Çok önemli bir film : “Nefes / Vatan Sağolsun”
|
Yılın en dikkat çeken filmi : Nefes
Evet. Bu film muhakkak izlenmeli.
Hatta bir kere yetmez. Birkaç kez izlenmeli.
Neden izlenilmeli? Çünkü, toplumsal ve kültürel alanların vıcık vıcık Kürtçü, işbirlikçi ve küreseselci ürünlerin istilâsına uğradığı bir dönemde ulusalcı çizgideki böyle yapıtlara piyasalarda rastlayabilmek çok zor olduğu için bu tür üretilere dört elle sarılmak bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır da ondan izlenilmeli…
Bu film hamâsi anlamda “Vatan, millet, Sakarya!” edebiyatı bağlamında bir film değildir. Sinema teknikleri açısından da yetkin bir filmdir. Kurgu, çekim, oyuncu seçimi, senaryo, rol ve reji kalitesi çok başarılı noktalardadır. Hele mekân seçimi son derece isâbetli yapılmıştır. O mekân öyle bir mekândır ki, bir taraftan PKK’lı katillerle gerçekleştirilen savaşın nasıl olağanüstü zor doğa koşullarında yapıldığını gösterirken, diğer taraftan sadece bulutların, rüzgâr sesinin, soğuğun, erişilmez dağ zirvelerinin, boz kayalıkların ve kardelen çiçeklerinin şâhitliğindeki yalnızlık atmosferini de çok iyi yansıtmıştır. O mekân aynı zamanda, kimsesizlik ortamındaki savaş psikolojisinin insani korkularını körükleyen görsel boyutları da ortaya koymaktadır. Yine o mekânın vurguladığı diğer bir nokta; 93 yıllarında avantajlı duruma geçen PKK ile mücadelede karakol seçimlerinin yanlışlığıdır.
Filmde PKK ile savaşın çocuk oyuncağı olmadığı çok gerçekçi bir biçimde verilmiştir. Yüzbaşının filmin başında karakol komutanı Asteğmeni yatağından kaldırarak ve kasaturasını metal kaba vurarak savaşın gerçeklerini anlatması çok etkileyicidir. Çünkü, daha yoldayken saldırıya uğramışlar ve en sevdiği Astsubayını Kanas kurşunuyla kaybetmiş ve savaşın gerçek yüzüne çok kısa bir süre önce bir kez daha şâhit olmuştur. Yine aynı Yüzbaşının içtima sırasında, karakol mangasındaki askerlere askerliğin kurallarına uymadıkları takdirde başlarına ne geleceğini ailelerini de işin içerisine katarak kafalarına sokmaya çalışması, savaşın şaka olmadığının gösterilmesi açısından çok önemli sahnelerden biridir. Hele son çatışma sahneleriyle gözler önüne serilen silah cayırtıları, roket infilâklarıyla yangınları, gencecik ve tecrübesiz vatan evlatlarının hiç beklemedikleri anda karşılaştıkları âni saldırı ve savaşın gerçek yüzü karşısında girdikleri şoklar, uzuvlarının kopması da dâhil olmak üzere aldıkları yaralar, çatışmalar sırasında bir canlı bombanın karakola girerek intiharı ile birlikte ortalığın kan gölüne çevrilmesi ve o ortamdaki çılgınlık derecesindeki kaos, bu savaşın vehâmeti yanında onun bir atari oyunu olmadığı gerçeğini de çok etkileyici bir şekilde zihinlere ve vicdanlara kazımıştır. Bütün bu görsel anlatımlar “Nefes” filmiyle; gerek çekim teknikleri, gerek makyaj, gerek kurgu, gerek oyuncuların rol becerileri ve gerekse yönetmenin ustalığı açısından son derece başarılı şekilde beyazperdeye aktarılmıştır.
Asker, kimin için savaşıyor farkında mıyız..?!!!
Evet! Gerçekten de PKK’ya karşı özellikle 93 yıllarında verilen savaş; kendine özgü kurallarıyla o savaşın içerisinde yer alanlar için bambaşka ve olağanüstü zorluklar, korkular ya da fedakârlıklar içermişken ve başlı başına bir Kurtuluş Savaşı niteliğine bürünmüşken, acaba Türk halkı içerisinde kaç kişi bunun ayırdında olabilmiş veya oradaki kahramanların hissiyatını empatik bir şekilde içselleştirebilmiştir? İşte bu film; verdiği bu mesajlar ve çarpıcı sahneleriyle bu gerçekleri gündeme taşıması açısından çok önemlidir.
Dedik ki, bu iç acıtıcı gerçeklerden Türkiye’de acaba kaç kişi haberdardı? İşte bu filmde bu da bir mesaj olarak sunuluyordu. Bir sahnede Asteğmenlerden biri İstanbul’daki kız arkadaşıyla telefonla konuşurken kız arkadaşı “bencilce” bir yaklaşımla Asteğmenin yanında olmamasından dolayı sıkıldığını, kendisinin dağlarda savaşmasının nedeninin kız arkadaşının huzur içinde evinde uyumasını sağladığı söyleminin artık kendisini doyurmadığını ve kendisini kesmediğini, o yüzden de ayrılabileceğini ifade ediyordu. Hatta bunun arkasından gelen sahnede Yüzbaşı diğer iki Asteğmenin de içinde olduğu grupla konuşurken, aynı Asteğmene önce kız arkadaşının nerede yaşadığını soruyordu. İstanbul yanıtını aldıktan sonra da ona karşı, o tür kızların kendini aldatabileceği çünkü, onların kendilerinden ve ihtiyaçlarından başka bir şey düşünmediklerini belirten bir söylemi oluyordu. Buradaki ana fikir; büyük şehir yaşam tarzının ve bu yaşam tarzını benimsemiş insanların “pragmatizmini” ve “egosantrizmini” dile getirmeye yönelik bir anlam üzerineydi. Yine PKK’ya karşı verilen savaşta medyanın duyarsızlığını ön plana çıkaran replik, Yüzbaşının içtima konuşmasında erlere yönelik söylediği “Oğlum, senin ölümünün medyadaki değeri 45 saniyelik bir görüntüdür.” cümlesinde yatıyordu. Bu cümlenin kafasında yer etmiş olduğu bir er; sahnelerden birinde arkadaşına, esprili bir şekilde; “Ben saat tuttum, şehidin televizyonda görünme süresi komutanın söylediği gibi 45 saniye değil, 56 saniyeymiş.” diyerek medya umursamazlığıyla ilgili mesaja kinâyeli bir yaklaşımla katkı vermiş oluyordu.
Toplum tarafından anlaşılmaları sağlanamamış bu yalnız kahramanların hayal kırıklıklarıyla ilgili olarak filmin baş rol oyuncusu Yüzbaşının başka bir repliğinde ise, terhis olanlara yönelik; “Buradan ayrıldıktan sonra sevgilinizin veya karınızın omzunda bir süre daha ağlayarak buraları anacak, fakat daha sonraları buradaki yaşanmışlıkları ve yaşanmakta olanları aklınıza getirmeyeceksiniz.” anlamında bir sitem de yer alıyordu.
Bu bağlamda bir sahneye daha değinmek gerekiyor. Orada da Yüzbaşının esas mesleği bankacılık olan Asteğmene “Ben ev almış olsam benden de ipotek ister miydin?” sorusuna karşılık verilen “Evet!” yanıtından sonra “Benim verecek ipoteğim sadece dağlar olabilir!” şeklinde verdiği karşılık da çok şey ifade eder nitelikteydi. Öyle ya! Ömrü dağlarda “vatanı kurtarmakla” geçmiş bir savaşçının verebileceği başka bir ipotek türü olabilir miydi ki? Ya da bu insanlardan, yani hayatını Türk toplumunun varlığı, rahatı ve huzuru için fedâ etmiş insanlardan bir ipotek esirgenemez miydi?
Türk toplumu vatan evlatlarına sahip çıkamadı
Ne yazık ki, Türk toplumu, o asil insanları yeteri kadar anlayamadı ve sahip çıkamadı. Onlara sahip çıkılmasını önlemek için her türlü aracı ve satılıkları kullanan sömürgecilerin oyunlarına geldi.
Bu film, gerçekten de tek başına bir başyapıttır.
Vermek istediği mesajlar çok fazladır ve çok anlamlıdır.
Bunlardan en önemlilerinden biri de, doktorun şahsında her şeyi bildiğini zanneden “okumuşlara” verilmiş olanıdır.
Evet “Hipokrat yemini” önemlidir. Evet “Hümanizma” yaşam felsefemizin başlıca kılavuzlarından biri olmalıdır. Hatta, sıralamada birinci sırada yer almalıdır. Ancak, savaşın da kanunları ve o kanunların uygulayıcı uzmanları vardır. Bu kanunlara uyulmaz ve uygulayıcıların uzmanlıklarına güvenilmezse savaş kazanılamaz. Çünkü karşı taraf olan PKK katilleri en acımasız ve kuralsız savaş taktiklerini uygulamaktadırlar. Savaş kazanılmayınca da “Toplum nefes alamaz.”
Filmin en etkileyici finâl sahnelerinden birinde, Yüzbaşı, doktoru yatağından kaldırır. Daha önce, yaralanmış bir kadın PKK’lının sorgulanma yöntemleri konusunda doktorla aralarında, doktorun boğazının sıkılması noktalarına kadar varan bir sürtüşme yaşanmıştır. Doktor derin uykusundan kaldırıldığında ayakları çıplaktır. Oysa o saatte Yüzbaşı, savaş kurallarına göre yetiştirilmiş bir uzman olarak, hâlâ postallarıyladır ve âni bir baskına hazır durumdadır. Çünkü savaş kanunları onun sımsıcak yatağında mışıl mışıl uyumamasını, postallarını çıkarmayarak ve her an baskına hazır vaziyette tetikte olmasını gerektirmektedir.
Aynı çıplak ayaklı durum, filmin başında yüzbaşı karakol komutanı Asteğmenin odasına elini kolunu sallayarak girdiğinde de yaşanmıştır. O zaman da o Asteğmen tatlı rüyalı uykusundan kaldırıldığında çıplak ayaklarla yere basarken onun koğuşuna hiçbir direnme ile karşılaşmadan girmiş olan Yüzbaşı savaş kıyafetiyledir ve oraya gelirken iki askerini kaybetmiş durumdadır. Yüzbaşı çıplak ayaklı karakol komutanına şunu söyler:
“Benim yerimde PKK’lı da olabilirdi ve sen ölmüş olurdun!…”
“Ya nefes alırsın ya da nefes verirsin”
Fakat Yüzbaşının “gerçeklerden habersiz okumuşları” temsil eden çıplak ayaklı “Asteğmen doktora” söyledikleri filmin en çarpıcı ve etkileyici sahnelerinden birinde yer almaktadır. Replik söyledir: “Sen (yani gerçeklerden uzak entellektül) benim sayemde NEFES alıyorsun! Savaşın kuralları farklıdır. Gecelerden en uzun olanında (yani çatışma gecelerinde) ya nefes alırsın, ya nefes verirsin! İkisinin ortası yoktur!…”
Gerçekten de Yüzbaşı haklıdır. Bizlere nefes veren, kendisinin de dâhil olduğu o büyük kahramanlardır. Bizleri bırakın; onları yerden yere vuran, haklarında söylemediklerini bırakmayan, onları malûm savcılara gammazlayan dışarıdan kumandalı sözde entellektüeller bile nefes alışlarını onlara borçludurlar.
Yine filmde bu konu ile ilgili bir sahne vardı ki, çok önemlidir. Burada, filmin sonlarına yakın Yüzbaşı yaralanır. Doktor onu tedavi etmek için çarşafı üzerine çekip tedavi maksadıyla el fenerini açar. Yüzbaşı ısrarla bağırmaktadır “ışığı söndür, ışığı söndür!” diye. Çünkü savaşta kural, “ışıksız ortamın” önemidir. Yani, Yüzbaşı için geçerli olan kendi yarası değil, savaşın kurallarıdır. Bu arada dürüst bir kişi olarak doktor da bağlı olduğu “Hipokrat yeminine” sadık kalmaktadır.
Fakat, o sahnenin finâli hem doktorun hem de Yüzbaşının karakola giren PKK’lı tim lideri tarafından öldürülmesi ile sonuçlanmaktadır. Belki de sebep, açılmaması gerektiği hâlde açılan el feneridir. Bu sahne ile ilgili çok genel bir yorum yaptığımızda şunları söyleyebiliriz; Savaş kurallarına ve uzmanlarına saygı gösterilmemesi; aymaz entellektüellerin kendilerinin de nefes almalarını sona erdirecektir.
Ama onların dünya gerçeklerinden habersiz bir şekilde bu kahramanları dışarıdan kumandalı davalarla nefes alamaz hale getirmeleri, PKK’lı “Doktor” kod adlı teröristin Yüzbaşı ve TSK mensubu doktor Asteğmenin her ikisini de birlikte öldürmesi gibi son tahlilde sadece ve sadece emperyalistlere ve onların emrindeki Kürtçülere yarayacaktır. Yok edilen kahramanlardan sonra topluma nefes aldıracak başka kahramanlar bulmakta mümkün olamayacaktır.
Bir başka mesaj da aynı bağlamda Savcılara yöneliktir. Filmin başlarındaki bir sahnede vurulan Orhan Astsubay ve diğer er için zabıt tutan Savcı sivil kıyafetledir ve bir ara buzda ayağı kayar. Onu hemen yakalayarak düşmesini önleyen ise yanındaki komando askerdir. Yani denilmektedir ki, ey Savcı bey; “Bak bu olumsuz şartlarda sen ayakta duramazken ben buralarda savaşıyorum. Ve seni düşerken tutan, bir başka ifade ile sana nefes aldıran benim. Sen ise, açtığın davalarla seni düşmekten kurtaranı yok ediyorsun.”
Teröristle savaşan Mehmetçiğin yaşamından gerçekçi bir kesit
Tabii filmin çok uzun bir bölümünde, ülkenin dört bir tarafından gelen; içerisinde Kürt kökenlisi, dindarı da bulunan; o yaşların canlılığı, umursamazlığı ve tecrübesizliği içerisinde hata yapmaya müsait pırıl pırıl, yaşam dolu, güler yüzlü, esprili ve coşkulu neşeli vatan evlatlarının o kervan geçmez kuş konmaz karakoldaki bir aile gibi olmuş yaşamları betimlenmektedir. Bu ana-baba kuzularının özlemleri, sevdaları, ailelerinin ve özellikle anneciklerinin onlara düşkünlükleri, özel sorunları, hayal kırıklıkları, doğal korkuları zaman zaman içerisine esprili anlatım tekniklerinin de monte edildiği bir biçem ile beyazperdeye aktarılmaktadır.
Filmin sonunda ise tüm bu masumiyeti simgeleyen güzelliklerin sahibi gencecik fidanlar bizlere “Nefes” aldırma uğruna yok olup gitmektedirler.
İşte bu film, bu gencecik kahramanların insanî profilini gözler önüne sererek “toplumun nefes alması” uğruna kimlerin feda edildiğinin anlaşılmasını sağlamaktadır.
Hatta bir boyutuyla bu tür savaşların bu gencecik ve tecrübesiz insanların işi olmaması gerektiği, bunların üstesinden ancak profesyonellerin gelebileceği anlatılmak istenmektedir.
O vatan evlâtlarının içerisinde yer almış olan devletten yana olan Kürt kökenli gencin de en az diğerleri kadar kıymetli olduğu özellikle vurgulanmaktadır. Onun değerini ortaya koyan replikte o genç, Yüzbaşının kendisini izine göndereceğini söylemesi üzerine şöyle karşılık vermektedir; “Komutanım, ben seninle geldim, seninle giderim…” Nitekim, ölüme de birlikte gitmektedirler.
Filmin üzerinde döndüğü Komando Yüzbaşının psikolojik karakterinin analizi de çok önemli mesajlar içermektedir. Acaba TSK’nın o asil subayı, son dönem yandaş Kürtçü ve işbirlikçi medya kalemşörlerinin, sahte aydınların ya da ipi dışarıda olan politikacıların lanse ettiği gibi “Faşist, acımasız, her türlü yolsuzluğa bulaşmış” bir asker midir? Hayır!… Zaten olamaz da… Onun özünde derin bir sevgi vardır. Bu sevgi yüzünden askerlerine savaşın kurallarını hatırlatma konusunda serttir, ödünsüzdür. Çünkü, onları çok sevmektedir. Sevdiği birçok dostunu bu savaşta kaybetmiştir ve onların acısını yüreğinin derinliklerinde hissetmektedir. Askerlerinin ölmesini istememektedir. O vatanına da büyük bir aşkla bağlıdır. O kadar ki, bu aşk yüzünden hayatını dağlarda, ovalarda terörist peşinde koşarak hebâ etmiştir ve bundan şikâyetçi değildir. Bu savaş ortamının yarattığı “sert adam” tipinin gereklerinden dolayı eşine “seni seviyorum” demeye bile utanmıştır. Savaş şartlarının yarattığı korkular onda “çocuğunun olmasını engelleyecek” psikolojik travmalar yaratmıştır. Kendi yaşamını ve bireysel ihtiyaçlarını hep bir kenara atmıştır. Karakolda eşi ile telefonda bile konuşabilecek özgürlüğe sahip değildir. Çünkü araya hep telsizle terörist lideri girmekte ve çok seyrek gerçekleşen bu özel anları rezil etmektedir. Oysa o kadar çok yalnızdır ve sevgiye ihtiyacı vardır ki… Nitekim, filmin son sahnelerinde eşine yazdığı ve ona olan özlemiyle gereksinimini dile getirdiği mektup muhteşem bir “aşk serenadı”dır. Bu mektup, inanılmaz bir duygu yoğunluğunun ifadesidir. Evet! O bir savaşçıdır ama, aynı zamanda insandır da… Hem de bir liderdir. En zor olanı da budur. 40 kişinin hayatı ona bağlıdır. Bu ana-baba kuzularını korumak için savaş kurallarına uymak ve sert olmak zorundadır. Ama diğer taraftan insan olarak onun da insanî intiyaçları bulunmaktadır. Gel gelelim bu ihtiyaçlarını hep geri plana atmak mecburiyetindedir. Bütün bunları, bir insanın kişiliğinde harmanlayabilmesi çok, ama çok zor bir iştir.
Mehmetçiğin kahramanlığını ve fedakârlığını anlatan film
Filmin en özel bölümlerinden biri de terörist tim komutanı ile Yüzbaşı arasındaki restleşmedir. 93 dönemi, PKK’nın avantaj kazandığı bir dönem olduğu için “Doktor” kod adlı terörist hâkim durumda bulunduğu o alanda kendine güvenmekte ve Yüzbaşıya sürekli olarak “evine dönme” uyarısında bulunmaktadır. Fakat Yüzbaşı her defasında aynı kararlılıkla onun restini görmekte ve cesaretle ona meydan okumaktadır. Hem de öleceğini bile bile… Nitekim, öldürülürken dahi meydan okumaya devam etmiş ve bir kerecik olsun gözünü kırpmamıştır. Bu, Türk toplumuna “Nefes” aldıran özel insanların cesaretlerinin en önemli kanıtlarından biridir.
Evet ne acıdır ki, Türk toplumu bu kahramanları anlayamadığı ve haklarını teslim edemediği gibi örselenmelerine de seyirci kalmıştır.
Filmin en son sahnesinde de çarpıcı mesajlar vardır. Çatışma bitmiş, gün doğmuş ve teröristler ölülerini bırakarak kaçmışlardır. Ama karakol teslim alınamamıştır. 3 Türk komandosu hâlâ dimdik ayaktadır. Hem de PKK’nın 93 yılındaki en avantajlı durumlarına karşın…
Hele, Atatürk’ün büstünü temizlemekle görevli erin kaidesinden düşmüş büstü büyük bir sevgiyle yerine koymak üzere kucaklaması tam da finâle yakışan bir sahne olmuştur. Bu arada üzerinde “Ne mutlu Türk’üm diyene!” yazılı kaidenin onca çatışmaya ve ölüme rağmen hafif yan yatmasının dışında hâlâ ayakta duruyor olması da birilerine yönelik mânidar bir mesaj olarak yorumlanmalıdır.
Finâldeki diğer bir sahnede ise; sağ kalan komandolardan birinin, arkadaşlarının hepsine yakınını kaybetmesine ve savaş ortamının ruh haline karşın sağ ele geçirilmiş teröristi öldürmekten kaçınması söz konusu edilmiştir. Bu sahne, TSK’daki derin “hümanizma” etiğinin en güzel ifadelerinden biri olarak kabul edilmelidir.
Gerçekten de, bu filmin ortaya çıkmasında katkıları olan herkes, yürekten kutlanmalıdır. Çok önemli bir başlangıç yapmışlar ve iş başarmışlardır. Helâl olsun onlara!…
Bu arada bu filmin, film teknikleri açısından Oliver Stone’un “Müfreze” ve Clint Eastwood’un “Iowa Jima’dan Mektuplar” kalitesinde ve ayarında bir film olduğunu da teslim etmemiz gerekiyor.
Tüm emek verenlerin ellerine sağlık..!!!
Peki, bu filmi teslimiyetçilere, işbirlikçilere, kimliksizlere, Kürtçülere, onursuz ve gurursuz olanlara tavsiye edebilir miyiz?
Ben şansen etmem!
Çünkü, onlara ağır gelir ve bünyeleri kabul etmez.
Büyük ihtimâlle de ishâl olurlar.
0 Yanıt, “Nefes — Vatan Sağolsun”