Yazar skyturkvngenc için Arşiv

26
Nov
09

Anlamak isteyenlere : Dersim’de ne oldu, Atatürk ne yaptı ?

Dersim isyanıyla ilgili atılan en büyük yalan ise isyanın büyük bir katliamla bastırıldığıdır. Doğru, isyan çok sert bir şekilde, isyancılarla çarpışa çarpışa bastırılmıştır ancak iddia edildiği gibi bir katliam yoktur. PKK’lıların iddialarına göre toplam 90.000 insan öldürülmüş, 100.000 kişi ise sürülmüştür. Halbuki 1935 nüfus sayımına göre Tunceli’nin toplam nüfusu 101 bindir! Zorunlu göçe tabi tutulan insan sayısı ise yaklaşık 5 bindir.
Zaten 1940 nüfus sayımında Tunceli’nin nüfusu 95 bindir.
Resmi rakamlara göre, ilk Dersim harekâtında öldürülen isyancı sayıcı sadece 265′tir, şehit asker sayısı ise 29. Toplam idam edilen sayısı ise 7′dir! Bunlar da elebaşları olan aşiret reisleridir.
İşte Atatürk iktidarının verdiği rakamlar.
İsteyen Atatürk’e inansın, isteyen PKK’ya… Seçim serbest!

Dersim  niye  isyan  etti ?

Naşit Uluğ’un 1938′de basılmış “Tunceli Medeniyete Açılıyor” isimli kitabını okumadan Dersim isyanının niye çıktığı, Atatürk’ün bu isyanı bastırmaya neden bu kadar önem verdiği anlaşılamaz. Kitapta şu değerlendirme yapılıyor:

“Doğu illerimizdeki kötülüklerin başında memleketin emniyet ve asayişini tehdit eden hıyanet ve şekavet ocakları vardı. Halkı esir gibi kullanan derebeylik ve toprak ağalığının yanında, bunların daha korkuncu olarak aşiret sistemi geliyordu. Bu sistem, Kemalist rejim muvacehesinde fiili bir isyan ve itaatsizlikten farklı görünmüyordu.”

Gerçekten de doğu illerindeki aşiret yapısı, Atatürk’ün en çok mücadele ettiği düşmanlardan birisiydi. Yüzlerce yıldır, bölgede feodal bir baskı düzeni kurmuş olan Kürt aşiretleri en başından itibaren Atatürk’ün bu medeniyet projesine karşı çıktılar. Ve kendi gerici toplumsal yapılarını devam ettirmeye çalıştılar. Kurtuluş Savaşı’yla kovulmuş emperyalistler de Kürt aşiretlerinin bu gerici isyanlarını her seferinde destekledi.

1937 ve 1938′deki Dersim isyanları Atatürk dönemi Kürt isyanlarının en sonuncusudur. Tabii, Atatürk bu isyanları bugünkü AKP iktidarı gibi izlememiş, isyancılarla anlaşmamış, isyancıların ardındaki emperyalistlere teslim olmamış ve Türk milletini bölecek adımlara izin vermemişti. Dersim isyanı “açılımlar”la ve isyancıların bölücü emelleriyle uzlaşılarak değil, askeri bir harekâtla bastırıldı. Aynen Şeyh Sait ve Ağrı isyanı ve diğer Kürt isyanlarında yapıldığı gibi…

Bugün feryat figan eden Kürtçülerin derdi de işte budur. Türk devletinin PKK terörüne teslim olmasını ve bir Kürt devletine göz yummasını isteyenler, Atatürk’ün Dersim isyanını bastırmak için yaptıklarına tabii ki karşı çıkacaktır.

Amaçları  Atatürk’e  saldırmak

Dersim isyanıyla ilgili yürütülen Kürtçü propagandanın kökeninde derin bir Atatürk düşmanlığı yatıyor. Atatürk’e açıktan saldırmaya cesaret edemeyen Kürtçüler, “Dersim’de katliam yaşandı” yalanlarıyla bunu dolaylı yollardan gerçekleştirmeye çalışıyor.

Halbuki, Kürtçülerin iddiasının aksine Dersim isyanı bastırılırken bir “Kürt katliamı” kesinlikle yaşanmamıştır. Aşiretleri tasfiye eden, Doğu insanımızı sömüren derebeylik rejimini ortadan kaldıran Atatürk devrimlerine karşı direnen gericilerle mücadele edilmiştir, o kadar.

Dersim isyanı askeri bir harekâtla bastırılmıştır, ancak bu harekâtta iddia edildiği gibi büyük katliamlar falan yaşanmamıştır. Kürtçülerin “90 bin kişi öldürüldü, 100 bin kişi zorla göç ettirildi” iddiaları bir hayalden başka bir şey değildir. Yalnızca nüfus rakamlarına bakmak bile bu yalanı ortaya koymak için yeterlidir.

İsyan öncesi Tunceli nüfusu 1935 rakamlarına göre 100 bindir. İsyan sonrasındaki 1940 sayımındaysa 95 bindir. Aradaki 5 bin fark da isyan sonrası zorunlu göçe tabi tutulan aşiretlerin nüfusudur. Hangi aşiretten kaç kişinin zorunlu iskana tabi tutulduğu belgelerde de sabittir ve bunun toplamı da 3470′tir!

Üstelik, 1940 yılı sayımındaki 95 bin nüfus o dönem için çok büyük bir rakamdır. Tunceli’de bugün bile, 2008 rakamlarına göre, 87 bin kişinin yaşadığını düşünürsek, iddia edildiği gibi bir katliamın yaşanmadığı kolaylıkla ortaya çıkar.

Atatürk  isyana  hazırlıklıydı

Kürtçüler Dersim’de sistemli bir katliam yaşandığını iddia ediyor. Halbuki durum böyle değildir. Dersim isyanı için Kürt aşiretleri yıllarca hazırlık yapmış, Atatürk liderliğindeki Türk devleti de isyan başlayana kadar askeri hiçbir harekâta girişmemiştir. Kemalist iktidarın 30′lu yıllarda Tunceli’de yaptıklarını incelersek bu gerçeği görebiliriz.

1930′daki Ağrı isyanının bastırılmasının ardından Doğu Anadolu’daki gücüne büyük darbe vurulan Kürtçülüğün Dersim dışında tutunabilecek bir yeri kalmamıştı. Dersim’deki Kürt aşiretlerinin bir ayaklanmaya hazırlandığı daha 30′ların başlarında tespit edilmişti. Pek çok resmi raporun yanı sıra Başbakan İnönü ve Ekonomi Bakanı Bayar’ın Şark Raporları da, bu konuda uyarılarla doludur.

Atatürk de isyanı elleri kolları bağlı beklemez. 1935′te “Tunceli Vilayetinin Kurulmasına İlişkin Kanun” kabul edilir. O zamana kadar Dersim olarak bilinen yöreye Tunceli ismi verilir.

Ancak Atatürk Tunceli’de yalnızca askeri önlemler almaz, Tunceli’ye “medeniyet” götürülür. Yüzlerce yıldır şehir merkezlerinden kopuk yaşamış Tunceli köyleri yapılan yol ve köprülerle “medeniyet”le tanışır. Hastane yapılır, doktor götürülür. Okul yapılır, öğretmen götürülür. Mahkeme yapılır, adalet götürülür… Köylüyü baskı ve zulüm altında tutan aşiret reislerinin silahlarına el konulur… Tabii tüm bu “medenileşme” hareketi gerici Kürt aşiretlerinin direnişiyle karşılaşır.

Ve… 1937 yılının 21 Martında, yani bugün PKK’lıların da ayaklanma günü olarak kutladığı Nevruzda, Seyit Rıza liderliğindeki Abasan Aşireti, Harçik Köprüsü’nü yakarak isyanı başlatır. Aynı gece bir karakolumuzu basarak 33 askerimizi şehit ederler. 1920 Koçgiri isyanını liderlerinden ve Ağrı isyanına da katılmış Alişer ile Nuri Dersimi de isyancılar arasındadır.

Ertesi gün Pah Hükümet Konağı, ilçede yeni kurulmuş ilkokul ve hastane de ateşe verilir. İsyanın hedefi açıktır: Atatürk Cumhuriyeti’nin götürdüğü “medeniyet”in bütün simgeleri…

Tabii Atatürk, isyanın hemen bastırılmasını emreder. Ve dönemin Tunceli Valisi Korg. Abdullah Alpdoğan’ın komutasındaki 20 bin kişilik bir kuvvetle isyan bastırılır. Elebaşları idam edilir.

“Dersim Harekâtı” olarak bilinen bu isyan bastırma operasyonu, bölgedeki aşiretlerin gücü tamamen kırılana kadar sürer. Aşiretlerin önde gelenleri, Tunceli dışına sürülür ve bölgede Cumhuriyet rejimi tam anlamıyla tesis edilir.

Kürtçülerin  ve  Fethullahçıların  yalanlarını  belgelerle  

çürütüyoruz !

Varan 1 :  İsyanın  lideri  Seyit  Rıza  bir  tarikat  şeyhi  ve  aşiret reisiydi

Kendisine  solcuyum,  ilericiyim,  sosyalistim  diyen  bir insanın  

Dersim  isyanını  savunması  kadar  mantık  dışı  bir  şey  olamaz.

Çünkü  Dersim  isyanı  kesinlikle  bir  halk 

hareketi  ya  da  ilerici  bir  ayaklanma  

değildir.

İsyanın lideri Seyit Rıza, Dersimli bir aşiret reisidir.

 Ve Atatürk Dersim’deki aşiret yapısını ortadan kaldırmak istediği için ayaklanmıştır.

Seyit de zaten bir isim değil, Peygamber soyundan gelen Şeyh anlamında yerel bir dini ünvandır! Anlayacağınız, Dersim isyanı, bir derebeyinin, bir dini liderin, bir tarikat şeyhinin, bir aşiret reisinin Atatürk Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanmasından başka bir şey değildir.

 Bu anlamda Menemen ayaklanmasından hiçbir farkı yoktur.

Okumaya devam edin ‘Anlamak isteyenlere : Dersim’de ne oldu, Atatürk ne yaptı ?’

25
Nov
09

Türk edebiyatında ruhumuzu bulacağız…

Bir roman olarak “Uluğ Bey’in Hazinesi”ndeki kurgu Türk romancılığında onu bir başyapıt haline getirir. İyi ile kötünün, ilerici ile gericinin, bilim ile yobazlığın, devrimcilerle döneklerin, yoksul halk ile zenginlerin mücadelesi aynı anda iç içe bir bütünlük içinde sunulur. Tarihi bir olay büyük bir ideolojik hesaplaşma sahnesi olarak seçilir ve devrimci bir direniş çağrısına dönüştürülür.

Uluğbey’in Hazinesi

Adil Yakubov, bir Özbek Türkü ve 1926 yılında doğmuş. O dönemin Sovyetler Birliği’nde babası “milliyetçilik” suçlaması ile kurşuna dizildiğinde yıl 1944′müş. Buna karşın ve henüz 17 yaşındayken İkinci Dünya Savaşı’nda gönüllü olarak Sovyet Ordusu’na katılmış ve görev yapmış. Ordudaki görevi sırasında ilk romanı “Akranlar”ı yazmış ama ona ün kazandıran ilk romanı “Mukaddes”tir.

Yakubov’un başyapıtı “Uluğ Bey’in Hazinesi” ise sadece Özbek dilinin değil tüm Türk dilinin en önemli romanı diyebiliriz. Günümüze kadar 25 dile çevrilen bu roman Yakubov’u da Türk Dünyasının yaşayan en büyük romancısı yapmaktadırş.

Uluğ Bey (1393-1449) Timur’ un torunu ve Semerkand’ın hakimidir. Ama hükümdarlığı ile değil bilimadamlığı ile bilinir. Uluğ Bey dönemi, Türk tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Onun döneminde Semerkand dünya bilim ve kültürünün çekim merkezi olacaktır.

Uluğ Bey medresesinin girişinde “İlim öğrenmek erkek-kız bütün Müslümanlara farzdır” hadisi yazılıdır ve onun döneminde kız-erkek birlikte eğitim yapar. Aslında Atatürk’ten 500 yıl önce atılmış bir laik eğitim adımıdır bu.

Kurduğu rasathane ise dönemin en büyük gözlemevidir ve burada Uluğ Bey ünlü yıldız cetvellerini hazırlar. “Uluğ Bey Ziyci” olarak bilinen bu cetveller astronomi biliminde 400 yıl temel kaynak olarak okutulmuştur. Uluğ Bey’in gözlemlerinin bugünkü değerlere bile çok çok yakın olması onun dehasını ortaya koyar. Sadece astronomi değil matematikte de büyük bir alimdir.

Kurduğu medrese ve rasathanede iki önemli ismi daha görürüz. Birincisi Bursalı Kadızade-i Rumi’dir. Kadızade büyük bir bilgindir ama aynı zamanda Osmanlı vatandaşıdır ve Şeyh Bedreddin’in de hocasıdır. İkinci önemli isimse Uluğ Bey’in “manevi oğlu” Ali Kuşçu’dur. Ali Kuşçu daha sonra Semerkand’dan İstanbul’a gelecek ve Fatih Sultan Mehmet döneminde Fatih Medreselerinin hocalığını yapacaktır. Astronomi ve matematik alanında sadece döneminin değil sonraki çağların da en önemli isimlerinden biri olacaktır. Kopernik’ten önce güneş merkezli uzay sistemi yine Ali Kuşçu’nun çizimlerinde bulunacaktır!

“Uluğ Bey’in Hazinesi” Uluğ Bey ve dönemini anlatan ve tümüyle gerçeklere bağlı kalınarak yazılmış bir tarihi roman.

Bu romanda kendisini bilime adayan bir hükümdarı ve bilim ile din adamları arasındaki kavgayı görecek, Nakşibendî tarikatının hışmını üzerine çeken alim bir hükümdarla gerici güçlerin kavgasına şahit olacaksınız.

Ülkemizde de her dönem gericiliğin yayılmasına hizmet eden bu tarikatın kökleri dönemin Maveraünnehir’ine kadar uzanır. Bu romanda Nakşi Şeyhi Hoca Ahrar’ın kurduğu büyük sömürü çarkını, onun müritlerinin yobazlığını, devleti nasıl adım adım ellerline geçirdiklerini göreceksiniz. Okurken kendinizi 2002 Türkiyesi’ne koşar adım giderken bulacaksınız.

İlericilerle gericiler arasındaki bu büyük mücadelede Uluğ Bey çağlar sonrasına bir hazine bırakmak zorundadırlar. Hazineyi saklama mücadelesinde Ali Kuşçu ile zindana atılacak, kellenizin üzerinde kılıç sallanırken “dünya dönüyor” diyecek, kimi zaman çok zorlanacak ve yılgınlığa kapılacak ama kendinizi hep direnmek zorunda hissedeceksiniz…

Bir roman olarak “Uluğ Bey’in Hazinesi”ndeki kurgu Türk romancılığında onu bir başyapıt haline getirir. İyi ile kötünün, ilerici ile gericinin, bilim ile yobazlığın, devrimcilerle döneklerin, yoksul halk ile zenginlerin mücadelesi aynı anda iç içe bir bütünlük içinde sunulur. Tarihi bir olay büyük bir ideolojik hesaplaşma sahnesi olarak seçilir ve devrimci bir direniş çağrısına dönüştürülür.

Tüm bu ideolojik çerçevenin içinde aynı zamanda bir aile dramı işlenmekte, büyük bir aşk, büyük bir davanın yoldaşlığı ile iç içe geçmektedir. Tüm bu hikaye içinde özellikle psikolojik tahlilleri ile insanın içini okuyan yazar, abartısız bir şekilde Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sı ile kıyaslanabilecek bir başarıyı yakalamaktadır.

“Uluğ Bey’in Hazinesi” büyük bir hesaplaşmanın sarsıcı romanı.

Bu başyapıtı bir hazine gibi saklayacaksınız.

“İbni Sina” romanı egemenlerle halk arasındaki çelişkileri temel alıyor ve burada eşitlikçi halk hareketlerinin övgüsünü yapıyor, bu mücadele içinde iki bilimadamının hem hayatta kalma ücadelelerini hem de bilimsel çalışmalarını anlatıyor. Bu anlatım içinde her iki bilimadamının da psikolojik tahlilleri ile hayat yolları arasındaki bağlantıları kurgulanırke, bu iki dehanın ruh dünyasına ışık tutuluyor.

İbni Sina

“Köhne Dünya”da da tarihi konulara eğilen Adil Yakubov, iki büyük Türk bilgini İbni Sina ve Biruni’yi aynı romanda buluşturuyor.

Doktorların doktoru İbni Sina (980-1037) ile büyük astronomi dehası Biruni (973-1048) günümüzden 1.000 yıl önce bilimin ve aklın egemenliği için dönemin egemenleri ile büyük bir mücadeleye girişiyor ve köhne dünyanın temellerine bilimden bir balyozla vuruyorlar.

Gazneliler devletinin egemenlik alanını genişlettiği bir devirde aynı zamanda Türk bilimi de büyük bir atılım yaşayacaktır. Ebu Reyhan el Biruni daha sonra Birleşmiş Milletler tarafından “Binyılın Bilimadamı” ünvanına layık görülecektir.

Ülkemizde hak ettiği üne kavuşmasa da Biruni’nin bilim tarihi açısından büyük bir önemi vardır. Astronomi alanında uzmanlaşan Biruni dünyanın yuvarlak olduğunu Galile’den 1000 yıl önce keşfedecektir. Hatta daha da ileri gidecek ve dünyanın kendi çevresinde dönüp dönmediğini bir fizik problemi olarak ele alacaktır.

Dönemin bilim adamları gibi Biruni de tek yönlü değil çok yönlü bir bilimadamıdır. Aynı zamanda doktordur ve cerrahlık yapmıştır, eczacılığın kurucusudur, ileri bir matematikçidir. Ama bu fizik bilimlerin yanında sosyal bilimleri de başlatan isimlerdendir. “Hindistan Tarihi”ni kaleme alır ki bu hem bir tarih hem de coğrafya eseridir.

Hindistan’ın ünlü kurucusu Nehru da Biruni’nin “Hindistan Tarihi” içinde önemli bir değer olarak görüldüğünü şöyle anlatacaktı:

“Ben, sana Gazneli Mahmud’un yaptığı zulümlerden bahsettim. Fakat, henüz o dönemin başka büyük bir kişisinden bahsetmedim. Bu, El-Birûnî’dir. Sınırsız zulüm ve işkence devrinde hayatın kahrına maruz kalmasına rağmen, hakikat peşinde koşan büyük bir bilgin olarak yerini koruyacaktır…”

İbni Sina ise yalnızca doktorluğu ile bilinen bir bilimadamıdır ama aslında Ebu Ali İbni Sina da çok yönlü bir insandır. Felsefe çalışmaları son derece önemlidir ve İslam Felsefesi içinde kurucu bir rol üstlenmiştir. Bunun yanında matematikte önemli keşifleri vardır, tıpta ise gerçekten çağları aşan bir dehadır. İlaçla tedavi yöntemleri yanında cerrahlığı vardır ama çok daha önemlisi insan psikolojisini dikkate alarak önemli bir adım atar. Kendisinden 900 yıl sonra Freud’la gündeme gelecek psikanaliz kuramlarının bazılarını İbni Sina geliştirmiştir. “El Kanun” adlı kitabı Batı üniversitelerinde 400 yıl boyunca temel ders kitabı olarak okutulmuştur.

Yakubov’un bu eserinde kendileri Türk olduğu halde Türk sayılmayan bu iki Türk dehasını tanırken geçen bin yılda değişen pek bir şey olmadığını içten içe düşünecek ve “köhne dünya” gerçeği ile yüzyüze geleceksiniz.

Bir roman olarak ise egemenlerle halk arasındaki çelişkileri temel alan ve burada eşitlikçi halk hareketlerinin övgüsünü yapan eser, bu mücadele içinde iki bilimadamının hem hayatta kalma mücadelelerini hem de bilimsel çalışmalarını anlatır. Bu anlatım içinde her iki bilimadamının da psikolojik tahlilleri ile hayat yolları arasındaki bağlantıları kurgularken, bu iki dehanın ruh dünyasına ışık tutar.

“Köhne Dünya” adıyla yayınlanan bu romanı “İbni Sina” adıyla Türkiye Türkçesinde yeniden basarken, Türk okurların kendi tarihlerindeki ileri geleneği tanımalarını amaçlıyoruz.

İbni Sina ve Biruni’nin romanını severek okuyacaksınız

“Mukaddes” tam anlamıyla sosyalist emekçiliğe bir övgü olarak görülebilir ama aslında sosyalizmin ötesinde bir adalet arayışının ve toplumsal vicdanın, yaşamın özü olduğu gerçeğini bizlere en çarpıcı şekilde gösterdiğini anlayacaksınız. Çok sıradan bir hikayenin sıradışı sonu ise romanın gücünün ortaya koyduğu gibi bizleri hayatın en yalın gerçeği ile yüzleşmek ve kendimizi sorgulamakla baş başa bırakıyor: Yakubov aşkın ve adaletin terazisini elimize veriyor ve bizi vicdanımızla baş başa bırakıyor.

Mukaddes

Mukaddes kısa bir roman ama kesinlikle bir başyapıt. Mukaddes, özünde bir aşk romanı ve bu yanıyla son derece sürükleyici. Kitabın erkek kahramanı Şerif, Mukaddes’i ilk gördüğünde içinde bir kaynama hissediyor ve “o an” aşık oluyor. Okurken aynı şekilde siz de Mukaddes’e aşık olacaksınız.

Bir okul sırasında yanınızda oturan genç kızın, onu daha önce hiç görmemenize, hakkında hiçbir şey -hatta adını bile- bilmemenize karşın nasıl olup da sizi bir anda kendisine aşık ettiğini çoğu delikanlı yaşamıştır ve romanı okurken belki de bu nedenle bir anda kendinizi aynı aşkın içinde bulacaksınız.

Fakat romanın odak noktası aşk gibi dursa da bu aşkın içinde geliştiği bir de toplumsal yapı ve kişisel seçim meselesi öne çıkıyor.

Şerif bir taraftan fabrikada işçidir ve üstelik örnek bir Sovyet işçisidir. Ailesi ise yine de çocuklarının okumasını, üniversiteye gitmesini ve mühendis olmasını istemektedir. Bu ise Şerif’i bir seçim yapmak zorunda bırakır; örnek bir emekçi mi olacaktır yoksa rahatı seçip aydın sınıfına mı katılacaktır?

Okumakla çalışmak arasında gidip gelen Şerif aslında sosyalizmin işçi kalmakla aydın olmak arasındaki tercihinin de bir romanı. Fabrikadaki işçi arkadaşları için okumak burjuva özentiliğidir ve emeğe ihanettir. Okumak kolayı seçmektir. Aslında Şerif de böyle düşünmektedir ama bir taraftan da ailesinin isteklerini kırmaya çekinmektedir.

Romanda dönemin sosyalist ideolojisi tartışılmaktadır ama bu tartışma sırasında kendinizi hiç de sosyalist olmayan ülkenizde bulacaksınız. Ailelerin “aman evladım oku da bizim gibi hayatın zorluklarını çekme” öğüdününse aslında nasıl büyük bir toplumsal trajedinin üzerini örttüğünü sorgulayacaksınız.

Yakubov’un eseri bu açılardan tam anlamıyla sosyalist emekçiliğe bir övgü olarak görülebilir ama aslında sosyalizmin ötesinde bir adalet arayışının ve toplumsal vicdanın, yaşamın özü olduğu gerçeğini bizlere en çarpıcı şekilde gösterdiğini anlayacaksınız.

 

Okumaya devam edin ‘Türk edebiyatında ruhumuzu bulacağız…’

24
Nov
09

Bugün 24 Kasım – Öğretmenler Günü

Bugün 24 Kasım. Öğretmenler Günü.
Bugüne kadar PKK’nın görevi başında şehit ettiği öğretmenlerimizin sayısı 125…
Yalnız öğretmenlerimiz mi…
Yüzlerce doktorumuz, hemşiremiz, mühendisimiz de bölücü terörün hedefi oldu.
Sadece ve sadece Türk oldukları için…
Bu ırkçı anlayışın benzeri anca Hitler dönemi Nazi Almanyası’nda görülebilir.
PKK’nın ırkçı terörünü lanetliyor ve şehit öğretmenlerimizi saygıyla anıyoruz.

23
Nov
09

Sevgili domuz gribi yardım et bize

Sevgili virüs,

Sen beni tanımazsın, istersen önce sana kendimi tanıtayım.

Ben bir Türk’üm.

Atalarım, dedelerim, ninelerim binlerce yıl yaşamışlar yeryüzünün dört bucağında: Orta Asya’dan Avrupa içlerine kadar ayak basmadığımız yer kalmamış.

Büyük salgınlar soyuma pek zarar verememiş. Genelde temiz bir soy olduğumuz için midir bilemem ama ne öyle büyük veba salgınları ne de başka tür salgınlar fazla etkili olabilmiş.

Ama soyumu kurutan başka mikroplar çıkmış.

En büyük mikrop elbette Batının kendisi.

Atalarım bu mikropla karşılaştıktan sonra kitleler halinde kırılmaya başlamış.

Balkanlar’da, Rumeli’de tam 5 milyon Türk soykırımla yok edilmiş.

Kafkaslar’da Ermenilerin, Rusların kırıp geçirdiği Türk’ün sayısı da 1 milyonun üzerinde.

Orta Asya’da Stalin gelmiş ve kırmış yüz binlerce atamı.

Arap yarımadasında yine yüz binlerce soydaşımız yok edilmiş.

Bunca mikrop tarafından yok edile edile Anadolu’da ancak tutunabilmişiz ki, “hasta adam” diye saldırmış bu defa da Batılı mikroplar ve öldürmeye kalkmışlar beni.

Sonra bir mucize olmuş sanki.

Büyük bir Türk çıkmış ve kurtarmış soyumu.

O’na bu nedenle Atatürk deriz biz.

Bu büyük “doktor”un Batılı mikroplara karşı tek aşısı varmış, milliyetçilik.

Türk’e kendisine güvenmeyi öğretmiş; “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” demiş.

Hakikaten de Türk’ü kendi kanı kurtarmış.

Kurtarmış ama yine de Batılı mikrop Anadolu’da kökten yok edilememiş.

Batılılar gidince bu mikrop bazı Türk görünüşlü insanların vücuduna yerleşmiş.

Bunlar tıpkı Batılılar gibi Türk’e düşman olmuşlar ve Türk’ü yok etmek için uğraşmışlar.

Bu virüse yani Batıcılık virüsüne biz genelde daha siyasi bir isim veririz; “vatan hainliği” deriz.

Sen belki bilmezsin ama bu virüs senden bin kat daha tehlikelidir.

Senin gücün sınırlıdır ama bu hainlik virüsü Türk’ü hep yok etmiştir.

Okumaya devam edin ‘Sevgili domuz gribi yardım et bize’

23
Nov
09

“Yavuz Hırsız”lar

Kimi amaçlı işlem ve soruşturmaların öngörülen olumsuz sonuçları gibi değişik adlarla gündeme gelen açılımın sonuçları da yarar getirmeyecektir. Kürt milliyetçiliğine soyunan ilkel ırkçılarla ilerici ve demokrat görünmek için destek veren sözde aydınların birleşen amaçları Türkiye Cumhuriyeti karşıtlığıdır. Osmanlı döneminden bu yana lâik Atatürk Cumhuriyetine karşı çıkan aymaz ardıllarla lâikliğin anlam ve amacını kavrayamayan Arap milliyetçisi ümmetçilerin AB ve ABD güvencesiyle iktidar hoşgörüsü içinde sürdürdükleri çabalar karşılaşılan tehlikelerin belirtileridir. Yeni ordu kurmaktan, yeni yargı organları oluşturmaya, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay kadrolarıyla Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yapısının değişmesi umuduna uzanan çarpık önerilerin dillendirildiği günümüzde imza tartışmaları, dinleme aykırılıkları, Dersim suçlamalarıyla toplum yanıltılmakta, iktidarın nedeni ve öncüsü olduğu kötü durumlar unutturulmaya, gündem değişiklikleriyle halka yeni ağırlıklar yüklenmeye çalışılmaktadır. Hamas’ı, El Kaide’yi, Hizbullah’ı, Hizbut-Tahrir’i, İBDA-C’yi, Kaplancı’ları, ve aynı doğrultudaki dinci yasadışı örgütlerin yaptığı kıyımları urnutmuş görünüp “Müslümanlar soykırım yapmaz” genellemesiyle Sudan’ın El-Beşir’ini de savunan günümüz Başbakanı’nın CHP Genel Başkan Yardımcılarından Onur Öymen’i kınayıp hukukdışı dinlemeleri savunması kendinden beklenen, alışılmış yanlışlıklarıdır.

Adalet Bakanı, İstanbul Hâkimevi’nde destekçileri gazetecilerin çoğunlukta olduğu basın ilgilileriyle buluşup kendini savunmak için olayları çarpıtarak yorumlamış, değerlendirmiş, hukukdışı dinleme ve izlemelerle partisinin kurduğu iktidarın yapıp yaptırdıklarını uygun göstermeye çalışmıştır. Olası dâva-dâvalar için önyargılı saldırılar hemen başlamıştır. Tehditler savrulmakta, kamuoyu korkutulmaktadır.

Hukuku, adaleti saymak ve savunmak başka, yanlışlık ve yanılgıları amaçlı bir biçimde yorumlayıp desteklemek başkadır. Kimi ekran ve mikrofon başına geçip geçirilenlerle kimi üniversitelerde yuvalanıp çöreklenen rejim karşıtlarının birlikte sürdürdükleri yıkım çabaları yargıya saygısızlığın ve saldırının tiksindirici örnekleriyle büyümektedir. Çelişkileri ve aykırılıkları açık soruşturma ve kovuşturmaları savunmak, yurtsever Atatürkçülerin karanlıkta kalmasını uygun bulmak, devlete darbeden cezalandırılanları alkışlamak, bölücü ve yıkıcı çabaları demokratik haklar kapsamında değerlendirmek, yarınlara ilişkin umut kırıcı olayları doğal karşılayarak soygun, rüşvet, silâhlı kuvvetler, yargı, üniversite düşmanlıklarını desteklemek, Atatürk’ü ve Atatürkçülükle Atatürkçüleri karalayıp suçlamak, isyan bastırma zorunluluğunu “katliam” nitelemesiyle kınayarak ayaklananları kutsamak, cumhuriyeti kötü yönetenleri bırakıp cumhuriyeti kötülemek, inkâr ve ihanet örnekleriyle sıralanmaktadır. Ümmetçilerle bölücülerin birlikteliği, açılımdaki sakatlıkların üstünü örtme çalışmaları, AB dayatmalarına dayanamayan iktidar zaafları düşündürücüdür. Güneydoğulu seçmenin oylarını almak için verilen ödünlerle küçülüp kararanlar Kürtçülerin asıl amaçlarının ayırdına varamayan zavallılardır. Açılımların doyurmadığı Kürtçüler daha fazlasını isteyerek saldırılarını, dış destek destek sağlama çabalarını artıracaklardır. “Yarası olan gocunur” sözünü anımsatan alınganlıkla Onur Öymen’in yerinde sözlerini Alevicilik Kürtçülük açılımlarına hız ve haklılık verdirmek, kendilerine yönelik suçlamalardan kurtulmak için fırsat sayıp abartan, tersine çeviren çevreler, iktidar, yandaşları ve Kürtçü dayanışmasıyla çıkarcı sözde aydın, sözde demokrat desteği tüm çirkinliğiyle sırıtmaktadır. Sağduyulu, gerçekçi ve yansız gazetecilerin dışındaki gösterici, yanlı, bağımlı, şakşakçı yazarların yaklaşımları gerçeği açıklamaktadır. İktidar kesimi saldırıdadır. İktidarcı yandaşlar abuk sabuk yazılarla yangına körükle gitmektedir.

Okumaya devam edin ‘“Yavuz Hırsız”lar’

22
Nov
09

Anadolu’ya göçenlerin acılı ataları

Elinizdeki yayının 255 sayılı olanına, kendini küçük nedenlerden ötürü Prof. Dr. Türkkaya Ataövbaşkasından çok farklı saymanın, giderek bu farkları abartmanın, dahası öne çıkarmanın, ünlü Sigmund Freud’a göre, ruhsal bir hastalık olduğunu belirtmiş ve bunun kimi toplumsal kümelerde de görüldüğünü anlatmaya çalışmıştım. Amacım güney-doğu Anadolu’ya ilişkin sözde “açılım”a bakarak “demokrasi adına biz de isteriz” diyen ufak ufak kümelerin birkaç kurnazına biraz kafa yoracak ciddi bir “dur ve düşün!” uyarısı yapmaktı. O yazıya yalnızca ruhbilimsel kimi görüşleri sığdırabildim.

Şimdi sıra kimi tarih gerçeklerine geldi. “Biz de isteriz!” diyenlerin dedelerinin Balkanlar, Kırım ve Kafkasya’da nelerle karşı karşıya kalıp, Anadolu’ya ve Trakya’ya niçin, ne zaman, nerelerden ve nasıl geldiklerini ve o zamanki devletin en güvenli ve en verimli yerlerine neden yerleştirildiklerini anımsamakta çok yarar var. Ola ki bu soruların doğru yanıtlarını bu insanların torunları unutmuşlardır. Öte yandan, görülmemiş acılarla dolu olayları bir yazıya sığdırmak da olanaksız.

Yaklaşık yirmi beş yıl önce, bu konuda uzunca (47 sayfa) bir dergi yazısı hazırlamıştım. Kimi bilgilerle dipnotlarını elden geçirmek için dışarıda iyi bir kütüphaneye, örneğin Londra’da Dışişleri Bakanlığı belgeliğine gitmeyi tasarladım. Bu düşü gerçekleştirmeden Prof. Justin McCarthy “Ölüm ve Sürgün” konulu 350 sayfalık çalışmasının henüz basılmamış ilk hazırlığını bana verdi. Kapsamlı, kılı kırk yaran bilimsel bir yapıttı. Bu kitabın okunmasını öneririm. Basılmamış kendi kısa araştırmam bugün de elimde.


1821 Yunan İsyanı’nı sonrası yaşanan Yunan mezalimini tasvir eden bir resim

Balkanlar’dan Kafkasya’ya koca bir Türk dünyasının kırpılmasına, oraların insanlarının kıyılmalarına ve kaçırılmalarına ilişkin olarak Osmanlı devletinin son yüzyılında bilinmesi gereken önemli gerçekler var. Çoğu Türk ve tümü Müslüman olmak üzere, çok geniş bir coğrafyada milyonlarca insanımız öldürüldü ve milyonlarcası da göçe zorlandı. Bu gerçekler dünya tarihinin en büyük kıyım ve kaçış olaylarıdır. Avrupa Birliği denen Hıristiyan bağnazlar, kapitalist çıkarcılar ve cahil dayatmacıların sözcülerine anımsatmalıyız ki, en azından Avrupa tarihi Türklere yapılanlara geniş yer vermeden anlatılamaz. Avrupa’da ve ABD’nde ders kitaplarına bu konuyu sokarlarsa, pek yerinde bir “demokratik açılım” yapmış olurlar. Onlar da bizden artık öğrenmeli ki, Avrupa’nın yakın geçmişi hiç de onların bildikleri ve yaymak istedikleri gibi değildir. 1821 Yunan başkaldırmasından başlayarak eşsiz Mustafa Kemâl önderliğindeki kurtuluşçu Türk ordularının 1922’de İzmir’e girmesiyle sonuçlanan bu tam 101 yıllık uzun süre Türkler için ‘cehennem acılarıyla’ dolu çok uzun bir süredir.

Bir Osmanlı gölü olan Karadeniz’in çatısı Kırım’da ve o yarımadanın geniş üst-topraklarında yüzyıllardır yaşayan Türkî kökenli Tatarlar Osmanlı korumasından çıkıp sözde bağımsız olunca hemen yanı başlarındaki Rus genişlemesinin hedefi olacaklarını anladıklarından, Türk egemenliğindeki daha güvenli topraklara daha İkinci Katerina yıllarından bu yana sığınmağa başladılar. Yunan başkaldırması sırasında Batı Avrupa Yunan hayranıydı. İngiliz ozanı P. S. Shelley (1792-1822) der ki: “Tümümüz Yunanlıyız; yasalarımızın, yazınımızın, dinimizin, sanatlarımızın kökleri Yunanistan’dadır.” Bu yargı baştan sona yanlış. Batı yasalarının kökleri Yunanistan’da değil, Roma kaynaklarındadır. Batı şiirinde Yunan’a göndermeler varsa da, düzyazısında en ufak bir ilişki görülmez. Batı’daki dinin kökleri Orta Doğu’da Filistin ve yöresinde, daha çok İbrani birikimindedir. Sanat üstündeki etkiler de çeşitlidir. Günümüzde en önce gelen niteliği emperyalizm olan Batı uygarlığı değişik yerlerden ve değişik yıllarda gelen etkilerle oluştu.


Beş milyondan biraz fazlası yurdunu, konutunu, toprağını, işini, geçmişini,
ölülerini, hattâ atalarının gömütlüklerini bile geride bırakarak, artık yalnız kendi yaşamlarını uzatabilmek için, bulabilenler ilkel arabalarla ya da tren vagonlarının üstlerine tırmanarak, gerisi yürüyerek kendilerini Osmanlı devletinin daha güvenli bölgelerine attılar.

Ne var ki, Batı Avrupa ve ABD kendini Yunan’a bağlar. 1821’de ayaklanan Yunanlılar da Mora Yarımadasının kuzeyinde çoğunlukta değildiler. Yunanlılar 1830’da Londra Antlaşmasıyla bağımsız oldular, ama ne somut bir Yunan ulusu vardı, ne de Meriç Irmağı ağzıyla Ege Denizi arasındaki Enez ilçesine dayanan bir Yunan toprağı. Aşamalarla ve önlerinde Yunan olmayanları ortadan kaldıra kaldıra bugünkü sınırlarına ulaştılar. “Etnik temizlik” denen uygulamayı başlatan onlardır. Başta Türk, ama tüm Müslüman köy, kasaba ve kentlerinde kıyıma girişip hem öldürdükleri, hem kaçırdıklarıyla çoğunluğa ulaşan onlardır.

Balkanlar’da Bulgarlar ve Sırplar da aynı yönlemi (taktiği) yinelediler. Oysa, sonra Bulgar başkenti olan Sofya’da bile Türkler onların bağımsızlık tarihi olan 1878’de çoğunluktaydılar. Birinci Balkan Savaşı sonunda Bulgarlar Edirne’ye bile girmişlerdi. Edirne bir Bulgar kenti midir? Sırplar da aynı yolu izlediler. Temelde Slav olan ama Müslüman Bosnalılar ve İllirya kökenli ama Müslüman Arnavutlar da ortak düşmanlarımızdan kaçıp Anadolu’ya geldiler. İstiklâl Marşımızın ozanı Mehmet Âkif Ersoy da, kendi atalarının bir kalıtı olarak, Arnavut kökenliydi. Balkanlar’da Arnavutluk’un 1912’de bağımsız olmasına karşı çıkan ve bu konuda şiiri de olan Mehmet Âkif’in bugün Arnavutça televizyon istemesi düşünülebilir mi? Budunsal yönden İllirya kökenli olan Arnavutlara da sınırlarımızı açmasaydık, 1876’da İstanbul’da doğan Mehmet Âkif diye bir yurttaşımız olacak mıydı? Kafkasya’daki Türkler ve Müslümanlar da, daha doğrusu onlar içinde kıyımdan kurtulabilmiş olanlar, Hıristiyanlaşmamak ve Ruslaşmamak için, kapağı Anadolu’ya attılar. Bunların içinde Karaçay, Balkar, Karakalpak, Nogay, Kumuk, Ahıska ve Azeri, giderek Orta Asya’dan Özbek, Türkmen, Kırgız ve Kazak olan Türkler, bunlara ek olarak Abhaz, Çeçen ve Çerkez örneği Türk olmayan Müslümanlar da vardı. Öldürülenler oralarda kaldı, kaçabilenler göçmen oldu ve Anadolu’ya yerleştiler.

1821’den başlayarak, Balkan, Kırım ve Kafkas tarihi bu yönleriyle bir Müslüman kıyımı ve göçü tarihidir. Bu geniş toprakların geçmişi bu iki gerçek gereği gibi incelenmeden anlatılamaz. Türklerin ve komşu Müslümanların acılı tarihi diye bir kıyım ve göç konusu vardır. Bosna’nın Batı sınırlarından doğuya doğru Balkanlar, Karadeniz çevresinin bütünü ve güney Kafkaslar’ın önemli bölümü Osmanlı’nın parçalarıydı. Buraları Orta Asya, Güney Sibirya ve Batı Çin topraklarıyla birleştirirseniz, çok geniş bir Türk ve Müslüman dünyası ortaya çıkıyordu. Ama Osmanlı kalıtından elimizde Anadolu, Doğu Trakya ve güney-doğu Kafkasya’nın en alt ucunun bir bölümü kalmıştı – o da Kurtuluş Savaşı sayesinde. Bunların dışındaki eski topraklardan geriye, bugünkü Yunanistan’da Batı Trakya’da, Makedonya’da Üsküp ve yakın çevresinde, Sırbistan’da Arnavutlarla karışık olarak Kosova’da, Bulgaristan’ın güney-doğusunda ve Romanya’da Köstence ve çevresinde ve daha kuzeyde Moldova’da kimi Türk kümeleri kaldı. Kırım Tatarları bir tek kişi kalmamacasına 1944’de anayurtlarından sürüldüler. Kafkasya’da Ermenistan’da Türk kalmadı. Oysa, günümüz Ermenistan başkenti Erivan’da nüfusun ezici çoğunluğu da Azeriydi.

Okumaya devam edin ‘Anadolu’ya göçenlerin acılı ataları’

21
Nov
09

Verimli Hilal’de Türk egemenliği

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy

Verimli  Hilal  coğrafyası

Tarihsel olarak medeniyetin ilk ortaya çıktığı Mısır ve Mezopotamya Verimli Hilal’in önemli kanatlarını oluşturmaktadır. Bu anlamda Filistin, Şam, Halep, Antep ve Maraş gibi Türkiye ve Suriye’yi içine alan kanat verimli Hilal’in batı kanadını oluşturmaktadır. Urfa, Diyarbakır, Mardin, Musul ve Bağdat şehirlerinin girişi de Verimli Hilal’in doğu kanadını oluşturmaktadır. Uygarlığın çıktığı Mezopotamya bölgesi Verimli Hilal’in doğu kanadını oluşturmaktadır. Bu doğu kanat Dicle ve Fırat nehirlerinin Bağdat’a uzanmasıyla Basra Körfezi’ne ulaşırken, kuzey kesimini ise Fırat ve Dicle ırmaklarının doğduğu Doğu Anadolu Bölgesi oluşturur.

Bu bölge Erzurum ve Van’la Mezopotamya’ya ulaşırken, batıda Malatya, Elazığ ve Adıyaman bölgesinden Urfa, Maraş ve Antep kuşağına varır. Bu bölgedeki etnojenez günümüzde en çok çarpıtılan tarihsel kayıtları içermektedir.

Bu kayıtlarda 9. yüzyıldan başlayan Türkmen akınları ile Anadolu’dan önceki Türk egemenliğine rastlanır. Nedense Türk tarihini öğretirken İran’da Büyük Selçuklular, Anadolu’da Rum Selçukluları veya Anadolu Selçukluları öne çıkmaktadır. Oysa Verimli Hilal’in önemli coğrafi bölgeleri Şam, Diyar-ı Bekir, Irak-ı Acem ve Irak-ı Arap bölgeleri de Türk egemenliğinin en erken geliştiği bölgelerdir. Irak-ı Acem’in yani Basra Körfezi’nin doğu kıyısından kuzeye doğru uzanan bölge, Azerbaycan’ı ve Doğu Anadolu’yu içine alarak Erzurum ve Erzincan’a kadar uzanan bölgedir.

Verimli  Hilal’de  Türk  akınları

Bu bölgenin Türk egemenliğine girişi Oğuz Kağan Destanı’nda, Oğuz Kağan’ın fetihleri döneminde modern tarihi aydınlatacak şekilde ele alınmıştır.

Hunlar, Kafkasya’nın kuzeyinden Derbent Geçidi yoluyla Ağran bölgesine (Azerbaycan) Ogur, Sarı Gur, Utigur isimli kabileler olarak girmiş ve buradan Doğu Anadolu yoluyla Şam’a yani Verimli Hilal’in Akdeniz kıyısına ve Diyar-ı Bekir bölgesine akınlar gerçekleştirmişlerdir. Bu akınlar Irak-ı Acem dediğimiz Kuzeybatı İran üzerinden devam ederek Türkistan’a doğru yönelmiştir. Bunlar tarihsel kayıtlara Ak Hunlar ve Kızıl Hunlar ismiyle geçmiştir. Bu kayıtları Ermeni tarihçiler Alban Tarihi olarak kayda almışlardır. Ortaçağ dönemindeki etnik oluşum ise Selçukluların İran’da Gaznelileri yenmelerinden önce başlayan bir Türk akını tarihidir.

Abbasi halifelerinin emrindeki Türk paralı askerlerin dışında ilk Türk akınları Balkaş Türkmenlerinin Azerbaycan bölgesindeki Revandi Emirliği’ne destek vermek için gelen Türkmenlerle başlamıştır. Diğer taraftan Alparslan’ın Anadolu’daki Malazgirt Meydan Muharebesi’nden çok önce, Tuğrul Şah zamanında, Türkmen kabileleri İbrahim Yinal önderliğinde Azerbaycan ve İran’a girmişlerdir.

Verimli  Hilal’de   Selçuklu  egemenliği

Azerbaycan’dan Erzurum-Erzincan yolu boyunca uzanan Türkmen akınları Çağrı Bey ve oğlu Yakuti Bey’in yönetiminde gelişmiş ve bunların emrindeki bir bey olan Saltuk Bey daha sonra Saltukoğulları ile tarihte göreceğimiz beyliği kurarak bu akınları sürdürmüştür. Yakuti Bey’le birlikte Horasan, Salari, Diyarbakır ve Urfa bölgesini fethederek bu bölgeye girmişlerdir.

Sultan Tuğrul’a tabi olan Diyarbakır Mervanoğulları beyi Nasır’ın egemenliğindeki Amed’e Roma komutanlarının akını sürecinde Diyarbakır’ı Rumlara karşı bu Türkmen beyleri savunmuştur.

Okumaya devam edin ‘Verimli Hilal’de Türk egemenliği’

21
Nov
09

İhanet Acılımını Protesto Edelim..!!!

19
Nov
09

İdam insanlık suçu mudur ?

 

Bu saldırıda, insanlığa ilişkin hiçbir şey bulamazsınız. Yargılama yoktur, sorgulama yoktur, o genç kıza sorulan bir şey yoktur, onun fikri alınmamıştır. Tek suçu orada, o otobüste olmaktır! Asıl insanlık suçu onu öldürmeye teşebbüs etmek, ömrünün sonuna kadar yüzünde taşıyacağı yanık izlerine mahkum etmek, belki de tedavisi mümkün olmayan bir travmaya yol açmaktır ve bizi asıl ürküten tüylerimizi diken diken eden budur. Bu, sadece son şadıklarımızdan bir örnektir, binlercesinden biri… Daha önce de buna penzer pek çok saldırı, pek çok insanlık suçu yaşanmıştı. 2006’nın Nisan ayında biri 24, diğeri 18 yaşında iki kız kardeş Esenler’de PKK’lıların yaktığı otobüsün içinde kalarak hayatını yitirmişti. 2007’de Gazi mahallesinde iki ayrı otobüse düzenlenen saldırıda pek çok masum insan yaralanmıştı.

“Ölen  askere  mi  hümanist  olacağız

öldüren  katile  mi ?”

Önceki hafta binlerce Türk, ellerinde “Dağa çıkanı da, çıkartanı da, indireni de, Hepsini asacağız” dövizleriyle İstiklal Caddesi’nde TÜRKSOLU öncülüğünde yürümüştü.

Malum “barışsever” çevre önce bundan, sonra da bu sloganı gazetemizin kapağına taşımamızdan son derece rahatsız olmuştu.

“Ürküten pankart” başlıkları atarak, ne kadar dehşete düştükleri üzerine, bu sloganın ne kadar da “faşizan” ve “ırkçı” olduğu üzerine günlerce konuştular, yazdılar.

Elbette bu karalama kampanyasına cevabı, önce yürüyüşü alkışlarıyla destekleyen sıradan vatandaş, sonrasında internet sitelerinden TÜRKSOLU’nu savunan tepkili Türkler, sonrasında da internet sitemizden başyazarımız Gökçe Fırat’ın “Günümüzün en hümanist sloganı: Hepsini Asacağız!” başlıklı yazısıyla vermişti.

Gökçe Fırat “Hümanizm, merhamet, affedicilik, barış gibi sloganların içeriğini iyi tanımlamak gerekir. Yurttaşının yaşam hakkını korumak bir devletin varlık nedenidir. Ortada bir katil çetesi, terör örgütü varsa ve bunlar terörle yani silahla senin vatandaşlarını öldürüyorsa hümanizmi kime göstereceksin?” diye soruyordu.

Evet hümanizmi kime göstereceğiz?

“Ölen askere mi hümanist olacağız, öldüren katile mi?”

Ne yazık ki, bizim ülkemizde tüm işbirlikçi güçler birleşmiş, tüm sözde solcular birleşmiş ve hatta tüm milliyetçi geçinen sahtekârlar birleşmiş öldüren katile hümanizm göstermenin derdine düşmüşler!

Bu slogandan ürkmelerinin, tüylerinin diken diken olmasının nedeni de budur.

Bu zamana kadar PKK’nın gerçekleştirdiği bir terör eyleminden ürkmeyenler, masum insanlara yönelik katliamlarından ürkmeyenler, teröristlerin meclise girip içimizde rahatça dolaşmasından ürkmeyenler ne olmuştur da bir pankarttan bu kadar ürkmüşlerdir?

Söyleyelim bir gün bu işin kendilerine de döneceğinden korkuyorlar, o kadar…

İdam  insanlık  suçu  mudur ?

“İdam insanlık suçudur” edebiyatı yapılıyor.

Oysa idam yalnızca bir suçun hukuki yollarla verilen cezasıdır.

Öyle bir cezadır ki, sorgulayarak, yargılayarak, inceleyerek, tanıkları, sanıkları dinleyerek verilen cezasıdır.

Bilerek adam öldürmenin, isteyerek bir insanın yaşama hakkını elinden almanın cezası da, elbette kendi yaşam hakkının elinden alınması olmalıdır.

Kaldı ki, ortada yaşama hakkı elinden alınmış binlerce kadın, çocuk, asker, polis varken ve Apo bunların ölüm emrini veren, bunları öldüren sorumlu iken onun hayatı neden bu kadar değerli olmaktadır?

Teröristler hiç savunmasız masumları öldürürken ortada bir insanlık suçu yoktur da, onları öldüreni asmak mı insanlık suçudur?

Şimdi bir hafta öncesine dönelim, 9 Kasım Pazartesi gününe…

İstanbul Küçük Çekmece’de 6 PKK’lı terörist, bir İETT otobüsüne molotof kokteyli ile saldırıda bulunuyor.

Özgür bir ülke ya Türkiye, PKK’lı yeri gelir slogan atar, yeri gelir bayrak yakar, yeri gelir dağa çıkar, yeri gelir saldırır ve öldürür ya, o gün de “özgürce” molotof kokteyli ile otobüs yakmaktadır.

Sonucunda otobüsten inmek üzere olan 16 yaşındaki bir genç kız feci şekilde yanar, anasının babasının gözü önünde can çekişir, ağır yaralı olarak hâlâ tedavi altındadır…

Medyamız bunda “ürkecek” hiçbir şey bulamamış olacaktır ki, öyle çok da yer vermez.

Ne de olsa PKK öldürme hakkını kullanmaya çalışmıştır ve ortada herhangi bir insanlık suçu yoktur onlara göre.

Bu saldırıda, insanlığa ilişkin hiçbir şey bulamazsınız.

Yargılama yoktur, sorgulama yoktur, o genç kıza sorulan bir şey yoktur, onun fikri alınmamıştır.

Tek suçu orada, o otobüste olmaktır!

Asıl insanlık suçu onu öldürmeye teşebbüs etmek, ömrünün sonuna kadar yüzünde taşıyacağı yanık izlerine mahkum etmek, belki de tedavisi mümkün olmayan bir travmaya yol açmaktır ve bizi asıl ürküten tüylerimizi diken diken eden budur.

Bu, sadece son yaşadıklarımızdan bir örnektir, binlercesinden biri…

Daha önce de buna benzer pek çok saldırı, pek çok insanlık suçu yaşanmıştı. 2006’nın Nisan ayında biri 24, diğeri 18 yaşında iki kız kardeş Esenler’de PKK’lıların yaktığı otobüsün içinde kalarak hayatını yitirmişti.

2007’de Gazi mahallesinde iki ayrı otobüse düzenlenen saldırıda pek çok masum insan yaralanmıştı.

Ve bu saldırıları düzenleyenler sadece “öldürme haklarını” kullanmıştır o kadar.

Ve bu “hak” PKK’nın kendi kendine tanıdığı, cezası da ölüm olmayan bir haktır.

Mavi Çarşı saldırganları hâlâ yaşıyor, Güngören’deki patlamayı gerçekleştirenler de öyle…

Bu terör saldırılarını gerçekleştirenleri idam etmek istemek ise faşistlik, ırkçılık, insanlık dışı ilan ediliyor ülkemizde ne yazık ki. Bu saldırılarda ölenlerin yaşama hakkından ise kimse söz etmiyor.

1984’ten bu yana, çatışmada öldürülen, pusu kurularak öldürülen askerimizi, görevi başında katledilen öğretmenimizi, doktorumuzu, onların ailelerini savunmak, onları katledenlerin cezasını istemek birilerini dehşete düşüren bir insanlık suçu haline getiriliyor. PKK’

nın tüm eylemleri sonuna kadar ırkçı iken, öldürdükleri insanların tek suçu Türk olmak iken, onları yargılayıp idam etmek istemek ırkçılık haline getirilmiştir!

Oysa terörle mücadelenin başka bir yöntemi yoktur.

Bir terörist, ucunda idam olmayacağını bildiği sürece öldürmeye acımasızca devam eder.

Kaldı ki, onların öldürmesinde bir sınır yoktur.

Yaptırımı yoktur çünkü.

Okumaya devam edin ‘İdam insanlık suçu mudur ?’

19
Nov
09

AKP’nin dış politika ekseni : ABD sözcülüğü


 

Tayyip eskiden Şaron’la görüşürdü. Şimdi Ahmedinejad’la görüşüyor. Değişen bir şey mi var? Tabii ki yok. Tayyip , dün Şaron’a giderken taşıdığı kimliği İran’a giderken de bırakmadı: Amerikancılık..

İç  politikada  ABD’ye  bağımlı  AKP

dış  politikada  göz  boyuyor

Bir yandan Kürt açılımı, bir yandan Ermeni açılımı derken, dış politikada da önemli gelişmeler yaşanmaya başladı. Ve Şeriatçı “yandaş medya” yaygarayı kopardı: “Türkiye yüzünü Doğuya dönüyor.”

Gerçekte neler olduğunu anlatmadan önce bir iki hatırlatma yapalım.

Türkiye gibi “bağımlı” ülkeler dış politika tercihlerini kendileri belirlemez. Zaten “bağımlılığın” göstergelerinden biridir bu. Ama bağımlı yapının önemli iki göstergesi daha vardır. Ekonomi ve iç politika.

Türkiye’de de AKP iktidarı ilginç bir taktik izliyor. Ekonomi ve iç politikada atılan her Amerikancı adım sonrası sözde bir “bağımsız dış politika” adımıyla şov yapılıyor. Anlayacağınız AKP tribünlere oynuyor.

Ekonomisi bu kadar dışa bağımlı, iç politikada tamamen Obama’nın direktifleriyle hareket eden bir iktidarın dış politikada bağımsız olması mümkün değildir.

Öyleyse AKP niye İsrail’e çatıyor? Niye İran’a kadar gidip destek oluyor? Niye Tayyip ve Gül ardı ardına açıklamalarla Batıya kafa tutuyor?

Bunun nedenini anlamak için 25 Ekim’e dönmek gerekir. 25 Ekim 2009 Türk milletinin AKP’nin Kürt açılımına karşı tepkilerini gösterdiği, Türkiye’nin dört bir yanında ayağa kalktığı bir gün olmuştu. Üstelik hiçbir partinin örgütlemediği tamamen kendiliğinden eylemlerle…

Bu AKP açısından sıkıntılı bir durum. Kürt açılımı görüşmeleri sırasında Arınç da şu yorumu yapmadı mı: “Bu iktidarı risk atacak bir proje olarak görülse bile bu ülke için buna ihtiyacımız var. Neye mal olursa olsun.”

Anlayacağınız AKP, bırakın Türkiye’nin çıkarlarını, kendi parti çıkarlarını bile düşünebilecek bir durumda değil. ABD’nin direktiflerini “neye mal olursa olsun” uygulamak zorunda.

ABD,  AKP’yi  mi  devirecek

“AKP Batıya kafa tutmaya başladı” propagandası iki koldan birden yürüyor. Birinci kol tabii ki yandaş medya. Böylece Kürt ve Ermeni açılımları nedeniyle tepki duymaya başlayan AKP tabanının ağzına bir parmak bal çalmış oluyor.

Bu yayın çizgisi anlaşılabilir bir şey. Ancak ilginç olan diğer kol. Türkiye’de AKP’ye muhalif olmasıyla tanınan çevrelerin tümü de AKP’nin İsrail ve ABD’yle arasının bozulduğu yorumları yapmaya başladı. Ve bunu sevinç çığlıklarıyla dile getiriyorlar.

Onların derdi de ortada. ABD ve İsrail AKP’nin ipini çeksin de Türkiye AKP’den kurtulsun!

Böylece ortaya şöyle bir manzara çıkıyor, yandaşından muhalifine bütün Türk basını AKP?ile Batı dünyasının bir problem yaşadığından bahsediyor. Televizyonlara bakıyoruz, Gül bir İran’da bir Pakistan’da. Tayyip bir İsrail’e kafa tutuyor, bir AB’ye rest çekiyor.

Peki olabilir mi gerçekten? Obama’nın TBMM’de dikte ettiği tüm açılımları bir bir uygulayan AKP, dış politikada Batıya kafa tutabilir mi?

AKP  İran’da  ABD’nin  sözcüsü

Örneğin Gül ve Tayyip’in İran ziyaretlerini ele alalım.

ABD’nin ilk saldırı hedefinin İran olduğunu sokaktaki çocuk bile biliyor. İran’ın Chavez başta olmak üzere ABD karşıtı ülkelerle kurmaya başladığı ilişkiler de ortada.

Şeriatçı basının iddia ettiği gibi AKP, ABD’ye bile kafa tutup İran’la ilişkilerini geliştiriyorsa, o zaman Chavez’i de beklememiz gerekir Türkiye’ye.

Madem Tayyip ABD’ye kafa tutuyor ve Türkiye’nin çıkarları ABD’yle çatıştığında Türkiye tarafında durmaktan çekinmiyor, buyursun Chavez’i de davet etsin Türkiye’ye.

Ya da kendi gitsin Venezüella’ya.

Yapar mı?

Yapamaz tabii ki.

Okumaya devam edin ‘AKP’nin dış politika ekseni : ABD sözcülüğü’




İstatistikler

  • 456,440 Tıklama

 

Kasım 2009
M T W T F S S
« Oct    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30