Yazar skyturkvngenc için Arşiv

09
Nov
09

“Hepsini Asacağız” sloganına Türk milletinden büyük destek

“Hepsini   Asacağız”  sloganının  yer  aldığı  önceki  sayımız  büyük  ilgi  gördü.

Dergimizin  reklamını  yapan  Vatan,  Milliyet,  Radikal,  Ntvmsnbc  gibi internet

sitelerine  de  teşekkür  borçluyuz.

Onların  da  katkılarıyla  internet  sitemizin  ziyaretçi  sayısı  4 – 5  katına  çıktı   ve

rekor  kırdı.

Binlerce  mesaj  aldık.  Yüzlerce  insan  gazetemizin  bürolarını arayarak

desteklerini  bildirdi.

Türk  milletine  teşekkür  ediyoruz.  Ve gazetemize  gelen  mesajların  ancak  küçük

bir  kısmını  burada  yayınlayabiliyoruz.  Tamamını  internet  sitemizden

okuyabilirsiniz.

Milletimize  candan  teşekkürler..!!!


Evet bu ülkede teröre karşı çıkan bir tek TÜRKSOLU kaldı. Ama TÜRKSOLU’nun gücü kararlılığı ve iradesinden geliyor. Çok korkuyorlar çünkü Atatürkçü Parti gelecek ve Türk’ün kaderi değişecek.

 

Deniz, İstanbul

Bir hakikati yüce Türk halkıyla paylaşmak istiyorum: Tarih tekerrürden ibarettir. Bunu herkes görecek! AKP’lilerin de sonu Menderes gibi olacak!

Bayram Kunek, İstanbul

Kürtçü teröre Atatürkçü çözüm. Başka yolu yok!

Fatih Özayaz, Van

Apo’yu asmadık, kesmedik, adama yaşam hakkını teslim ettirenler bugün kendi hapishanelerinde çatır çatır adi suçlardan yargılananları komik ötesi jüri oylamasından sonra asılıyor. Onların yaşam hakları yok mu ki, suçlularını asarlar? Bize de insan hakları talkımı yuttururlar. Midem bulanıyor artık AKP, PKK ve ABD-AB’den… Evet asalım hepsini.

Sema, Tekirdağ

Mükemmel bir yazı. Tepki gösterenlerin hepsi dinci, Kürtçü, Türk’e savaş açmış, Türk’ü teslim olmak istiyorlar. Türk’ün hakkını savunan herkesi de yok etmek istiyorlar. Bunu herkes bilsin ki, Türkiye Türklerindir ve böyle kalacak!

Mehmet, Konya

Eğer sizler de Deniz’lerin yolundan gider ve biz Türkiye insanlarını bu yönde inandırırsanız sizi iktidar yaparız ve yapacağız. Türk insanına ve Türkiye’nin antiemperyalist mücadele tarihine güvenin. Sizi yarı yolda bırakmayacağız.

Adem, İstanbul

Bu ülkede şanlı Türk bayrağından tahrik olan insanlar el üstünde ama onu korumaya kalkan, yüceltmeye kalkan insanlar hedef oluyor. Bunu da demokrasi diye yutturuyorlar. Dedelerimizin bayrak sevgisine, vatan sevgisine bak; bir de şimdiki insanların bayrak ve vatan sevgisine bak. Bunlar kimin için yapılıyor? Dört-beş liboş mutlu olsun diye, bazılarının rahatları bozulmasın diye.

Bu siteyi eleştirenler; Etrafınızda şehitlere saygı yürüşleri oluyor, gerçi sizin oralarda pek işiniz olmaz ama, bakın bakalım sizin kardeş bellediğiniz topluluklardan kimseler var mı ya da ellerinde Türk bayrakları var mı? Ama burada samimi olacaksınız, kardeşlik laflarında değil. Tabi ki yoklar. Zaten onlar hiç yoklar ve hiç bir zaman olmadılar ve olmayacaklar. Siz kendinizi kandırıyorsunuz ve etrafınızdakileri de kandırmaya çalışıyorsunuz. Ama artık size kimse inanmıyor ve sizin bu yaratmaya çalıştığınız kardeşlik yalanları tutmuyor.

Yukarıdaki yazı gayet açık. Bu toprakların bölücüsü varsa birleştiricisi de olacak. O da inşallah TÜRKSOLU sayesinde olacak. TÜRKSOLU’na katkıda bulunan abilerime kardeşlerime selamlar.

Emrullah, Manisa

Siyaset için yaşım erken ama, TÜRKSOLU görüşlerimi yansıtıyor. İyi ki varsınız! Gerçek Atatürkçüler ölmedi!

Emre Mert, Bursa

TÜRKSOLU, sağol!

Şimdiye kadar uyuyan çok vatan evladı vardı, sayenizde uyanıyorlar. Sizler muhalefetin yapamadığını yapıyorsunuz. İyi ki varsınız.

Şimdi gelelim, bayraklarımızı kapalım, Atatürk posterlerimizi kapalım ve tüm dünyaya gösterelim, biz hala bu vatanın sahipleriyiz. Kanımızın son damlasına kadar savaşacağız! Biz vatanımızı korumakla yükümlüyüz. Hem kendimize hem verilen yüz binlerce şehitlerimize, hem 7 bin yıllık tarihimize bunu borçluyuz. Sizden talimat bekliyoruz! İlk hedefi sizler belirleyeceksiniz. Bizler ileri diyeceğiz ve hücuma geçeceğiz.

Ne Mutlu Türk’üm Diyene!

İlk Hedef Apo’nun ve işbirlikcilerin idamıdır..!!!

Okumaya devam edin ‘“Hepsini Asacağız” sloganına Türk milletinden büyük destek’

09
Nov
09

Milletimizin tek vücut olması saldırganları korkuttu..!!!




Milliyet  ve  Vatan’a  yanıtı  kendi  okurları  verdi :

“ Helal   olsun   TÜRKSOLU ”

Vatan, Milliyet, Radikal ve Ntvmsnbc, internet sitelerinde TÜRKSOLU’na saldıran bir yayın yaptılar.

Vatan’ın manşeti “Akıllara zarar slogan”, Milliyet’inki “Türk Solu’ndan kanlı urgan”, Radikal’inki “Akla ziyan slogan”, NTV’nin ise “Türk Solu’ndan tehlikeli çağrı”ydı. Ancak bu haberlere gelen yorumların büyük çoğunluğu TÜRKSOLU’nu kutluyor ve destekliyordu. O kadar ki, Vatan ilk 5-10 yorumdan sonra mesaj bölümünü kapattı ve yorumları sildi. TÜRKSOLU’nu “akıllara zarar” olmakla suçlayan bu sitelere soruyoruz: Bizi destekleyen kendi okurlarınız için de böyle manşet atabilir misiniz? Biz bir örnek verelim: “Milliyet okurundan akıllara zarar slogan!” Bu internet sitelerindeki okur yorumlarının bir kısmını aktarıyoruz:

Yanlış olan nedir?
Vatanını seven herkesin içinden geçenlere tercüman olmuşlar. Ne alakası var sağınan solunan önünen arkayınan. Helal olsun o başlığı atana. Her babayiğidin yazamayacağını yazmışlar.

Zorunuza mı gidiyor?
Teröristleri asmak zorunuza mı gidiyor?

İşte Türkiye’nin ihtiyacı bu
Türkiye Cumhuriyeti’nde idamın geri gelmesi gerekir. İnsan hakları dedikleri şey bizde farklı kullanılıyor. Suçlu isen hele de vatana ihanetse asılmalısın.

Okumaya devam edin ‘Milletimizin tek vücut olması saldırganları korkuttu..!!!’

09
Nov
09

Nefes — Vatan Sağolsun

Çok  önemli  bir  film :  “Nefes  /  Vatan  Sağolsun”

Nefes

Gerçekten de PKK’ya karşı özellikle 93 yıllarında verilen savaş; kendine özgü kurallarıyla o savaşın içerisinde yer alanlar için bambaşka ve olağanüstü zorluklar, korkular ya da fedakârlıklar içermişken ve başlı başına bir kurtuluş savaşı niteliğine bürünmüşken, acaba Türk halkı içerisinde kaç kişi bunun ayırdında olabilmiş veya oradaki kahramanların hissiyatını empatik bir şekilde içselleştirebilmiştir? İşte bu film; verdiği bu mesajlar ve çarpıcı sahneleriyle bu gerçekleri gündeme taşıması açısından çok önemlidir.

Yılın  en  dikkat çeken  filmi :  Nefes

Evet.  Bu  film  muhakkak  izlenmeli.

Hatta bir kere yetmez. Birkaç  kez  izlenmeli.

Neden izlenilmeli? Çünkü, toplumsal ve kültürel alanların vıcık vıcık Kürtçü, işbirlikçi ve küreseselci ürünlerin istilâsına uğradığı bir dönemde ulusalcı çizgideki böyle yapıtlara piyasalarda rastlayabilmek çok zor olduğu için bu tür üretilere dört elle sarılmak bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır da ondan izlenilmeli…

Bu film hamâsi anlamda “Vatan, millet, Sakarya!” edebiyatı bağlamında bir film değildir. Sinema teknikleri açısından da yetkin bir filmdir. Kurgu, çekim, oyuncu seçimi, senaryo, rol ve reji kalitesi çok başarılı noktalardadır. Hele mekân seçimi son derece isâbetli yapılmıştır. O mekân öyle bir mekândır ki, bir taraftan PKK’lı katillerle gerçekleştirilen savaşın nasıl olağanüstü zor doğa koşullarında yapıldığını gösterirken, diğer taraftan sadece bulutların, rüzgâr sesinin, soğuğun, erişilmez dağ zirvelerinin, boz kayalıkların ve kardelen çiçeklerinin şâhitliğindeki yalnızlık atmosferini de çok iyi yansıtmıştır. O mekân aynı zamanda, kimsesizlik ortamındaki savaş psikolojisinin insani korkularını körükleyen görsel boyutları da ortaya koymaktadır. Yine o mekânın vurguladığı diğer bir nokta; 93 yıllarında avantajlı duruma geçen PKK ile mücadelede karakol seçimlerinin yanlışlığıdır.

Filmde PKK ile savaşın çocuk oyuncağı olmadığı çok gerçekçi bir biçimde verilmiştir. Yüzbaşının filmin başında karakol komutanı Asteğmeni yatağından kaldırarak ve kasaturasını metal kaba vurarak savaşın gerçeklerini anlatması çok etkileyicidir. Çünkü, daha yoldayken saldırıya uğramışlar ve en sevdiği Astsubayını Kanas kurşunuyla kaybetmiş ve savaşın gerçek yüzüne çok kısa bir süre önce bir kez daha şâhit olmuştur. Yine aynı Yüzbaşının içtima sırasında, karakol mangasındaki askerlere askerliğin kurallarına uymadıkları takdirde başlarına ne geleceğini ailelerini de işin içerisine katarak kafalarına sokmaya çalışması, savaşın şaka olmadığının gösterilmesi açısından çok önemli sahnelerden biridir. Hele son çatışma sahneleriyle gözler önüne serilen silah cayırtıları, roket infilâklarıyla yangınları, gencecik ve tecrübesiz vatan evlatlarının hiç beklemedikleri anda karşılaştıkları âni saldırı ve savaşın gerçek yüzü karşısında girdikleri şoklar, uzuvlarının kopması da dâhil olmak üzere aldıkları yaralar, çatışmalar sırasında bir canlı bombanın karakola girerek intiharı ile birlikte ortalığın kan gölüne çevrilmesi ve o ortamdaki çılgınlık derecesindeki kaos, bu savaşın vehâmeti yanında onun bir atari oyunu olmadığı gerçeğini de çok etkileyici bir şekilde zihinlere ve vicdanlara kazımıştır. Bütün bu görsel anlatımlar “Nefes” filmiyle; gerek çekim teknikleri, gerek makyaj, gerek kurgu, gerek oyuncuların rol becerileri ve gerekse yönetmenin ustalığı açısından son derece başarılı şekilde beyazperdeye aktarılmıştır.

Asker,  kimin  için  savaşıyor  farkında  mıyız..?!!!

Evet! Gerçekten de PKK’ya karşı özellikle 93 yıllarında verilen savaş; kendine özgü kurallarıyla o savaşın içerisinde yer alanlar için bambaşka ve olağanüstü zorluklar, korkular ya da fedakârlıklar içermişken ve başlı başına bir Kurtuluş Savaşı niteliğine bürünmüşken, acaba Türk halkı içerisinde kaç kişi bunun ayırdında olabilmiş veya oradaki kahramanların hissiyatını empatik bir şekilde içselleştirebilmiştir? İşte bu film; verdiği bu mesajlar ve çarpıcı sahneleriyle bu gerçekleri gündeme taşıması açısından çok önemlidir.

Dedik ki, bu iç acıtıcı gerçeklerden Türkiye’de acaba kaç kişi haberdardı? İşte bu filmde bu da bir mesaj olarak sunuluyordu. Bir sahnede Asteğmenlerden biri İstanbul’daki kız arkadaşıyla telefonla konuşurken kız arkadaşı “bencilce” bir yaklaşımla Asteğmenin yanında olmamasından dolayı sıkıldığını, kendisinin dağlarda savaşmasının nedeninin kız arkadaşının huzur içinde evinde uyumasını sağladığı söyleminin artık kendisini doyurmadığını ve kendisini kesmediğini, o yüzden de ayrılabileceğini ifade ediyordu. Hatta bunun arkasından gelen sahnede Yüzbaşı diğer iki Asteğmenin de içinde olduğu grupla konuşurken, aynı Asteğmene önce kız arkadaşının nerede yaşadığını soruyordu. İstanbul yanıtını aldıktan sonra da ona karşı, o tür kızların kendini aldatabileceği çünkü, onların kendilerinden ve ihtiyaçlarından başka bir şey düşünmediklerini belirten bir söylemi oluyordu. Buradaki ana fikir; büyük şehir yaşam tarzının ve bu yaşam tarzını benimsemiş insanların “pragmatizmini” ve “egosantrizmini” dile getirmeye yönelik bir anlam üzerineydi. Yine PKK’ya karşı verilen savaşta medyanın duyarsızlığını ön plana çıkaran replik, Yüzbaşının içtima konuşmasında erlere yönelik söylediği “Oğlum, senin ölümünün medyadaki değeri 45 saniyelik bir görüntüdür.” cümlesinde yatıyordu. Bu cümlenin kafasında yer etmiş olduğu bir er; sahnelerden birinde arkadaşına, esprili bir şekilde; “Ben saat tuttum, şehidin televizyonda görünme süresi komutanın söylediği gibi 45 saniye değil, 56 saniyeymiş.” diyerek medya umursamazlığıyla ilgili mesaja kinâyeli bir yaklaşımla katkı vermiş oluyordu.

Okumaya devam edin ‘Nefes — Vatan Sağolsun’

09
Nov
09

Milletimizin Önlenemez Şahlanışı..!!!

protesto259

09
Nov
09

Tarih ve vatan satanın korkusu

Öner Yağcı

Bağımsızlığımızın yitirişimizin, dış borç bataklığına sürüklenişimizin, sömürgeleşme sürecine doludizgin girişimizin, Cumhuriyetimizin temelinden (kültürden) koparılışının, tüm ilkelerinin haraç mezat satılığa çıkarılıp elden çıkarılışının, kısacası Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kazanılan her şeyin kaybedilişinin ilk büyük adımlarının atıldığı dönemde, yurdumuzun onur anıtlarından Nâzım Hikmet:
“İnsan olan vatanını satar mı? / Suyun içip ekmeğini yediniz. / Dünyada vatandan aziz şey var mı? / Beyler bu vatana nasıl kıydınız?” diyor.

Bu dizeler, onun “Bu Vatana Nasıl Kıydılar?” adlı şiirinin giriş dörtlüğü…

Şiirin bir başka dörtlüğünde de şöyle diyor:

“Eli kolu zincirlere vurulmuş, / Vatan çırılçıplak yere serilmiş. / Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş. / Beyler bu vatana nasıl kıydınız?”

Nâzım Hikmet, “Kore’de Ölen Bir Yedeksubayımızın Menderes’e Söyledikleri” adlı şiirinde de:

“Elleriniz itti beni ölüme… / Vıcık vıcık terli, tombul ellleriniz. / Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan / ve ben al kan içinde ölürken / çığlığımı duymamanız için / kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip… / Ama ben peşinizdeyim… / Ölüler otomobilden hızlı gider, / Kör gözlerim, kopuk ellerim, / kesik bacaklarımla peşinizdeyim. / Diyetimi istiyorum… / Göze göz, ele el, bacağa bacak / Diyetimi istiyorum, / alacağım da.” dizeleriyle Kore’ye asker gönderme kararını verenleri lanetliyor.

“Geçmişten ders almayanlar onu yeniden yaşamaya mahkûmdurlar.” diyor İspanyol halk ozanı Santayana.

“Ölmüş tüm kuşakların geleneği yaşayanların beynine büyük bir ağırlıkla yerleşmiştir.” diyor Karl Marks.

Bizde de “Tarih tekerrürden (yinelemelerden) ibarettir.” diye bir söz vardır ve devamını halk getirmiştir:

“Hiç ders alınsaydı tekerrür eder (yinelenir) miydi?”

Bugüne bakınca gördüğümüz tarihin benzer biçimde yinelenmesinden başka bir şey değil.

Okumaya devam edin ‘Tarih ve vatan satanın korkusu’

07
Nov
09

Üçüncü Dünya Savaşı Çıkar mı..?

Bugünlerde, zihinleri en fazla meşgul eden sorulardan biri bu! Acaba, durmadan artan küresel baskı bir Üçüncü Dünya Savaşına sebep olur mu? Bu soruya cevap aramaya çalışanların bir kısmı, çıkabileceğini, bir kısmı çıkmayacağını, bir kısmı ise, çıkmasına gerek olmadığını, zaten savaşın başladığını söylüyorlar. Bunları söyleyenlerin, elbette, kendilerine göre bir sürü, sebepleri ve gerekçeleri var.

Biz de nacizane, savaşın başladığı görüşündeyiz. Üçüncü Dünya savaşı, küreselleşme faaliyetlerinin yoğunlaştığı, üçüncü dünya ülkelerine ya da milli devletlere yoğun baskıların gelmeye başladığı iki binli yılların başında başladı. Yalnız bu savaşın, daha önce dünyanın yaşadığı iki büyük Dünya Savaşından mahiyet olarak farklı yönleri var. Bundan önceki iki büyük savaşın sebebi aynıydı. Gelişmiş ve zengin ülkelerin, pazar kapma, sömürge paylaşma savaşı olarak niteleyebileceğimiz iki savaş da, ikiye bölünmüş zengin ve gelişmiş ülkelerin savaşıydı. Bu yüzden bu iki savaşa, literatürde “Paylaşım Savaşı” denmişti.

Bugün başladığını iddia ettiğimiz Üçüncü Dünya savaşı, diğer iki savaşım paylaşımcı özelliğini taşısa da, mahiyet olarak yani savaşan taraflar olarak iki savaştan da farklı bir özellik göstermektedir. Bu savaşta, dünyanın en zengin ve azgın ülkeleri bir tarafı oluştururken geri kalmış, henüz gelişmesini tamamlayamamış ya da tamamlamak üzere olan ülkeler diğer kampı oluşturmaktadır. Yani, daha açık bir ifade ile, bu savaş gelişmiş ülkeler ile gelişmemiş ülkeler, zengin ülkeler ile fakir ülkeler ya da Yahudi- Hıristiyan ülkeler ile Müslüman ve diğer dinlere mensup ülkeler arasında olmaktadır. Çok oransız olan bu kamplaşma, savaşın şeklini de değiştirmiş, öncelikle, gizli ya da açık yürütülen küreselleşmeye zorlayan taktikler yoğunluk kazanmış, zorla ya da rüşvetle, mevki vaadi ile iktidarlar değiştirilmeye çalışılmış, olmazsa bölgesel savaşlarla emperyalizmin yayılma alanı genişletilmesine ağırlık verilmiştir. Yani, diğer iki savaşta görülen, top yekün savaş stratejisi değiştirilmiştir.

Savunma da bulunan uluslar da savaş taktiklerini değiştirmişler, ülkelerini savunurken savunma hattını genel olarak bütün dünyaya yaymışlardır. Saldırganlar inlerinde vurulmaya başlanmış, ülkeleri savaş tehdidi ile karşı karşıya bırakılmıştır. Kimilerinin terörist saldırılar dediği bu girişimler, aslında savunma stratejisi değişikliğinden kaynaklanan bir taktik olarak görülmelidir.

Daha önce yaşamış bulunduğumuz diğer iki büyük savaşa baktığımız zaman, genelde yakılıp yıkılan yerlerin, bugün bir kampı oluşturan emperyalist ülkelerin toprakları olduğunu görürsünüz. Lokal olarak belli birkaç bölgenin, Kafkasya ve Afrika’nın kuzeyi gibi, yakılıp yıkılması tezimizin doğru olmadığını göstermez. Çünkü; iki atom bombası Japonya’da patlamış, Londra yıllar boyu süren bombardımanlarla karşı karşıya kalmış, Almanya, hatta Avrupa’nın tamamı baştan başa yakılıp yıkılmıştır. Bu durum, zengin ve emperyalist ülkeleri, bu sorunun çözülmesi için çalışmalara itmiş, geliştirilen “Medeniyetlerin Çatışması”, “ Tarihin Sonu” Globalleşme ve Küreselleşme” gibi tezlerin hayata geçirilmesi sonucunda, savaşın şekli ve boyutları değiştirilmiştir. Böylece ortaya, yeni bir savaş stratejisi çıkmıştır. Özet olarak bu strateji, birbirleriyle savaşmadan, birbirlerinin ülkelerini yakıp yıkmadan paylaşımı öngörmektedir. Bu öngörü, belki de, dünyanın sonunu getirebilecek bir top yekün savaş tehdidini ortadan kaldırdığı gibi, işi daha kısa zamanda, daha kolay bir şekilde bitirebilme imkanını da getirmektedir.

Geliştirilen bu savaş stratejisinin ideolojisi “Küreselleşme”dir. Küreselleşme, emperyalist güçlerin geliştirdikleri, yeni sömürgeciliğin de ideolojisidir. Bu ideoloji sayesinde, emperyalist güçler kendi aralarında birleşerek dünyayı paylaşmışlar, üçüncü dünya ülkelerine yaşama şansı bırakmamışlardır.

Bugün küreselleşme ideolojisinin başı ABD’dir. ABD bütün kurumları (Pentagon, CİA, IMF, Dünya Bankası, Dolar) ve diğer yandaş ve destek ülke ve kurumlar ile (AB, Japonya, Rusya ve Çin, Dünya Ticaret Örgütü, OPEC, G-8 ler, BM, Sivil Toplum Kuruluşları) küreselleşme olgusunun yaygınlaştırılması çalışmaları içerisindedir. ABD ve ortakları, küreselleşme olgusunu, diğer ülkelerde ya güzellikle ya da zorla hayata geçirme uğraşı içerisindedirler. Yoğun propaganda, ekonomik sıkıştırmalar, askeri baskılar bu sürecin her zaman kullanılan araçlarıdır. Bu devlet ve kurumların ihraç etmeye çalıştıkları küreselleşme ülküsünün sloganları ise, “Demokrasi ve İnsan Hakları”dır. Bu iki önemli değer, onların elinde sadece kullandıkları bir argümandan ibarettir. Gerçekte, onların istediği ne demokrasi, ne de insanların insan gibi yaşamasıdır. Irak’a getirdikleri demokrasiye bakarak niyetlerini kolayca anlamak mümkündür. Eğer, söylediklerini istemiş olsalardı, o ül-keyi rahat bırakır, zenginliklerine göz dikmezlerdi.

Bu küresel suç örgütü, milliyetçiliğin, milli ve moral değerlerin, ulusal devletlerin baş düşmanıdır. Ulusal devlet sözüne bile tahammülleri yoktur. Çünkü; ulusal devletleri sömürmek, isteklerini hayata geçirmek be-del isteyen bir uğraşı gerektirir. Bütün bu ol-gular, açık olarak dünya üzerinde bir savaşın, açık ya da gizli sürdüğünün göstergeleridir. Bu savaş, sadece savaş alanlarında karşılıklı orduların vuruşması şeklinde değildir. Savaşan taraflar bütün güçlerini kullanarak savaşı kazanma, karşı tarafı pasifize etme çabası içindedirler. Birden bire ortaya çıkan ekonomik dar boğazlar, dile, dine, kültürel ve moral değerlere yöneltilen saldırılar, tarihi, coğrafyayı , yurt, millet sevgisini dışlama çabaları, eğitimi milli çizgisinden uzaklaştırma işlemleri, sanatı ve yaşayış tarzını seviyesizleştirme savaşın bütün alanlarda tüm hızıyla sürdüğünün kesin kanıtlarıdır. Tüm bunlar, bizim ülkemizde de olduğuna göre, biz de bu savaşın içindeyiz demektir. Bu durumda, savaş kurallarının mutlak surette işletilmesi gerekmektedir.

Küresel  Suç  Örgütünün  Çalışmaları

Günümüz dünyasının çeşitli bölgelerinden çekilen fotoğrafları birleştirdiğimiz zaman, emperyalizmin, küresel sömürgecilik dönemi içerisine girdiğine tanık olmaktayız.

Artık, bölgesel ve kişisel sömürü dönemi sona ermiştir.

Dünya kapitalist sistemi, tekelci sermayenin dünya hakimiyetini sürekli kılmak için, dünya düzenini yeniden yapılandırarak emperyalist güçlerin, sömürü, kontrol ve hakimiyet bölgelerini yeniden belirlemiştir.

Okumaya devam edin ‘Üçüncü Dünya Savaşı Çıkar mı..?’

06
Nov
09

Zam furyası “bekleniyor”…!!!

Bir  zamanlar  “bir  lokma  –  bir  hırka”  diyen  şimdinin  gözüdoymaz

kocabaş  haramzade  kravatlı  domuzlarımıza  ithaf  olunur…

Tabii  bunlara  inanıp  da  oy  veren  saf  öküz  sürülerimize  de…

( Biyolojik  öküzlerden  özür  dileyerek…)


Hayale,  düşe,


Doğa  ötesine  karnım  tok.


Cine,  periye,  tanrıya,  iblise  karnım  tok.


Adam  gibi  yaşadım  şu  dünyada  diyebilsem  bir  gün,


Gerisine  karnım  tok.


A.Behramoğlu

06
Nov
09

Eski YÖK “protestoları”

Geleneksel  eylem  günlüğünden  bir  sayfa :  6 Kasım

Bazı tarihler var ki, o tarihlerde muhakkak bir şeyler yapmak, belli meseleler konusunda tavır koymak gerekir.

Bazı tarihlerin özel anlamları vardır ve her yıl dönümünde kimi zaman anma, kimi zaman da protesto gösterileri şeklinde bir tavrın gelenekselleşmesidir yapılan.

Gelenek evrimleşip bir dogma haline gelince de bir bakmışız durum işin içinden çıkılmaz hale gelmiştir.

Hele hele bu geleneğin bir iktidarla bağlantılı olarak gelişmesinin sonuçlarına baktığımızda, görülecek tek şey yozlaşma olacaktır. Ne mi mesela?

Alalım elimize bir geleneksel eylem günlüğü, karıştıralım…

Mayıs’ın ilk günü… 1 Mayıs!

“İşçinin emekçinin bayramı” olarak yıllar öncesinin bir değer savunusu olarak bugünlere uzanması gerekirken, yolundan saptırılan bir tarih mesela 1 Mayıs.

“1 Mayıs’ta Alanlara!” sloganı, bizzat emperyalizmin yanında saf tutup; devlet karşıtlığına, emek karşıtlığına, antiemperyalizm karşıtlığına özünde de sol karşıtlığına dönüşüverdi.

Bakmaya devam ediyoruz…

6 Mayıs mesela… Deniz’lerin idam ediliş tarihi.

Deniz’lerin mirasçıları olduğunu iddia edenlerin, onların tüm mirasını reddeden bir “solcu” tayfanın aktivitesinden sıyrılıp, Deniz’lerin gerçekten mücadelesi devamını getireceklerin bir eylemi olmalıdır 6 Mayıs’lar. Onlardan bayrağı devralanların eylemi olmalıdır. Devam ediyoruz…

6  Kasım,   YÖK’ün kuruluş  yıldönümü.

Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) 12 Eylül’den sonra 6 Kasım 1981’de 2547 sayılı Yüksek öğretim kanunu uyarınca İhsan Doğramacı başkanlığında üniversiteleri denetlemek amacıyla kurulmuştu.

Tartışacağımız konu YÖK’ün ortaya çıkışı ve ne kadar demokratik olup olmadığının tartışmasından çok, AKP iktidarının Kürt-İslam Faşizmine evirildiği dönem içinde AKP-YÖK ilişkisi ve YÖK karşıtlığı üzerine olacak.

Kürt-İslam Faşizminin gelişimiyle bağlantılı olarak olaya şöyle bir bakarsak, 6 Kasım’lardaki değişimi de fark edebiliriz.

AKP  – YÖK  çatışması

AKP iktidarının üçüncü yılında, daha %47’lik oy oranının “milli irade” olarak ortaya koyulup faşizme paravan edildiği günlerden önce, AKP-YÖK arasındaki gergin döneme uzanalım.

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın’ın yolsuzluk suçlamasıyla tutuklandığı dönem AKP-YÖK gerginliğinin de ayyuka çıktığı döneme denk geliyordu.

Şeriatçı gazetelerin yine iktidarın borazanlığı yaptığı dönemde, gazetelerde YÖK ve YÖK başkanı Erdoğan Teziç karşıtı haberlerden geçilmiyordu.

“YÖK’ün hıncı millete” gibi başlıklarla İHL’ler, meslek liseleri ve hiç değişmeyen türbanla ilgili YÖK zulmünden bahsediyordu tüm şeriatçılar.

AKP’li bakanlar art arda yaptıkları açıklamalarda YÖK’ü hedef tahtasına oturtuyorlardı.

AKP-YÖK gerginliğinin ilk ortaya çıktığı dönem,“YÖK siyasi iradenin üzerinde olamaz”, “Türkiye’de YÖK diye bir bakanlık yok” türünden açıklamalar yapılıyordu.

Hatta bu açıklamaların dozu zaman zaman artmış ve Kasımpaşalı Tayyip’in “kafaları basmıyor” türünden hakaretlerine kadar varmıştı.

Yücel Aşkın’ın tutuklanması olayının YÖK tarafından AKP iktidarının bir tertibi olarak değerlendirilmesinden sonra da, AKP’nin karşı saldırıları art arda gelmişti.

Yaşanan tartışmayı “ideolojik” olarak değerlendiren Tayyip, bir anlamda AKP’nin yaratmaya çalıştığı düzene giden süreçte – tam anlamıyla karşısında olmamakla birlikte- önündekilerle yaşadığı çatışmanın temelini ortaya koymuş oluyordu.

O dönem Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül’ün üç yıl önce yaptığı bir konuşma sanki bugünkü AKP’nin yarattığı Kürt-İslam Faşizminin bir ön habercisiydi.

Gül, şöyle demişti: “Bu ülkede başbakanlar, bakanlar, ordu komutanları, vekiller mahkemeye çıkıp hesap verirken ‘sadece rektörler hesap veremez’ diye bir şey asla olamaz.”

Bahsettiği hesap veren başbakanın asılan Menderes ya da mahkemede yolsuzluktan yargılanan Tayyip olduğu ve aynı şekilde yargılanan AKP’lilerin de hesap verdiğini ortaya koyan Gül, ordu komutanları derken günümüzdeki AKP faşizminin üç yıl önceden sinyallerini göndermiş bile.

Yücel Aşkın da hesap vermesi gereken rektör oluyordu tabi ki.

“YÖK’ün görevi rejime kafa tutmak değil” gibi açıklamaların ardından, çatışmanın kesin çözümünü AKP şöyle dillendirmişti: “YÖK ortadan kalkacak”

YÖK protestolarının aktörleri: Şeriatçılar, Kürtçüler ve komprador sol

AKP’nin bu isteği o dönemki 6 Kasım YÖK protestolarının en yaygın sloganı olmuştu. Meclis’te AKP, sokakta 6 Kasım protestocuları kol kola, omuz omuza…

AKP-YÖK çatışmasının yaşandığı günlerde “ne AKP ne YÖK” sloganıyla ortaya atılan Kürtçüler ve onların gölgesindeki komprador sol bu söyleminin aksine, eylemlerinin merkezine koydukları tüm sloganlarıyla AKP’yle aynı düzlemde siyaset yaparak YÖK karşıtlığına soyunduklarını göstermişlerdi.

YÖK protestosunun “anadilde eğitim” gösterilerine dönüştüğü gösteriler, bir anda yerlerinden sökülen kaldırım taşlarının havalarda uçuştuğu sapan ve Molotof kokteylli sokak gösterilerine dönüşmüştü.

Kürt-İslamın bugünkü ayaklanmalarının küçük birer örneği, 2005 yılı 6 Kasım YÖK protestolarında yaşanmıştı.

Kürt-İslamcılığın Kürtçü ayağı oradaydı peki İslamcı ayağı?

Hemen anadilde eğitimi, Kürtçe eğitimi savunan Kürt-İslam yoldaşının yanı başındaydı.

Medyanın “her renkten protesto” haberiyle verdiği eylemler de bunu anlatıyordu.

Geleneksel alan olan Beyazıt Meydanı’na ilk girişi anarşist bir grup yapıyor: “YÖK’e hayır!”

Hemen ardından türbanlı öğrencilerin ön sıralarda boy gösterdiği şeriatçılar geliyor: “YÖK’e hayır!”

Ve onların ardından gelen Kürtçüler ve komprador solcular: “YÖK’e hayır!”

Ama 2006’da, aradan geçen bir yılda, Türkiye’deki Kürt-İslam Faşizminin ilk net belirtileri de yaşanmaya başlanmıştı bu gösterilerde.

Daha çok kendi aralarında çatışma yaşayan grupların aynı meydanda, aynı amaçla toplandıklarının belirtildiği haberlerde; Beyazıt Meydanı’ndaki protestoların anarşistlerle başlayıp, milliyetçi, solcu, İslamcı ve sağ görüşlülerle devam ettiğini ve ilk kez göstericilerle polis arasında çatışma yaşanmadığı özellikle belirtilmişti.

Kürt-İslam Faşizmine yaklaşılırken, Kürt-İslam kardeşlerinin sırayla sergiledikleri müsamereleri ve onlara alkış tutan polisler…

İşte Kürt-İslam arifesinde 6 Kasım YÖK’ü protesto manzaraları.

2007’nin 22 Temmuz’unda AKP’nin %47’yle tekrar iktidar olup faşizmini ilan etmesinin ardından gelen 6 Kasım’ın adı bile geçmedi denebilir. Protestolarla ilgili basında neredeyse haber bile çıkmadı. Bu sıralar çokça duyduğumuz ve Türklere masallar kuşağından “halkların kardeşliği” sloganlarının da eklendiği gösteriler hemen dağıldı.

Faşizm  geldi,  protesto  bitti

Türkiye’de Kürt-İslam Faşizminin adım adım yerleştiği üç-dört yıllık sürede YÖK protestolarını birlikte değerlendirince karşımıza çıkan manzara ilginç.

İçerik olarak protestoların Kürt-İslamcı ideolojiye paralel ve hatta “halkların kardeşliği”, “demokrasi”, “şovenizm” temalı aynı söylemler olması gösteriyor ki, bu gösterilerin amacı dillerinden düşürmedikleri “12 Eylül faşizminin ürünü YÖK” ve “12 Eylül faşizmi” karşıtlığı değil, bizzat faşizmin ta kendisi.

AKP’nin Türkiye’de kurmaya çalıştığı Kürt-İslam Faşizminin protestocuların tüm taleplerini karşılamasına baktığımız zaman ortada protesto edecek bir mesele de otomatikman kalmamış oluyor.

Hani  nerede  sokaktaki  türban  için eylem  yapanlar..?!!

Hani “kışla” değil, özgür demokratik üniversite talepleri.

Yeni seçilen YÖK başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın onların “tam da istediği gibi konuşan” birisi olduğunu ve parasını onların verdiğini bizzat Kemal Unakıtan söylemişti.

Ardından gelen rektör atamalarında tercihin AKP zihniyetine yakınlık olarak belirlenmesi ve yapılması geldi.

Okumaya devam edin ‘Eski YÖK “protestoları”’

05
Nov
09

Bölmekten vazgeçtim..!!!

Birçok şeyin bir karşıtı var; siyah’ın beyaz, uzun’un kısa, güzel’in çirkin, zayıf’ın şişman, fakir’in zengin, kirli’nin temiz olduğu gibi.
Öcalan’ın, PKK’ya yaptığı çağrı üzerine Kandil ve Mahmur’dan seçilerek oluşturulan bir grup Türkiye’ye geldi. Öcalan, PKK ve DTP, bu grubu “Barış Grubu” olarak adlandırdılar.
Her şeyin bir karşıtı olduğuna göre, düz mantıkla “Barış” adlı bu grubun karşıtının veya muhatabının adı ne olabilir; “Savaş Grubu”. Peki, bu durumda savaş grubu kim oluyor; PKK ile 25 yıldır mücadele eden Türkiye Cumhuriyeti Devleti.
PKK grubunun adı, barış grubu olduğuna göre, bu durum, PKK’nın barış istediği anlamına gelmez mi; gelir. Peki, barış kimden istenmektedir; Devlet’ten.
Barış isteyen biri, karşı tarafa şartsız koşulsuz elini uzatmaz mı; uzatır. Uzattılar mı; hayır. Şartlar, koşullar öne sürdüler mi; evet.
Siz hiç, müsabaka esnasında zor duruma düşen boksörünün imdadına yetişmek ve maçı sona erdirmek amacıyla ringe havlu atan bir antrenörün, zafer çığlıkları attığını gördünüz mü; hayır. Barışalım diyen birinin zafer işareti yaptığını; hayır. O halde!!!
O halde bu grup, bir barış grubu asla olamaz, olsa olsa, “zeval olmaz” diye bildiğimiz elçidir ve Öcalan’ın “Elçi Grubu” olarak adlandırılmalıdır.
Olması gerekeni daha iyi anlamak için, durumun tam tersini düşünelim. Barış adımı atılmış olsun ve Türk askeri memleketine dönmüş olsun mesela. Manzara ne olurdu sizce? İnsanlar, zafer işaretleri ve çığlıkları yerine, sevinç gözyaşlarıyla kucaklaşır, sarmaş dolaş olurlardı herhalde, bunu şova dönüştürmeden.
Öyle veya böyle, “Barış Süreci” denilen bir süreç yaşanıyor şu aralar Türkiye’de. Sürecin yoğun yaşanması nedeniyle de, bilgili bilgisiz, bilinçli bilinçsiz her kafadan ayrı bir ses çıkıyor bu günlerde. Hele, bir kesim var ki, insanın inanası gelmiyor. Bu kesimi, daha önceki bir yazımda “At Gözlüklü Romantik Bakışlılar” diye adlandırmış ve bu tanımlamanın üzerlerine “cuk” oturduğunu düşünmüştüm. Artık, sadece düşünmüyor, buna tam olarak ve sonuna kadar inanıyorum. Ancak tek farkla, buna, maalesef ki “Art niyetli”yi de ekleyerek bu sefer.

Bakın, neler diyorlar!

Efendim; ne gerek varmış, 40 bin insan hayatını boşuna, gereksiz yere kaybetmiş. İsimlerini Kürtçe olarak koyabilselermiş, yaşadıkları yerleri Kürtçe olarak adlandırabilselermiş, anadillerinde konuşabilselermiş. Bütün bunlar 25 yıl evvel yasaklanmasaymış, hak ve özgürlükleri, insani talepleri verilseymiş de, bu olup bitenlerin tümü, akan kan ve gözyaşı keşke hiç yaşanmasaymış!

Okumaya devam edin ‘Bölmekten vazgeçtim..!!!’

05
Nov
09

GÜCÜMÜ GÖRMEK İSTEDİM…

“Mahmur  ve  Kandil’e  çağrı  yapmamın  amacı;  onları  sınamak  ve

gücümü  görmekti”.

Öcalan’ın sarf ettiği bu söz, üzerinde hassasiyetle durulması, önemle altı çizilmesi gereken bir sözdü, ancak bu söze, nedendir bilinmez, ne basın, ne de siyasi partiler gerekli ilgiyi pek göstermediler.

Öcalan, bilindiği üzere 22 Eylül tarihinde, Kandil’den ve Mahmur’dan seçilecek iki grubun, “sorunun çözümüne ve sürece katkıda bulunmak üzere” Türkiye’ye gelmeleri çağrısında bulunmuş ve gruplar 19 Ekim günü Irak’tan Türkiye’ye gelmişlerdi.

DTP tarafından şova dönüştürülen (bu arada M.A.BİRAND buna “show” diyor) geliş sonrasında Öcalan, önemsiz gibi görülen şu açıklamayı yaptı; “Gelen gruplar için şükranlarımı sunuyorum. Bu gruplara çağrı yapmamdaki amaç; sınamaydı. Hem tıkanan siyasetin önünü açmak, hem bağlılıklarını görmek/göstermek için çağrıda bulundum, onlar da geldiler ve bana bağlılıklarını gösterdiler” dedi ve arkasından, gelinen durumu; “Bu sayede PKK, devleti, devlet de PKK’yı sınamış oldu” sonuç cümlesiyle özetledi.

Kendine güvensiz, gelip giden ve oturmamış bir kişiliğin, narsist, megaloman bir kişilik ile birbirine karışmasının tezahürü denebilecek Öcalan’ın bu sözlerinin ne anlama geldiğini kavrayabilmek için galiba biraz daha açmak gerekiyor. Aslında son derece açık olmasına rağmen, ne demek istenildiğini, arkasındaki olası mesajları ve bu mesajların kime veya kimlere ve ne amaçla verilmek istediğini ortaya koymak ve dikkat çekmek gerekiyor.

Öncelikle,  ilk  mesaj  kendinedir.

Örgütün, DTP’nin ve bağlı sempatizan kitlesinin ne denli kendisini dinlediğini, izlediğini, takip ettiğini, talimatlarının birebir yerine getirilip getirilmediğini görmek, öğrenmek istiyor Öcalan. Bu nedenledir ki, örgütü PKK için; “Onlara şükranlarımı sunuyorum, bana bağlılıklarını gösterdiler” diyor. Dolayısıyla, ilk mesaj kendisine.

Okumaya devam edin ‘GÜCÜMÜ GÖRMEK İSTEDİM…’




İstatistikler

  • 442,543 Tıklama

 

Kasım 2009
M T W T F S S
« Oct    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30