Aralık 2012 için arşiv



23
Ara
12

MENEMEN “MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ” HAYKIRIŞLARIYLA ÇINLADI…

MENEMEN'DE  ŞEHİT  KUBİLAY'IN  ANILMASI

HEPİMİZ  KUBİLAY’I  ANMAK  İÇİN  MENEMEN’DEYDİK  VE  HEPİMİZ   “MUSTAFA  KEMAL’İN  ASKERLERİYDİK”
BU  GERÇEĞİ  HİÇ  BİR  KUVVET  VE  HİÇ  BİR  BASKI  DEĞİŞTİREMEYECEK !…

BU  GERÇEĞİ,  PANKARTIMIZA  YAZDIRDIK,   YETMEDİ !..
ELLERİMİZDE  YAZIL I TAŞIDIK,   YETMEDİ…!
GÖĞÜSLERİMİZDE,  SIRTIMIZDA  TAŞIDIK.    YETMEDİ !..
SAATLERCE  HAYKIRDIK   “MUSTAFA  KEMAL’İN  ASKERLERİYİZ ”  DİYE…

ETRAFTA  HİÇ   “MUSTAFA  KEMAL’İN  YURTTAŞLARIYIZ”   YAZAN  ATKILI  GENÇ  GÖRMEDİK
SESLERİNİ  DE  DUYMADIK…

Engin  Demirkollu  Sarıkartal
Latife  Hanım  Grubu  içinde  bir  ULUSALCI  GÖNÜLLÜ

23
Ara
12

Aftan başka çözüm yok mu ?

Çetin DoganYargıtay eski Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk bu hafta başında bir gazetede Sayın Mine Şenocaklı ile yaptığı söyleşide Ergenekon Davası için “aftan başka çözüm yok” diyerek şaşırtıcı bir öneride bulunuyor.

Bunun gerekçesi olarak da özetle, “66’sı tutuklu 275 sanıklı davada dış dünyaya yansıyan bir şiddet bulunmadığı için Yargıtay’ın verilecek kararı bozmak zorunda kalacağını, davanın tekrar ilk mahkemenin önüne geleceğinden kolay kolay bitmeyeceğini” belirtmektedir.

Sayın Selçuk’un önerisinin her şeyden önce tasfiye halindeki mahkemelerin “heyetlerini” ile arkasındaki güçleri kurtarmaya yönelik olmasından korkarım.

Çünkü ortaya çıkan durumdan, yürütülen davalarda somut olgular yerine foyası meydana çıkan dayanaksız delillerle davaları uzatarak, hukuk cinayetleri işleyen “Özel yetkili mahkemeler” ile onlara talimat verenlerdir.

İşlenen hukuk cinayetlerini tespit için milyonlarca sayfa tutan dava dosyalarına bakmaya lüzum olmadığını belirtelim.

Ergenekon davasının görülmesinde hâkim ve savcıların usule ve esasa ilişkin yaptıkları hata ve işledikleri suçlar saymakla bitmez.

Ancak ana dava ile birleştirilen 22 davanın her birinde, davanın dayanaktan yoksun olduğunu ortaya koyan püf noktası bulunmaktadır.

Bunlardan örnek vermeyi davanın içinde olanlara bırakmalıyım.

Bu nedenle, fazla detaya girmeden, Ergenekon davası ile aynı amaçla kurgulanmış, aynı kapsamda mütalaa edilen Balyoz davasının püf noktasını örnek olarak ortaya koymak uygun olacaktır.

Bu suretle “Balyoz”un sanıkların başına değil, davayı bilerek yanlış hükümle sonlandıran “heyetin” başına patlaması gerektiği kolayca anlaşılacaktır.

Balyoz   davasının   püf   noktası

Balyoz davasının atılı suça dayanak yapılan dijital dosyalarda tespit edilen 1957 adet sahtelikten örnekler basına yansımıştır.

Bu dosyalardan en önemlisi davaya ismini veren Balyoz Güvenlik Harekât Planı’dır. İddianamede ve savcıların esas hakkındaki mütalaasında, Balyoz Güvenlik Harekât Planın, hükümeti devirmeye yönelik hazırlandığı; dosyalarda yer alan diğer eylem planları ve çeşitli listelerin bu planın bir parçası olduğu iddia edilmiş ve bu iddia mahkemece kabul görmüştür.

Balyoz davasının püf noktası, davanın dayanağı olan bu planın sahte olduğunun kolayca tespit edilebilmesidir.

Planın sahte olduğu kanıtlanınca, plan seminerinde örtülü olarak prova edildiği savı ile bu plana bağlı diğer plan ve listelerin gerçekliği de havada kalmaktadır.

‘Balyoz   darbe   planı’   neden   sahtedir ?

Bu planın sahte olduğuna ilişkin yurt içi ve yurt dışı saygın bilim adamları ve kurumlarca verilen teknik bilirkişi raporları mevcuttur. Söz konusu planın 2007 yılı başlarında piyasaya sürümü yapılan “Microsoft Office 2007” harf karakterlerinin (font) planın yazımında kullanılması, planın 2002 yılında yazılmış olamayacağını kanıtlamıştır. Bunların ötesinde, planın içeriğindeki sayfalarca tutan tutarsızlıklar ayrıntılı olarak mahkemede ortaya konmuştur. Bu ayrıntılara girmeden herkes tarafından sorgulanabilecek bir iki hususu belirtelim:

27 Kasım 2005 tarihinde İstanbul’da yapılan “Uluslararası Ekonomi Modeli Kongresinin” kapanış oturumunda Prof. Dr. Haydar Baş’ın yaptığı kapanış konuşmasında yer alan aşağıdaki paragraf, nasıl oluyor da sözde 02 Aralık 2002 tarihini taşıyan Balyoz planının “Durum” başlığı altına bire bir kopya edilmiş olarak yer alıyor?

“Peşi peşine gelen siyasi iktidarlar, piyasanın ihtiyacı olan emisyonu Merkez Bankası kanalıyla sağlayamadığı için, ABD Merkez Bankası para basarak ülkemizdeki bu açığı gidermekte ve böylece yabancı para birimleri milli paramızın yerini almaktadır. Para bulmanın tek yolu olarak IMF ve ABD Merkez Bankası’nı gören hükümet acziyet ve ihanet içindedir. Gelinen bu süreçte ülkemizin yeraltı ve yerüstü kaynakları yabancılara peşkeş çekilmiş, ülke yönetimi IMF, Dünya Bankası ve AB’ye teslim edilmiş, üretim sıfırlanmış, temel ihtiyaçlar karşılanamaz hale gelmiş, Sevr anlaşması fiilen uygulanarak Kurtuluş Savaşı öncesi duruma düşülmüştür.”

Bu hususu belgeleyen Sayın H. Baş’ın mektubu ve kongreye ilişkin kitabı mahkemeye sunulmuştur. Bunu dikkate almayan, araştırmayan mahkeme heyeti suç işlemiş olmuyor mu?

Balyoz Güvenlik Harekât Planı’nın 5. Maddesi’nde yer alan “Emir Komuta ve Muhabere” başlığı altında aşağıda alıntısı yaptığımız cümle yer almaktadır.

“Eylemi başlatmada esas muhabere vasıtasının “radyo”, yedek muhabere vasıtasının ise Kral TV mesaj bant sistemidir.”

Kral TV mesaj bant sisteminin 2005 yılında işletilmeye başlatıldığı, daha öncesine ait böyle bir sistemin mevcut olmadığı, duruşmalar esnasında ilgili kurumdan alınan belge ile mahkemeye sunulmuştur. Ayrıca TSK tarafından hazırlanan planlarda “radyo” hiçbir zaman esas muhabere vasıtası olarak yazılamaz. Bunun nedeni Türkçe anlamıyla radyonun bir muhabere aracı değil, sadece bir dinleme aracı olmasıdır. Planlarda esas muhabere vasıtası telli ya da telsiz olarak yazılır. Anladığımız kadarı ile planın orijinali İngilizce olarak “Atlantik ötesinde” hazırlanmış, ülkemizde tercüme edilirken yanlışlık yapılmıştır. Yanlışlığın nedeni İngilizce yazılan askeri planlarda muhabere vasıtası olarak yazılan “radio” (radyo) telsiz anlamında kullanıldığını, tercüme edenin bilmemesidir.

Yukarıda ayrıntıya girmeden verdiğimiz örnek, Balyoz davasının dayandırıldığı dijital planın ve bu planın kaydedildiği CD’nin sahte olduğunu ve bir çete tarafından davayı kurgulamak için üretildiğini ortaya koymaktadır. Bu kurgulamanın bir parçası olmayanların aynı sonucu çıkaracağından eminim.

Çözüm :   Adaleti   zulmün   aracı   yapanların   peşine   düşmektir

Hem Ergenekon davasında ve hem de Balyoz davasında, sahte delillerin varlığını görmezlikten gelerek tezgâhlanan oyunu sürdürmekte ısrar eden “özel yetkili hâkimler” ile “özel görevli savcılar” gerçekte sahte delil üreten çete mensuplarından daha fazla suçludur. Bu nedenle ilk adım olarak, hukuk cinayeti işleyerek hem bireylerde ve hem de toplumumuzda onulmaz yaralar açanların peşine düşülmelidir. İntikam duygusu ile birilerinin dışarıdan verdiği hükmü adeta infaz memuru gibi yerine getirenler hâkim olamazlar. Bunların elinden yargı yetkisi alınmalı, kendileri yargılanmalıdır.

Adaleti tekrar mülkün temeli yapılması için teknik olarak bir affın gündeme getirilme zorunluluğu olursa, çıkarılacak af, yargı erkini zulüm aracı olarak kullananları kapsamamalı, sanıklara da tutuksuz olarak kendilerini aklama fırsatı verilmelidir.

Çetin  DOĞAN

AYDINLIK

23
Ara
12

MENEMEN OLAYI VE ŞEHİT ASTEĞMEN KUBİLAY

ŞEHİDİMİZ  KUBİLAY

Tam 82 yıl önce, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapanmasından beş gün sonra 23 Aralık 1930 günü, Nakşibendî tarikatı mensubu bir grup insan, Menemende gerici bir ayaklanma başlatmışlardır.

Zaman zaman irticaı teşvik eden unsurlarca mümkün olduğu kadar göz ardı edilmeye, unutturulmaya çalışılan bu olay; Cumhuriyet döneminin en önemli irtica olayı kabul edilmelidir.

Belki çapı o kadar büyük değildir, ancak böyle akıl dışı iddialarla ortaya çıkan 5–6 kişilik bir grubun yerli halk tarafından böylesine içten desteklenmesi düşündürücüdür ve fanatik dinci kesimin harekete geçtiği zaman neler yapabileceğinin en önemli göstergesidir.

Bu nedenle çağımız Türkiye’sinde Laiklik, özgürlükler ve insan haklarına saygı duyan herkesin mutlaka bilmesi ve unutmaması gereken bir olaydır.

Bu  gün  size  biraz  bu  olaydan  bahsetmek  istiyoruz.

Olayların temelinde Saltanattan Cumhuriyet dönemine geçiş ve Atatürk İnkılâpları olarak adlandırdığımız inkılâplara karşı, bu konularda tamamen cahil halkın ve din adamlarıyla onların yanında bütün karşıt güçlerin yarattığı atmosfer bulunmaktadır. Serbest Cumhuriyet fırkası bu kesimler için bir umuttu. Onlara göre; tepeden inme bir şekilde halkın önüne konan zorlamalar, bu parti iktidara gelince değiştirilebilecekti. Mesela şapka kaldırılacak, kıyafet serbest bırakılacak, tekke ve zaviyeler, eski yazı, Hilafet, Şeyhülislamlık gibi kurumlar hatta saltanat tekrar geri gelebilecekti. Kadın erkek eşitliği ne demekti? Hiç kadınla erkek bir olurmuydu. Kadının yeri evi ve çocukları olmalıydı ve kocasına itaat etmeli ve onu memnun etmeye çalışmalıydı. Böylece bozulan aile düzeni yeniden özlenen seviyeye getirilebilecekti. Serbest Fırka bu nedenlerle birkaç ay içinde çığ gibi büyüdü. Bu gelişmelerin ardından Partinin kapatılma ihtimali belirince bazı tarikatlar bundan büyük rahatsızlık duydular.

Yargılama sırasında olayın Nakşibendî Tarikatının lideri Şeyh Esat ve yandaşları tarafından planlandığı ve Manisa’da günler öncesinden hazırlanan Derviş Mehmet adında bir kişinin liderliğinde bir grup tarafından icra edildiği anlaşılmıştır.
Bu grup Şeyh Esat’ın Manisa’daki örgütlenmeyi yapan temsilcisi Laz İbrahim tarafından yönlendirilmekteydi. Dördünün ismi Mehmet (Muhammet), ikisinin ismi Hasan olan bu grup günlerce Manisa çevresindeki köylerinde, birlikte içki ve uyuşturucu âlemleri yaptıktan sonra yine hep birlikte 23 Aralık sabahı Menemene gelmiş ve saat 0620de sabah namazı için Müftü camiindeki cemaatin arasına katılmışlardır.

Burada bir not olarak şu hususu da ilave etmek isteriz. Aslında grup 7 kişi olarak yola çıkmıştı. Belirtildiğine göre bir de köpekleri varmış ve köpeğin de ismi Kıtmir imiş. Bu size ünlü dinsel “Yedi uyuyanlar” efsanesini hatırlatmıyor mu? Yedinci kişi Çakıroğlu Ramazan grupla birlikte gelmemiş, daha önce aralarından kaçarak ayrılmıştır. İfadeler Camiye gelinmeden önce çifter çifter esrarlı sigara içildiğini belirtmektedir.

Namazdan hemen sonra Derviş Mehmet; mihraba asılı bir durumda olan ve üzerinde “La İlahe İllallah, inna fetehnake” ayeti yazılı yeşil bayrağı alarak kendisinin Mehdi olduğunu, arkasında 70.000 kişilik Halife Ordusu bulunduğunu, öğlene kadar bu bayrağın altında toplanmayanların kılıçtan geçirileceğini söylemiş ve bütün Müslümanları eylemlerine katılmaya davet etmiştir. Hep birlikte cami dışına çıkan grup yüksek sesle tekbir getirerek yürümeğe başlayınca diğer camilerden de çıkan ve işine giden pek çok insan ne olduğunu anlamak için toplanmaya başlamışlardır. Gelişmelerin olumsuz bir yöne doğru kaydığını gören bir Jandarma subayı, durumu Alay Komutanlığına bildirmiş ve Komutanlık eğitime gitmekte olan yedek subay, Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay ve askerlerini şehre göndermiştir.

Durumun pekiyi olmadığını gören Kubilay, gözdağı vermek için (mermileri olmadığından) askerlerine süngü taktırmış, hem halkı ve hem de askerlerini korumak istediğinden bizzat kendisi nümayiş yapan grupla temasa geçmiş ve onların yaptıklarının kanunsuz olduğunu, dağılmaları gerektiğini söylemiştir. O anda hiç beklenmedik bir çıkış yapan Derviş Mehmet silahını ateşleyerek Kubilay’ı vurmuştur. Yaralı Asteğmen acı içinde kendisini Caminin Musalla taşı arkasına atabilmiş ancak oraya yetişen asiler çılgınca haykırışlar ve tekbir sesleri arasında çantalarından çıkardıkları bir bağ bıçağının testereli kısmıyla Türk subayının başını kesip ayırmış ve bayrak sopası üzerine dikmişlerdir. Baş, bayrak direğinde durmayınca çevredeki bir dükkândan getirilen bir iple sıkıca bağlanmış ve kalabalık avuç avuç şehidin kanını içen, tekbir getiren kendisinin Mehdi olduğunu ve bu nedenle kendisine kurşun işlemeyeceğini iddia eden Derviş Mehmet’in peşinde dolaşmaya başlamıştır.

Kalabalığın yaptıklarını gören Bekçi Hasan Kubilayı kurtarmak için ateş edip birini yaraladıysa da karşı ateşle o da ve hemen arkasından diğer bir bekçi Şevki de açılan ateşlerle şehit edilmişlerdir.

Durumun ciddiyetini anlayan Alay komutanı gönderdiği silahlı birliklerle çevreyi kuşattı. İsyancılara teslim olmaları ihtarı yapıldı. Teslim olmayı reddeden, bana kurşun işlemez..korkmayın diye direnen Derviş Mehmet, açılan ateş sonucu yere serilen ilk insanlardan biri oldu. Bütün suçlular yakalandı ve dava ile ilgili görülen 105 sanık General Mustafa Muğlalı Başkanlığında kurulan Sıkı Yönetim mahkemesinde yargılandı. Esat Hoca İstanbul’dan getirildi, 90 yaşındaydı. Yargılama sırasında öldü.

Mahkemenin kararı 29 Ocak günü açıklandı. 36 kişi idam, 41 kişi çeşitli hapis cezalarına mahkûm edildiler, 40 kişi de beraat etti. TBMM yaşları küçük olduğu için 6 idam cezasını hapse, ikisini de 2 yıl hapse dönüştürdü. İdamların çoğu Kubilay’ın şehit edildiği yerde infaz edildi. Bir idamlık infaz anında firar etti. 15 gün kadar dağlarda saklandı. Yakalanınca o da Menemende idam edildi.(Detaylı bilgi için bakınız. Kemal Üstün, Menemen Olayı ve Kubilay, Çağdaş Yayınları, İstanbul- 1977)

Dinsel bağnazlık ve uyuşturucu karışımı ayinlerle kontrollerini kaybeden fanatik bir grubun isyan ederek askerlere ateş edip, Asteğmen Kubilay’ı önce yaralamaları, sonra da vahşice öldürmeleri daha sonra da iki Emniyet Mensubu görevlinin ard arda öldürülmeleri inanılması güç bir olaydı. Askerler Milli Mücadele döneminde de subaylara yönelik bu tip çılgın davranışlarla karşılaşmışlardı. Ancak cehaletten kaynaklanan bu tip dinsel fanatik davranışların gerilerde kaldığına inanılıyordu. Hele yeşil bir bayrak altında, tekbir sesleri arasında şehirde tur atan, cinayetler işleyen bu gruba yerli Halkın karşı çıkacak yerde sessiz kalması, hatta isyancıları destekler gibi görünerek onlara katılması Mustafa Kemal Paşa’yı ve Ordu mensuplarını çok üzmüştü. Mustafa Kemal Paşa Orduya hitaben olayı telin eden bir bildiri gönderdi. Kazım (Özalp) Paşa olayı ve Mustafa Kemal Paşanın reaksiyonunu şu sözlerle anlatmaktadır:

“Bu haber Ankara’da bir bomba tesiri yaptı. Derhal köşke çağrıldım. Mustafa Kemal Paşa görülmemiş şekilde kızgın, üzgün ve heyecanlıydı. Başvekil İsmet Paşa, Milli Müdafaa Vekili Zekai Bey (Apaydın) Ordu Müfettişi Fahrettin Paşa (Altay) da köşke geldiler. Mustafa Kemal Paşa çok sinirli bir durumda söze başladı: “Bu ne haldir, mürteciler hükümet meydanında ordunun subayını din adına boğazlayabiliyorlar. Binlerce Menemenliden kimse çıkıp mani olmuyor, bilakis tekbirle teşvik ediliyorlar. Yunan idaresi altındayken bu hainler neredeydiler? Onların namusunu ve dinini kurtaran Ordunun bir subayına reva gördükleri bu saldırının cezasını yalnız hain katiller değil, hepsi en ağır şekilde çekmelidir. Bu, Cumhuriyetin ve bizim başımızı kesmektir. Bundan bütün Menemen sorumludur. Bu kasabada “Vilmodit” ilan edilmeye müstahak olmuştur. Fransızca olan “Ville Maudite” kelimesinin karşılığı cezalandırılmış şehirdir. Vilmodit kasaba demek, o kasabanın bütün halkı şehir dışına çıkarılır, aileler birer ikişer memleketin başka şehirlerine dağıtılır, tam boşaltılmış şehir tümüyle yakılır, bugünkü ve yarınki nesillere ibret olmak üzere hükümet meydanında büyük bir siyah taş, sütun olarak dikilir. Derhal harekete geçmeliyiz, dedi. Vakit kazanmak ve havayı biraz yumuşatmak için “acaba ayrıntılı raporların gelmesini beklesek mi?” diye bir görüş ortaya attım. Aramızda bir-iki gün beklemeyi, Paşa’nın tepkisinin ne ölçüde değişebileceğini görmeyi uygun gördük. Ancak normal kanuni işleri hemen başlattık. Paşa bir daha “Vilmodit”ten bahsetmedi. Derviş Mehmet ve arkadaşları yakalandı., kurulan Divanı Harp’te mahkeme edilerek idam edildiler. Mustafa Kemal Paşa bu olayı hiçbir zaman unutmadı. Bir daha da çok parti denemesine girişmedi”.  ( Kazım Özalp, Atatürk’ten Anılar s.47–48, T.İş Bankası, Ankara–1992)

Şehitlere Tanrıdan rahmet ve ülkemizde bir daha bu tip acı irticai olaylarla karşılaşılmamasını yürekten dileriz  .

NOT :   Bu yazıyı 4-5 sene önce ilk yazdığımızda bu dilekte bulunduk ama Komutanlar ve sivil aydınlar aleyhinde bildiğimiz amaçlarla yapılan tutuklamalar ve karmakarışık yargılamalar bu ülkenin mürtecilerden daha çook çekeceğini göstermektedir.

Dr.  M.  Galip  BAYSAN

http://www.ilk-kursun.com/haber/131455

23
Ara
12

Menemen Olayı’nı bile çarpıttılar..!!!

Mustafa  MUTLU“Mustafa Fehmi Kubilay, Menemen’de yedek subay rütbesiyle askerlik görevini yapan bir öğretmendi…

Şeyh Esat’ın Manisa’da Nakşibendi tarikatını yaymakla görevlendirdiği Laz İbrahim tarafından yönlendirilen ve Manisa tarafından gelen çember sakallı, sarıklı, cüppeli altı kişi, 23 Aralık 1930’da sabah namazından sonra camiden aldıkları Yeşil Sancağı yola dikerek silah zoruyla etraflarına adam toplamaya çalışırlar.

Elebaşılar Giritli Derviş Mehmet, Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet Emin, Nalıncı Hasan ve Küçük Hasan isimli kişilerdi.

Derviş Mehmet camide namaz kılanlara kendisini ‘Mehdi’ olarak tanıttı ve dini korumaya geldiklerini söyledi.

Arkalarında 70 bin kişilik halife ordusu olduğunu iddia ederek, öğle saatlerine kadar şeriat bayrağı altında toplanmayanları kılıçtan geçirmekle tehdit etti.

Bayrağın çevresinde dönmeye, tekbir getirmeye, zikretmeye ve ‘Şapka giyen kafirdir! Yakında yine şeriata dönülecektir’ diye bağırmaya başladılar.

***

Olayların ilçedeki askeri birlikte duyulmasıyla; alay komutanı, yedek subay Kubilay’ı bir manga askerle (1 erbaş 09 er) olay yerine gönderdi.

Kubilay kalabalığa yaklaşınca sıcak bir çatışma çıkmaması için askerlerin yanından ayrılarak tek başına eylemcilerin arasına girdi ve teslim olmalarını istedi.

İçlerinden biri ateş ederek Kubilay’ı yaraladı. Karşıdan bunu gören askerler ateş açtılar. Fakat tüfeklerinde öldürücü etkisi olmayan manevra fişekleri vardı. Derviş Mehmet bunun üzerine, ‘Gördünüz işte bana kurşun işlemiyor’ diyerek halkı tahrik etti.

Kubilay yaralı halde cami avlusuna sığındı ancak Derviş Mehmet ve arkadaşları kısa sürede onu yakaladı. Derviş Mehmet, çantasından çıkardığı testere ağızlı bağ bıçağıyla yaralı Asteğmen Kubilay’ın başını kesti. Kesik başı iple yeşil bayrağın dikili olduğu sopaya bağladılar. Olay yerine yetişen Bekçi Hasan ateş edip gruptan birini yaraladı. Ancak açılan ateş sonucu o da öldü. Arkadaşının yardımına koşan Bekçi Şevki de açılan ateş sonucu öldü.

Bu aşamada askeri birlik yetişti ve çıkan çatışmada Derviş Mehmet de dahil üç isyancı can verdi.

***

Kubilay Olayı’na devlet sert tepki gösterdi. 27 Aralık 1930’da Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ün başkanlığında yapılan toplantıda Menemen ile Manisa ve Balıkesir’de sıkıyönetim ilan edilmesine karar verildi. Olaya doğrudan veya dolaylı katılan 105 sanık, Divanı Harp’te yargılandı. 36 sanık idam, 41 sanık da çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı.

İdam hükümlülerinin 8’inin cezası yaşları küçük olduğundan hapis cezasına çevrildi.

Kalan 28 sanık, 3 Şubat 1931’de Menemen’de idam edildi. Bazıları Kubilay’ın başının kesildiği yerde asıldı.

Olayın hemen ardından Menemen’de devrim şehidi iki bekçi ve Kubilay adına anıt dikildi. Anıtın üzerinde, ‘İnandılar, dövüştüler, öldüler.

Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz’ yazar…

***

Bugün Kubilay’ın ve iki bekçimizin katledilişinin tam 82’nci yıldönümü… Biz 82 yıldır bu kalleş başkaldırıyı hep yukarıdaki satırlarda anlatıldığı gibi bildik…

Bir iki yıldır dinci ve yandaş medya aynen şöyle yazıyor:

“Olay, dönemin derin devletinin tertibidir. Kubilay’ın başı kesilmedi, İsmet İnönü, Cumhuriyet karşıtlarını sindirmek için bu olayı kullandı!”

Utanmasalar bu iğrenç cinayeti de Ergenekon’a yıkıp Mehmet Haberal’ı, Mustafa Balbay’ı, Tuncay Özkan’ı,

İlker Başbuğ’u sorumlu tutacaklar…

Ha; aman Soner’i unutmayın…

Bu işin içinde mutlaka o da vardır!

*****

ATATÜRK   NE   DEMİŞTİ ?

Atatürk, Menemen Olayı’ndan sonra bir başsağlığı ve taziye mesajı yayınladı. İşte, o mesaj:

“Menemen’de meydana gelen irtica teşebbüsü esnasında Zabit Vekili Kubilay Bey’in vazife ifa ederken duçar olduğu akıbetten, Cumhuriyet ordusunu taziyet ederim.

Kubilay Bey’in şehadetinde mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında Menemen’deki ahaliden bazılarının alkışla tasvipkâr bulunmaları, bütün cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hâdisedir.

Menemen’de ahaliden bazılarının hataları bütün milleti müteellim etmiştir.

İstilânın acılığını tatmış bir muhitte genç ve kahraman zabit vekilinin uğradığı tecavüzü, milletin bizzat Cumhuriyet’e karşı bir suikast telâkki ettiği ve mütecasirlerle, müşevvikleri, ona göre takip edeceği muhakkaktır.

Hepimizin dikkatimiz bu mes’eledeki vazifelerimizin icabatını hassasiyetle ve hakkile yerine getirmeğe matuftur.

Büyük ordunun kahraman genç zabiti ve Cumhuriyet’in mefkûreci muallim heyetinin kıymetli uzvu Kubilay Bey, temiz kanı ile Cumhuriyet hayatiyetini tazelemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır.”

*****

GÜNÜN   SORUSU 

Sorum   Genelkurmay   Başkanı   Org. Necdet  Özel’e :

“Menemen”   sizce   bir   ilçe   adından   ya   da   omlet  

çeşidinden   mi   ibarettir ?

Öyle   değilse,   acaba   bugün   bu   tarihi   olayla   ilgili  

bir   açıklamanız   olacak   mı ?

Mustafa  MUTLU

Vatan

22
Ara
12

Göktürk-2 uydusu ODTÜ’lü mühendislerin eseri

ODTÜ

Erdoğan’ın  öve  öve  bitiremediği  yerli  üretim  Göktürk – 2  uydusunun  yöneticisi  ve  proje  teknik  lideri  ODTÜ  Havacılık  ve  Uzay  Mühendisliği  bölümü  mezunu.

ODTÜ’lü öğrencilerin protestolarına destek veren öğretim üyeleri de en ufak bir protestoya tahammül edemeyen Başbakan’ın hışmına uğradı.

“Sizin yetiştirdiğiniz öğrenciler buysa Türkiye batmış” diyen Erdoğan’a aslında en güzel cevap ODTÜ’deki törende verilmişti. Çünkü Erdoğan’ın öve öve bitiremediği Göktürk-2 projesinin yöneticisi bir ODTÜ mezunuydu.

ERDOĞAN   ODTÜ’YÜ   TOPA   TUTTU

Başbakan Erdoğan dün akşam NTV ve STAR TV’nin ortak yayınında soruları yanıtladı. 2012′nin değerlendirmesini yapanve her konuda sert çıkışlar yapan Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta kendisini protesto eden öğrenciler ve onların arkasında duran öğretim üyelerine söylediği sözler büyük tepki topladı.

Erdoğan ODTÜ’lü öğretim görevlilerine ve öğrencilere ateş püskürdü: “Derse girseniz ne olur girmeseniz ne olur. Sizin öğrettikleriniz anca bunlar gibi olur.”

Göktürk-2 uydusunun uzaya gönderilmesi töreni sırasında ODTÜ kampüsünde öğrenciler Erdoğan’ı protesto ederken, polis orantısız güç kullanmış ve bir öğrencinin başından yaralanmasına sebep olmuştu. ODTÜ kampüsünün savaş alanına dönmesi de Erdoğan’a sorulan sorular arasındaydı.

ÖĞRENCİLERDE   MOLOTOF   VARDI

Erdoğan’a Göktürk-2 uydusunun uzaya gönderilmesi töreni sırasında ODTÜ kampüsünde meydana gelen olayların sorulması üzerine öğrencilerin sırt çantalarında molotof bulunduğunu söyleyerek “Ben bu üniversitenin yönetimini anlayabilmiş değilim, bunlar samimi değiller. Yine aynı şekilde bir toplantı sırasında, öğrenciler toplantı mahaline gelerek taşlamaya başladılar. Bu son olay ise bunun çok çok ötesinde. Polis oraya neden geldi? Kampüse sırt çantalarında bulunan molotoflarla gelen kişiler, eylem sırasında bunları yaktılar ve bunun üzerine polis destek istedi.” dedi.

DERSE   GİRSENİZ   NE   OLUR,   GİRMESENİZ   NE   OLUR

Erdoğan ODTÜ’lü öğrencilere destek olan öğretim görevlilerine de ateş püskürdü. Derslere girmeyerek polis şiddetini protesto eden öğretmenlere şöyle seslendi:

“Siz nasıl bir üniversitesiniz. Sizin yetiştirdiğimiz öğrenciler bunlarsa Türkiye batmıştır. Bu öğrenciler uydumuz fırlatılırken gururlanacağı yerde lastik yakıp eylem yapıyor. Sonda neymiş ODTÜ’de öğretim görevlileri protesto için derse girmiyormuş. Sonra neymiş protesto için derse girmiyorlarmış. Girseniz ne olur girmeseniz ne olur. Zaten sizin öğrettikleriniz anca bunlar gibi olur.”

Erdoğan’ın bu cümlelerle sataştığı; eğitimini, öğretmenlerini ve öğrencilerini sert sözlerle eleştirdiği Orda Doğu Teknik Üniversitesi, dünyanın en iyi üniversiteleri arasında gösteriliriyor. Hatta Erdoğan’ın ODTÜ kampüsüne, fırlatılışını seyretmeye gittiği Göktürk-2 füzesi de ODTÜ’lü mühendislerin elinden çıkma.

DÜNYANIN   EN   İYİLERİ   ARASINDA

8 yıldır “Dünyanın En İyi 200 Üniversitesi” sıralamasını yapan İngiliz Times Higher Education (THE) bu kez de üniversiteleri “saygınlıklarına” göre sıraladı. Harvard’ın birinci sırada olduğu listede Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ilk 100’e girerek, “devler liginde” yer aldı.

İlk kez bir Türk üniversitesi, Harvard, Oxford, Stanford, Cambridge gibi dünya devleri arasında “saygınlıkta” kendine yer bulmuş oldu.
İşte ODTÜ’nün sayısız başarılarından bazıları:

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nün (MIT) ev sahipliği yaptığı ve 112 uluslararası takımın katıldığı “7th IGEM- International Genetically Engineered Machine” yarışmasında, ODTÜ Biyolojik Bilimler Bölümü öğrencileri, “Wound Dressing” (Yaraların İyileştirilmesi) konulu projeleri ile gümüş madalya kazandı.

METU-Ankara IGEM Takımı, “MethanE.coliC” projesi ile Avrupa elemelerinde bronz madalya kazandı.

Havacılık ve Uzay Mühendisliği Bölümü öğrencilerinin oluşturduğu Anatolian Craft Ekibi, ABD’de AIAA (American Institute of Aeronautics and Astronautics) organizasyonunda ve Cessna Aircraft Company ile Raytheon Missile Systems sponsorluğunda yapılan “Design-Build-Fly” adlı tasarım yarışmasında, 69 takım arasında 6. oldu.

Üç yüksek lisans öğrencisi “Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı Üniversite-Sanayi İşbirliğinde En Başarılı Tez Ödülü”nü aldı.
Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü öğrencilerinden oluşan grup; Türkiye Sağlık Endüstrisi İşverenleri Sendikası’nın “Ulusal Tıbbi Cihaz Yarışması”nda birinci oldu.

GÖKTÜRK – 2   DE   ODTÜ’LÜ   MÜHENDİSLERİN   BAŞARISIDIR

Başbakan Erdoğan’ın TÜBİTAK’ta fırlatılışını izlediği Göktürk 2 uydusu da ODTÜ mezunu bilim insanlarının elinden çıktı.

Erdoğan’ın öve öve bitiremediği yerli üretim Göktürk 2 uydusunun fırlatma kampanyası yöneticisi ve proje teknik lideri Ali Ömer Kozal, 2001 Yılı ODTÜ Havacılık ve Uzay Mühendisliği bölümü mezunu.
Erdoğan, ODTÜ’lü Uzay mühendisi Ali Ömer Kozal’ı böyle dinlemişti.

SOSYAL   MEDYADA   ODTÜ   TEPKİSİ

Erdoğan’ın dünyanın sayılı üniversiteleri arasına giren ODTÜ’yü ve eğitimcilerini bu şekilde eleştirmesi, sosyal medyanın da gündemine oturdu. Erdoğan bu sözlerinden dolayı büyük tepki toplarken, ODTÜ’lülere de büyük destek geldi.

İşte   Twitter’da   konuşulanlar :

@MrJoeyJordison
ODTÜ yönetimine ”Yetiştirdiğiniz öğrenciler bunlarsa Türkiye batmıştır” diyen Erdoğan.. Ülke bu yüzden mi battı cidden ?
@‏0ut0fTheBlueSky
Erdoğan’dan ODTÜ’ye:’Sizin yetiştirdiğiniz öğrenciler bunlarsa bu ülke batmış’ Ülkenin battığı doğru ama nedeni yanlış.Yinede ilerleme var.
@MuratUtucu
Başbakan Erdoğan, “ODTÜ’nün yönetimini anlamış değilim” soyle anlatayim pasam; biat etmeyecegiz diyorlarrr
@BilgeMirza
ODTÜ için ‘Öyle üniversiteden ancak böyle öğrenciler’ çıkar diyen Erdoğan sayılı üniversitelerden birini ve öğrencisini tek cümlede harcadı.
@kolns
Sırada ODTÜ’yü hedef aldılar demekki. Yazık…
@kenangozde
Başbakan’ın NTV deki konuşması ODTÜ olayları ile ilgili ortamı yatıştırmak bir yana daha da gerilmesine sebep olabilecek nitelikteydi.
@koraypekozkay
ODTÜ’lüler, yediğiniz dayaktan dolayı özür dilemezseniz, suçunuz kanıtlanana kadar cezasını çekersiniz. Mutlak masumiyet bi tek Recep’indir.
@ismailcanbaz01
Merak etme tayyip ODTÜ Gençliği kadar bütün Üniversite Öğrencileri böyle olursa ülke kalkınır ülke batmaz kafanı yorma.
@unemployed0o
Gazeteler susturulsun ordu susturulsun öğrenciler susturulsun herkes akpli olsun bunun adına demokrasi denilsin selam olsun odtü
‏@gozdeeyalcin
başbakan;odtü bilim merkezi için bunların yetiştirdiği öğrencilerden ne olacak dedi.onun bu dediğine biz bilim adamı diyoruz:/
@hazarsenol
Basbakanin “nasil bir okul, nasil hocalar, vay halimize” dedigi ODTÜ, dunyanin en iyi 500 üniversitesinden biri. Esas bizim vay halimize!
@muratgermen
ODTÜ hakkında söylemediğini bırakmamış, utanıyorum böyle birisinin başta olduğu bir ülkede yaşamaktan…
‏@mertyirmibes
Başbakan odtüye savaş ilan etmiş, böyle hocadan öğrenciden ne olur diyor.odtü bilimsel çalışmalarını 1 sene durdursun türkiye ne olur acaba?
@HuseyinSelcuko
Odtü öğrencileri uzaya mekikler göndersin icatlar yapsın sen git yurtdışında övün sonra çık öğrencilere laf şöyle
@Erbelen
ODTÜ’lü öğretim görevlileri. Siz ciddeye almayın onu. Siz onurlu duruş ile anılacaksınız.
@drummerozan
Tayyip senin yetiştireceğin nesil olmaktansa o öğretim görevlileri tarafından yetiştirilmekten şeref ve onur duyarım!
@burcucingay
ferman padişahınsa ODTÜ bizimdir
‏@GulizCavEv
İki gün önce söylemiştim tekrarlıyorum ‘odtü’nün başını yiyecek.bugün olmazsa yarın:( Nasıl olurda hocası öğrencisi onu şakşaklamaz:((
@harun_tekin
“üniversite”nin anlamı hakkında en ufak bir fikirleri yok.ODTÜ’ye dışardan gelenler varmış-siz ve kolluk güçleriniz kampüse nerden geldiniz?
@ERKOM05
Sayın Başbakannın atladığı birşey var.Beğenmediği ODTÜ öğretim görevlileri Göktürk-2′nin Mühendisleridir
@suluelma
#AKPEliniODTÜdenÇek inanamıyorum! laf ettiğiniz öğretim görevlileri sayesinde bu zamana kadar sessiz kaldı o öğrenciler!
@behmenndogu
ODTÜ’lü öğretim görevlileri YÖK tarafından bir takım baskılara maruz bırakılırsa şaşırmam… ODTÜ hedef gösteriliyor resmen…
@dilekgoker
Oooo şimdi de ODTÜ’yü mü beğenmedin padişahım?Hemen bir el atıla.
@DilaraTryakoglu
Yakında ODTÜ kapatılır
‏@vecide11
ODTÜ’lü gençler helal olsun size.
@hzabun
Elini: ODTÜ’ den çek,yargıdan çek,ordudan çek,sendikadan çek,memurdan çek,polisten çek,elini cebimden ,çocuklarımızın kanından çek.
@nergisus_
RTE demişki ODTÜ için; sizin yetiştirdiğiniz öğrenci bunlarsa ülke batmış. Ne oldu sana sesini çıkaran olması hala, zoruna mı gitti?
@yigitnamver
RTE; ODTÜ senin ‘ecdadlarının’ efendi bellediği Vietnam Kasabı Commer’ın arabasını ateşe verenlerin üniversitesidir. anladın mı nasılmış
@bkara
Başbakan haklı, ODTÜ mezunları bir işe yaramaz. Ne imam ne de hatip çıkar oradan! #ODTUayakta

SÖZCÜ

22
Ara
12

Erdal SARIZEYBEK Almanya’da sevenleriyle buluşuyor…

ERDAL  SARIZEYBEK  ALMANYA  KONFERANSLARI

21
Ara
12

“MUKADDESAT”ÇI

Aşağıda   yazılanları   idrak   ed(e)meyen   mahlûkları   ülkemizden   tez   zamanda  

temizlemek   için   herkes   elinden   geleni   yapmalıdır…

————————————————————————————————————–

Emekli   Kurmay   Pilot   Albay   Hüseyin   Avni   Güler   anlatıyor :

“ 1958’de  Lübnan’da  Müslüman  Araplarla  Hıristiyan  Araplar  arasında  savaş  çıkmıştı.

Ben  Ankara  Etimesgut  12. Hava  Üs  Komutanlığı’nda  Yüzbaşı  olarak  görevliydim.

Bu  üsten  C-47  Dakota  uçakları  ile  Lübnan’a  yedi  sefer  uçtum.

Her  uçuştan  önce  uçaklarımıza  sandıklar  yükleniyordu.

Kapalı  ve  büyük  sandıklardaki  yükümüzün  ne  olduğunun  farkında  değildik,  çünkü  bilgilendirilmiyorduk.

İlk  yüklemelerde  o  zamanki  Dışişleri  Bakanı  Fatin  Rüştü  Zorlu  meydana  geliyor  ve  uçağın  yüklenişine  bizzat  nezaret  ediyordu.

O  yıllarda  Kıbrıs  İngilizlerin  elindeydi.

Uçaklarımız önce Kıbrıs’a doğru uçuyor burada İngiliz jetlerine parola veriliyor daha sonra Lübnan istikametine dönülüyor ve Beyrut’a iniyorduk.

İnişten sonra sandıklar boşaltılıyor, uçuç ekibine birer sandviç ve kola veriliyor, yakıt ikmali yaptıktan sonra da o gece Türkiye’ye geri dönüyorduk.

Bu arada bir uçağımız yanlışlıkla Beyrut Havaalanı Müslüman Arapların eline geçtiği sırada indi, uçağımıza el konuldu ve uçuş ekibi tutuklandı.

Bu  personelimiz  diplomatik  girişimlerden  sonra  ancak  ülkemize  getirilebildi.

Lübnan’daki  Hıristiyanlara  Türkiye’den  85  uçak  dolusu  silah ve  cephane  gönderildi.

Bizler  de  bilmeden  Menderes’in  günahına  ve  suçuna  alet  olduğumuzu  sonradan  öğrendik.

O  silahları  ve  mermileri  kullanan  Hıristiyanlar  belki  de  binlerce  Müslümanı  öldürmüşlerdi.

Beni bu pis, kalleş ve emperyalist işbirlikçisi oyunlarına alet edenleri şimdi lanetliyorum.

Bugün Anıtmezarda yatan o kimsenin ne mal olduğunu milletimin bilgisine arz ediyorum.“

Menderes   Lübnan  hristiyanlarına  silah   gönderiyordu !

Sayın  Güler’in  anlattıklarında  eksik  var  fazla  yok.

O  gün  emperyalizmin  emri  ve  çıkarları  gereğince  Menderes  sadece  hava  yolu  ile  değil,  deniz  yolu  ile  de  Hıristiyanlara  Müslüman  öldürmesi  için  silah  ve  cephane  göndermişti.

Çünkü   ondan   öyle   yapılması   isteniyordu.

Menderes’in   emperyalist   işbirlikçiliğine   örnek   çoktur !

1957’de  emperyalizm  istedi  diye  Suriye’yi  işgal  etmek  istedi.

Hani  şimdi  Erdoğan  ve  Davutoğlu  Suriye’ye  müdahale  edebilmek  için  BAAS’ı  ve  Beşar  Esad’ı  bahane  olarak  gösteriyorlar  ya !

O  zaman  ne  BAAS  var,  ne  Beşar  var,  ne  babası  Hafız Esad  var.

Hatta   PKK   ve   ona   verilen   destek  de   yok.

Aynı   Menderes   1958’de   Cezayir’de   emperyalist,   işgalci   ve   katliamcı   Fransızlara   karşı   bağımsızlık   mücadelesi   veren   Müslümanları   değil  Fransa’yı   destekledi.

Ki  o  Fransa,  Cezayir’Osmanlı  toprağı  iken  1830’da  haksız  yere  işgal  etmişti.

Cezayir  132  yıl  Fransız  işgalinde  kaldı  ve  bu  süre  içinde  çok  Müslüman  öldürüldü.

Sadece  1952-1962  arasında  öldürülen  Müslüman  sayısı  1,5  milyondur.

Cezayir  bunun  bir  soykırım  olduğunu  iddia  etmektedir.

Kim   bu   Menderes ?

1955’de  Demokrat  Parti  (DP)  Meclis  grubunda  “Siz  öyle  güçlüsünüz  ki,  hilafeti  bile  getirebilirsiniz”    diyen,  1956’de  Konya’da  “ortaokullara  din  dersi  konulacağını”  açıklayan,  1957’de  genel  seçimler  öncesinde  “ İstanbul’u  ikinci  bir  Mekke,  Eyüp  Sultan  Camii’ni  ikinci  bir  Kabe  yapacağız”  sözü veren  ve  yine  aynı  yıl  Kayseri’de   “DP’nin  iktidarda  olduğu  7  yıl  içinde  15  bin  Camii  inşa  edildiğini”  söyleyen.

Evet,  Menderes  mukaddesatçı  görünüm  altında,  din  üzerinden  siyaset  yapmıştır.

Hızlı  Müslüman  gözükmesine  ve  halkı  bu  şekilde  kandırmasına  rağmen  hep  emperyalizmin çıkarlarına  hizmet  etmiş  ve  son  tahlilde  Müslüman’dan  ve  mazlumdan  yana  hiç  olmamıştır.

Başbakan  Erdoğan  daha  şimdiden  her  bakımdan   Menderes’i  sollamıştır   bile !

Erdoğan  konuşmalarında  Menderes’i  yere  göğe  koyamamakta,  onun  başına  gelenler  nedeniyle  kendi  beyaz  gömleğinin  de  hazır  olduğunu  söylemekte  ve  onun  gerçek  halefi  olduğunu  iddia  etmektedir.

Erdoğan   da   Suriye’ye   silah   gönderiyor !

Bakalım  Erdoğan  Müslümanlar  için  neler  yapmış ?

Müslüman  Irak’ın  istilası  için  ABD  ile   “at  pazarlığı”  yaptırmış ve  karşılığında  para  istemiştir.

Irak’ta  1,5  milyon  Müslüman  öldüren  ABD  askerine  hizmetleri  için  teşekkür  etmiştir.

Libya’da  Müslümanların  kafasına  bomba  atılması  için  ABD  ile  işbirliği  yaptırmış  ve  Libya’yı  denizden  kuşatan  İtalyan  Amiral  emrine  6  savaş  gemisi  göndermiştir.

İsrail’i  koruyacak  ve  Müslüman  İran’a  karşı  saldırganlık  yapılmasını  sağlayacak  ABD  radarını  topraklarımızda  konuşlandırmıştır.

Suriye’de  Müslümanlar  öldürülsün  ve  bu  ülke  karışsın  diye  teröristlere  kucak  açmıştır.

Ama  günahını  almayalım,  bir  yandan  da  Camii  inşaatlarına  hız  vermiştir.

Bugün  El  Kaide  militanları  Suriye’de  emperyalizmin  ve  İsrail’in  çıkarlarına  hizmet  edecek  şekilde  Müslümanları  katletmektedir.

Erdoğan  yönetiminde  Türkiye  bu  pis  savaşın  pisliğine  yarı  beline  kadar  batmıştır.

Türkiye  Suriyeli  Müslümanlar  için  terör  üssüdür.

Suriyeli  Müslümanları  öldüren  ve  katleden  silah  ve  cephane  Türkiye’den  taşınmaktadır.

Dün  Albay  Güler  ve  arkadaşları  Lübnan’a  ne  taşıdıklarını  bilmiyorlardı !

O  zaman  bu  işler  daha  gizli  kapaklı  yapılıyordu.

Ama  bugün  Türkiye’den  Suriye’ye  ne  taşındığını  bilmeyen  yok.

Bugünün  Yüzbaşısı,  Albayı,  General  ve  Amirali  bu  suçun  altından  kalkamaz.

Siz  bu  günaha  ve  suça  bilerek  alet  oluyorsunuz.

Menderes  zamanında  ve  şimdi  işlenen  bu  suçlar  ve  günahlar  mukaddesatçılık  görüntüsü  altında  yapıldı  ve  yapılıyor,  halk  din  ile  kandırıldı  ve  kandırılıyor.

Okumaya devam edin ‘“MUKADDESAT”ÇI’

21
Ara
12

Allah Sizi Islah Etsin

DELİKANLI  BEŞAR  ESAD

Yer :   İsdemir  Camii  –  İskenderun  Demir  Çelik  Fabrikası

Vaaz  Konusu :   GIYBET

Hoca  vaazında  “gıybet”ten  bahsediyor,  dinimizde  yeri  olmadığından…

Sonra  alakası  yokken  “Ama  Esad’ın  arkasından  gıybet  edebilirsiniz  çünkü  o  zalim,  halkını  katleden  bir  diktatör…”

(Bir  yerden  girmek  gerekiyor  diye  düşünmüş  olmalı…)

Arkasından  “Kızılay’ın  kan  bağışı  kampanyası”  duyurusunu  yapıyor  ve  küçük  bir  anısını  anlatıyor.

-Arkadaşım  kan  vermek  istemediğini  söyledi.

Bende “neden vermek istemiyorsun” dediğimde,

- “Ya  kanım  Esad’a  giderse”  diyerek  korkusunu  dile  getiren  gibi  cümlelerle  Esad’a  biraz  daha  yüklenip  vaazı  bitirdi.

Namaz  çıkışında  geçen  diyaloğu  aynen  aktarıyorum :

-Hocam  vaazda  sürekli  Esad’ı  eleştirdiniz ?

-Evet…  Çünkü  o  bir  diktatör.

-Peki yalnızca emperyalizmin elindeki kanallar bunu diyor diye sizinde ona zalim demeniz ve cemaatinize bunu doğruymuş gibi anlatmanız “Gıybet”e girmiyor mu?  Yandaş gazetelerin her dediğine doğru mu demeliyiz sizce?

-Ama  bunu  herkes  dile  getiriyor.

-Çoğunluğun  dediğini  araştırmadan  doğru  kabul  etmek  ne  kadar  doğru  peki ?

(buraya dikkat !)

-Aslında evet doğru değil. Arkadaşım bana “ya kanım Kılıçdaroğlu’na giderse” dedi ama ben vaazda bunu diyemeyeceğim için Esad dedim öylesine…!!!

“Öylesine…”

Demek ki birilerine yaranmak için, ya da birilerinin yanlışını doğrulamak adına Allah huzurunda, minbere çıkıp yalan söylemek caiz !

Ne  diyelim  bu  sefer   “Allah  beni  değil,  sizi  ıslah  etsin”(http://www.sozkonusu.net/allah-beni-islah-etsin.html)

Ömer  YILDIZ

http://www.ilk-kursun.com/haber/131332

21
Ara
12

DEMOKRASİ TRAMVAYINDAN İNME ZAMANI GELDİ Mİ YOKSA ?

1980 12 Eylül Darbesi  ile  “Atatürk  Düşmanlığı”  da  su  yüzüne  çıktı.

Evren  cuntası,  Mustafa  Kemal’in  gözü  gibi  koruduğu  TDK  ve  Türk  Tarih  Kurumlarını  yıkarak  işe  başladı.

Arkasından  okullara  “zorunlu  din  dersi”ni  koydu  ve  Tevhid-i  Tedrisat  Kanununu,  yani  Öğretim  Birliğini  yerle  bir  etti.

Canına  okudu.

Kemalist  kale  duvarında  gedikler  açtı.

Sonra arkası çorap söküğü gibi geldi…

1988 -1989  Öğretim  Yılında  ders  kitaplarının  kapağından  Atatürk  resmi  kaldırıldı.

“Ayıptır”  diye  kadavraya  don  giydirildi.

Karşı  cinsi  muayene  etmek  istemeyen  doktorlara  bile  rastlandı…

Daha sonra Turgut Özal Cumhurbaşkanı seçildi ve 1923 Cumhuriyet Kalesinin fethine onunla devam edildi.

Artık Mustafa Kemal’in makamında laiklik ve tam bağımsızlık düşmanı siyasal İslamcı bir Nakşibendî oturuyordu.

Amerika’nın buyruğu üzerine.

ABD’de bu konuda eğitim görmüş olan Özal hemen kolları sıvadı. Bir yandan ”Ilımlı İslam’ın Temelleri”ni atarken, bir yandan da PKK lideri APO ile sıcak ilişkiler içerisine girdi.

Ortadoğu’da “Federal İslam Cumhuriyeti” ve BOP’un ilk kuruluş hazırlıklarına başlanmıştı böylece…

Siyasal İslamcılar, önceleri takıyye, gizlilik, saklanma, saman altından su yürütme politikasını izlediler.

Çaktırmadan…

Sessiz ve derinden çalıştılar.

Demokrasi ve siyasal partiler onlar için, şeriatçı devlete giden yolda, kullanılması gereken araçlardı.

Bu konudaki görüşlerini Şevki Yılmaz şöyle açıklıyordu:
“Türkiye’de Müslümanları selamete çıkarmanın, hürriyete kavuşturmanın yolu, mevcut düzeni kullanmaktan geçer. Müslüman, bulunduğu mekânda, mevkide ve zamanda davası için düzeni kullanabilmelidir…” (Şevki Yılmaz, Taraf Dergisi, 1993)

Fethullah Gülen şunları söylüyordu:

“Taktik ve stratejiler söylenmez. Söylendiği an onun bir taktik olma hüviyeti ortadan kalkar. Stratejiler sadece tatbik edilir.” ( Şemseddin Nuri, Küçük Dünyam)

Recep  Tayyip  Erdoğan  da  düzenin  kullanılmasından  yanaydı :

“Demokrasi bizim için bir amaç değil, araçtır. Amacımıza ulaşana kadar demokrasiye bağlıyız.

Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz…”

Başbakan  Recep  Tayyip,  “İstediği  durağa  geldiğini  mi”  düşünüyor  acaba ?

Demokrasi  treninden  inmeye  mi  hazırlanıyor  yoksa ?

RTE, 326 milletvekili ve ele geçirdiği HSYK, Anayasa, Yargıtay, Danıştay mahkemeleri ile hâlậ “Kuvvetler ayrılığı”dan şikâyet ediyor.

Dilediği gibi hareket edemediğini, engellendiğini söylüyor. Şöyle diyor:

“Sistem düzgün kurulmamış, sistemde yaşadığımız sıkıntılar var. Düzgün kurulmadığı içindir ki umulmadık yerde, umulmadık şekilde bakıyorsunuz bürokrasi karşınıza dikiliyor, bürokratik oligarşi karşınıza dikiliyor, umulmadık yerde yargıyla karşı karşıya kalıyorsunuz…”

“Kuvvetler ayrılığı denilen olay var ya, o geliyor sizin önünüze engel olarak dikiliyor.”

Başbakan kuvvetler ayrılığından yakınıyor.

Bir zamanlar milli eğitin bakanı Emrullah Efendi’nin “Şu Mektepler olmasa ben maarifi ne güzel idare ederdim” demesi gibi, o da şu “kuvvetler ayrılığı” olmasa memleketi ne güzel yönetirdim” diyor.

Uygar ulusların kuvvetler ayrılığı temelinde kurulduğunu ve devamlılığını sağladığını bilmiyor.

Anlaşılan, ona padişahlık, sultanlık da yetmemiş. Daha fazlasını istiyor.

Yalaka basın, yalaka medya, kurşun asker gibi görev yapan yargıçlar, savcılar, valiler de kesmiyor onu…

“Daha, daha, daha…” diyor.

Daha çok gemicik…

Daha çok İsviçre hesabı…

Daha çok havuzlu villalar…

Ergenekon’larda, Balyoz’larda yurtseverlere verilen 16 yıl, 18 yıl, 24 yıl hapis rahatlatmıyor onu…

Dincileri soruşturan Hâkim Albay Ahmet Zeki Üçok’a istenilen 402 yıl
hapis tatmin etmiyor onu…

İdam, idam gelmeli… İnsanlar darağaçlarında, iplerde sallanmalı…”

“Toplum Ortaçağ’a geri dönmeli, engizisyonlar kurulmalı, giyotinler çalışmalı… Asmalı, kesmeli…” diyor başbakan.

Böyle bir yönetimin adına tüm dünyada diktatörlük denilir.

Böyle bir yetki, böyle bir yönetim, Başbakanın hayran olduğu ABD’de bile yoktur.

Bu  tek  kişi  yönetimi  demektir.

Bu sevgili yurdumuzu Mussolini’lerin, Hitler’lerin, Pinochet’lerin, Franko’ların, Evren’lerin de gerisine götürmek demektir.

RTE,  pembe  rüyalar  görüyor.

Menderes’lerin,  Evren’lerin,  Özal’ların,  Çiller’lerin  hatasına  düşüyor.

Öküze  benzemek  için  şişinen  kurbağa  gibi  kendisini  tehlikeye  atıyor.

Bir  zamanlar  Menderes  de  “Türkiye  Büyük  Millet  Meclisi  Tahkikat  Encümenleri”  kurarak  yargının  yetkisini  DP  milletvekillerine  teslim  etmiş,  “kuvvetler  ayrılığını”  tanımamıştı…

Sonunu  gördük…

Vermezler  başbakan…

Böyle  bir  yetkiyi,  böyle  bir  padişahlığı  bu  ulus  şimdiye  dek  kimseye  vermedi, bundan  sonra  da  kimseye  vermez.

19 Mayıs’ları,  29 Ekim’leri,  10 Kasım’ları  yeniden  yeniden  yaratan,  yaşatan;  Silivri  kalesini  kuşatıp,  faşizmin  barikatlarını  yıkan  bu  halk,  bu  yetkiyi  sana  vermez…

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/131258

21
Ara
12

ODTÜ’lü öğrenciler gözaltında : ODTÜ operasyonu protesto edilecek..!!!

ODTÜ'lü_ogrenci_ve_calisanlardan_gozalti_protestosu

Başbakan Erdoğan’ın ODTÜ’ye gelişini protesto eden ve 2 bin polisin saldırısına uğrayan öğrencilerin evleri bu sabah polisler tarafından basılarak gözaltına alındı.

Güncelleme: 14:52
Ankara Barosu Yönetim Kurulu üyesi Erol Aras, soL’a yaptığı açıklamada şu anda gözaltında olan öğrenci sayısının 39 olmadığını, kesin sayının şu an 12 olduğunu söyledi. Savcılığın operasyonun devam ettiği yönünde bilgi verdiğini belirten Aras, bu sayının artacağını ama kesin sayıyı vermenin mümkün olmadığını dile getirdi.


Güncelleme: 14:41
ODTÜ öğrencilerine yapılan operasyonu protesto etmek üzere Gençlik Muhalefeti, Öğrenci Kolektifleri ve TKP’li Öğrenciler Taksim Meydanı’nda saat 17:00’da bir eylem çağrısı yaptı.


Güncelleme: 14:14
Avukatlardan Ankara Adliyesinde basın açıklaması
Ankara Barosu avukatları Ankara Adliyesi önünde bir açıklama yaptı. Açıklamayı yapan Baro Yönetim Kurulu üyesi Erol Aras, “demokratik hakkını kullanan öğrencilere hükümet göz dağı vermeye çalışıyor” diyerek, öğrencilerin yanında olduklarını dile getirdi. Operasyona tepki gösterilen açıklama, sürecin takipçisi olunacağının belirtilmesinin ardından sona erdi.


Güncelleme: 13:20
ODTÜ operasyonu protesto edilecek
ODTÜ’de Eğitim Sen’in çağrısıyla yapılan toplantı sonucunda, ODTÜ’de saat 16:30’da Fizik önünden A1 kapısına yürünme kararı alındı. Ankara Emek ve Demokrasi Güçleri saat 18:00’de YKM önünde basın açıklaması gerçekleştirecek. ODTÜ Öğrencileri de bu eyleme katılacak ve ardından ODTÜ’ye dönerek gözaltına alınanlar serbest bırakılana kadar ODTÜ’yü terk etmeyecekler.

Ayrıca TKP saat 15:00’da Başbakanlığa yürüyecek.


Güncelleme: 13:04
Öğrencilerin “Terörle Mücadele Kanunu” kapsamında gözaltına alındığı belirtilirken, dosyada gizlilik kararı olmamasına rağmen avukatlara bilgi verilmiyor. Bu arada saat 14.00’da Ankara Adliyesi’nde avukatların bir basın açıklaması yapacağı belirtiliyor.


odtu-erdogan-eylem

Güncelleme: 12:32
ZAMAN – polis  işbirliğinde  son  nokta

ZAMAN   yalan   haberde   sınır   tanımadığını   bir   kez   daha   ortaya   koydu.

ODTÜ’lü öğrencilere yapılan baskını “PKK ve DHKP/C” operasyonu olarak duyuran gazetenin internet sitesi, “ODTÜ’lü karıştıran öğrencilere operasyon” başlığı atarken, polisten aldığı bilgi ile 20 öğrencinin daha gözaltına alınacağını yazdı.

Avukatlara operasyonun sürmesi gerekçe gösterilerek bilgi vermeyen emniyetin elindeki bilgiler Zaman gazetesi tarafından yayınlandı.


Güncelleme: 12:30
Eğitim-Sen’in çağrısı ile ODTÜ’de yemekhanede bir toplantı yapılıyor. Öğrenciler, akademisyenler ve ODTÜ’lü işçiler polis baskınlarına karşı ortak bir tavır belirleyecek.


Güncelleme: 11:58
Operasyon emrini veren savcı tanıdık çıktı
Yaşanan baskınlara ilişkin avukatlara bilgi verilmezken, operasyon emrini veren savcının 13 Tıp öğrencisinin tutuklandığı davanın da savcısı Sadık Bayındır olduğu öğrenildi.


Güncelleme: 11:50
ÇHD Ankara Şubesi, ev baskınlarına ilişkin yaptığı açıklamada polislerin arama kararı olmadığını duyurdu.


Güncelleme: 11:45
Operasyon sonucu gözaltı sayısı 12’ye yükseldi. Yeşiller ve Sol Gelecek PM üyesi Sercan Çınar gözaltına alındı.


Güncelleme: 11:38
Muhalefet.org’da yer alan haberde, İlhan Şen adlı bir öğrencinin daha gözaltına alındığını ve gözaltı sayısının 11’e yükseldiğini belirtildi.


Güncelleme: 11:35
TKP’li Öğrenciler Başbakanlığa yürüyecek
ODTÜ’de yaşanan saldırı ve Patriot füzelerine tepki gösteren TKP’li Öğrenciler bugün saat 15.00’da Başbakanlığa yürüyecek. İstanbul’da Türkiye’ye Patriot füzesi ve asker gönderen Almanya Konsolosluğu’na, İzmir’de ise NATO üssüne yürüyüş yapılacak.

TKP’li Öğrenciler bugün saat 15.00’da İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde bulunan TKP İlçe Örgütü önünde, Ankara’da 15.00’da Yüksel Caddesi’nde, İzmir’de ise 18.30’da Şirinyer Tansaş önünde basın açıklamaları için buluşmaya davet etti.


Güncelleme: 10:55
Polis baskınları sonucunda gözaltı sayısı artmaya devam ediyor. Gençlik Federasyonu üyesi öğrenciler Cem Dursun ve Batuhan Demirci de evlere yapılan baskın sonucunda gözaltına alındı.


Güncelleme: 10:50
Gözaltına alınan ilk isimler
Gelen ilk bilgilere göre şu ana kadar 8 öğrenci gözaltına alındı. Gözaltına alınan isimler şöyle: Bedirhan Şen, Mert Atmaca, Mustafa Bozkurt, Hasan Koç, Hüseyin Koç, İlhan Aslan, Can Kaya ve Güven Kazım Altunkaya.


Güncelleme: 10:39
Gözaltı sayısı artmaya devam ediyor. Sendika.org’un geçtiği bilgiye göre, Öğrenci Kolektifleri üyesi üniversitelilerin evlerine de baskın düzenledi. Hacettepe Üniversitesi öğrencisi Can Kaya gözaltına alındı.


Güncelleme: 10:34
Gözaltıların nedeni ‘kitleyi polise karşı kışkırtmak’
Cumhuriyet gazetesi Ankara muhabiri Alican Uludağ, gözaltılara ilişkin Twitter mesajında, öğrencilere yönelik operasyonun nedeninin Hopa’nın bir benzeri olduğunu söyledi. “Gözaltıları TEM Şube yapıyor ve suçlama ‘kitleyi polise karşı kışkırtmak’ ve ‘terör'” diyen Uludağ, gözaltılar nedeniyle TEM’i arayan bir avukata, “Öğrenciler gelmiş de olabilir gelmemiş de. Size kim haber verdi ki” şeklinde yanıt verildiğini ifade etti.


Güncelleme: 10:15
Gözaltına alınan öğrencilerin bazıları emniyete getirilirken, Kaldıraç okurlarının evindeki aramaların sürdüğü belirtiliyor.


Güncelleme: 09:50
Şu ana kadar en az 7 öğrenci gözaltında
Şu ana kadar bir Gençlik Muhalefeti üyesi, dört Kaldıraç okuru, bir SGD üyesi ve ODTÜ öğrenci toplulukları üyesi bir öğrenci olmak üzere 7 öğrenci gözaltına alındı.


Güncelleme: 09.33

Gözaltına alınan öğrencilerin Adli Tıp Kurumu’na götürüldüğü belirtilirken, ETHA’da yer alan habere göre Ankara’da onlarca eve baskın yapıldı ve SDG üyesi İlhan Aslan gözaltına alındı.


ODTÜ’de Başbakan Erdoğan’ın gelişini protesto eden öğrencilere ev baskını. Terörle Mücadele Şubesi bu sabaha doğru ODTÜ’lü öğrencilerin evlerini basarak öğrencileri gözaltına almaya başladı.

Muhalefet.org’da yer alan haberde, sabah erken saatlerde Gençlik Muhalefeti üyesi Bedirhan Şen’in gözaltına alındığı belirtildi. Polisler operasyon ile ilgili bilgi vermezken, avukatlara “3-5 kişi var alacağımız, operasyon bitince görürsünüz sayıyı” şeklinde yanıt verildi.

ODTÜ öğrenci toplulukları üyesi iki öğrencinin de gözaltında olduğu bildirilirken, gözaltı sayısı netleşmiş değil.

(soL  –  Haber  Merkezi)

http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/odtulu-ogrenciler-gozaltinda-odtu-operasyonu-protesto-edilecek-haberi-64673

21
Ara
12

Başbakan’ın memleketinde bile isyan var…

Rize'de İsyan

Rize’de  ÇAYKUR  fabrikasının  kapatılıp,  RTE  Üniversitesi’ne  devredilmesine  halk  isyan  etti.

Rize’de ÇAYKUR Taşlıdere Çay Fabrikası’nın Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne devredilerek kapatılmasına karşı çıkarak ÇAYKUR Genel Müdürlüğü’ne girmeye çalışan Çorapçılar Mahallesi sakinleri polisin engellemesi ile karşılaştı.

Daha sonra da, bu sabah Rize’ye gelen Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’nın geçeceğini düşündükleri Karadeniz Sahil Yolu’nu ulaşıma kapatan grupla polis arasında arbede yaşandı.

Fabrikanın kapatılmasına tepki amacıyla ÇAYKUR Genel Müdürlüğü önüne gelen ve “Yenisi yapılmadan Taşlıdere kapatılamazö pankartı açan yaklaşık 200 kişi adına açıklamalarda bulunan Hasan Kuk, fabrikanın üniversiteye devredilmesine değil kapatılmasına karşı olduklarını söyledi, “Fabrikanın başka bir alanda yeniden kurulması gerekiyor. Yeni fabrika yapılmadan eskisini yıktırmamakta kararlıyızö dedi. Kalabalık daha sonra topluca ÇAYKUR Genel Müdürlüğü’ne girmeye kalkıştı. Ancak özel güvenlik görevlileri ve polisin engellemesi ile karşılaşan grup adına seçilen temsilciler içeri alındı. ÇAYKUR yetkilileri ile görüşen grup çıkışta isteklerine karşılık bulamadıklarını belirtti, eylemlerinin bundan sonra daha kalabalık topluluklarla sürdüreceklerini vurguladı.

ARBEDE  YAŞANDI
Bu arada grup, bu sabah Rize’ye gelen Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’nın geçeceğini düşündükleri Karadeniz Sahil Yolu’nu ulaşıma kapatmak istedi. Yola doğru yürüyüşe geçen grubu polis engellemeye çalıştı ancak başarılı olamadı. Eylemciler, “Yol kesilecek” diyerek Karadeniz Sahil Yolu’nu ulaşıma kapattı. Gruptaki bir kişi yoldan geçen iş makinesinin üzerine çıkarak kalabalığı yönlendirdi. Bu sırada devreye giren Çevik Kuvvet ekibi ile zorla yol dışına çıkarmaya çalıştığı grup arasında arbede yaşandı.

GÖZÜ  YAŞLI  KADINI  POLİS  SARILARAK  TESELLİ  ETTİ
Bu sırada Basriye Papaker adlı kadın, Çevik Kuvvet ekip Amiri Başkomiser Başaran Şanlı’ya, “Yavrum bizi engellemeyin. Fabrikaya ihtiyacımız varö dedi. Başkomiser Şanlı, gözyaşlarını tutamayan kadını sarılarak teselli etmeye çalıştı. Daha sonra AK Parti Rize İl Başkanlığı’na yürümek isteyen grup, polisin uyarısının ardından dağıldı.

Bu arada, İslampaşa Mahallesi’nde çok sayıda işçinin çalıştığı ÇAYKUR’a ait Taşlıdere Çay Fabrikası’nın aksamı ile işçilerinin, çevrede bulunan Cumhuriyet, Veliköy ve Gündoğdu fabrikalarına nakledileceği öğrenildi.
SÖZCÜ

21
Ara
12

İŞTE 2013 YILI, BAŞIMIZA GELECEKLER VE YAPACAKLARIMIZ..!!!

Erdal-SarizeybekBaşımıza gelecekler ve getirilecekler açıktır; son on yıldır ülkemizde yapılanları alt alta sıralayın, bundan sonra bu AKP siyasetinin ne yapacakları da kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

2013’te nelerin başımıza gelebileceğini doğru analiz edebilirsek, bizlerin ne yapması gerektiği de açıkça görülecektir.

İÇ   SİYASET :

A – EKONOMİ :   Başımıza   gelecek   ve   getirilecekler ;

Son olarak otoyolların özele satışıyla, Özal’la başlatılan milli ekonomik kaynakların yabancılara satışı son hızla sürecek ve Türkiye’nin sahip olduğu yeraltı ve yerüstü ekonomik kaynaklarımızın yönetimi yabancıların eline geçecektir. Kaynakların üretimi, içe ve dışa satışı, fiyat politikası ve üretimde hammadde olarak kullanım politikası yabancılar tarafından düzenleneceği için, küçük ve orta ölçekli üreticilerimiz büyük sıkıntılara düşebilecektir. Dolayısıyla bu evimize yansıyacak, fakirleşme sürecimiz artarak devam edecek ve gelir dağılımdaki uçurum derinleşecektir.
Bu demektir ki Türkiye’de toplumun büyük kesimini teşkil eden memur, emekli, dul, yetim, işçi, küçük esnaf, köylü ve bu sınıfların emeklileri, bırakın sosyal yaşamı, sadece ve sadece boğaz tokluğuna yaşayacaktır. Yaşantımızda görülecek bu zorluk, ister istemez kişisel borçlanmaya yol açacak, yabancı bankalardan kredi ve kredi kartı kullanımı son hızla yayılacaktır. Bu borçlanmanın altından kalkamayan toplumun büyük kesimi elinde ne varsa satarak her geçen gün artan borçlarını ödemeye çalışacak, ama yeterli kaynağı olmadığı için mahkeme kapılarına düşmek durumunda kalacaktır. Hacizler başlayınca AKP Projesi devreye girecek, erteleme, faiz silme gibi suni çözümlerle halkımızın azıcık olsun nefes alması sağlanacak ama öte yandan bu süreç halkımızın AKP’ye bağımlılığını da arttıracaktır.

Açlık ve yoksulluk sınırlarında yaşayan milyonlarca insanımızın içine düştüğü bu yaşam zorlukları doğrudan öğrencilerimizi etkileyecek, aileler öğretim ve eğitime yeterli kaynak ayıramayacağı için gençliğimizin büyük bir kısmı gelecek kaygısına sürüklenecektir. Bu bunalımdan çıkış yolunu, istemese de, öğrencilere destek veren cemaat yapılanmalarında arayacaktır. Bu durumda akla ilk gelen de Fettullah Gülen Örgütü olacaktır. Zaten bu örgütün bizzat kendisi genç nesillerimizin bu duruma düşmesine yol açmış olduğu için, o da kendine yönelen gençliği dişlerine bakılıp seçilen atlar gibi, titizlikle seçecektir. En zeki, en fakir çocuklarımızı seçerek okutacak ve böylece, kendine kayıtsız şartsız biat eden bir gençliği önce kontrol ve denetimi altına alacak ve ardından da köleleştirecektir.

Gençlerimizin geri kalanı ise, eğitim ve öğretim kalitesi her geçen düşen devlet okullarında körleşecek, vasıfsız işçi durumuna düşecekler ve boğaz tokluğuna çalışarak yaşamlarını sürdürmeye çalışacaklardır. İşin kötü yanı ise bir kısmı da, kolay para diyerek suça yönelecektir. Sonuç ise değişmeyecektir; akıllı, zeki, fakir ve küresel sermayeye hizmet eden ve kendi kültürüne ve özüne yabancılaştırılmış yani devşirilmiş hizmetkarlar ile ya suça yönelmiş ya da yaşamını anca sürdürebilen hizmetkarlar!

Özeti şudur; Türkiye insan ve ekonomik kaynaklarının yönetimini yabancılara sattığı için, geleceği olmayacaktır, çünkü yetişen nesillerimiz bu kaynaktan pay alamayacağı için, bu kaynağı yönetenlerin hizmetine girecektir.

PEKİ,   BİZ   ÇARESİZ   MİYİZ,   BU   AKINTIYA   KAPLIP   SÜRÜKLENİP   GİDECEK   MİYİZ ?

Asla, asla çaresiz değiliz, buna karşılık bizim de yapacaklarımız vardır. Her şeyden önce, bir liramız da olsa harcamayacağız, hep tasarrufa yöneleceğiz. Dolayısıyla yeni yılda kredi kartlarını kullanmayın, zorunlu olursa eğer bir tane kullanın aile adına ve geri kalan tüm kartları iade edin, yırtın, atın, zorluk çıkarırlarsa eğer, kayboldu deyin ama yerine yenisini istemeyin, verirlerse almayın.

Kredi kartlarından kurtulmanın yollarını arayacağız; şimdilik tek kredi kartı kullanacağız, diğerlerini çöpe atacağız, elimize para geçtikçe kredi borçlarımızı ödeyip rahat bir nefes almaya çalışacağız, çocuklarımıza kredi kartı almayacağız, yeni elbise, ayakkabı gibi bir şey almayıp eskilerimizle idare edeceğiz. Yeni yılda kuru fasulye, kuru soğan, bulgur pilavı deyip ailemizle birlikte olacağız ve dışarı gidip aile bütçemize külfet getirmeyeceğiz.

Önce kişisel borcu yok edelim, sonra sıra devletimize gelecek! Amacımız; çocuklarımıza güçlü bir devlet ve huzurlu ve güvenli bir gelecek bırakabilmektir! O halde, varsa eğer para harcamayınız ve varsa eğer borçları ödeyip rahat bir nefes alınız ki geleceğe güvenle bakıp mücadele edelim! Bir yerden başlamalı, öyle değil mi, eğer ki söz konusu vatan ve çocuklarımız ise…

B — TOPLUMSAL   BİRLİK : 

Başımıza   gelecek   ve   getirilecekler ;

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkı’na Türk Milleti denir” değeri ile “Anayasa’ya vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” kavramı kaldırılarak, “bu coğrafyada yaşayan tüm yurttaşlar bu coğrafyanın adı ile anılır ve tanınır” denilerek toplumun ulusal/milli kimliğini bozmak için ellerinden ne geliyorsa yapacaklardır. Bu da bizi sürü toplumuna sürükleyecektir; adı olmayan bir millet, adı olmayan bir tarih, kültür ve toplum. Çünkü TÜRK olan bir millete coğrafyanın adıyla TÜRKİYELİ demek, aynı coğrafyada yaşayan koyun ve kuzu sürüleriyle türdeş durumuna düşürmek demektir. Ve bu durum zamanla etnik köken ayrıştırmasını ve çatıştırmasını da beraberinde getirecektir, şimdi yapılan Türk-Kürt ayrımı gibi.
Milli/ulusal birlikte yapılmak istenen bu değişim dini inançlara da yansıtılacak, başlangıçta “herkes dini inancında özgürdür” denilerek önce bir özgürlük ortamı yaratılarak toplumun farklı dini inançlarına vurgu yapılacak, bu vurgu zamanla toplumu ayrışmaya ve nihayetinde çatışma riskini de beraberinde getirecektir, şimdi yapılan Alevi-Sünni gibi.

Toplumda yapılacak etnik ve dinsel farklılıklar üzerinden ayrıştırma ve beraberinde getireceği çatışma riskleri koz kullanılarak, toplumumuza “KORKU” salmak, endişe salmak için kullanılacak, AKP siyaseti tarafından bu durum “İYİ POLİS- KÖTÜ POLİS” misalinde olduğu gibi, baskı unsuru haline dönüştürülüp herkesin AKP’nin eteğine yapışması sağlanmaya çalışılacaktır.

PEKİ,   AYRIŞACAK   MIYIZ ?

Asla, asla ayrışmayacağız, ayrışmaya yol açacak sözlerden, hareketlerden kaçınacağız, daha çok birbirimize sarılacağız ve bizi ayrıştırmak isteyenlere karşı toplumsal tepkimizi meydanlarda göstereceğiz. 1970-80 döneminde yapılmış olan hatalara tekrar düşmeyeceğiz, sağ-sol çizgisinden uzaklaşıp “söz konusu vatan” diyerek bir araya geleceğiz. MHP-CHP ayrımına düşmeyeceğiz, söz konusu vatan olduğunda siyasi partilerimizi bir kenara koyup bu ayrıştırma siyasetine karşı müşterek tepki verecek ve birleşeceğiz.

Başta Atatürkçü Düşünce Dernekleri ve Ülkü Ocakları olmak üzere, teşkilatlı sivil toplumun bu ayrıştırma siyasetine karşı düzenleyeceği demokratik tepki gösterilerine hep birlikte katılıp daha güçlü ortaya çıkacağız. Yine bu teşkilatlı derneklerin ve ocakların yurdumuzun her köşesinde halka gitmesini, halkımıza oynanan bu oyunların iç yüzünün anlatılmasını sağlayacağız. Dolayısıyla güçlerimizi birleştireceğiz ve ardımıza alacağımız halkımızın desteğiyle ülkemizdeki bu ayrıştırma siyasetini ortadan kaldıracağız.

C —  TERÖR :

Başımıza   gelecek   ve   getirilecekler ;

PKK Terör Örgütü Türkiye’nin bağrından çıkmış bir örgüt değildir. Küresel sermaye ve güçlerin siyasi hedeflerine ulaşmak için kurduğu ve kullandığı bir modern yüzyıl örtülü savaş aracıdır. Burada küreselin siyasi hedefi Kürdistan’ı kurmak yoluyla İran, Suriye ve Irak’ı ve de nihayetinde Türkiye’yi parçalamaktır. Küçülmüş bir Türkiye ve Müslüman halkı Hıristiyanlaştırılmış bir Türkiye AB için de, ABD-İsrail için de, Rusya için de ideal bir siyasi hedeftir. Bu hedefe ulaşmak için kullanılan araçlar; Türkiye’de PKK, Irak’ta Barzani, İran ve Suriye’de de bunların uzantılarıdır.
Türkiye’de terör bu bakış açısından değerlendirildiğinde, PKK Terör Örgütü siyasallaştırılarak yoluna devam edecektir. Burada can alıcı nokta; Türk Bayrağı altında bir ve bütün olarak yaşamak isteyen Kürt kökenleri insanlarımızın Türk Milleti’nden uzaklaştırılarak PKK ve Kürdistan siyasetine halk tabanı oluşturmasının önlenmesidir. Öyle ya ayrı bir devlet kurabilmek için, ayrı bir millet yaratmak gerekmektedir. İşte terör bu amaçla ve bu yolda hızla ilerleyecek, PKK’nın siyasi partisi BDP’nin gayretleri ve Kürdistan Projesi destekçisi AKP’nin çabalarıyla Türk Milleti “Kürt-Türk” şeklinde hızla ayrıştırılmaya devam edilecek ve Kürt’üm diyenlerin de hızla PKK’ya halk tabanı oluşturmasına çalışılacaktır.

Bu durumda, terör bahar aylarından itibaren yer yer şiddet gösterip Türk Milleti’nin evlatlarının şehit edilmesine çalışacak ve her geçen gün artacak olan şehit haberleriyle Türk Milleti’ni yıldırmak, bıktırmak, korkutmak ve sindirmek isteyecektir. Öyle bir noktaya toplum sürüklenmek istenecektir ki “artık yeter, ne olursa olsun” deme noktasına getirilmek amaçlanacaktır.

İşte tam bu noktada, AKP siyaseti adına Başbakan Erdoğan, işbirlikçi medya ve işbirlikçi sermayenin desteğiyle hem ekranlarda hem de meydanlarda boy gösterecek, “BEYAZ SAYFA”dan bahsetmeye, AF’tan bahsetmeye, cezaevinde yatanların çıkarılmasından bahsetmeye başlayacaktır. Bu durumda kod adı Ergenekon, Balyoz gibi siyasi davalarda tutuklu bulunanların tamamımın tıpkı Balyoz davasında olduğu gibi en ağır cezalara çarptırılması hiç de şaşırtıcı olamayacaktır, Örneğin; Öcalan’a karşılık olarak bir çok generalin ve diğer asker ve aydınların ölüm cezası karşılığı olan müebbet hapse mahkum edilmesi dahi beklenebilecektir. Bu da bizi, SÖZDE YENİ ANAYASA’ya yani tüm bu sayılanların anayasal garanti altında gerçekleştirilebilmesi için çıkarılacak olan anayasaya bizi sürükleyecektir.

Özetle, PKK şiddeti baharla sürecek, BDP sivil itaatsizlik eylemleriyle toplumun huzurunu bozacak, Türk-Kürt şeklinde ayrıştırma derinleştirilerek toplumun bir kesimin PKK’ya halk tabanı oluşturması sağlanacak, Silivri’de yatmakta olan aydın ve askerlerimize Öcalan’a karşılık olmak üzere ağır cezalar verilecek ve Beyaz Sayfa tezgahı ile Öcalan’a ev hapsi ve teröristlere af gündeme taşınacak, anayasa çalışmaları da bunlara hizmet edecek şekilde hız kazanacaktır.

PEKİ,   BUNA   SEYİRCİ   Mİ   KALACAĞIZ ?  

BUNA   İZİN   VERECEK   MİYİZ ?

Asla, asla terörün bizi esir almasına izin vermeyeceğiz. Asla askerlerimizin ve aydınlarımızın cebren ve hile ile hapse atılmasına seyirci kalmayacağız. Anayasamızın bu kirli amaçlara alet edilmesine gözlerimizi kapatmayacağız.

BDP siyasetinin toplumsal çatıştırma oyunlarını bozacağız ve onların sivil itaatsizlik eylemlerine karışmayacağız. “Devletin polisi, jandarması var, onlar müdahale etsin, onlar önlesin” deyip bu olaylarda taraf olmayacağız. Ama buna karşılık, örgütlü sivil teşkilatların bu AKP-PKK siyasetine karşı düzenleyeceği her demokratik gösteriye katılacağız, demokratik tepkilerimizi bu siyaseti destekleyen hükümete karşı göstereceğiz. Allah göstermesin, eğer ki şehidimiz olursa, şehit törenlerinde ağlamayacağız, kahrolsun pkk demeyeceğiz, HÜKÜMET İSTİFA diyeceğiz, HÜKÜMET ŞEHİTLERİMİZİN HESABINI VER diyeceğiz.

Meclis’te en güçlü iki muhalefet partisi olan MHP ve CHP’yi yönetenlerin AKP siyasetine karşı açık ve net tavır koymalarını toplumsal baskı ile sağlayacağız.

Yine bu yönetenlerin teşkilatlarıyla birlikte sivil toplum demokratik hareketlerini desteklemeleri için toplumsal baskı kuracağız.

Eğer ki MHP ve CHP’yi yönetenler halkımızın bu sesine cevap vermez ve aldırmaz görünürse eğer, bu yönetimlerin değişmesi için yerel teşkilatları üzerinde halk tepkisini göstereceğiz.

Silivri’de tutuklu bulunan askerlerimiz ve aydınlarımıza karşı cebren ve hile ile mahkumiyet kararları verilmesini beklemeden, bu davada haksızlıklar ve hukuksuzluklara karşı tepkimizi açıkça ortaya koyacağız.

Yeni yılla birlikte Silivri’de demokratik halk gösterilerinin başlatılması için halkımıza duyuru yapacağız ve gerekirse gidip Silivri önlerinde boy göstereceğiz.

Silivri tezgahlarına karşı asla sessiz kalmayacağız ve MHP’yi yönetenlerin bu tepkimize ortak olmalarına sağlamak için çağrı yapacağız, duymazdan gelirlerse MHP’ye gönül vermiş insanlarımızın yönetime karşı baskı yapmaları için destek isteyeceğiz.

Yeni anayasa çalışmalarını yakından izleyeceğiz ve Yeni Anayasa Forumu’nun yaptığı çalışmaları destekleyeceğiz.

Söz konusu vatan diyerek, bu siyasete karşı olan tüm güçlerimizi tek çatı altında toplamak için bu gayretlerimizi birleştirecek ve nihayetinde bu siyaseti durduracağız ve değiştireceğiz.

Gücümüzü mevcut anayasadan alacağız, egemenliğin kayıtsız ve şartsız milletimizde olduğunu haykırıp gerekirse bu egemenliği doğrudan millet eliyle kullanılmasını sağlayacağız.

Okumaya devam edin ‘İŞTE 2013 YILI, BAŞIMIZA GELECEKLER VE YAPACAKLARIMIZ..!!!’

21
Ara
12

Öcalan ile birlikte AKePe de affedilir mi..?!!!

Ahmet  TAKAN

AKP’nin “Müslüman çocuk; Abdullah Öcalan” açılımı muhteşem bir halde devam ederken Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım çok önemli bir noktaya dikkat çekti;
“AKP,  Öcalan  üzerinden  kendisini  kurtarmaya  hazırlanıyor  farkında  mısınız”  diye  sordu.

İlk  tepkim,  “nasıl  yani”  şeklinde  oldu.

Yalım,  Bülent  Arınç’ın  “Ben  de  olsaydım  dağa  çıkardım”  şeklindeki  ince(!)  açıklamasındaki  hususlardan  başladı  söze;

“Arınç’ın gönüllü avukatlığını yaptığı BDP milletvekili, Diyarbakır hapishanesinde Binbaşı Esat Oktay Yıldıran tarafından cezalandırılarak altı ay süre ile köpek kulübesine tıkıldığını iddia ediyor.

Yıldıran öldürüldüğü için iddiaların doğru olup olmadığını da bilemiyoruz.

Esat Oktay Yıldıran, 23’üncü Piyade Tümeni’nde Merkez Komutanı olarak görev yaparken 1988 yılında, İstanbul Dudullu’da halk otobüsünde, eşinin ve çocuklarının yanında arkadan, vurularak öldürüldü.

Yıldıran’a savunma hakkı bile verilmeden yaşama hakkı elinden alındı.

Böylece eşi ve çocukları ömür boyu işkence çekmeye maruz bırakıldı.

PKK’lı   teröristler   tarafından,   gözleri   oyularak,  

parmakları,   kolu,   bacağı   ve   cinsel   uzuvları  

kesilmek   suretiyle   işkence   edilerek   öldürülen   çok  

sayıda   asker   var.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde görev yapan çok sayıda asker, polis, korucu, öğretmen ve imam da teröristler tarafından öldürüldü.

PKK’lı teröristler, gözlerini kırpmadan kundaktaki bebekleri, çocukları, kadınları ve yaşlıları da öldürdüler.

Asker/sivil birçok insan PKK’nın döşediği mayınlar yüzünden gözlerini, ellerini, kollarını ve bacaklarını kaybetti.

Şehitlerimizin ve gazilerimizin yakınları yıllardır çile çekiyor.

Çocuklar   babasız   büyüyor.

En   büyük   işkence   bu   değil   mi..??!!!

Bütün bunların sorumlusu da,  Arınç’ın şirin göstermeye çalıştığı terörist başı Öcalan’dır.”

AKP Hükümetleri döneminde Türk adalarının, Türk topraklarının Yunanistan tarafından işgalini hatırlatan Ümit Yalım’ın önemle kaydedilmesi gereken açıklamasına devam edelim;
“Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümeti, ilk seçimlerde iktidarı kaybedeceklerinin farkına vardılar. Seçim sonrasında yargılanmaktan kaçmak için Öcalan üzerinden kendilerine de af çıkartmanın peşindeler. Terörist başı, eski Türk Ceza Kanunu’nun 125’inci maddesine göre yargılandı. Devletin topraklarının bir kısmını, yabancı bir devletin egemenliği altına koymaya teşebbüs etmekten idam cezasına mahkum edildi. AKP Hükümetinin, Avrupa Sözleşmesi’nin 11’inci protokolünü, 15 Ocak 2003 tarihinde imzalaması ile birlikte Öcalan idam cezasından kurtuldu ve cezası ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına dönüştürüldü. Eski TCK’nın 125’inci maddesi, 2004 tarihli yeni TCK’da 302’nci madde olarak geçiyor. Yani Öcalan’ın yargılandığı madde ile 16 adanın işgalinden sorumlu olanların yargılanacakları madde aynı. Adaların işgalinden sorumlu olanlar, Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül-Ahmet Davutoğlu üçlüsü ile işgalin başladığı 2004 tarihinden bugüne kadar AKP Hükümetlerinde Dışişleri ve İçişleri Bakanlığı yapan hükümet üyeleridir. AKP Hükümetinin yargılanmaktan kurtulmak için tek seçeneği var. O da Ergenekon, Balyoz ve benzeri davalardan yargılananlar ile birlikte terörist başı Öcalan’ı da kapsayacak şekilde af kanunu çıkartması. Eğer AKP Hükümeti iktidardan ayrılmadan önce, böyle bir af kanunu çıkartırsa, adaların işgalinden sorumlu olanların yurt dışına kaçmasına bile gerek kalmayacak ve Türkiye’nin toprak kaybederek parçalanmasına sebep olanlar ellerini kollarını sallayarak dolaşmaya devam edecekler.”
Ümit Yalım, bu açıklamalarına paralel olarak kamuoyunda çokça tartışılacak bugüne kadar ortaya çıkmayan iki önemli olayı da gün yüzüne çıkardı.
Bir ;
“Adalar konusunu en iyi bilenlerden birisi de CHP Milletvekili Rıza Türmen. Türmen, 1970-1982 yılları arasında yapılan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Konferanslarına, Türk Heyeti üyesi (diplomat) sıfatıyla katıldı. 1973 Yılında New York’ta yapılan Deniz Yatağı konferansı ile Venezuela’nın başkenti Karakas’ta yapılan Deniz Hukuku konferanslarına katıldı. Konferansta Türk heyetinin Ege Denizi ile ilgili tezlerini ve Türkiye’nin ısrarlı itirazcı konumunu biliyor. Ayrıca Yunan işgali altında olan 16 adanın da Türkiye Cumhuriyeti’ne ait olduğunu çok iyi biliyor. Bu konuda Türmen’in sesi neden çıkmıyor? Türmen’i susturan birileri mi var?”

İki ;
“1996 yılında, İtalya’nın Napoli şehrinde bulunan Güney Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanlığı Karargahı’nda bir NATO tatbikatı planlanıyor. Karargahta görevli Yunanlı subaylar tatbikatın Girit Adası’nın güneyinde bulunan Gavdos Adası’nda yapılmasını öneriyor. Konu, NATO temsilcileri ile Türk Genelkurmay Başkanlığı ve Deniz Kuvvetleri temsilcileri arasında görüşülüyor. Türk temsilciler, özellikle de Deniz Kuvvetleri mensubu denizci Kurmay Albaylar, Gavdos Adası’nın Türk toprağı olduğunu belirterek Yunanlı subayların önerisine karşı çıkıyor.

NATO / AFSOUTH  Karargahı, Türk subaylarının önerisini yerinde bularak Gavdos Adası’nda yapılması planlanan tatbikatı iptal ediyor.

O denizci Kurmay Albaylardan birisi şu anda Deniz Kuvvetleri Komutanı olarak görev yapan Murat Bilgel.

Deniz Kuvvetleri Komutanı olarak Akdeniz harekat alanından da sorumlu olan Bilgel, Yunan işgali altında olduğu için Gavdos adasına gidemiyor, Deniz Kuvvetlerimizin gemileri adanın kenarından bile geçemiyor. Bilgel, sessizce makamında oturuyor, 2013 Ağustos’unda emekli olmayı bekliyor.”

“Bülent   Arınç’tan   yola   çıkıp   nerelere   kadar   gittiniz?”   demeyin.

Bunlar,  suskunlar  ülkesinde  oynanan  sinsi  oyunun,  birbirine  bağlı  parçalarını  görebilmeniz  adına  atılan  önemli  işaret  fişekleridir.

Okumaya devam edin ‘Öcalan ile birlikte AKePe de affedilir mi..?!!!’

20
Ara
12

FİTNE — FÜCUR

DEMEK  Kİ  ORROSPU  ÇOCUKLARI  DA  NAMAZ  KILARMIŞ...

Son   on   yıldır   fitne   üretilerek   yapılan   siyaset,  

kahramanlardan   suçlu   yaratırken,   lâğım   suyunu  

şişeleyip   halka   zemzem   diye   sunmaya   başladı.

Arınçmatik  marka  bir  şahıs ;   40 bin  insanın  ölümünden  sorumlu,  uyuşturucu  baronu, 

tecavüzcü,   bebek   katili   Öcalan’ı   “bakireyken   tecavüze   uğramış   bir   mağdure” 

olarak   pazarlayıp   aklamaya   çalışıyor.

40  bin   insanın   ölümünden   sorumlu,   uyuşturucu  

baronu   masum (!)   bir   sapık…

Arınç  12 Eylül  sonrası  Diyarbakır  cezaevinde  yapılan  işkenceleri  bahane  ederek  “dağa  çıkmayı”  meşrulaştırıyor.

Mamak cezaevi ve diğerlerinde işkence görenler ne yapmalı peki?

12 Eylül darbesi sonrası işkence sadece Kürt tutuklulara yapılmış gibi anlatılarak kin ve ayrılık tohumları ekiliyor.

Ey Arınç, işkence görmek dağa çıkmak için meşruiyet kazandırıyorsa, özel mahkemeleri kullanarak esir aldığınız, yandaş basınınız vasıtası ile linç ettirdiğiniz insanlar ve aileleri nereye çıkmalı?

Tuzak kurdurduğunuz, iftiralarla intihara zorladığınız, mezara yolladığınız insanların aileleri nereye çıkmalı ?

Sizin gösterdiğiniz yolu takip ederlerse sizin öldürülmeniz de “meşru” olacak ve azmettiriciniz siz olacaksınız, farkında mısınız?

İşte “akım derken bokum demek” diye buna denir.

Şemdin Sakık gibi bir katilin, hasmı olduğu Türk Ordu mensupları yargılanırken gizli tanık yapıldığı bir ülke… Tecavüzcülerin, pezevenklerin, katillerin gizli tanık yapıldığı bir dava… Ve o davayı kutsayan fitne bir siyaset…

İftiralarla, CİA ile işbirliği yaparak esir aldıkları Türk Ordusu’nun subayları için  “Ordu  barsaklarını  temizliyor”  diyen zat; bir sapıktan, Artin Agopyan’dan, “bakire bir sübyanken tecavüze uğramış bir mağdur” çıkarmaya çalışıyor.

Onlar 10 yıldır fitne-fücur siyaseti güderek milleti bölüyor, düşman ediyor. Kin ekiyor, nefret biçiyor.

Tunceli’de devleti tanımayan, İngiltere’yi yardıma çağıran, Türk Subaylarını boğazlatan Seyit Rıza’ya sahip çıkanların Artin Agopyan’a sahip çıkması kimseyi şaşırtmasın.

Onlar Türkiye Cumhuriyeti ve bu cumhuriyete sahip çıkan herkese düşmandır.

Dolayısı ile Türk Devletine düşman olanlara;  “düşmanımın  düşmanı  dostumdur”  mantığı ile yaklaşıyorlar. Hainler üzerinden rövanş alıyorlar.

Büyükşehir bölünme yasası çıktığında; Leyla Zana ile “çak” yapan da bu Arınç değil miydi?(!)..

Manav listesinden kendisine suikast çıkartıp Ordu’nun en mahrem bilgilerini aldıran Arınç…

Genetik   miras   olarak   her   subayı   Kubilay   olarak   görüyor   olmalı (!)..

Ege’de 12 mil savaş nedeni sayılmamalıdır diyen şahıs.

Meğer bu arada adalarımızı Yunanistan’a hediye ediyorlarmış.

Hüsnidiyanis’in ruhuna hediye diye verdiler herhalde.

Hani, bir kilisenin dibinde pek garip gömülü kalmıştı ya(!)..

Erdoğan ise her fırsatta Seyit Rıza’yı aklıyor.

İngiliz ajanlarından kahraman yaratacaklar ya?

Seyit Rıza’nın boğazlatıp Munzur nehrine attırdığı askerler sanki bu milletin çocukları değildi.

O askerleri katledip İngiltere’den yardım istemek çok normaldi.

“Ankara’nın şerrinden Brüksel’in şefaatine sığınmak iyidir” diyenler, Ankara’ya biat etmektense İngiltere’ye biat eden Seyit Rıza’yı elbette kutsayacaktır.

Seyit Rıza’da kendilerini buldukları için savunuyor, sahipleniyorlar.

10 yıldır milletin akıl ve ahlakı dumura uğratılıyor.

Vicdan intihar ediyor.

Siz dünyada kendi devletini mahkum ettirmeye çalışan bir başbakan, vekil, bakan gördünüz mü? Göremezsiniz. Onlar önce ülkeyi 3.dünya ülkesi yaptılar. El Beşir ve Barzani gibi katilleri muhatap seçtiler.

21. yüzyıl Türkiye’si padişahlık falan değil, derebeylik ile yönetiliyor.

Doğrular ile yanlışları yer değiştirerek millete travma yaşatan zalim bir siyaset ve bu siyasetin alçak bir basın ayağı var.

Seyit Rıza aklanıyor. Şeyh Sait aklanıyor. Hainler akmatik tezgahlarda aklanıp parlatılıyor. Pazarlamacı akademisyen ve köşe yazarlarınca pazarlanıyor.

Bir diziyi bahane ederek Kanuni Sultan Süleyman’a ecdadım diyerek sahip çıkarken gündemi de değiştiren Erdoğan; Atatürk ve silah arkadaşlarına 10 yıldır küfür edilmesini seyrediyor.

Ecdadı imiş(!).. “Padişah rantı yemek iyi de, o zaman hesabı da öde” demek de bize kaldı. Çünkü böyle bir hesabı önlerine koyacak muhalefet ne yazık ki yok.

Sayın Erdoğan; Alevi Türkmenlerden ecdadınız adına lütfen özür dileyiniz!!.

Tarih sizin merdiven altı üretimi olan zehirli korsan bilgilerinizden ibaret değildir. Gün yüzünde araştırılıp yazılan bilgiye dayalı tarih bakın ne yazıyor:

Yavuz Sultan Selim’in emri ve pek sahip çıktığınız Ebu Suud efendi ve Müftü Hamza’nın fetvaları ile 40 bin alevi Türkmen katledildi. Nasıl mı oldu?

Yavuz Sultan Selim, Sünni inancı Anadolu Alevileri için bir zulüm nedeni yapan Osmanlı sultanıdır.

Cellatlar, toplu toplu Türkmenleri doğramaya başladı. Yavuz Sultan Selim, halifeliği, Abbasiler’den kılıç zoruyla aldıktan sonra Sünnilik pozitif bilimden uzaklaşmaya başlamış, toplumsal gelişmeye ayak uyduramaz hale gelmişti.
Anadolu’da Türklerin anlayamadığı Arap ve Acem dili yaygınlaşmaya başlamıştı. (Atatürk’ü bir gecede alfabe değiştirdi diye suçlayan cahiller halkın dilini terk eden bir Osmanlı yönetiminden niye hiç bahsetmez?  Türk Halkını Arap ve Acem dili ile yazıp okumaya zorlayan Osmanlı’yı niye eleştirmezler?  Osmanlıyı bahane ederek Atatürk’e vurma ucuzluğu ellerinden alınmasın diye olabilir mi?)

Sünniliği bir baskı aracına dönüştürmüş olan padişahlar Anadolu’da yaygın olan Aleviliği kabul edemiyordu.

Aleviler Doğu sınırındaki Türk devletini destekliyorlardı.

Osmanlı devleti bu nedenlerden Ötürü Anadolu Alevilerine baskı uyguluyordu.

Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail üzerine sefere çıkarken; 40 bin Alevi’yi kılıçtan geçirdi.

Yavuz Sultan Selim’in Alevi kırımı yapabilmek için yazdırdığı fetvalardan birisi Müftü Hamza‘ya ait olanıdır;

“Ey Müslümanlar, bilin ve haberdar olun ki, reisler; Erdebil oğlu İsmail olan Kızılbaş topluluğu, Peygamberimizin şeriatını, sünnetini, İslam dinini, iyiyi ve doğruyu açıklayan Kuran’ı küçük gördüler. (…) Onlara sempati gösteren, batıl dinlerini kabul eden veya yardımcı olanlar da kafir ve dinsizdirler. Bu gibi kimselerin topluluğunu dağıtmak bütün Müslümanların görevidir. Bu arada Müslümanlardan ölen kutsal şehitlerin yeri yüce cennettir. O kafirlerden ölen ise, cehennemin dibinde yer tutacaklardır. Bu türlü topluluk hem kafir ve imansız, hem de kötülük yapan kimselerdir. Bu iki sebepten onların öldürülmesi vaciptir.” (Sanki cennet babalarının tapulu malı. İstediklerini atıyorlar. Şimdikiler de aynı değil mi)?

Müftü Hamza’nın rüşvet almak gibi bir suçu da vardır. Kuran üzerine yemin etmesine rağmen 50 bin akçe karşılığında Semendire Valisi Yusuf Bali’nin yolsuzluklarını ve haksızlıklarını kapatır. Müftü Hamza’nın rüşvet aldığını öğrenen Yavuz Sultan Selim onu sıkıştırıp canının bağışlanması karşılığında bu fetvayı verdirir.  “Fenerbahçe Ordu evindeki Erdoğan-Büyükanıt uzlaşması geldi aklıma(!)…”

Ebu Suud Efendi’nin verdiği fetva:

Kızılbaşların topluca öldürülmeleri elbette dinimize göre helaldir. Bu en büyük, en kutsal savaştır. Bu yolda ölmek de şehitliğin en ulusudur.”

Kanuni Sultan Süleyman’ın Nahçivan seferine çıkarken Diyarbekir Beylerbeyi Ayas Paşa’dan doğudaki Alevilerin tamamen öldürülmesini istediği ferman, Türkmenlere yapılan zulme somut bir örnektir: “…

Madem  ki  ecdadınız,  madem  mirasçısınız,  yukarıda  yazdığımız  katliamlar  için  Alevi  Türkmenler’den  ÖZÜR  DİLEYİN..!!!

Arınç’a   gelince ;

Kubilay’ın   mirasçılarından   ve    Kubilay’ın   temsil  

ettiği   Türk   Ordusundan   özür   dileyin..!!!

DERRRRHALL..!!!

10 yıldır Cumhuriyet dönemini iftiralarla karalayıp Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bütün varlıklarını mirasyedi müflis gibi satıp-savarak saltanat sürdüler. İşgal ettiği ülkenin mallarını ganimet gören işgalci mantığı ile hareket ettiler. Elde pek bir şey kalmadı..

Millete din pazarlarken ülkeyi TEFECİ ekonomisine mahkum kıldılar. Kuranın reddettiği bir sistem… Cahiliyye dönemi uygulamaları. Dinimizin; “faiz alan da, veren de annesi ile cami avlusunda zina etmiş gibidir” diye açıkladığı faiz sistemi… Fakirin ezildiği, firavunlaşmanın baş tacı edildiği sistemin hık deyicileri…

Firavunlaşma kutsanırken halkı uyutmak için cami yapıyorlar. Biz de diyoruz ki;

Sayenizde güzel dinimiz yüzsüzlük, hırsızlık, tefecilik, beytül mal soygunculuğu, iftira, zulüm, haram ile anılır oldu. Tepedekilerin hali dinimizin uyardığı gibi “halka yayıldı”. Bu yüzden yapacağınız camide namaz kılacak Muhammedi ahlaka sahip Müslüman bulun önce. Sayıya bakın da cami yapın. Cemaati olmayan yere cami yapılmaz!!.

Cünuplar camiye değil, hamama gider. Hamamda tellağın eline düşerlerse; kesesinden geriye ne kalır? İşte onu kestiremiyorum(!)..

Okurlarımız sorabilir:

Peki biz Osmanlı hakkında ne düşünüyoruz?

Bizim için tarih kutsanacak ya da nefret edilecek bir olgu değildir. Bizim için tarih; duygulardan arınmış olarak, bilimin ışığında, akılcı bir bakış ile DERS çıkarılması gereken bir olgudur.

Ancak hiçbir hedefi, becerisi, başarısı olmayanlar mezarlar üzerinden çıkar elde etmek için o mezarlara ya mum yakar, ya da yıkar. Biz her ikisinden de beriyiz.

Bu gün bu coğrafyada bir vatanımız varsa… Bu coğrafyayı bize vatan kılanlara minnet duyar, yanlış yapanların yanlışından ders çıkartırız.

Ölülerin  kemiklerinden  kendine  taht  kurmaya  kalkanlar,  olsa  olsa  mezar  soyucularıdır.

Ders  çıkarmak  için  okur,  ders  alınsın  diye  yazarız.

Biz  kendini  savunma  imkanı  olmayanlara  savaş  açacak  kadar  namert  değiliz.

Neyzen   Tevfik’in   dediği   gibi ;

“Kime ne söylersek sağlığında, ONU DA İKTİDARDAYKEN  SÖYLERİZ.”

Muhammedî  ahlâka  sahip  olmanın  yolu  da,  insan  olmanın  ilkesi  de  bizlere  böyle  öğretildi.

Devlet  adamı  olmak;  karanlık  odalarda  kin  yiyip  nefret  kusarak  yetişenlerin  harcı  değildir..!!!

Okumaya devam edin ‘FİTNE — FÜCUR’

19
Ara
12

13 Aralık 2012

13  Aralık  2012  tarihinde  ben  de  Silivri’deydim.

Orada bir yargılama yapılmadığını, yapılamayacağını ve yapılmak istenmediğini en başından itibaren anlayan ve kavrayan birisi olarak oradaydım.

Amacım orada, yargılama adı altındaki tiyatroda kurban rolünde sahneye zincirlenerek çıkarılmış yurtseverlere destek olmaktı.

O  gün  Silivri’ye  “Ergenekon  davası“  için  gitmiştik.

Esasında yoktu Ergenekon, Balyoz, Casusluk, Poyrazköy ve daha nice diğer operasyonel davaların birbirinden farkı!

Bu davalar hukukun olduğu ve adaletin arandığı bir yargılama değildi.

Farklı zamanlarda bu davaların belli bölümlerini bizzat duruşmalara giderek izledim.

Suçlanan insanların masumiyeti ve kanıt diye öne sürülenlerin uydurma ve dijital terör unsuru belgeler olduğu o kadar açıktı ki, anlamamak ve fark etmemek imkansızdı.

Bu davaları izlerken hep duygudaşlık yaptım, kendimi avukatların, savcıların ve yargıçların yerine koydum ve değerlendirme yaptım. Eğer yargıç olsaydım; daha ilk tanıkları dinledikten ve maddi kanıt diye sunulan belgeleri gördükten sonra hemen sanıkların hepsini bilaistisna serbest bırakır bu komployu ortaya çıkaracak soruşturmayı başlatırdım. Ama böyle olmuyordu, olay benim gördüğüm kadar basit değildi. O zaman işin içinde başka işler ve hesaplar vardı.

Ergenekon, Balyoz ve Casusluk gibi davalar; ABD’nin Türkiye’de yaptırmak istediği rejim değişikliğinin baskı, intikam, yakın tarihimizi yeniden yazma ve en başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine bağlı tüm kurumlarını tasfiye aracıdır.

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, kurucu felsefesi, Anayasa’sında belirtilen ideolojisi, Lozan antlaşmasına bağlılığı ve kırmızıçizgileri ile ABD’nin kendisine biçtiği rolü oynamak istememektedir.

Arkasındaki   güç   aynı

1992’de Muavenet’in vurulması, 1993’de Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis suikastı, yine aynı yıl 2 Temmuz’da Madımak ve 5 Temmuz’da Başbağlar katliamları, Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun ortadan kaldırılması emrini veren ve ona karşı yapılan suikast girişiminin arkasında aynı güç vardır. Irak’a girmek istemeyen Ecevit’in başbakanı olduğu 57’inci hükümet gitmelidir diyen ve yerine 18 Kasım 2002’de AKP’yi iktidara getiren yine aynı güçtür.

Hiç şüpheniz olmasın ki, bu güç 4 Temmuz 2003’de Süleymaniye’de işbirlikçileri tarafından sevinçle karşılanan Türk Askeri’nin başına çuval geçirilmesi olayında olduğu gibi Ergenekon ve Balyoz’un da arkasındadır.

Şimdi bir düşünün Ergenekon ve Balyoz gibi operasyonlar yapılamasaydı şu anda komşumuz Suriye’ye karşı sürdürdüğümüz gayri ahlaki ve çıkarımıza olmayan bir savaşı başlatır mıydık?

Tahayyül etmeye çalışın bu operasyonlar olmasaydı, aydınlar, siyasetçiler, gazeteciler, bilim insanları ve kahraman askerler zindanlara atılmasaydı, olmaz ise olmaz kırmızıçizgilerimizden olan Irak’ın toprak bütünlüğüne karşı tavır alır mıydık?

Şu anda Irak’ı bölmeye çalışan Barzani ile dost, bu ülkeyi bütünleştirmeye çalışan Maliki’ye düşmanız ve terörle mücadele değil müzakere ediyoruz. İşte ülkemizin mezarını kazan bu ahlaksız ve hain politikaları uygulatabilmek için Ergenekon, Balyoz ve diğerleri gerekliydi.

13 Aralık’ta bu bilinç ve farkındalıkla Silivri’ye gittim. Mahkeme salonuna büyük bir izdiham nedeniyle son anda girmedim. Belki de daha iyi oldu. Orda adalet açısından görebileceğim bir şey yoktu. Onlara destek açısından bu işi benden daha iyi yapacağını bildiğim insanların içeriye girmiş olduğunu görmenin huzuru ile tekrar kalabalığın arasına karıştım.

Bini aşkın insan ile temas ettim ve kısa da olsa konuştum.

Gerçekten orada olmalıydınız. İnsanların tepkisini, infialini, yurtseverlere sahip çıkabilme duygusunu, ülkemizin hızla uçurumdan aşağıya doğru yuvarlanıyor oluşunu kavramışlığını ve ülkelerinin kaderine sahip çıkma sorumluluk duygusunu görmeliydiniz.

Bastil   ve   Silivri   önünde   duygular   da   aynı

Gerçekten  ben  de  çok  duygulandım.

Gözlemlerimin   en   üzücü   tarafı   orada   bulunan  

kalabalığın   Meclis’ten   (iktidarı   ve   muhalefeti   ile)  

artık   ümidini   kestiğidir.

Aynı  kanaat  görüştüğüm  bazı  muhalefet  milletvekillerinde  de  mevcuttur.

Halk Cumhuriyete, kurucu ideolojiye sahip çıkılmasını ve Atatürk’te birleşilmesini istemektedir.

Artık halk için ayrım ya millicisin ya da gayri millicisin şeklindedir.

Silivri’ye yurdun her tarafından hafta arası olmasına rağmen 100 bini aşkın insan gelmişti.

Bu insanları oraya getiren neden yakınlarının yargılanıyor olması değildi.

Bu durumda insan sayısı çok çok azdı.

Bu insanlar ülkelerine, Atatürk önderliğinde yapılan Türk Devrimlerine sahip çıkmak ve emperyalist işbirlikçiliğine isyan etmek için Silivri’ye gelmişlerdi.

Dünya tarihine bir göz atınız bu sayıda insanın bir cezaevi veya mahkeme önüne geldiği ilk örnektir.

XVI. Louis zamanında Fransa’da kralın ve hükümet üyelerinin talimatları üzerine komplo ve yönetimi devirme gibi uydurma suçlarla tutuklananlara ev sahipliği yapan ve hücrelerinde ünlü yazar ve filozof Voltaire’de ağırlayan Bastil Hapishanesi’nin kapısına 14 Temmuz 1789’da dayanan insanların sayıları Silivri’ye dayanan insan sayısından fazla değildi ama sanırım duyguları benzerdi.

Cumhuriyetimiz  yok  olurken,

iç  barışımız  dinamitlenirken,

ülkemiz  göre  göre  bölünmeye  doğru  giderken,

topraklarımız  emperyalizme  peşkeş  çekilirken,

komşularımıza  karşı  emperyalizmin  emri  gereğince  düşmanlık  yapılırken,

yurtseverler  uydurma  belgelerle  zincirlere  vurulmuşken

ve  her  geçen  gün  durum  daha  da  kötüye  giderken  saklanarak

ve  sütre  gerisine  sinerek  normal  yaşamınızı  sürdürebilir  misiniz ?

Sizi  yurtsever  bir  mücadeleye  katılmaktan  alıkoyan  daha  önemli  ne  mazeretiniz  olabilir ?

Okumaya devam edin ’13 Aralık 2012′

19
Ara
12

HALK, SİLİVRİ’DE “MÜTALAA”YI SAVCILARDAN ÖNCE OKUDU…

13  Aralık  2012  günü,  savcı,  Silivri  Toplama  Kampının  içindeki  özel  mahkemede  “mutalaa”sını  okuyacaktı.

Okuyamadı.

Çünkü dışarıda yüz bini aşkın halk Silivri’yi kuşatmıştı.

Ellerinde  ay  yıldızlı  Türk  bayrakları.

Dillerinde  marşlar,  sloganlar.

Yüreklerinde  Atatürk.

İçeride ise avukatlar hak – hukuk savaşı veriyorlardı.

Dirençli, kararlı bir mücadele ile baskılardan, tehditlerden yılmadıklarını, yılmayacaklarını gösteriyorlardı.

Duvarların biraz ötesinde ise meydanlar, yüz binlerin, “Atatürk’ün askerleriyiz”, “Ordu millet el ele”, “Şehitler ölmez, vatan bölünmez”, “Hükümet istifa” sloganlarıyla çınlıyordu. Sadece Silivri’yi değil, tüm Türkiye’yi inletiyorlardı.

Yargıç tedirgindi.

Savcı tedirgindi.

240 bin kitap ve 120 milyon sayfa yetmemiş olacak ki Yargıç bir de onlara “TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu”nun iki ciltlik raporunu da eklemek istiyordu.

Avukatlar itiraz ettiler. Söz hakkı istediler.

Yargıç vermedi. Avukatlar direndiler.

İçeride avukatların mücadelesi sürerken, dışarıda halk, yüz binlerin gür sesiyle, hep bir ağızdan mütalaayı okumaya başlanmıştı bile. Hem de savcılardan önce…

CHP Başkan yardımcıları Adnan Keskin ve Bülent Tezcan’ın, CHP örgütlerini 13 Aralıkta Silivri’ye çağırdıkları belgede vurguladıkları gibi, artık halk, “Adalet duygusunun olmadığı, hukukun ayaklar altına alındığı bu sürece sessiz kalmayacağını, Silivri Toplama Kampındaki Engizisyon intikamcılığına seyirci olmayacağını” haykırıyordu.

Şunu hemen belirtelim, Türkiye Cumhuriyeti bugün karanlık bir dönemden geçmektedir.

Karanlık düşünceli insanlar, karanlık ilişkiler, karanlık bir yönetim…

Hırsızlık, talan, korku, baskı, şiddet, hapishane, gizli ve yalancı tanıklar, sahte belgeler, planlar, tertipler, yandaş basın… Orduya, yargıya yapılan saldırılar…

Ortalık toz duman! Göz gözü görmüyor. At izi ile it izi birbirine karışmış… Vatanın yiğit evlatları dört duvar arasına atılmış. Şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar işbaşında…

Mustafa Kemal Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz…” demişti.

Oldu.

Beyinleri, yürekleri kara, kapkara çarşaflı insanlar, vatanı bölmeye, kara şeriat düzeninin anayasasını hazırlamaya çalışıyorlar.
Açılımların, saçılımların alt yapısını, üst yapısını oluşturuyorlar. Libya’da, Irak’ta, Suriye’de Afganistan’da yapılan dış müdahalelerin ülkemizde de gerçekleşebilmesi için ortam hazırlıyorlar.

İşleri güçleri “sahte din tacirliği”, insanları aldatmak; ulusalcılarla, orduyla, yargıyla, 1923 Devrimi ile hesaplaşmak…

Cumhuriyet tarihinin hiçbir dönemimde bu kadar çok yalan söylenmedi, bu kadar çok sahtekârlık yapılmadı. Bu kadar çok, düzmece, uyduruk belge hazırlanmadı. Türk ordusu bu kadar çok hırpalanmadı, aşağılanmadı ve bu kadar çok komutanını esir vermedi…

Birinci Dünya Savaşı yenilgisinde bile…

Vatan toprakları Yağma Hasan’ın böreği gibi, kapış kapış gidiyor.

Kapanın elinde kalıyor. Ege’de, Akdeniz’de, Güneydoğu’da arazi, arsa sahibi olabilmek için yabancılar kuyruğa girmiş.

Ege’de iki adamız göz göre göre Yunanlılar tarafından işgal edildi.

Kimsede çıt yok. Ne bir ses ne bir nefes… Karşı çıkan yok. Bırakın karşı çıkmayı, ordu tatbikatlarını yapamaz duruma düşürüldü.

Komutanlar içeride.

Siz hiç kendi ordusuna karşı yabancı devletlerle ortaklaşa komplolar düzenleyen, askerini, subayını, generalini halkın gözünden düşürmek için elinden geleni ardına koymayan bir iktidar gördünüz mü?

Siz hiç ülkesini parçalamak isteyen emperyalist bir devlete Eşbaşkanlık yapan bir başbakan gördünüz mü?

Siz hiç Müslüman bir ülkeyi, silindir gibi ezip geçen, yağmalayan ABD askerlerinin “sağ salim ülkelerine geri dönmesi için dua eden” Müslüman bir devlet adamı gördünüz nü?

Hem de “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da 22 devletin sınırları değişecek, bunların içinde Türkiye de var” diye açık açık söyleyen bir devletin askerleri için.

Siz hiç şimdiye dek şehitlerine “kelle”, terörist başına “sayın”, köylüsüne “lan” diye hitabeden bir başbakan gördünüz mü?

Ama ne kadar bağırırlarsa bağırsınlar, ne kadar çağırırlarsa çağırsınlar, küfretsinler, kasetler yayınlasınlar, komutanları tutuklasınlar, boşuna çabalar bunlar.

Çünkü  Abbas  yolcu.

Halk  gerçekleri  görmeye  başladı.

Artık  kitleler  yutmuyor.

Onlar  da  bunun  farkında.

Telaşları, korkuları, şaşkınlıkları bundan.

Bu nedenle durmadan saldırıyorlar.

Ne söylediklerinin ne yaptıklarının farkında değiller.

Bu  nedenle  umutlarını  “DAĞA  ÇIKANLAR”A  VE  SURİYE’NİN  PARÇALANMASINA  bağladılar.

Kendi teröristleri ile kaynaşma, sarmaş dolaş olma yetmedi, şimdi de Suriyeli PKK’lılarla işbirliğine girdiler.

Ama korkunun ecele faydası yok. Hesap günü yaklaşıyor. AKP yolcu…

“Lüks hayata”, saltanata, milyarlık yüzüklere, havuzlu villalara alışan Türkiye’nin 21. Yüzyıl padişahları, sultanları tahtını vermemek için elbette her yolu deneyeceklerdir
.
Geçen seçimlerde yaptıkları gibi yine hile hurda yoluna başvuracaklardır. Gecenin bir vaktinden sonra AKP oyları hızla artmaya başlayacak, elektrikler sönecek, yabancı-yerli, karanlık yüzlü bilgisayar uzmanları işbaşına geçecektir.

TÜM   MUHALEFETE   SESLENİYORUZ  :

Halkın   uyanışına,   isyanına   kulak   verin.

Onların   gerisinde   kalmayın.

Her  şeyden  önce,  “laiklik  karşıtlığının  odağı”  olmuş  gayrimeşru  bir  iktidarın  suçlarına  ortak  olmayın.

Hemen  anayasa  masasından  çekilin.

Ve  eğer,  sonsuza  dek  muhalefette  kalmak,  muhalefet  olmak  istemiyorsanız,  yeryüzünde  eşine  rastlanmayan  bu  sakat  bilgisayar  sistemini  kaldırın.

Okumaya devam edin ‘HALK, SİLİVRİ’DE “MÜTALAA”YI SAVCILARDAN ÖNCE OKUDU…’

18
Ara
12

Nasıl Böyle Olduk Biz ?

ATATÜRKBir Amerikalı tıp profesörü, tekerlekli iskemleye bağımlı, yaşı seksenlerin üstünde ünlü bir hekim, Amerika’da bir büyük hekimler toplantısında kızımla karşılaşıyor, tanışıyor.

Türk olduğunu öğrenince heyecanlanıyor, ona daha çok ilgi, sevgi gösteriyor…

Türklere büyük hayranlık duyduğunu, gördüğü her Türk’ü selamladığını söylüyor.

Önce  soruyor :

“Siz  Kore  Savaşı’ndaki  Türklerin  öyküsünü  biliyorsunuz  değil  mi ?

Türklerin  şaşırtan  öyküsünü,  akıl  almaz  insanlık  öyküsünü ?”

Sonra  başlıyor  anlatmaya :

“Kore  Savaşı’nda  Kuzey  Kore’ye  esir  düşenlerin  büyük  çoğunluğu  öldü.   Esaret  şartlarına,  esir  kamplarının  şartlarına  dayanamadılar.   Neredeyse  bütün  esirler  öldü,  bir  tek  Türk  esirler dışında…

Bu durum sosyologları, bilim insanlarını şaşırttı, bunun nedenlerini araştırdılar, kurtulan esirlerden kalanları konuşturdular. Duydukları tam bir insanlık dersiydi.

Koreliler esirleri çok kötü şartlarda tutmuşlar. Tutsakların çoğu bu şartlara dayanamamış, hastalanmış. Açlıktan, soğuktan, bakımsızlıktan…

Amerikalı esirlerden biri hastalanınca, güçten düşünce doğal olarak korumasız kalıyormuş. Diğerleri zaten çok kısıtlı verilen, kimseye yetmeyen yiyecekler yüzünden birbiriyle hep dövüşürmüş… Bir de aralarından biri hastalanırsa bunu fırsat biliyorlarmış hayatta kalmak için. Onun yemeğini elinden zorla alıp paylaşıyor, üstünden battaniyesini çekip götürüyorlarmış. Hastalanan ölüyormuş… Güçsüz kalanın yaşama şansı yokmuş…

Türk esir grubunda bir Türk hastalandığında ise, tam tersi yaşanıyormuş. Diğer Türkler onun çevresinde toplanıyor, kendi yemeklerini ona getiriyor, kendi battaniyelerini, örtülerini neyini üstüne örtüyorlarmış. İyileşsin, ayağa kalksın diye. Başında nöbet tutarlarmış, moral verirler, iyileşeceksin diye onu yüreklendirirlermiş…”

Bunları  anlattıktan  sonra  şunları  söylemiş  Amerikalı  bilim  adamı :

“Ben   sizin   ulusunuzun   bu   yüce   gönüllülüğüne   vurgunum,   bir   de   bağrınızdan   çıkan   kurtarıcınız   büyük   atanıza,   Atatürk’e !..”

Bu konuşmayı duyunca önce bunu şimdiye dek hiçbir yerde bize duyurmadıklarına şaştım kaldım.

Kore Savaşı deyince, oraya giden Türklerden söz edilince kaçı öldü,kaçı döndü sayılarını verirlerdi hemen bize.

Kimi görüş, onlara kahraman der, kimi görüşe göre de zavallı kandırılmış vatandaşlar diye küçümsenirdi Kore’ye giden, daha doğrusu o zamanın hükümetiyle gönderilen askerlerimiz…

Atatürk’ten sonra da hep bizi, bize kötülettiler.

Özümüzden uzaklaştırdılar.

Başka uluslara, yabancılara hayran bıraktılar, kendimizi ise hep küçük, kötü, işe yaramaz bir toplum olarak gösterdiler…

Aşağılık duygusuyla yetişti yeni kuşaklar. Amerikan rüyası gören, Yeni Dünya’ya hayran, Avrupa’ya, Batı’ya övgü düzen, hele hele eski Yunan’a af buyurun, sanki tapan, onlara aygın baygın bir toplum yarattılar…

Hepimiz elimize tutuşturulan pankartlarla Ermeni bile olduk, on binlerimiz bir kişi için yollara döktürüldü, bir kişi birilerince kurulan tuzakla öldürüldü diye ama hepimiz nedense bir türlü Türk olamadık.

Azerbaycan’da Ermeni zulmüne karşı koyamadık.

Kendimizi onların yerine koyamadık.

Irak’taki Türkmenleri koruyamadık.

Uygur Türklerine aldırış etmedik…

Dünyanın her yerinde haksızlığa uğrayan Türklüğü savunamadık, Türk olmakla övünemedik…

Haksızlığa uğrayan, saldırıya uğrayan, haince tuzaklarla, saldırılarla öldürülen soydaşlarımızın hakkını arayamadık…

Bırakın dış Türkleri, onların haklarını aramayı, korumayı, vatanımızda kendimizi, kendi haklarımızı, durumumuzu, konumumuzu, kültürümüzü, dilimizi, değerlerimizi korumaktan aciz duruma düşürüldük…

Kendimizi şehitlerimizin, kendini yurdu, milleti için feda edenlerin yerine koyamadık. Onların haklarını savunamadık…

On binlerce cana kıydıran, şehit askerimizin, polisimizin katili, bebek katili, insanlık düşmanı eli kanlı terörist başıyla bile gözümüzün önünde sarmaş dolaş olunuyor. Caniler aklanıyor, yakında salıverilmelerinin denemesi yapılıyor…

Silivri zindanlarındaki yurtseverlerin yerine bile koyamadık kendimizi kaç yıl… En son 13 Aralık’ta aklımızı başımıza alıp şöyle bir silkinene kadar… Dönüşmemize, bölünmemize gerekiyor diye durduk yerde Anayasa değiştirilmeye kalkıldı da ne yaptık? Bir avuç aydın yurtsever dışında hangimiz buna karşı çıkıyor, çevremizi aydınlatmak için çırpınıyoruz?..

“Oldu da bitti maşallah!” derlerse bir anda, Cumhuriyet yönetimine açıktan el konulursa, yönetim şeklimiz değiştirilirse ne yapacağız hiç düşündünüz mü?

Köprüler, otoyollar çatır çatır satıldı dün, ne yaptık?

Öğretmenlik değiştiriliyor, piyasacı (pazarcı, mal satan) öğretmenlik geliyor, piyasacı sağlık hizmeti kapıda…

Parayla artık bütün devlet hizmetleri…

Ölümüz  dirimiz  paraya  göre…

Haklarımız  paramız  kadar…

Büyük önderimiz , Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, ulusunu çok seven, onu öven, yücelten, hak ettiği sözleri ona sakınmadan söyleyen, deyim yerindeyse katıksız birTürk millîyetçisiydi…

“Benim hayatta yegâne fahrim( gönüllü, onursal hizmet), servetim Türklükten başka bir şey değildir.” demesini niye ulusça unuttuk ki…

Bu sözü vatan hainlerinin gözüne gözüne neden sokmuyoruz?

“Bu memleket tarihte Türktü, halde Türktür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.”(1923)

Kendimize güvenmeliyiz. Elin bilim adamları bizi incelemişler. Ellerinde olmadan hayranlık duymuşlar.

“Türk! Öğün, çalış, güven! “ “Bir Türk dünyaya bedeldir! “(1925) sözleri bizi tam olarak anlatmıyor mu?

Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında demiş bu çok önemli sözünü. Türklüğü ülkemizde bir etnik kimlik derecesine indirmek isteyenlere, milletimize Türk milleti diyemeyenlere, bölücülere, çağdaş geçinen çağdışılara, gericilere, bizi küçük görmeyi alışkanlık edinenlere, beyni satılmışlara gerçek bir yanıt değil mi bu söz?

“Ben batı milletlerini, bütün dünyanın milletlerini tanırım. Fransızları tanırım, Almanları, Rusları ve bütün dünyanın milletlerini şahsen tanırım ve bu tanışmam da harb sahalarında olmuştur, ateş altında olmuştur. Ölüm karşısında olmuştur. Yemin ederek size temin ederim ki, bizim milletimizin manevî kuvveti bütün milletlerin manevî kuvvetinin üstündedir.” (1920)

Bilgiağına bir sesli görüntü koymuşlar, geçen akşam televizyonlardan çekilmiş. Bir genç oturuyor Kenan Işık’ın karşısında. Bilgi yarışmasındanmış bu sesli görüntü, para için yapılan bir sözde yarışmadan.

Bu genci yüz binler izliyormuş bilgiağında. Nedeni sorulduğunda, “Çünkü farklı yazıyorum, saçmalıyorum!” diyor. Bu yüzden seviliyormuş, izleyeni çokmuş. En çok izlenenlerden biri de Cem Yılmaz’mış. Türkçe yazarken adının seslilerini atan, bu akımı başlatan ünlü kişi. Onunkilerin, yani izleyenlerinin sayısı birkaç milyonmuş…

Bu genç, karışık, sıkışık bir durumu anlatan,”Dokuz ayın çarşambası bir araya gelmek” sözünü bilemeyince de, boynunu büküyor, “okey!” diyor. Ardından bir “okey” daha. Dilini eşek arısı soksun böylelerinin ama nerede… Kulaklarımızı, ruhlarımızı sokuyor bu başka kültür meraklıları. Dilini bırakıp “Kovboyca”ya sarılanlar… İşin kötüsü bunların zararı tek kendilerine değil. Arkalarından gelen sürüleri de var…

Biri, tanıdığı kadının güzelliği karşısında heyecanlanmış, resmin güzelliğini anlatmak için resmin altına “Woww!” yazmıştı akşam. Bir rastlantı gözüme ilişti bu yazım. Uyarınca, saldırdı: İngilizcedeki bu “Wow” ünleminin anlamını taşıyan bir Türkçe ünlem sözü söyleyin! Türkçede bu ünlemin karşılığı yok!” diye yazdı.

“Vay!” desen olmaz mıydı deyince de bana dil dersi, görgü, terbiye dersi vermeye kalktılar.

Gençlik bu durumda beğensek de beğenmesek de… Önemli bir kısmı sömürge dilinin ipine yapışmış. Batı’nın yozlaşmış yönlerini, bencilliğini taklit ediyor. Arap kültürünün bize uymayan, toplumumuza ters gelen yönlerini taklit edenler de ayrı… O halde bize düşen, bıkmadan, yorulmadan ülkemizin, kültürümüzün düşmanlarıyla uğraşmak, pes etmemektir.Atatürk’ün verdiği öğütleri tutmak, Atatürk’ün izinde gitmektir…

Atatürk’ten  olsun  son  öğüdümüz :

Okumaya devam edin ‘Nasıl Böyle Olduk Biz ?’

17
Ara
12

Necip Hablemitoğlu’nu Yitirişimizin (EMPERYALİZME “KURBAN” VERİŞİMİZİN) 10. Yılı

Necip Hablemitoğlu

Kemalist  Devrim  Şehidimiz  Dr. Necip  Hablemitoğlu’nu,  yitirişimizin  10. yılında  kendisini  minnetle,  saygıyla,  şükranla  anıyorum.

Hakkında  yazdıklarımı,  ekte  bulabilirsiniz !

1. Necip Hablemitoğlu’nun yüksek lisans tezi olan “Milli Mücadelede Yeşil Ordu” isimli çalışması; Ulusal Kurtuluş Savaşı’na farklı bir pencereden bakma niteliğini taşımaktadır.

http://kaanturhan.wordpress.com/2012/12/17/milli-mucadelede-yesil-ordu-cemiyeti/

2. Necip Hablemitoğlu’nun, “Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası” kitabından ve şehit edilişinin ardından yaşanan gelişmeler!

Ayrıntısı, “Madenler ve Emperyalizm” kitabımda bulunabilir!

http://kaanturhan.wordpress.com/2012/12/17/bergama-sonrasi-hasankeyf-kalkinma-politikalarinin-tasfiyesi/

3.  Devrim şehidimiz Dr. Necip Hablemitoğlu’nun özverili çevresi, Türkiye’nin olanca karanlığına karşın; yıpranmış defter yapraklarında, O’nun ince dokunuşlarını bıraktığı sözcükleri bir bir ayıklayarak, olağanüstü bir ‘kanaviçe’ yaratıyor.

4.  Onu silmeyi başarmayı umut edenler, yükselen bir çınar karşısında tutulup kalıyor. Koca çınarın gölgesine sığınma cüretini gösterenlerin ezilmişliği de her geçen gün, daha da belirgin bir hal almakta. Ne mutlu ki, O’nun dokunuşlarını bıraktığı her şey, toprak kadar anaç, çınar gibi hür!

http://kaanturhan.wordpress.com/2012/12/17/necip-hablemitoglunun-tezi-gaspirali-ismail/

5.  Devrim şehidimiz Dr. Necip Hablemitoğlu’nun görmezden gelinen kitabı “Köstebek” okunmalı!

Fethullahçı kanlı irinin ülke, devlet ve halk için: TSK’ya karşı kurulmuş ve emniyette potansiyel bir silahlı terör örgüt olarak yuvalanmış tetikçiler açığa çıkmalı!

http://kaanturhan.wordpress.com/2012/12/16/hala-

anlayamayanlar-icin-kostebek-eminyette/

Kaan  TURHAN

http://www.ilk-kursun.com/haber/130824

16
Ara
12

Söz Ayırır, Eylem Birleştirir..!!! (HER EYLEME BURUN KIVIRAN SKEPTİK MIZMIZLARA İTHAFEN)

Mustafa  BALBAY

13  Aralık  Silivri  buluşması,  halkla  birlikte  adalet  arayışının  meşalesini  yaktı.

Latin   Amerika’da   belli   bir   hedefe   dönük   toplumsal   hareketlerin   atasözü   haline 

gelmiş   bir   deyim   vardır :

“Söz   ayırır,   eylem   birleştirir..!!!”

BU   KADAR   BASİT…

Ve  şimdi  bu  söylemin  Türkiye’de  de  haklılık  kazandığı  bir  dönemden  geçiyoruz.

2012’nin ülke çapında ses getiren, geniş kesimlerin katıldığı buluşmaları anımsayalım.

1 Mayıs, başta Taksim Meydanı olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanında kutlandı. Katılımın yoğunluğunun yanı sıra yelpazenin genişliği de dikkat çekiciydi.

19 Mayıs, her yaştan gencin buluştuğu büyük bir Samsun’a çıkış oldu. Kutlamalar farklı mekânlarda olsa bile zemin ortaktı.

9 Eylül’ün 90. yılı “bayrak yasağı” tartışmasına sahne oldu. İzmirliler, “9 Eylül’lerde bayrak çekilir” deyip tavrını koydu. Buradaki yasağa toplumsal karşı çıkış 29 Ekim’in de habercisiydi.

29 Ekim Ulus kutlaması, Cumhuriyetin değerlerinin aşağıdan yukarıya korunacağını ortaya koydu. Ulus’tan Anıtkabir’e yürüyüş, korku çemberinin kırılmakta olduğunun habercisiydi.

10 Kasım, 29 Ekim’in sadece bir tepki gösterme refleksinden ibaret olmadığının kanıtıydı. Anmadan öte, Anıtkabir sözcüğün tam anlamıyla Y-Anıtkabir’di.

***

Yıl içindeki bu yükselişin ardından 13 Aralık Silivri buluşması geldi.

Aslında Silivri, 1 Mayıs’ta, 19 Mayıs’ta, 9 Eylül’de, 29 Ekim’de, 10 Kasım’da da vardı. Bu anmalara ve kutlamalara katılanların önemli bir kesiminin kalbi Silivri’de atıyordu. Bunu sadece medyaya yansıyan haberlerden değil, bize ulaşan mektuplardan, toplumsal iletilerden hissediyorduk.

Silivri buluşması, yıl boyunca bir bayrak gibi yükselen kutlama ve anmaların devamında bir “talep” haykırışıdır.

Silivri buluşması, yükselen bir dalganın uç noktası değil, bir başlangıçtır. Gerçek anlamda adalet arayışının başlangıcıdır.

Silivri buluşması, büyük bir vicdan mahkemesidir.

Silivri buluşması, aynı yöne bakan insanların hedef ortaklığıdır.

Silivri buluşması, gelecek arayışının pusulasıdır. Pusula, hiçbir koşulda karamsarlığa kapılmadan, omuz omuza dinlenmemek üzere yürümeyi göstermektedir.

Silivri buluşması, bundan böyle Türkiye’nin nabzıdır.

***

Bu buluşmanın sahibi tüm Türkiye’dir. Yukarıda vurguladığımız gibi, bunun bir başlangıç olduğunu unutmamak gerek.

Toplumsal meşruiyet zemininde yükselen eylemlerin başarılı olabilmesi için “sürdürülebilir” olması birinci koşuldur. Bunun için de CHP’ye büyük sorumluluk düşüyor. Zira CHP’nin içinde yer aldığı her toplumsal çıkışın, Meclis’te de yankı bulması, korku çemberini kırmada en etkili unsurdur. Aldığım pek çok mektup CHP’nin öncülüğünü arıyordu.

CHP Genel Başkan Yardımcıları Adnan Keskin ve Bülent Tezcan imzalı, 4 Aralık tarihli, halkı, CHP örgütlerini 13 Aralık’ta Silivri’ye çağıran genelgenin iki cümlesini paylaşalım:

“Adalet duygusunun olmadığı, hukukun ayaklar altına alındığı bu sürece sessiz kalmayacağız.

Silivri Toplama Kampı’ndaki engizisyon intikamcılığına seyirci olmayacağız.”

Bu iki cümle aynı zamanda hukukun, yargının geldiği noktanın özetidir.

Bir konu, sorun olarak masaya konduğunda çözüm başlamış demektir. Sadece gelinen noktanın değil, yapılması gerekenin özeti de bu iki cümledir.

Gün, geç oldu güç oldu tartışmasını yapma günü değildir.

Silivri buluşmasının mayası tuttuysa, tam zamanında olmuş demektir.

Maya  tutmuştur.

Artık  karanlığa  karşı,  adalet  arayışının  ateşini  söndürmeyeceğiz.

Çünkü  bu  arayıştaki  herkes  birleşti.

Mustafa  BALBAY

Cumhuriyet

14
Ara
12

DUVARLARINIZLA, ZİNDANLARINIZLA BİRLİKTE YIKILACAKSINIZ..!!!

13  Kasım  2012.

Ergenekon  duruşması  var.

Mütalaa  okunacak.

Yüz binler kar – kış – kıyamet, soğuk – ayaz demeden, dağ başındaki Silivri Zindanlarına akın etti.

Yüz binler Silivri zindanlarının önünde toplandı.

Tarihsel bir gün. Bir direniş, bir şahlanış günü. Bir kırılma noktası 13 Kasım 2012

19 Mayıs, 29 Ekim, 10 Kasım direnişlerinden sonra bu kez de yurtseverler, Silivri’yi teslim aldılar.

Günesin ufuktan doğduğu yeni bir 19 Mayıs bu. Bir Silivri çıkarması…

Tarih Baba notunu şöyle düşecek kitabının yapraklarına:

“13 Kasım Türkiye’nin güneşe koştuğu bir başlangıç günüdür.

Daha önce “fişleniriz” korkusu ile onun yanından bile geçemeyen insanların, “Korku İmparatorluğu”nu paramparça edip, Silivri’ye, dağ başına akın ettiği gündür.

Yüz binlerin hak, hukuk adalet için Silivri’yi fethettiği gündür.

Dağ başını kaplayan dumanların dağıtılma günüdür…”

İnsanlarımız, savunma hakkının ayaklar altına alındığı, delillerin saklandığı, gizlendiği, yok edildiği bir yargılamaya direniyorlar. Karşı çıkıyorlar.

“Yeter artık” diyorlar. “Bu orta oyununu, bu çadır tiyatrosunu bitirin. Durdurun. Siz durdurmazsanız, biz durdurmasını biliriz…”

Sloganlar atıyorlar.

“Atatürk’ün askerleriyiz…” diyorlar. “Ordu millet el ele.” “Şehitler ölmez vatan bölünmez…”

Ellerinde Türk bayrakları.

Cumhuriyeti savunuyorlar, vatanın bölünmez bütünlüğünü savunuyorlar. Adalet istiyorlar.

Bir ilk bu.

Bir ikinci Bastil…

Dünyada ve ülkemizde böyle bir toplu direniş görülmedi daha.

Halk, zindanlarda tutsak edilen yurtseverlerin hakkını, hukukunu korumak, savunmak için, 5-6 yıldan beri devam eden bir hukuk tiyatrosuna, bir hukuk oyununa “DUR” demek için, kente 100 km uzakta, bir dağ başında bir araya geldi.

“Nereye giderseniz gidin, nereye kaçarsanız kaçın, cezaevlerinin içine de kursanız mahkemelerinizi, dağ başlarına da kursanız biz sizi bulmasını biliriz.” dedi

Böyle söyledi Çılgın Türkler…

“Soros tertipleriyle, ABD tertipleriyle yargılama yapamazsınız. Buna izin vermeyiz…”

Deniz Gezmiş’ler, Mahir Çayan’lar, İbrahim Kaypakkaya’lar, Kubilay’lar, Nazım hikmet’ler, Namık kemal’ler, Mustafa Kemal’ler de oradaydılar.

CHP’li, İP’li, TKP’li, ÖDP’li, TGB’li, ADD’li ve daha birçok ulusal örgütün yiğitleri, yıllardan beri beklediğimiz görüntüyü, manzarayı, “BİRLİK – BÜTÜNLÜK” kaynaşmasını, dayanışmasını, olgusunu gerçekleştirdiler.

Hem de doğal yoldan, kâğıt üzerinde değil. Eylem içerisinde, pratik içerisinde… Güç birliğini oluşturdular. Halkın güç birliğini yarattılar…

Umarız bu direniş, bu birlik ve bütünlük muhalefete de örnek olur. Bugünkü isyanları ile direnişleri ile CHP’li milletvekilleri onlara, mücadele yönteminin nasıl olması gerektiği konusunda bir fikir verir.

Özellikle, CHP milletvekili Gökhan Günaydın’ın şu sözleri, umarız, onlara ışık tutar, kılavuz olur, güneş olur…

Şöyle  dedi  o :

“BİZ  MİLLETİN  VEKİLLERİYİZ.   MİLLET  NEREDE  BİZ  ORADAYIZ…”

Dışarıda coşkun direniş, sloganlar, marşlar eşliğinde sürerken, içeride de yargılama devam ediyor.

Mahkeme “mütalaa”nın okunması yerine, yeni bir iddianame ile ortaya çıktı.

Avukatlar, “Biz bu iddianameyi görmedik, okumadık.” “İncelememiz gerekir” diye itiraz ettiler.

Mahkeme Başkanı bu talebe “ret” yanıtı verdi. Bununla da yetinmeyerek söz hakkını kullanmak için direnen avukat Vural Ergül’ü dışarı atmak istedi. Orada bulunan avukat arkadaşları bu karara karşı çıktılar. Arkadaşlarının çevresine etten duvar ördüler.

“Attırmayız”  dediler.

Avukatı dışarı attıramayan Başkan, kendisi mahkeme salonunu terk etti.

Daha sonra da direnişler, itirazlar karşısında birkaç kez daha duruşmaya ara vermek zorunda kaldı.

Başkanı, başkan yardımcısı, yeri, mekânı, üyeleri, eylemleri, suçu belli olmayan ve 2007’den bu yana devam eden Ergenekon Davasını Egemen güçler artık sonuçlandırmak istiyorlar.

Korku ve telaş içerisinde kaldıkları her hallerinden belli. Kaplumbağa hızı ile ilerleyen yargılamayı birden, yangından mal kaçırırcasına bitirme kararı aldılar.

Öyle sanıyoruz ki bu kararda Bebek Katili APO’nun erken tahliyesi olayı önemli rol oynadı.

Ama ne düşünürlerse düşünsünler, nasıl bir amaç peşinde koşarlarsa koşsunlar onlar halkın vicdanında mahkûm edildiler.

Çünkü bu bir yargılama değil, bir hukuk faciasıdır. Bir zulüm hukukudur.

Bu bir hukuk enkazıdır.

Sizler, orduya, yurtseverlere tertipler düzenleyenler, önünde sonunda, mutlaka, bu enkazın altında kalacaksınız.

Çünkü asıl suçlu sizsiniz.

Bu ülkede BOP başkanlarına yer yoktur. Vatan bölücülerine, vatan satıcılarına, cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarına yer yoktur.

Halkımız her türlü hukuksuzluğa karşı direnme savaşını başlatmıştır ve bu mücadele artarak devam edecektir.

Hiçbir  güç,  halkın  gücünün  üstünde  değildir.

Hiçbir  güç,  halkın  mücadelesini  durduramaz.

DUVARLARINIZLA,  ZİNDANLARINIZLA  BİRLİKTE  YIKILACAKSINIZ !

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/130504




İstatistikler

  • 1,899,959 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Aralık 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Kas   Oca »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  

Son Yorumlar


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 37 takipçiye katılın