26 Oca 2012 için arşiv

26
Oca
12

Erdoğan Kurtlar Sofrasında

Yetiştikleri  karanlık  odalarda,  merdiven  altlarında  kinle  beslendiler.

O  karanlık  odalarda  iftira  ile  beslendiler.  Beslendikçe  daha  çok  zehirlendiler.

Bir  gün  birileri  bu  kin  ve  nefreti  kullanıma  açtı.

Buyurun deyip, dümeni teslim ettiler. Dümeni teslim ederken de “önlerine bir fatura koydular.”

Ankara’nın şerrinden Bürüksel’in şefaati iyidir diyerek başladılar işe. Baba baskısından kaçan cahil genç kızlar gibiydiler.

Yılların ezikliği ile her gölgeyi düşman bellerken, yılların açlığı ile de ülke varlıklarının tepesine çöktüler.

Kendilerini dümene oturtanlara sadakat göstererek efendilerinin çıkarını ülke çıkarının üzerinde tuttular.

Türkiye her yönden kuşatılırken, göbeğinden emperyalist devletlere bağlı medyayı kullanarak halkı uyuttular.

Mirasyedi bir evlat gibi ne var, ne yok acımasızca sattılar.

Üretim, helal kazanç yerine tefecilik tercih edildi. Faiz kıskacında tüketim ekonomisi ile sefa sürdüler.

Küresel elite sadakatle bağlı hayırlı evlatlar oldukları için ülkeye sokulan kaynağı belirsiz paralar suni bir rahatlık yarattı.

Efendi ile uşaklarının düşmanı ortaktı. Anadolu’ya geldiği gibi gidenler ile o yıllarda geldiği gibi gidenlere yataklık edenlerin torunları 100 yıl sonra yeniden buluşma fırsatı yakalamıştı. İşbirlikleri Damat Ferit’i bile kıskandırdı(!)..

 

ABD’li müttefikleri; “bizim çıkarlarımız doğrultusunda çok iş yaptılar” diye övgü yağdırıyordu.

Büyük Ermenistan ve Büyük İsrail’i kurmak isteyenler, Türkiye’nin Asya ile bağını koparıp, Türk’ü nefessiz bırakarak boğmayı planlarken, evlatlıkları planın işlemesi için her şeyi yapıyordu.

AKP’nin dümene oturtulmasından sonra birçok ülkenin sözde soykırımı tanıması tesadüf değildir.

 

Gelin biraz beyin jimnastiği yapalım:

Türk Telekom sözde Ermeni soykırımını tanıyan tek Müslüman ülke Lübnanlı bir iş adamına hediye eder gibi satıldı. Hariri’nin Ermenistan’da soykırım anıtı önünde gözyaşları içinde saygı duruşunda durması Erdoğan için bir engel teşkil etmemişti.

Orhan Pamuk ve intihalci Elif Şafak Türk Milleti’ni soykırımcı ilan ettiğinde gösterilen tepkilere veryansın edip her ikisine sahip çıkan kimdi?

Abdullah Gül, R. Tayyip Erdoğan…

Halaçoğlu Türk Tarih Kurumu’nun başından ne zaman alındı?

Türkiye’de bulunan kripto Ermeniler’i bir bilim adamı olarak açıkladıktan sonra…

Belgeye dayalı bilgileri paylaşınca önce basının kripto Ermenileri ve küresel elite çalışan basının konsomatrisleri ayağa kalktı. Halaçoğlu azgın bir saldırı ile adeta linç edildi. Faşist ilan edildi. Sonra ne oldu?

Halaçoğlu görevden alındı. Halaçoğlu’nun görevden alınması kime kıyak oldu? “Alınma sözünün” İsviçre’de Ermenistan yetkilileri ile yapılan gizli görüşmede verildiği söylendi.

 

Sınırlarımızı tanımayan Ermenistan’a gidip gülücükler dağıtan kimdi?

Abdullah Gül!..

 

Ermenistan sınırını açmaya kalkıp, şartları kabul etmeyen bir avuç Ermeni karşısında aciz kalan kim?

AKP!!.

 

Azerbeycan bayraklarını Bursa’da stada sokmayarak Ermenistan’a yalakalık yapan kim?

AKP!!.

Azerbaycan nerede ise nefes alabileceğimiz tek pencere. Bu pencereyi kapatmak isteyen kim?

AB-D ve İsrail!!..

 

O zaman AKP kimin hesabına çalışmış oluyor?

Türkiye’nin aleyhine, AB-D ve İsrail’in çıkarına…

 

Türkiye’nin soykırım yapmadığını Rus arşivlerinden bulduğu belgeler ile ispatlayan Mehmet Perinçek nerede?

Silivri esir evinde bertaraf edildi.

 

İsviçre’nin sözde soykırım yalanını meclisinden geçirmesine karşılık İsviçre’de gösterdikleri tepki ile İsviçre yargısını sallayan Talat Paşa komitesi nerede?

Denktaş’ı ABD’nin talimatıyla bertaraf edip Ergenekon’dan tutuklamaya kalktılar. Denktaş gibi bir milli kahramanı aslında arkasından hançerleyerek ölmeden öldürdüler.

 

Perinçek’i Silivri’ye tıktılar.

 

PKK’nın Ermenistan’a yerleştiğini, Ermenistan’ın PKK’nın önde gelenlerine vatandaşlık verdiğini anlatan Kemal Kerinçsiz’i Silivri’de esir ettiler.

 

AKP İstanbul Milletvekili olmayan soykırım için “özür” diledi. Peki Erdoğan’ın gıkı çıktı mı? Çıkmadı.

Sükut ikrardan gelmez mi? Gelir.

 

Zamanında meclis başkanına bile işine gelmeyen konuşmayı yapan vekil için “ya bu adamı sustur, ya da ben susturayım” diyen Erdoğan bu vekile niye sessiz kalıyor?

 

AKP’nin küresel elitin Türkiye üzerindeki planlarında taşeron rolünü üstlendiği için olabilir mi?

 

Bu gelişimi takip edemeyenler, Fransa’nın Türkleri soykırımcı ilan etmesine AKP’nin hiçbir yaptırım uygulamayacağını anlayamaz.

 

Azarbaycan’a Ermeni bir sanatçıyı içeri almadı diye AKP nota vermişti, hatırlayan var mı?

 

Peki, Ermenistan Cumhurbaşkanı kendi gençlerine “biz Karabağ’ı aldık, siz de Ağrı’yı alacaksınız” dediklerinde ne yaptılar?

Cevap bile veremediler. Veya sükut ikrardan gelir misali, Ermenistan Cumhurbaşkanı’na hak verdiler(!)..

Oysa bir devletin başka bir devletten toprak talebi savaş sebebidir. Tabii o ülkeyi devlet adamları yönetirse bu kurallar işler. Taşeronlar dümende ise işlemez, işleyemez.

 

Hakkını yemeyelim, AKP Fransa’ya müthiş bir yaptırım uygulamış(!)..

YENİÇAĞ, Güney Akım projesinin ‘devlet destekli’ ortağı Fransız EDF firmasının yüzde 15 pay alacağını dün manşetinden duyurdu(!)..

Ortadoğu 3. Paylaşım savaşının tam merkezine oturtulurken, taraflar hızla yerlerini alıyor. Elimizde olansa, ülkenin kaderini ABD’ye bağlayan Erdoğan ile Kraliçe’nin manevi evladı Gül…

3. Paylaşım savaşında farklı cephelerde yer alan ülkelerin savaşı ülkemize taşınıyor. Ajan cenneti olan ülkemiz AKP sayesinde operasyon merkezi de olacaktır.

“35 köylüyü ABD predatörü vurdu (Aydınlık)” haberi yapıldığında İlker Başbuğ içeri alınarak olay örtüldü.

ABD verdiği bu bilgiyle, bir mesaj mı yolluyordu?

 

Predatörlerin Pakistan’da yaptığı katliamlar hükümete hatırlatılmış, İncirlik’te konuşlanmasına izin vermeyin denmişti ama Erdoğan iradesini çoktan ABD’ye bağladığı için hür olmayan iradesi ile yapabileceği bir şey yoktu.

 

Daha önce WikiLeaks belgeleri ile ufaktan İsviçre hesapları açıklanmış, “söyleriz ha” şantajı yapılmıştı.

 

Erdoğan küresel elitin elinde tutsaktır. Hırslarının tutsağıdır. Bir millete karşı işlediği suçların tutsağıdır. 3. Paylaşım savaşında kurtlar sofrasında şaşkın bir ördektir.

 

İnandıkları masal bitmiş, Türkiye’yi Hz. İbrahim’i ateşe atan Nemrut gibi ateşe atmaktan çekinmeyenlerin yaktığı ateş kendi paçalarından tutuşmaya başlamıştır.

 

Verilen sözler boyunlarında yağlı urgan, Silivri-Hasdal yargısı ayaklarında prangadır.

 

Ortadoğu’da liderliğe soyunurken, yalancı pehlivan durumuna düşmüşlerdir.

 

Ava giderken avlanmış, şantajla devlet yöneteyim derken şantaja boyun eğmek durumunda kalmışlardır.

 

Düşmanımın düşmanı(Atatürk ve kurduğu T.C.) dostumdur diye yola çıkanlar, aslında kendileri bertaraf olmuştur.

 

Banka hesaplarından başka sığınacak yeri olmayanlara, ABD’nin kullanıp kafese kapattığı piyonlar acaba ne ifade ediyor?

 

Sahi ;   “Asiye  nasıl  kurtulur ?”

Zahide  UÇAR

26. 01. 2012

zahide@zahideucar.com

http://zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=103%3Aerdoan-kurtlar-sofrasnda&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

26
Oca
12

“HEPİMİZ HRANT’ıZ, HEPİMİZ ERMENİ’YİZ” DİYE BAĞıRMAK, BİR KİMLİK BUNALıMı, BİR YOZLAŞMA ÖRNEĞİDİR…

Hrant Dink davasına bakan özel mahkemenin cinayetin arkasında bir örgüt bulunmadığını vurgulaması, sanıklara buna göre ceza vermesi hükümet kanadını ve yandaşlarını memnun etmedi.

Bu nedenle “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz” sloganları atarak yürüdüler.

Özel Mahkeme, davanın arkasında bir örgüt bulsaydı, daha doğrusu “Bu cinayeti Ergenekon işlemiştir” deseydi herkes memnun ve mutlu olacak, işine devam edecekti.

Olmadı.

HSYK’nın seçtiği özel yargıçlar bu kez kurallara uymadı. Önlerine gelen kanıtlara göre hareket ettiler.

Ve liboşlar, enteller, hümanist bozuntuları, şeriatçılar, Kürtçüler sokağa döküldüler. “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz” sloganları ile yeri göğü inlettiler…

Siz, bir Amerikalının ya da bir Ermeninin PKK kurşunu ile şehit düşen bir “Mehmetçik”in ölümü karşısında “Hepimiz Türk’üz” diye sokaklarda bağırdığını, çağırdığını, yürüyüş yaptığını gördünüz mü, duydunuz mu hiç?

Ben  görmedim,  duymadım.

Bu  türden  protestolar  ancak  bizim  ülkemizde  görülür.

Emperyalizme göbekten bağlı bu mandacı liboşlar, enteller, ortamına göre Bukalemun gibi renk değiştirip bir anda Ermeni olurlar, Kürt olurlar, Amerikalı olurlar.

Bu bir kimlik bunalımıdır, kültür yozlaşmasıdır. Türklüğün yadsınmasıdır. Emperyalizm onları etnik, dinsel temelde yeniden şekillendirmiş, “Ucube bir aydın tipi” yaratmıştır.

Bu dönemler, Osmanlı’nın son zamanlarında görüldüğü gibi, yabancı baskısının arttığı, yurdumuzu parçalamak için emperyalizmin kolları, bacakları, elleri, kafası, gözü yani tüm gövdesiyle ülkemize girdiği, tüm gücünü seferber ettiği dönemlerdir.

İşte böyle dönemlerde ortaya çıkar kimlik bunalımı yaşayan bu hainler. Bu dönemlerde etnik ve dinsel farklılıklar kaşınır. Enteller, neoliberaler “insan hakları” perdesinin arkasında çeşitli çıkar oyunları oynarlar.

İşbirlikçiler, mandacılar, vatan satıcıları böyle dönemlerde kulluğa soyunurlar.

Açıkça söylemek gerekirse, ”mütareke basını” gibi davranışlar sergileyen, ”yalakalık” yapıp bazı yerlere ”şirin” gözükmeye çalışan bu çevreler, kendi halkına ve özgücüne güvenmeyen kimselerdir.

AB ve ABD kapısından uygarlık ve dostluk bekleyen küreselleşme tutkunları, hümanizm soytarıları artık akıllarını başlarına toplamak zorundadırlar.

Özgüvenini, kendisine saygısını, ilerleme direncini yitiren yönetimleri ve ulusları ne gelişmiş ne de azgelişmiş ülkeler önemser. Bağımsızlığını ve onurunu ayaklar altına almış hiçbir toplum çağdaş uygarlığı yakalayamaz.

Mustafa Kemal Atatürk yıllar önce Söylev ‘de onları şöyle eleştiriyordu:

”Temel ilke, Türk ulusunun onurlu bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir.

Yabancı bir devletin koruyuculuğunu ve kollayıcılığını istemek, insan niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların, isteyerek başlarına bir efendi getirmeleri hiç düşünülemez.”

Uygarlaşabilmek, her şeyden önce bir yapı, bir düşünce biçimi, bir düzen sorunudur. Bir ülkenin ileri mi, geri mi olduğunu anlamak için o ülkenin sosyo-ekonomik yapısına, insanlarının ve özellikle yöneticilerinin düşünce dünyasına bakmak gerekir.

O ülkede çağdışı feodal kalıntılar var mıdır; tarikatçılık, tekkecilik, aşiret reisliği yürürlükte midir? Bölüşüm nasıldır? Halk ulusal gelirden ne oranda pay almaktadır? İşsizlik ve sanayileşme ne durumdadır? Ülkeye bilim mi, kör inanç mı egemendir?

Yüzyılımızın gerçeği şudur: Küresel emperyalizm, kendine bağlı ülkeleri çoğaltma çabasına girmiştir. Onun hedefi, ulusal devletlerin ve ekonomilerin etkinliğine son vererek, yönetimlerin uluslararası sermayenin denetimine geçmesini sağlamaktır. Varmak istediği asıl hedef, dünya egemenliğidir.

Bu öyle bir örgütlenme ve yayılmadır ki, içerisinde ne insan ne insan sevgisi ne de insan hakları vardır. İşte Afganistan ve Irak ‘ın durumu, işte Filistin, işte Libya…

Milyonlarca insan mermiler, füzeler, bombalar altında; açlık, yoksulluk, hastalık bataklığında can verirken, binlerce masum çocuk hiç nedensiz katledilirken, bu kahredici manzara karşısında Yeni Dünya Düzeni, hümanist Avrupa (!) sağır, dilsiz ve kör; kılını bile kıpırdatmıyor.

Batı dünyası sadece etnik konularda sesini yükseltiyor. (o da bir ülkeyi bölme, parçalama, güçsüz düşürme amacıyla…) Böylece kendisini, insanlığa karşı yükümlülüklerini yerine getirmiş, insan haklarını korumuş sayıyor.

Peki, hani nerde barınma, beslenme, sağlık ve eğitim hakları? Hani nerde insanca yaşama koşulları? Batı bu alanda hangi ülkeyi uyarmış, hangi ülkeyi desteklemiş, hangi ülkenin elinden tutmuş? Bir tek örnek var mıdır?

Artık bu gerçekleri görmek, Tanzimat ‘la başlayan, 1950′lerde ve 80′lerde artarak devam eden, 2000′li yıllarda doruğa ulaşan ”küreselleşme, Batılılaşma”sevdamızı yeniden gözden geçirmek zamanı gelmiştir. Şu günlerde, “Türkler Ermeni soykırımı yapmamıştır!” diyen ve yazan herkesi para ve hapis cezasına çarptıran bir kanunun Fransa’da kabul edilmesi böyle bir çabanın önemini daha da arttırmaktadır.

Atatürk’ün hedef gösterdiği ”çağdaşlaşma” (muasır medeniyet), Batılılaşmak demek değildir. Çağdaşlaşmanın sınırları çok daha geniş, evrensel ve hepsinden öte insancıldır. Kemalist anlayış, her zaman ”mazlum ülke”lerin yanında yer almıştır, karşısında değil.

Yeminli Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları tarafından şu gerçek bilinmelidir: Genç Türkiye Cumhuriyeti, 1923 Devrimini izleyen yıllarda, her çeşit kötü koşullara karşın, ayakları üzerinde duran, özgüvenine ve özgücüne dayanarak, ”çağdaşlaşma yolu” nu seçen, aynı zamanda kendine yeten bir ekonomiye sahipti. Dünya ülkeleri ve Avrupa ile de eşitlik, karşılıklı çıkar temelinde dostça ilişkiler kurmuştu.

Büyük işler başarmak isteyen uluslar, yönetimler, Atatürk ‘ün işte bu onurlu, saygın, bilimsel yolunu izlemeli, çağdışı koşullara ve kör inanca karşı savaşım vermelidirler.

Tarikatlarla, tekkelerle, aşiret reisleriyle, teröristlerle kol kola girip, “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” naraları atarak ne insan hakları korunur, ne çağdaş olunur…

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/93988

26
Oca
12

Sıra Geldi Ermenilerin Toprak İstemesine..!!!

Türkiye  Avrupa  Birliği  (AB)’nin  bahçe  kapısında,  koltuğunda  uyum  dosyaları,  bekletiliyordu.

Önce  bahçeye  alınacak  sonra  Avrupa  Birliği  evine  kabul  edilecekti.
Tatlı,  hülyalı  bir  masaldı.
73  milyon  bu  masalla  uyutuldu.

Masalların  da  meyvesi  olur.
Masal  noktalanır,  üç  elma  düşer.
Masalın meyvesini eskiden Avrupa düşmanı olup, 28 Şubattan sonra aniden dönüş yaparak Avrupa hayranı parti kuran politikacılar Tayyip Erdoğan ile  Abdullah  Gül  topladı.

İki  siyasetçi,  “Türkiye’yi  Avrupa  Birliği  tam  üyeliğine  taşıyacağız”  umudunu  rüzgar  yapıp,  “tek  adamlık  ve  sırayla  cumhurbaşkanlığı  yapma  yelkenlerini”  bu  rüzgarla  doldurdular.

Masala  ihtiyaç  kalmadı.

Masalın  sonlanması  gerekiyordu.
Avrupa’nın iki ağır topundan biri olan Fransa, Meclis’inde ve sonra Senatosu’nda; Naziler’in Yahudilere uyguladığı neyse 1915’de Osmanlı’yı yönetenlerin (İttihat ve Terakki) Ermeni’lere aynısını reva gördüğü söylemini yasa yaptılar.
Masal da bitti.
Yeni bir döneme giriyoruz.
Tu-kaka  Avrupa !

Xxx

İçişleri Bakanı Davutoğlu, önceki gün Moskova’ya bir toplantıya katılmak üzere giderken, uçağına aldığı gazetecilere; “Avrupa Birliği ikiyüzlü” diyerek; ilk “tu-kaka (berbat) dönemi” kapısını araladı .
Bakan gerçeği görmüştü.
İki yüzlükten üzüntülüydü.
“Tek bir tepki bile yok” diyordu.
Fransa meclisi ile senatosundan geçirdiği ve özünde “düşüncesini açıklayan ve 1915’de yapılan soykırım değildir diyenleri hapseden” yasayı kınayan tek bir Avrupa Birliği üyesi ülke önde geleni, kurumu çıkmadı diye yakınıyordu.
Yasa ifade özgürlüğünü tehdit ediyor.
Düşünce hürriyetini kısıtlıyor.
Araştırma isteğini tırpanlıyor.

Bu yasa “Avrupa Değerlerine” adeta küfür ederek “düşünce özgürlüğü katliamı” yapıyor fakat ne Almanya’dan, ne İngltere’den, ne İtalya’dan, ne Finlandiya’dan Fransa’nın yaptığına tek eleştiri bile yok.
Bütün Avrupa Fransa olmuştu.
Arşivler açıktı.
Tarihçilerini göreve çağırmıyorlardı.
“Türkler ve Ermeniler Anadolu’da yüzyıllarca beraber yaşamışlar ancak dış kışkırtmalar yüzünden karşılıklı felakete dönüşen vuruşmalar, sürgünler olmuş; bunun neresi Alman Yahudi soykırımına benziyor?” sorusunun cevabını bile araştırmıyorlardı.

Xxx

Avrupa kararını verdi.
Avrupa Birliği ülkelerinin meclisleri birbiri peşi sıra Türkiye’yi(tarihinde) soykırımcı ilan ediyorlar. Sıra şimdi Ermenilerin, kan parası (tazminat) ve arkasından da Anadolu’dan toprak istemesine geldi.
Yakında “toprak istekleri” başlar.
İlk “toprağı verelim kurtulalım, özür dileyelim rahatlayalım” diyenler de bizim içimizden çıkartılır. Bekleyin; birkaç yıla kadar toprak istekleri uç verecektir.

Okurlara  Teşekkür :

Dün bu köşede yer alan ve “Osmanlı Bankası Baskını”nı anlatan yazıda dikkatsizlik sonucu bir tarih hatası yaptım. Büyük Devletler’in (Düveli Muazzama) müdahalesini sağlamak için silahlı, dinamitli, tabancalı 26 Ermeni militanının Osmanlı Bankası’nı basmasını anlatan bu yazıda baskın tarihini 1826 yılı diye yazdım. Yanlış oldu. Doğru tarih 1896 olacak. Elektronik posta ve telefonlarıyla beni uyaran çok sayıda okuruma teşekkür ederim. Anlıyorum ki, Osmanlı Bankası baskını olayına ilgi duyan çok sayıda insan var. Bu konuda kapsamlı belgelere dayanılarak yazılmış kitap, Prof. Dr. Edhem Eldem’in “Osmanlı Bankası Arşivi’nde Tarihten İzler” adlı kitabıdır.

Necati  DOĞRU

SÖZCÜ

26
Oca
12

AYDıNLAR İÇİN

24 ile 31 Ocak arası, Adalet ve Demokrasi Haftası olarak adlandırılmakta ve çeşitli etkinlikler düzenlenerek, başta Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy olmak üzere yitirdiğimiz tüm yurtsever aydınlarımız anılmaktadır. Bu yıl 19. Adalet ve Demokrasi Haftası’nda yitirdiğimiz yurtsever aydınlarımızı anarken, tarihe yine şöyle bir not düşeceğiz: yurtsever aydınlarımızın Kemalist ilke ve devrimleri savundukları için, Türkiye’nin bütünlüğüne sahip çıktıkları için, emperyalizm karşıtı ve tam bağımsız Türkiye’den yana oldukları için öldürüldüklerini hep birlikte haykıracağız.

Ülkemizde 12 Eylül 1980 öncesinde, sonrasında ve günümüzde yurtsever aydınlarımıza karşı girişilen acımasızca ölüm olayları üzerinde dikkatle durmak gerekir. 12 Eylül öncesinde sağ-sol çatışmasının yerini, 12 Eylül sonrasında laik-dinci gerginliği aldı. Öldürülen bu insanlar, ülkelerindeki yaşam kalitesinin daha iyi olması için çalışan, daha iyi bir eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve mutlu bir gelecek için gayret eden, Atatürk’ün gösterdiği hedefe ulaşmak için mücadele eden vatan evlatlarıydı. İşlenen bu cinayetlerin bazılarının tetikçileri yakalandı ama azmettiricileri yakalanmadı, bazılarında ise tetikçiler bile yakalanamadı.

Toplum olarak öldürülen bu yurtsever insanlarımızın katillerini hep yanlış adreslerde sorgulamaya itildik. Çeşitli yönlendirmelerle katilleri komşu ülkelerde aramaya başladık. İşin özü Türkiye, bir aydınlanma savaşı vermekteydi ve Atatürk’ün hedeflerine doğru ilerleme kararlılığındaydı. Bu olay, dünyayı sömüren ülkelerin çıkarlarına ters düşüyordu. Emperyalist güçler, içten ve dıştan yaptığı oyunlarla, ülkemizi sömürmek ve parçalamak için ortaya koyduğu senaryoların arasına, öldürülen yurtsever insanların katillerini de koymuştu. Bugün yaşadığımız olaylardan geriye doğru baktığımızda, ülkemiz üzerinde sahnelenen bütün kirli oyunlarda ve yurtsever insanlarımızın öldürülmelerinin arkasında hep emperyalizmin olduğunu, bütün açıklığıyla görmekteyiz.

19 Ocak 2007 tarihinde öldürülen gazeteci yazar Hrant Dink’in, 17 Nisan 2006 tarihinde Malatya’da yaptığı konuşma şöyleydi: “Geçmişte İngilizlerin, Fransızların, Rusların, Almanların şu topraklar üzerinde oynamış oldukları rol neyse, bugün aynen tekrarlanıyor. Geçmişte Ermeni halkı, onlara güvendi, kendilerini Osmanlı’nın zulmünden kurtaracaktı. Ama yanıldılar çünkü onlar geldiler, kendi işlerini, kendi hesaplarını yaptılar, çekilip gittiler ve burada kardeşi kardeşle kan içerisinde bıraktılar. Ve bugün Kürtlerin yaşadığı aynı şey. Bugün Amerika geldi Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti oluşturmak üzere. Kürt kardeşlerimiz için orası bir çekim alanı mı oldu, ne oldu, bir başka birşey mi oldu, bir ümit mi oldu, bu çok tehlikeli bir iş. Amerika bu, gelir o kendi hesabını yapar, işine bakar, işi bittiğinde de çeker gider. Ondan sonra da burada tekrar insanları birbirileriyle kendi didişmesi içerisinde bırakır.”

Geçtiğimiz günlerde Hrant Dink cinayetiyle ilgili dava sonuçlandı ve sadece tetikçi ile azmettiren ağır hapis cezasına çarptırıldılar. Mahkemenin örgütlü suç hakkında yeterli kanıt olmadığı kanaatine vardığı bu davada, cinayete azmettirmekle suçlanan ve istihbarat birimlerinde çalışan bir kişi ise beraat etti. İşin ilginç yanı savcılık makamı “örgüt de var, kanıt da var” tezinde ısrar ederek, mahkemeyi yasalara aykırı karar almakla suçladı ve dosyayı temyize götüreceklerini açıkladı. Ergenekon ve Balyoz davalarındaki savcı ve yargıç uyumu, bu davada bozuldu…

Böylece Hrant Dink cinayeti de, diğer cinayetler gibi tam olarak aydınlatılamadı. Zaten bu cinayetlerin ardındakiler bulunabilse, olaylar tüm açıklığıyla ortaya çıkartılabilse, bugün emperyalizme maşa olanlar da kendilerini toplamak zorunda kalırlar.

Emperyalizmin farkında olmayan yüzeysel aydınlar, Soros’un TESEV’inden beslenerek Sorospu çocukluğu yapan aydınlar, Hrant Dink’in 17 Nisan 2006 tarihinde Malatya’da yaptığı konuşmayı anlamışlar mıdır? Hrant Dink için planlı bir şekilde sokaklara dökülerek, eylem yapmaları sağlanan bu sözde aydınların, aynı planlı tepkiyi zamanında öldürülen diğer yurtsever aydınlar için vermemeleri karşısında, söyleyecek sözleri var mıdır? Sadece Hrant Dink için tepki verip, Ergenekon, Balyoz davalarında zulüm gören aydınlar için sessiz kalanlar, bilerek ya da bilmeyerek emperyalizmle işbirliği içindedirler. Düşmanımız ABD’yi, AB’yi ve düşmanımız emperyalizmi göremeyenler, görmek istemeyenler, ihanete ortak olanlardır. Ülkemize yeniden Sevr’i dayatan emperyalizmi anlamadan bu cinayetleri çözmek olanaksızdır. Emperyalizme karşı, sömürüye karşı, şeriata karşı tüm yurtsever güçlerin bir araya gelmesi gerekmektedir. Bir araya gelecek olan bu güçlerin andını, Uğur Mumcu çok güzel betimlemiş:

“Ben Atatürkçüyüm,

Ben cumhuriyetçiyim,

Ben laikim,

Ben anti emperyalistim,

Ben tam bağımsız Türkiye’den yanayım.

Ben özgürlükçüyüm,

Ben insan hakları savunucusuyum,

Ben,  yobazların,  vurguncuların,

Çıkarcıların  düşmanıyım..”

Suay  KARAMAN

İlk  Kurşun ;    23  Ocak  2012.

http://www.ilk-kursun.com/haber/93578

26
Oca
12

“Siyasette hiçbir şey tesadüf değildir”

Uğur  Mumcu’ya  Saygı…

24 Ocak…   Şöyle  bir  yoklayalım  belleğimizi…   Kaç  olay  hatırlarız?

24  Ocak  1980  Ekonomik  Kararları’nın  açıklanması…

Bu açıklamayı yapan dönemin Başbakan’ı Süleyman Demirel biliyor muydu acaba böylesi bir tasarrufun demokratik bir toplumda, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin var olduğu bir ülkede hayata geçmesinin zordan da öte bir zorluk olduğunu?

Kaç  kez  yazdık,  Erol  Manisalı  Hoca’nın  1977’den  kalma  bir  anısını…

Yer,   Park  Otel   Taksim – İstanbul…

Yapılacak  açık  oturumun  konuşmacılarından  biri  Erol  Manisalı’dır.

Diğer konuşmacıyı Manisalı Hoca şöyle tanımlar :   Kısa boylu, şişman, gözlüklü, kırpık bıyıklı biri… DPT’de mühendismiş… Turgut Özal… Daha sonra 24 Ocak kararlarının mimarı olacak, 12 Eylül Amerikancı darbesinin Başbakan Yardımcı ve 1983’den sonra ise ANAP Genel Başkanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı seçilecektir.

“Anayasa’yı  bir  kere  delmekle  bir  şey  olmaz…”,

“Federasyonu  tartışalım…”   diyen  Sam  Amca’nın  gözde  adamı,  tonton (!)  bir  zattır.

1977’de Turgut Özal’ın savunduğu ekonomi politikaları “24 Ocak 1980 Kararları” ile başlayarak ve 12 Eylül 1980 darbesinden sonra sürdürülen, Türkiye’yi uluslararası sermayeye teslim ederek ülkeyi açık pazara dönüştüren bir açılımdır.

Bu politikalara, Bunlar ancak demokrasinin, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin olmadığı ülkelerde uygulanabilir diye itiraz eden Erol Manisalı’ya Özal’ın yanıtı “Bunlar olacaktır” söylemidir.

“24 Ocak 1980 Kararları” hızla gelmekte olan 12 Eylül 1980 darbesinin sosyoekonomik zeminidir. Bu kararların mimarı Turgut Özal ise 12 Eylül 1980 darbesinin nesidir? Başbakan Yardımcısı… Kararları açıklayan dönemin Başbakanı ise Zincirbozan’dadır nice siyasetçi ile birlikte…

“Siyasette hiçbir şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa o şeyin önceden planlandığından emin olabilirisiniz…”

ABD Başkan’ı Rooswelt’in bu öngörüsü, altı çizilerek tarihe kaydedilmelidir.

Özal bir tesadüf olmayıp, Türkiye için hazırlanan 2012 yılında tüm çıplaklığıyla ortaya çıkan planın, sahneye konulan oyunun sahte baş aktörüdür.

24 Ocak 1993 ise emperyalizmin sahneye koyduğu oyunun perde arkasını görerek Türk toplumuna anlatan Uğur Mumcu’nun bombalı bir suikast sonucu öldürüldüğü tarihtir.

Dönüp 24 Ocak 1980 ve sonrasına bakıyorum.

Uğur Mumcu’nun cenazesi için yüz binlerin Ankara’ya akışı… Yürekleri duydukları büyük ve gerçek acıyla sarsılanların karanfilleri ve mafya liderinin cenazeye çelenk gönderen mafya liderinin çelengi… Kitlelere hedef şaşırtmada emperyalizm, her zaman ki gibi son derece başarılıdır Uğur’un cenazesinde…

Ulusalcı, antiemperyalist önderleri taşeron kullanarak öldürttükten sonra kendi kanlı ellerini ve emellerini saklamak için ne diye bağırtılmıştı kitleler?

“Mollalar  İran’a”…

Attırılan bu slogandan sonra birileri kanlı ellerini pardösülerinin ceplerine sokup usulca sıvışmışlardır o meydandan… İşlem tamamdır çünkü…

Ne olmuştur Uğur Mumcu’nun üzerinde çalıştığı terör örgütü PKK dosyasına ?

1993’de hangi bilgilere ulaşmış, hangi bağlantıları çözmüştür acaba ?

Üstü  örtüldü gitti  bu  dosyanın…

Turgut Özal’ın en büyük ideali Anadolu Cumhuriyetleri Federasyonunu ilan etmek ve bu federasyonun başkanlığına soyunmak değil midir ?

19 Aralık 1992′de Ankara’da Turgut Özal’ın himayesinde Türkiye Gönüllü Kültür Teşekkülleri 3. İstişare Toplantısı yapılmıştır.

O toplantıda, dönemin Refah Partisi milletvekili olan Abdullah Gül, Türkiye’nin Güvenliği ve Bütünlüğü Açısından Moral Değerler konulu bir tebliğ sunmuştur.

Tebliğden  çarpıcı  satır  başları :

*Türkiye’de  sistem  bunalımı  vardır.

* Bu  sistem,  halkına  zıt,  halkı  ile  barışık  olmayan,  ona  düşman  olan  bir  sistemdir.

* 70  senedir  uygulanan  bu  sistem,  bizi  bugün  ülkenin  bütünlüğünü konuşma  noktasına  getirmiştir.

*Türkiye’nin b u  resmi  ideolojisinin  tabii  karakterleri,  bu  sistemi  kuran  tek  partinin  altı  sloganı  ile  ortaya  çıktı…

Bu sunuma cepheden karşı çıkan ve Cumhuriyet’in kurucu felsefesini, Kemalist Devrim’i savunanların hele o dönemde önde geleni Kalpaksız Kuvvacı diye tanımlanan Uğur Mumcu değil midir?

ABD Başkanlarında Roosevelt’in o sözünü mıh gibi çakmalıyız belleklerimize…

“Siyasette hiçbir şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa o şeyin önceden planlandığından emin olabilirsiniz…”

Prof. Dr. Muammer Aksoy, Doç. Dr. Bahriye Üçok, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, Doç Dr. Necip Hablemitoğlu, Orgeneral Eşref Bitlis ve Gaffar Okkan’ın katledilmesi gibi…

Sağ gösterip sol vurmada da üstüne yoktur emperyalizmin…

Hırant Dink’in 5. ölüm yıldönümü ve davanın karara bağlanmasının ardından, kitlelere oynatılan binlerce figüran rolüne ne demeli? Ellerinde Hepimiz Ermeni’yizkartonları, dillerinde o slogan…

Her eylemde yapan, yaptıran vardır. Ama en önemlisi o eylemden kimin kazançlı çıktığıdır. Uğur Mumcu öldürülmüş, ama kitlelere yanlış hedef gösterilerek toplumdaki muhalif enerji topraklanarak boşaltılmıştır. Hırant Dink suikastından kazançlı çıkan yine emperyalizm ve onun işbirlikçileridir.

Kalpaksız Kuvvacı Uğur Mumcu, emperyalizmin tertiplerini Türk milleti ile paylaştığı için şehit edilmiştir. O görkemli cenaze töreninde ise hedef saptırması yapılarak Mollalara İran’a sloganı attırılmıştır. Tıpkı bugün Hepimiz Ermeni’yiz” sloganı attırılarak, binlerce figüranı oynatılan Yetmez Ama Evet!çiye baş düşman emperyalizmin saklamada perde görevi yaptırılması gibi… Vay aydınlar vay… Siz neleri karartmaktasınız, bir bilseniz… Sizi, siz lejyoner aydınları Türk milleti hiç, ama hiç affetmeyecektir…

Oynanan oyun, 2012 içinde dayatılacak Sivil Anayasa tertibine karşı toplumu etkileyerek referandumda oy toplamak… Bu oyunun içinde Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya’nın ve hatta bazı bürokratlar hakkında soruşturma açılması da vardır. Topluma karşı “Bakınız biz ne kadar ileri demokratız, işte darbecilerle hesaplaşıyoruz…” edebiyatı yapılırken bir de bakmışsınız ki devrimle kurulan Türkiye Cumhuriyeti etnik temelde federasyonlara ayrılıvermiş…

Olanla olması gerekenin ayırtına varamayanlar bir diğer deyişle iki hamle sonrasını göremeyenlere söylenecek şey, “Uyan ey gözlerim gafletten uyan…”dır.

Ne demişti Roosevelt, “Siyasette hiçbir şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa o şeyin önceden planlandığından emin olabilirisiniz…”

Tüm şehitlerimizi sevgi ve saygıyla anıyorum… Verdikleri kararlı mücadele Kemalist Devrim’in yolunu aydınlatmaya ve Türk milletine yol göstermeye devam ediyor.

Gazanfer  ERYÜKSEL

http://www.ilk-kursun.com/haber/93630

26
Oca
12

Evet, Ama Yetmez

Yazının başlığı, emperyalizmin ne olduğunu bir türlü kavrayamayanların sloganını anımsatıyor. Çünkü emperyalizmi tanımayan, bilmeyen, bir kısmı da kendisini “solcu, özgürlükçü, demokrat, insan hakları ve hukuk devleti savunucusu” sayan bu kitlenin, iç ve dış politikanın gerçekte bir bütün olduğunu bilmediklerini, gelişmeleri öngöremediklerini bir kez daha anımsatmayı amaçlıyor bu yazı. İç siyasetteki gelişmeleri emperyalist güçlerin nasıl kullandıklarını bir kez daha belirtmeyi hedefliyor.

Konumuz, Fransız Senatosu’ndan 23 Ocak 2012 tarihinde geçen ve sözde soykırım iddialarının inkârını suç sayan madde. Türkiye, aldığı kararla, çıkardığı kaba gürültüyle, kamuoyundaki tepkilerle, politikacıların demeçleriyle bir kez daha sorunu kavramadığını kanıtladı. Emperyalizmle nasıl mücadele edileceğini değil, nasıl edilmeyeceğini gösterdi dünyaya. Ve bir kez daha Türkler mi, bir süre bağırıp, çağırır sonra da unuturlar diyen Batılı diplomatları haklı çıkardı.

Olguları ve soruları birlikte sıralayalım.

Fransa Ulusal Meclisi’nde 22 Aralık 2011’de alınan ve sözde soykırımın inkârının cezalandırılmasını öngören karardan sonra ne yapmıştı Ankara? Bu yasayı ihlal edenlerin, 1 yıl hapis ve 45 bin Euro para cezasına çarptırılmalarına karar veren Paris’e karşı hangi yaptırımları gündemine almıştı? Apar topar Paris’teki büyükelçimizi çekmiş, sonra da sessiz sedasız tekrar Paris’e yollamıştı, o kadar.

Başka ne yapmıştı? Ekonomik ilişkilerin gözden geçirilip geçirilmeyeceğini, Fransız şirketlerine karşı ne tür önlemler alınacağını, ihalelere sokulup sokulmayacaklarını soran gazeteciye, ilgili bakan ne demişti? “Hiçbir önlem söz konusu değil. Fransız şirketleriyle ilişkiler eskisinden daha güçlü olacak” dememiş miydi?

Başka neler yapmıştık? “Parlamentolar tarih yazamaz” demiştik. “Bu karar düşünce özgürlüğüne, ifade hürriyetine, Fransa’nın 1789 Devrimi’nin mirası olan kültürüne, felsefesine, geleneğine aykırıdır” diye de eklemiştik. “Bu karar özgür tartışma ortamını baltalar, bilim insanlarının elini, kolunu bağlar” şeklinde açıklamalar yapmıştık. Hiçbir etkisi olmadı bu sözlerin. Çünkü gözümüzün önündeki gerçeğe bakıyoruz, ama görmüyoruz. Görsek de kabul etmiyoruz.

Mesele Fransızların tutarlı olup olmamaları meselesi değildir. İkiyüzlü olmak, ilkeli olmak tartışması değildir. Çifte standart güdüp gütmemek meselesi de değildir. Bu nedenle “Fransa bundan böyle kimseye demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü konusunda ders veremez” demenin anlamı yoktur. İşi, Avrupa Birliği’nin ilke ve değerlerine kadar uzatıp, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına ters düştüğünü vurgulamanın da hayatta karşılığı bulunmamaktadır. Mesele bir tarih ve hukuk meselesi değildir çünkü. Bu nedenle FransızlaraSiz önce Antep’te, Maraş’ta, Urfa’da ne aradığınızı söyleyindemenin de, “Cezayir’de, Ruanda’da yaptığınız katliamların hesabını verin” diye yüklenmenin de anlamı yoktur. Nitekim Cezayir hemen Türkiye’ye, “Siz bizim bağımsızlığımız için BM’de yapılan oylamada karşı oy kullanmıştınız. O nedenle bizim adımıza konuşmaya yüzünüz de hakkınız da yok. Fransa ile olan meselenize bizi karıştırmayın. Biz kendi hakkımızı kendimiz ararız” diyerek, adeta ders vermiştir.

Cezayir meselesi geçmişte kaldı diyelim, ya birkaç ay önce Libya’da yaptığı saldırganlığı Fransa’nın önüne getirenlere ne demeli? Birisi kalkıp, Türkiye’nin NATO çatısı altındaki bu emperyalist saldırganlığa her türlü desteği verdiğini anımsatsa, ne diyeceğiz? Libya’yı bombalayanlar için Türkiye’nin üs tahsis ettiğini, lojistik sağladığını, Libyalı muhalifler için tüm olanaklarını seferber ettiğini söylese, ne yanıt vereceğiz?

Bu nedenle Libya’dan sonra Suriye’de de Fransa’nın istediği gibi davranıp, ABD’nin her dediğini yapıp, sonra da Batıya rest çekilmez, çekilemez. Batı emperyalizminin koçbaşı olup, sonra da Fransa’ya posta konulmaz, konulamaz. Büyük Ortadoğu Projesi’nde eş başkanlık üstlenip, Batılı başkentlerin isteğiyle anayasanın ilk üç maddesini değiştirip, Obama’ya “demokratik açılımı” sözü verip, sonra da Batıya kafa tutulmaz, tutulamaz.

Sorun siyaset sorunudur. Emperyalizmin ihtiyaçları, krizdeki kapitalizmin yeni kaynak arayışları, dış tekellerin pazar ve hammadde talepleri sorunudur. Batı tarafından içi çoktan boşaltılmış olan demokrasi, özgürlük, insan hakları sorunu değildir. Sokakta slogan atıp, neye alet olduğunu bilmeyenler, iş işten geçince de afallayanlar, Soros’un yerli sevdalıları,bağımsızlığın modası geçtidiyen Sevr yandaşları bilmezler bu işleri. Emperyalizm güçten anlar, çıkarına düşkündür, parayı sever. Ona anladığı dilde yanıt vermek, maddi açıdan zayıf düşürmek gerekir. Bu nedenle Fransız şirketleriyle olan ilişkileri geliştirmek yerine, gözden geçirmek şarttır.

Ödün üstüne ödün vermek, özür diliyoruzdemek, “yetmez ama evet” diye slogan atmak, emperyalizmi tatmin etmez. Çünkü daha fazlasını ister. “Evet, ama yetmez” der.

Yerüstü ve yeraltı kaynaklarını peşkeş çekmek, medyayı, sivil toplum kuruluşlarını, sendikaları, üniversiteleri emrine verip, aydınları devşirmesine alkış tutmak, emperyalizmi kesmez. Çünkü doymak bilmez. “Evet, ama yetmez” diye ısrar eder.

O yüzden sorun ekonomik yaptırımlar başta olmak üzere karşı çıkarak, ayağa kalkarak, “hayır” diyerek çözülür.

Emperyalizmin paket programlarına karşı kendi ulusal, devrimci, halkçı programlarımızı yaparak çözülür.

Aynen  Sivas  Kongresi’nde  olduğu  gibi.

Barış  DOSTER

http://www.ilk-kursun.com/haber/93823

26
Oca
12

GENELKURMAY TÜRK TARİHİ’NE GEÇECEK BİR OPERASYON BAŞLATABİLİR, İZLEYİNİZ…

2010 yılında Genelkurmay Başkanlığı’ndan emekli olan orgeneral İlker Başbuğ tutuklandı, şimdi Silivri’de hapiste, muhtemelen tek kişilik hücrede yatıyor…

Başbuğ terör örgütü lideri olarak suçlanıyor… Kaçma şüphesi yok, delil karatma şüphesi yok, üstelik iddia olunan suçlar kendi döneminden öncesine ait ama yine de tutuklu yani hapiste… Bu gerçeği, biz baktığımızda görüyoruz yani tutuklama için geçerli bir hukuki delilin olmadığını ama görmeyenler var demek ki, Başbuğ tutuklu…

Başbuğ’a yönelik iddiaların temelinde, internet andıcı olarak kamuoyuna yansıyan bir takım web sitelerinin hükümet aleyhine yaptığı ileri sürülen yayınlar var… Bu yayınlar Başbuğ Paşa döneminde başlatılmamış, öncesine ait, bu bir… Yayını yapan Başbuğ değil, web sitesini doğrudan kullanan kişi, ya bir sivil memur ya bir astsubay ya da alt rütbede bir subay ama yine tutuklanan olan Başbuğ, bu da iki…

Biz görüyoruz, bu olaylara baktığımızda ne olduğunu ve ne yapılmak istendiğini açık açık görüyoruz; etkisiz orduya gidiyor bu iş…

Yapılan son Anayasa değişikliğine göre görev suçlarından dolayı Genelkurmay Başkanlarının soruşturma yeri Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, yargılama yeri ise Yüce Divan yani Anayasa Mahkemesi… Ama Başbuğ’u özel yetkili bir Cumhuriyet Savcısı sorguluyor hem de altı saat, Ağır Ceza Mahkemesi de yargılıyor, hukuka aykırı bu ama yine de hapis Başbuğ… Ama biz de yine görüyoruz ne yapılmak istendiğini; itibarsızlaştırmaya gidiyor bu iş, ordumuzu itibarsızlaştırmaya

Başbuğ’a yönelik iddia olunan suçların işlendiği yer Ankara yani Ankara yargısı yetkili ama bu soruşturmayı İstanbul yürütüyor… Yapılmak istenen açık; sözde Ergenekon’a çekip davayı sürüncemede bırakmak, yıllar boyu hapiste tutmak yani Türk milleti gözünde Türk Ordusu’nun komuta heyetini etkisiz hale getirmek…

Biz bakıyoruz, bu olaya bakıyoruz, olaydaki kişiye bakıyoruz, soruşturma ve yargı sürecine bakıyoruz ve yapılan işlerin normal olmadığını açık açık görüyoruz, peki ya Genelkurmay?

Elbet o da görüyor, görmez olur mu hiç, elbet görüyor ve susuyorsa elbet bildiği de vardır…

Peki, ne görüyor, nereye kadar görüyor, neden susuyor, bilemiyoruz… Ama inanıyoruz ki onun elbet bir bildiği var, çünkü bu iş o kadar kolay değil, ne de olsa Türk Ordusu bu, milletin ordusu, bizim ordumuz…

Genelkurmay da görse bizim gördüklerimizi, söz konusu vatan olduğu için, biz yine de ne düşündüğümüzü size anlatalım… Anlatmalıyız çünkü bu olayda adı geçen Genelkurmay Başkanlığı görevini yapmış bir orgeneral, üstelik iddia olunan suç, sıradan değil, terör örgütü lideri olmak… Ağır bir iddia, öylesine ağır ki taşıması zor, hem Başbuğ için hem Türk Ordusu için zor…

Peki, hangi terör örgütü bu? Olsa olsa kod adı Ergenekon… Üstelik siz Başbuğ’a örgüt lideri derseniz, bu örgüt de olsa olsa Türk Ordusu olur, çünkü ordunun başkomutanıydı o… O zaman devamını da getirelim; Başbuğ’un lideri olduğu örgüt Türk Ordusu ise eğer, bu örgütün karargâhı neresi olur? Elbet Genelkurmay Başkanlığı Karargâhı…

İstanbul’da yürüyen bu soruşturmada, o halde asıl hedef KARARGÂH yani Genelkurmay karargâhı… Öyle ya bu karargâhın Başkomutanı örgüt lideri ise eğer, çalışmalarını yürüttüğü karargâhı da örgüt karargâhı olur, bu akıl tutulmasına göre… Bu da ne demek biliyor musunuz; sırada Genelkurmay Karargâhı var demektir… Sırada bu karargâh var ise eğer, yine sırada bu karargâha komutanlık etmiş olan eski Genelkurmay Başkanları da var demektir, görünen köy işte budur…

Peki, bu durumda ne olur? Yani bir sabah ansızın, dalga dalga operasyon diyerek, sabaha karşı ani polis baskını diyerek, birkaç savcı, yüzlerce de polis, ellerinde BİR ARAMA KARARI ile Genelkurmay Karargâhına gelirse ne olur? Şu anki Genelkurmay Başkanı, gerçekleşmesi çok güçlü bir olasılık olan böylesi bir operasyon öncesi, anayasadan aldığı güçle karşı atağa mı geçer yoksa olacak ve bitecek olanı mı seyreder?

Bu durumda her zaman ki gibi iki seçenekle karşı karşıyayız; ya öncesinde “karşı atağa” geçip karargâhına yönelik olası bir operasyonu durdurur ya da “hukuka saygılıyız” diyerek olacakları seyreder…

Önce şu karşı atak seçeneği nedir, ona bakalım, sonrasında diğer seçeneği masaya yatırırız…

Karşı atağa geçmenin de demokratik hukuk düzenimiz içinde iki yolu vardır; ya gerçeği halkımıza anlatıp Türk milletinden duruma el koymasını yani toplumsal refleks göstermesini istemek ya da Türk Ordusu içerisindeki KÖSTEBEKLERE KARŞI ani bir operasyon başlatmak!

Türk Ordusu Türk Milleti’nden nasıl bir toplumsal refleks göstermesini isteyebilir? Gerçeği, yalnız gerçeği halkımıza anlatarak… O halde gerçek nedir? Gerçek şudur:

Eğer ki bu AKP siyaseti ve onun eliyle bu AKP hukuku, terörle mücadele ediyorum diyerek, Ergenekon kod adıyla Türk Ordusu’nu terör örgütü gibi algılatan bu soruşturma ve yargılamaya destek veriyorsa… Ve bu destek de hukuk adına yapılıyorsa eğer, halkımız da, ordumuz da sorar o zaman, Türk Ordusu terör örgütü ise o zaman bu pkk nedir, diye…

Öyle ya adı pkk olunca, başının bu örgütü İmralı’dan yönetmesi serbest, ama Ergenekon olunca, daha bugün Orgeneral Taşdeler Adli Tıp Kurumu’na sevkedildi, hasta mıdır yoksa değil midir diye, şüpheli durumundaki kişilerin konuşması bile yasak, söyleyiniz bize, bu nasıl hukuk?

Adı pkk olunca bu terörün, kaçaktan vergi almak serbest, gurbetçiden haraç almak serbest, toplanan paraları İsviçre’de kasalara koyup aklamak serbest, silah cephane olup bizi şehit etmesi de serbest… Ama söz konusu Türk Ordusu olunca, Ergenekon adıyla terör deyip ve de bu terörün kasaları deyip hepimizin banka hesapları araştırılıyor, hem de didik didik, bu nasıl hukuk ey halkım, bu nasıl hukuk?

Adı sanı pkk olunca silahlı kamp kurmak serbest, Irak’ta Barzani bölgesinde silahlı eğitim yapmak serbest, bu kamplardan çıkıp karakollara baskın yapmak ve bizi şehit etmek serbest… Ama sıra Türk Ordusu’na, ordumuzla yan yana getirilen Ergenekon’a gelince Kozmik odalar bile aranıyor, kışlaya mühimmat sevkeden araçlar bile aranıyor, bu nasıl iştir ey Türk Milleti, bu nasıl bir iştir!

Adı pkk olan bu terörün siyasi kanadı TBMM’nde cirit atar, ses yok… Özerklik ilan edip anayasal suç işler, ses yok… Devlete, millete açıktan kafa tutar, tehdit eder, isyan çığırtkanlığı yapar, yine ses yok… Ama Türk Ordusu’na sıra gelince, konuşsan suç, yazsan suç, ateş etse suç, etmese de suç… Telefonlar dinlenir, evler gözlenir, konuşmalar suç gibi iddianamelere geçer… Bal istersiniz, uyuşturucudur deyip tutanak tutulur, telefonunuza polis tarafından numaralar gizlice yüklenir, soruşturmalar yapılır…

Bu böyle devam edemez, aç gözlerini ey halkım, ordumuz bizimdir, sahip çık!

İşte Türk Milleti’nden toplumsal refleks göstermesini istemek budur, gerçeği, yalnızca gerçeği anlatmak, hem de televizyonların önünde, canlı yayında, açık açık gerçeği halkımıza anlatmak ve destek istemek!

İkinci seçenek olan köstebeklere karşı operasyona gelince, Türk Ordusu’na sızmış bu köstebekler bellidir, yapılacak ilk iş, Necip Hamlemitoğlu’nun KÖSTEBEK adlı kitabını okumaktır. Türk Milleti’nin bu kıymetli aydını açık açık Türk Ordusu içerisindeki Fettullah Gülen yapılanmasını anlatmıştır. Hatta isim isim açıklayacağını söylediği sırada alçakça öldürülmüş ve katilleri hala bulunamamıştır. Ama kitap belli, arşivi belli, tespitleri bellidir ve KÖSTEBEKLER de bellidir. Bu ilk aşama…

İkinci aşamada; Hanefi Avcı’nın Haliçteki Simonlar kitabını okumaktır, çünkü orada da polis istihbaratı içerisindeki Fettullah yapılanması bellidir ve açıktır. Polis istihbaratının kaçak cihazlarla kanun dışı dinlemeleri açık açık anlatılmıştır. Bunları da yazıp bir kenara not edin…

Bu iki kitap Genelkurmay Başkanlığı’na yapılmış olan yazılı suç ihbarlarıdır, gizli tanık ifadesi değil, açık tanık ve yazılı suç ihbarının belgesi…

Üçüncü aşamada Kod Adı Yahuda ve Kurt Kapanı adlı kitaplarımızı okumaktır. Çünkü bu iki kitapta şehitlerimizin sorumlusunun AKP yönetimi yani hükümet olduğu belgeleriyle anlatılmıştır. Bunu da bir kenara not edin.

Şimdi alın Askeri Ceza Kanunu’nu, son olarak görev ve yetkilerinizi okuyun, askeri yargının üst düzey yargıç ve savcılarını toplayıp onlara da görevlerini ve yetkilerini hatırlatın. Askeri Ceza Kanunu’nun birinci faslı HIYANET suçlarına ayrılmış olup, aynı fasılda Vatan Aleyhine Cürümler ve Harb Hıyanet-i anlatılmaktadır. Cezası da çok ağırdır, eskiden ölümle başlardı şimdi ağırlaştırılmış müebbet hapis…

Artık iş karşı atağa kalır; KÖSTEBEKLER belirlenir, birinci dalga operasyon ve ani bir baskınla, casusluk iddiasıyla köstebekler yakalanır, ev ve iş yerlerinde aramalar yapılır ve televizyonlardan naklen verilmesi sağlanır, tıpkı adına Ergenekon denilen savcı ve polislerin yaptığı gibi…

İkinci dalga operasyonda, mal varlıkları araştırılır, telefon görüşmeleri tespit edilir, hükümet ajanları ve Fettullah bağlantıları ortaya çıkarılır ve hepsi naklen ve çarşaf çarşaf medyada yayınlanır, tıpkı kod adı Ergenekon olan yargı ve polisin yaptığı gibi…

Zaten devamına gerek yok, bu bağlantıları ortaya çıkarıp askeri yargıya teslim etmek demek; Fettullah’ın da, ona destek verenlerin de, yabancı istihbarat örgütlerinin de ipliğini pazara çıkarmaya yeter… Gerisini artık AKP siyaseti düşünsün, biz değil, hükümette kalır mı kalmaz mı, Allah bilir, biz değil…

Peki, ya karşı atağa geçilmez de, Genelkurmay Karargâhına yapılacak olası bir baskın, olası bir operasyon “hukuka saygılıyız” denilerek uzaktan seyredilirse? Olacakları anlatalım…

Karargâh aranır hem de günlerce, tıpkı Kozmik Oda’da yapıldı gibi, ama bununla kalmaz…

Karargâhtaki tüm bilgisayarlara el konulur, Türk Ordusu’nun harbe hazırlık planları çarşaf çarşaf sokaklara saçılır, yabancı istihbarat ajanları da bundan payını alır ama bununla da kalmaz…

Karargâhtaki general ve subayların, hatta astsubayların, istihbarat gibi, harekât gibi, lojistik gibi, muhabere gibi, kritik noktalarında görev yapanlar gözaltına alınır, evleri aranır ama bununla da kalmaz…

Gözaltına altına alınanların tüm özel hayatları, itibarsızlaştırmak için, kamuoyunda aşağılamak için, yapılan bu haksız işlemi haklı gösterebilmek için ekran ekran yayınlanır ve insanlarımızın onur ve şerefleri ayaklar altına alınır, ama bununla da kalmaz…

Görevden alınanların yerine, Türk Ordusu’na sızmış KÖSTEBEKLER getirilir, yani bugün kendilerine karşı bir operasyona cesaret edilemeyenler…

Bundan sonra ne olur?

Ya Türk Milleti yüreğindeki sağduyusunun gücüyle toplumsal ve doğal refleks gösterip Türk Ordusu’na sahip çıkar ya da Türk Ordusu artık Türk Milleti’nin ordusu olmak çıkar…

Peki ya daha sonra?

Millet ordusuna sahip çıkarsa mesele yok ama sahip çıkmaz ise iş anayasaya kalır, nasıl mı?

Bülent Arınç çıkar televizyonlara, önce ağlar sonra konuşur ve der ki;

“Bak millet, şu ordunun yaptıklarına bak. Şu pkk’nın yaptıklarına bak. O da kötü bu da kötü ama biz kefenimizi giydik de geldik, kimseden korkumuz yok. Yeni Türkiye ve yeni anayasa ile tüm sorunları çözeceğiz. Önce anayasadan şu Türk, Atatürk gibi kavramları çıkaralım, anayasa kimliksiz olsun. Çok dil, çok kimlik, çok bayrak, çok din olsun, herkes özgürce yaşasın, ileri demokrasi işte bu, her şey serbest.

Yabancı sermaye gelsin, varı yoğu satalım, zengin olalım… Kiliseleri açalım turist çekelim… Heybeliada Ruhban okulunu açalım, dinler arası diyalog olsun… Ortodoks Vatikanı kuralım, herkes bizim ne ileri demokrasi içinde olduğumuzu görsün… Ve nihayetinde bir beyaz sayfa açalım, orduyu da pkk’yı da affedelim, barış içinde kardeşçe yaşayalım…”

Bu sözlerin tarihsel anlamı şudur; Anadolu’daki Türk milleti, tarihi, uygarlığı, kültürü, dili, inancı, bayrağı ve geleceği siliniyor yerine  ROMA-BİZANS g eliyor demektir…

Sessiz   kalıp   Anadolu’da   Türk   tarihi   ve   varlığının   yok   edilmesine   gözyumarak  

şerefsizce   yaşamaktansa,   Türk   varlığı   korumak   için   mücadele   etmek   ve   bu  

uğurda   ölmek   daha   yeğdir…

Boşuna  büyüklerimiz  AND’ımızı  yazmamış  ve  boşuna  ta  çocukluğumuzdan  beri  bize  öğretmemiş ;  Varlığım  Türk  varlığına  armağan  olsun“,  diyerek

Söz  artık  sizindir…

Erdal  SARIZEYBEK

http://www.ilk-kursun.com/haber/93908




İstatistikler

  • 1,285,355 Tıklama

 

Ocak 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Ara   Şub »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

Arşivler


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.