Bugünlerde, zihinleri en fazla meşgul eden sorulardan biri bu! Acaba, durmadan artan küresel baskı bir Üçüncü Dünya Savaşına sebep olur mu? Bu soruya cevap aramaya çalışanların bir kısmı, çıkabileceğini, bir kısmı çıkmayacağını, bir kısmı ise, çıkmasına gerek olmadığını, zaten savaşın başladığını söylüyorlar. Bunları söyleyenlerin, elbette, kendilerine göre bir sürü, sebepleri ve gerekçeleri var.
Biz de nacizane, savaşın başladığı görüşündeyiz. Üçüncü Dünya savaşı, küreselleşme faaliyetlerinin yoğunlaştığı, üçüncü dünya ülkelerine ya da milli devletlere yoğun baskıların gelmeye başladığı iki binli yılların başında başladı. Yalnız bu savaşın, daha önce dünyanın yaşadığı iki büyük Dünya Savaşından mahiyet olarak farklı yönleri var. Bundan önceki iki büyük savaşın sebebi aynıydı. Gelişmiş ve zengin ülkelerin, pazar kapma, sömürge paylaşma savaşı olarak niteleyebileceğimiz iki savaş da, ikiye bölünmüş zengin ve gelişmiş ülkelerin savaşıydı. Bu yüzden bu iki savaşa, literatürde “Paylaşım Savaşı” denmişti.
Bugün başladığını iddia ettiğimiz Üçüncü Dünya savaşı, diğer iki savaşım paylaşımcı özelliğini taşısa da, mahiyet olarak yani savaşan taraflar olarak iki savaştan da farklı bir özellik göstermektedir. Bu savaşta, dünyanın en zengin ve azgın ülkeleri bir tarafı oluştururken geri kalmış, henüz gelişmesini tamamlayamamış ya da tamamlamak üzere olan ülkeler diğer kampı oluşturmaktadır. Yani, daha açık bir ifade ile, bu savaş gelişmiş ülkeler ile gelişmemiş ülkeler, zengin ülkeler ile fakir ülkeler ya da Yahudi- Hıristiyan ülkeler ile Müslüman ve diğer dinlere mensup ülkeler arasında olmaktadır. Çok oransız olan bu kamplaşma, savaşın şeklini de değiştirmiş, öncelikle, gizli ya da açık yürütülen küreselleşmeye zorlayan taktikler yoğunluk kazanmış, zorla ya da rüşvetle, mevki vaadi ile iktidarlar değiştirilmeye çalışılmış, olmazsa bölgesel savaşlarla emperyalizmin yayılma alanı genişletilmesine ağırlık verilmiştir. Yani, diğer iki savaşta görülen, top yekün savaş stratejisi değiştirilmiştir.
Savunma da bulunan uluslar da savaş taktiklerini değiştirmişler, ülkelerini savunurken savunma hattını genel olarak bütün dünyaya yaymışlardır. Saldırganlar inlerinde vurulmaya başlanmış, ülkeleri savaş tehdidi ile karşı karşıya bırakılmıştır. Kimilerinin terörist saldırılar dediği bu girişimler, aslında savunma stratejisi değişikliğinden kaynaklanan bir taktik olarak görülmelidir.
Daha önce yaşamış bulunduğumuz diğer iki büyük savaşa baktığımız zaman, genelde yakılıp yıkılan yerlerin, bugün bir kampı oluşturan emperyalist ülkelerin toprakları olduğunu görürsünüz. Lokal olarak belli birkaç bölgenin, Kafkasya ve Afrika’nın kuzeyi gibi, yakılıp yıkılması tezimizin doğru olmadığını göstermez. Çünkü; iki atom bombası Japonya’da patlamış, Londra yıllar boyu süren bombardımanlarla karşı karşıya kalmış, Almanya, hatta Avrupa’nın tamamı baştan başa yakılıp yıkılmıştır. Bu durum, zengin ve emperyalist ülkeleri, bu sorunun çözülmesi için çalışmalara itmiş, geliştirilen “Medeniyetlerin Çatışması”, “ Tarihin Sonu” Globalleşme ve Küreselleşme” gibi tezlerin hayata geçirilmesi sonucunda, savaşın şekli ve boyutları değiştirilmiştir. Böylece ortaya, yeni bir savaş stratejisi çıkmıştır. Özet olarak bu strateji, birbirleriyle savaşmadan, birbirlerinin ülkelerini yakıp yıkmadan paylaşımı öngörmektedir. Bu öngörü, belki de, dünyanın sonunu getirebilecek bir top yekün savaş tehdidini ortadan kaldırdığı gibi, işi daha kısa zamanda, daha kolay bir şekilde bitirebilme imkanını da getirmektedir.
Geliştirilen bu savaş stratejisinin ideolojisi “Küreselleşme”dir. Küreselleşme, emperyalist güçlerin geliştirdikleri, yeni sömürgeciliğin de ideolojisidir. Bu ideoloji sayesinde, emperyalist güçler kendi aralarında birleşerek dünyayı paylaşmışlar, üçüncü dünya ülkelerine yaşama şansı bırakmamışlardır.
Bugün küreselleşme ideolojisinin başı ABD’dir. ABD bütün kurumları (Pentagon, CİA, IMF, Dünya Bankası, Dolar) ve diğer yandaş ve destek ülke ve kurumlar ile (AB, Japonya, Rusya ve Çin, Dünya Ticaret Örgütü, OPEC, G-8 ler, BM, Sivil Toplum Kuruluşları) küreselleşme olgusunun yaygınlaştırılması çalışmaları içerisindedir. ABD ve ortakları, küreselleşme olgusunu, diğer ülkelerde ya güzellikle ya da zorla hayata geçirme uğraşı içerisindedirler. Yoğun propaganda, ekonomik sıkıştırmalar, askeri baskılar bu sürecin her zaman kullanılan araçlarıdır. Bu devlet ve kurumların ihraç etmeye çalıştıkları küreselleşme ülküsünün sloganları ise, “Demokrasi ve İnsan Hakları”dır. Bu iki önemli değer, onların elinde sadece kullandıkları bir argümandan ibarettir. Gerçekte, onların istediği ne demokrasi, ne de insanların insan gibi yaşamasıdır. Irak’a getirdikleri demokrasiye bakarak niyetlerini kolayca anlamak mümkündür. Eğer, söylediklerini istemiş olsalardı, o ül-keyi rahat bırakır, zenginliklerine göz dikmezlerdi.
Bu küresel suç örgütü, milliyetçiliğin, milli ve moral değerlerin, ulusal devletlerin baş düşmanıdır. Ulusal devlet sözüne bile tahammülleri yoktur. Çünkü; ulusal devletleri sömürmek, isteklerini hayata geçirmek be-del isteyen bir uğraşı gerektirir. Bütün bu ol-gular, açık olarak dünya üzerinde bir savaşın, açık ya da gizli sürdüğünün göstergeleridir. Bu savaş, sadece savaş alanlarında karşılıklı orduların vuruşması şeklinde değildir. Savaşan taraflar bütün güçlerini kullanarak savaşı kazanma, karşı tarafı pasifize etme çabası içindedirler. Birden bire ortaya çıkan ekonomik dar boğazlar, dile, dine, kültürel ve moral değerlere yöneltilen saldırılar, tarihi, coğrafyayı , yurt, millet sevgisini dışlama çabaları, eğitimi milli çizgisinden uzaklaştırma işlemleri, sanatı ve yaşayış tarzını seviyesizleştirme savaşın bütün alanlarda tüm hızıyla sürdüğünün kesin kanıtlarıdır. Tüm bunlar, bizim ülkemizde de olduğuna göre, biz de bu savaşın içindeyiz demektir. Bu durumda, savaş kurallarının mutlak surette işletilmesi gerekmektedir.
Küresel Suç Örgütünün Çalışmaları
Günümüz dünyasının çeşitli bölgelerinden çekilen fotoğrafları birleştirdiğimiz zaman, emperyalizmin, küresel sömürgecilik dönemi içerisine girdiğine tanık olmaktayız.
Artık, bölgesel ve kişisel sömürü dönemi sona ermiştir.
Dünya kapitalist sistemi, tekelci sermayenin dünya hakimiyetini sürekli kılmak için, dünya düzenini yeniden yapılandırarak emperyalist güçlerin, sömürü, kontrol ve hakimiyet bölgelerini yeniden belirlemiştir.
Dünyanın hemen her bölgesinde uluslar arası tekelci sermayenin iç içe geçmesi ve kaynaşması, metropol burjuvazisi ile yerel milli burjuvalar arasında da, aynen yaşanmaktadır. Bu süreç sonucunda, oluşturulan yerli burjuvazi ve yerli yönetim organları, uluslararası ortak yönetim organlarının direktifleri ile, egemen oldukları coğrafyayı küreselleşmeye, daha doğrusu, açık sömürüye, uygun hale getirmeye çalışmaktadırlar. Ülkemiz bu sürecin en tipik örneği olarak önümüzde durmaktadır.
Yukarıda kısaca dokunduğumuz, uyumlaştırma işi, ABD, AB, Japonya, Rusya, Çintarafından, aracı kurumlar vasıtasıyla ortaklaşa yürütülmektedir. Bu ülkeler, paylaşım sonucu hakimiyetleri altına girmiş bulunan bölgeler de yaptıkları çalışmalarla, küreselleşmenin yaygınlaştırılmasını sağlamaktadırlar. Bunların, birbirleriyle çatışmaları, söz konusu bile olamaz. Bazen, medyada yer alan çatışma haberleri, bilgileri dahilinde medyaya sızdırılan bir tiyatrodan başka bir şey değildir. Yapılan her şey küreselleşme ideolojisinin gereği olarak kollektif bir şekilde yapılmakta ve uygulanmaktadır.
Yukarıda söylediğimiz gibi bu küresel suç örgütünün başı AB’de ve onun kurumlarıdır. Pentagon, CIA, WallStreet, dolar, ABD medyası, sineması, müziği ve ABD’nin egemenliği ve kontrolü altında olan NATO, IMF, BM, G-8’ler, Dünya Ekonomik Forumu, Dünya Ticaret Örgütü ve dünyanın tüm ülkelerine yayılmış bulunan sivil toplum kuruluşları, küreselleşme olgusunun hayata geçirilmesinin baş aktörleri durumundadır. Pentagon, küreselleşmenin askeri beynidir. Emri altında bulunan ABD ordusu, NATO ordusu ve bu orduları destekleyen inanılmaz savaş sanayisi pentagonun militarist yapısının güç odaklarıdır. CIA, emrinde çalıştırdığı binlerce bilim adamına yaptırdığı araştırmalar ve tüm dünyaya dağılmış, on binlerce ajanı ile, küresel suç örgütünün haber kaynağı ve haberleşme merkezidir. IMF ve Dünya bankası, küresel suç örgütünün ekonomik merkezidir. Tüm dünyanın ekonomisi, bu iki kurumdan yönetilir. Bu kurumların uygun bulmadığı hiçbir ülke, hiçbir ülkeden kredi alma şansına sahip değildir.
Küresel suç örgütünü oluşturan ülkeler ve etki alanlarına giren diğer güçlerle birlikte, yerli burjuvazi, onların istedikleri dünyayı, kısa zamanda ve zahmetsiz bir şekilde önlerine koymaktadır. Eğer, küresel suç örgütü, içerideki iş birlikçileri başarılı olamazsa, devreye askeri gücünü sokmakta ve göz dikilen ülkeyi işgal etmektedir. Irak ve Afganistan bunun tipik örnekleridir. Sömürü düzeninin adı ve şekli değişmiş, fakat mahiyeti aynı kalmıştır.
Yukarıdan beri sıraladığımız hususları özetlersek;
a. Küresel suç çetesini meydana getiren ülkeler, iki dünya savaşından çıkardıkları dersleri iyi öğrendikleri için, yeni bir savaşın, kendi ülkelerinde olacağını ve yakılıp yıkılan ülkelerin kendi ülkeleri olacağının bilincindedirler. Bu yüzden aralarında savaşmazlar.
b. Küresel suç çetesi ülkeleri, kurdukları uluslar arası çete organizasyonu aracılığı ile dünyayı aralarında paylaştıklarından ve diledikleri gibi sömürdüklerinden birbirleri ile savaşmazlar.
c. Küresel suç çetesi ülkeleri, geri kalmış ya da kalkınmasını henüz tamamlayamamış ülkeleri, kurdukları organize kurumlar ile, daha kısa zamanda ve daha kolay sömürebildikleri için birbirleriyle savaşmazlar.
d. Gelişmiş ve zengin olan küresel suç çetesi elemanları, aralarındaki nükleer dengenin bozulmasından endişe etmektedirler. Bu yüzden, kendilerinden başka hiçbir ülkenin nükleer güç sahibi olmasını istemezler ve bu yolda çalışan ülkeleri caydırmaya çalı-şırlar, gerekirse askeri güç kullanırlar.
e. Ellerindeki nükleer gücün kullanılması durumunda, dünyanın sonunun geleceğini iyi bildikleri için birbirleriyle savaşmazlar.
Yukarıdan beri sıraladığımız gerekçeler, küresel gücü oluşturan, küresel suç çetesi ülkelerinin birbirleriyle savaşamayacaklarının açık ve somut göstergeleridir. Fakat, bu, sa-vaş olmayacak anlamına alınmamalıdır. Sa-vaş, hatta savaşlar olacaktır. Çünkü, bu ülke-lerin ekonomisinin beslendiği en önemli kaynak savaş alanları ve dökülen kandır. Savaş olmadığı zaman, bu ülkelerin ekonomileri ciddi sarsıntılara uğrar. Sarsıntıların yaşanmaması için, savaşlar mutlaka olma-lıdır.
Küresel suç çetesinin önemli çalışma alanlarından birisi, bölgesel anlaşmazlıkları körükleyerek çatışma alanı yaratmak ve çatışma alanlarını olabildiğince genişletmektir. Çatışan iki tarafa silah satarak ekonomilerini canlı tutmak ve ekonominin işlemesini sağlamak istediklerinden, bölgesel hiçbir çatışmanın, diyaloglarla çözülmesine yardımcı olmazlar. Görünürde ara bulucu rolünü üstlendikleri halde, kapalı kapılar ardında ara bozucu olmayı çıkarlarına uygun gördüklerinden, anlaşmazlıkların uzaması ve çözülmemesi için gayret sarf ederler. Mesala, elli yıla yakın süren Kıbrıs sorununu devamlı karıştırarak Türkiye ve Yunanistan’a elli yıl boyunca silah satmışlardır. Orta doğu sorunu ve Afrika kıtasındaki iç karışıklıkların bir türlü bitmemesinin esas sebebi, silah satış-larının sürekli olarak yapılmak istenmesidir.
Bütün bunları aktarmamızın sebebi, küresel suç çetesinin yaşayabilmesi için temel ihtiyaçlarını nasıl temin ettiğinin gösterilmesidir. Küresel suç çetesinin önemli çalışma metotlarından biri de, hedef olarak seçtikleri ülkelerin yerli elemanlarından, kendileri hesabına çalışacak kişileri seçmek, eğitmek, yetiştirmek, seçtirmek, üst bürokraside ve yönetim organlarında görev almalarını sağlamaktır. Böylece ülke içerisinde, kendileri için çalışan elemanlar vasıtasıyla, emperyalist düşüncelerini daha kolay ve zahmetsiz hayata geçirebilme imkanı elde ederler. Bu yolla iktidar değişikliğine uygun zemini hazırlar, iktidarları değiştirebilirler. Son, Gür-cistan, Ukrayna, Sırbistan Karadağ ve Kırgızistan’daki iktidar değişiklikleri, uyguladıkları stratejinin en canlı örnekleridir.
Bu metodun çalışmaması durumunda, hedef ülkenin demokratik olmadığı ve insan haklarını ihlal ettiği için, demokratikleştirme sürecini başlatırlar. Bu süreç onlar için, bölgesel yeni bir savaş demektir. Demokra-tik olmayan iktidarı devirirler, kendilerine bağlı bir yönetim kurarlar ve o yönetimin de hamisi olurlar. Son Afganistan ve Irak savaşı, bu stratejinin canlı örnekleridir. Saddam ve Talibanlar gitmiş, kendi adamları olan Hamid El Karzai Afganistan’da ve Talabani ile Caferi Irak’ta iktidara getirilmiştir.
Biraz daha dirençli ve güçlü gördükleri ülkeleri, IMF’nin tuzağına düşürerek ekonomik çıkmazlara sürüklerler ve “para alanın buyruk da alacağı” gerçeğinden hareket ederek önce borçlandırır, sonra da süründürürler. Her istediklerini dikte ettirerek yaptırtırlar. Türkiye’de bu durumun en güzel örneğidir.
Bu çalışmaları dünya ölçeğine uyguladığınız zaman, ortaya çıkan tablo, sömüren ve sömürülen şeklinde iki kutbun varlığını işaret eder.
Sömürenler ki biz, bunlara küresel suç çetesi dedik, ABD, AB, Rusya, Japonya ve Çin olarak karşımıza çıkar. Sömürülenler ise, dünyanın geri kalmış mazlum halkları… Yani, dünya şu anda bazılarının söylediği gibi tek kutuplu bir dünya değildir. İki kutupludur. Kutbun bir tarafını sömürenler ve ezenler, diğer tarafını sömürülenler ve ezilenler teşkil etmiş durumdadır. Aralarında büyük bir kin ve nefret vardır. Bizim düşüncemize göre, Üçüncü Dünya savaşı, bu iki kutup arasında, ama, mahiyet ve şekil olarak diğer iki dünya savaşından farklı biçimde başlamıştır ve sürmektedir.
Üçüncü Dünya Savaşının Nedenleri
Üçüncü Dünya savaşının taraflarını tespit ettikten sonra, nedenlerine geçebiliriz. Taraflardan birisi sömüren ve ezen, diğeri sömürülen ve ezilen olduğu için, savaşın birinci nedeni, sömürülenler açısından sömürüyü kaldırmak, sömürenler açısından ise, sömürüyü sürdürmek olarak kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Aslında bu açık neden aynı zamanda savaşın temel nedenidir.
Sömürülen uluslar, sömürenlerin dayatmalarla getirmek istedikleri dünya düzenine, kendilerine insan onuruna uygun bir yaşam vaat etmediği için karşı çıkmaktadırlar. Kendi ulus devletlerinde, kendi yağları ile kavrulmayı yeğlemektedirler. Fakat, ulus devletler, genelde, dünya sanayisinin ve ekonomisinin ihtiyacı olan ham madde yataklarına sahiptirler. Petrol, doğal gaz, uranyum, altın gibi stratejik önemi haiz maddelere sahip olmak, aynı zamanda büyük bir risk taşımak demektir. Taşınan risk savaşın ikinci önemli nedenidir. Önemi yüksek hammaddelere ihtiyacı olan küresel suç çetesi, bunları parasını verip almak yerine, daha ucuz ve kolay almanın yolunu arar. Aynı zamanda bu hammaddelere hakim olmak ister. Yani, üretim ve satışını kontrol etmeyi düşünür. Burada, ulus devletle bir çatışma söz konusu olur. Her ulus kendi halkının refah ve mutluluğunu istediğinden, çıkar çatışması ortaya çıkar.
Çıkar çatışmasını, ezen ve ezilen kendi lehine halletmenin yollarını arar. Ezenlerin ellerinde, oluşturdukları askeri, ekonomik ve siyasal güç, oluşturdukları uluslararası kuruluşlar olduğu için bunları harekete geçirirler. Bazen Türkiye’de olduğu gibi, iktidara ve üst kamu yönetimine getirdikleri kişiler vasıtasıyla, bazen Ukrayna ve Gürcistan’da olduğu gibi kadife devrimler vasıtasıyla, bazen de Irak ve Afganistan’da ol-duğu gibi silahlı güçleri vasıtasıyla ilk etapta, istediklerini elde ederler. Amaçları, stratejik önemi haiz bölgeleri kontrolleri altında tutmaktır. Bu istek, kontrol altına alınmak istenen bölge halkına direnme hakkı verir. Bu da sava-şın üçüncü önemli nedenidir.
Ülkeleri sömürülen ulusların, sömürüyü durdurma ve kendi kaynaklarını kendi halklarının yararına kullanma amacıyla uygulamaya koydukları direnme hakkı, ya da yaşama hakkı, savaşın dördüncü önemli nedenidir. Bu, uygulama hakkıdır. Yani saldırılara, saldırı ile cevap verme hakkı. Emperyalistler, buna terörist eylem demektedirler ve her eylemin arkasından bir bölgeyi bombalarlar.
Bu nedenlerin dışında, ezenlerin kullandığı ve dünya kamu oyunu yanıltmaya yönelik bir çok neden daha sıralayabiliriz. Demokrasi getirmek, insan haklarına uyan bir yönetim oluşturmak, dünya nimetlerini eşit paylaşmak gibi. Aslında bu nedenlerin tümü, uydurma, insanların akıllarını karıştırmaya ve insanları yanıltmaya yönelik nedenlerdir. Bu yüzden üzerinde durmayı gereksiz görü-yoruz.
Temel neden; sömürü düzeninin devamını sağlayarak zenginlikleri ve kaynakları kendi halkları lehine kullanmaya çalışanlara karşı, sömürü düzenini yıkmaya ve kendi kaynaklarını kendi halkları için kullanmaya çalışanların mücadelesidir. Soruna bu açıdan baktığımız takdirde, Üçüncü Dünya Savaşı’nın başladığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Tarafların Analizleri
Savaşın taraflarını analiz etmeden, savaşın boyutlarını, değişen mahiyetini ve şeklini anlamamız kesinlikle mümkün değildir. Yeni savaşın boyutunu, yani yayıldığı mekanları, mahiyetini, yani cephesiz savaş oluşunu, şeklini, yani saldırıların özelliklerini anlamamız için, savaşan tarafların kullandığı savaş argümanlarını iyi bilmemiz ve anlamamız gerekir:
Bir tarafta, dünyanın en modern ve en güçlü ordusu var. En gelişmiş ve teknolojinin en son harikaları diyebileceğimiz silahları, hem de acımasızca kullanan bu orduya karşı cephe savaşı yapmak, intihar etmek ile eş değerdir. Yani, ezilen ve sömürülen uluslar cephe savaşında kesinlikle kaybedeceklerinin bilincindedirler.
Dünya, siyasi arenasında seslerini ve haklılıklarını duyuramayacaklarının da farkındadırlar. Çünkü, dünya siyasi arenaları, sömürgeci ulusların kontrolü altında, onların direktifleri ile hareket ederler. Arada bir sömürülenler yönünde bir tepki çıksa da, sömürgeci uluslar, o uluslararası teşkilatı ya sustururlar ya da o kuruluşun kararını tanımayacaklarını bildirirler. Irak savaşından önce Birleşmiş Milletler kararı isteyen ABD yönetimi, böyle bir kararın Birleşmiş Milletler teşkilatından zor çıkacağını fark ettiği zaman, Başkan Bush’un “siz ne karar alırsanız alınız. Bu bizi bağlamaz” dediğini hatırlayınız. Yani, bu ve benzer olaylarla, uluslar arası kuruluşların, bay pas edilmesi sonucunda, o kuruluşların, sömürülen uluslara desteğinin ne kadar olabileceği açık olarak görüldüğünden, sömürülen uluslar, bu kuruluşlardan da ümidini kesmişlerdir.
Taraflardan birisi, güçlü orduları, güçlü teknolojisi, güçlü ekonomisi, güçlü lobileri, arkalarına aldıkları uluslar arası kuruluşları, savaşın etkisini bile hissetmeyen kamu oyu ile birlikte savaşa girerken, diğer taraf, ordusundan yoksun, silahsız, korumasız, parasız ve savaşın içinde yaşayacak bir kamu oyu ile savaşa girecektir. Bu akıl almaz boyuttaki oransızlık, Üçüncü Dünya Savaşı’nın boyutunu, mahiyetini ve şeklini değiştirmiştir.
Ezilen ve sömürge yapılmak istenen uluslar, cephe savaşları ile kolayca yok edileceklerinin bilincinde olarak savaş stratejilerini değiştirip savaşı bütün dünya geneline yaymaya çalışmaktadırlar. Savaşın belli bir mekanı yoktur. Bu savaş dünya genelinde sürdürülmektedir. Cephe savaşı yerine “ Vur-Kaç” taktiği ezilen ulusların savaş taktiği olarak ortaya çıkmıştır. Mekanı belli olmayan ve vur kaç taktiği ile sürdürülen savaş, bazı insanları tedirgin etmekte, eylemleri, masum halka yönelik saldırılar olarak nitelemelerine neden olmaktadır. Aslında bu niteleme temelinden sakattır. Çünkü, bir savaş yapılmaktadır ve bu savaşta askerlerin ölmesi kadar, masum insan dedikleri sivillerin de ölmesi gayet doğaldır.
İkinci boyutu, sivillerin ölmesine karşı çıkanların, askerlerin ölmesine sessiz kalmaları da bir çelişkidir. Netice de asker, sivil, hepsi insandır. Bir başka boyutu da, sömürgeciler vururken ya da kendi taraftarları vururken yapılanların, savaşın doğal sonucu olarak görülmesi, kendilerine yapılan ve nefsi müdafaa sayılması gereken saldırılara da terörizm damgası vurulmasıdır. Bu bir tuzak ve aldatmacadır. İnsanlara yönelik saldırılar terörizm ise, her yerde terörizmdir, savaş ise, her yerde savaştır. Londra’da bombalar patlayıp insanlar öldüğü zaman, terörizm yaygaralarını basanlar, ABD’nin Bağdat’a, Telefar’a bomba yağdırmasını, on binlerce sivili öldürmesini savaşın doğal sonucu olarak algılayabiliyorlar. Madrit’te, Londra’da, Newyork’ta patlayan bombalara terörist saldırısı diyeceksiniz, sonra da İzmir’de, Antalya’da, Kuşadası’nda patlayan bombaları bir halkın kurtuluş mücadelesi sayacaksınız. Sanki, oralarda ölenler sadece insan, bizim ülkemizde, ya da başka bir geliş-memiş ülkede ölenler insan değil! Bu, aldatmacadan başka bir şey değildir ve bize kurulmuş bir tuzaktır. Örneği kendimizden ver-dik, aslında bu gibi olaylar dünyanın neresinde olursa olsun, sömürenlerin yararına ol-duğu zaman başka, zararına olduğu zaman başka değerlendirildiği için, bu değerlendirme bize kurulmuş bir tuzaktır ve aldatmacadır diyoruz.
Üçüncü Dünya Savaşı, yer, mekan belli olmadan dünyanın hemen her yerinde, özellikle, üçüncü dünya ülkelerine saldıran güçlerin kendi topraklarında, lokal olarak saldırıya uğrayan üçüncü dünya ülkelerinde ve üçüncü dünya ülkelerinin tümünde devam etmektedir.
ABD’ye yapılan 11 Eylül saldırıları, savaşın zaman ve mekan mefhumunu değiştirmiştir. Daha sonra da İspanya’ya ve İngiltere’ye yöneltilen saldırılar, direnme hakkını kullanan sömürülen ulusların hak arama mücadelelerinin, dünya kamu oyuna aksettirilmesinden başka bir şey değildir. Bunları terörist saldırı saymak, ABD’nin, İngilte-re’nin Irak’a yağdırdığı bombaları görmezden gelmek, en azından insanlık onuruna aykırı bir davranış biçimidir. Sadece ABD’nin son iki yıl da Irak’ta öldürdüğü sivil sayısı, Newyork, Madrit ve Londra’da yapılan saldırılarda ölen sivillerden üç-beş kat daha fazladır. Bunları dikkate almadan yapılan her türlü değerlendirme, yanlıdır ve taraflıdır. Kendi insanlarından başka, hiçbir insana acımayan ve insan değeri vermeyen ulusların insanlarına acımak ve üzülmek, dangalaklığın ve aptallığın ta kendisidir.
Ezilen ve sömürülen ulusların savaşı, Rusya’da, Çin’de, ABD’de, İngiltere’de, İspanya’da, Irak’ta, Afganistan’da, Endenozya’da ve saldırıda bulunan emperyalizmin üs ve kurumlarının bulunduğu her yerde sürdürülmektedir. Rusya’da Çeçen direnişçilerin Moskova dahil, Rusya’nın hemen her bölgesinde yaptıkları eylemler, Çeçen halkının üzerine yağdırılan bombaların cevabıdır. Kongo’da, Bahreyn’de, Irak’ta, Endenozya’da, Mısır’da patlayan bombalar, yıllar boyu ABD ve onun iş birlikçilerinin, zavallı masum halkların tepelerinde patlattıkları her türlü bombanın cevaplarıdır. Eğer, o bombalar patlamasaydı, Irak, Filistin; Çeçenistan işgal edilmeseydi, bu bombaların patlaması mümkün değildi. Bu yüzden değerlendirme yapılırken doğadaki etki, tepki sorunu gözden uzak tutulmamalıdır. Bu savaş, bundan önce olmuş iki Dünya savaşından çok farklı bir savaştır. Düşman hedefleri, nerede olursa olsun vurulmaktadır. Savaşın boyutları genişlemiş ve sömüren ulusların halkları da tehdit altına alınmıştır. O insanlar da, bombalar altında ve bomba korkusu ile yaşamanın ne olduğunu anlamalıdırlar. Yıllarca, kendi yöneticilerinin yaptıklarının boyutlarını ve uygulattıkları vahşeti yaşamalıdırlar ki, ezilen ulusların halklarının yaşadıklarının farkına varsınlar. Ve hükümetlerinin bu insanlık dışı saldırılarına destek olmasınlar.
Görünen dünya manzarası, Üçüncü Dünya Savaşının, hemen her alanda, sosyal, ekonomi ve siyasi olarak sürdüğünün kanıtıdır. Bu savaş üçüncü dünya ülkeleri ve ulus devletlerle, küresel güç arasındadır. Yani emperyalizm ile, emperyalist saldırıya karşı koymaya çalışan masum halklar arasındadır. Elbette biz de bu savaşın bir tarafıyız ve emperyalizme karşı savaşacağız. Ülkemizin emperyalist emellere teslim edilmesine, son ferdimize kadar karşı çıkacağız. Büyük Atamızın Bursa’da söylediği gibi “Türk gençleri olarak bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, onlar bu işi halletsinler demeyeceğiz. Nerede tehlike görürsek onun yok edilmesi için kimseden izin almadan görevimizin başına koşacağız!”
Biz bu savaşı zaten yapıyoruz ve devam ettireceğiz. Ülkemizin bölünmez bütünlüğü, egemenliği ve bağımsızlığı, milletimizin refah ve huzuru için görev başına!
0 Yanıt, “Üçüncü Dünya Savaşı Çıkar mı..?”