
Kemal Karpat’ın çarpık tarih tezi
Günümüzde etnik kavramların bilerek veya bilmeyerek karıştırıldığı bir süreci yaşamaktayız. Bu süreçte öne çıkan yan, etnik kavramların karıştırılmasından ve çarpıtılmasından politik yönlendirmeler yapılıyor olmasıdır. Bunlardan Osmanlı’nın Batılılarca Türk imparatorluğu olduğu gerçeğini açıkça gören Amerika’da kürsüleri olan profesörlerimiz, bir çarpıtma yaparak bu Türk kavramının Müslüman kavramı olduğu, yani Batılıların Türk imparatorluğu olarak hasmane bir şekilde ortaya koydukları Osmanlı’nın etnik olarak Türk değil Müslüman bir imparatorluk olduğunu Kemal Karpat son söyleşilerinde dile getirmiştir.
Bu olgu bilinen bir yeni çarpıtmadır. Tarih kayıtlarında Batılılar tarafından Osmanlı’nın Türklüğü koyu çizgilerle geçmiştir. Ancak bu Türklüğü Müslümanlıkla hiçbir zaman özdeşleştirmedikleri bir açık gerçektir.
Ama buna karşılık Yunan devletinin, Bulgar devletinin, Romen devletinin Osmanlı Avrupa Türkiyesi’nde Batılılarca kurulan devletler olarak ortaya çıkması sonrası, Avrupalı tarihçiler ve bu Balkanlı devletlerdeki tarihçiler bu ülkede egemen olan Türk kimliğini yok sayarak, sizler Türk değil Yunan Müslümanlarısınız, Bulgar Müslümanlarısınız, Romen Müslümanlarısınız, Yugoslav Müslümanlarısınız gibi tarihi ters yüz eden bir açıklamaya girişmişlerdir.
Balkan Türkleri, ne Yunanistan ne de Bulgaristan’da resmi olarak Türk kabul edilmezler, Müslüman azınlık olarak tanımlanırlar. Tarihsel süreçte, Avrupa Türkiyesi’nin Türk egemenleri, Weber’in deyimiyle Türk egemen statüsü, 1850’li yıllarda Engels ve Marks tarafından “Doğu Sorunu” isimli makalelerde açıklıkla ortaya konmuştur.
Günümüzde Osmanlı’nın Türklüğünü dışlayan ve Müslümanlığını öne çıkaran ve Türksüzleştiren tez yeni değildir. Bu tez günümüz politikasında görüldüğü gibi Avrupa Türkiyesi’ndeki Türk egemenliğini kırma biçimi olarak Türk kimliği yerine Müslüman kimliğin öne çıkarılmasıdır.
Bugün Türkiye için strateji üreten kurumlara tarihsel akıl vericiliği olarak, Osmanlı’nın Türk imparatorluğu olduğu inkar edilemiyeceği için bir noktada Türklüğü Müslümanlığa çevirerek bir hokus pokus yapılmaktadır. Bu olgu da bütünüyle politik bir stratejiye temel hazırlama çabasıdır.
Daha önceki yazılarımızda da vurguladığımız gibi, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” söylemini tek ayaklı bir masa gibi ortaya koyan görüşler Atatürk’e dayandırılmak istense de, Atatürk tarafından Türk milleti kavramı sağlam bir şekilde ortaya konmuştur.
Karadeniz kuzeyi bozkırlardaki İskitlerin tarihsel sınırları, coğrafi olarak Çin kuzeyine kadar uzanmaktadır. Keza bu coğrafya Hunlar tarafından yeni bir etnik oluşum ile tekrar Türkleştirilmiş, Göktürk imparatorluğu ve en sonunda Altınordu Tatarları bu coğrafyada Türklüğü yeniden üretmiştir.
Bu boyutuyla görüldüğü gibi Türk ulusu kavramı cumhuriyetin kuruluşuyla Türkiye’deki yaşayan halklarla sınırlı yapay bir ulus değildir. Maalesef bu kavramdan yola çıkarak Türk ulusunun yapay bir ulus olduğu, Mustafa Kemal tarafından yaratıldığı batılılarca sürekli vurgulanarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin yok edilmesine etnik bir saldırı yapılmaktadır. Yani Türkiye’de Türkler yoktur, suni bir şekilde birçok etnik kimlik Üürk olarak tanımlanmıştır, dolayısıyla Türkiye ulusal bir devlet olamaz. Çünkü Türk ulusu denilen Türkiye cumhuriyetini kuran halkın etnik bir ulus olmadığı söylenmektedir.
Batıcı tarih tezinin çarpıklıkları
Buradaki vehamet, bu olgunun bizim tarafımızdan gerçek olduğu sanılmasıdır. Bu anlamda başlığımızdaki kavramların içeriği doldurularak günümüzdeki politik araneda kullanılmasının önü kesilmelidir. Bunların en tipik olanı ise ülkemizde cumhuriyet sonrası azınlıklara yapılan faşizan baskılar ile azınlıkların ülkeden kovulmuş olması kavramının çözümlenmesi gerekmektedir.
Burada bunu bir süreç olarak almıyorum. Bunu bir kavram olarak ele almamın sebebi, politik bir söylem olmasıdır. Bu söylemin Yunan-Rum kavramlarıyla temellendirilmek zorunluluğu vardır. Engels, “Türkiye’deki milliyetler” isimli 1850 yıllı makalesinde, Avrupa Türkiyesi’nde yaratılmak istenen bir Yunan ulusunun etnik olarak varolmadığını, Yunanlılığın tarihsel bir kavram olarak tarihte kaldığını, etnik olarak Avrupa Türkiyesi’ndeki Mora Yarımadası’nda Yunanlılığın olmadığının altını çizer. Engels, Yunanlı denilen kavramın etnik bir kavram olarak varolmadığını, buradaki Mora Yarımadası’ndaki yaşayan halkın etnik olarak slav olduğu, bu genç slav etnosunun kültürel anlamda Helenleştirilmesiyle Yunan ulusunun oluşturulduğunu yazmaktadır.
Türk imparatorluğuna cepheden karşı, batıcı bir yaklaşıma sahip olan Engels, Avrupa Türkiyesi’nin Türksüzleştirilmesi projesini oluşturma çabasındaki teorik çözümlemelerinde, bu gerçeği görmemezlikten gelemez. Engels, Roma’nın vatandaşları olan Avrupa Türkiyesi’nin statü olarak Türk egemenliğinden kurtulmasını amaç edinmiş bir stratejiye temel oluşturan Avrupa Türkiyesi’ndeki milliyetler analizinde, bu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koyar. Slav olan bu halkın kültürel olarak Helenleştirilmesi batı kültürünün kaynağı olarak saydıkları Antik Yunan olgusunu canlandırma çabasıdır. Oysa bu bir ölünün diriltilmesinden daha fazla bir canlandırma olamaz.
Entelektüel bir çarpıtma olarak Braudel’in uygarlıkların sürekliliği konusundaki dogmatik inancı da buradan kaynaklanmaktadır. Doğulu tarihçilerin, İbn-i Haldun’un, Engels’in ve Hikmet Kıvılcımlı’nın ve tabi en önemlisi Arnold Toynbee’nin uygarlıkların diyalektik olarak bir yaşam süreçleri olduğu ve bu süreç sonunda uygarlıkların öldüğü tezi, tarihin gerçek olgusudur. Ve antika tarih bu olguyu sürekli yeni verilerle beslemektedir.
Braudel ise Yunan uygarlığını devam ettirmek çabasında bilimsellik adına kurduğu binayı bir anda çökertmektedir.
Yunan’ın ortadan kalkması ve yerini Rum’un alması
Bizim tarihçilerimiz de bu teorik kavram çerçevesini yakalayamadıkları için Rum kavramı ile Yunan kavramını birbirine tercüme etmektedir. Rum kavramını fazla doğulu bulan bazı tarihçilerimiz, mesela Mustafa Akdağ, Vilayet-i Rum bölgesini Vilayet-i Yunan bölgesi olarak Türkçeye tercüme etmektedir. Gerçekte ise Rum kavramı ile Yunan kavramı birbirlerini yok eden bir sürecin ürünüdür. Yunan uygarlığı ve onun kalıntıları olan Ege uygarlıkları, Romalılar tarafından bütünüyle tarihten silinmiş ve tümüyle Romalılaştırılmış yani Rumlaştırılmıştır. Ve Yunan uygarlığına ait hiçbir etnos, Roma döneminde varlığını sürdürememiştir. Çünkü artık bu tarihsel uygarlıklar ve antik etnoslar tümüyle yeni bir biçim kazanarak yok olmuştur. Yerini genç Roma etnosuna, yani Rumlara bırakmıştır.
Dolayısıyla Mora’da Slavlardan oluşturulmak istenen Yunanlılar ile Anadolu’da antik halkların askeri ve ekonomik olarak yok edilmesi sonrası Rum etnosu ortaya çıkmıştır.
Türklerin Anadolu’ya girişi ise Alparslan öncesi bu Rum etnosunun oluşumu sürecinde Karadeniz kuzeyinden Hunların Rum imparatorluğu içine sızarak girmesiyle başlamıştır. Hunlardan sonra bunların devamı olan Peçenekler, Kıpçaklar Rum ordusunda yer almışlardır. Bunlar Rum devletinde Türkopollar olarak isimlendirilmiştir. Rum devletinin tarihini analiz ettiğimizde hanedanların değişimi, bu kuzeyli askerlerin Anadoluda güç kazanmasıyla belirlenmiştir.
Anadolu’nun Türkleşmesi ve Osmanlı’nın kuruluşu
Alparslan’ın Rum İmparator Diyojen ile savaşması sürecinde Rum ordusundaki Türkler’in, Peçenekler’in, Kıpçaklar’ın Alparslan’ın saflarına geçmesi bilinen tarihsel hikayedir ve Türk zaferinin ana öğelerinden birini oluşturur. Keza Selçuklu devletinin Tatarlar tarafından yıkılması ve Anadolu’da İlhanlı iktidarının pekişmesi, bizim Türk tarihçiler tarafından yok sayılmak istenmektedir. Oysa Osmanlı Devletinin kurucuları olan Osmanoğlu Beyliği, gerçekte İlhanlı uç beyliği olan, ağırlıklı olarak Karadeniz’in kuzeyinden Türkiye’ye giren Kıpçakların oluşturduğu bir beyliktir. Bu beyliğin Kıpçak kökenli olmasını beylikteki önemli şahsiyetlerin Baysungur, Baytemur, Yasak gibi Tatar isimleri taşımalarından anlayabiliriz. Osmanlılar kendine Han ismini almaktadır. Han ismi de Kıpçakların kullandığı bir kavramdır.
Burada vurgulamak istediğimiz nokta, Osmanlı devletinin kuruluşu döneminde, İstanbul ve İznik Rum İmparatoruluğu’nda savaş gücünü oluşturanlar Kıpçaklar Nogay Tatarlarıdır. Bunlara Ak Tatarlar ismi de verilmektedir. Gerek Biga’da gerek Yenişehir’de Osmanlıların savaştığı Tatarlar, Rum ordusundaki Ak Tatarlardır. Yoksa İlhanlılar değildir. Bu boyutuyla görüldüğü gibi, doğudan gelen Türkmenlere ve İlhanlılara karşılık kuzeyden ve Trakya’dan gelen Hunlar, Peçenekler, Kıpçaklar ve Nogaylar Anadolu’yu Türkleştiren unsurlardır.
Keza Ermeni tarihçiler de Doğu Anadolu’daki Türkleri İskitler veya Hunlar olarak tanımlamaktadırlar. Görüldüğü gibi Kafkasya kuzeyi, Karadeniz kuzeyi ve Balkanlar’dan Anadolu ve İran’a akın yapan Turani topluluklar, Romalılar tarafından İskitler, Hunlar olarak tanımlamakta, bu tanım 11. yyda Alparslan’ın Anadolu’ya girişinde de devam etmektedir.
Osmanlı’yı Rumlar kurdu tezi
Bu boyutuyla Türklerin Anadolu’yu fethettiği 15. yy ile Türk tarihini Anadolu’da başlatmak Türk tarihini açıklayamaz. Ama politik olarak Türklerin Anadolu’ya gelişi 500 yıldır, o halde bunları buradan sürerek Anadolu’yu Türklerden kurtarabiliriz söylemine temel oluşturabilir. Eğer siz Türkiye ulusunun Kurtuluş Savaşı sonrası kurulduğunu söylerseniz o zaman batılıların ekmeğine yağ sürmüş olursunuz. Yüzyıllık bir tarihi olan Türkleri Anadolu’dan ve İstanbul’dan silip atmak batılılar için çok daha kolay bir olguya dönüşecektir. Eğer siz tarihinizi dörtyüz aslandan oluşmuş Kayı Boyu aşiretiyle Bizans’ın fethine dayandırırsanız, bu efsanevi tarihin İslamcı cihad ideolojinize temel oluşturduğunuzu sanırsınız. Gerçekte ise Osmanlı’nın cihad üzerine kurulmuş Kayı boyundan türemiş bir tarihe sahip olduğunu vurguladığınızda, burada tarihçileri ve gerçekleri güldüren ama batılılar için Türkleri Anadolu’dan silme politikası için bir tarih yazdığınızın farkına varmazsınız.
Meşhur Roma tarihçisi Gibbon, Roma tarihini Osmanlı tarihi olarak devam ettiren bir anlayışla Osmanlı tarihini bir cihad tarihi olarak yazmaktadır. Bizim Türk İslamcıların çok hoşlandığı masalda Edebali’nin koynundan çıkan bir kızın Osman Gazi’nin koynuna girerek onun koynunda bağrında bir ağaç oluşturmakta ve bu ağaç da Osmanlı gaza ağacı olarak efsaneliştirilmektedir. Gerçekte ise bu tezi esas olarak alan Gibbon ve onun takipçisi olan Wittek bu hikayenin doğru olduğunu, en azından tarihsel olgularla doğrulandığını ama Kayı boyu olarak Türklerle ilişkilendirilen bir kabilenin olmadığını tarih kayıtlarıyla ortaya koyarlar. Ve buradan sonra Türk-İslam yorumunun Türk ayağını Kayı boyu yoktur diyerek sildikten sonra İslam ayağını ise Romalı gaziler, İznik devleti, sınır boyu savaşçıları, gazi savaşçıların Müslüman olmasıyla Osmanlı devletinin kurulduğunu ileri sürmektedirler. Yani Osmanlı devletini kuranlar Türkler değildir. Zaten bu göçebe Türklerin böyle bir imparatorluğu oluşturması akla uygun değildir. O halde bu imparatorluğu Müslüman olmuş Rumlar kurmuştur. Yani Rum hanedanında etnik bir değişim olmaksızın dinsel bir değişim olmuştur teziyle Osmanlı Müslüman imparatorluğudur ama etnik halkı Rumlardır, Slavlardır, Boşnaklardır, Arnavutlardır, Bulgarlardır denilen bir temaya girilmektedir.
Tarihsel fetihler ve ulusların oluşumu
Keza Kemal Karpat’ın Osmanlı Türk kimliği aslında Müslümanlıktır ve bunların Türklükle ilişkileri yoktur tezine gelmektedir. Burada da etnojenejle ilişkili bir cahillik sözkonusudur. Nasıl ki Helenleşmiş Slavların Mora Yarımadası’ndaki Yunanlılığı tartışmayan Karpat ve aynı düşüncede olanlar, aynı şekilde yüzyılımızın başında kendilerini bütünüyle Türk hisseden Boşnakların günümüzde Yugoslavya sürecinde Sırplaştırılması ve Türklükten koparılmaları sürecine ne diyecekler? Türklük olgusu etnik bir oluşam sürecini kapsar ve bu süreçte politik, askeri, ekonomik bir kontrol altında gelişen bir etnik oluşumdur. Modern antropoloji, Kayı boyu örneğinde görüldüğü şekilde, Paul Linder tarafından obaların ve klanların askeri, ekonomik, coğrafi dayanışmayla bir araya gelmiş toplulaklar olduğu; akrabalık ve kan bağı söz konusu olmadığı veya sonradan kurulduğunu açıklıkla ortaya koyar. Bu boyutuyla klanların halka dönüşü ve halkın ulusa dönüşümü Cengiz Han’ın Tatar ordalarında ve uluslarında açıklıkla görülür. Yani fethedilen bölgedeki fethedilen halklar ya Cengiz Han’ın ordusuna katılarak Tatar ulusuna geçer ya da savaşta öldürülürdü. Üçüncü olasılık ise fethin tamamlanmasıyla fethedilen bölgedeki tabi, köle halklar olarak bu fetihçi kabilelere bağlanırlar. Ve bu süreç Cengiz yasalarıyla kontrol edilerek bu halklar sayılır. Ve bunun üzerine vergilendirilir. Ve fetheden askeri yapı içindeki ulus ile ona tabi halktan oluşan bir etnik gelişim süreci başlar. Zaman içinde fetihçi halk ile yani ulus ile tabi halk birleşerek yeni bir ulus oluşturur. Bu yeni ulus yerleşik uygar ulustur.
Tarihin diyalektiği olarak antika tarihte göçer topluluklar askeri kolektif yapılarıyla uygarlığın sınıf çelişkileri içinde boğulmuş askeri yapıları karşısında zaferle çıkmaktadır. Bu zafer Marks’ın Alman İdeolojisi’nde belirttiği şekilde ilerlemeci bir tarih anlayışıyla analiz edildiğinde ileri bir üretim tarzına sahip olan uygarlığın daha geri bir üretim tarzı olan göçer barbarlar tarafından fethedilmesine karşılık zaman içinde fetheden fethedilen tarafından yeniden fethedilir. Yani ileri üretim tarzına sahip uygarlık kendisini fetheden göçerleri barbarları uygarlaştırarak fetheder. Bu mekanizmaya örnek olarak Avrupa merkezli Roma’nın Germenler ve Frank barbarlar tarafından fethedilmesiyle ortaya çıkan yeni uygarlıklar yeni devletler barbar aşılarıyla uygarlığın yeniden diriltilmiş örneklerini oluşturur. Fakat bu süreç aynı zamanda da etnojenetik ulus yaratma sürecidir. Roma fetheden Cermenlerin kutsal roma Cermen imparatorluğu bugünkü Cermen ulusunun Roma üzerinde gelişmiş biçimidir. Aynı şekilde frankların Roma İmparatorluğu’nu fethiyle karolenj imparatorluğu da Fransız ulusunun temelini oluşturmaktadır. Keza Gotların İtalya ve İspanya’yı fethiyle İspanyol, Katalan ve İtalyan etnojenezini oluşturur. Geride Roma’dan kalma hiçbir etnik kalıntı sözkonusu değildir. Ve Marks’ın tarihsel uluslar dediği uluslar bu tarihsel devrimlerle oluşmuş uluslardır.
Batı Roma’daki bu tarihsel devrimleri ve ulusları nedense batılı tarihçiler ve politikacılar Doğu Roma’daki gelişmeyi de görmek istemezler. Doğu Romanın fethiyle Doğu Anadolu Türkleşerek Türkmenya ismini almaktadır. Buradaki Türkmenler daha çok Selçuklu döneminde Anadolu’ya giren Türkmen oymaklarıdır.
0 Yanıt, “Osmanlı İmparatorluğu Türk mü Rum mu? – (1)”