923′de siyasal kurtuluş savaşı niteliğinde geçen görüşmelerden sonra imzalanan Lozan Barış Antlaşması, Mustafa Kemal’in desteğiyle İsmet İnönü başkanlığındaki Türk Delegasyonu’nun başarısıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük ve yadsınmaz payı olan sonucun bağımsızlığımızın dünya devletlerince tanınmasında uluslar arası bir dayanak olduğu açıktır. Bağımsızlık, özgürlük ve ulusal egemenlik savaşımının siyasal alanı Lozan, içimizdeki kimi işbirlikçilerle sapkınların sürekli tartışmaya kalkıştıkları tarih gerçeğidir. Anlaşmanın belgesi Antlaşma elbet karşılıklı kazanımlar ve yitirimler içerecektir. Türkiye kendine yaraşır biçimde görüşmeleri sürdürmüş, sonuçta en yararlı çıkan yan olmuştur. Lozan Barış Antlaşması’na aykırı davranan Yunanistan için tek söz etmeyenlerin gerçek dışı anlatımlar ve amaçlı yorumlarla karalamak istedikleri, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’dür. Sevr’in yenilenmesine çalışan Avrupa ve ABD’ni, Mondoros Ateşkesi’ni, Yunanistan’ın adaları silahlandırmasından Batı Trakya’daki Türklere davranışını göz ardı edip, gününün askeri, siyasal, toplumsal ve ekonomik koşullarını unutup Türkiye’yi, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını suçlamak tam bir aymazlık ve sapkınlıktır. AB’nin şimdi birer birer elimizden almaya kalktığı kazanımlar yaşamsaldır. Yalnız ekonomik kapitülâsyonları değil, adli kapitülâsyonları da sona erdirmek başlıca başarıdır. Hâlâ saltanat-hilâfet yandaşlığı güdenler “Türkiye’nin Tapu Senedi” denilen 143 maddelik Antlaşmayı okuyup anlamaya çalışmalıdır. 85. yıldönümünü, Antlaşmayı bize kazandıranları saygıyla anarak kutluyoruz. Yönetimin bu konudaki tutumu kimliğinin belirtilerinden biridir.

Dava henüz açılmadı

Ceza Yargılama Yasası’nın 175. maddesine göre dâva, İddianamenin mahkemece kabûlüyle açılmış sayılır. Bu aşamaya gelince söylenip yazılacak çok şey olacağı kanısındayım.

21
Jul
08

Emperyalizmin hedefindeki 1 numaralı komutan

bana bir şimşek çak
ortalık fena karanlık
yüreğim örtülüyor
ağır bir dalgınlığa genişliyorum
durmadan değişen o mevsimde
dağlarda kalın
omuz omuza bulutlar
çok fena kalabalık
ellerim çıplak

bana bir şimşek çak
kötü bir tuzaktayım
bilmem ne yapsak
aklımda fikrimde onlar
yaşlı ve genç
erkek ve kadın
korkularıma tutsak

bana bir şimşek çak
içim içime sığmıyor artık
vahim bir çağrışımdan
daha vahimine atlamaktayım

bana bir şimşek çak
çok yanlış anlaşılmaktayım
hesabım yanlış bir mahkemede görülüyor
içimdeki zemberek
boşandı boşanacak
yaşamak mı gerek
yoksa unutmak mı
şaşırmaktayım
Attila İlhan

Ergenekon’un hedefi Türk Ordusu

Ergenekon iddianamesi mahkemeye sunuldu ve eğer mahkeme tarafından da kabul edilirse Ergenekon yargılaması başlayacak. Ve başlayan bu dava Türkiye tarihinin en önemli siyasi davası olacak.

İddianamenin içeriğini henüz bilemiyoruz ancak şimdiden çok net bir şekilde gözüken şey, bu davada tutuklu bulunan ya da tutuksuz yargılanacak zanlılar değil, Türk Ordusu ve Atatürkçülük yargılanacak.

İngiliz Economist dergisi “Dar Kemalist gömlek artık bu modern ülkeye uymuyor” yorumunu yaptığı yazıyla aslında Ergenekon iddianamesinin temel savını da özetlemiş oluyor.

Ve yazıda devamla ulaşılmak istenen asıl nokta da çok net bir şekilde anlatılıyor:

“Anadolu’nun eski günlerde daha az İslami görünmesinin en büyük nedenlerinden biri büyük ve canlı bir Hıristiyan topluluğa sahip olmasıdır. Ancak bu demografik denge 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında Ermeni ve Rumların topluca katledilmeleri ve sürülmeleri sonucunda vahşice tepetaklak edildi. Mesela Anadolu’nun kuzeyinde yer alan Tokat’ta 1915′ten önce Ermeniler nüfusun yaklaşık üçte birini oluşturuyordu. Bugün ise bir zamanlar burada yaşayan Ermeni topluluğunu anımsatan terk edilen, tek şey üzerinde otlar bürümüş ve hazine avcısı yerel halk tarafından talan edilmiş bir mezarlık.”

Yazı emperyalistlerin 1923′te yıkılan hayallerini çok özlü bir şekilde açıklamakla kalmıyor aynı zamanda emperyalizmin bugün için kurduğu hayali de gösteriyor: Kemalizm’den arındırılmış ve Hırıstiyan azınlıkların topraklarını geri aldıkları bir “modern Türkiye”!

“Modern Türkiye” dedikleri ise Sevr’de tarif edilen “Türkiye”.

Sevr ile Ergenekon arasındaki yakın ilişki, bugün içinde bulunduğumuz tehlikenin boyutlarını anlamak açısından son derece önemlidir.

Emperyalizmin Türksüz bir “modern Türkiye” yaratmasının önündeki engel dün de Türk Ordusu’ydu bugün de. O halde öncelikli hedef, Türk Ordusu’nun yok edilmesidir.

Ancak Türk Ordusu’nu yok etmek öyle kolay bir hedef değil. Bu, Ordu’nun kendisini savunma refleksinden çok Türkiye’nin temel gerçekliği nedeniyle böyle: Sonuçta emperyalizm bu ülkede tüm kaleleri ele geçirse de Türk toplumunun en temel değeri olan Atatürk’ün varlığı.

Demek ki emperyalistlerin işi zor, Ordu’yu yok etmek kolay belki, ama ya Atatürk’ü?

1 Numara: Atatürk

İşte Ergenekon bu anlamda Atatürk’e açılmış bir dava olacaktır. Siz bakmayın sanıklar ya da zanlılar arasında Atatürk’ün adının geçirilmemesine.

Henüz Atatürk’ü doğrudan teröristlikle suçlamadıklarına da bakmayın. Sonuçta daha Kurtuluş Savaşımızın başından itibaren Mustafa Kemal, Batılı devletlerin resmi belgelerinde terörist olarak geçmektedir.

Ne tesadüftir ki bugün de Ergenekon’la Atatürkçülere aynı suçlama yöneltiliyor, teröristlik.

Ve teröristlikle suçlanan isimler ne hikmetse hep Türk Ordusu’nun komutanları. Buradan varılacak yerin Türk Ordusu’nu bir “terör örgütü” durumuna düşürmek olacağını şimdiki Genel Kurmay Başkanı bile anlamıştı.

Ama pek çok kesimin anlayamadığı en önemli şey, bu soruşturmanın sonunun Atatürk’e bağlanmak zorunda olduğu.

Bu da Ergenekon savcısının Aristo’ya bile rahmet okutacak, ancak Hitler’in kavrayabileceği düşünce sistematiği içinde son derece olanaklı.

O halde basit denklemi yazalım:

Ümraniye’de bir gecekonduya yapılan baskında bir kısım bomba bulunur. Evin sahibi bombaların bir emekli astsubaya ait olduğunu söyler.

Emekli astsubay Oktay Yıldırım tutuklanır. Gerçi bombalar o evde yokken bulunmuştur, kendisi redetmektedir, ama olsun bir tanık vardır.

Astsubay’ın emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin’le bağlantısı vardır. (Muzaffer Tekin’le birlikte fotoğrafları yeterli kanıttır.) O nedenle Muzaffer Tekin de tutuklanır.

Emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin’in bir miting sırasında emekli Tuğgeneral Veli Küçük’le fotoğrafı bulunur. Veli Küçük de tutuklanır.

Emekli Orgeneraller Hurşit Tolon ve Şener Eruygur’un da Cumhuriyet mitinginde bu isimlerle birlikte fotoğrafı vardır. (Gerçi daha bir kaç milyon vatandaş da bu mitinglere katılmıştır ama olsun. Savcımız şimdilik onlara soruşturma açmamıştır!)

Tüm bu emekli askerler Türk Ordusu’nda görev yapmıştır demek ki suçlu Türk Ordusu’dur. (Bunun için de dosyaya bu isimlerin askerlik dönemlerindeki yemin töreni resimleri konabilir.)

Peki bu kadar suçlunun görev yaptığı Türk Ordusu’nu kim kurmuştur: Atatürk. (Buraya Atatürk’ün bir fotoğrafı.)

Gördünüz mü nasıl da ulaştık 1 numaraya!

Her şeyin suçlusu Atatürkçüler!

Ergenekon’a saldıranlara baktığımızda ısrarla söyledikleri bir şey var, bu operasyon Atatürkçülere karşı yapılmış bir operasyon değil kendisine Atatürkçü diyen bir kısım suçluya yapılan operasyon.

Ancak durumun hiç de bu şekilde olmadığını çok iyi biliyoruz. Eğer Ergenekon’da hedef suçlular olsaydı bugün suçluları tartışırdık ama Türk Ordusu’nu ve Atatürkçülüğü tartışıyoruz.

Ergenekon’a saldıran tüm yazarlarınsa ortak bir özelliği var: Kararlı birer Atatürk düşmanı olmaları. Ve yine bu operasyon içn yazdıklarına baktığımızda, hiç de suçlu dedikleriyle uğraşmadıklarını görüyoruz. Onlar daha çok bu “suçluları” bu “suça” yönelten yapıyla uğraşıyorlar!

Demek istedikleri şey basit… Atatürkçülük bu ülkeyi içe kapadı. Ülkede askeri bir diktatörlük kuruldu. Ordu içindeki derin yapı da yıllardır Türkiye’de suç işliyor.

Suç listesine bakıyoruz, 2008 yılında yapılan bir soruşturmada 15 yıl önceki Uğur Mumcu cinayeti bile çözülmeye çalışılıyor. Kimileri biraz daha geriye gidip 1 Mayıs 1977 Katliamı’na ve Çorum Maraş Olayları’na bile ulaştılar.

Kısacası bu ülke tarihinde karanlıkta kalmış her faili meçhul, her katliam, her provokasyon bu insanların üzerine atılacak.

İnsana şaka gibi geliyor hukuk böyle mi işler diye, ama mesela 6-7 Eylül olaylarını da iddianamede görürsek şaşırmamalıyız. Çünkü İlhan Selçuk, gençlik döneminde bu olaylara katıldığını açıklamıştı. İster misiniz kendisine bir de bu suçlama yöneltilsin mahkemede!

Tüm bu suçlamaların temel bir mantığı var: Bu ülkede her kötülüğün arkasında Atatürkçülük vardır!

Ülkede bir Kürt terörü mü var, PKK diye bir örgüt mü kurulmuş, insanları mı öldürmüş?

Hayır! Bunu onlar yapmış olamaz, olsa olsa Atatürkçüler yapmıştır. PKK’yı kuran da, askerlerimize saldırtan da, derin devlettir!

Bu ülkede Şeriatçı terör mü var, Sivas’ta insanları canlı canlı mı yaktılar, Atatürkçü aydınları mı öldürdüler?

Hayır! Bunu onlar yapmış olamaz, olsa olsa Atatürkçüler yapmıştır. Şeriatçı terör örgütlerini kuran da, Sivas’ı yakan da, Atatürkçü aydınları katleden de derin devlettir!

Peki bu Atatürkçüler manyak mı?

Sadist mi?

Neden durup dururken kendi kendilerine bir Kürt terörü, Şeriat terörü yaratıyorlar?

Cevap basit (aşağılık anlamında): Çünkü halkı Şeriatla korkutup, bölünmeyle korkutup iktidarda kalmak istiyorlar!

Çok güzel mantık ama tutarsız bir yanı var, çünkü iktidarda Atatürkçüler değil hep sağcılar var!

Tüm bu saçma sapan tezleri gerçekmiş gibi sunanlar, kendi ruh dünyalarında bu ülkede bir Kemalist diktatörlük olduğuna ve bir türlü de iktidarı bırakmadığına kendilerini inandırmış durumdalar.

Ama gerçekte olan şey apaçık ortada:

Bu ülkede bugün, 10 yıl öncesine göre, 20 yıl öncesine göre, 50 yıl öncesine göre daha fazla mı Şeriatçı var daha az mı?

Bu ülkede bugün, 10 yıl öncesine göre, 20 yıl öncesine göre, 50 yıl öncesine göre daha fazla mı bölücü var daha az mı?

Hangi taşı kaldırsam altından Atatürk çıkıyor!

Aslında bugün Ergenekon’a saldıran koronun mantığını bunların manevi babaları olan Kenan Evren yıllar önce çok iyi özetlemişti: Hangi taşı kaldırsam altından Atatürk çıkıyor!

Kenan Evren, kıt Türkçesiyle kaş yapayım derken göz çıkarmıştı, Atatürk’ün önemini vurgulayacaktı sözde ama aslında bilinçaltına işleyen Atatürk düşmanlığını ifade etmiş oldu.

Son yıllarda yaşadığımız her şey de bu cümleyi doğrularcasına gelişiyor.

Şimdi kendilerine demokrat süsü veren insanlar var, gazetelerde, televizyonlarda köşebaşlarını tutmuş durumdalar ve akıllarınca demokrasi için mücadele ediyorlar. Ama aslında faşist bir terör kampanyasının sözcülüğünü yapıyorlar.

Ergenekon operasyonu bu bakımdan emperyalizm ve faşizm üzerine büyük dersler sunuyor bize.

Emperyalizm, hukuk tanımaz bir sistemdir. Bugünün ABD ve AB emperyalizmleri, daima hukuk derler, demokrasi derler ama Hitler faşizminin ruhunu taşımaktadırlar.

Son 5 yıldır AB yasaları sayesinde demokratikleşen bir ülkede yaşıyoruz sözde, ama yaşadığımız şu Ergenekon rezaleti, ABD’de Mc Carty dönemini, Almanya’da Hitler dönemini bile mumla aratmıyor mu?

Hani her tür düşünceye örgütlenme özgürlüğü tanınacaktı?

Ama bu operasyon gösteriyor ki, değil örgütlenmek, Atatürkçülerin bir masada birlikte yemek yemesi bile bir suç haline gelmiştir.

Hani sivil toplum gelişecekti?

Görüyoruz ki, emekli askerler sivil toplum kuruluşlarında etkili olmaya başlamışlar ve demokratik haklarını kullanıyorlar, ama darbecilikle suçlanıyorlar.

İnsan sormadan edemiyor, darbe yapacak adam bunu niye sivillerle yapsın!

Şimdi Ergenekoncular halkı hükümete karşı isyana teşvik etmekle suçlanıyorlar.

Keşke…

Evet keşke bu ülkede herkes halkı bu hükümete karşı isyana teşvik etse. Bu ülkede, kanunlarımızda hükümete karşı isyan etmek ne zamandan beri suç?

Demokrasinin en temel hakkı, rakip hükümeti yıkmaya çalışmak değil mi?

Ne oldu o çok demokratlarımıza?

Yoksa tek parti sistemini geri getirdiniz de bizim mi haberimiz yok?

Bu ülkede madem tek parti hükümeti olacak ve bu hükümete karşı her tür yasal gösteri, miting, örgütlenme suç sayılacak, bunu açıkça ilan edin de biz de ona göre hareket edelim!

Faşist ve devrimci

İçinde bulunduğumuz durumu ve rejimi çok iyi kavramamız gereken bir dönemden geçiyoruz.

İlk dersimiz şu; emperyalizm hiçbir ülkeye demokrasi getirmez.

Yıllardır AB yasaları ülkeye demokrasi getiriyor destekleyelim diyen Atatürkçü anlayış, bugün demir parmaklıklar ardında.

Sadece bu da değil, aynı tehlike büyük basın için ve hatta büyük sermaye için de geçerli. Büyük basının bugün Ergenekon’u savunmasının nedeni bu. Aslında Ergenekon’u da Atatürkçüleri de savunmak istemezler ama kendilerini korumak için, hedef olmamak için şimdi Ergenekoncuların arkasına saklanıyorlar.

O halde bir de faşizm üzerine ders: Faşizm küçük insanların diktatörlüğüdür ve büyük sermayeye de izin vermez.

Bu küçük faşistlerin küçücük beyinlerinin içine bakalım bir de.

Faşist, tipik bir ruh hastasıdır, şizofrendir.

Onun için bir kendisi vardır, bir de “herkes”.

Kendisi hep haklıdır, “herkes”se hep haksız.

Kendisi hep dürüsttür “herkes”se hep namussuz.

Kendisi çok barışçıldır ama n’apsın ki “herkes” ona düşmandır.

İşte o nedenle faşist, mecburen, ırkını, kanını, dini korumak için “herkes”e savaş açmak zorundadır.

Ve öyle de yapar.

Faşiste sorsanız öyle yapmasa, kanı, ırkı, dini, ruhu elden gidecektir.

Ama buradaki kan, ırk, din, ruh, aslında faşistin iyi bir buluşudur. Normalde faşist için sadece “ben” vardır. Ama n’apsın ki faşist, sadece bu “ben”le, “herkes”i yok edemeyeceğini de çok iyi bilir. Bu, faşistin gerçek dünyayla tek temasıdır.

Bu bilinç onu bir “biz” yaratmaya götürür. Ama bu “biz”, “ben”in etrafını saran bir çeperdir sadece.

Hitler, yüce Alman ırkı için tüm ırkdaşlarını bu “biz” etrafında toplamıştı. Irkdaşları da “biz” olduklarını sanıp bu zavallının peşinden gitmişlerdi. Ama ortada bir kavga yoktu “kavgam” vardı.

Bugün, Türkiye’de, aynı işlevi demokrasi görmektedir. Hitler’in rolüne soyunan Tayyip, demokrasi ile bir “biz” yaratmaktadır. Ve bu “biz”i de Atatürkçülere karşı savaşa sokmuştur.

Kendini “biz” sanan zavallı kurşun askerler aslında sadece Tayyip’in egosu için savaştıklarını göremiyorlar.

Tayyip’in korkusu, yani Şeriatçı bir faşistin korkusu nedir?

Bunlar rüyalarında hep Atatürk’ün mezarından çıkıp bunlara gereken dersi vereceğini görmektedirler. Atatürk korkusu, gerçek hayatta yerini Atatürkçü korkusuna bırakır. O nedenle, her Atatürkçüde bir Atatürk olma potansiyeli gördüğü için de, tüm Atatürkçülere saldırır.

Sanır ki tüm Atatürkçüleri hapse tıksa, rahata erecektir.

Zavallı faşist! Hitler 5 milyon Yahudiyi toplama kampına atmıştı da yine korkusunu atamamıştı!

Faşistin zavallı olduğunu bilelim, ama devrimci de güçlü olmak zorundadır.

Faşist ne kadar gerçeklikten kopuksa devrimci o kadar gerçekçi olmalıdır.

Gerçekçilik nedir peki?

Gerçekçilik, faşistin gerçekliğini bilmektir. Bu tür bir faşizmle, hiçbir şekilde uzlaşma olamayacağını bilmelidir devrimci. Faşist, istese bile uzlaşamaz, çünkü o korkularının esiri olan bir katildir.

Ama bugün kimi muhalif kesimler, AKP kapatılmazsa Tayyip’in “rahatlayıp” dizginlenebileceğini düşünmektedir saf saf.

Faşizmse gerçekten kanla beslenir. Verilen her kan, daha fazla kan vermek zorunda bırakır sizi. Bakmayın Müslüman gözüktüklerine bunların, aslında bunlar pagandır, kan içerek beslenen tanrıdır her bir faşist.

O nedenle faşizme karşı reformcu bir mücadelenin imkânı yoktur. Uzlaşma seçeneği, devrimcinin akıldışılığı, hayalciliği olur. O hayalin bedeli ise kanla ödenir.

Devrimci için gerçekçilik, faşistle anladığı dilden konuşmaktır, yani savaşmaktır.

Devrimci bir savaş da bir “biz”e ihtiyaç duyar. Bu ise antifaşist bir “biz”dir. Faşistin yok edeceği tüm toplumu devrimci bir önderlik altında “biz” yapmaktır.

Kısacası faşizme karşı örgütlenmektir.

Faşist savcılar masa başında fotoğraf albümlerine bakıp kanıt aramaktadır. Kim kimle yan yana gelmiş.

Demek ki yan yana gelmek bunların en büyük korkusu.

O halde yan yana gelmeli, omuz omuza mücadele etmeliyiz.

Bu mücadelenin zemini ise gerçek bir mücadeledir.

Yani mücadele, politik alanda verilir. İnternette, televizyonda verilen mücadele tümüyle sanaldır, hayalidir. Faşizmse gerçektir, hapishaneleri gerçektir.

Burada faşistin demokrasi kavramının yanında ikinci aracını da görmeliyiz. Klasik faşizmin ırk kavramının yerini günümüzde demokrasi almıştır, kitleleri uyuşturmanın yöntemi olan mistisizmin yerini ise komplo teorileri.

Komplo teorilerinin ilk işlevi kitleyi bilgiye boğmaktır. Bilgiye boğulan kitle, kendisini önemli görmeye başlar. Gazetedeki inanılmaz gizli bilgi ve belgeleri okuyan kitlenin her biri küçük birer faşistçik olmaktadır. Onlar da artık faşist liderleri kadar çok şey bilmektedir. Kitle böylece bir iç huzura erer.

Ama kitle aynı zamanda kendisine sunulan bu bilgilerle, kinle beslenir. Ne kadar da çok düşman vardır etrafta. Hepsini yok etmek gerekmektedir. Bugün “ortak akıl” diye ortaya sürülenler işte bu kitledir.

Sonra bu komplo teorilerinde iz süren kitle, önce bir sürü bağ kurar. Tıpkı malum savcı gibi. Birden kendini çok zeki görür. Alçak düşman açık vermiştir ve o, tüm bağlantıları kurmaktadır!

Ama bir süre sonra o kadar çok bilgi yığılır ki, küçük faşistler bu işin içinden çıkış olmadığını görür. Düşmanı ve bağlantıları görmek artık çok zorlaşmıştır onun için. İşte o noktada bir kez daha faşist liderine sığınır. O kimi gösterirse düşman odur, ona saldırmalıdır.

Bunca zamandır bu bilgi bombardımanı işte bunun içindir. Burada bilgi merkezlerini dolduran medyaya şaşmamak gerekir. Hitler de faşist partisini komünist döneklerle kurmuştu! Bizim Hitler’imiz de bugün eski konüminstleri kullanıyor.

Ama bu bilgi bombardımanıın ve komplo teorilerinin en sıradan, hatta kendisine Atatürkçü bile denebilecek isanlar üzerinde de mistik bir ayartıcı etkisi olur: Acaba kandırıldık mı? İşte bu soruyu sorduğun anda her şey bitmiştir, faşistleşme yoluna girmişsindir.

O nedenle basına gözlerimizi, kulaklarınızı kapamak, kendi aklımızla düşünmek zorundayız.

Faşizme karşı mücadelenin ilk durağı direnmektir. Bugün televizyon karşısında bile direnemeyip bilinci çarpıtılanların yarın kahraman savcımız karşısında korkudan dizlerinin bağının çözülmesi normaldir.

Onlara verecek cevabımız hazır olmalıdır:

Evet 1 Numaranın emrindeyim, ben de Mustafa Kemal’in askeriyim!

bana bir şimşek çak
yolumu aydınlatacak
gazi’nin gözlerinden
mavi bir şimşek
kuva-yı milliye mavisi
aynı emaneti taşımaktayım
‘hürriyet ve istiklal benim karakterimdir’
çünkü hain sinsi ve korkak
aynı düşmana karşı
savaşmaktayım
Attila İlhan

21
Jul
08

Biz bu yargılamayı Hitler Almanyasında da görmüştük

Bu yazıdaki, Hitler, Bay Göbels, iddianame, Nasyonal Sosyalist parti, silahlı ayaklanma, Komünist Parti, Bolşevizm tehdidi, emperyalistlerle pazarlık, yalancı tanıklıklar, faşist gazeteciler sözcüklerinin yerine günümüz Türkiyesinden Tayyip, Zekeriya Öz, AKP, yandaş medya, Ergenekon gibi kelimeleri uygun yerlere koyup bir daha okuyun! Şaşırmayın, faşizm hiç yaratıcı değildir, 75 yıl sonra bile aynı tezgahı önümüze sürmektedir.

 

Bu duruşmanın ve onla elde edilmek istenen sonucun amacı neydi?

Reichstag yangını, Alman proletaryasının devrimci hareketine karşı, Alman faşistleri tarafından yürütülecek kampanyaya, genel saldırıya bir neden teşkil edecekti, etmiştir de. “Marksizm” ve bütün devrimci hareket “yok edilmeliydi.” Faşist aptallar bütün dünya önünde, kapitalist Avrupa’yı proletarya ihtilalinden koruyan jandarma rolünü oynamak istemişlerdi.

Öte yandan duruşma, ki çağdaş tarihin en büyük siyasi duruşmasıdır, faşist saflarının 1933 Şubatında Avrupa’yı Bolşevizmden kurtardıklarını kanıtlamalıydı.

Metni gizli tutulan iddianame, adli tartışmalar sürdükçe, duruşmanın planlanması amacına uygun olarak hazırlandığını ortaya koymuştur.

Bu, yalnız Almanya’daki komünist harekete değil, aynı zamanda özellikle Komünist Enternasyonal’e ve Sovyetler Birliği’ne yöneltilmiştir.

Faşist basın başlangıçta bu amaçları saklamaya bile gerek görmüyordu. Birlikte suçlandığımız arkadaşlarım ve ben, bütün Avrupa’yı Sovyetleştirmek amacıyla, Reichstag yangınını çıkarıp Almanya’da silahlı bir ayaklanmayı başlatmak için Moskova Komünist Partisi tarafından görevlendirilmek iddiasıyla tutuklanmıştık.

Devlet Bakanı tarafından tutulan yalancı tanıklar, ilk kovuşturmadan itibaren, bu olaydan, yani Berlin’deki Reichstag yangınından sonra, diğer yangınların Varşova, Viyana, Prag’a sıçrayacağını ve bütün Avrupa’nın alevlerle yok olacağını söylüyorlardı.

Provokatör duruşmanın propaganda amaçları işte bunlardı.

Hepsi küçük Bay Göbels’in (küçük ama sadece boyca değil) parlak zekâsının ürünleriydi. Berlin ona çok dar gelmişti.

Sonuçta Naziler ne istiyordu?

Faşist kundakçıları temize çıkarmayı güdüyorlardı. Çünkü uzun zamandan beri dünya gerçek kundakçıları nerede aramanın gerektiğini anlamıştı. Onları ülke içinde olduğu kadar dışta da temize çıkartmak gerekiyordu. Komünistlerin suçluluğunu “resmi” kılmak için Naziler duruşmadan yararlanmak istiyorlardı.

Devrimcilerin bulunduğu yerlerde uygulanan vahşi tedhişçiliğe ve alışılmamış cinayetlere bir neden bulmak istiyorlardı. Kültürel değerlerin horlanması, barbarca yok edilmesi, bilim, sanat ve hatta “özgür düşünce” yuvalarında sürdürülen baskı, toplu katliamlar, bunların hepsi ülke içi ve dışı kamuoyunu tedirginleştiriyordu.

Duruşma aynı zamanda komünistlere karşı yeni bir kışkırtma kampanyasına malzeme sağlamalıydı. Almanya’da Komünist Parti’ye karşı korkunç bir suçlamanın ilk hareketini meydana getirmeliydi.

Nihayet, dış politik amaçlarını da eklemek gerekir. Suçluların başları, ileride güçlü emperyalistlerle yapılacak pazarlıklarda değişim aracı olarak kullanılacaktı. “Tarihi hizmetler”inden dolayı, “Avrupa’yı Bolşevizmden kurtardığı” için, karşılığında Hitler, silahlanmada eşitlik ve diğer birçok konuda imtiyaz istiyordu. Faşistler duruşmanın dış politikadaki yansımalarına büyük önem veriyorlardı.

Bu amaçlara ulaşmak için dev bir mekanizma ortaya kondu. Yalnız bütün polis ve adli aygıt değil, aynı zamanda Nasyonal Sosyalist Parti’nin dev merkez organı, sayısız kollarıyla Propaganda Bakanlığı harekete geçirildiler.

Bu mekanizma sadece iddianameyi inşa etmeye değil, özellikle “elverişli tanıklar aranmasına ve bunların evcilleştirilmesine” hizmet etmiştir. Bu tanık arama işi aşağı yukarı sekiz ay sürdü.

Tanıkların işçi çevrelerinden, komünistler, hatta devrimci hareketin militanları arasından olması, faşistler için son derece önemliydi. Faşist kundakçıların planı uyarınca söz konusu tanıklar açıklamalarını Alman Komünist Partisi ve kızıl savaşçılar cephesinin kesinlikle 1933’ün Şubat veya Martında silahlı bir ayaklanma hazırladıkları, bu konuda direktifler aldıkları ve Reichstag yangınının ayaklanma için bir işaret olacağı doğrultusunda yaptılar.

Faşistlerin gereğini duydukları tanıkları bulabilmek için yaptıkları girişimler yüzünden, binlerce ve binlerce Alman işçi ve komünisti, zindanlarda en vahşi, cinsel ve fiziksel işkencelere maruz kaldı.

Bu projeler tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Bütün çabalarına karşı faşistler, kendilerine yarayabilecek tanıkları ancak Nasyonal Sosyalist milletvekilleri, faşist gazeteciler, ortak sağın canileri arasından ve suç hastası hırsızlar, kalpazanlar, dengesizler ve esrarkeşler arasından sağlayabildiler. Kendi işlerine yarayacak tanıkları işçi ve devrimci hareketin sorumluları arasından bulamadılar.

Bu durum, tam anlamıyla iddianamenin asılsızlığını ortaya koyuyordu. Bu başarısızlık aynı zamanda dış dünyaya, çok parlak bir şekilde, proletarya ihtilali, komünizm ve Komünist Enternasyonal amacına Alman işçilerin bağlılığının, sadakatinin ve sarsılmaz inancının sağlamlığını göstermiştir.

Alman faşizminin, Bolşevizme karşı “Avrupa kültürü” jandarması rolünde Avrupa sahnesine çıkışı tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır.

Eski bir Avrupa atasözünü hatırlayarak denebilir ki, Nasyonal Sosyalizm Leipzig’e gururlu bir aslan gibi girmiş, başı ayaklarına dolanmış olarak iki büklüm çıkmıştır.

 

 

                                              Georgi Dimitrov

20
Jul
08

‘Diz çökmeyip direneceğiz!’

İşçi sınıfına ve sendikal harekete yönelik saldırılar olduğunu belirten DİSK Genel Başkanı Çelebi “saldırılara karşı diz çökmeyeceğiz, direneceğiz” dedi.

Eski Sosyal-İş Sendikası Genel Başkanı Özcan Keskeç’in ölümünün birinci yılında bir anma töreni düzenlendi. Ankara Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası’nda düzenlenen törene katılan DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, sendikal örgütlenme alanında önemli görevlerde bulunanları anmanın, mücadelelerini güçlendirdiğine değindi.

İçinden geçilen sürecin ağıt yakma zamanı olmadığını belirterek, “Sendikal harekete, işçi sınıfına yönelik ciddi saldırılar var ve bunlar artarak devam ediyor. Tuzla olayları, 1 Mayıs, YÖRSAN’daki direniş, Belediye-İş Sendikası’na saldırı, grevlerdeki saldırılar gibi sendika hak ve özgürlüklerin ihlalleri göz önüne alınınca büyük sorunlar var. Bunların işaretleri 1 Mayıs’tan önce de sonra da sayın Başbakan tarafından verildi. Bundan sonra, hükümet, en ufak direnişi sindirmek için elinden geleni yapacak” dedi.

Türkiye’de suni bir gündem yaratıldığını vurgulayan Çelebi, DİSK Başkanlar Kurulu adına konuştuğunu ifade ederek, görevlerinin isyan etmek değil, mücadele etmek olduğunu belirtti. “Bu süreçte diz çökmeyeceğiz, direneceğiz” diyen Çelebi, Çarşamba günü bir basın toplantısı yapacaklarını söyledi.

20
Jul
08

AKP sermayeyi hiç üzmüyor

Sermaye kızıyor, AKP yapıyor. Kıdem tazminatları kaldırılıyor, büyük bir hak gaspı anlamına gelen kıdem fonu geliyor.

 AKP sermayenin bir dediğini iki etmiyor. Sermayenin talebi üzerine, çalıştıkları her yıl başına bir maaş kıdem tazminatı hakkı kazanan, bu tazminatı da işten çıkarılması halinde alan emekçilerin bu hakkı ellerinden alınıyor.
 
Sermayenin sözünde çıkmayan AKP, kıdem tazminatını kaldırmayı, yerine çok daha düşük bir avantaj sunacak kıdem fonunu getirmeyi öngören bir planı uygulamaya koyarken plan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik tarafından doğrulandı.
 
Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, geçen hafta içersinde AKP’ye yakınlığıyla bilinen sermaye örgütü MÜSİAD’ın toplantısında yaptığı konuşmada “Bir çok ülkede kıdem tazminatı kalmadı. Bu konuda bizim bütün hissedarlarla hep birlikte çalışmamız lazım. Burada atmamız gereken adımlar var” şeklinde konuşmuştu. Vatan gazetesinden Ercan İnan’ın haberine göre, Bakan Çelik’te çeşitli gazetecilerle yaptığı toplantıda, kıdem tazminatına işveren kanadından büyük tepki geldiğini ifade etti. Habere göre, Çelik, “Kıdem tazminatını kaldıran, bunu bir fona dönüştüren bir sistem için çalışıyoruz Aslında bu çalışma bizimle başlayan bir çalışma da değil. Daha önceki hükümetler döneminde de gündeme alındı ancak bir türlü cesaret edilemedi” açıklamasında bulundu.
 
Prim ödeyemeyene haciz
Çelik prim borçlarının yeniden yapılandırılmasına ilişkin de çeşitli değerlendirmelerde bulunurken, “Artık eskisi gibi prim borcunun büyümesi söz konusu olmayacak. Bu tarihten sonra ‘cari ay’ uygulaması başlatacağız. Artık vatandaş primini ödemediği zaman iki üç ay sonra haciz geleceğini bilecek” şeklinde konuştu.

20
Jul
08

“Washington AKP’ye sahip çıksın”

ABD’li yazarlar kapatma davası karşısında “demokrasi neferi” gibi sundukları AKP’nin yeterince desteklenmediğini söylüyorlar.

Washington Post gazetesinde çıkan bir makalede, AKP’yi kapatma davasının parti aleyhine sonuçlanacağının beklendiği söylendi. Makalenin yazarları Aliza Marcus ve Andrew Apostolou, böyle bir durumda Türkiye’de siyasi istikrarsızlığın yeniden başgöstereceğini söyleyerek Amerikalı siyasetçileri uyardılar.


“ABD’nin demokrasiye ikna çabaları boşa gider”
AKP’nin kapatılması durumunda ekonomik programın sekteye uğrayacağının, Avrupa Birliği’ne üyelik yolunda hız kaybedileceğinin savunulduğu yazıda, özellikle toplumun iki kesiminin (laikler-müslümanlar) ise olumsuz etkileneceğine vurgu yapıldı. Ülkede “baskıcı yasalara karşı mücadele eden liberallerin” umudunun kırılacağını söyleyen yazarlar, nüfusun çoğunluğunu oluşturan ve AKP’ye oy veren seçmenlerin de demokratik mekanizmalara olan güvenini yitireceği, “Müslümanların demokratik yolların işlerliğine ikna edilmesi için ABD’nin yürüttüğü çabaların” boşa gideceği uyarısında bulundu.

“Demokrasi götürme misyonuna sahip çıkılsın”
ABD’nin “Müslüman ülkelerde demokrasiyi ilerletmek” misyonunda gereken kararlığı göstermediğini savunan yazarlar, “Ortadoğu için bir model olarak gösterilen Türkiye’nin demokratik yollarla seçilmiş hükümetine” destek vermesi ve “adli tezgah” olarak tanımladıkları kapatma davasını kınaması için ABD’yi göreve çağırdı.

AKP’nin avukatı çok…
Yazarlar ayrıca, kapatma davasında AKP’ye yöneltilen toplumu gericileştirme suçlamasının temelsiz olduğunu iddia ettiler. Kapatma iddianamesinde yer alan bazı verileri ele alan yazarların AKP adına cevaplar ürettiği görüldü.
“Alkol tüketimi özgürlüğün ölçütü olsaydı Rusya dünyanın en büyük demokrasisi olurdu” ifadesine yer veren yazarlar, çalışan kadın sayısındaki azalmayı da “şehirleşen Türkiye’de eskiden tarımda çalışan kadınların artık şehirlerde okullara gitmeleri, kız öğrencilerin artık daha uzun süre eğitim görmelerinden dolayı iş yaşamına geç atılıyor olmaları” ile açıkladılar.

Onlar da özgürlük ve demokrasi neferi

Makalenin yazarlarından Andrew Apostolou, Ortadoğu ve Afrika ülkelerindeki “türbana özgürlük mücadeleleri”ne kaynak aktaran “Freedom House” adlı bir vakıfta yönetici. Aliza Marcus’un ise ”Kan ve İnanç: PKK ve Bağımsızlık için Kürt Mücadelesi” adlı bir kitabı var.

20
Jul
08

TÜRKİYE, İŞÇİ ÖLÜM ORANI EN DÜŞÜK ÜLKELERDEN BİRİYMİŞ

Meclis Araştırma Komisyonu öyle bir rapor hazırladı ki, Türkiye gemi inşaa sanayinde çalışan işçi sayısına göre kaza oranı en düşük ülkelerden biri Türkiye. Oysa Tuzla Tersanesinde bu yılın ilk 6 ayında 13 işçi yaşamını yitirdi. Meclis Araştırma Komisyonu’nun hazırladığı rapora göre Tuzla’da bu yılın ilk 6 ayında  33 bin 480 çalışandan 13′ü yaşamını yitirdi. Raporda,
Türkiye’de çalışan sayısına göre kaza oranı 10 binde 3 olurken, bu oran Malezya’da 10 binde 12, Çin, Singapur ve Tayvan’da 10 binde 10, Japonya’da 10 binde 3, Amerika’da 10 binde 2, İsveç ve İngiltere’de ise 10 binde 1 olarak gerçekleşti. Tuzla tersanelerinde kaza nedenleri arasında ilk sırayı yüksekten düşme alırken, elektrik çarpması, üzerine malzeme düşmesi, patlama ve sıkışma en sık görünen kazalar oldu.Raporda kazaya neden olan rislerin en beşında çalışma alanlarının yetersiz olması ve işçilerin yoğun,uzun süreli calışması geldi.

10
Jul
08

“Türk milletine taarruz eden düşman,önce Türk subayını aşağılamak ister”

Mustafa Kemal Atatürk’ün,  31 Temmuz 1920 tarihinde,Afyonkarahisar Kolordu Dairesi’nde subaylara hitaben yaptığı konuşmanın tam metni:

Efendiler!

Eski silah arkadaşlarımla böyle yakından ve samimi temasta bulunmaktan büyük vicdani zevk hissediyorum.Sizinle oturup uzun hasbıhal etmek isterdim.Fakat çoksunuz;müsait yer de yoktur.Bu sebeple hissiyatımı birkaç cümle ile mülahaza etmekle yetineceğim.

Arkadaşlar! İNGİLİZLER ve YARDIMCILARI milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermişlerdir.Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve atıfetine borçlu değildir.Hiç kimse kimseye,hiçbir millet diğer millete hürriyet ve bağımsızlık vermez.Milletlerde tabiaten ve yaratılıştan mevcut olan bu hak,milletlerce kuvvetle,mücadele ile mahfuz bulundururlar.Kuvveti olmayan,dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet,mahkum ve esir vaziyettedir.Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur.

Dünyada hayat için,insanca yaşamak için bağımsızlık lazımdır.Bağımsızlık sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder.

Kuvvet ordudur.Ordunun hayat ve saadet kaynağı,bağımsızlığı takdir eden milletin,kuvvetin lüzumuna olan vicdani imanıdır.

İngilizler,milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için,pek tabii olarak evvela onu ordudan mahkum etmek çarelerine giriştiler.Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı,cephanelerimizi,bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar.Sonra kumandalarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar.Askerlik izzetinefsini yok etmeye gayret ettiler.Ordumuzu tamamen lağvederek,milleti bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler.Bir taraftan da müdaafasız,ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de izzetinefsine,her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla milleti alçaklığa,boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar.

Herhalde ordu,düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu.Orduyu imha etmek için mutlaka subayını mahvetmek,aşağılamak lazımdır.Buna da teşebbüs ettiler.Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller ve müşkülat kalmaz.

Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre subaylar heyetimize düşen vazifenin mahiyeti,ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar.

Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak lüzumuna  tam bir iman ile kani olmuş ve buna kati azim ile karar vermiştir.Zaman zaman şurada burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine,hakiki imasına sekte vurmamıştır ve vuramayacaktır.

Dolayısıyla kuvvetin,ordunun vücudu için lazım olduğunu söylediğim kaynak -ki milettin vicdani imanıdır- mevcuttur.Ordu ise arkadaşlar,ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulur.Malum bir askeri hakikat,felsefi hakikattir;” ordunun ruhu subaylardadır”.O halde  subaylarımız,düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak ve ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir.

Millet,bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan,ordunun  ruhunu teşkil eden subaylardan bekler.İşte subayların yüce vazifesi budur.

Allah göstermesin,milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır.Subaylar,izah ettiğim yüce,mukaddes ve bütün açılarda üzerlerine düşen vazife itibariyle,bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve ferasetleriyle giriştiğimiz bağımsızlık mücadelesinde,birinci derecede faal ve fedakar olmak mecburiyetindedirler.Şahsi ve hususi hayatları itibariyle de subaylar,fedakarlar sınıflarının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler.Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürürler.Onları aşağılar ve hor görürler.Hayatında bir an bile subaylık yapmamış,subaylık izzetinefsini,şerefini duymuş,ölümü küçümsemiş bir insan,hayatta iken,düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü muamelelere katlanamaz.Onun yaşamak için bir çaresi vardır:Şerefini korumak ! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği,o şerefi ayaklar altına almaktır.

Dolayısıyla subay için “YA İSTİKLAL YA ÖLÜM” vardır.Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz.Bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız.Milletimizi daima bağımsız görmekten bahtiyar olacağız.

(Atatürk’ün Bütün Eserleri,9. cilt)

09
Jul
08

“Faşizm”in temellerini atanlar

Faşist düşüncenin ilk temelleri MÖ 4. yüzyılda yaşayan Yunan düşünürü “Kallikes”e dayanır. “En güçlü olan kimse haklı olan da odur” der. Doğa, güçlünün zayıfa egemenliği esasına dayanır. En güçlü en zayıfa söz geçirecek ve ondan daha varlıklı olacaktır.

Platon, Kallikles’in düşüncesini, devlet yönetimi biçiminde ele alıp savunacak ve kurallara bağlayacaktır. Adalet devletin özüdür. Adaletin özü ise herkesin kendi işini görmesi, başkalarının işine karışmamasıdır. Platon’un devleti yüzyıllar boyunca süregitti. Platon budur işte. Faşizm düşüncesinin Platon’dan sonraki selefleri ise l6. yüzyılda yaşayan Nicolo Machiavelli ve Jean Bodyn, 17. yüzyılda yaşayan Thomas Hobbes ve John Austin’dir. Machiavelli’ye göre devletin varlık koşulu kuvvettir. “Hükümdar” adlı yapıtında şöyle der: “Sicilyalı Agothocles, bir sabah sanki ülke işlerini konuşmak içinmiş gibi, Senato’yu ve halkın ileri gelenlerini toplar, askerlerine bir işaret verir ve bütün senatörleri ve en zengin hemşehrilerini kılıçtan geçirttirir. Onlar ölünce de hükümdar olur. Hiçbir muhalefetle karşılaşmadan saltanat sürer. Agothocles’in davranışı incelenirse, hiçbir şeyin şansa bırakılmadığı görülür. Devleti iyi yönetmek, hem askeri güç kullanmayı bilmekle ve hem de muhalefetin yönetimini engelleme tehlikesini ortadan kaldırmakla mümkündür.” Machiavelli, faşist yönetime askersel gücü de katmıştır ve muhalefete izin vermemektedir. Jean Bodyn ise “Egemenlik bir devlete vatandaşlar ve uyruklar üzerindeki en yüksek mutlak ve sürekli kuvvettir” demekte ve bir kral veya egemen yasalar ile ilgili olamaz, yöneten kendi yasalarını koyar. Tanrıdan başka kimseye hesap vermek zorunda değildir demiştir. Thomas Hobbes’a gelince, devletin bizzat kendisinin de yasalara uymak zorunda olduğu düşünce ve tutum, onun ortadan kalkması sonucunu getirir. Devlet en üstün kuvvettir. Yasalar devletin üstüne çıkarılamaz. Düzen, devlet egemenliğidir. John Austin: hukuk, akıl sahibi bir varlık üzerinde sözünü geçirebilecek bir diğer akıl sahibi varlığın mutlak egemenliğini sağlaması için konulmuş kuraldır. Devlet yasasının dört önemli özelliği vardır. Buyruk, yaptırım, görev ve egemenlik. Hukuk kuvvetli olanın, kuvvetsiz olan üzerindeki üstünlüğüdür. Devletler hukuku ise uluslararası bir töredir. Ulusal hukukta olduğu gibi, bunda da, üstün devletin üstün olmayanı yönetmesidir.

Austin’den sonra 1789 devriminin getirdiği düşünce ve toplumsal yapılanma ortamında bir Alman, Karl Von Savingy “Tarihsel Hukuk Okulu”nu kuracaktır. Hukuk yasama meclislerinde değil halk ruhu tarafından yaratılır. Toplumda en belirgin ifadesini bulur. Avrupa’da birçok hukuk öğretiminin temelinde bu düşünce yer almıştır. Çağımızda hukuk öğrenimi veren birçok ülkede Savingy’nin Tarihsel Hukuk Okulu anlayışı temel sayılmaktadır. Yasama meclisini, yani halkın tümünün temsilini yadsıyan bir mantık halkın egemen kesiminin ruhundan söz etmektedir. Ve bu en tehlikeli dayatmadır. Buna modern hukuk deniliyor işte. Sıra modern devleti belirlemeye gelmiştir. Bu konuda bayrağı Savingy’den alacak olan Johann Gotlieb Fichte, devletin en önemli amacı, anavatan aşkıdır, her şey anavatan içindir. Devlet kendi kendine yeten bir ülke olmalıdır. Devletin insansı yönü, yüce ulusun sürekli ve sonsuz gelişimi için de bir araçtır. Fichte faşist devletle birlikte ırkçı devleti de savunmuştur. Genel olarak idealizmin ve özel olarak da Alman düşüncesinin en son ve en büyük temsilcisi “Friedrich Hegel”, Alman Anayasası incelemesinde; “İnsan için hürriyetin en güzel ifadesi Prusya kralına itaattir” demiştir. Toplum hükümdarsız olursa ancak şekilsiz bir kalabalık olur. Anayasa, devletin egemen ifadesinin kurallar bütünüdür. Bir monarkı, bir önderi, bir egemeni olmayan anayasalar, anarşinin ve kalabalığın anayasalarıdır. Devlet odur ki anayasası monarkına, liderine, egemenine itaati temel alır. Devletin fert üzerindeki hakimiyeti mutlaktır. Devlet ferdin ruhudur. Ferdin ruhunu alem ruhu kılar. Devlet, alem ruhunun en yoğun teşekkül ettiği sahadır. “Marx” Hegel’in baş aşağı çevirdiği şeyleri ayakları üstüne koyarken, ilk önce devleti ayakları üstüne koymuştur. “Marchais’eye göre Marx’ı Hegel’e karşıt kılan en önde gelen şey özdekçiliğin idealize edilmiş biçiminden çok devleti mutlak egemen kılma mantığının emekçilerin sürekli köleliğini koşullama anlayışıdır. Faşist felsefecilerinin en tehlikelilerinden olan “Thomas Carly” için toplumdaki on kişiden dokuzu aptaldır. O zaman nasıl olur da bu aptalları seçim sandığına gönderip oylarıyla devlet düzenini ve vatanımızın devamını sağlayacak hükümetin oluşmasını beklersiniz? Kuvvet tüm değerlerin ölçüsüdür. Size ters geleni yapsa da aldırmayın. Kuvvet sonunda doğruyu bulur. Kuvvete muhalefet etmeyiniz demiştir. “Friedrich Nietsche” faşizmin övgüsünü yapmamıştır. Faşist bir devlet özlemi ve gerekirliğini ortaya koymamıştır. Fakat demokrasiye tamamen karşıdır. Demokrasiye öylesine kararlı bir kin beslemektedir ki, altını çizdiği her düşün faşizme gerekçe oluşturacaktır. Nietsche devlete de karşıdır. Devlet bütün dillerde yalan söyler. Devlette her şey sahtedir. İnsan, insan olarak dünyaya hükmedecektir ve devleti kullanacaktır. Demokrasinin kölesi olmayınız, barışı sevmeyiniz, insan savaştır, barış kısa sürmelidir. Hak güçlünündür. Hak üstün insanındır. Faşizmin teorisyeni Giovanni Gentile: Hak, kuvvet ve şiddettir. Amaç yolunda her araç kutsaldır. Yalnız ve yalnızca savaş bütün insansı enerjiyi doruğa taşır. Ve savaşçı toplumlara soyluluk damgası vurur. Antlaşmalar ebedi değildir. Tarihin birer bölümüdür. O an öyle yapılması gerektiği için antlaşma yapılmış söz verilmiştir. Antlaşmalar ve sözler tarihi belirleyemez. Tarihi belirleyen antlaşmaların yırtılıp atılmasını, verilen sözlerin unutulmasını gerektiren enerji dolu anlardır. Faşizm, devleti tüm halkların temeli ve onu oluşturan bireylerin sahip olduğu tüm değerlerin kaynağı olarak görür. Devlet bir sonuç değil bir ilkedir. Devlet bireylerden önce gelir. Faşizmi faşizm, insanı insan, devleti devlet yapan güce, hükümdarın konumuna dinsel bir inanç gibi tapınacak ve amade olacaktır. Faşizm; Tanrının tabiata lütfettiği güçlü olanın zayıf olana egemenliği yasasına sadık kalarak tabiatın ve insanların daha da mükemmel gelişimini hukuka bağladığı içindir ki, tamamen yüce bir dinsel kavramdır.

“İnsanlar özgürlük değil, ekmek istiyorlar” diyerek sahneye çıkan faşizmin pratisyeni Benito Mussolini’dir. Ve diyecektir ki; “İnsanlar zor altında olmadıkça asla iyilikte bulunmazlar, asla üretmezler, asla insan olamazlar. Hepsi bu işte.”

Faşizm, bir politika mıdır? Politika nedir? Önce bunun yanıtını alalım. Felsefe Ansiklopedisi’nde Orhan Hançerlioğlu; “Politika, sınıflı toplumlarda siyasal amaçları devlet aracılığı ile gerçekleştirme çabasıdır. Devlet işlerinin, yönetiminin, faaliyet biçim ve içeriğinin belirlenmesi işine karışmaktır” diyor. Materyalist Felsefe Sözlüğü’ne göre; “Politika, sınıflar arası ilişkiler ve sınıfların temel menfaatlerinin yansıdığı alandır. Devlet işlerine katılma, devlete yol gösterme, devletin faaliyet şeklinin, amacının ve muhtevasının belirlenmesi işidir.”

Faşizm felsefesinin tümünün ortak içeriği ne diyordu? Devlet güçlünün elinde olacaktır. Güçlü zayıfı, akıllı aptalı yönetecektir. Bu durumda politikanın ana ilkesi olan devlet işlerine karışma devlet faaliyetini ve içeriğini belirleme işi ortadan kalkmaktadır. Sonuç olarak sorduğumuz sorunun yanıtı, faşizm bir politika değildir. Sonuçta, faşizm tümüyle bir araçtır. Enrico Berlinger’in öz ve yetkin ifadesiyle, ruhsal tedirginlik karmaşadan çekince, sorunları yeterince algılayıp çözümleme yetersizliği ve tembelliği, sorunlar ile birlikte yaşama cesaretinden yoksunluğu olanların tüm bunlara fakat temelde kendi kendilerine kızgınlıklarının ifadesidir. Bireyde bu ruh halinin varlığı tüm çevresinin dağılmasına bu kızgınlığın devlete egemenliği, tüm bir toplumun yok olmasına neden olur.

Ve Türkiye’ye yansıyan

Faşizmin siyasetsiz siyasetindeki şiddet özelliği, ülkemizde doğrudan değil hep dolaylı yollardan gündeme oturmuştur. “Monarka mutlak itaat”i padişahı alaşağı ederek yadsımış, üstün devletin üstün olmayanı yönetmesi anlayışını antiemperyalist bir Kurtuluş Savaşı’yla bozguna uğratmış, güçlünün egemenliğine teslimiyet yerine güçlüye karşı zayıfı savunmayı kültürel doku kalıtı olarak benimsemiş, Tanrıya değil halkına hesap veren bir devlet yapısı kurgulamış, devlet egemenliği değil halk egemenliği için çok partili sisteme geçmiş, muhalefeti ortadan kaldırmaya yeltenen bir iktidarı alaşağı etmiş, hukukun güçlü olanın güçsüz üzerindeki yaptırım gücü olmasını 1961 Anayasası ile engellemiş, tüm değerlerin ölçüsü olarak kuvveti değil emeği görmüş bir toplumsal dokuya ulaşmış Türkiye Cumhuriyeti, bu yapısallığını perçinlemeye yöneldiği süreçte faşizmin azgın saldırılarıyla karşılaşmıştır. 1960’ların son yıllarında başlayan bu saldırganlık, kimi dönem açık kimi dönem de kapalı faşist çıkışlarla ülkenin geleceğini sürekli sislendirir olmuştur. Kitleleri yılgınlığa, bozguna, teslimiyete koşullamaya çalışmıştır.

Peki bir siyaset değil bir araç olan faşizm, kimin ya da kimlerin aracı-maşası olarak devreye girmiş ve girmektedir ülkemizde? Bu sorunun yanıtı derin irdelemeler, varsayımlar, öngörüler ya da komplo teorileri kurgulama gerektirmeyecek denli açıktır: Platon’dan Machiavelli’ye, Bodin’den Hobbes ve Austin’e, Savingy’den Fichte’ye kadar tüm faşizm sözcülerini benimsemiş -ama daha da önemlisi- Carlyle’ı temel devlet felsefesinin altyapısına koymuş, “Kuvvete mukavemet etmeyiniz” şiarını askersel birliklerine değin indirgemiş, deniz piyadelerine “Barışı sevmeyiniz, insan savaştır” deyişini yineleye yineleye ezberletmiş ve henüz birkaç yıl önce bizzat Başkan George W. Bush’un Austin’den açık açık alıntı yapıp “Devletler hukuku, üstün devletin üstün olmayanı yönetmesi esasına dayanır. Dünya düzeninin devamı için önde gelen koşul budur” diye Camp David arenasında bağıran Amerika Birleşik Devletleri’dir!

Uzunca bir süredir “Kürt sorunu”nun ırkçı-faşist bir ivmelenme gösterdiği, “Kürtlük dayatması”nın giderek ırkçı-faşist bir saldırganlığa dönüştüğü, hükümetin başının kendini Machiavelli’nin “hükümdar”ı sanıp “Devleti iyi yönetmek… muhalefetin yönetimi engelleme tehlikesini ortadan kaldırmakla mümkündür” uygulamalarına giderek “Yöneten, kendi yasalarını koyar… Tanrıdan başka kimseye hesap vermek zorunda değildir” havasında esip gürlediği ortamda, ülkemiz kapkaranlık labirentlere sürüklenmektedir.

Kendine stratejist sanı verenler, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ile birlikte Birleşik Devletler Amerika’sının da lime lime çözüldüğünün, bunu önlemek adına dünya ölçeğinde saldırganlaşıp daha da faşist virajlar aldığının ayrımında bile değiller. Amerikan saldırganlığının, Washington yönetiminin ülkesi içinde ve dışındaki açık faşist uygulamaları ülkemizi de sarsmaktadır. Tüm faşist vakalar vakaları da tespit edecektir elbette. …ruhsal tedirginlik, karmaşadan çekince, sorunları yeterince algılayıp çözümleme yetersizliği… sorunlar ile birlikte yaşama cesaretinden yoksunluk olduğunu ve bunun da somut bir korku ifadesi betimlediğini kimse görmüyor, görmek istemiyor. Irak’taki son gelişmeler karşısında “Ne yani sonunda Amerika ile mi savaşacağız?” korkusunu apaçık dile getirenler, bu açık korkularıyla ülkeye her geçen gün daha da dayatılan faşist gerilime teyelleniyorlar.

Ülkemizde sayıları giderek artan ırkçı-dinci-faşist araçları kullanan el ortadadır. Bu el, Irak’tan başlayıp Türkiye’yi de sarmalayan ve Ön Asya’yı içeren yok etme planlarını bir bir tezgaha sürerken, biz böylece oturup oyunu seyredecek, korkaklaşarak faşizmin anaforuna mı kapılacağız? Yoksa, çağdaş uygarlığın aydınlığında varlaşmış ilerici, devrimci ve tam bağımsız Mustafa Kemal Türkiyesi’nin yiğit halkı, emek güçleri ve onların silahlı kuvvetleri, faşizme ve onu kullanan düşman ele karşı hep birlikte karşı çıkacak mıyız? Günün sorusu ve sorunu budur.

Bir ulusun var oluş gündemi, yarına ilişkin umut ya da umutsuzluk varsayımlarına indirgenemez. Tarihi yapan insanlardır. Oluş, olmak ile olmamak arasındaki bir yeğ değil milli varlığımızın öz güçlerinin bütünleştiği bir yenileme ve aşma eylemidir. Bu eylem, günün koşullarını aşma yolunda gelişme ve ilerlemelerin somut dayanağını, toplumu kuşatan mekanik tepkilerden onu kucaklayacak dinamik etkilere sıçramada bulabilir. Bu sıçrayış ulusu yönetenlerin topluma yansıttıkları görüşleri ve kabullenmeleri olumsuzlukları aşmakla olasıdır aynı zamanda. Böyle olunca, bu aşmak eylemi yerellikten evrenselliğe açılımı da birlikte getirir. Evrensellik, tüm çerçevelenmiş simgelerin geçmişe gömülmesinin anahtarıdır. Ulusal var oluşun bağımsızlıkla tümleşmesi, tarihin izleyicisi değil, yapıcısı konumuna yükselmek demektir. Tinsel eğilimlerin önüne maddesel gerçeğin nesnel dünyasını yerleştirmektir. Uluslararası dünyada, eşit uluslardan biri olmak, kendi değerler eksenini saptamak ve karşılıklı ilişkiler dengesini bu eksene oturtmak anlamındadır. Atatürk’ün tüm ulusal güçleri bu yolda ivmelendirilmektedir. Demem o ki, Mustafa Kemal Türkiyesi antiemperyalistleri olarak baş düşmanlarımız emperyalistlerle amaç birliği düşlemeye paydos. Sevr yanılgısını sürdürme yanılgısındaki emperyalistler nasıl olur da doğruya varırlar ki?

Günümüzün ve yarınlarımızın gereksineceği bağımsızlık güvencesi, bağımsızlık bilinci Lozan’dır. Lozan Antlaşması, Lozan deneyimi bağımsızlığımızı buyuruyor çünkü. Siyasal gücümüzü, bağımsızlık gücümüzü bu buyruktan, Lozan’ı yaratan Mustafa Kemal’den alacağız.

Anayurt halkımızın üzerinde yaşadığı toprak parçasıdır. O toprak parçası, üzerindeki kurum ve ilişkilerin tümünü kapsar. İçinde yaşanılan toplumsal, kültürel, iktisadi ve siyasal çevredir. Giderek, yurt insanlarımızın üzerinde doğup yaşadığı yerdir. İnsanlarımızın yurdu üzerinde bağımsız ve mutlu olarak yaşadığı yerdir. Var olan yaşam koşullarını değiştirmek, daha uygar, daha çağdaş ve gönençli bir siyasal, ekonomik toplumsal yaşam çevresini geçerli kılmak için çalışan, bağımsız örgütlenme ve eylemde bulunan düşmanlarına karşı yurdumuzu savunanlar gerçek yurtseverlerdir. Anamalcı sınıf için yurt parasal çıkar anlamındadır. Başka bir toprakta daha çok kazanacağını saptarsa sermayesini toplar, hemen oraya göçer.

Gerçekte emekçilerimiz yurdunu en çok sevenlerdir. Çünkü yaşadığı toprağını bütün halkımızın yurdu yapmak için yüzyıllardır ölesiye çalışmaktadırlar. Mustafa Kemal kendisini de bir savaş emekçisi olarak görmekteydi. Yurtseverliğinin ve antiemperyalist tutumunun özü bu bilinçten kaynaklanıyordu. Onurlu ve bağımsız Türk halkımızın ana yurdunu düşmanlarımıza peşkeş çekip satanlar kimdir? Kimin sözcüsüdürler. Faşist ABD emperyalizminin, faşist Avrupa emperyalistler birliğinin sayelerinde sayeban olan iktidar mı? Onurlu ve bağımsız Türkiye halkı bunun yanıtını bekliyor! Kim verecek?

“Onursal Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı değerli Vural Savaş; ‘Maskeleri düşüyor, böyle Milli Savunma olur mu?’ dedi”

“Türkiye’nin Milli Güvenlik Stratejisi” adlı eserin de, yazarı olan Prof. Dr. Nurullah Aydın Şen şu belirlemeyi yaptı.. “PKK terör örgütünü besleyen, koruyan, eğiten, istihbarat, lojistik, destek sağlayan NATO müttefikleridir. ASELSAN’da Türkçe yazılım çalışma projesini yürüten iki uzmanın şüpheli ölümle devre dışı bırakılması hâlâ aydınlatılamamıştır. Bu olayın ardından Türkçe yazılım çalışmaları da durdurulmuştur. Çünkü, Türk Hava Sanayi ve Kara Zırhlı Birlikleri Atış Sistemleri, NATO ortak düşman tespitine göre kodlanmıştır. Buna göre de yazılım kodları şifrelenmiştir. ABD Türk savaş uçaklarında elektronik mekanizmayı kilitlediğinde Türk Hava Kuvvetleri uçakları bomba atamaz. Bu aynen kişisel bilgisayarlardaki şifre gibidir. Şifreyi bilmezseniz bilgisayarı da açamazsınız.”

***

Şimdi de CHP Milletvekili Onur Öymen’e kulak verelim: Bir askeri güce sahip olmak sadece silah sistemlerine sahip olmak demek değildir. O silahları kullanma hakkına da sahip olacaksınız. Biz Kıbrıs Harekatı’nı yaptığımız için ABD Kongresi bize askeri ambargo uyguladı. Aldığımız, parasını ödediğimiz silahların yedek parçasını vermediler. Bizim uçabilen uçaklarımız fırlatma iskemlesi olmadan uçtu. Uçaklarımız düştü. Pilotlarımız kurtarılamadı. Şehit verdik. Bize elimizdeki silahları kullandırtmadılar. Almanya’dan bazı askeri teçhizat aldık. Türkiye bunları Güneydoğu’da PKK’ya karşı, teröre karşı kullanıyor diye bir NATO müttefikimiz olan Almanya Türkiye’ye ambargo uyguladı. Bütün buların bilinmesine rağmen 11 milyar dolar ödeyerek 100 adet F-35 satın alınmasını öngören anlaşma Mayıs 2008’de TBMM’de görüşüldü ve süratle kabul edildi. Neden? ABD bu uçakların yazılım kodlarını vermiyor. Vermeyince de milli yazılımı monte edemiyoruz. Parasını ödeyerek aldığımız uçakları düşmanlarımıza karşı kullanamıyoruz. Bu uçakları bu durumda alanlar kimlerdir? Silahlı Kuvvetlerimize danışılmadan bu uçakları alan hainler kimlerdir? ABD’nin düşman saymadığı füzeler ve benzer radar güdümlü tehditlere karşı savunmasız kalıyoruz. PKK ABD malı füze kullanırsa uçaklarımız keklik gibi avlanacak. Kuzey Irak’ta kurulacak Kürt devleti de, herhalde ABD füzeleri kullanacak ve bizim uçaklarımız bir çatışma halinde o füzelere karşı etkisiz kalacak. Yunanistan’la çatışma halinde de o uçakları kullanmak mümkün değildir. Türkiye’nin son satın aldığı 30 adet F-16 Blok 50 uçağında da milli yazılım yoktur.”

CHP Milletvekili Şükrü Elekdağ, milli yazılımsız uçaklara verilen adı TBMM’de açıkladı: “Uçan soba borusu!” ABD milli yazılımı neden vermiyor? Amerika’nın bölgesel çıkarları için uygun olmayan strateji seçeneklerine Türkiye’nin başvurmasını önleme ABD bize F-35’leri teslim ederken, yazılımında kimleri dost saydıysa onlarla dost olacağız. Onlarla dost kalacağız. Uçağın yazılım programının yani kaynak kodlarının düşman olarak algıladıklarını ise hep hasım kabul edeceğiz. Etmek zorunda kalacağız. Kullanmayacağımız savaş araç ve gereçlerine milyarlarla dolarları ABD’ye haraç verenlere söylüyorum. Bizim için, milli güvenliğimiz için ulusal kararlarımızı hep ABD’ye mi verdireceğiz. Sizlerde ulusal onur hiç yok mu? Yineliyorum. Ulusal kararlarımızı hep ABD’ye mi verdireceğiz?

Büyük vatansever “Deniz Gezmiş’”in faşist ABD emperyalizmine karşı bağımsızlık eylemlerini ülkemize yabancılaştıranlar vatan hainleridir. Türkiye’mizin milli savunma politikası Mustafa Kemal dönemi politikasıdır. Mustafa Kemal yaşadıkça bu politika da yaşatılmıştır. Mustafa Kemal yitince, Mustafa Kemal dönemi dışındaki tüm iktidarların politikaları, faşist emperyalistlerin kul ve kölesi olan iktidarların politikaları olmuştur.

***

Faşist ABD emperyalizminden satın alınan bütün silah, araç ve gereçlerin düşmanlarımıza karşı kullanılamaz durumunu çözen ve silahlarımızı kullanılır hale getiren büyük vatansever yüksek mühendislerimizi bu başarılarından dolayı öldürten kaçak, kalleş ve korkak faşist ABD emperyalizminin paralı uşaklarıdır. Aramızda yüzlercesi dolaşan CIA ajanlarıdır. Bu büyük vatansever vatandaşlarımızı saygıyla ve rahmetle anıyor ve selamlıyorum. Kurtuluş Savaşımızın, kurtuluş davamızın Mustafa Kemal cephesi ordularının devamından yanıt bekleyen onurlu Türkiye halkımızla birlikte yineliyorum. Günümüzün ve yarınlarımızın gereksineceği bağımsızlık güvencesi, bağımsızlık bilinci Lozan’dır. Lozan Antlaşması, Lozan deneyimi, Lozan zaferi ve bağımsızlığımız buyuruyor çünkü. Siyasal gücümüzü, bağımsızlık gücümüzü bu buyruktan, Lozan’ı yaratan dahiler dahisi Mustafa Kemal’den alacağız.

Uygarlaşmamızın, kültürleşmemizin, çağdaşlaşmamızın, bir tarafta “alayiş-i ziyade”leştirilmemizin, diğer tarafta tümüyle “kıyafet-i harabat”laştırılmamızın “mütalaa fecaat” ırzına geçtiler. Bütün bu olumsuzlukları sürekli olarak oluşturan iktidara ve dayanağı faşist ABD emperyalizmine karşı Mustafa Kemal Türkiyesi cephesi ve onurlu Türk Ulusu olarak susacak mıyız? Bağımsız Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı cephesi ordularının devamından bu yanıtı bekleyenlerin başında onurlu Türkiye halkımız gelmektedir.

Mustafa Kemal Türkiyesi cephesi devrimleriyle özdeşleşen, “Büyük Türk Milleti”nin bilgilerine arz ederim.

Not: “Faşizmin temellerini atanlar…” yazısı “Beyazıt Devlet Kütüphanesi”nde 1971’de yaptığım araştırma ve inceleme sonunda oluşan önemli bir bilgi derlemesinin özetinin özetidir.

09
Jul
08

Faşistlere hatırlatalım: Döktüğünüz kanda boğulacaksınız!

Faşizmin şiddet dolu yürüyüşü umarsızca devam ediyor. Bu yürüyüş kanlı bir koşuya dönüşene kadar devam edecek gibi görünüyor. Sonunda kendi kanında boğulacağını aklına getirmeden yürüyor, yürüyor.

Geçtiğimiz hafta Ergenekon davası kapsamında Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ender rastlanan gözaltına alınmalar gerçekleştirildi. Yaşananlar kısacası ağır bir travmaydı. Ama bu travma en kısa zamanda atlatılmak zorundaydı. Yılgınlık ve umutsuzluk faşizmin gıdasıydı, suyuydu, havasıydı.

Faşizmin asılsız suçlamalar üzerinden yaptığı bu gözaltına alma operasyonunu kişiler ve tekil şahıslar üzerinden değerlendirerek ortaya koymanın bizleri yanlış hedeflere yöneltmeye sevk edeceği mutlak görünüyor. Halkın içinden kendi gücünü almayan yapılanmaların her zaman temelsiz olduğunu, günün birinde en ufak sarsıntıda yıkılıp gideceğini bundan önceki TÜRKSOLU gazetesi sayfalarında ortaya koymuştuk. Biz haklı çıktık diye sevinmiyoruz ve sevinmeyeceğiz. Ayrıca varlığının olup olmadığı bile çok net belli olmayan oluşumların hiçbir zaman içinde olmadık, olmayacağız.

Önümüzdeki bu zor denklemi çok iyi yorumlamamız gerekiyor. Hedef aslında nedir?

Hedef kişiler ve örgütler midir, yoksa faşizmin gerçek amacına ulaşmak için önünde tek engel olarak gördüğü Türk Ordusu’nun yıpratılması ve Türk halkının gözünde değerinin düşürülmesi midir?

Anlayana soru cevabını vermiştir.

Bu, faşizmin Amerikan emperyalizmi tarafından kendisine biçilen küçük bir roldür. Yapılan operasyon aslında iktidardaki faşist güçleri bile aşan daha ileri bir operasyondur. Günü gelince, bu küçük rolü kapmak için yarışanlar oyun dışı kalacağı günleri hesaplamak zorundadırlar. Bizden uyarması.

Yaşanan gelişmelerde “dükkan” kepenklerini hâlâ özenle kapalı tutmaya çalışanlara ise belki de herkesten önce oyun dışı kalma ihtimalini düşünmelerini hatırlatmak isteriz. Bu düşünceyi kehanet olarak yorumlamak yanlış olur. Aylar önce TÜRKSOLU’nda yazılan bir yazıda bu işin “Şemdinli”de biteceğini vurgulamıştık. Gene haklı çıktık demeyeceğiz ve sevinmeyeceğiz. Bu böyle biline.

Gelelim asıl meselemize.

Amerikan emperyalizmi yüz elli yıl önce ortaya koyduğu görüşlerini bugün Büyük Ortadoğu Projesi ile hayata geçirmeye çalışıyor. Amacına ulaşmak için önünde iki tane zor engel var.

Bu engelleri sıraya koyarsak:

Birincisi İran,

İkincisi Türkiye Cumhuriyeti.

Amerikan emperyalizminin, daha doğrusu emperyalizmin en büyük korkusu, ulus devlet yapılarını antiemperyalist bir milliyetçilikle koruyan devletlerin Ortadoğu’da var olmaları. Bu devletlerin varlıklarının yegane sebebi çok güçlü ordularının olmasıdır. Türk Ordusu’nun bu ordular içindeki en güçlü ordu olması Amerikan emperyalizminin her zaman temkinli davranmasına yol açmıştır. 1970’lerde başlayan Türk Ordusu’nun gerçek Atatürkçü ilkelerden uzaklaştırılması çalışmaları bugün sonuçlarını Amerika lehinde vermeye ne yazık ki başlamıştır. Ama yine de Atatürkçü yapı tasfiye edilememiştir.

Amerika hızla İran devletini kendine göre “normalleştirme” operasyonuna doğru gitmektedir. İran’ı işgal girişimi kaçınılmaz görünmektedir. Amerika bu işgalde Türkiye’yi yanında görmek ve desteğini almak istemektedir. İktidardaki faşist güçler tam destek halindedirler. Bu onların misyonudur. İktidarda olmalarının sebebi budur zaten. Tertipledikleri gözaltına alma oyunlarıyla Türk Ordusu komuta kademesine mesajlar vererek şunu demektedir:

“Kendinize gelin! İran işgalinde desteğinizi verin, yoksa siz de aynı duruma düşersiniz…”

Ne acı! Böylesi bu durumda kimse Mustafa Kemal Atatürk tavrı gösterememiş, olacaklar peşinen kabullenilmiştir.

Aslında daha vahimi ise İran işgalinden sonra olacaklardır. Amerikan emperyalizmi aç gözlerini Türkiye Cumhuriyeti’ne dikecektir. Büyük Ortadoğu Projesi’nin önündeki en büyük engele, son kaleye.

150 yıllık Kürdistan hayali Türkiye topraklarında hayat bulurken, bir yandan büyük Ermenistan kurulacaktır. Türk Ordusu içinde şimdilik ortaya çıkmayan ayrışma o gün gerçekleşecek, zayıflayan ve dağılan Ordu her yaptırımı kabullenecektir. Türk halkının gözünde çeteci ve komplocu imajı çizilen Ordu destek bulamayacak, vatan topraklarında yapılan her parçalanış sessizce izlenecektir. Türk Ulusuna biçilmek istenen elbise budur.

Bugün yaşanan bütün hesaplaşmalar bu denklemin üzerine kurulmuştur. Kısacası vatan artık teferruat olmuştur.

Emperyalizm Anadolu topraklarında en ağır yenilgisini alırken yepyeni bir Cumhuriyet güneş gibi doğuyordu. Mustafa Kemal Atatürk emperyalizme karşı verilen savaşta Türk halkının içinden çıkan halk ordusuna güvenmişti. Türk devletlerinin ordularının en büyük özelliği hep halkın ordusu olmasıydı. Geçen zaman içinde bazı dönemlerde komuta kademesi dahil ordularımız rotasını şaşırsa bile gene Atatürkçü yapılarına dönme gayreti her zaman gözlenmiştir. Türk Ordusu’nun Atatürkçü rotaya girmesine bizlerin de destek vermesi gerekiyor. Bu Ordu bizim içimizden çıkan Ordu. Bunu faşizme hatırlatmak isteriz. Zaten bütün korkuları da bu.

Türkiye Cumhuriyeti ilelebet var olacaksa, vatan toprakları var olacaksa Ordumuzla olacaktır. Türk Ordusu halk ordusu olmayacaksa vatan da olmayacaktır. Milli Mücadele hareketi halk ordusu örgütlenmesinin en önündeki yerini alacaktır. Emperyalizm döktüğü kanda boğulacaktır.




İstatistikler

  • 446,822 Tıklama

 

Temmuz 2008
M T W T F S S
« Jun   Aug »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031