Ağustos, 2008 için arşiv

30
Aug
08

Büyük Taarruz’un yıldönümü ve Vakit’teki densiz

26 Ağustos gününün Türk tarihindeki karşılığı tek kelime ile “Zafer”dir. Bu tarih, 1071 yılında Anadolu’nun Türk yurdu olarak kabul edilmesini sağlayan Malazgirt Savaşı’nın yıl dönümü olduğu gibi, Anadolu’nun ebediyen Türk’ün anavatanı olarak kalacağının bütün dünyaya iletildiği Büyük Taarruz’un da başlangıç tarihidir.

Türk Tarihinin en şanlı günü olan 26 Ağustos 1922’de Türk Milleti, ebedi Başkomutanı Mustafa Kemal komutasında 4 yıllık işgali sona erdirecek olan Milli Mücadelenin finalinde emperyalizme ve işgalci ordularına en büyük tokatı indirerek emperyalizmi Anadolu toprağına gömmüştü. Bu zafer aynı zamanda her tarafı işgal edilmiş bir ülkede, iç Anadolu’ya sıkışıp kalmış bir milletin doğru bir önderlik tarafından örgütlendiğinde nelere kadir olduğunun da önemli bir örneğidir.

Son yıllarda bu tür önemli tarihsel olayların özellikle Şeriatçılar tarafından çarpıtıldığına ve bu çarpıtmalar yoluyla kendilerine pay çıkardıklarına tanık oluyoruz. Milli Mücadele tarihi içinde Şeriatçıların yeri sadece ve sadece hainlik olduğu için bu çarpıtmalar yoluyla kendilerini aklamaya çalışırlar. Geçtiğimiz sayılarda bununla ilgili bazı örnekler vermiştik. Bu yıl da 26 Ağustos’ta başlayan Büyük Taarruz’la ilgili büyük bir çarpıtmaya tanık olduk.

Şeriatçı Vakit gazetesinde Metin Hasırcı isimli bir vatandaş, 20 Ağustos tarihinde “Zafer ayı Ağustos” başlıklı bir yazı yazmış. Yazıda Türk tarihinde Ağustos ayında kazanılan zaferlerin bir dökümü var: “1/Ağustos/1571 Kıbrıs’ın fethi, 3/Ağustos/1545 Estergon Kalesi’nin fethi, 9/Ağustos/1915 Anafartalar Zaferi’nin birincisini yaşadık. Otlukbeli Zaferi 11/Ağustos/1473, 14/Ağustos/1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 2. safhası ve nihai zaferimiz. 21/Ağustos/1915’de Anafartalar Zaferi’nin ikincisi. 22/Ağustos/1921 Sakarya zaferimizin başlangıcı, 26/Ağustos/1071 Malazgirt Meydan Muharebesi’nin Sultan Alparslan ve askerlerince kazanılması ve Anadolu’nun ebediyen Müslümanlara vatan olması.” Buraya kadar her şey normal. Ama bundan sonra öyle bir cümle var ki, biz okuyunca “Bu kadar da olmaz” dedik. Bakalım siz ne diyeceksiniz: “26/Ağustos/ 1922 ise ceddimizin, Sultan Vahideddin’in vazifelendirdiği Osmanlı Paşası Mustafa Kemâl Paşa’nın yönetiminde, 19/Mayıs/1919’da başlamış Mücadele-i Milliye’nin finali, 39 ay sonra Dumlupınar Başkomutanlık Meydan Muharebesi kazanılarak ve 30/Ağustos’ta tamamlanan zafer, Başkomutanın emriyle: ‘Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!’ komutu ile İzmir’e doğru adeta kanatlanıp uçtu Mehmetçikler.” Demek ki neymiş? Vahdettin’in görevlendirdiği “Osmanlı” Paşası Mustafa Kemal, 26 Ağustos günü Milli Mücadelede son noktayı koymuş.

Bu Şeriatçılar bazen gerçekten komik oluyorlar. Artık en azından İlköğretim düzeyinde eğitim almış bir çocuk bile Atatürk’le Vahdettin arasındaki karşıtlığı idrak edebilecek kadar tarih bilgisine sahip oluyorken Metin Hasırcı gibi tiplerin bu saçma sapan bilgileri nereden öğrendiklerine insan akıl sır erdiremiyor.

İşin aslı şudur ki, Vahdettin, Mustafa Kemal’in Üçüncü Ordu Müfettişi sıfatıyla Anadolu’ya gönderilmesini onaylarken hep bir tereddüt içerisinde kalmıştır. Çünkü Mustafa Kemal’e güvenmemektedir. Ve daha Amasya tamimi yayınlanır yayınlanmaz Mustafa Kemal’i geri çağırtır. Bunun üzerine Mustafa Kemal, 8 Temmuz 1919 günü “Osmanlı Paşalığından” istifa eder ve kendi deyimiyle “Milletin bağrında bir fert” olarak Milli Mücadeleyi sırtlar. Vahdettin’in girişimleri bununla da sınırlı kalmaz. Hilafet Orduları kurdurarak ve Aznavur gibi tipleri ayaklandırarak Milli Mücadeleyi boğmaya kalkar. Bütün bunlardan bir sonuç alamayınca Mustafa Kemal için idam fermanı yazar. Aynı zamanda İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin üyesi olan Vahdettin, bu fermanı çoğaltarak İngiliz uçaklarıyla Anadolu’ya gönderip dağıttırır.İnsan bazen Metin Hasırcı gibi tiplere acıyor. Mustafa Kemal’i Vahdettin’in görevlendirdiği gibi kuyruklu yalanları severler ama o idam fermanının altındaki “Padişah Mehmet Vahidüddin” imzasını nerelerine saklayacaklarını bilemezler.

30
Aug
08

Uslanmazlar

Komşu ülkelerdeki azınlıkların neler çektiğini bilmemek olanaksız. Türkiye’de her yönden eşitliği yaşayanların batının kışkırtması ve desteğiyle giriştikleri terörün hiçbir bahanesi ciddiye alınamaz. Türkiye cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk denilmesinin anlamını kavramak istemeyen bozguncu ve yıkıcıların giriştikleri ayrılık eylemlerini geçerli bir nedene bağlamak olanaksızdır. İlerici, demokrat, liberal, çağdaş, aydın görünmek hevesine kapılanların iletilerle, imzalarla, kimi etkinliklerle omuz verdikleri ayrılıkçılar azgınlaşmışlardır. Yurttaşlar arasında hiçbir nedenle hiçbir ayrım yokken, herkes için olanlar onlara tanınmışken, hiçbir eksiklikleri söz konusu olmayıp tersine kimi fazlalıkları varken teröre başvurmaları tam bir sapkınlık (ihanet) tır.

İsyan havasındaki kentiçi terör yetmiyormuş gibi Anadolu’nun ortalarına kadar sokulup uzaktan kumandalı mayınlarla askerlerimizi şehit eden Türkiye ve Türklük düşmanlarını çevredeki kimi soy, kimi din, kimi mezhep birlikteliği olanların koruduğu, terör olaylarını bunların kimilerinin düzenlediği anlaşılmaktadır. “Gece silâhlı, gündüz külâhlı” sözü bunların ikiyüzlülüklerinin benzetilmesidir. Yıl içinde yüze yaklaşan şehit sayısı, bir anda dokuz şehitle yürekleri dağlamaktadır. Kendi iktidarının zayıflığı tartışılmasın diyerek sıkıyönetim ilânını birkaç ille sınırlı olarak bile göze alamayan yönetim hoşgörülü davranmakla sorumludur. Kent içinde sokaklara dağılarak izlerini yitirenleri arkadan çevirerek, önceden önlem alarak yakalayamayan, modern araç-gereçlerle donanımlı olmaya karşın Erzincan’dan Tunceli’ye kaçtıkları söylenenleri bulamayan kolluk güçlerinin yükü ve sorumlulukları ağıdır.

Batılıların ve Batılı kuruluşların kendilerinden birileri gibi korudukları Kürtçüler ülkeyi kana bulamaktan, yakıp yıkmaktan asla vazgeçemezler. İktidar içinde köken olarak kendilerine yakın olanların oldukça kabarık sayısı nedeniyle şımaranlar, onlara güvenenler hiçbir insanlık gereğini gözetmeden saldırmaktadır. Güngören’den sonra Erzincan saldırısı bu çılgınlığın kanıtıdır. Ama yalnız bunlar değil, şeriatçı-ümmetçiler de uslanmazlar. Bağımsızlığın, özgürlüğün, ulusal egemenliğin, uygarlık ve çağdaşlığın, lâikliğin değerini bilmediklerinden karşı çıktıkları bu kurumların yıpranıp yıkılması için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Bunlar için devletin, hukukun, ülkenin, ulusun hiçbir önemi yoktur. Kadınları insan yerine koymazlar. Irak’ta kimi sebzelerin yasaklanmasını değerlendirmek yeter. Yine bunlara göre “Din için dinsizlik, din ticareti ve sömürüsü mübahtır.” Böyle bir anlayışı insanlıkla, temiz inançla, gerçek dindarlıkla bağdaştırmak olanaksızdır. Ülkenin imamistan olması, din mezhep, tarikat oyunlarına sahne yapılması çıkarlarına uygun düşmektedir.

Lâkliğin bizi taşıdığı düzeyi kavrayacak yetenekleri yoktur. İnanca karşı akıl, dine karşı bilim, varsayıma karşı gerçek yaşama geçilerek inancın, dine karşı bilim, varsayıma karşı gerçek yaşama geçilerek inancın, dinin kötüye kullanılması önlenmiştir. Mustafa Kemal’in 1930’da söylediği “Din, gerekli bir kurumdur. Dinsiz ulusların varlığını sürdürmeleri olanaksızdır. Yalnız şurası bilinmelidir ki din, Allah ile kulu arasındaki bağdır” sözüyle “Bizim dinimiz akla ve mantığı uygun için son dindir” anlatımı unutulmaktadır. Daha doğrusu anımsamak istenmemektedir. Günümüzde, bırakınız takiyyeci yöneticileri, hiçbir din adamı Mustafa Kemal ölçüsünde temiz dindar değildir.

Bağımlılıktan bağımsızlığa, kul-kölelikten ulusal egemenlikle yurttaşlığa, tutsaklıktan özgürlüğe, hilâfetten çağdaş devlete, ayrımcılıktan eşitliğe, geri kalmışlıktan uygarlığa, ümmetçilikten ulusçuluğa, yazgıcılıktan yaratıcılığa dinci saltanattan cumhuriyetle demokrasiye, karanlıktan aydınlığa geçmemizi Mustafa Kemal ve arkadaşlarına, Türk Devrimi’nin temeli olan Atatürk ilkelerine borçluyuz. Çok dilli, çok dinli, çok ırklı, çok hukuklu bir toplumun çağdaş niteliklerle ulus yapısına kavuşması en büyük, en anlamlı atılımdır. AB üyelik adaylığı bu yapı sayesinde gündeme gelmiştir. Müslüman çoğunluklu ülkelerin çırpınışları, çabaları, içinde boğuldukları düzen-sistem, Türkiye Cumhuriyeti’nin değerini doğrulamaktadır. Ama ne yazık ki bölücüler, yıkıcılar, çıkarcılar, sömürüden yarar umanlar kötülüklerinden vazgeçmemektedir. Yurtdışında ölen bir terörist için yapılan karşılama, cenaze töreni, açılan kırmızı bayraklar, atılan sloganlar acınacak durumumuzun kötü belirtileridir.

Bunların maşası ve kuklası durumuna düşmekten utanmayan içimizdeki destekçileri de işlerine geldiği için Ergenekon İddianamesiyle açılan dâvayı sömürerek derinleştirme istemektedirler. Atatürk’ün Samsun’a çıkışını, Erzurum Kongresi öncesinde görevinden ayrılarak resmî giysisini (üniformasını) çıkarışını, çabalarını yalanlarla, yakıştırmalarla karalamakta, tarihsel bilgileri kendi amaçları doğrultusunda tersine çevirerek Türkiye’yi Türkiye yapan temelleri yıkmaya çalışmaktadırlar. Aydınlıkla ilgisi olmayan karınlık kişiler, Türk Ulusu’nun niteliklerinin simgesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin onurlu yapısının ocağı sayılan Anıt-Kabir’i ziyaretten kaçınan İran Cumhurbaşkanı’nın davranışını hoşgörüyle karşılamakta, Türkiye-İran ilişkileri için neredeyse yararlı bulmakta, Dışişleri Bakanı’nın “Ayrıntı” sözü gibi aymazca savunmaktadırlar. Bildiri-ileti göstericileri boş durmamaktadır. Kötülükleri kınamayı düşünmemektedirler.

Atatürk’ün Büyük Söylev’inde değindiği koşulların-ortamın oluşması onları ilgilendirmemekte, yine Büyük Söylev’de kınanan yabancı ve yabancılaşan kuruluşlarla Patrikhane’nin günümüzdeki benzer oyunları etkilememektedir. Kimileri AKP’ni uyarma etkinliklerine başlayacaklarını söyleseler de AKP’ni hiçbir şeyin uyaracağı görüşünde değiliz. Öyle olsaydı dincilik, kadrolaşma, partizanlık tüm aykırılıklarına karşın sürmezdi. Rüşvet söylentilerinin kanıtları yayınlanırken, sakıncalı öneriler geri çekilirken, Türkiye Cumhuriyeti’nin saygınlığı ve onuru çiğnenirken çelişkiler sürmezdi. Demokratik Toplum Partisi Genel Başkan Yardımcısı terörün başlangıç gününü “15 Ağustos Zafer Bayramı” diyerek kutlamazdı, kutlayamazdı. Bir başka terör örgütünün başı Dursun Karataş için İstanbul’da gösteriler yapılmazdı. Bunların demokrasiyle ilgisi yok ki insanlıkla ilgisi olsun.

Devlet üniversitelerine rektör atamalarının ikinci aşaması yeni üniversiteler için gerçekleştirilirken ortaya çıkan aldırışsızlık ve sıkmabaş yandaşlığının ağırlığı gözden kaçmamaktadır. Bu sakıncalı yandaşlık, kadrolaşma, yöneliş yetmiyormuş gibi ancak dinsel bayramlarda, mevlitlerde, cenaze törenleriyle cuma namazlarında dolan camiler, fazla yapılması Diyanet İşleri Başkanlığı’nca eleştirilen camiler varken, mescitler her yerde açılırken Ankara’da VİP bölümlü onbeşbin kişilik camii yapımı düşündürücüdür. Kimi taşıt araçları gibi cami fazlalığı, yoksunluklar içindeki ülkemiz için gereksiz değil midir?

30
Aug
08

Üniversitelerde AKP dönemi başladı

AKP  yandaşı  rektörlerimiz  hayırlı  olsun..!

Abdullah Gül, çoğu üniversitede birinci seçilen rektör adaylarını veto ederek iktidar yandaşlarını rektör atadı. Dicle Üniversitesi rektörü olarak atanan, erkek hastalara bakmadığı ve erkeklerle tokalaşmadığı iddia edilen Ayşegül Jale Saraç, 2007 genel seçimlerinde AKP 8. sıra milletvekili adayıydı. 19 Mayıs Üniversitesi’ne atanan Hüseyin Akan ve Erciyes Fahrettin, “Üniversitede özgürlük” isimli türbana serbestlik getirilmesini öneren bildiriye imza atan öğretim üyelerindendi. Hüseyin Akan, 1995’te Refah Partisi’nden milletvekili adayı olmuştu. İnönü Üniversitesi Rektörlüğü’ne atanan Cemil Çelik, TÜBİTAK’ta YÖK Başkanı Prof. Dr. Özcan’ın çalışma arkadaşıydı.

Yeni rektörler iş başına gelir gelmez iktidara karşı borçlarını ödemeye başladılar bile… İktidar onlara bir koltuk vermişti ve o koltuğun karşılığını fazlasıyla vereceklerdi. Uludağ Üniversitesi rektörü Mete Cengiz ilk iş olarak AKP’li Belediye Başkanını ziyaret etmişti. Kendi makamında ise AKP’nin bildik sloganı olan “durmak yok yola devam” yazılı pastayı keserek, adeta kendisine rektör koltuğunu layık gören efendilerine bağlılığını ispat etmeye çalışıyordu. Gazi Üniversitesi’nin yeni rektörü Rıza Ayhan, Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı’nı, “Dekanlıktan istifa ederseniz bizi rahatlatırsınız, aksi halde sıkıntılar yaşayabilirsiniz” diye tehdit etmeye başlamıştı bile. AKP iktidarının faşist yüzü artık üniversitelere de yansıyordu. Kürt-İslamcı öğretim üyeleri, kendilerinden olmayan öğretim üyelerini: “Artık yukarıda adamlarınız yok, buralar artık bizim, size göstereceğiz” şeklinde tartaklamaya başlamıştı. Rıza Ayhan MHP kökenli olduğundan, teşkilatından öğrendiği yöntemleri üniversitede de uygulamaya çalışıyordu. Etrafına topladığı birkaç adamla “dayılık taslamak” mahalledeki Ocak kültüründen geliyor olacak ki, ülkücünün isminin başına “Prof” unvanı getirilse de, faşistliğinden bir şey kaybetmiyordu.

Tabi devran dönünce siyasetteki saflaşmalarda da ciddi değişiklikler olmaya başladı. Eskinin YÖK karşıtları YÖK’çü, eski YÖK’çüler YÖK karşıtı oluverdi. Geçen rektör atamalarında Teziç’i, en çok oyu alana saygı göstermemekle, üniversite öğretim üyelerinin tercihlerini hiçe saymakla ve diktatörlükle suçlayan gerici, İkinci Cumhuriyetçi ve liberal tayfa ise büyük bir suskunluk içindeydi. Bu çevrelerin YÖK karşıtlığı bir anda bitivermişti. Hepsi YÖK’çü oluverdiler.

Kendilerini sağcı olarak tanımlayanların kaypaklığı herkesin alışık olduğu bir durumdur aslında. Peki, kendisini Atatürkçü, ulusalcı olarak tanımlayanlara ne demeli? Koltuğunu kaybeden “Atatürkçü” rektörlerimiz, AKP’lilerin ağzıyla kendilerini savunmaya başladılar. “Hani egemenlik milletindi?”, “Hani seçilmişe saygı?” türünden ifadelerle AKP’yi köşeye sıkıştırdıklarını sandılar, sandıkça da komik duruma düştüler. Sormazlar mı adama, madem demokrasi mücadelesi veriyorsun, o halde niye Sezer döneminde en çok oyu almadığın halde koltuğa oturmayı kabul ettin diye? Madem “seçilmişe saygı” türünden ifadelerle kendini savunacaksın, ne farkın var AKP’liden? O zaman AKP iktidarını da kabul et, seçimlerde en çok oyu onlar almadı mı?

İktidara  karşı  mücadele  mi,  koltuk  mücadelesi  mi..?!!

Oysa tek bir gerçek vardı. Söz, yetki ve karar iktidarındı ve AKP bu gerçeğin farkındaydı. Ülkenin başında mollalar varsa, üniversiteler molla eğitimi verecek ve üniversite kadroları da mollalardan oluşacaktı. Gerçek bu kadar yalınken, gerçeği görmezlikten gelerek mücadeleden kaçan ise bizim “Atatürkçülerimiz” olmuştu.

İşte tüm mesele de burada düğümleniyor. AKP iktidarını kabullenmek mi, iktidara karşı mücadele etmek mi? Maalesef bizim “Atatürkçü” rektörlerimiz birincisini seçtiler.

Okumaya devam edin ‘Üniversitelerde AKP dönemi başladı’

30
Aug
08

Ergenekon ve solun liberalizmle imtihânı

Liberal sol, küçük ama
mide bulandırıyor!

Ergenekon operasyonu ile birlikte iyice netlik kazanan sol içindeki yarılma derinleşerek sürüyor. Bu ayrışma aslında 2002 yılında AKP’nin iktidara gelişi ile belirginleşmeye başlamıştı. Bu andan itibaren sol içinde “liberal-AKP ittifakı” gibi bir ucube tanımlama ortaya çıktı. Ergenekon davası ile birlikte süreç oldukça hızlandı ve ayrışma tümüyle su yüzüne çıktı.

Dolayısıyla tartışma yeni bir tartışma değil ve dahası sadece Ergenekon’la da ilgili değil.

Hürriyet gazetesinin “Sosyalist solda Ergenekon çatlağı” başlıklı haberi, Murat Belge’nin Taraf gazetesinde yazdığı üç yazı, Sungur Savran’ın Radikal İki’deki değerlendirmesi ve Ertuğrul Kürkçü’nün Milliyet’ten Devrim Sevimay’a verdiği ropörtaj ile ortaya çıkan durum, tartışmanın çok da dinecek gibi olmadığını, şiddetini arttırarak süreceğini gösteriyor. Buna bir süredir devam eden Taraf ve Birgün gazeteleri arasındaki kavgayı da eklemek gerek ki bu kavganın da gerilim düzeyi epeyce yükselmekte.

Tartışmanın bu kadar şiddetlenmesinde herhalde en çok Taraf gazetesinin rolü var. Murat Belge başta olmak üzere Taraf yazarları ve sol-liberal aydınlar açıkça AKP cephesinde durarak Ergenekon Operasyonu’nun Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki önemli bir imkan olduğunu söylediler. Bunun hemen ardından da hemen her konuda militan bir AKP destekçiliğine başlayıp, türban, kapatma davası ve Ergenekon gibi belirleyici gündemlerde AKP’ye adeta siper oldular. Şimdi kimi Tarafçılar “biz de AKP’yi eleştiriyoruz” diyebilirler ama bunun pratikte çok da anlamlı olmadığı ortada. Neden mi? Taraf gazetesi kendisini solda tarif eden bir gazete ama Vakit gazetesine bile rahmet okutacak kadar pespaye bir çizgide AKP’cilik yapıyor. Üstelik Taraf açıkça bir CIA bülteni gibi çalışıyor olmasına rağmen bir de bunu örnek sol gazetecilik olarak göstermeye cüret ediyor. Tabii böyle olunca da solda görünmesi ve zevahiri kurtarması için biraz solculuk oynaması da şart oluyor. AKP’ye ihtiyaç duyduğu ve başının en çok sıkıştığı yerde militan bir destek verilirken, AKP açısından pek de önemli olmayan ve dahası toplumsal kutuplaşma ve mücadele içinde pek de belirleyici olmayan kimi uygulamalarda AKP’ye militan bir karşıtlık sergileniyor. Böylelikle “solda” kalarak AKP’yi desteklemenin kılıfı hazırlanıyor.

Sosyalist sola liberal sızma

Ama asıl önemlisi bütün bu istihbarat faaliyeti eşliğinde yeni bir “sol” tanımlanmaya çalışılması ve bunun da tüm sola dayatılmak istenmesi.

Minareyi çalan kılıfı hazırlar misali, bu kayıtsız desteğin teorik gerekçeleri de hazırlanıyor ki bu açıdan da olabilecek en iyi örnek Murat Belge. Belge AKP’yi desteklemeyen ve biz “üçüncü tarafız” diyen solu pek çok yazısında yerden yere vurdu ve bu tarafsızlık politikasını “politikasızlık politikası” olarak nitelendirdi. Belge’nin “politika” diye önerdiği şey de malumunuz; AKP’yi desteklemek.

Belge AKP destekçiliği ekseninde yeni bir “sol” tanımlamasına da girişiyor ki esas tuzak bu: “Ben, söyleyenlerin çoğundan farklı olarak, “liberal” sıfatını bir küfür gibi anlamadığım için, buna aldırmıyorum ve zaten “siyasî liberalizm”in tarihî rolü ve işlevine saygım olduğunu hep söyledim.”

Birisinin “siyasal liberalizmin tarihi rolü ve işlevi”nin kapitalizmi yerleştirmek olduğunu ve bunun da solculukla ilgisinin bulunmadığını Belge’ye hatırlatmasında yarar var.

Burada iki önemli noktayı belirtmek gerek; birincisi, sol ve liberalizm arasındaki karşıtlığın yerini solun liberalizmle iç içe geçmesi almış durumda ve buna sol içinde bugüne kadar nedense pek karşı çıkılmadı. Oysa sol, liberalizme tümüyle karşıt bir ekonomi modelini savunur ve solu sol yapan başlıca etkenlerden birisi budur.

Uzun zamandır sol-liberallerle birlikte Ulusal Sol’u topa tutmakla meşgul olan sol, bu hengâme içinde liberal sızmanın farkına varamamış gibi gözüküyor.

İkinci olarak da liberalizmin belirlediği siyasal ve toplumsal yapı kapitalist sistemin ta kendisidir. Sol, bu nedenle liberalizmin toplum ve siyaset projesine de karşı çıkar ve onun yerine sosyalist bir toplumcu model önerir.

Burada ise önümüze sol-liberallerin ağızlarından düşürmedikleri demokrasi tartışması çıkar. Mevcut demokrasinin kazanımlarını korumak elbette önemlidir ama sol zaten kendi mücadelesiyle elde ettiği bu demokratik kazanımlarla yetinmeyeceği gibi bu kazanımları fetişleştirmez de.

Sol liberalizmin önerdiği şeyse tam da budur. Mevcut sınırlı demokrasinin ve parlamentarizmin sol adına kutsanması sol-liberalizmin doğası gereğidir ama sosyalistler için bunlarla yetinmek değil bunları aşmak söz konusudur. Ama elbette faşist bir partinin demokrasi adına kutsanmasına en başta sosyalistler karşı çıkar. Ve bunu da faşizme karşı demokrasiyi korumak için yaparlar.

Sol liberalizm ise görülüyor ki solun bu geleneksel tavrını tümüyle unutturmak için çalışıyor ve oldukça yol aldığı da ortada.

Belge siyasi liberalizme övgüler dizdikten sonra AKP’nin niçin desteklenmesi gerektiğini kanıtlamaya girişiyor ve herkes için bir olta da hazırlamış. Kimileri için pek basit örnekler, kendisini daha solda görenler için de dünya sol tarihinden kimi kurgu ve gerçek ittifak örnekleri. Hangisini beğenirseniz alın, ama yeter ki oltaya gelin!

Belge’nin örneklerine gelirsek: “Yani, evet, şu anlamda AKP’ye yakın olunur: Yolda yürürken, iri kıyım bir adamın cılız bir adamı evire çevire dövdüğünü gördün. Normal bir insanın ilk tepkisi ne olur? Bana göre bu, dayak yiyeni kurtarmak, yani kurtarmaya çalışmaktır. Sonuçta, kurtarayım derken, senin de kafanın gözünün yarılması ihtimali var elbette. Ama, ‘iki tane de ben patlatayım’ diye kuvvetlinin yanında eyleme katılmak ya da ‘bana ne, bana karışan yok, şuradan geçip gidivereyim’ demek değildir normal bir insanın ilk tepkisi. Bu anlamda, evet, benim müdahalem AKP’yi kayırmaya yöneliktir; AKP’yi kapatmaya ya da bütün memleketi kapatmaya çalışan kesimi kayırmaya yönelik değildir.”

Belge ayrıca şunu da ekliyor: “Bu düzen AKP’ye de zulüm uyguladığı ve ben bu otoriter/baskıcı siyasî varlığa karşı olduğum için aldığım (bireysel) tavrı alıyorum”

Ne kadar güzel değil mi. Belge “Evet, benim müdahalem AKP’yi kayırmaya yöneliktir” dese de gerçekte sadece mazlumdan yana tavır alıyor! Önce “sokakta dayak yiyen cılız adam”ın yardımına koşuyor sonra da ülkedeki “baskıcı ve yasakçı otoriter yapı”ya karşı AKP’nin kucağına.

Belge AKP’yi destekliyor şeklinde gelebilecek suçlamaları da önceden gördüğü için “AKP’yi ‘yeterince’ demokrat olmamakla suçlamak da absürd birşeydir” diyor . Zira AKP sosyalist olmadığı için sosyalistlerle diğer bir yapı arasındaki ilişkide sadece AKP değil kim olsa zaten “yeterince” demokrat olmayacakmış. Yani “AKP demokrat değil” tezinin yerine “yeterince demokrat değil”i koyarak solu avlamaya girişiyor Belge. Ama bu “yeterince”nin alt sınırı yok. Buradan hareketle pekala Hitler’in de “yeterince” demokrat olmadığı söylenebilir. Ama “yeterince” demokrat olmayan Nazi partisinin bir süre sonra düpedüz faşist olduğu görülmüştü. AKP için de farklı bir durum yok; bırakın “yeterince” demokrat olmayı AKP demokrasiyi araç olarak gören bir parti ve bu da bizim değil bizzat Tayyip’in sözü.

Ama Belge, derin devlet tasfiye edilinceye kadar AKP desteklenmezse bu kez AKP’ye dönüp “Sen de DTP’nin kapatılmaması için hiçbirşey yapmadın” diyerek hesap sorulamayacağını söyleyerek niçin AKP’nin yanında olmak gerektiğini açıklıyor. Böylelikle Kürtçü sola bir yem daha atıyor. Ama baştan söyleyelim böylesi bir durumda Belge’nin Tayyip’ten alacağı tek yanıt olur: Ananı da al git!

Gerçi bu tavır “yeterince” demokrat değil ama idare edecek artık!

AKP ülkeyi demokrasiye değil, faşizme götürüyor!

Belge, AKP’yi destekleme tavrını, adını böyle koymasa da bir itfifak çizgisi içinde değerlendiriyor. Bu ittifak meselesi başlı başına bir tartışma ama Belge’nin verdiği ittifak örneklerine karşı şunu söylemek gerek; bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde sağcı,dinci, faşist bir yapıyla ittifak politikası öneren tek bir sol/sosyalist parti olmamıştır. Bu tür bir ittifak politikası ortaya çıktığı tüm ülkelerde sol yelpaze içindeki farklı siyasi hareketler içindeki bir uzlaşma ve dayanışmaya denk düşer.

Ama Belge kalkıp sosyalist sola AKP gibi dinci ve faşist bir parti ile ittifak öneriyorsa bunun tarihsel eşdeğerinin Almanya’da sosyal demokratlarla diğer sol arasındaki bir ittifaktan çok sol güçlerle Hitler arasında bir ittifak önerisi olduğunu ve bunun da sadece bir saçmalık olduğunu söylemek gerekiyor.

Belge’nin AKP’nin “dayak yiyen cılız adam” olduğu ve “baskıcı düzene karşı AKP’yi destekleme” savlarına gelince…

AKP 6 yıldır tek başına iktidarda. Dahası AKP 12 Eylül’ün Kürt-İslamcı projesi olup neredeyse 30 yıldır da düzen tarafından beslenmektedir.

Meclisteki mutlak çoğunluk dışında Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Meclis Başkanlığı Anayasa Mahkemesi Başkanlığı gibi devletin zirvesi tümüyle AKP’lidir. Yargı ve devlet bürokrasisinde AKP’nin inanılmaz bir ağırlığı vardır. Belediyelerin çok büyük bir kısmı AKP’nin elindedir. YÖK ve Üniversiteler, son rektörlük seçimleri ve yeni açılacak üniversitelere atanan rektörler de düşünüldüğünde, tümüyle AKP’nin denetimindedir. Emniyet teşkilatı tümüyle AKP’nin kontrolündedir ve yasadışı telefon dinlemeleri gibi örnekler ışığında düşünüldüğünde AKP’nin derin devleti tasfiye etmek gibi bir derdinin olmadığı, tam tersine kendi güdümünde yeni bir derin devlet kurmaya çalıştığı da rahatlıkla görülecektir.

AKP yandaşı sermaye grupları TÜSİAD’la boy ölçüşür düzeye gelmişlerdir. AKP yandaşı basın medyanın yarısından çoğunu elinde bulundurmaktadır. Bunun dışında kalan iki büyük medya grubu da kendilerini kurtarmak için hükümetle anlaşmış durumdadır.

Bunun dışında AB ve ABD gibi emperyalist güçler de en başından beri AKP’nin arkasında durmaktalar.

Ama Belge’ye bakarsanız ortada elindeki bu iktidar gücü vasıtasıyla toplumu ve devleti kuşatan faşist bir parti değil “dayak yiyen cılız bir adam” var. El insaf!

Bu gerçeklere rağmen sol-liberaller bir de kalkıp bizden “demokratikleşme” ve “derin devletin tasfiyesi” adına beterin beteri bir derin devlet örgütlenmesine payanda olmamızı istiyorlar. En azından şimdilik AKP’yi desteklemekte yarar varmış. Derin devlet yok edilip ülkeye demokrasi gelince AKP ile hesaplaşmak da kolay olacakmış!

Tabii eğer AKP tüm karşıt güçleri tasfiye edip faşist bir düzen kurunca bunlara ağızlarını açma imkanı verirse!

Elbette birileri yine kalkıp “Ama AKP bütün bunlara rağmen iktidar değil çünkü bir de görünmeyen iktidar var; Ergenekon” diyebilir, zaten diyor da. Ama bu da aslında son derece ucuz bir numara. Zira Ergenekoncu diye içeri atılan isimler bir avukat, bir müfettiş, birkaç öğretim üyesi ve bastonla zar zor ayakta duran birkaç emekli askerden ibaret. Ve üstelik hepsi de neredeyse bir yılı aşkındır hukuki yönü son derece tartışmalı bir iddianameye dayanılarak hapse atılmış durumdalar. Ama yine de ülkeyi AKP değil Ergenekon yönetiyor!

Belge: “Ben bir fikir orospusuyum”

AKP’nin peşindeki bu liberal solculuğun yarattığı yanılsama sol içinde taşların yerli yerine oturması açısından önemli olmakla birlikte, sol-liberalleri bu tartışmanın içinde bir sol bileşen olarak görme yanlışından da kaçınmak gerek.

Liberal sol-AKP ittifakı zaten kendilerinin de kabul ettiği gibi bir ittifak değil zira ortada ittifak yapacak iki güç yok. Bir taraf gerçekten de son derece cılız. Kendisine sol-liberal diyen çevre üç beş aydın ve bir de ÖDP’yi katarsak bindelik dilimlerde gezinen bir sözde sol partiden ibaret.

Ama buna rağmen sol-liberal çevre boyundan büyük bir işlev görüyor. AKP’yi demokrat, çetelerle ve derin devletle mücadele eden bir parti olarak gösterme gayretindeki sol-liberalizm kitle anlamında-AKP’nin buna zaten ihtiyacı yok- bir destek sunamasa da AKP karşıtı kamuoyunun fikirlerini çürütmek ve toplumu AKP’nin gerçekten demokrat olduğuna, Şeriatçı olmadığına ikna etmek gibi bir misyonu yerine getiriyor.

Bu açıdan ortada bir ittifak değil ama karşılıklı bir çıkar ilişkisi var. Sol liberaller AKP’yi destekliyor, AKP’de bunun karşılığında sol liberal aydınları gündemde tutuyor, popülerliğini arttırıyor, köşe yazarlığı verip maaşa bağlıyor…

Murat Belge’nin yıllarca maaş aldığı Aydın Doğan’ın Radikal’inden kopup finansmanı belli olmayan, geleceği bile belirsiz bir gazete olan Taraf’a flaş transferi herhalde “hayır olsun” diye yapılmadı. Belge’nin bazı garantilerle buraya geçtiğini tahmin etmek hiç de zor değil.

Belge’nin Taraf’a transferi aslında sol liberallerin gerçek amacını da ele veriyor ki bu da pek yeni bir durum değil. Niyazi Berkes, 1940’lı yılları anlattığı anılarında Murat Belge’nin babası olan ve 1930’larda Ulusal Solcu ve Kemalist Kadro dergisinin de yazarlığını yapan Burhan Asaf Belge ile olan ilginç bir diyaloğuna yer verir ki bu tartışmaya katkı yapabilir: “…Ders yılı sona erince imtihan “mümeyyiz”i olarak Burhan Belge’yi davet ettirmiştim. Bu konuyu zaten radyo konuşmalarında en iyi anlatan kişi oydu. Parlak, renkli bir konuşması vardı. Bu imtihanlar sırasında onun en çok beğendiğim yanlarını daha yakından tanımış olduğuma sevinirken, imtihanı bitirmiş bir öğrencinin çıkışı ile bir başkasının gelmesi sırasında görüşürken bana ansızın söylediği bir söz beni yerimden zıplatmıştı. Şaka ediyor gibi bir yanı yoktu. ‘Niyazi bilir misin, ben bir fikir orospusuyum’ dedi. Benim salaklaştığımı görünce devam etti: ‘Bir orospu kim para verirse onunla yatmaz mı? İşte ben de onlardan biriyim. Yalnız parasını aldığımız iştedir fark’. Ne diyeceğimi şaşırmıştım” (Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar, İletişim yayınları, 1997, s. 86-87)

Kıssadan hisse; Armut dibine düşermiş!

Ulusal sol mu, liberal sol mu?

Ergenekon üzerine dönen tartışmanın taraflarından birisi olarak öne çıkan Sungur Savran da Ergenekon tartışması esnasında solun ikiye bölündüğünü şöyle açıklamış: “Türkiye solunun sol liberalizm ve ulusalcılık dışında kalan ya da kaldığını iddia eden parti ve örgütleri, Marksizmin yöntemini kullanma konusundaki içsel sınırları dolayısıyla gıdalarını büyük ölçüde bu iki düşünsel ve siyasi akımdan alıyor.”

Savran açıkça gelinen noktada bir tarafta TÜRKSOLU’nun da ismini zikrederek-ulusal solun, diğer tarafta ise sol liberallerin kaldığını itiraf ediyor. Bu da normal zira Savran’ın da bir tarafı olduğu “üçüncü yol”cular “Ne AKP, ne Ergenekon” diyerek pek çok mesele de olduğu gibi burada da politik alanın dışına çıkmış durumdalar.

Ulusal Sol’un sürece ağırlığını koyması ve liberal sola karşı bütün solu etkileyen tespitler yapabilmesi ise tek birşeye dayanıyor; ulusal sol dünyaya hala antiemperyalizm çerçevesinden bakıyor.

Sol liberalizmin etkisiyle antiemperyalizmi unutan solcularımızsa emperyalizme karşı mücadeleden kopuk bir sınıf mücadelesi yanılsaması içine girdiklerinden daha düne kadar liberallerle yan yana duruyorlardı. Şimdi en azından araya ciddi bir mesafe koyuyorlar. Ama bu, liberal savrulmadan kurtulmak için yeterli değil ve bunun yolu da antiemperyalist çizgiye dönmektir.

Bu tek başına sizi Ulusal Solcu yapmaya yetmez ama en azından TKP örneğinde olduğu gibi doğru bir yerde durmanıza yardımcı olur.


30
Aug
08

Emperyalizmin Neo-Kafkas Seddi

“Kafkas Platformu’nun çatısı Türkiye’de çatılıyor”

Gürcistan’ın Osetya’ya saldırısına Rusya’nın verdiği karşılıkla başlayan Rusya-Gürcistan Savaşı’nın, bitmesinin ardından olaylar bu kez de savaş görüntüleri, Rusya ve ABD’nin karşılıklı tehditleri, Kafkasya’da gelişen ittifaklar süreci şeklinde devam ediyor.

Amerikancı Gürcistan’ın saldırısına cevap veren Rusya’nın bölgede askeri bir başarı kazandığı görüntüsünden sonra, ittifaklar konusunda, diğer ülkeleri bir yana bırakacak olursak, Türkiye’de Avrasyacılığın yeniden bir “çekim merkezi” olarak gündeme gelmesini sağladı. Özellikle de Atatürkçü kesimimiz tarafından üzerine atlanan ve anti Amerikancı bir seçenekmiş gibi değerlendirilen Avrasyacılığın uygun ortam bulup tekrar güdeme gelmesinin en önemli nedeninin Türkiye’de mandacılığın tarihinin ve mandacı geleneğin eskiye dayanan ve köklü bir yapıya sahip olması olduğunu TÜRKSOLU’nun geçen sayısında değerlendirmiştik.

Mandacı görüş, Milli Mücadele yıllarına kadar uzanıyor. Mandacılık, Milli kongrelerde, Milli Mücadele kadroları diyebileceğimiz kesim içinde bile yer bulabilmiştir.

Oysa savaşın sonucu Kafkasya’ya baktığımızda, askeri anlamda ortada Rusya’nın başarısı görünse de geleceğe dönük politik arenada ABD’nin kazancı çok daha büyük oldu. Daha Amerikancı bir Gürcistan ve Türkiye. Daha da önemlisi, Amerika’nın klasik sömürgeci istilasının gelecekteki hedefleri açısından daha rahat hale getirilmesi.

Yani kazanan Amerika!

Savaş olur da barış olmaz mı?

Savaşın ardından, Kafkasya’ya barışı geri getirmek için kurulan “Barış Evi”nin ortaya atılıp, faaliyete geçmesi için kollar hemen sıvandı. Ev sahibi malum: Tayyip. Arabulucuların ve eş başkanların kralı. Yanına Gül’ü de eklemeden olmaz tabi ki.

“Kafkasya Barış ve İşbirliği Platformu” adıyla ortaya attığı Neo-Kafkas Seddi diyebileceğimiz ve esasında BOP’tan başka bir şey olmayan proje dahilinde, Tayyip yaptığı ziyaretlerle, mevkice kendinden üstün olan Gül de yaptığı kabullerle platformu zenginleştirmeye yani seddi inşa etmeye başladılar.

“Kafkas Platform”unun ayrıntılarını belirtmeye geçmeden önce, tarihi Kafkas Seddi’nden kısaca bahsetmek, sürecin nereye varacağını önceden görmek açısından yararlı olacaktır. Ne de olsa tarih tekerrür ediyor. Mandacılık da, işbirlikçilik de, emperyalizmin hedefleri de değişmeden yola devam ediyor. BOP’un sonu Sevr’e çıkıyor.

Atatürk 1920 Şubatında bir bildirisinde “Kafkas Seddi” üzerine şu açıklamaları yapar:

“Kafkas Seddi’nin yapılmasını Türkiye’nin kati mahvı projesi sayıp bu seddi İtilaf Devletleri’ne yaptırmamak için en son vasıtalara müracaat etmek ve bu uğurda her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetindeyiz… İtilaf Devletleri’nin patronu olan İngiltere’nin de gerçek niyeti budur. Basra Körfezi ile Karadeniz ve Hazar Denizi arasında kendi nüfuzunda bir bölge oluşturmak. Bununla da bir taşla çok kuş vurmak. Birincisi, egemenliği altında bulundurduğu denizlere Karadeniz’i de katmak…. Rusya’ya karşı deniz üstünlüğünü sağlayabilmesi için Trabzon ve Batum limanlarını da kontrolünde tutması gerekir. İkincisi petroldür. Kendisi için Birinci Dünya Savaşı’nın hedefleri arasında bulunan Irak petrol havzalarını (Basra ve Kerkük-Musul) işgalle Türklerden alır… Üçüncüsü de Anadolu Türklüğünün direnişini, yaşam alanını daraltarak dışla ilişki olanağını keserek, bitirmek… Ayrıca mevcut olan yönetimle işbirliği yapılarak Türkiye içerden de çökertilmektedir.”

Atatürk’ün Kafkas Seddi üzerine değerlendirmelerinden sonra bir de gazetelerde çıkan “Kafkas Platformu’nun çatısı Türkiye’de çatılıyor” haberini yan yana koyarsak, aslında çatılanın Türkiye’nin idam sehpası olduğunu görebiliriz. Bugün “Kafkas İstikrar Projesi” BOP’tan ayrı bir şey değildir.

Platformla yapılan İran’a yönelik Amerikan saldırısı için yolların döşenmesidir. Bu aynı zamanda sonraki adım olan Türkiye için “Müttefik Kuşatması”nın tamamlanması olacaktır.

Yeni Goben’ler, Breslav’lar BOP yolunda…

Amerika’nın Gürcistan’a yardım adı altında donanma gemilerinden iki hastane gemisini Boğazlardan geçirerek Karadeniz’e sokma isteğini dile getirmesi kısa süren bir “yeni tezkere krizi” yorumlarına neden oldu hatırlanırsa. Türkiye bu gemileri Boğazlardan geçiremeyeceğini belirtmişti. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne göre geçişler belirli standartlara bağlıdır.

Ama bu mesele kriz yaratmadan, daha doğrusu yarattırılmadan, çözüldü. Türkiye ilk olarak NATO dahilinde iki İspanyol gemisinin ardından, ikisi kargo biri de sahil güvenlik gemisi olmak üzere üç Amerikan donanma gemisinin geçişine izin verdi. Eee, Montrö ne oldu demeyin. Süreç tam bir “kılıfına uydurma” süreci.

ABD ağırlıkları standartları aştığı için USN Comfort ve USN Mercy adlı iki hastane gemisi yerine, onlardan daha hafif üç gemisini Karadeniz’e geçirebilecek. Böylece hem ABD istediğini almış oldu hem de Türkiye, Montrö’yü delmedi. Türkiye şöyle bir açıklama da yapmış: “Bizim için hayati önem taşıyan Montrö Sözleşmesi’ni 72 yıldır sulandırmadık, bundan sonra da sulandırmayız. Deniz ulaşımı Montrö Sözleşmesi’ne uygun olmalıdır.”

Böylece Montrö sulandırılmamış oldu ama ABD’nin Karadeniz’e girmesiyle birlikte “stratejik müttefik” yanı başımıza kadar gelmiş oldu.

Gürcistan’ın Osetya’ya saldırısı sonucu Gürcistan’ın zarar görmesi ve abisi ABD’nin insani(!) yardım için donanmasını Gürcistan’a göndermesi iyi kurgulanmış bir film senaryosunun giriş kısmı olarak yorumlanmalı.

Giriş kısmı önemli. Herkes biliyor ki, Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na girişi iki Alman gemisinin (Goben ve Breslav) Boğazlardan Karadeniz’e girip Rusya’yı bombalamasıyla gerçekleşti.

Amerikan gemileri Rusya’yı vurmayacak belki ama birini illa ki vuracak. İran’ı.

Bugün Amerika kılıfına uydurup nasıl donanmasını Karadeniz’e sokabiliyorsa yarın da, nasıl olsa BOP’un müttefiki ya, “bir-iki liman da veriverin, kılıfına uydururuz” dese Türkiye’nin ne diyeceğini tahmin etmek için zorlanmayız gibi geliyor. Türkiye’de yine tarihsel bir mizansenle ABD’nin İran’a saldırısında, bu sefer Amerika’ya, “deniz sahipliği” yapacak.

Daha sonra sıra Türkiye’ye gelecek. Büyük Ortadoğu Projesi’nin şimdiki müttefiki, yarınki yemi: “Müttefik işgali”nde Türkiye!

Gül’den Ahmedinejad’a ‘Harab-ül Bağdat’ benzetmesi

Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın Türkiye’yi ziyareti olay oldu.

Basında ziyaret öncesi Anıtkabir’i ziyaret etmeyecek olması tartışılırken, ziyaret günleri ve sonrası, mütevazi giyim kuşamından, trafiğin allak bullak olmasına Ahmedinejad’ın “Tahran’da olsa buna izin vermezdim” demesine kadar birçok şey tartışıldı.

Bizim açımızdan ise bu ziyaretin içeriğinin ne olduğu önemli. Geçen hafta da özellikle Afrika’dan geleni gideni çok olan Gül, Ahmedinejad’la görüşmesinde, esas olarak nükleer meseleyi ele aldı, diyalog ve diplomatik yol çağrısı yaptı.

Bu kavramların benzerini nereden hatırlıyoruz? Biraz hafızalarımızı zorlayalım… Amerika’nın Irak’ı işgali öncesi Irak devlet başkan yardımcısı Taha Yasin Ramazan Türkiye’ye gelmişti. Yıl 2003. Abdullah Gül, Ramazan’a barışçı çözüm için zamanın daraldığını ve Irak’ın nükleer silah denetçilerine yardımcı olmasını, Türkiye olarak her şeyi yaptıklarını, savaşı önlemenin artık Irak’ın elinde olduğunu belirtip; “vahim gelişmelere doğru gidiyoruz, ABD ile kazanamayacağınız savaşa girmeyin” demişti.

Bundan beş yıl sonra aynı Gül, bu kez Ahmedinejad’a nükleer geliştirme konusunda BM Güvenlik konseyinin sunduğu paketi kendilerinin de desteklediğini, nükleer faaliyetleri konusunda da İran’ın “barışçıl” dese de uluslar arası toplumum kaygılarının olduğunu belirtip, “Bush giderayak vurabilir. ABD vurursa fena vurur. Komşunuz olarak Tahran’ın ‘Harab-ül Bağdat’ olmasını istemeyiz” dedi.

Gül’ün 2003’teki görüşmesi Irak’la son görüşme oldu ve ABD Irak’ı, klasik sömürgeci sistemin devam ettiğini dünyaya duyururcasına işgal etti, Saddam Hüseyin idam edildi.

BOP’un yeni aktörü şimdi de İran için sahnede. Gül’ün bu sözleri, çağrısı ve özellikle benzetmesi, İran’ın işgalin eşiğine geldiğinin göstergesi.

Tayyip ve Gül, İran’a Amerika tarafından saldırılacağını biliyorlar ve Neo-Kafkas Seddi’nin, onların deyimiyle “Kafkas Platformu”nun ikna odalarında son düzenlemelerini yapıyorlar.

Gül de Tayyip de, Ahmedinejad’ın geri adım atmayacağını çok iyi biliyorlar. Amaç “biz ikna etmeyi denedik ama onlar savaş istiyor” demeyi kolaylaştıracak durumu yaratmak peşindeler. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi.

Nitekim, Irak için söz konusu edilen nükleer silahların olmadığı ortaya çıkarıldı ve Irak bugün bölünmüş vaziyette.

Görüşmeden önemli bir ayrıntı da iki ülke arası enerji anlaşmasının yine imzalanamaması. Çünkü bu anlaşmaya Amerika ve İsrail sıcak bakmıyor. Gül de kılıfına uyduruyor. Ne de olsa söz konusu Amerika. Doğalgazla ilgili önceden yapılan mutabakat konusunda daha ileriye gitme konusunda gerekli hazırlıklar yapılamamış da bu yüzden anlaşma imzalanamamış.

Nasıl kılıf ama?

Zaten kısa süre sonra, kendisine saldıracak Amerika’nın yanında yer alacak AKP iktidarının, böyle bir anlaşma yapmayacağı da açıkça ortada.

Şii Hilâli değil, Büyük Ortadoğu Projesi

Buraya kadar özetlemeye çalıştığımız olaylara ve gelişen sürece yanlış bakış açıları da oluyor. Bunlardan biri de Amerika’nın İran’a saldıracağı değil, tam tersi Amerika’nın İran’la ittifakından doğan bir birlikteliğe, Azerbaycan’ın da entegre edilmesiyle oluşacak ‘Şii Hilâli’ stratejisi.

Bu teze göre, Rusya’nın Gürcistan’a girmesiyle, Gürcistan Avrasyacı bloğa girmiş oluyor ve “Şii Hilâli”yle Amerika’nın İran dışında, ne Gürcistan, Ermenistan ve kukla Kürt devletine ne de Yahudilere dayanarak bir politika geliştiremeyeceği şeklinde ortaya sürülüyor.

Kafkas Platformu’na bağlı olarak meydana gelen gelişmelere sağlıklı olarak bakmak gerekiyor. Bu da ancak antiemperyalist bir süzgeç gerektiriyor. Çünkü süreç Büyük Ortadoğu Projesi.

Gürcistan konusuna başta değinmiştik. Gürcistan bu savaş sonucu Rusya’ya değil, önceki durumundan daha çok Amerika’ya bağlanmıştır. Bizzat Saakaşvili “Batı ülkeleri bölgeye barışı tesis etmek için acilen müdahale etmek zorundadır.” demiştir. Batıdan kastının Amerika olduğunu söylemeye gerek yok herhalde!

Çek Cumhuriyeti’ne yerleştirilen hedefleme radarından sonra Polonya’nın Amerika ile füze savunma sistemi anlaşmasını imzalaması, Polonya yönetimice “ülkemiz ve ABD’nin daha güvenli olacağı anlamına gelen asıl hedeflerimize ulaştık.” denilerek kutlandı.

Hatta Polonya Cumhurbaşkanının füze anlaşmasından sonra Rice’a ordu kılıcı hediye etmesi, kılıç-kalkan ekiplerinin sahneye çıkacağının da belirtisi.

Füze kalkanı anlaşmasına Ukrayna’nın da yeşil ışık yakması, Rusya’nın da Beyaz Rusya ile bir füze savunma sistemi anlaşmasına neden oldu. ABD, kurulan üslere İran için dese de Rusya bunu kendisi için bir tehdit olarak görüyor. Ukrayna’nın ayrıca Rusya’yla arasındaki Sivastopol Üssü’nü kullanma anlaşmasını yeniden görüşme kararı alması, önümüzdeki süreçte Ukrayna’nın da ABD eksenine iyice gireceğinin belirtisi.

“Şii Hilâli” stratejisinin öngörüsü olarak Azerbaycan’ın da oluşumu dahil edilmesi düşünüledursun, Tayyip elini çubuk tuttu ve “Kafkas Platformu” dahilinde Azerbaycan’da Aliyev’le bir araya geldi.

Görüşmede, BOP’un eş başkanı, Neo-Kafkas Seddi’nin “akıncı”sı Tayyip, platformun öncelikle coğrafya esaslı olmasını öne sürerek esas amaç konusunda da fikir vermiş oldu.

Azerbaycan’ın da ikna edilmesi sürecinin önemi büyük. Böylece Amerika sadece Karadeniz’e değil, Hazar Denizi’nde de etkin olabilecek. Bu da ABD’nin rakip olarak da gördüğü Rusya’nın tüm bağının kesilmesi demek.

İran’a saldırı öncesi, Azerbaycan’ın bir önemi de şeriatçılığın iktidara gelmesiyle birlikte ulus yapısı zayıflamış İran’daki Azerilerin durumu konusu. İşgalle birlikte, ikna edilmiş bir Azerbaycan’la birlikte Azeriler, İran’ın yaşayacağı kargaşanın aktörlerinden biri olabilirler. İran içindeki Kürtler ve Beluciler için de aynı durum geçerli.

Azerbaycan’ın platforma sıcak baktığı söylentiler arasında gezinirken, Tayyip, bu ziyaretinde Ermenistan’la da önümüzdeki günlerde, görüşmenin şekli kararlaştırılınca, görüşüleceğini de ekledi. Ermenisiz de Kafkas Seddi olmaz zaten. Tayyip de demiş: “Ermenistan da bu ittifakta yer almalıdır.” Son dönem gündeme gelen Türkiye-Ermenistan maçına Gül’ün daveti ve Halaçoğlu’nun görev süresinin uzatılmaması gibi olaylar da bunun sinyalleri oldu.

Bir olay da Pakistan’da yaşanan Müşerref’in azledilme kararı çıkmasına yakın istifa etmesi.

İktidardan ayrılan Müşerref, iyi bir Amerikancıydı ve gidişi sonrası Bush, “Pakistan’ın teröre karşı savaş ve demokrasi mücadelesine taahhüdümüz tam.” diyerek O’ndan memnunluğunu dili getirirken, Rice da El-Kaide’ye karşı yürütülen savaşta ettiği yardımlarından ötürü O’na teşekkür etti.

ABD için Müşerref gibi birinin tekrar başa geçmesi önemli ve Rice’ın “Pakistan’la çalışmaya devam edeceğiz.” açıklamasından sonra sürecin böyle işleyeceği tahmin ediliyor. Pakistan’da 30 gün içinde yeni devlet başkanı seçilecek. Ve ABD’nin tercihi İran saldırısı öncesi lâik bir tercih olacak gibi görünüyor.

Önce İran sonra Türkiye

Tüm bu gelişmelerden sonra görüyoruz ki, ABD merkezli kuşatma süreci tamamlanmak üzere. Çek Cumhuriyeti, Ukrayna, Polonya gibi gerek “Turuncu Devrim”lerle gerek füze anlaşmalarıyla Doğu Avrupa ülkelerinden başlayarak, Gürcistan’da Rus saldırısıyla, Türkiye’de de Karadeniz’e giren ABD donanmasıyla Amerikancı bir hat oluşmuş oldu.

Kafkas Platform’u Azerbaycan ve Ermenistan’ın da dahil edilmesiyle İran’a kadar uzanmış oluyor. Pakistan’daki yönetim değişikliğinin de Amerika’nın istediği şekilde gerçekleşecek olmasından sonra İran’a saldırı için geri sayım başlamış olacak. Daha da devam edecek olursak kukla Kürt devleti ve İsrail zaten tarihsel seddin her dönem bileşenleri olmak için hazır.

Bugün BOP’la aynı anlama gelen Kafkas İstikrar Projesi, Kürdistan ve Ermenistan’la dost, İran’a düşman bir Türkiye yaratıyor. İran sonrası da sıra kuşatılması tamamlanmış Türkiye’ye geliyor. Atatürk’ün belirttiği “Türkiye’nin kati mahvı” projesine ancak ve ancak Atatürk gibi düşünerek ve Atatürk gibi yaparak karşı çıkılabilir.

Bu da mandacılıkla değil, Avrasyacılıkla değil, Atatürkçülüğü dışlayan bir “Kemalizm”le değil, tam bağımsızlıkçı Atatürkçülükle mümkün olacaktır.

Önce tarihi haritaya sonra da yaşanan gelişmelere bakınca, her şeyin nasıl üst üste geldiği, Atatürk’ün yaptığından başka seçeneğin de kalmadığı görülüyor zaten:

Tam bağımsızlıkçılık, antiemperyalizm ve devrimcilik!

30
Aug
08

Üçüncü Dünya mümkün

Mandacılık: Can çekişen sömürgeciliğin
son sığınağı

Mandacılık ezilen dünyada egemenlerin resmi ideolojisidir. Ancak düşünce akımı olarak mandacılık aslında sömürgeciliğin gücünün değil, güçsüzlüğünün ürünüdür.

500 yıldır dünyanın hâkim sistemi sömürgecilik. Sömürgecilik tüm dünyaya 500 yıldır egemenliğini, ekonomik ve ideolojik hegemonyayla değil doğrudan doğruya şiddet yoluyla kurdu.

Kızılderili Kıtası, Batı sömürgeciliği için bir sıçrama tahtası oldu. Batının amacı ekonomik sömürü sistemi kurmak değil, korsanlıktı.

Sömürgeciliğin bir “ekonomik sistem” olarak ortaya çıkması bundan sonradır. Yok edilen İnka ve Aztek kentlerinde bunca altın ve gümüş nereden geliyordu diye düşünen korsanlar kıtanın zengin madenlerini sömürmeyi akıl ettiler. Kalan yerli nüfusu çok az olduğu için köle olarak Afrika kıtasının halklarını kullanmak zorundaydılar. Sıra Afrika’ya gelmişti.

Kıtadan kıtaya sıçrayan sömürgeci talan, 1918’de Asya’nın son kalesini, Türkiye’yi, yutmak üzeriydi. Atatürk önderliğinde Türkiye şiddet yoluyla egemenlik kuran emperyalizme karşı şiddet yoluyla yanıt veren ilk başarılı örnek oldu.

Bu noktadan sonra “ekonomik sömürü”, “himaye” ve “manda” gibi ek yöntemler emperyalizm tarafından devreye sokulmak zorunda kaldı. Kızılderiliyi, Afrikalıyı, Hintliyi “himaye etmek” gibi bir düşünce daha önce hiç önerilmemişti. Çünkü sömürgeci tartışmasız bir zaferle buraları zaten köleleştirmişti. Mevzi mevzi sömürgeleştirmek ve gireceği ülkenin halkını önce siyasi ve ekonomik kuşatmayla teslim almak gibi bir zorunluluk söz konusu değildi.

Ulusal Kurtuluş çağını açan ve ezilenlerin ulus devlet gerçeğini sömürgecilere ilk dayatan Atatürk ve Türk Ulusu oldu.

Dünya değişmedi,
Atatürk’ün her öğrettiği doğru kaldı

20.yy’da böylelikle oyunun kuralları değişti. Ezilenler için direnmenin yolu çizilmiş oldu. Salt şiddete dayalı sömürü yolu ise sömürgeci kapitalizm için kapandı.

Kutupların ortaya çıkması, blokların kurulması, himaye ve manda politikaları, daha sonra uydurulan BM gibi siyasi mekanizmalar ve IMF gibi ekonomik mekanizmalar bundan sonranın hikâyesidir. Bu sömürgeciliğin bitişi değil, ekonomik ve ideolojik hegemonya aygıtlarını geliştirmek zorunda kalmasının göstergesidir.

Öncesinde sömürge halkları Batılı için hayvandan farksızdı. Kırbacı vururdun, “medeniyet”in hakkını alırdın.

Artık sömürgecilik daha “ince” yöntemleri de kullanmak zorundadır. Ancak bu mandacıların ve sömürgecilerin iddia ettiği gibi Batı’nın bir lütfu veya kapitalizmin gelişimi değil, 1919’dan sonra içine düştüğü zorunlu durumun sonucudur.

Zorunluluk bizim açımızdan da belirleyicidir. Atatürk önce 1919’da Sivas’ta mandacıları yendi. Sonra sömürgecileri ve işgal ordularını 1922’de topraklarımızdan söküp attı. Ulus içinde kümelenen mandacılar kovulmadan, sömürgeciler de kovulamazdı.

1938’de ilk olarak geri gelen yine mandacılık oldu. Sivas’taki düşkünlerin reçetesi resmi ideolojimiz oldu. Bugün işgalcilerin yeniden vatanımıza fiilen girmesine ramak kaldı.

Kısacası Ulusal Kurtuluş çağında zorunluluk ezen sömürgeciler için de ezilen uluslar için de aynı kuralları dayatıyor.

Dünya da bir kast sistemi var. Ezilen uluslar için sömürgeci kast sisteminde dayatılan paryalık ve sömürge olmak. Ezenler ise efendi kalmak ve olmak için bizi parya haline getirmek ve sömürgeleştirmek zorundalar.

Kapitalizmin ezilenlerden alıp, ezenlere aktardığı devasa zenginlik bu kast düzenin ekonomik olarak sağlamasıdır. Ancak bu büyük soygunu sağlayan ekonomik düzen de kast olmaksızın var olamaz.

Bu yüzden Atatürk’ün 1920 ve 30’lardaki her eylemi ve düşüncesi birebir ve harfiyen bugün de doğrudur:

“Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek mânasıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. Biz, bunu temin etmeden barış ve sükûna erişeceğimiz inancında değiliz.”

Yani ezilenin ulus devlet kastın içinde yaşayamaz. Kast yani sömürgeci canavarda asla ulus devletin varlığını kabullenemez.

Ezilen bir ulus varlığını devam ettirmek için mutlak surette tamamen kastın dışına çıkmak zorundadır. Aksi takdirde bizi bekleyen tek akıbet sömürgeleşmek ve yok olmaktır.

Bu zorunluluk kuralını reddedene, istediği kadar laiklik veya çağdaşlaşma teranesi okusun asla Atatürkçü denemez. Atatürkçülüğün temeli “Tam Bağımsızlık”tır.

Önce safını belirle, sonra politika üret

Bizi gerçekçi olmaya çağıran sahte “Atatürkçüler”, kastın içinde sıçramayı çağdaşlaşma ilan eden yeni mandacı hayalperestler, aslında Atatürk’ü çağdışı ve hayalperest ilan ediyorlar.

Oysa dünya onların umduklarından hızlı döndü. 1990’larda ezilen dünyaya Batıcılık ve mandacılık muzaffer bir şekilde egemen ideoloji olarak girdi. Tıpkı 1938’de bizim ülkemize girdiği gibi. Şimdi tankları ve ordularıyla en bayağısı ve en eski türünden sömürgecilik ülkelerimize giriyor.

Mandacılık bir geçiş ideolojisi olarak çöküyor. Çünkü yeni sömürgeci saldırı bizzat kendi yarattığı ideolojik hegemonya araçlarını yok ederek ilerliyor.

İşte gerçek ortada… Sömürgecilik haricinde var olabilecek çağdaş bir kapitalizm yok. Artık safları belirleme zamanı geldi. Uyanma zamanı geldi.

Yoksa tıpkı Atatürk’ü dinlemeyip İstanbul’a giden ve Meclis-i Mebusan’a katılan Sivas’ın mandacıları gibi, gerçeğin tokadı şimdiki aymazları uyandıracak. Himaye bekledikleri emperyalistlerce tutsak düşecekler.

Oysa bugün Türkiye’de hâlâ bazıları politika üretmek adına kimsenin umurunda olmayan fantezilerini sayıklıyorlar.

Son bir haftaya bakalım. Rusya Gürcistan’a girdi. ABD İran’a saldıracak. Büyük Ermenistan ve Büyük Kürdistan projeleri ilerliyor. ABD Karadeniz’e girdi. Türkiye’yi kuşatan Kafkas Seddi tamamlandı.

Bir Türk bu cendereden çıkış yolunu arar. Bizim mandacılar ne yapıyor? Kimi, Rusya güçlendi Türkiye’nin işine yarar diye seviniyor. Kimi, esas ABD güçlendi diyor. Öbürü AB’yi unuttuk diye hayıflanıyor. Başka biri ABD İran’a girecek bizim önemimiz aratacak diye seviniyor.

Kardeşim kimsiniz siz? Türk mü, Rus mu, Amerikan mı? Bir de sizin “reel politika”, “strateji” diye ürettiğinizi kim takar? Bush sizi dinler mi? Putin umursar mı?

Artık eski tür mandacılık bu dünyada kimseyi kandırmıyor. Türk milletini bu tür jeo-stratejik masallar hiç alakadar etmiyor. Bush ve Putin bile senden işbirliği değil, itaat istiyor. “Gerçekçi” mandacılar, gerçeklerden o kadar kopuk ki; her yaşanan gelişme, emperyalizmin her yeni saldırısı onları şaşkına çeviriyor.

Karşımıza Türkiye’nin çıkarları için politika ürettiğini söyleyen her türlü mandacıya söyleyeceğimiz tek bir şey var. Önce safını seç, sonra politika üret. Aksi takdirde Türkler adına konuşma!

Mandacılık çöktü

Çok değil daha bundan birkaç yıl önce mandacılarımız biz Atatürkçüleri hayalperestlik ve paranoyayla suçluyorlardı.

Şimdi soralım.

“AB Türkiye’yi dost olarak görüyor. Bizi içine alacak, kalkındırıp demokrasi getirecek” masalı anlatabilen bir tek kimse kaldı mı?

“ABD en iyi dostumuz ve stratejik müttefikimiz. Güçlü Türkiye’nin teminatı ABD ile işbirliğidir” diyebilecek tek bir mandacımız kaldı mı?

“Rusya geliyor. Bizi kurtaracak.” diyenlerden eser kaldı mı?

Artık AB’ciler, AB Türkiye’yi niçin üye olarak almıyor ve almamalı bunun teorisini yapıyorlar.

Amerikancılar, ABD laik ve güçlü Türkiye’yi sever masalını bıraktılar. Bizzat kendileri Kürtçü ve İslamcı oldular.

Rusçular ise daha zavallı durumdalar. Bir kısmı içeride, bir kısmı dışarıda, Türk Ordusu’nun ABD ile anlaşmasından ve ABD’nin AKP’yi frenlemesinden medet umacak kadar rüyalar âlemindeler.

Afganistan ve Irak’ta başlayan yeni sömürgeci saldırı mandacılığı sadece Türkiye’de değil tüm ezilen dünyada çökertti. Çünkü mandacılık ulus devlet mevzisini koruyan ezilen ulusların içine sızmak için geliştirilmiş bir ideolojidir.

Ulus devlet mevzisine saldırı başlayınca, bu ideoloji bir iki yıl içinde kendini tüketti.

“Türkiye’nin yararı” için Batı’ya bağlanmayı savunan her renkten mandacı artık “Türkiye’nin yararı” argümanını terk etti. Sahte Atatürkçüsünden dincisine, liberalinden sahte solcusuna kadar hepsi doğrudan doğruya Türkiye ve Türklük kavramlarıyla hesaplaşıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin temelden sakat olduğunu, Türklük kavramının bile uydurma ve dayatma olduğunu iddia ediyorlar.

Bu tarihsel misyonlarını doldurdukları anlamına gelir. Tıpkı Batı uydusu parlamentarizmin yerini Kürt-İslamcı açık faşizme bırakması gibi, mandacılık da yerini Türklüğün reddine ve açık sömürgeciliğe bırakıyor.

Sömürgecilerin ve mandacıların en güçlü göründükleri anda en zayıf düştükleri gerçeği burada ortaya çıkmaktadır. Sömürgecilik ve iç temsilcileri artık Türk Milletine bizim yararımızı düşündükleri hikâyesini anlatamıyorlar. Tersi durum çok açık ortada olduğu için Türklere “aslında siz Türk değilsiniz, burası da Türkiye değil” propagandası yapılıyor.

Buna politika denemez artık. Bu gerçeklikten kopuştur. Kaç kişi bu propagandaya ikna olur? Çok az.

Sömürgeleştirmenin tamamlanması için ideolojik ve ekonomik yöntemler tükenmiştir. İş silahın devreye gireceği noktaya geldi. Bu yüzden Batıcılık artık Türkiye’deki en hayalperest, Batı karşıtlığı ve antiemperyalizm ise tek gerçekçi politikadır.

Batıcıların son kozu

Bu noktada sahte Atatürkçüsü de AKP’lisi de her türden Batıcı aynı silaha sarılıyor. Emperyalizme bağımlılığın Türkiye’yi batırdığını artık reddedemiyorlar. Türkiye’nin âli çıkarlarını bilen, gerçekçi ve dünya politikasından anlayan devlet adamı pozlarını birden bırakıyorlar ve korku politikasına sarılıyorlar:

“Doğru, çok zor dönemlere giriyoruz ama ne yapalım? Türkiye bir yerlere tutunmak zorunda… Ya ABD ya AB ya Rusya… Hem ampul bile tavana iple asılı duruyor. Bir yere bağlanmazsak bu büyük strateji satrancında bizi yerler. Ya Kürdistan’a toprak kaybederiz. Ya da Ermenilere… İşbirliği yapmazsak halimiz harap…”

Batıcı politikanın, mandacılığın çöküşüdür bu. Eskiden Türkiye’ye çağ atlatmaktan bahsediyorlar, Batı kapılarında nurlu ufuklar vaat ediyorlardı.

Şimdi ise halkı korkuyla terbiye etmek istiyorlar. Kimi ABD ordusunun ne kadar güçlü olduğundan bahsediyor. Kimi AB’ye bağlanmazsak hepten ABD’ye yem olacağımızı ileri sürüyor. Kimi ise son çare Rusya diyor?

Atatürkçülerin bile aklına tam bağımsızlık veya direnmek gelmiyor. “Borcumuz çok fazla”, “bağımsız sanayimiz ve ordumuz yok” gibi gerekçelerle sömürgeci devletlerden en az birine yanaşmamız gerektiği iddia ediliyor. Veya meşhur bir “Atatürkçü”müzün ifadesiyle, “en azından yumurtaları tek bir sepete koymayalım, biraz da Rus sepetini kolumuza takalım” deniyor.

Ve eski Genelkurmay Başkanı itiraf ediyor: “ABD’yle savaşmak zorunda kalırsak kötünün kötüsü olur.”

Yani kırk katır ve kırk satır hikâyesi…

Sömürgecilik de çöküyor

Emperyalizmin dostumuz olmadığını ve bizi yok etmek istediğini eski mandacılar bile kabul ediyor. Bir tek önerileri var: şu fırtınalı dönemi birilerinin kanatları altında geçirmek. Yoksa Batı’nın gazabının daha kötü olacağını iddia ediyorlar.

Peki, doğru mu? Sömürgeciler bu kadar güçlü mü? Gerçekten de ABD, Rusya veya başka bir emperyalist devlet önlerine ne çıksa buldozer gibi ezip geçebiliyor mu?

Tam tersi. Üçüncü Dünya direniyor. Ve ulus devlet gerçeği dimdik ayakta duruyor. Emperyalizm daha savaşmadan ulus devletin yenilgisini ilan etti. Güya “Yeni Dünya Düzeni” ve “Küreselleşme” engellenemez bir süreçti.

İyi ama tarihsel çelişkiler kuru propagandayla ortadan kaldırılamaz ki!

İstediğiniz kadar sömürgecilerin ne kadar güçlü olduğunu, teknolojilerinin, ekonomilerinin ve ordularının yenilmez olduğunu ilan edin. Hatta ezilenler buna inansın. Sonuçta gelip o ezilmez gücünüzü fiilen kabul ettirmeniz gerekiyor.

Irak’ta ulus devlet yok edildi. Ulusu aşiret ve mezheplere böldüler. Ama yine de sömürgeciler çaresiz. Mezara gömdük dedikleri ulus yine onları yeniyor. Irak’tan çıkmak bir dert, çıkmamak daha büyük bir dert.

Üçüncü Dünya’nın en geri coğrafyası Afganistan’a girdiler. “Sizi taş devrine geri göndereceğiz” diye yola çıkmışlardı. Oysa şimdiden bir tane Peştun aşiretinin karşısında diz çöktüler. Şimdi “yeni ve Batı yanlısı bir Afgan ulusu yaratmalıyız, kalplerini ve beyinlerini kazanmalıyız” diye zırvalamaya başladılar. İyi de hani uluslar tarihe gömülmüştü. Artık küresel dünya vardı. Ulus düşüncesine ve Üçüncü Dünya’nın direnişine daha başından teslim olmuşlar farkında değiller.

Değil ulusları yenmeyi ve tarihe gömmeyi, direnen birkaç aşiret bile onları geriletiyor. Tüm politikalarını alt üst ediyor.

Yeni sömürgecilik Atatürk öncesi dünyayı yeniden kurmak istiyordu. Ulusların ve ulus devletlerin miyadını doldurduğunu iddia ettiler. Ama 19.yy’a geri dönelim derken, karşılarında uyandırdıkları bir canavar buldular. Küresel rüzgârlara direnemeyip, modern ekonomiye kapılıp, uysalca sömürgeciliğe teslim olacaktı hani ezilenler. Bakın şimdi Batının karşına kendi füzeleri ve nükleer bombalarıyla çıkıyorlar. Hani Batı güçlüydü, biz güçsüzdük.

Ezilen uluslar aptal değil ki! Tarihi iki kez yaşamak isteyen Batılı gibi kafasını kimse kuma gömmek istemiyor. 21.yy, 19.yy’ın tekrarı olmayacak.

İlla strateji üretmek isteyenler önce kafasını kumdan çıkarsın. Gerçekleri görsün. Ezen ve ezilen çelişkisi olduğu gibi duruyor. Atatürk’ün dünyasında yaşıyoruz. Tek fark var, o da şu: ezilenler artık çok daha güçlü, ezenler çok daha güçsüz. Kimse bizden kutup seçmemizi istemesin. Bırakın dost arama kaygısını emperyalistler yaşasın.

Savaşamayana politika hakkı yok

Aptallığın ve hayalperestliğin toplumlara bir süre egemen olduğu tarihsel dönemler olmuştur. Ancak bu dönemler hep gelip geçicidir.

Mandacılık ve Batıcılık çağdaşlık değil, çağdaş yobazlık ve aptallıktır. Batının da, Batıcıların da devri kapanıyor.

Tek tek uluslar uyanıyor. Sömürgeci kastın dışında başka bir dünyanın mümkün olduğu gün be gün daha da netleşiyor.

Dünyanın diğer ucunda Chavez, Atatürk’ün yolundan gidiyor. Ampul gibi bir yere bağlanmayı değil, tüm kutuplardan bağımsız tek başına egemen olmayı seçiyor. ABD’ye arka bahçesinde meydan okuyor.

Yanı başımızda Ahmedinejad gibi bir dinci bile sırf ülkesini savunabilmek için aklını çalıştırabiliyor. Chavez’in yanına gidiyor. Bizim “Atatürkçülerimiz” ve “milliyetçilerimiz” Bush mu iyi Putin mi derdinde. Latin Amerika’daki insanların gördüğünü göremiyor.

Herkesin hayran olduğu Castro bile Atatürk heykelini direnen Küba’nın ortasına dikmiş, bizim sahte Atatürkçülerimiz ve her türden mandacılar Batılı liderlerin putlarına tapınmaya devam ediyorlar.

Her kıtada ABD ve Batı için “çatlak” sesler çoğalıyor. Batı’nın soykırımcı ilan etmediği kaç Üçüncü Dünya ulusu kaldı?

Bu noktadan sonra dünyada yalnız kalmamak adına Batı’ya teslim olmayı savunmak deliliktir.

Her şeyden önce bütün uluslar bağımsızlıklarını, egemenliklerini ve çıkarlarını savunmakta her zaman yalnızdır. Ayağa kalkar ve özgürlüğünü eline alırsan yalnız kalmamaya da hak kazanırsın.

Sömürgeci yaşamak için önce ezmek sonra sömürmek zorundadır. Ezilen ulus ise yaşamak için önce savaşmak sonra da emperyalist sistemden kopmak zorundadır.

Dünyada daha bağımsızlığını kazanmış tek bir sömürge yokken, Atatürk bu yolu seçti. Çünkü hayalperest değildi. Tam bağımsız olmayana düşmanı bile saygı duymaz.

Diğer ezilen ulusların Atatürk Türkiye’sinin etrafında kenetlenmesi, emperyalistlerin ise hiçbir konuda Türkiye’yi tehdide kalkışamaması bundandı.

Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı ve ulusal çıkarları için savaşmayı göze alamayan bir ulus değil ittifak kurmayı, yaşamayı bile hak edemez. Önce bağımsızlık, koşulsuz tam bağımsızlık, sonra politika… Bu ezilenlerin kırmızı çizgisidir.

Başka bir dünya, Batının değil Üçüncü Dünya’nın kurallarının yeniden egemen olacağı bir dünya çok yakın ve mümkün.

Ali  ÖZSOY


22
Aug
08

Bağımsızlık için Rus desteği bekleniyor

Gürcistan müdahalesinden sonra Rusya’nın tam desteğini alan ayrılıkçı Güney Osetya ve Abhazya halkları bağımsızlıklarının Rusya tarafından tanınmasını bekliyor.

 Güney Osetya ve Abhazya’daki bağımsızlık yanlılarıı Rusya’nın kendilerinin bağımsız birer devlet olduklarını kabul etmesi için bir yürüyüş düzenledi. Güney Osetya lideri Aduard Kokoity toplanan kalabalığa seslendi ve bağımsızlığın “küçük Kafkas ulusu” içinde yerlerini almak anlamına geleceğini söyledi. “Gelecekte bu yaptıklarımız nedeniyle bizimle gurur duyacaklar, bizim de atalarımızdan gurur duyduğumuz gibi” diyen Kokoity, Rusya’nın yoğun askeri savunmasıyla karşılanan Gürcistan işgalini kınadı.

Binlerce kişinin toplandığı meydanda kalabalık bağımsızlık içın Rusya’nın destek vermesi talebinde bulundu. Güney Osetya’da düzenlenen gösterilere Rusya’nın yerel yetkililerle temas kurarak destek vermesi bağımsızlık istemini destekleyeceği şeklinde yorumlanıyor. Ünlü Rus orkestra şefi Valery Gergiev’in gösterilerde düzenlenen konsere katılması da bu yönde bir işaret olarak değerlendiriliyor. Rusya’nın pazartesi günü üst mecliste bağımsızlık konusunu tartışması bekleniyor. Abhazya parlamentosu ise önceki gün Rusya’nın bağımsızlıklarını tanıdığını iddia ederek Rus ordusunu bölgede daimi bir üs kurmaya davet etti.

Suriye’den destek
Öte yandan önceki gün Rusya Başbakanı Dimitri Medvedev’le bir görüşme gerçekleştiren Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Rusya’nın Güney Osetya’daki savunmasını haklı bulduklarını açıkladı. İki ülke liderlerinin bir araya gelme nedeninin uçak ve tank füze sistemlerine karşı birtakım anlaşmalar imzalamak olduğu bildirildi. Esad Rusya’nın duruma müdahalesini ve verdiği askeri yanıtı anlayışla karşıladıklarını belirtti ve Rusya’nın Gürcistan provokasyonuna gerektiği gibi cevapladığını vurguladı.

22
Aug
08

TRT’de kadrolaşma baskısı

Haber-Sen Genel Başkanı Ali Yıbaşı, “siyasi kadrolaşma” amacıyla TRT çalışanlarına emeklilik ya da sürgün baskısı yapıldığını söyledi.

 Basın, Yayın, İletişim ve Posta  Emekçileri Sendikası (Haber-Sen)  Genel Başkanı Ali Yıbaşı, yazılı bir açıklama yaparak, siyasi kadrolaşma amacıyla, TRT çalışanlarına “ya emekli ol, ya da haritadan kendine yer beğen” baskısının yapıldığını ifade etti. Yıbaşı, yönetimin teşvik primi ile 2 bin kişinin emekli olmasını beklediğini, ancak sayının 500′ü bile bulmadığını, primle emekliliğe teşvik edemediklerini tehdit ettiklerini söyledi.

Haber Dairesi Başkanı Ahmet Çavuşoğlu’nun, spor muhabiri Atıl Özmen’i, emekli olmayacağını belirtince 30 gün geçici görevle Diyarbakır’a gönderdiğini iddia eden Yıbaşı, bölge müdürlüklerine, “25 yıllık hizmeti olanlar ya emekli olsunlar ya da haritada kendilerine yer beğensinler” talimatının sözlü olarak iletildiğini belirterek, bu talimatın, TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, Genel Müdür yardımcıları Zeynel Koç ve Ahmet Koyuncu’nun emirleri doğrultusunda verildiğini dile getirdi.

“Çalışma hakkımızı kullanacağız”
Yıbaşı açıklamasında “TRT çalışanlarını emekliğe zorlayıp, yerlerine kendi kadrolarını doldurmak istiyorlar. Kimse emekli olmaya zorlanamaz. İdare takdir yetkisini keyfi olarak kullanamaz. TRT yöneticilerinin yaptığı suçtur. TRT emekçileri bu baskıya boyun eğmeyecek. Tarikatçı kadrolaşmaya olanak sağlamamak için çalışma hakkını sonuna kadar kullanacak. TRT yönetimini bu hukuksuzluktan vazgeçmeye çağırıyoruz”  ifadesine yer verdi.

22
Aug
08

Yayınevi katliamı da Ergenekon davasına…

Malatya’da gerçekleştirilen Zirve yayınevi katliamının dosyasının Ergenekon dava dosyası ile birleşmesi gündemde.

 Malatya’da Zirve Yayınevi’nde geçtiğimiz yıl biri Alman 3 kişinin öldürüldüğü, kamuoyunda “Yayınevi katliamı” olarak bilinen dava da Ergenekon iddianamesi dosyasına alınabilir. Katliamın Ergenekon ile olası bağı araştırılacak. Dün Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada mahkeme heyeti, dava dosyasında bulunan ‘Levent’e söylemeyin’ yazılı kâğıdı göstererek, sanık Emre Günaydın’a Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz’ü ya da Levent Temiz’i tanıyıp tanımadığını sordu. Sanık Günaydın ise tanımadığı söyledi. Duruşma sonrası Mahkeme Başkanı, avukatların isteği üzerine Ümraniye’de ele geçirilen bombalarla ilgili dosyanın, incelenmesi için Malatya Cumhuriyet başsavcılığınca istenmesine karar verildi.

Müdahil avukatlarından Erkan Yücel, Ergenekon davasının dosyasının tümünün incelenmesini istediklerini belirtti. Sorulan sorular üzerine ileride davayı Ergenekon ile birleştirmek için talepte bulunabileceklerini belirtti.

22
Aug
08

Montrö delik deşik

Dün bir İspanyol ve bir Alman savaş gemisi Boğazlar’dan geçmişti. Dün gece de bir Polonya savaş gemisi sessiz sedasız Karadeniz’e açıldı. Bu sabah ise biri ABD diğeri Polonya donanmasına bağlı iki güdümlü füze taşıyan destroyer Çanakkale Boğazı’ndan geçerek İstanbul’a yaklaşmaya başladı.

NATO savaş gemileri Montrö Sözleşmesi’ni hiçe sayarak peşi sıra Karadeniz’e açılıyor. Dün Karadeniz’e çıkış yapan İspanyol ve Alman gemilerinden sonra dün gece bir Polonya savaş gemisi Boğazlar’dan geçiş yaptı. Bu sabah ise ABD donanmasına ait güdümlü füze destroyeri McFaul ile Polonya donanmasına ait bir diğer güdümlü füze taşıyan savaş gemisi General Kazimierz Pulaski Çanakkale Boğazı’ndan geçti. Gemilerden USS McFaul’un geçeceği daha önce bildirilmişti. Ancak Polonya savaş gemilerine dair herhangi bir açıklama yapılmaması ilginç bir gelişme. Bu arada bir ABD savaş gemisinin daha Çanakkale Boğazı’na yaklaşmakta olduğu öğrenildi.

mcfaul_294096052.jpg




İstatistikler

  • 446,822 Tıklama

 

Ağustos 2008
M T W T F S S
« Jul   Sep »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031