Aralık 2009 için arşiv



22
Ara
09

Şehit Kubilay olayı “İnandılar, dövüştüler, öldüler”

“Menemen’i  haritadan  silin”

Kubilay olayını biliyorsunuz.

Menemen’de 23 Aralık 1930 günü gerici bir güruh tarafından şehit edilen genç öğretmen, genç asker Şehit Kubilay’ı…

Daha sabahın erken saatleridir. Çember sakallı başlarında sarık, sırtlarında cüppe Manisa’dan gelmiş dördü silahlı altı tane hırpani kılıklı gerici adam, ilçe meydanında tekbir getirerek gezinmeye başlarlar.

Derviş Mehmet denilen Nakşibendi tarikatına bağlı biridir elebaşları. Camide bulunanlara kendini Mehdi olarak tanıtmış, dini korumaya geldiklerini söylemiştir.

Arkalarında 70 bin kişilik hilafet ordusu olduğunu, öğle saatlerine kadar şeriat bayrağı altında toplanmayanların kılıçtan geçirileceğini iddia eden bu adam, camideki yeşil bayrağı sopaya takarak kalabalığa sloganlar attırmaya başlar.

“Şapka giyen kafirdir, yakında yine Şeriata dönülecektir.” diye bağırtır etrafındaki çapulcuları.

“Taraf-ı İlahiden geliyoruz. Şeriat istiyoruz. Askerin kılıç ve kurşunu bize işlemez. Herkes bu bayrağın altından geçecektir. Geçmeyenleri kılıçtan geçireceğiz.” diyerek de ilçedeki saf halka tehditler savurmaya başlar.

Esrar almış, sürekli zikreden bu grup tam anlamıyla gericiliğin, cumhuriyet karşıtlığının ve cahilliğinin bir simgesine dönüşürler.

Asteğmen Kubilay ise ilçede askerliğini yapmakta olan bir öğretmendir sadece, kalbi vatan sevgisiyle dolu bir Türk genci…

“Fes giymek isteriz, eski harfleri isteriz,” diyen, sayıları yüz elli kişiye ulaşmış bu mürteci grubu olay büyümeden dağıtmaya çalışan bir zabittir. Sadece 26 askerle olay yerine gönderilen bir takım zabiti…

Böylesine bir olayda kan dökülmesin diye uğraşan Kubilay, arkasındaki askerleri bırakarak tek başına kalabalığı yararak,

“Ne yapıyorsunuz,” der, “Hükümete isyan mı ediyorsunuz, haydi dağılın bakalım.”

Zaten iyice delirmiş olan Derviş Mehmet önce onu iter, yere düşürür sonra da tabancasını çekip kurşunla göğsünden vurur.

Zavallı Kubilay, yaralı olarak Hükümet binasının yanına sığınır. Sürekli kan kaybetmektedir. “Mehdi”nin atıp tutmalarıyla, “Hilafet ordusu”na iyiden iyiye güvenen grup Kubilay’ın yaralı kalmasına bile tahammül edemez ve hemen orada kör testereyle başını vücudundan ayırırlar.

Belki de bu gerçekleşen Cumhuriyet tarihinin en unutulmayacak olaylarından biridir.

Atatürk’ü  en  çok  sinirlendiren,  “Menemen’i  haritadan  silin”  dedirtecek  kadar  kızdıran  olaylardan  biri..

Okumaya devam edin ‘Şehit Kubilay olayı “İnandılar, dövüştüler, öldüler”’

22
Ara
09

Evladını arayan vatan

Serap’ın  ölümü  aslında  büyük  bir  infial

yaratmalıydı.

Ama  yaprak  bile  kımıldamadı !

Halbuki benzeri bir ölüm, o eleştirdiğimiz mekanik Batı toplumlarında bile, çok daha büyük üzüntü yaratır, çok daha güçlü tepki oluştururdu.

Bizler, toplum olarak Serap’ın katillerini kınayabiliriz, onlara öfkelenebiliriz…

Ama asılında Serap’ın katili biraz da biz değil miyiz?

Hepimiz değil miyiz…

Yüzleşmek istemesek de, bundan kaçsak da gerçek ortada:

Serap yaşarken de yanında değildik…

Ölürken de değildik…

Cenazesinde de yoktuk…

Çünkü bizler Serap’a yürekleri kapalı insanlarız.

Belki eskiden böyle değildik ama zamanla böyle olduk.

Düşünelim neden böyle?

Bir defa Serap’ın otobüse bindiği semti, Küçük Çekmece’yi, Kanarya’yı, Sefaköy’ü bilmeyiz…

Çünkü o semtler yoksulların semtleridir.

Oysa bizler lüks sitelerde yaşarız.

Yerimiz yoksulun yanı değil, zenginin yanıdır.

Bizler zenginle komşu olmayı seçeriz, yoksulla değil.

Böyle olduğu için de Serap’ı da, Serap gibi milyonlarca yoksul genç kızımızı da tanımayız.

Serap’ın ailesi kızını servise veremez, babası arabasıyla okuldan alamaz, çünkü Serap yoksuldur.

Ama bizlerin çocukları Serap’ın karşılaştığı ölümle asla karşılaşamaz çünkü biz çocuklarımızı servise yazdıracak kadar zenginizdir.

Mesele bizim çocuğumuza verdiğimiz değer değildir.

Elbette Serap’ın annesi de kızını bir servise yazdırmayı isterdi, babası arabası olsa okul çıkışı kızını kendisi almak isterdi.

Onlar da ana baba, bizler de…

Ama onların parası yok bizlerin var…

Dolayısıyla parası olanların çocuklarının bu ülkede iyi yaşama şansı çok daha fazla ama fakir bir ailenin çocuğuysanız, ölüm sizi bir otobüste bile bulabilir…

Sorsak Serap’ın ailesi sosyalist değildir, ilerici değildir muhtemelen ama ölen onların çocuklarıdır.

Bu ülkede Atatürkçülerin çocukları, solcuların çocukları, ilericilerin çocukları ölmez.

Türkiye’nin orta halli kesimi olan bu tabaka, en zengin kesimlerin bile oluşturmadığı bir elit tabaka haline gelmiştir maalesef.

Yaşamımız Atatürk’ün halkçılığına, devletçiliğine göre de değildir…

Marks’ın proleter devrimciliğine göre de…

Hayatımız baştan aşağı liberaldir de yine de kendimizi solcu sayarız.

Serap’ın ölümü bu ülkede hiçbir vicdan isyanı yaratmadıysa, zenginleşen ve elitleşen ilerici katmanların artık ülkenin en vicdansız grubu haline gelmiş olmasındandır.

Serap gibi yaşamadığımız için çocuğumuz da onun gibi ölmedi ve ölmeyecek de.

Ve bu bizi rahatsız da etmeyecek…

Hatta hepimiz “neyse ki benim çocuğum yaşıyor” diyecek ve hayatımıza aynen devam edeceğiz.

Biz kendi küçücük dünyalarımızda yarattığımız teorik ütopyalarımızla yatıp kalkacak ve kendi kendimizi kandıracağız.

Ve sorsanız en vatansever de biz olacağız.

Oysa vatan ancak evlatlarıyla vatandır.

Vatanının evladı olamayan birisi nasıl vatansever olabilir?

İşin düğüm noktası tam da burada.

Çünkü bizler ve çocuklarımız, bu vatanın değil kendi egolarımızın evlatlarıyız.

Bizim için önemli olan lafta vatandır…

Ama evladımızın değil vatanı için ölmesini, vatanı için çalışmasını bile kabul etmeyiz.

İsteriz ki bizim evladımız kendisi için, ailesi için, çocukları için yaşasın.

Tıpkı bir burjuva gibi.

İsteriz ki evladımızın tek kutsalı ailesi ve özel yaşamı olsun, vatanı değil.

Evladımız vatanı için bir şeyler yapmaya kalkarsa da hemen önüne dikiliveririz; boşver vatanı, sana mı kaldı ülkeyi kurtarmak, sen aileni düşün!

Bu işin ana tarafıdır ama evlat tarafı da farklı değildir.

Evlat için de vatan değil anasıdır önemli olan.

Kimi zamansa babası ya da eşi.

Oysa bizi var eden tek ana vatan değil midir?

Neden “anavatan” deriz yaşadığımız toprağa?

“Ana-baba-çocuk” üçgeninde kurduğumuz bu egoist yaşam biçimidir Serap’ı öldüren…

Çünkü bizler zenginleşmek peşinde koşar, bilmem ne sitesinin taksitlerini ödemek için burjuvalara hizmet ederken, Serap gibi milyonları yoksulluğa terk etmişizdir.

O yoksullar öldüğünde de en azından göstermelik bir gözyaşı bile dökmeyiz.

Çünkü bizler sadece kendimize ve kendi yakınlarımıza ağlarız.

Serap ölmüştür ve bu bizi çok sarsmaz ama çocuğunuzun ateşi çıksa huzursuz oluruz…

Çocuğumuzu ateşi çıksa özel hastaneye götürecek parasal gücümüz vardır ama Serap ancak Bağcılar Devlet Hastanesi’nde ölmüştür…

Vatan  elden  mi  gidiyor ?

Ülkemiz  mi  bölünüyor ?

Evet !!!!!!!!!!

Çünkü  bu  vatanın  evlatları  yok ..!!!

Vatan  ancak  evlatlarıyla  vardır  ama  bizler  asıl anamıza  yani

vatanımıza  sırtını  dönmüş,  onun  ölümünü  göz  göre  göre  izleyen

insanlarız…

Okumaya devam edin ‘Evladını arayan vatan’

22
Ara
09

Söz artık Türklerin : Türk şehirleri DTP’ye kapalı



Türkiye AKP iktidarı altındaki son sekiz yılını işte böylesi bir çarpık manzarayı sineye çekerek geçirmiştir. AKP, CHP, MHP ve neredeyse diğer bütün siyasal partilerin Türk-Kürt kardeşliği aldatmacası da bu sürece yönelik olası tepkinin dizginlenmesi için çok ustaca kullanılmıştır.
İşte şimdi bu sürecin de sonu gelmiştir. Türk’ün o engin hoşgörüsünün de elbette bir sınırı olacaktı ve şimdi o sınır aşılmıştır.
Türk milleti şimdi bu çifte standarda isyan etmekte ve bütün Türkiye’yi Güneydoğulaştırmak isteyen Kürt faşistlerine hodri meydan demektedir.

DTP  nihayet  kapatıldı

Anayasa Mahkemesi’nde iki yıldır süren DTP kapatma davası nihayet sonuçlandı ve DTP “bölücü eylemlerin odağı olduğu” gerekçesiyle kapatıldı.

Aslına bakılırsa, kurulduğu günden itibaren terörün destekçiliğini yapan, PKK’yı bir terör örgütü olarak nitelendirip kınamak bir yana, açıkça PKK’yı ve Apo’yu muhatap olarak gösteren DTP’nin kapatılması değil, bugüne kadar kapatılmamış olması demokrasiye vurulmuş bir darbeydi.

Anayasa Mahkemesi geç de olsa bu kararı alarak terör destekçisi bu partinin demokrasinin olanaklarını kullanarak terörü güçlendirme faaliyetlerine bir son vermiştir. Karar bu açıdan bakıldığında gecikmiş ama doğru bir karardır.

Anayasa Mahkemesi’nin DTP kararında özellikle İspanya’da ETA’nın siyasi uzantısı olarak bilinen Batasuna Partisi’nin kapatılması kararının AİHM tarafından onaylanmış olmasının etkili olduğu söyleniyor. AİHM’nin sözü edilen kararı ise terör örgütüyle doğrudan bağlantılı olduğu kanıtlanan bir partinin demokrasiye tehdit olarak değerlendirilmesi gerektiğine işaret ediyor.

DTP gibi PKK’nın sözcülüğünü üstlenen bir partinin kapatılması için elbette böylesi bir emsal karara da ihtiyaç yoktu. Zira bundan önce de benzer şekilde pek çok Kürtçü parti terör odağı olma gerekçesiyle kapatılmıştır.

Ancak AİHM’nin bu kararından sonra DTP’nin kapatılmasının demokrasiye aykırı olduğu, demokratik yaşamı kesintiye uğratacağı yönündeki Kürtçü propagandanın da bütün maddi zemini çökmüş olmaktadır. Yıllardır demokrasi dendiğinde Avrupa’yı örnek gösterenler şimdi bizzat kendi silahlarıyla vurulmuşlardır.

Tabii bu gerçeklik bütün medyaya hakim olan Kürtçü propagandanın biteceği anlamına gelmemelidir. Malum Kürtçü koro tıpkı daha önceki parti kapatma davalarında olduğu gibi bu kararın da antidemokratik olduğu yolundaki bilindik propagandasına devam edecektir.

DTP de yine tıpkı bundan önce kapatılan diğer Kürt partileri örneğinde olduğu gibi yeni bir isimle kaldığı yerden bölücülüğe devam etmek ve demokrasi kisvesi altında terörün sözcülüğünü üstlenmeyi sürdürmek isteyecektir.

Nitekim Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) adıyla kurulan yedek Kürt partisi hemen devreye sokulmuştur. DTP’liler şimdilerde “sine-i millete dönmek” adı altında mazlum görünmeye çalışmaktadırlar ancak çok kısa bir süre içinde bu yeni parti çatısı altında kaldıkları yerden bölücülüğe devam etme niyetindedirler.

Türk  şehirleri  DTP’ye  kapanıyor

Ancak DTP’nin kapatılmasıyla başlayan yepyeni bir süreç vardır ve bu süreçte işler hiç de Kürtçülerin planladığı şekilde olmayacaktır. O nedenle DTP’nin kapatılmış olmasından çok, bu yeni sürecin hangi dinamikler üzerinden ilerleyeceğini ve neyle sonuçlanacağı üzerine eğilmek gerekmektedir.

Bu yeni sürecin temel belirleyeni “parti kapatma-demokrasi” ekseni değil, bütün yurt çapında başlayan ve sokağa taşan DTP-PKK karşıtı halk tepkisidir.

DTP’ye yönelik kapatma davasını protesto etmek için aylardır sokakları işgal eden ama polis dahil hiç kimsenin müdahale etmediği Kürt faşistleri ilk kez olarak ülkenin dört bir yanında halktan gelen sert bir müdahaleyle karşı karşıya gelmişlerdir.

İzmir’de doruğa ulaşan ve haftalardır yurt çapında DTP örgütlerine yönelik olarak gelişen halkın bu kendiliğinden tepkisi ise DTP’nin bırakın yeni bir parti adı altında yoluna devam etmesini, bundan böyle Türk şehirlerinde barınmasına bile imkân tanınmayacağını göstermektedir.

DTP bu kez sadece Anayasa Mahkemesi tarafından değil bizzat halk tarafından kapatılmıştır.

Ve halkın verdiği kapatma davası sonucunda DTP’nin o eski ayak oyunlarıyla hiçbir şey olmamış gibi PKK sözcülüğüne devam etmesine, Meclis’te PKK’yı temsil etmesine artık olanak yoktur.

Türk milletinin DTP’ye gösterdiği müsamaha artık tükenmiştir.

Okumaya devam edin ‘Söz artık Türklerin : Türk şehirleri DTP’ye kapalı’

22
Ara
09

DTP’lilere önerimiz: Mağaralarınıza geri dönün..!!!

DTP terör odağı olduğu gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı.

Karar elbette Türkiye’de demokrasinin korunması ve barış için son derece önemli bir karardır. İddia edilenin aksine karar “barışa darbe” değil “teröre darbe”dir. Terör odağı olan bir partinin devletin olanaklarını, demokratik yaşamın olanaklarını kullanarak demokrasiyi ortadan kaldırmasına dur denilmiştir bu kararla.

Ama çok daha önemlisi bu parti hakkında kapatma davası iki yıldır sürmektedir ve karara konu olan eylemleri de iki yıl öncesinin eylemleridir. Kısacası iki yıl süren dava bir terör odağının iki yıl daha teröre destek olmasını sağlamıştır. Kararın gecikmesi Türkiye’deki demokratik yaşama büyük ölçüde darbe vurmuştur.

Nitekim son iki yılda bu parti çok daha fazla terörist eylem ve söylem içine girmiş, ülkede huzuru, barışı, kardeşliği ortadan kaldırmak için çalışmıştır. Kararda eleştirilecek tek yan gecikmiş bir karar olmasıdır.

Peki son iki yıldır bu partinin terörist faaliyetlerinden zarar gören Türk demokrasisinin, vatandaşlarımızın zedelenen can güvenliğinin, ülkede yok edilen barışın bedeli ne olacaktır?

Bu kararla bu terörist yapılanmanın yönetici ve üyeleri aslında cezalandırılmış sayılamaz. Ülkemizde öldürülen her Mehmetçiğin, öldürülen her sivil vatandaşımızın sorumlusu da aslında PKK ile birlikte DTP yöneticileridir.

Bundan sonra Anayasa Mahkemesi’nin görevi bitmiştir ama yıllardır PKK ile eşgüdüm halinde çalışan ve teröre dayanak ve destek olan DTP’liler hakkında savcılıklar harekete geçmeli ve bu eylemlerinden dolayı bu insanları yargılamalıdır. Bundan sonra bu insanlar terör suçundan yargılanmalı ve hapse atılmalıdır.

Savcılara çağrı yapıyoruz, görevinizi yapın ve terör odağının üst düzey yöneticileri ve dolayısıyla da terörist eylemin düzenleyicileri haline gelen DTP’li milletvekilleri hakkında işlem yapın. Teröristlerin milletvekili sıfatını alması ve üstelik bunun için bir de maaş alması kabullenilemez.

DTP’liler bu karardan sonra parlamento çalışmalarından çekildiklerini açıklamışlardır. Ama milletvekilliklerinden istifa etmemişlerdir. Sine-i millete döneriz tehditlerinden bir anda geri adım atmışlardır.

Onlara çağrımız da şudur, adam olun ve sözünüzü tutun.

Çekilin Meclis’ten.

Sizin yeriniz parlamento değil geldiğiniz mağaralarınızdır.

Mağaralarınıza geri dönün..!!!

Okumaya devam edin ‘DTP’lilere önerimiz: Mağaralarınıza geri dönün..!!!’

22
Ara
09

Kırım felaketi: Devrimci-milliyetçi çizgi işbirlikçi reformist çizgiye karşı

Sovyet  Devrimi’ni  okumak

Türk dünyasını analiz etme çalışmalırımız Sovyet Devrimi’nin analiziyle başlamıştı. Ve bu çalışmalarda Sovyet Devrimi’nde büyük Rus şovenizminin yani Velikarus şovenizminin sosyalizm ideolojisi arkasında kendini gizlediği parti çalışmalarındaki oylamalar, örgütlenmeler ve parti kararları konusunu incelendiğinde açıklıkla görüldü. Ve burada karşımıza Kazanlı bir Tatar olan Sultan Galiyev’in hareketi konusunda Stalin’in “Sağ ve sol sapmalar” isimli yazısında eleştiri oklarına tutulan Sultan Galiyev ve Firdevs’i okumuştuk. Ve Sultan Galiyevizm olarak eleştirilen bu konu hakkında o dönemki bilgisizliğimizle bir sultanın devrimci saflarda yer aldığı biçiminde ve daha sonra milliyetçi bir sağ sapma yaptığı noktasında yanlış hükümlere varmıştık.

Sonra bunların daha detaylı politik tarihini okuduğumuzda karşımıza Sovyet Devrimi’ne karşı çıkan ve Sibirya’da Amiral Kolçak başkanlığındaki Çekoslovak askerlerinin, Volga’da Amiral Denikin’in, Kafkasların kuzeyinde Kazak Ataman Dutov’un ve Kırım çevresindeyse Vrangler’in Beyaz Ordularının Kızıllarla mücadelesini inceledik.

Bu inceleme bize Sovyet Devrimi’ndeki gerçeği göstermektedir. Devrim sonrası Moskova Dukalığı kadar bir alana hapsedilmiş Bolşevik iktidarının, kırlarda Tatar, Başkır ve Kazak milliyetçi devrimcilerin Beyaz Generallere karşı mücadelesiyle var olduğunu öğrendik.

Bu bize devrimcilik ve milliyetçilik arasındaki ilişkinin ne kadar iç içe geçtiğini göstermiştir.

Kırım milli Tatar hareketinin yok sayıldığı dönemde inisiyatifi ele alan Veli İbrahimov ve Sultan Galiyev’in en önemli arkadaşı olan İsmail Firdevs’tir. Stalin “Sağ ve sol sapma” isimli
kitabındaki eleştiride “Sultan Galiyev mi bu teorileri oluşturmaktadır yoksa Kerimcan Firdevs mi? Sultan Galiyev’i mi Firdevs yönetmektedir yoksa
Sultan Galiyev mi Firdevs’i
yönetmektedir?” diye ünlü bir
konuşmasıyla Firdevs’i ortaya
çıkarmaktadır. Fakat buna karşılık Kırım’da Firdevs’i bilen bir kişiye rastlamamak da
devrimci Tatar bilinicinin ne derece köreltilmiş olduğunu göstermektedir.

Devrim’i  kurtaran  Türkler

İngiliz çıkarması ve bunların desteğinde 1. Dünya Savaşı Savaşı esirleri olarak Sibirya’da sürgünde bulunan Kolçak başkanlığındaki ordunun ve Beyaz Generallerin yönetimindeki Volga’da Amiral Denikin’in Sovyet Devrimi’ne karşı isyanı, Sovyet Devrimi’nin kırlardan şehirlere doğru fethedilme ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştır. İşte bu tehlikeyi yok eden ve bu tehlikeyi durduran Tatar-Başkır ordularının askeri başarısı olmuştur.

Ve bu noktada Stalin’in ünlü Doğu Halkları Komiseri olarak atadığı Sultan Galiyev portresi ortaya çıkmaktadır:

Tatar Kızıl Ordusu Başkanı, Müslüman Kızıl Ordusu Komutanı, Müslüman Tatar-Başkırt Komünist Partisi Başkanı Sultan Galiyev.

Moskova’ya hapsolmuş olan Bolşeviklerin sosyalizmi kurma yolunda milliyetçi devrimcilerle işbirliği yapmasıyla Sovyet Devrimi hayatta kalabilmiştir.

Bu dönemi bizzat yaşayan Kızıl Ordu başkanı olarak Troçki’nin yanında önemli görev alan Sultan Galiyev Tataristan’daki Tatar Kızıl Ordusu’nun komutanı olarak yer almakta ve Doğu Halkları Komiseri olarak bulunmaktaydı.

Bunun dışında Zeki Velidi Togan Başkırt Kızıl Ordusu komutanı olarak Kolçak’a ve Denikin’e karşı savaşmıştır. Bu dönemde bizim acı bir politik ders olarak aldığımız Sovyet Devrimi’nin başarı kazanması, yani karşıdevrimin yenilmesi sonrası Sovyetler Birliği’nde Rus şovenizminin tezahürü olan Velikarusçuluk ile Tatar Kızıl Ordusu’nun tasfiyesi, Müslüman Komünist Partisi’nin Rusya Komünist Partisi’nin bürosu haline indirilmesi, Galiyev’in Doğu Halkları Üniversitesi’nde ders vermesi bahanesiyle Volga-Ural bölgesinden koparılması ve en sonunda kurşuna dizilmesi doğrultusunda bir süreci üzülerek inceledik.

Ve TÜRKSOLU’nda da Sultan Galiyev’in tüm yapıtlarını da okuduğmuz zaman bu tarihi net olarak gördük.

Kırım’da  devrimci  hareket  ve  Milli  komünistler

Bu noktada bugün Tataristan, Başkırdistan ve hatta Kazakistan gibi Türk devletleri Sosyalist Sovyetler Birliğin’de var olabilmesi bu iç savaşta gösterdikleri kahramanlık sayesinde mümkün olabilmiştir. Ve bugüne kadar gelen çizginin temelleri Sultan Galiyev ve arkadaşlarının kahramanlığı üzerine atılmıştır.

Bu konuda Sultan Galiyev ve arkadaşlarının feda edilmesine karşılık bugünkü Türk dünyasında var olan Tataristan, Başkırdistan ve Kazakistan

bu mücadelinin sonucu olarak var olmuşlardır.

Okumaya devam edin ‘Kırım felaketi: Devrimci-milliyetçi çizgi işbirlikçi reformist çizgiye karşı’

22
Ara
09

Tabanımız böyle istedi..!!!

Anayasa Mahkemesi, 11 Aralık tarihinde DTP’nin kapatılmasına karar verdi.
DTP, mahkemenin alabileceği karara ilişkin değerlendirmelerini daha önceden yapmış, kapatılmaları halinde, nasıl bir hareket tarzı belirleyeceklerini de düşünmüştü muhtemelen. Ya, mevcut bir başka parti içerisinde, örneğin tedbir olarak iki yıl önce kurulan tabela partisi konumundaki BDP’de yer alacaklardı, ya da istifa ederek sine-i millete döneceklerdi.
Mahkemenin aldığı kapatma kararının hemen ertesinde, DTP içerisindeki söylemler, “Artık TBMM çatısı altında kalmanın bir anlamı olmadığı, bu nedenle istifanın düşünüldüğü”, bir başka yolun da “BDP bünyesinde çalışmalara devam edilmesi” şeklindeydi. Ancak, bu söylemlere rağmen, kesin bir kararın henüz alınmadığı da ifade edilmiş, nihai kararın 18’i veya en geç 21’inde açıklanacağı belirtilmişti.
Hatta, DTP’liler, “Tabanımız, dağa çıkın diyor” diyerek, üçüncü bir yolun varlığına da dikkat çektiler.
“İstifa mı, devam mı, dağ mı?”… Buna, kim ve nasıl karar verecekti?
Kapatma kararı 11’inde verildi. DTP, 18 veya 21’inde net bir karar vereceklerini açıkladı. Düşündürücü olan, neden bir hafta veya 10 gün sonrası!
Çünkü, avukatların, 16’sında Öcalan ile haftalık olağan görüşmesi vardı ve bakalım İmralı bu konuda nasıl bir talimat verecekti.
18’ine gelindi…
Televizyonlar, DTP’nin vereceği kararı saniye saniye takip etti. “İstifa edecekler, vazgeçtiler, taban öyle diyor, böyle diyor” dendi, karar bir türlü açıklanamadı, ertelendi de ertelendi…

Ancak, ertelemeye rağmen nihai kararın istifa olmayacağı, DTP’li Selahattin Demirtaş’ın; daha önceki beyanın tam aksine “Tabanımız istifa etmeyin diyor” demesinden anlaşıldı. Talimat alındı, mesaj verildi; istifa etmeyeceklerdi.
Oysa tabanlarının; “Ne duruyorsunuz, dağa çıkın” dediğini, sıklıkla ifade etmişlerdi.
Taban, fikir değişikliğine mi gitti acaba(!)
Yoksa, haftalık olağan görüşmenin sonucu, İmralı’dan alınan talimat mıydı, Demirtaş’ı böyle konuşturmak zorunda bırakan, Öcalan’ı güya gizlemeye çalışarak, topu tabana atan!!!

Sabahattin Talu

sabahattintalu@gmail.com

21
Ara
09

Sayın Başbakan, Sayın Arınç siz de sayın…. Kalan günleriniz için geriye sayın

Sayın  Başbakan,  Sayın  Arınç  siz de  sayın….

Kalan   günleriniz   için   geriye   sayın

Sayın Başbakan, “Saldırının zamanlaması çok manidardır.” demiş.

Bir başka Sayın, Bülent Arınç ise bunun açılım sürecini provoke etme amaçlı olduğunu, PKK’nın yapmış olamayacağı yönünde PKK’yı korur nitelikte açıklamalar yapmış.

Bu durumda daha eski ve daha manidar olayları biraz hatırlatalım kendilerine.

Bir ara Anayasa değiştirmek gibi bir istekle referanduma başvurdu sayın hükümetimiz.

Muhalefetin karşı çıktığı, bir çok yönden hukuki bulmadığı, çeşitli nedenlerle meşruluğuna gölge düşmüş bir referandum sürecine girmiştik.

Muhalefet referandumla ilgili hiçbir çalışma yapmadığı gibi seçmenine de katılmama çağrısı yapmıştı.

Her şeyden önce referandumlarda etik olarak bir tek konuya karşılık halkın evet mi hayır mı dediği sorulurdu. Bu referandum birbirinden farklı birçok maddedeki değişiklik konusunu aynı referanduma sokarak belki dünya demokrasi rezaletleri tarihine geçecekti. Bir de sınır kapılarında daha erken başlamış olan oylama sırasında referandumda oylanan içerik de değişmişti ki, bu hiç anlaşılır gibi değildi. Her şeye rağmen hükümet bu referanduma gitmekten vazgeçmedi.

Sevgili okur acaba referanduma katılanların toplam seçmen sayısına oranı neydi hatırlıyor muyuz?

Hatırlayamayız çünkü aynı gün ulusça yine çok büyük bir acı, bir travma yaşadık.

Dağlıca baskını haberini o referandum günün sabahında aldık. 12 şehidimiz vardı bir de üstüne PKK’lılarca kaçırılanlar. Sonra onları geri alırken yaşanan DTP’nin rezillikleri ayrı.

Dağlıca şehitlerimizi unutmadık ama Anayasanın değiştiğini bile unuttuk belki.

Sanırım katılımın toplam seçmene oranı %66 olarak açıklandı TV’de.

Önce sürekli verilen katılım oranı çok düşüktü, ilerleyen saatlerde toplam seçmene göre katılım oranı kaldırıldı.

Sadece evet ve hayır oylarının oranı verilmeye başlandı.

Kimse farketti mi?

Sonuç olarak evet oyu kullanan % 70’ti.

Bu açıklanan katılım oranı gerçek miydi, hatalı olabilir mi bilemiyoruz!

O ara hani yerel seçimde Ankara’da kesildiği gibi elektrik kesilse zaten oy kullanmadığımız için ve Dağlıca şehitlerimizin acısını yaşadığımız için hiç ilgimizi çeker miydi?

Biz şehitlerimize ağlarken telaşlı bir şekilde anayasa değişiverdi…

Sizce Dağlıca baskını manidar değil miydi?

Oradaki terör taşeronu PKK değil de kimdi?

Peki arkasındaki el, Anayasamızda değişiklik yapılıp ABD’deki gibi başkanlık sitemine doğru evrilmesini isteyen güç Amerika değil de kim olabilirdi?

Bir başka manidar saldırı; AKP hakkında açılan kapatılma davasının sonuçlanmasına tam iki gün kala biri yine butona basıyor.

Güngören meydanında bombalar patlıyor.

17 ölü 150 yaralı. İnsanlarımız yaralanıyor, ölüyor. Kimbilir şimdi bekli de Güngören’de katledilenleri de unuttuk, AKP’nin laiklik karşıtı odak olarak uyarılmış hatta devlet ödeneklerinin yarısı kesilmiş bir parti olduğunuda unutuyoruz.

Burada da taşeron yine PKK, arkasındaki güç ise Amerika elbette.

 Çünkü Amerika’nın daha AKP ile çok işi var. Bir de kapanırsa o işleri kim yapar?

Bir manidar olay daha;

Deniz Feneri davası gündemde, dallanıp budaklanıp Başbakana, hükümete sıçrayacak gibi görünüyor, AKP’nin başı dertte. Bir de üstüne, Kılıçdaroğlu TV programında, Başbakan Yardımcısı Dengir Mir Fırat’ın ortağı olduğu şirketin ihracat tırında 89 kilogram eroin yakalandığını teşhir ediyor (25 Eylül 2008), ortalık karışıyor. Kıtalar arası terör güçleri yine butona basıyor. Hemen bir hafta sonra bu kez Aktütün Karakolu’na saldırı oluyor (Tarih 3 Ekim 2008).

Yine gençlerimiz şehit oluyor.

Aktütün bölgesi, kaçakçılık işlerinin en yoğun olduğu bölge ve bölgede kaçakçıların önündeki en büyük engel defalarca saldırıya uğramış olan Aktütün Karakolu. Taşeron yine eroin kaçakçılarınında yollarını açan PKK. Arka planda butona basan, başı sıkışan hükümeti ve Başbakan Yardımcısını sıkışan gündemin içinde boğulmaktan kurtarmak üzere butona basan yine aynı okyanus ötesi güç.

Sonuç: Dengir Mir Fırat sadece Başbakan Yardımcılığı vs. gibi partideki üst düzey görevlerinden istifa ediyor.

Hükümet ve Başbakan halen yerinde.

Ya Biz? Aktütün şehitlerimizi unutmadık. Ama Menas şirketinin ve Dengir Mir Fırat’ın adını, Sayın Erdoğan’ın, AKP hükümetinin eski Başbakan Yardımcısı olduğunu bile unuttuk neredeyse.

Dengir Mir Fırat halen milletvekili ve dokunulamaz durumda.

Bu olayları elbette ki hükümet partisi gizlice yaptırıyor falan gibi saçma bir iddia şeklinde ortaya atmıyoruz.

Hükümetten en çok memnun olan, Türkiye’deki güçlü ve tek partili hükümet işlerini daha kolay görsün, yürütsün diye hükümeti destekleyen “dost” ve “müttefik” ülkeler tarafından terörist taşeron PKK’ya yaptırtıyor.

Son olarak da DTP’nin kapatılma davası görülürken, tam sonuçlanmak üzere iken, Tokat’ta 7 kardeşimizin şehit olduğu saldırı bu manidar saldırıların üstüne tüy dikmiş durumdadır.

Hal böyle iken halen neden provakasyon diyerek insanların zihinlerini bulandırıp PKK’yı koruyorsunuz?

Açılım yaparken ayaklarına savcılar gönderilen, TV’lerde kamuoyuna “biz pişman falan değiliz” dedikleri halde pişmanlık yasasından yararlandırılarak süratle serbest bırakılan adamların ta kendisi, yani PKK bunlar işte!

Kime neyi anlatıyor, neyi savunuyorsunuz?

Ne yaptığınızın farkında mısınız?

Peki   bundan   sonra   ne   olacak ?

Ne  mi  olacak …??!!!!!!!!!

 

Okumaya devam edin ‘Sayın Başbakan, Sayın Arınç siz de sayın…. Kalan günleriniz için geriye sayın’

21
Ara
09

“Gereği düşünüldü…”

İktidardaki AKP için “Lâiklik karşıtı eylemlerin odağı” yargısına varan Anayasa Mahkemesi 11 Aralık 2009 günlü kararıyla da Demokratik Toplum Partisi için gereken kapatma kararını verdi. Kürtlerin partisi, kürtçülük partisi gibi Türkiye Cumhuriyeti karşıtlığının, ayrımcılık, bölücülük ve yıkıcılığın siyasal örgütü durumundaki çalışmaları, PKK terörüne ilişkin söylemleri, bu örgütle bağlantıları, bu örgütün elebaşısı hakkındaki sözleri, onun buyruklarıyla bağdaşıklıkları, ilişki ve ilgileri, toplumsal barışla ulusal dayanışmaya aykırı eylemleri, terörle ve sokak olaylarıyla almaya çalıştığı sonuçlar, Anayasa ve yasalar yoluyla ulusal birliğe ve ülke tümlüğüne aykırı girişimleri, milletvekillerinin içtikleri andı yadsırcasına tutum ve davranışları kapatılmayı gerektirmiştir. Türkiye’de kimse ülkenin partiler mezarlığı olmasını istemediği gibi Anayasa Mahkemesi de parti cellâdı sayılmasını asla istemez. Yürürlükteki kuralların gereği yerine getirilmiştir. Gerici ve yıkıcı partilerin geçmişleri bellidir. Kapatılan 28. parti olmakla birlikte kendinden önce aynı tutum ve davranış nedeniyle kapatılan partilerin ardılıdır. Yaptıklarının kapatma ile sonuçlanacağını bildiklerinden yedek partilerini kurmuşlardır. Onun da düzeleceği, yargı kararından ders alacağı kuşkuludur. Nedeni, kürtçülük yapanların yanlış yolda direnmeleri, direneceklerini açık açık söylemeleridir. Yedek parti “hile-i şeriye”si ayrı sorun.

Siyasal partilerin demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez öğeleri sayılması yanında, Anayasa’ya, yasalara uygun çalışmaları ve demokratik gereklere uymaları zorunluluğuna ilişkin Anayasa öngörüleriyle Siyasal Partiler Yasası’nın ilgili kurallarını gözardı etmeleri eleştirilmiyor, kurallara uygun davranmaları istenmiyor, tersine partilerin kapatılmasının güçleştirilmesi ve olanaksız kılınması yolunda görüşler, öneriler açıklanıyor. Siyasal partiler çoğunlukla kendini kapattırıyor. Yasal gereklere aykırı davranış yanında bilerek-isteyerek suç sayılacak söylem ve eylemlerin ortamı oluyorlar. Dincilik ve ırkçılık gibi. Çoğu da kendilerinin aykırılıklara düşeceği görüşünde olduğundan kapatma yaptırımının kendilerine de uygulanmaması için anayasa değişikliğine destek veriyor. 2001 yılında yapılan anayasa değişiklikleriyle kapatılma için 6 oy 7’ye çıkarıldığı gibi Mahkemenin odak sayma takdiri-yetkisi iyiden iyiye sınırlandırılarak karar alma güçleştirildi. Siyasetçilerin bugünkü nitelikleri, ülkenin bugünkü durumu karşısında kapatmanın kaldırılmasının sonuçlarını nasıl karşılayacaklar bilinmez. Demokrasi kötüye kullanılarak terör ve anarşiye prim verilmektedir. İktidarın anlamsız “açılım” inadının ülkemize pahalıya mal olacağı anlaşılmaktadır.

Bölücülerin anayasaya, yargıya saygısız yaklaşımları, ayaklanma olaylarının sokaklarda ve alanlardaki yıkımı yetmiyormuş gibi konutlara, orduevlerine, işyerlerine, Türk Bayrağına saldırıları, ayrı ulustan ayrı yurttaşlar gibi, ayrı ülke, ayrı başkent gibi Diyarbakır’da kümeleşme, devlete kafa tutmaları tehlikenin boyutlarını açıklamaktadır.

İktidarın devlet gücünü göstermemesi, anlamsız hoşgörüsü, hatta kimi yetkililerin sevinmesi, terör olaylarını provokasyon nitelemesiyle küçümsemesi, PKK’yı korurcasına zayıflığı düşündürücüdür.

DTP’liler suçlu ezikliği yerine kahraman edasıyla dolaşmaktadır.

Ölçüsüz gösteriler istenmeyen olaylara gebedir.

Okumaya devam edin ‘“Gereği düşünüldü…”’

19
Ara
09

Türkiye İşçi Sınıfına Selam

19
Ara
09

İşte AKP’nin demokratik açılımı: PKK’lılara af, işçiye cop; Apo posterine hoşgörü Türk bayrağına saldırı

AKP  faşizmi  dişlerini  Ankara’da  bir  kez  daha  gösterdi.

İşten atılan on altı arkadaşlarının hakları için üç gündür Ankara’nın soğuğunda eylemdeydiler. Haklarını aradıkları için otuz işçi daha işten atıldı. Onlar yine de direnişi sürdürme kararı aldılar.

Fakat halka, işçiye ve Türk’e düşman bir iktidar vardı karşılarında.

PKK’lılar dağdan indiğinde o iktidar teröristleri affederdi. Ama işçiler hak aradıkları zaman “hiç ayaklar baş olur mu” derdi aynı faşistler…

PKK paçavrası açıldığı zaman iktidar demokrattı. TEKEL işçileri Türk bayrağı açtıkları zamansa bir anda faşist…

Teröriste, Türkleri öldürenlere, Türk gencini yakan, anlayışlılardı. Türk işçisinin ekmek kavgası karşısında bile gaddar ve acımasız…

Dün işçiler Sıhhiye Meydanı’ndaki AKP Genel Merkezi’nin önüne yürüyerek taleplerini bir de orada haykırmak istediler. Ama Kürt’e uygulanan demokrasi Türk’e geçerli değildi.

İşçilere “ayakların baş olamayacağı” bir kez daha gösterilecekti. Türk halkı ay yıldızlı bayrağımızın, PKK paçavrası kadar kıymetinin olmadığını öğrenecekti…

AKP polisi, TEKEL işçilerine copla, gaz bombasıyla ve tazyikli suyla saldırdı. İşçiler, Abdi İpekçi Parkı’ndaki havuza atıldı. Gazdan etkilendikleri için gözlerini yıkamaya çalışanların üstüne bir kez daha gaz bombası atıldı.

İşçiler yerlerde sürükleniyordu. Ellerindeki Türk bayrakları da onlarla beraber polise hedef oluyordu.

Saldırı faşizmin tüm gereklerini yerine getirdi. İşçiler yaralandı, fenalaştı. Akşam saatleri geldiğinde artık Ankara’nın tam göbeğinde yaralılar, kalp krizi geçirecek kadar hırpalanmış üç işçi, soğuktan titreyen halk çocukları, coplanan, biber gazı sıkılan muhalefet milletvekilleri, dövülmüş, gözaltına alınmış sendika yöneticileri ve yerlere atılmış, ezilmiş Türk bayrakları vardı…

Şimdi soruyoruz; demokratlar, liberaller, sosyalistler nerdesiniz?

Nerdesiniz ey hümanistler?

Diyarbakır’ın sesi olanlar, neden Ankara’nın sesi olamadınız?

Aranızda en solcu geçinenler, neden gazetelerinizde haberleri Türk bayraklarını sansürleyerek verdiniz?

Çünkü siz ve sizin gibiler için PKK paçavrası dokunulmaz, Türk bayrağı yasaktır.

Kürt’e  terör  bile  hak,  Türk’e  en  masum  sendikal  mücadele  bile

yasaktır.

Okumaya devam edin ‘İşte AKP’nin demokratik açılımı: PKK’lılara af, işçiye cop; Apo posterine hoşgörü Türk bayrağına saldırı’

19
Ara
09

Herşey kontrol altında

Krizler  teğet  geçti,  işsizlik  varsın  artsın,

Alış  veriş  bilmeyen  işyerini  kapatsın.

Fabrikadan  kovulan  evde  yan  gelip  yatsın,

Çarşı  pazar  diyere k siz  sokağa  çıkmayın,

Herşey  kontrol  altında  sakın  panik  yapmayın.


İşçiler  mutlu  mutlu  meydanlarda  sulansın,

Memurlar  isteğiyle  çamurlara  bulansın.

Hakkını  arayanlar  haklanı p haklı  yansın,

Bu  güzelim  günlerde  havadan  nem  kapmayın,

Herşey  kontrol  altında  sakın  panik  yapmayın.


Gripten  ölmemişsin,  şükret  ki  yaşıyorsun,

Şu  aşı  sorununu  neden  hep  kaşıyorsun ?

Her  kafadan  bir  ses  var,  haklısın  şaşıyorsun,

Aklını  yorma  boşa , suskunluk  olsun  payın,

Herşey  kontrol  altında  sakın  panik  yapmayın.


GDO  nedir  diye  araştırmayı  bırak,

Dua  et  her  melãnet  bizlerden  olsun  ırak.

Şeyhi  dinle  mürit ol,  kendini  ona  bırak,

Beraber  yürüyelim  başka  yola  sapmayın,

Herşey  kontrol  altında  sakın  panik  yapmayın.


Molotoflar,  bombalar  bayram  gibi  ortalık,

Seyirlik  olay  bunlar  bakalım  alık  alık.

Canı  kurtarmaya  bak,  herşeyin  başı  sağlık,

Eviniz,  arabanız  yakılmışsa  yok  sayın,

Herşey  kontrol  altında  sakın  panik  yapmayın.

Okumaya devam edin ‘Herşey kontrol altında’

16
Ara
09

Ne mutlu bize ki Türk’ün partisi kuruluyor

Türk devleti genelde toplumcu ve devletçi bir yapılanma ile yönetilirdi.

Halk, devlet karşısında olabildiğince özgürdü.

Ve devletin varlığı, milletin yaşamasına bağlı olarak algılanırdı.

Şeyh Edebali, Osman Gazi’ye vasiyet ederken, “Ey Oğul! Beysin… İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.” der.

Bu sözler, devletin temelinin insan olduğunun açık olarak vurgulanmasıdır.

İnsana değer vermeyen, insanı insan olarak görmeyen, insan odaklı olmayan yönetimlerin uzun ömürlü olmadığının örnekleri, tarihin tozlu sayfaları arasında oldukça çoktur.

Gelelim günümüzün insanına; milletimizin devletten istedikleri nedir?

Adil yönetim, ekonomik istikrar, güvenlik içinde yaşamak.

Sizce bu isteklerimiz çok mu?

Bunların hangileri bize verilmiş? Hiçbiri demek zorundayım.

Çok acı olsa da durum ortada.

İsteklere baktığımız zaman, hemen her halkın devletinden beklentilerinin temel alındığını görürüz.

Türk toplumu devletine inanır, güvenir, bu yüzden devletini her zemin ve koşulda korur, korumak için ölümüne mücadele eder (şehit olacağını bile bile askere gider) yani görevini yapar.

Devleti de, ona ekonomide istikrar sağlayarak gelirden eşit paylaşım sağlar, muhtaçları korur, adalet duygusunu işletir ve adil bir yönetim sunar, iç ve dış güvenliğini sağlar

(PKK’nın güvenliğini sağlamaktan Türk’e sıra gelirse…).

Türk devleti, devletin kurucusunun, yaşatıcısının millet olduğunu biliyordu, millet olmazsa devletin olmayacağının farkındaydı.

Aynı şekilde millet de, varlığının devlete bağlı olduğunu biliyordu.

Bu yüzden ikisi arasında gizli bir anlaşma vardı.

Bu anlaşmaya uyulduğu zaman, devlet ve millet birlikte yaşayacaktı.

Devlet devletliğini yapacak, millet de kendine düşen görevi yerine getiecek…

Tarih boyu kurulan Türk devletlerinde, bu gizli anlaşma en güzel şekilde uygulandı ve Türk devletleri varlıklarını sürdürürken millet de haklarını kullanarak huzur içinde ve mutlu yaşadı

(O günün insanı neden uzun yaşamış, kanıtı bu olsa gerek).

Eski Türk devletlerinde, hırsızlık yapmak, devlet malını çalmak ya da peşkeş çekmek, yalan söylemek, hak etmeyene devlet görevi vermek, insanları aldatmak, casusluk yapmak, düşmanla işbirliği yapmak töreye göre suç sayılırdı.

Töre gereği bu suçlar ağır suçlardı ve karşılığında idam cezası bile verilebilirdi

(Günümüzde ise casusluk yapanlar ödüllendiriliyor).

Okumaya devam edin ‘Ne mutlu bize ki Türk’ün partisi kuruluyor’

16
Ara
09

Bu kalp seni unutur mu ?

Konu halen medya…

Bir dizi film yapıyorlar, nur içinde yatsın, Fikret Kızılok’un bir parçasının ismi : Bu kalp seni unutur mu ?

Elbetteki bizdeki bu kalpler tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye için hiç düşünmeden canlarını veren hayatlarının baharını hapishanelerde geçiren canları hiç unutur mu ?

Unutmaz.

Hele de o günleri işleyen bir dizi film olursa oturup tüylerimiz diken diken olup izleriz.

Tamam ama ortada ilginç bir olay var.

Bu işi yapan TV kanalı birden bire bağımsızlık ve demokrasi saflarına mı geçti de bunu yayınlıyor?

E hadi şaşırdı öyle oldu diyelim.

O halde neden Fatsa’dan, işkence ile katledilen, seçilmiş Fatsa belediye başkanı olan

Fikri Sönmez’den, 17 yaşında yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren’den, Tariş

olaylarından, vaktiyle şu meşhur Ahmet Altan’ın infazını alkışladığı idam edilmiş

Hıdır Aslan’dan, İlyas Has’tan ve nicelerinden hiç bahsetmiyor da….

Dooooğruca gidip Diyarbakır Cezaevi’nden başlıyor işe…

Ya bu TV’ler bu işlere böyle işlerine geldiği gibi el atamamalı ya da belki biz bu isimleri ağzımıza almamalıyız ve onları anmayı bu türlü TV organizasyonlarına bırakmalıyız.

Gerçekten düşündürücüdür.

Milyon dolarlarla oynayan bir TV kanalı eski siyasi tutuklu ve mahkumların yaşamlarından kesitler içeren bir dizi film yapıyor ve daha ikinci, üçüncü bölümünde doğruca Diyarbakır’a gidip Mazlum Doğan’ları Kemal Pir’leri cezaevinde kendini yakan ilk PKK kurucularını işliyor.

Hem de tam PKK’nın kuruluş yıldönümüne 2 ya da 3 hafta kala.

Düşünün bir.

Bunu hala PKK’nın ABD güdümünde olduğunu göremeyen sempatizanları varsa onlar bile sempati duymadan önce bir düşünsünler.

Ama bu TV kanalını son derece bağımsız demokratik ve güçlü Türkiye yanlısı, vatanperver bir TV kanalı olarak görebilene helal olsun diyor başka da bir şey demiyoruz.

Neden tam ülkeye zorla Kürt açılımı konuşturulurken bu TV kanalı PKK’dan yana tavırlı böyle bir dizi film koyuyor ekranlara.

12 Eylül süreci tüm halkın inim inim inletildiği bir acı süreciydi. Peki ama neden tam da Kürt açılımı konuşulurken bir TV kanalı kalkıp böyle bir dizi yaptı hem de bir iki bölümde soluğu Diyarbakır da aldı…

Okumaya devam edin ‘Bu kalp seni unutur mu ?’

16
Ara
09

Uyduruk Kürtçü tarih saçmalıkları

Peki, bu Kürtçülerin izledikleri üçkağıt politikası nedir? Soy avında kendileri hakkında hiç denecek kadar az veya çok az bilgi olup bu nedenle rahatça
kullanabilecekleri halkları ”ata” olarak seçmeleri…
Yalan yanlış teoriler üretebiliyorlar. Çala kalem, akıllarına ne gelirse “Kürt tarihi” adı altında piyasaya sürüyorlar. “Ben yazdım oldu”ya getiriyorlar. Nasıl olsa eldeki bilgi yetersizliğinden dolayı
bu halkların etnik kökenlerinin istismar edilmesi son derece kolay olabiliyor. Nitekim,
Şerefhan Ciziri adlı Kürtçünün söylemi konu ile ilgili çok önemli ipuçları veriyor.

Kürtçü tarih = Kepâzelik

İnsan, yaşadığı süreç boyunca, ancak yaşadığı dönemin olaylarını bilebilir. Geçmişte, yaşamasının mümkün olmadığı olayları bilebilmesine olanak yoktur. Bütün bunları, geçmiş dönemlerin olaylarına ışık tutan tarih, etimoloji, söylencebilim, arkeoloji, etnoloji gibi bilim dallarına dayanarak öğrenebilir. Bu bilim dalları da geçmişten kalma belgelere, arkeolojik buluntulara, dilsel ya da folklorik malzemeye, söylenceye veya bunlara benzer maddi delillere dayanarak geçmişin olayları hakkında açıklamalar getirir. Ancak bu açıklamalar kaçınılmaz olarak belli bir subjektifliği de içerirler.

Ama tabii ki, subjektifliğin de bir ölçüsü olmalıdır.

Kürtçülerde ise bu subjektivizm, bütünüyle kepâzelik noktalarına taşınmıştır.

Antik Çağdaki tüm Ön Asya uygarlıklarını inanılmaz bir açgözlülükle, cehâletle ve hiç utanmadan kendilerine mal etmeye kalkışmışlardır.

Bu tarihî dönemde, nerede Kürt ismini çağrıştıran bir halk, devlet, kral veya Tanrı adı varsa ya da kendilerine ait olduklarını iddia ettikleri coğrafyada ne kadar devlet ortaya çıkmışsa, hemen hemen hepsini sahiplenmişlerdir. Ksenephon’un “On Binlerin Dönüşü” adlı eserinde dağlık alanda yaşayan “Kardoukhoi” adlı savaşçı bir kavmin adı mı geçmiş, haydi hep birlikte “Kürt” adına benzeyen bu kavmin üstüne atlamışlardır. Bir başkası çıkmış, yine isim ve coğrafya benzerliğinden hareketle “Gutiler”i Kürtlerin atası yapmış, bir diğeri ise Selefkos’un birliklerinde savaşçı ve sapancı olarak da yer almış olan “Cyrtiiler”i, Kürt adını çağrıştırması nedeniyle “ata” olarak ilan etmiştir. Kimisi de, Tori’nin yaptığı gibi Kardumiaş Tanrı adını “Kürt” adını anımsatıyor olması nedeniyle Kürt birliğini sağlayan simge olarak sahiplenmiştir.

Bakmışlar, Zağroslar’ın yüksek yaylalarında “Lulu” adında yaşamış bir kavim var, orası oldum olası Kürtlerin yurdudur deyip haklarında hiç denecek kadar az bilgi olan Luluları bir kalemde “Kürt Lulular” olarak piyasaya sunmuşlardır.

Kürtlerin Ata arayışları

Bakınız, “Kürtçü Heredot” Cemşit Bender’in “sayısız ataları” arasında yer alan ve önüne “Kürt” sıfatını eklemeyi özellikle ihmâl etmediği “Kassitler”i “Kürt” yapan kanıtlar nelermiş;

1) “Kassitler”in Tanrılarından biri olan “Huza”nın Kürtlerde “Huda” olması.

2) “Kassitler”de “ea” olan suyun Kürtçede “av” olması.

3) “Kassitler”in Tanrıçası olan “Sin”in Ahmet Hani’nin Mem ve Zin’inde Mecnun’un Leyla’sı olarak simgelenmesi.

Evet! Hepsi bu kadar… Güzel de, “Huda” ve “Av” Farsça kelimeler… Buna ne diyeceğiz? O zaman demek ki, “Kürt Kassitler” Kürt değil Farsîymişler. Bununla ilgili araştırmacı Ali Rıza Özdemir şunları yazmış; “(…) Sadece birkaç kelime üzerinden geçmiş kavimlerin kökenleri açıklanamaz… Öyle olsa idi, Kassitlerin ve Mittannilerin mabutlarının adı olan “Turgu”nun Türk olduğunu ve bu Türk’ün ‘Kürtlerin Tanrısı’ olduğunu iddia etmemize ne engel olabilirdi?…”

Yine, Kürtçülerin hepsinin tanıdığı Kürdolog Bazil Nikitin bu konuda şunları söylüyor; “Coğrafi deyimlerdeki raslantısal bir ses uyumuna dayanan, az çok zekice yapılmış bir karşılaştırma hiçbir şekilde çözüm vermez…”

Şimdi Kürtçü Tori’nin “Ata halklarına” bir göz gezdirelim! O, Kürtlerin kökenlerini âri orijinli 9 toplulukla temellendiriyor. Onlarda şunlarmış: Lulular, Gutiler, Kassiler, Nairiler, Urartular, Mannailer, Medler, Hurriler, Mittaniler.

Botan Ahmedi adlı Kürtçüye göre de, Kürtlerin kökeni yine Antik Çağa dayanıyormuş ve Gutiler, Lulular, Kassitler, Mitanniler, Haldiler (Urartular), Medler, Subariler, Nayriler, Kardular hep birer Kürt devletiymiş.

Cemşit Bender de “Kürt Tarihi ve Uygarlığı” adlı kitabında benzer bir yaklaşımla Gutileri, Kassileri, Mittanileri, Hurrileri, Urartuları vs. Kürtlerin ataları olarak göstermiş.

El insaf be birader! Başkalarının hiç “ata”sı olmasın mı?! Hepsi sizin mi?…

Siyasal Kürtçüler işte böyledir. Yalan üzerine kurulmuş “Kürtçü tarih yazımında” “Bozacının şahidi şıracı” orta oyununu oynamaya bayılırlar. Hepsi, tarihi tahrif ederek olmayan atalarını hep aynı kavimlere endekslerler ki, ortak bir “ata portföyü” oluşturabilsinler.

Esasında bizim bu kadar kavme razı olmamız lâzım! Çünkü, Mehmet Emin Zeki ile Ağrı isyanını yöneten Yüzbaşı İhsan Nuri’ye kalsaydık yanmıştık. Baksanıza, onlara göre kimler Kürtlerin “ataları” imiş; Sümer, Subar, Asur, Guti, Lulu, Kusi, Kasit, Mitani, Nayri, Muşki, Halti, Mannai, Urartu, Cyrtii, Kimmer, Saka, Kardu, Med, Pers, Sasani vs. tüm kavimler…

Uyduruk tarihin çıkışsızlığı

Yeni kuşak Kürtçüler ne yapmış ?

Sümerler, Asurluları, Sakaları (İskit), Perslileri, Sasanileri listeden çıkarmışlar.

Neden ?

Aksi halde bombaları feci şekilde patlayacaktı da ondan !

Bir kere Sümerleri işin içerisine katarlarsa biliyorlar ki; her ne kadar Faik Bulut ve Şerefhan Ciziri gibi Kürtçüler inanılmaz câhilce görüşler ileri sürerek Sümerlerin Türklerle bağını kesmeye çalışsalar da, Sümerlerin Türk kökenli olduklarına dair çok sayıda saygın biliminsanı tarafından son derece kesin ve net kanıtlar ortaya konduğu için bu durumda başlarına büyük iş almış olacaklardı.

Çünkü, o zaman Kürtlerin kökeni düşman oldukları Türklüğe bağlanacaktı.

Böyle olunca da hem efendileri olan sömürgeciler hem de taşeron olarak kendileri “ayrı bir millet” oldukları tezini ileri süremeyeceklerdi.

Ayrıca, elde çivi yazılı tablet şeklinde o kadar çok arkeolojik kanıt var ki, millete sahte atalarını Sümerler diye yutturmaları da mümkün olamayacaktı.

Okumaya devam edin ‘Uyduruk Kürtçü tarih saçmalıkları’

16
Ara
09

Abimm: İnsanlığı bize hatırlatıyor

Fettullahçılar Abimm’e karşı tavır aldı !

Son yıllarda Türk sineması yapılan yeni filmlerle atağa kalkmış durumda. Artık her hafta yeni bir Türk filmi vizyona giriyor. Böyle bir durum tabii bize mutluluk veriyor. En azından artık içi boş, kuru Amerikan propagandası yapılan filmleri izlemek zorunda kalmıyoruz.

Bu film kumpanyası arasında geçtiğimiz hafta da yeni bir Türk filmi daha vizyona girdi. Başrollerini Mustafa Üstündağ ve Levent Üzümcü’nün oynadığı, Şafak Bal’ın yönetmenliğini üstlendiği “Abimm” filmi. “Abimm” filminin galası, 1 Aralık’ta Lütfü Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapılırken, film 4 Aralık’ta izleyicilerle buluştu.

Galaya sinema dünyasından birçok oyuncu, eleştirmen davet edildi. Galaya katılımın yüksek olmasının yanında filmin başrol oyuncusu Mustafa Üstündağ’ın eski film ekibi olan Pana Film davet edildiği halde katılmadı. Mustafa Üstündağ’ın Pana Film’le ilişkisi hatırlayacağınız gibi Kurtlar Vadisi dizisinde oynadığı Muro karakterinden kaynaklanıyor. Muro karakteri ile ünlenen Üstündağ’ın Pana Film ile yollarının ayrılmasının sebebi Pana Film ekibinin Fethullahçı camiaya katılması oldu. Necati ve Raci Şaşmaz kardeşlerin Fethullahçı Star TV ile antlaşmasının ardından Kurtlar Vadisi farklı bir yönelime girdi ve bu arada Üstündağ ile de yolları ayırdı. Şaşmaz kardeşlerin Abimm filminin galasına gelmemelerinin sebebi Mustafa Üstündağ’a karşı aldıkları ideolojik tavır olsa gerek. Galanın ertesi günü Zaman gazetesinin filmle ilgili yaptığı tek haber Pana Film’in galaya katılmaması olunca Zaman-Fethullah-Pana Film üçgeninde her şey daha net anlaşıldı.

Türk sineması filmine kavuştu !

Türk sineması bağrından bu kadar film çıkartırken aynı zamanda farklı bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Artık yönetmenler ve filmler ulusalcı olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayrılıyor. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi Amerikan filmlerini izlemek zorunda kalmamak hoşumuza gidiyor. Ancak Türk filmi diye sunulan filmlerin Türklükle alakası olup olmadığı konusunda izleyicinin seçerken biraz uyanık davranması gerekiyor. Mesela yakın zamanda izlediğimiz filmlerden “Güneşi Gördüm” filmi Türk düşmanlığını körüklerken, “Mustafa” filminde ise Atatürk düşmanlığına seyirci kalıyorsunuz.

Tabii bu filmlerin hepsinin sineması dünyasında yerli film kategorisinde değerlendirildiği için Türk filmleri arasında sunuluyor.

Bu tarz filmler yapılmaya devam edilirken “Abimm” filmi bunların arasından kendini sıyırabilmiş durumda. Siyasi bir içeriği olmamakla birlikte filmin ana teması insanın “insan” olduğunu hatırlamasıdır.

Tabii bu kadar Kürtçü ve Şeriatçı filmler arasında Türk insanının ana karakterini yani “insanlığını” anlatan “Abimm” filmi, Türk sinema tarihinde hak ettiği yeri bulacaktır.

Okumaya devam edin ‘Abimm: İnsanlığı bize hatırlatıyor’

15
Ara
09

İşte Türkiye Ey Sayınlar !.

Başbakanın ABD Başkanı Obama’yla görüşme isteğinin yerine getirildiği haftada Türkiye, domuz gribi aşısından sonra önceki kuvvet komutanlarının Ergenekon soruşturması kapsamında sorgulanmaları yanında Apo’nun İmralı yerleşkesine ilişkin santimetrekare kriziyle çalkalanmaktadır. PKK örgütünü kurduranlarla destekleyenlerin, Türkiye içindeki uzantılarıyla yandaşlarının amaçlarını ve neler istediklerini iyice saptamadan, bunların beklentilerini karşılayacak ödünlerin ölçüsünü ve sınırını belirlemeden, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasında vurgulanan ilkelerle bağdaşıklık gözetilmeden açılım kararıyla prim yapmak isteyenlerin büyük yanılgısı her gün ayaklanma-başkaldırma olaylarıyla faturaları ağırlaştırmaktadır. Andlarına aykırı davranışları açık olan milletvekillerine ilişemeyen, devletinin bayrağını koruyamayan yönetim dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir. Diyarbakır, Mardin, Hakkâri, Batman, Mersin ve İstanbul’da bahaneyle sokağa dökülüp her yere saldıran PKK’lıların varlığı yadsındıkça, Türk Bayrağı asılı yerleri ve devleti temsil eden kolluk güçlerine saldırılarına etkin işlem uygulanmadıkça daha yaygın, daha büyük, daha sakıncalı olaylarla karşılaşılacağı kaçınılmazdır. Bugüne kadar yaşanan olaylara ilişkin kestirimlerimizin doğru çıkması halkın içinde gerçeklerle içiçe olmamızdandır. Hiçbir pişmanlık, özür dileme, bağışlanma, düzelme sözü verilmeden, üstelik yürürlükteki kurallara aykırı salıverilmeler terörle sonuç almak isteyenleri şımartmıştır. Cezaların artırılması suçları azaltmaz ama indirilmesi de büsbütün şımartır. Taş atan çocukların, indirim-bağış söylentilerinden sonra, artması ilgilileri uyarmalı, başka önlemlere yöneltmelidir. Ayaklanma, kundaklama olaylarının, Serap Eser’in ölümüyle Reşadiye’deki şehitlerin sorumluları DTP ve iktidardır. İnatları sürüyor. Obama da bizim için olumsuz her şeyin destekçisi.

Başı belirsiz, ucu açık “açılım”ın sonuçları kargaşası kentleri savaş alanına çeviren ayaklanmalarla ortadadır. Kolluk güçlerinin arkadan çevirip yakalama yöntemlerine başvurmadan basınçlı su ve biber gazıyla önlemeye çalıştığı olayların yarın nasıl gelişeceği iyi kestirilmelidir. Gerçekleşmesi olanaksız istemlerle bunları yüreklendiren iktidardaki kimilerinin söylem ve eylemleriyle sayfalarını, ekranlarını, mikrofonlarını bunlara açan çıkarcıların, kürsülerinde konuşturan üniversite sorumlularının payı büyüktür. Kanımızca ayaklanma olayları yönetimin eseridir. İçte ve dışta yurttaşlar arasındaki eşitlik yetirince anlatılıp savunulmamakta, somut kanıtları verilmemekte, yalanlar, yakıştırmalar ve abartılar gerçek sanılmaktadır. Yabancıların ve sözde dostların işine gelen bölünüp parçalanmayı içimizdeki sapkınlar da bilimsel sanlarından utanmadan, demokrasi ve insan haklarını sömürerek savunmakta, tarikatçılık ve ümmetçiliği inanç sömürüsüyle sürdüren iktidar kesimi de gerekli işlemleri yaptırmayıp yalnız karşıtlarını sindirip silmeye çalıştığından doyurucu bir sonuç alınmamakta, huzursuzluk giderek artmaktadır.

Bu olumsuzluklara değinip önlenip giderilmesini isteyenler de suçlanmaktadır.

Açılımı yetersiz bulan bölücüler Anadolu içinde askerlerimizi şehit ediyor.

Okumaya devam edin ‘İşte Türkiye Ey Sayınlar !.’

15
Ara
09

Kürtçüler, Atatürk’ten intikam alıyorlar !

Cumhuriyet dönemi Kürt politikasına saldırıyorlar

10 Kasım’da mecliste “PKK açılımı” yapan AKP, tüm açıklamalarına karşın ortaya somut bir şey koymadı. Daha doğrusu koyamadı, çünkü yemedi! Ama anlayabildiğimiz kadarıyla Türk askerine, polisine taş atan PKK’lı çocukların affı söz konusuymuş! Anlaşılıyor ki kamuoyundan gelen tepkilerden çekinen AKP, belli ki “PKK açılımını” da diğer açılımlarda olduğu gibi bu topluma “hazmettire hazmettire” kabul ettirecek.

Gösterilen tepkilerin en büyüğünü ise “Dersim” diye bir ilimiz olmamasına karşın Cumhuriyet dönemindeki Tunceli’deki isyandan bahseden CHP’li Onur Öymen’in: “Dersim isyanında analar ağlamadı mı? Kimse ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ dedi mi?” sözlerine gösteriyorlar.

Onur Öymen bu sözlerinden dolayı bir de özür diledi ki, onu da anlayamadık! Bugün Atatürk’ün partisi olduğunu söyleyen CHP bile Cumhuriyet dönemi Kürt politikasını doğru dürüst savunamamaktadır! Görülüyor ki, Atatürk dönemi Kürt politikasını savunmak bile suç olmuştur artık.

İktidar ve iktidar yalakaları bir olmuş, Atatürk dönemi Kürt politikasını yargılıyorlar. Sanki Tunceli isyanında Kürtler suçlu değil de, Kemalist yönetim suçlu. İşte dün olduğu gibi bugün de Kürtçüleri suçlu bulmayanlar devleti suçlu buluyor. Eli kanlı terör örgütü PKK masum pozlarına büründürülürken, devlet ise suçlu pozisyonuna sokulmaktadır.

AKP’nin Alevi ve solcuları

İşte böyledir Kürt-İslamcılarımızın halleri. Peki ya meclisteki “PKK açılımına” tepki göstermeyip bir de AKP’nin Alevi açılımından medet uman sözde Alevilerimize ne demeli? Kendi ayıplarına bakmadan Onur Öymen’in istifa etmesini istiyorlar, madem mezhebinize bu kadar sahipsiniz o zaman mecliste Diyanet bütçesi görüşülürken “Bugün Alevilere tahsisat düşünülürse, yarın Mecuziler, Vahabiler, Satanistler de benzer taleplerle gelebilir.” diyerek Alevilerle Satanistleri bir tutan AKP’li Mustafa Özbayrak’ı niye istifa ettiremediniz? Aslında nedeni çok basit, çünkü AKP’nin sizlere hem Kürtçülük konusunda hem de Alevilik konusunda vaatleri vardır da o yüzden AKP’ye gereken tepkiyi gösteremiyorsunuz!

Aslında sözde Alevilerin Onur Öymen’e tepki göstermesi anlamsızdır. Çünkü Tunceli isyanı bir Alevi isyanı değildi.

O halde ne diye sözde Aleviler Onur Öymen’e tepki gösteriyorlar? Demek ki, AKP’ye payanda olmuş sözde Alevilerimiz AKP yerine Onur Öymen’e ve Cumhuriyet dönemi Kürt politikasına düşmanlık yapmayı uygun görüyorlar. Demek ki sözde ilerici olan Alevilerimiz, solcularımız bir Kürt feodali tarafından çıkartılan gerici ayaklanmayı sahipleniyorlar.

Kürt ayaklanmaları ve devletin mücadele yöntemi

Ama bakıyoruz sözde solcularımız Cumhuriyet dönemini yargılıyor. Oysa Sovyet Rusya bile cumhuriyetin ilk yıllarında Kürt Şeriatçıların çıkarmış oldukları ayaklanmaları gerici bir ayaklanma olarak görmüş ve Türkiye devletini savunmuştur. Bu haklılığını bilen o zaman Türk devlet yöneticileri ise Kürt ayaklanmalarına karşı çok sert sözler söylemişlerdir. İsmet İnönü Ağrı isyanından sonra: “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.” diyordu. Ya Mahmut Esat Bozkurt ne diyordu? “Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmeti olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!” diyordu. Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen ise Tunceli isyanında Kürt bölücülerin üzerine bomba yağdırıyordu.

Tabii tüm bunlar, bizlere, Atatürkçülüğün anlatıldığı derslerimizde, kitaplarımızda

Atatürk’ün emperyalizme karşı mücadele veren antiemperyalist bir lider olduğu

anlatılmadığı gibi Atatürk’ün tüm yaşamının İngilizler ve diğer emperyalist devletlerle

işbirliği yapan Kürtlerin çıkarmış olduğu ayaklanma ve isyanları bastırmakla, bunlarla

mücadele etmekle geçtiği de anlatılmamış ve işlenmemiştir.

Atatürk Milli Mücadeleyi başlattığı günden itibaren 19 ayaklanma bastırmak zorunda

kalmıştır.

Bu isyanların en sonuncusu olan Tunceli isyanı 1937 yılında olmuştur.

Yani Atatürk ’ün vefatına yakın bir dönemde olmuştur.

Okumaya devam edin ‘Kürtçüler, Atatürk’ten intikam alıyorlar !’

15
Ara
09

Dünya’dan

Rus basınından Putin’e : “Atatürk’ü örnek al”

Rusya’da İngilizce olarak yayınlanan Moscow Times gazetesinde Amerika’da yaşayan Rus ekonomist Aleksy Bayer imzalı “Rus Atatürk’ü arayışı” adlı bir makale yayınladı.

Rusya’nın mevcut durumunu Osmanlı’nın son dönemine benzeten Bayer, Rusya’nın birçok eksiği olmasına rağmen Putin’in buna gözlerini kapadığını belirtiyor. Makalede yazar, nüfusun düşüşü, demografik dengesizlik, hızla artan yolsuzluk, ülkenin güneyine yönelik Çin yerleşimi karşısında etkisiz kaldığı için Putin’i eleştiriyor.

“Bir zamanlar büyük olan bir ulusun can çekişmesiyle yeniden yüz yüze kalabiliriz.” diyen Bayer, Rusya’nın durumunu Osmanlı İmparatorluğu’nun “Hasta Adam” adı verilen çöküş dönemine benzeterek Atatürk örneğini verdi.

“Tüm Avrupa coğrafyasında savaşlar meydana geldi, ancak Türkiye subay olan aydınlanma taraftarı Mustafa Kemal Atatürk’ün liberal reformları sayesinde ulusal bir felaketten kurtuldu. Başbakan Vladimir Putin, ne yazık ki böyle bir yenilikçi olamadı. Ama hâlâ bir ‘Rus Atatürk’ü olabilir.”

Bayer’in Atatürk’ü liberal bir reformcu olarak tanımlaması üzerine çok şey söylenebilir. Sonuçta emperyalizmin dün olduğu gibi bugün de 1 numaralı hedefi Atatürk’se, bu O’nun devrimciliğinden ve hâlâ ayakta kalabilmiş olmasından kaynaklanıyor.

Ama esas önemli olan Rusya’nın çöküşünü ancak ve ancak Atatürk gibi bir liderin durdurabileceğinin kabul edilmiş olması.

Atatürk adı tüm dünyada, dost düşman herkesin gözünde ulusal direniş ve diriliş anlamına geliyor.


“Evo, Evo, Yeniden Evo !”

Bolivya’da geçtiğimiz hafta yapılan genel seçimlerin galibi yine Evo Morales oldu.

Seçimlerden iki üç hafta önce yapılan anketlerde, seçimlerin kesin galibi olduğu ortaya çıkmış olan Morales, anketlerdeki % 52’lik oy oranını da aşarak, %63’lük halk desteğiyle tekrar başkanlığa seçildi.

Anketlerde de % 18’lik oyla en yakın rakibi olarak görülen Manfred Reyes Villa da %27 oy aldı.

Destekçilerinin “Evo, Evo, Yeriden Evo!” sloganlarıyla kutladıkları seçim zaferini Morales de devrimci gündemin cesaretle devam ettirileceğini söyleyerek kutladı.

Seçim sonuçları, kongrenin üçte ikisini ele geçiren Morales açısından önemli bir başarıyı daha gösteriyor. Morales karşıtı muhalefetin kalesi sayılan Santa Cruz’da Morales’in oy oranı % 43! Öyle görülüyor ki Morales attığı devrimci adımlarla muhalefetin kalesini de düşürmek üzere.

Ezici seçim sonuçlarının andından muhalefete de seslenen Morales, “Önce Bolivya gelir” diyerek muhalefete bundan sonrası için bir yol gösterdi.

“Kongrenin üçte iki çoğunluğunu ele geçirdikten sonra değişim sürecini derinleştirmek ve hızlandırmak için büyük sorumluluğumuz var. Gelin bize katılın.”

Morales yaptığı bu çağrıyla aslında bundan sonrası için muhalefete kibarca akıllı olması gerektiğini hatırlatmış.

Çünkü geçen yıl Morales karşıtı 5 zengin eyalet özerklik talepleriyle isyan etmişti.

Morales, 2005 yılında % 54’lük oy oranıyla Bolivya’nın yerli (Aymara) kökenli ilk devlet başkanı olmuştu.


Irak’ın yeni seçim yasası


ABD tarafından getirilen “demokrasi”nin Irak’a yerleştiğinin ve böylece Saddam sonrası tam
anlamıyla “özgür” bir Irak devletinin ortaya
çıktığının propagandası yapılıyor. Tabii madalyonun bir de diğer tarafı var.
Geçen hafta bu gelişmeler yaşanırken, Irak beş yerde birden eş zamanlı patlamalar ve intihar saldırısıyla sallandı. Saddam’ın önemli adamlarından ve aynı zamanda kuzeni olan Ali Hasan El-Mecid’in seçimlerden önce idam edilmesi gündeme getirildi.

BM ve ABD gölgesinde anlaşma

Irak’ın yeni seçim yasası onaylandı.

Daha önce önümüzdeki yılın Ocak ayında yapılması planlanan seçimler, Meclisteki sandalye dağılımı konusundaki bir anlaşmazlıktan ötürü yasanın devlet başkanı yardımcısı Tarık El Haşimi tarafından veto edilmesiyle ileri bir tarihe ertelenmişti.

Sünnilere yeterince sandalye ayrılmaması yüzünden veto edilen yasanın yeni hali konusunda parlamentonun oybirliğiyle verdiği kararla kabul edildi. Oybirliği ile onaylanan yasanın yeni halinin azınlıklara geniş haklar verdiğinde ikna olan Haşimi’nin vetosunu geri çekmesiyle yasa onaylanmış oldu.

Tabii haftalardır süren tartışmalar sonrası alınan kararın BM ve ABD’nin katkılarıyla alındığını da belirtmeden geçmeyelim. Bu durumda seçimlerin devlet başkanının vereceği karara da bağlı olarak Mart ayında yapılması planlanıyor.

Yasayla ilgili vetonun geri alınması kararının altında azınlıklara geniş hakların verilmesi gösterilmişti.

Seçimler sonrası oluşacak tabloya kontenjanlar açısından bakıldığı zaman var olan hakların kime yönelik olduğu ortaya çıkıyor.

Yeni yasayla birlikte Meclisteki sandalye sayısı 275’ten 325’e çıkarılıyor. Ayrıca Kürt vilayetlerinin sandalye sayısı da artırılıyor.

Bu iki gelişmeye bir de ABD tarafından işgal edildiği günden bu yana gerek işgalci ABD askerleri gerek Kürt peşmergeler tarafından sistemli bir şekilde katledilen Türkmen nüfusu ekleyince, planın bilinçli bir gidişatı olduğu da görülüyor.

Daha az Türkmen ve Arap, daha çok Kürt!

Okumaya devam edin ‘Dünya’dan’

15
Ara
09

Muş gerginliği

Muş’un Bulanık ilçesinde DTP’lilerin yaptığı gösteride ortalık karıştı. Bir esnaf iş yerini taşlayan ve otomobilini yakan göstericilere kalaşnikofla ateş açtı.

Gösteri nedeniyle kepenklerin kapatıldığı ilçede manifaturacı olduğu belirtilen Turan Bilen isimli bir esnaf, işyerini taşlayan göstericilere kalaşnikofla ateş açtı.

Saldırıda Kemal Kayacan ile Nejmi Oral isimli iki kişi yaşamını yitirdi. Olayda 7 kişi de yaralandı.

Muş’un Bulanık İlçesi’nde kapatılan DTP’nin ilçe binası önünde yapılacak basın açıklamasına katılanlar, işyerlerini ve polisi taş yağmuruna tuttu. Yaklaşık bin 500 kişinin katıldığı gösteriler sırasında 2 kişi öldü.

Bulanık’ın Aslanpaşa Caddesi’nde kapatılan DTP’nin ilçe binası önünde basın açıklaması nedeniyle esnaf işyerlerini açmadı. Bugün saat 11.00 sıralarında yaklaşık bin 500 kişinin katıldığı toplantı başlamadan bazı gruplar, işyerlerine saldırdı. Çevrede önlem alan polis, göstericilere engel olmak için tazyikli su ve gözyaşartıcı bomba kullandı. Atılan taşlarla açık olan bankaların ve işyerlerinin camları kırıldı.

MANİFATURACI DÜKKANINA SALDIRAN GÖSTERİCİLERİ ÖLDÜRDÜ

DTP’nin kapatılma kararını protesto nedeniyle Bulanık’ta olaylar yer yer devam ederken, saat 12.00 sıralarında Şehit Üsteğmen Suat İsakoğlu Caddesi’nde manifaturacılık yapan T.B., iddiaya göre işyerini ve otomobilini tahrip ettikten sonra yakmak isteyen göstericilerin üzerine kalaşnikofla ateş açtı. Açılan ateş sonucu yaralanan 2 kişi kaldırıldığı hastanede öldü.

Olaylar sırasında yaralanan 6 kişiden 2’si kaldırıldıkları hastanede öldü. Bulanık Devlet Hatanesi’nde ise 4 yaralı tedavi altına alındı. Çatışmaların yer yer devam ettiği Bulanık ilçesine çevre il ve ilçelerden takviye kuvvet gönderildi.

BİR KİŞİ GÖZALTINDA

Muş’un Bulanık ilçesinde 2 kişinin öldüğü 7 kişinin yaralandığı olayla ilgili, göstericilere ateş ettiği iddiasıyla bir kişi gözaltına alındı

ESNAF OTOMOBİLİ YAKILINCA ÇILGINA DÖNMÜŞ

Bulanık ilçe merkezindeki izinsiz gösteri sırasındai silah kullanılmasına ilişkin olarak, T.B isimli bir esnaf yakalanarak gözaltına alındı. T.B’nin, iş yerinin camlarının göstericiler tarafından kırılması, otomobilinin yakılması üzerine göstericilere ateş ettiği ifade edildi.

15
Ara
09

Tokat eylemi ve torbayı büzebilmek

Tokat’ın Reşadiye ilçesi kırsalında 7 asker şehit edildi, 7 ocak söndü, çocukları babasız, eşleri kocasız, ana-babaları evlatsız kaldı.
Şehit olan Uzman Çavuş’un cenaze töreninde, şehidin 2,5-3 yaşındaki kızına, tabutun üstündeki babasının resmi gösterilerek “Baban nerede göster bakalım” diye sordular. Yavru, o küçücük, minicik işaret parmağıyla resmi gösterdi ve “İşte babam” diyerek, sevinçle, heyecanla gülümsedi. Oysa resimdeki babası, O’nu kucağına alan, okşayan, öpen babası, şimdi o tabutun içindeydi ve biraz sonra da ne yazık ki toprağa verilecekti. Olan bitenden hiç haberdar değildi…
Olay, başta Reşadiye ve Tokat olmak üzere, cenazelerin defnedildiği illerde, Türkiye’nin birçok ilinde, PKK aleyhine atılan “Kahrolsun PKK” sloganları eşliğinde, Türk bayraklarıyla protesto edildi.
Aynı sıralarda, Öcalan’ın yeni odasının 17 cm2 küçülmesini protesto etmek için Doğu ve Güneydoğu’nun birçok ili ve ilçesinde de PKK’lılar ve sempatizanlarınca taşlı-sopalı, molotof kokteylli, havai fişekli sokak eylemleri gerçekleştiriliyor, “Yaşasın Apo” ve ”Apo’ya Özgürlük” sloganları atılıyordu.
Ne tezat bir durum…
Bir yerde cenaze defnediliyor, beden 2 m2’lik toprağa veriliyor, “Kahrolsun PKK” deniyor, diğer tarafta 17 cm2 için ortalık yakılıyor-yıkılıyor, “Yaşasın Apo, yaşasın PKK, Apo’ya özgürlük” deniyor.
Gelelim olaya ilişkin tepkilere ve yorumlara…
DTP çevresi, bundan önce de birçok defa olduğu gibi, “Biz yapmadık, onlar yaptı”yı, yani “PKK yapmadı, Devlet yaptı”yı gündeme getirdi. Ancak bu sefer “Devlet”in yerine, “Derin Devlet” dedikleri, “Ergenekon” dedikleri sanal bir yapıyı adres gösterdiler, olayın yeri ve zamanlamasına güya dikkat çekerek, provokasyon şüphesi uyandırmaya çalıştılar.

Hatta bu sefer daha da ileri gittiler. DTP Eşbaşkanı, sivri dilli, asık suratlı Emine Ayna, İstanbul’da PKK sempatizanlarınca İETT otobüsüne atılan molotof kokteyli nedeniyle yanarak hayata veda eden Serap Eser adlı genç kızımızın ölümünü bile şaibeli bulduklarını söyledi. “Serap’ın ailesi bayramda durumunun iyi olduğunu söylüyordu. Oysa şimdi öldü. DTP’nin kapatılma davası, tüm bunlar düşündürücü. Umarım, yeni bir Ergenekon devrede değildir” dedi. Güya Ayna’ya göre, sağlığı iyiye giden Serap kızımız, olaylar daha da büyüsün denilerek, birileri tarafından kasten hastanede öldürülmüştü.
Hangi akılla, hangi mantıkla… Pes… Pes ötesi…

Okumaya devam edin ‘Tokat eylemi ve torbayı büzebilmek’




İstatistikler

  • 1,896,675 Tıklama

Aralık 2009
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Kas   Oca »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 37 takipçiye katılın