İşte Türkiye!

Türkiye’den çıkan ve Türk’ü arkadan vuranların maskesinin düştüğü yer!

Arşiv 'faşist' Kategori


Erivan’da Türk Bayrağı’nı çiğnediler!

Yazan: skyturkvngenc Nisan 29, 2008

Erivan’da Türk Bayrağı’nı çiğnediler!Sözde Ermeni soykırımı hem Ermenistan’da hem de Ermenistan destekçisi emperyalist ülkelerde çeşitli etkinliklerle gündeme getirildi. Ama en çirkin gösteri Ermenistan’ın başkenti Erivan’da gerçekleşti. Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkısyan ve eşinin de katıldığı resmi törende, Türk Bayrağı yere serilerek çiğnendi. Binlerce Ermeninin sözde Ermeni soykırımının 93. yıldönümü nedeniyle düzenlediği bu tören 1965 yılında Erivan’da inşa edilen sözde soykırım anıtı önünde gerçekleşti.

İngiliz Times Gazetesi yarım sayfalık bir ilan yayımladı. İlanda toprağa gömülü bir kafatasının altında; “Hâlâ gerçeğin gün ışığına çıkarılmasını bekliyoruz ve Türkiye’nin inkârdan vazgeçmesini…” ifadesine yer verildi.

Ne bayrağımızı ayaklar altına alan alçaklardan, ne de sömürgeci Batılılardan soykırım dersi alacak değiliz elbette. Bizler için vahim olan, bu alçaklıkların sadece düşman ülkelerinde değil kendi vatanımızda da yapılıyor olması. 24 Nisan sözde Ermeni soykırımı, ülkemizin üniversitelerinde de anıldı. Bilgi Üniversitesi böyle hain bir etkinliğe ev sahipliği yaptı.

Bizler için üzücü olan, kendi ülkelerindeki devlet törenlerinde bayrağımızı ayaklar altına alanların ülkemiz yetkililerince muhatap kabul edilmesi.

Bizim için onur kırıcı olan bayrağımızı çiğneyenlere hoşgörü mesajları gönderilmesi.

Dışişleri Bakanımız Babacan’ın, Ermenistan’ın yeni Dışişleri Bakanına gönderdiği mektubun içeriği dış basında bile garip karşılandı. Fransa’nın önde gelen gazetelerinden Le Monde gazetesi, sözde soykırım günü ilan edilen 24 Nisan’dan birkaç gün önce gönderilen mektup için, “Türkiye Ermenistan ile diyalogu yeniden başlatmayı arzu ediyor” yorumlarını yaptı.

Gericilerin iktidarda oldukları yıllar içindeki Türk düşmanı politikalarını düşündüğümüzde bu diyalog çabaları garip gelmiyor aslında. İçerdeki Türk düşmanlarının, Türk bayrağını çiğneyenlere tepki duymasını beklemek zaten safça olmaz mıydı? Ne de olsa kendisine Türk’üm diyemeyenlerin ülkeyi yönettiği yılları yaşıyoruz!

Yazı kategorisi: Ermeni, faşist | Yorum Yok »

Bu kitap Ertuğrul Özkök’ü bitirecek ve götürecek

Yazan: skyturkvngenc Ekim 8, 2007

Ve Emin Çölaşan’ın 22 yıllık Hürriyet macerası ”Kovulduk ey halkım unutma bizi” ismiyle yayınlandı.

Ertuğrul Özkök’ün Tayyip Erdoğan ve Aydın Doğan arasında, ”cambazlık yaptığını” Özkök’ün kendi ifadeleriyle anlatan kitap epey ses getirdi. Bu kitap belki de mesleki anlamda sık sık ”gel gitler yaşadığı anlaşılan” Ertuğrul Özkök’ün Genel yayın Yönetmenliği yaşamının da sonu olacak.

HACIBAYRAM’DA 22 YIL ARAYLA AYNI DUA

Emin Çölaşan adaşı ve baba dedesi Fizan sürgünü Yüzbaşı Emin Bey ile anne dedesi Adnan Menderes’in ilk Adalet Bakanı Refik Şevket İnce’den ”vatan sevgisi ve dürüstlük” genleri aldığını anlatarak kitabına başlıyor. Refik Şevket İnce’nin ”manevi mürşidi” olan Trablus sürgünü Hüsamettin Öztürk’ün oğlu Kazım Öztürk’ün kendisine 30 yıl önce gönderdiği mektubu yayınlıyor.

Hürriyet’te işe başladığı gün olan 7 Şubat 1977 tarihinde Hacıbayram’da Allah’a ”Beni dürüstlükten ayırma” duası ediyor. Kovulduğu 15 Ağustos 2007 tarihinde yani 22 yıl sonra yine Hacıbayram’da, ”şükür duası” ile Hürriyet günleri sona eriyor.

AYDIN DOĞAN VE AİLESİ SAYGIN, MÜTEVAZİ

Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi isimli kitap ”dört ana başlıkta topladığı” kırgınlıklar olsa da ne Aydın Doğan, ne Vuslat Doğan, ne Mehmet Ali Yalçındağ üzerine kurulmamış. Hatta, ”AKP iktidarına kadar patron iyi adam. Hoşgörülü, mütavazı, Çok düzgün bir ailesi var. Dört kızı da eşi de saygın insanlar” sözleriyle memnuniyet içeren ifadeler var.

Kitap Ertuğrul Özkök ile başlayıp Ertuğrul Özkök ile bitiyor…

Emin Çölaşan patronu ve tavla arkadaşı Aydın Doğan’ın kendisine Cem Uzan ile ilgili yazı yazmadığı, Başbakan’ın eşi Emine Erdoğan’dan, ‘karı” diye bahsettiği için sık sık sitem ettiğini anlatıyor. Kendisinin ”karı koca” savunmasının dikkate alınmadığını, bu kırgınlıkların 2004 yılında başladığını ve dört ana başlıkta toplandığını Kelkit’te Atatürk Posteri yazısı ile iplerin koptuğuna vurgu yapıyor.

İlişkinin bozulmasında Ertuğrul Özkök’ün ”yönlendirmesi olduğunu” açık açık ima ediyor. İkili oynadığını ve kendisinin yanında durmadığı gibi yazılarını sürekli sansürlediğini örneklerle ortaya koyuyor.

ERTUĞRUL ÖZKÖK YÖNLENDİRMESİ

Ertuğrul Özkök’ün yönlendirmesi ile o dönemde ”en yakını” olan Fatih Altaylı’nın kendisinin aleyhine yazılar yazdığını da anlatan Emin Çölaşan, Mehmet Emin Karamehmet adına Serdar Turgut, Nuray Başaran, İsmail Küçükkaya, Turgay Ciner ve Fatih Altaylı adına da Yavuz Donat’ın, Cem Uzan adına da üç defa Fatih Çekirge’nin bu dört yıllık dönemde zaman zaman kendisini aradığını, bu açık iş tekliflerini çekinmeden reddettiğini Aydın Doğan’a anlattığını, buna karşılık Ertuğrul Özkök’ün ”iş teklifleri ve hükümet ile ilgili şikayetler” konusunda patronu tek yönlü atraksiyonlarla aleyhte etkilediğini sık sık vurguluyor.

DOĞAN AİLESİNDEN ŞİKAYETÇİ OLAN ÖZKÖK,
”BEN GAZETECİ DEĞİL CAMBAZ VE JONGLÖRÜM” DİYOR

Kendisini, ”jonglör ve cambaz” olarak tanımlayan Ertuğrul Özkök’ün 10 Mart 2004 tarihinde Sedat Ergin ve Bekir Coşkun’un yanında Aydın Doğan’dan şu sözlerle şikayetçi olduğunu anlattı:

Ben cambazım cambaz. Cambazlık yapıyorum. Siz bilmezsiniz. Benim zamanımın yüzde 20’si gazetecilikle yüzde 80′i cambazlıkla geçiyor. Karşımda patronum, kızları ve damadı var. Hangisine dert anlatacağımı şaşırıyorum. Yediğim fırçanın haddi var hesabı yok. Sen de takıntılarından arınacak ve dediğimiz gibi yazacaksın.”

TANSU DOĞALGAZ BORUSUNU AĞZINA TUTSUN

Zaman zaman da Aydın Doğan adına da konuşulan sohbetlerde Tayyip Erdoğan ve hükümet için, ”Şimdi erken zamanı gelince onlara dünyayı dar edeceğiz.” sözlerinin de aktarıldığı kitapta zaman zaman traji komik diyaloğlar da yer alıyor:

Topal’dan alıntı yapmışsın yapma
Topal kim?
Doğu Perinçek
……

Sen biraz frene bas. Keyfimize bakalım. Paramız iyi, maaşımız iyi, niye kendimizi sıkıntıya sokalım. Frenli git.
……
Yav Fethullah Gülen ve Zaman ile ilgili bir şey yazma
Niye?
Zaman’ın dağıtımını biz yapıyoruz. Her gün 500 bin gazete. Yoksa Sabah’a gider
…….
Patronu ara. Duygusal oldu son yıllarda. Bak yılbaşı geliyor. Bakarsın iyi bir prim verir. rahatımıza bakalım bu Dünya’da be. Bize ne yolsuzluktan, siyasetten.
…..
Medya’yı eleştirince Beni kasdediyorsun. Medya Benim..
….
Ben artık bu aracılık görevinden yorgun düştüm. İkiniz ne haliniz varsa görün arkadaş. Hesabını patrona verirsin
Benim kimseye verecek hesabım yok.
……
Ama Aydın bey kinleniyor. Ama zamanı gelince bunların (….)
……

Sen Beni öldüreceksin. Kendimi 11. kattan aşağı mı atayım?

Hayır Tansu’ya (eşi) söyle doğalgaz borusunu boğazına dayasın. Daha acısız oluyormuş.

İPİN KOPUŞU VE ÖZKÖK HEDEFTE

Emin Çölaşan’a, ”patronun gönlünü al” diye yılarca baskı yapan Ertuğrul Özkök muhalif yazar Yılmaz Özdil’i kadrosuna dahil ettikten sonra rahatlamış bir biçimde İzmir Deniz Restoran’da kovma işini bizzat ve keyifle tebliğ ediyor. Bu arada, ”bize iyi şaraplar alacak para veriyor” dediği Aydın Doğan’ı araması ve gönlünü alması yönündeki ısrarını sürdürüyor.

Herhalde ”hayır” cevabı ile refüze etmek ve yılların rövanşını almak için.

Kitapta özellikle onlarca sansür olayı satır satır örnekleriyle anlatılıyor.

Aslında Ankara’nın birinci Gündemi Anayasa değişikliği ve yüreğimizi yakan 13 şehidimiz başta olmak üzere yeniden hortlayan PKK terörü. O konuya bir sonraki yazıda değişik bir açıdan bakacağız.

Medya’nın iç gündemi ise şu:

Bu kitap Özkök’ü götürecek mi? Aydın Doğan daha ne kadar Özkök’ü taşıyabilecek? Emin Çölaşan Ertuğrul Özkök’ü anlatan müstakil bir kitap yazacak mı?

Yazı kategorisi: AK Parti, Arka Kapıdan Kaçanlar Partisi, Bokakıtan, Emin Çölaşan, Ilımlı İslam, faşist | Yorum Yok »

AKP’nin adayı Gül!

Yazan: skyturkvngenc Ağustos 14, 2007

AKP MYK toplantısında bugün cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda Abdullah Gül’ün ismi ağırlık kazandı. Gül’ün adaylığı hakkındaki açıklamanın yarın yapılması beklenirken Gül’ün de açıklamadan önce muhalefet liderleriyle görüşeceği bildirildi. Açıklama, bu görüşmelerin ardından yapılacak. AKP Grubu’nun da bu hafta içinde toplanmayacağı öğrenildi.

AKP MYK’nın yaklaşık 2.5 saat süren toplantısı sonrası yapılan açıklamada, AKP’nin cumhurbaşkanlığı adayının Abdullah Gül olduğu açıklandı.

Saat 21.05 AK PARTİNİN ADAYI GÜL

AKP MYK toplantısı sona erdi. AK Parti, cumhurbaşkanlığı için adayını açıkladı: Abdullah Gül. Dışişleri Bakanı Gül, yarın muhalefet liderleriyle görüşmelere başlayacak.

Toplantıda toplanan imzalar sonucu Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda mutabakata varıldı. Abdullah Gül’ün sabah saatlerinde başlayacak olan muhalefet liderleriyle görüşmelerinin ardından AKP’nin, öğleden sonra Gül’ün adaylığını açıklanması bekleniyor.

Saat 19.15 GÜL AYRILDI

Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, AK Parti Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısından ayrıldı.

AK Parti Genel Merkezi’nde saat 18.30′da başlayan toplantıdan yarım saat önce parti binasına gelen Gül, yaklaşık 1 saat 15 dakika sonra genel merkezden ayrıldı.

Abdullah Gül, partiden ayrılırken gazetecilerin cumhurbaşkanı adaylığı konusundaki sorularını yanıtlamadı

Yazı kategorisi: AK Parti, Abdullah Gül, Ahmet Burak Erdoğan, Arka Kapıdan Kaçanlar Partisi, Elif Şafak, Emperyalist, Emperyalizm, Ermeni, Köksal Toptan, Medya, PKK, Radikal İslam, Recep Tayyip Erdoğan, faşist, mehmet ali birand | Yorum Yok »

Pişman olacaklar ama…

Yazan: skyturkvngenc Haziran 15, 2007

SADECE yüzde 34 oyla Meclis’teki kelle sayısının yüzde 66’sını elde eden ve bu oy oranıyla tek parti iktidarı oluşturabilen ikinci bir parti dünyada yok.

Evet, her şey sadece yüzde 34‘le oldu. Anayasa değiştirildi, el çabukluğu marifet yöntemiyle yasalar altüst edildi. Kendilerine verilmeyen yüzde 66 oy oranını asla ve bir kez olsun dikkate almadılar.

Yani milyonlarca insanımız yok sayıldı.

Hep sığındıkları bir masal vardı:

“Efendim tek parti istikrarı! Allah korusun, Türkiye o koalisyon dönemlerine bir daha geri dönmesin.”

Türkiye’nin geçmişini hiç bilmedikleri için böyle konuşuyorlardı. Bilmiyorlardı ki, yakın tarihimizde en büyük atılımlar o koalisyon dönemlerinde yapılmıştır. Elbette bazen anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştır. Ama o dönemlerde ülkemizin en büyük projelerine imza atılmış, büyük yatırımlar işletmeye alınmış, insanlarımıza aş ve iş sağlanmış, terör yok edilmişti.

Şimdi bugünkülere sorun bakalım!

İktidar olduğunuz 4.5 yıldan bu yana hangi büyük projeyi başlattınız? Hangi önemli yatırımı işletmeye aldınız? İşsiz sayısı niçin çığ gibi arttı?

Siz bakmayın çeşitli illerde yaptıkları dandik, göz boyamaca toplu açılışlara! Yıllardır hizmet veren yolları, kavşakları, okulları, hastaneleri, insanların gözleri önünde ve hiç sıkılmadan yeniden açıyorlar! Pek çok yerde tatlıcı dükkánı, çeyiz mağazası, otomobil galerisi, market bile açtılar!

* * *

Bu dönemde Türkiye sadece AKP’nin yerli işbirlikçilerine ve yabancılara yapılan satışlarla peşkeş çekilmedi. İstanbul Borsası’nın bile yüzde 74′ü yabancıların eline geçti.

Onlar çalıyor, onlar oynuyor. Türk insanı aş ve iş beklerken, yabancılar yüksek faizin çekimiyle borsaya geliyor, kazancını cebine koyup gidiyor. O paralar bizim cebimizden buharlaşıyor.

Milyonlarca insanımıza ise hiç yüzleri kızarmadan sadaka ekonomisi uygulanıyor. Belediyeler eliyle ücretsiz, bir aylık 500 kilo kömür ve gıda yardımı paketleri milyonlarca aileye dağıtılıyor. En büyük yolsuzluk, vurgun ve hırsızlık kaynağı olan belediyeleri bu amaçla da kullanıyorlar.

Yatırım yapmadılar, insanımızı işsiz bıraktılar, oy apartmak için işin kolayını buldular: Sadaka ekonomisi.

Ellerindeki tek koz din sömürüsü, türban sömürüsü.

Milletvekilleri emir komuta zincirinde oy kullandılar. Çoğu zaman neye oy verdiklerini bile bilmeden kulisten çağrıldılar, ellerini kaldırıp kabul oyu verdiler! Yarın aday listeleri kesinleşecek. Bunların yarıya yakını liste dışında kalacak. Nasıl kullanıldıklarını ve sıkılmış limon gibi şimdi nasıl çöpe atıldıklarını en geç salı sabahı anlayacaklar ama iş işten geçmiş olacak.

AKP‘nin dört kurucusundan biri olan Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, partisinin içyüzünü gördü ve aday olmayacağını açıkladı. Edirne Milletvekili Ali Ayağ partisinden dün istifa etti.

Eğer bu kararlarıyla müşteri kızıştırmıyorlarsa, ellerini vicdanlarına koysunlar, içeride neler döndüğünü, nasıl kullanıldıklarını kendi kendilerine düşünsünler. O kadarı yeter!

VE ERKAN MUMCU

Kendisinin bir Truva atı olduğundan hep kuşkulandım. AKP’den seçildi, istifa edip ANAP’a geçti ve genel başkan oldu. DYP ile işbirliğine girişti. DYP’ye adını ve amblemini değiştirtti, sonra su koyuverdi.

Uzun süredir “en sert muhalefet söylemlerini” gündeme taşıyordu!.. Ve bazıları bunlara inanıyordu!

Cumhurbaşkanını halkın seçmesini öngören, hiçbir altyapı hazırlığı olmadan eksikleri ve yanlışlarıyla, yorgun ve bitkin Meclis’in son günlerinde keyfi olarak ve inadına AKP tarafından gündeme getirilen Anayasa değişikliği paketine, onlarla birlikte ANAVATAN olarak kabul oyu verebildi!

AKP’ye stepne oldu. AKP’yi partisi ANAVATAN’la birlikte çukurdan çekip kurtardı!

Siyaset sahnesinde kiminle dans ettiğini, hangi figürü ne zaman ve nasıl sergileyeceğini hiç kimse kestiremedi.

Kamuoyunda bir gücü var mı?

Gücü sıfıra yakın! Seçime tek başına girsin, alacağı oy oranını görsün.

Türk siyaseti döneklerden, çıkarcılardan, omurgasızlardan, ilkesizlerden, sağ gösterip sol, sol gösterip sağ vuranlardan, din tüccarlarından, hırsızlardan, namussuzlardan, milleti kandıranlardan, utanmazlardan kurtulmadıkça, biz bunların daha niceleriyle boğuşacağız.

Yazı kategorisi: AK Parti, Abdullah Gül, Arka Kapıdan Kaçanlar Partisi, Cüneyt Zapsu, Emperyalizm, Radikal İslam, Recep Tayyip Erdoğan, faşist | Yorum Yok »

AKP KAPATILMALI!!!

Yazan: skyturkvngenc Haziran 14, 2007

AKP, RECEP TAYYİP ERDOĞAN ve FETHULLAH GÜLEN “YÜCE DİVANDA” YARGILANM

Sabetaycı Dönmelik’le Neo İslamcı Dönmelik

logo

Sabahattin ÖNKİBAR

26.05.2007 

 

 

Sabetay Sevi…
1626’da İzmir’de doğan bir Yahudi.
1665’de kendini Mesih (kurtarıcı) ilan edip taraftarlar toplayarak Osmanlı’daki kamusal düzeni tehdit etti ve soluğu Saray Mahkemesinde aldı.
Mahkemenin kararı:
Mesihlik iddialarından vazgeçmezsen öldürüleceksin. Buna mukabil dininden vazgeçip Müslüman olursan bağışlanacaksın.
Sabetay canını kurtarmak için dininden vazgeçmiş gibi göründü ve güya Müslüman olarak Mehmet Aziz Efendi adını aldı.
Bu olaydan sonra Sevi yandaşlarına ya da onun gibi şeklen Müslüman olanlara “dönmeler” nitelemesi yapıldı.
Teşbihde hata olur mu bilmiyorum ama ben bu sabetayist dönmeler ile bizim neo-islamcı dönmeleri şekil olarak bir görüyorum.
Peki neo-islamcı dönmeler kim midir?
Takiye yapıp gerçek gündemlerini gizleyenlerdir.
Daha açık tarif ile AKP cenahıdır.
Neyi mi gizliyor AKP?
Rövanş alma duygusunu.
Dahası, devleti topyekün ele geçirme amacını.
Bunu yaparken kendini Sabetay Sevi’nin dönmeleri gibi gizliyor. Daha vahim olanı ise, amacına erişmek için Türkiye üzerinde hesapları olan emperyal güçlere kendini kullandırıyor.
Peki değişmiş olamazlar mı?
Sabetay Sevi ne kadar değişti ise bunlar da o kadar değişir…
Siz İstanbul Belediye Başkanlığı koltuğunda oturan bir insanın yani Recep Tayyip Erdoğan’ın 2 yıl içinde topyekün kendini inkar edecek şekilde fikren ve zihnen değişebileceğine inanabiliyor musunuz?
Ne diyordu Recep Bey başkanken?
Demokrasi amaç için araç yani tramvaydır.
Peki amaç ne?
Değiştim söyleyemem…
İyi de değişimine hikaye diyenler var…
Ertuğrul Günay gibi eski bir marksisti bile AKP’ye aldık ya…
Ertuğrul mebus olmak, AKP’de imaj yapmak için bu zarf organizasyonu, peki ya mazruf yani sütrenin gerisi?
AKP’de Köksal Toptan gibiler de vardı, ne oldu, bakan ya da parti yöneticisi olabildi mi? Beyin ekip, gizli gündem ekibi değil mi?
Hem değiştim demene rağmen adın bile aynı. Oysa Sabetay Sevi adından bile feragat edip Mehmet Aziz Efendi olmuştu…
Ne dersiniz sevgili okur; Sayın Erdoğan mahkemeye gidip adını Tayyip Aziz Efendiye dönüştürse değişimine karine oluşturur mu?


 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/selahattinonkibar/sabetayci-donmelikle-neo-islamci-donmelik.html

***

AKP BÖLÜNÜYOR

AKP’nin cumhurbaşkanlığı süreci ile ilgili iç hesaplaşma tüm şiddeti ile sürüyor. Ve tüm faturalar partinin çekirdeği tarafından RTE’ye kesiliyor. RTE’nin kurmayları da fiyaskoyu Arınç’ın üzerine yıkmaya çalışıyorlar.

 

 

RTE’NİN SUÇU

 

RTE Hükümeti belediye gibi bakanları ise daire başkanı düzeyine düşürerek yönetmeye çalıştı. İcraatla hiç ilgilenmedi. İlgilenmek de istemedi. O partinin spikeri ve siyasal şovmeni olarak kamuoyuna cazip gelecek, propaganda değeri olan icraatları (!) en inandırıcı ve pürüzsüz üslup ile halka iletecekti.

   Zaten kimse de RTE’nin devlet yönetimine el atıp, elinin çamuru ile siyasal ortamı germesini istemiyordu. Grup konuşmaları için Alarko Holding’in patronu İshak Alaton’dan, MOSSAD Ajanı Alon Liel’den, AKP tarafından para ile beslenen ABD’li diplomat, uzman, CIA ajanlarından ve İngiliz İstihbarat ağının aktörlerinden açı  ve içerik alınıyordu.  

İcraat bir “görünmez el”, yani Alarko Holding, MOSSAD, CIA, MI6 ve BND ajanlarından oluşan bir istihbarat takımı tarafından bir yerlerde AKP’li bürokrat ve AKP’li politikacılara dikte ediliyordu.

 

RTE de AKP’lilere “Partililere, Hükümet’e ve partiye karışmayın ama kırışın!” diyordu. Ve bu kırışmalar, özellikle de “özelleştirme ihaleleri”nde çok iyi gidiyordu.

   CUMHURBAŞKANLIĞI KIRIŞILAMAYINCA    

RTE’nin AKP’lilere söylediği “Hükümet’e ve partiye karışmayın ama kırışın!” taktiği Çankaya söz konusu olunca bozuldu.

 

RTE, Gül, Arınç ve Şener Çankaya Köşkü’nü kırışamadı.

 

RTE’nin “Ben başbakanım, ben her şeye hakimim!” duruşu, Çankaya konusunda bir sorunun çıkmayacağını düşündürüyordu.

  Ama RTE’nin nasıl başbakanlık yapılacağını bilmemesi, kırışanlarla birlikte ranta dalması, halkın feryadına “Ananı da al git buradan!” diyerek çıkışması, “Demokrasi uzlaşma değil, malı götürme rejimidir!” düşüncesi ile Başbakanlık + TBMM Başkanlığı + Cumhurbaşkanlığı = Tüm Türkiye’yi ve rejimi emperyalizmin kollarına düşürme çabası birden kabusa dönüşüverdi.     ·                            Açlıktan çıkmışçasına devletin ve milletin, tüm menkul ve gayr-i menkullerine el uzatılması ve talan edilmesi,   

·                            cumhuriyeti ve Atatürkçülüğü tasfiye için İshak Alaton ile anlaşarak Musevi Lobisi’nin ve Masonlar’ın desteğini aldığını söylemesi,

  ·                            “Kürt Sorunu” söylemi ile emperyalizmin terminolojisini ve stratejisini benimseyip takipçisi olması,  

·                            devletin Talabani ve Barzani ile görüşmeme politikasını reddederek, ABD’nin politikalarını uygulaması (yani Anayasal sistemin, devlet disiplininin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni devlet yapan değer silsilesinin dışına çıkması) ve Meclis çoğunluğunu diktatörlük rejimlerini aratacak şekilde hovardaca kullanması,

 

·                            ülke ekonomisinin “ihracat aksı”ndan “ithalat aksı”na kaydırılarak üretimin ve istihdamın çökertilmesi,

 

·                            döviz kurlarındaki gerilemenin ürettiği yapay iyileşmelerin ve sıcak paranın (örttüğü ekonomik tahribatın gizlenerek) oluşturduğu atmosferin “ekonomik bir mucize” gibi sunulması,

 

·                            teslimiyetçiliğe Batı’nın verdiği pirimin “uluslararası politik başarı” diye yutturulmaya çalışılması,

  ·                            kapkaç, hırsızlık, uyuşturucu, fuhuş ve her türlü kanunsuzluğun görmezden gelinmesi…    Şüphesiz RTE’nin bu hırsını kabartanlar ve onu çemberin dışına itenlerin bir kısmı Arınç, Gül ve Şener’dir.   Ama önemli bir kısmı da istihbaratçı, iş adamı, uzman (!), diplomasi taciri ve harmanın tozunu bile götürme azmindeki vahşi kapitalistlerdir.    AKP’NİN GERÇEK PATRONLARI    

Ancak hiçbir şey AKP’nin gerçek patronlarının Gül, Arınç ve Şener olduğunu saklayamaz.

 

Şayet cumhurbaşkanlığı sürecini başlangıçtan itibaren Gül götürseydi, bugün muhtemelen Çankaya’da Gül oturuyor olacaktı.

 

RTE, Gül’ün siyasal kıvraklığına ve sinsiliğine sahip olmadığı için bir ölçüde “açık” düşmüş ve süreci baltalamıştır.

 

Başlangıçtan beri Gül ve Arınç ikilisi RTE’nin cumhurbaşkanlığı sürecini yönetmesini ve yürütmesini istememiş ve sakıncalı bulmuştur.

 

Arınç RTE’nin düşüncelerini ve temaslarının ürettiği gerilimi görmese belki daha sakin olur ve sürecin elektriklenmesine izin vermezdi.

 

RTE’nin siyasi estetik, siyasi akıl ve demokratik kültür içermeyen gerilim politikasının sonrasında aday olarak ileri çıkarılmasaydı, bugün yine Çankaya’da Gül olurdu.

 

Kim ne derse desin AKP’nin gerçek sahipleri ve kurucuları Arınç, Gül ve Şener ile “popüler yüz” RTE şu andan itibaren AKP’de birlikte politika yapmakta güçlük çekeceklerdir.

    RTE’YE GÖSTERİLEN KAPI      

RTE’nin AKP’ye artı değer katmadığı, tam tersine tüm kazanımları eksi değere çevirdiği ortaya çıkmıştır.

 

AKP’nin gerçek sahipleri Arınç, Gül ve Şener bu durumu değerlendirip ya AKP’yi terk edecekler ya da RTE’ye kapıyı göstereceklerdir. RTE de bunun farkındadır.

 

Zaten diplomasi ve AKP kulisleri, “AKP’den Gül mü, yoksa RTE mi önce ayrılacak?” sorusunun cevabı ile meşguller.

 

AKP’yi bekleyen ikinci tehlike ise, milletvekili listelerinde kendini gösterecektir. Milletvekili listeleri, tam bir güç mücadelesine dönüşecektir.

 

AKP seçimden hemen sonra bir iktidar daha üretemez ise –barajı aşması bile şu an tehlikede- bölünecektir. En azından RTE, Arınç ve Gül arasındaki güç rekabeti, AKP’nin en büyük handikapıdır.

 

RTE ayrı bir parti kursa, şansını devam ettirebilir mi?

 

AKP’nin gerçek liderleri RTE’yi tasfiye etse, AKP % 34′den daha fazla oy alır mı? SESAR 2002′deki % 34 oyun RTE’ye değil, “Gül-Arınç ve Şener Üçlüsü”nün ürettiği konseptte verildiğini analiz ediyor.

 

AKP kendini ya RTE’siz ya da Arınç’sız, Gül’süz ve Şener’siz, yani sadece RTE ile yeniden dizayn etmek zorunda. Bunun yanı sıra AKP tümü ile “milli” olmadıkça, Türkiye’de siyaset yapamaz!

      Saygılar   SESAR

 

http://www.kuvvaimilliye.net/news_detail.php?id=13650

***

 

AKP kapatılmazsa tüm mücadele süreci boşa gider

Halkın Yanıtı: Ne Mutlu Türk'üm Diyene!

KAYA ATABERK

 

 

AKP’nin geldiği nokta ve kapatmanın zorunluluğu

AKP, tüm hızıyla Kürt-İslam faşizmini kurmak için koşarken bir anda Türk Milleti’nin ve Türk Ordusu’nun ortak tepkisinin duvarına çarparak durmak zorunda kaldı. AKP, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına oynarken aslında tüm devlet kurumlarını ele geçirecek ve aynı zamanda Türk Cumhuriyet rejiminin temelinde yer alan dengeyi de ortadan kaldıracak bir plan dahilinde hareket ediyordu. Çankaya’ya kadar ilerleyerek aslında Cumhuriyetle hesaplaşmasının son aşamasına ulaşmayı planlıyordu.

Bugün kapatılma noktasına kadar gerileyen AKP, süreci kendi istediği gibi değerlendirebilmek için elinden gelen her şeyi yaptı. Özellikle Ordu’nun tasfiyesi ve pasifize edilmesi, AKP’nin en önemli hedefi oldu. Şemdinli ve Danıştay tarzı tertiplerden bugüne gelen AKP iktidarı, Cumhurbaşkanlığını da kontrolüne alarak artık kendisi dışında hiçbir güce var olma şansı tanımayacağı bir rejimi kurmak isterken, şu an ordu-millet birlikteliğinin dur dediği noktadadır.

Ancak gelinen noktayı doğru değerlendirmenin önemi kritiktir. AKP ve Tayyip Erdoğan, şu an ister istemez geri adım atmış durumdadır. Bu geri adım atış da aslında AKP’ye karşı aşama aşama gündeme getirilmiş bir hareket planının sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu hareket programının mantıki sonuçlarına ulaşmadan programın başarısının mümkün olamayacağı da ortadadır. Bu mantıki sonucun tek bir adı vardır:

AKP’yi kapatmak…

Bugün AKP gibi Cumhuriyet düşmanı ve Türk karşıtı bir partinin kapatılması basit bir siyasi talep olarak algılanmamalıdır. Doğal olarak Atatürkçüler, devrimciler, bu tip şeriatçı ve bölücü yapıların tasfiyesini her koşulda talep ederler. Bunun nedeni de gayet basittir. Toplumsal mücadelenin gerekleri sonucunda ya ilerici, devrimci, Atatürkçü güçler şeriatçı ve etnikçi güçleri etkisiz hale getirecektir, ya da ulus bu kara güç karşısında ezilecektir.

Ama şu an yaşadığımız durum, bu basit gerçeğin biraz daha ötesinde bir durumdur. AKP’ye karşı, asker ve sivil Cumhuriyet güçleri bir süredir hareket halindedir ve süreç bugünkü noktaya kadar takip edilmiştir. Bugünkü noktanın tek özelliği ise, zorunlu ve gerekli olan son adımın atılarak görevin tamamlanmasıdır.

AKP’ye karşı eylem ve uyarı süreci nereye geldi?

Cumhurbaşkanlığı seçimine gidilirken AKP ve Tayyip Erdoğan, kendilerinden o kadar emin bir psikolojik durum içindeydiler ki, 28 Şubat sürecinde kapatılan RP’nin üyeleri ve “Erbakan Hoca”nın öğrencileri onlar değildi sanki…

Bundan yaklaşık on yıl önce yaşanan süreçte Türkiye’ye şeriat rejimini getirmek üzere olduğunu düşünen Necmettin Erbakan ve Milli Görüş çizgisi, benzer bir süreçten geçerek durmak zorunda kalmıştı. 28 Şubat 1997’nin hemen ardından iktidarı terk eden RP, açılan dava sonucunda kapatılmıştı. Ardından kurdukları Fazilet Partisi de aynı sondan kaçamamıştı. Bugün Erbakan’ın daha taktiksel davranmaya çalışan evlatları olarak değerlendirebileceğimiz AKP kadrosu da aynı noktaya gelmiştir. AKP, AB ve ABD’den aldığı gücün kendisine verdiği güvenle artık her şeyi yapabileceğini sanmaktaydı. Ancak yaşanan süreç AKP’nin ve Erdoğan’ın rahatını fazlasıyla kaçırmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine kimsenin dokunamayacağı bir kez daha Ordu ve halk tarafından gösterilmiştir.

Geçen sene Şemdinli’de yaşanan Kürt-İslam faşizminin ilk provokasyonunun Türkiye için önemli bir kırılma noktası olduğu ortadaydı. AKP’nin ve Kürt-İslam cephesi bu olayla birlikte Cumhuriyet kurumlarıyla, Türk Ordusu’yla ve Türklükle ciddi bir hesaplaşmayı Hitler’vari taktiklerle başlatmıştı.

Bugün anlaşılmaktadır ki, bu tutum Türk devletinin kendini koruma mekanizmalarının da harekete geçmesine neden olmuştur. Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay’ın devlete ve Türklüğe sahip çıkan bir program içinde bir eksen oluşturmalarının sonuçları bugün ortadadır.

Askerin ardı ardına yaptığı iki uyarı ve bu uyarılarla koşut olarak ortaya çıkan halk eylemleri AKP’nin geri adım atmasına ve durmasına neden oldu. Ancak AKP burada B planını devreye sokmanın çabasındadır. Yaşananlar AKP’yi sendeletmiştir; ama AKP artık elindeki son koz olan erken seçimlerden yeniden tek başına iktidar olarak çıkma planlarını yapmaktadır. Bugün gelinen noktada AKP karşıtı sürecin anlam kazanabilmesinin ve başarılı olabilmesinin tek şartı olarak AKP’nin örgüt olarak tasfiye edilmesi yani AKP’nin kapatılması, liderlerinin de yargılanarak siyasi yaşamdan uzaklaştırılmaları kalmıştır.

AKP kapatılmadan görev tamamlanmış sayılabilir mi?

Burada ilk olarak ulusal güçlere düşen görevin ne olduğu üzerinde durmak gerekmektedir. AKP’nin iktidarını sağlamlaştırmasının, Çankaya’ya kadar erişmesinin önüne geçilmiştir; ama sadece şimdilik. Diğer taraftan, Cumhurbaşkanı’nı seçtiremeyen AKP hükümeti de ortadan fiili olarak kalkmış durumdadır; ancak AKP’nin örgütsel varlığını koruyarak seçimlere girmesinin yaratacağı tablonun ne olacağının ne kadar açıklıkla hesaplandığı anlaşılamamaktadır.

Burada açıklıkla söyleyebiliriz ki, ulusal güçlere düşen görevin, AKP hükümetini devirmek ve AKP’nin Kürt-İslam faşizmi rejimi kurmasının önüne geçmek olduğu ortaya konmalıdır. Bugün önemli adımlar atılmıştır; ama bu adımlar AKP’nin tamamen devrildiği ve durdurulduğu anlamına gelmemektedir.

AKP, kendi kitlesinin karşısında mağdur edilmiş ve bu mağduriyete karşı direnen bir tavır içinde olan bir role soyunmaktadır. AKP, bu rol içerisinde erken seçime gitmek niyetindedir. Bu erken seçimde en büyük olasılık; AKP’nin kitlesinin bu mağduriyet, mazlumluk edebiyatından etkilenerek kemikleşmesidir. AKP, bunun bilincindedir ve bu tavrını seçimlere kadar sürdürerek başarılı olmanın planlarını yapmaktadır.

Burada durup kendimize sormamız gerekiyor: Eğer seçimlerden sonra da AKP’nin az ya da çok gücünü koruyacağı bir Meclis tablosuyla karşılaşacaksak ve bu Meclis aritmetiği içerisinde yeniden AKP’nin çıkaracağı bir Cumhurbaşkanı’na mahkûm olacaksak askerin yaptığı tüm açıklamaların, halkın sokaklara döküldüğü tüm bu eylemlerin ne anlamı kalacak?

Mademki tüm süreç AKP’nin Cumhurbaşkanlığını kendi seçtiği bir Cumhuriyet düşmanına teslim ederek faşist rejimini kurmasına karşı başlatılmıştır ve bugüne kadar getirilmiştir, AKP’nin bir daha aynı şekilde, aynı kadrolarla, karşımıza çıkması engellemeden görevin tamamlanmış olmayacağını bilmeliyiz. Gelinen noktada AKP’nin kapatılması dışında atılacak tek bir adım bile yoktur. Tüm sürecin önemi ve anlamı bu noktada gelip kilitlenmektedir.

AKP’nin kapatılmasının tüm şartları oluştu

AKP’nin kapatılmasının gerekliliği aynı zamanda zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir. AKP’yi kapatmak dışında sürecin normal ve anlamlı bir sonucunun olanaksızlığının yanında, gidişat AKP’nin kapatılması için diğer şartların da olgunlaşmasına neden olmuştur. AKP örgütlerini, genel merkezini ve yöneticilerini konu alan birçok dosya AKP’nin klasörünü her geçen gün kabartmaktadır.

AKP’nin bugüne kadar gerçekleştirdiği ve neredeyse tümü boşa çıkartılmış olan tertiplerinin yanı sıra yeni yeni oluşan koşullar AKP’nin kapatılmasını zorunlu kılmaktadır. Necmettin Erbakan’ın ceza aldığı hazine yardımlarının usulsüz harcanması davasında Abdullah Gül’ün de sanık olması bunlardan biridir. Abdullah Gül, dokunulmazlığı dolayısıyla bugüne kadar bu dava için yargı önüne çıkarılamadı. Gül hakkındaki fezleke Meclis’e gönderilmiş bulunuyor. Diğer taraftan AKP’nin kuruluşunda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin parasal kaynaklarının gene usulsüz şekilde kullanıldığına dair önemli iddialar AKP’yi ve Tayyip Erdoğan’ı sıkıştırmaya başlamıştır. Ayrıca yurtdışında da AKP’nin ilişki içerisinde olduğu para kaynaklarının durumu da sallantıdadır. Özellikle Almanya’da geçmiş yıllarda İslamcı sermayenin karıştığı dolandırıcılık suçlarının ucu Tayyip Erdoğan ve AKP’ye de uzanmış durumda.

Bunların yanı sıra El-Kaide’nin finans kaynaklarından biri olarak tanınan Yasin El-Kadı’nın birebir Tayyip Erdoğan tarafından kollanmış olması, AKP’nin adını Birleşmiş Milletler’in terör raporlarına kadar sokmaktadır. BM Güvenlik Konseyi, Suudi Arabistanlı Yasin El-Kadı’yı uluslararası terörün finans kaynağı olarak suçlamıştı ve tüm dünyada mal varlığının durdurulmasını istemişti. Türkiye’de ise Tayyip Erdoğan, kendisinin bizzat El-Kadı için kefil olduğunu açıklayarak bunu kabul etmemişti. Tayyip Erdoğan’ın El-Kadı ile ilişkisini kuran kişinin Afgan Hikmetyar olduğu iddia edilmekte. Kurulan bu ilişki içerisinde El-Kadı’nın AKP’nin örgütlenmesinde de finans kaynağı olduğu iddialar arasında. AKP’nin önde gelen yöneticilerinden, MKYK üyesi, Kürt-İslamcı Cüneyt Zapsu’nun, El-Kadı ile ilişkileri ise açık bir şekilde bilinmektedir.

AKP’nin diğer taraftan şeriatçı terör örgütlerinin yan kolları olarak bilinen derneklerle ilişkileri de basına yansımaktadır. Şanlıurfa’da 22 Nisan’da Kutlu Doğum Haftası etkinliği olarak düzenlenen ve Genelkurmay’ın açıklamasında geçen gösteriyi düzenleyen Mustazaf-Der, Hizbullah’a yakın olarak bilinmektedir. Bunun dışında Mazlum-Der gibi şeriatçı yapılanmalarla, SP’nin yan kolu olarak çalışan Anadolu Gençlik Derneği gibi yapılar da aynı faaliyetleri gerçekleştirmiştir. Özellikle Genelkurmay’ın 27 Nisan açıklamasına konu olan şeriatçı yükselişin, AKP’nin bu tip yapılarla kurduğu destekleyici ilişkiden kaynaklandığı da bilinmektedir. Aslında tüm bunlar karşımıza 28 Şubat’tan daha farklı bir tablo çıkarmamaktadır.

Ortaya çıkan bu durumda bağımsız yargının yapabileceği tek şey, bu derece her yerinden dökülen bir partiye kapatma davası açmak dışında bir tavır olamaz. Artık bu yaşanan sürecin doğal sonucu olarak belirmektedir. Bu bir görev olarak savcıların ve bağımsız mahkemelerin önünde durmaktadır.

Kapatmak güçlendirmez, zayıflatır

AKP’nin kapatılması konusunda halen tereddütlü olan bir görüşün ulusal güçler arasında tartışıldığı görülebilir. Burada bir kesim AKP’yi kapatmanın onları daha da mazlum durumuna düşürerek güçlendireceği tezini savunmaktadır. AKP kapatılacaktır, AKP kitlesi kendisini haksızlığa uğramış hissedecektir. Bunun sonucu olarak da önümüzdeki dönemde AKP adıyla değil; ama farklı bir isimle karşımıza daha güçlü olarak çıkacaktır. Bu bakış açısı bir kısım samimi insanın samimi kaygıları olarak ortaya çıkabildiği gibi, bazen de AKP’nin ve Kürt-İslam faşizminin gerilemesinden zarar görecek olan ikinci cumhuriyetçi, liberal kesimlerin kurnazca bir şantaj aracı olarak da belirebilmektedir.

Burada bu kaygının beslendiği temelleri gözden geçirmeli. Kaygının temelinde olan şey, 28 Şubat’ın Refah Partisi’ni kapatmasına rağmen bugün bizim hâlâ AKP ile uğraşıyor olmamız yatmaktadır. Gerçekten de, RP kapatılmıştır; ama AKP kimliğinde şeriatçı hareket yeniden iktidara gelmeyi başarmıştır. Burada son derece basit bir düz mantık kurulmaktadır: Madem ki olaylar böyle gelişmiştir, demek ki parti kapatmak bir hareketi zayıflatmamaktadır, güçlendirmektedir…

Şimdi durup düşünmek lazım. Eğer 28 Şubat kararları alınmasaydı, Türkiye ne durumda olacaktı? RP ve Necmettin Erbakan koyu şeriatçı bir rejimin kuruluşu çalışmalarına o dönemde başlamıştı bile. Başbakanlık konutunda ağırlanan tarikat şeyhlerinden, Atatürk’e küfreden RP’lilere kadar her şey bugün de hafızamızdadır. Durumu net bir şekilde görelim:

Erbakan dönemi, Türkiye’nin uçurumun kenarına kadar geldiği ve oradan son anda geri çıktığı bir dönemdir. Bugünse o dönemde kendisini her şeyi yapmakta muktedir gören Erbakan siyaset sahnesinin tamamen dışında kaldığı gibi, RP’nin devamı olan Saadet Partisi de etkinliğini büyük oranda kaybederek iyice marjinalleşmiştir.

Tabi ki bu durum, AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın her şeye rağmen güçlenerek farklı bir tarzda şeriatçı hareketi toparladığı gerçeğini değiştirmez. Ancak bunun nedeni RP’nin kapatılmış olması değildir. AKP ve Tayyip Erdoğan kendisine yer bulmuştur; çünkü 28 Şubat dönemi, şeriatçılığın örgütsel yapısını dağıtmasına rağmen onun toplumsal temellerini ortadan kaldıracak bir yönelime girmemiştir. Emperyalizmden bağımsızlığın sağlanamadığı bir ülkede gericiliğin kendini yeniden geliştirmesi doğaldır; ancak bugün kısa ve orta vadede AKP’nin kapatılması şeriatçı harekete vurulacak bir darbe olmak dışında bir anlam taşımaz. AKP’nin kapatılması, aynı zamanda yöneticilerinin de siyasi hayatının Erbakan gibi sona ermesine neden olacak süreci de başlatacaktır.

Bundan sonra yapılacak olansa daha farklı bir süreçtir. Şeriatçı hareketin, Kürt-İslam faşizminin ortadan kaldırılması çok daha geniş kapsamlı bir antiemperyalist, sol, Atatürkçü bir mücadelenin konusu ve görevidir. Ancak bu mücadelenin önünün açılması için de yine AKP’nin örgütsel tasfiyesine ve yöneticilerinin Erbakan durumuna düşürülmesine ihtiyaç vardır. Bu açıdan öncelikli olarak Kürt-İslam faşizminin partisi AKP’nin kapatılması gereklidir.

AKP kapatılmazsa tüm mücadele süreci boşa gidecek

Türkiye gerçekten de son üç haftayı son derece hızlı ve yoğun yaşadı. Bu durumu büyük basının manşetlerinden takip ettiğimiz zaman değişimi kavramak daha kolay olabiliyor. Genelkurmay’ın 27 Nisan açıklamasından ve halkın Türklük ve laiklik eksenli tepkisinden önce AKP ne derse onun tartışmasız gerçekleşeceğinin kabul edildiği bir Türkiye ortamından, bugün tüm dengelerin değiştiği bir Türkiye ortamına geçmiş bulunuyoruz. Artık Kürt-İslam faşizminin gururu kırılmıştır. Türkiye’yi ve Türk Milleti’ni istedikleri kalıba sokamayacaklarını, kolay kolay esir edemeyeceklerini bugün bir kez daha görmüş bulunuyorlar; ancak bu durumu sağlayan ulusal güçlerin tümünün sürecin devamını ve sonuçlanmasını sağlamak gibi bir görevi de var.

Bugün AKP yıpranmıştır ve tüm mevzilerde geri adım atmış durumdadır; ama eğer ortada AKP’yi tamamen durdurmak gibi bir program varsa bu programın gereğini yerine getirmek gereklidir. Bu sürecin ve Kürt-İslam faşizmini engelleme programının sonunun gelmemesi verilen tüm mücadelenin ve harcanan çabaların boşa gitmesi anlamına gelecektir. AKP’nin kapatılması bu anlamda hem bir gereklilik, hem de sürecin doğal sonucunun ortaya çıkartılması açısından bir zorunluluktur.

Bu nedenle bir kez daha AKP’yi kapatın.

Savcılar ve Anayasa Mahkemesi göreve!

 

 

http://www.turksolu.org/138/ataberk138.htm

***

“AKP, asker müdahalesini engellemek için sıcak para politikasını bilinçli uyguladı.”

logo

Sabahattin ÖNKİBAR

10.05.2007 

 

TBMM Başkentin resmi siyaset merkezidir. Keza parti genel merkezleri de bu resmi halkanın ikinci unsurlarıdır.
Anadolu Kulübü, Parlamenterler Birliği ve belli lokantalar da böyle bir kimlik ile bilinirler.

Ama Başkent’te derin siyaset buralarda değil, sayıları abartısız binleri bulan siyasetçi bürolarında yapılır.

Malum Ankara sadece siyasetin değil, siyasetçinin de Başkentidir.

Derin siyaset büroları

Bir kere mebus seçilen, ikinci dönem Parlamentoya giremese de bu şehri terk etmiyor ve hemen bir büro kiralayarak şirketlere siyasi danışmanlık yapıyor.

Türkiye’de rant hâlâ devlet tarafından dağıtıldığı için de büyük holdinglerden tutun mini KOBİ şirketlerine kadar binlerce şirketin Ankara’da irtibat büroları var.

İşte derin siyaset de bu bürolarda yapılıyor.

Milletvekili transferlerinden, ihalelerin bağlanmasına kadar her şey buralarda tezgahlanıyor.

Gözlerden ırak olunsun diye yemekler bu bürolarda yenir, içkiler buralarda içilir, pokerler buralarda oynanır ve gizli toplantılar da burada yapılır.

Tabii eşyanın tabiatı gereği en mahrem siyasi bilgi veya dedikodular da buralarda dillendirilir.

İşte önceki akşam Gazıosmanpaşa’da bulunan böyle bir büroda ilginç şeyler dinledim.

Abartısız her partiye mensup işbilir vekillerle, emekli ve emekli olmayan üst düzey devlet görevlilerinin uğradığı bu büro gerçekte büyük bir ticari gurubun Ankara merkezi.

Meclis feshi ile yeni hükümet

Peki neler mi konuşuluyor:

Dinlediklerimin özeti şudur:

1) Önümüzdeki bir ayda Ankara’da beklenmeyen sürprizler olacak.

2) Tandoğan, Çağlayan ve Ege mitingleri “halk ne tür tepki verir” terüddütünde olan TSK’nın bu kuşkusunu giderdi ve rahatlattı.

3) Türkiye’nin bir dönem daha AKP’ye tahammülünün olmadığı ve bunun için gerekli adımların atılacağı yüksek perdelerden ifade ediliyor.

4) AKP için var olduğu ileri sürülen ve pek çoğu da derin devlet tarafından bilindiği kaydedilen yolsuzluk dosyalarının kamuoyuna nasıl servis edileceği, en önemli konu başlığı.

5) Anayasa Mahkemesi’nin bu satırların yazıldığı saatlerde görüştüğü CHP müracaatı dikkatle bekleniyor. Mahkeme CHP talebi yönünde karar verirse yeni bir süreç başlayacak.

6) Yeni sürecin en önemli halkası, Meclisin otomatik feshi ile -ki bu durum Türkiye’de ilk defa olacak- yeni bir seçim hükümetinin kurulabilmesi olayıdır… Konuşulanlara göre Cumhurbaşkanı ilk defa yaşanan otomatik fesih süreci sonrasında mevcut hükümet yok hükmüne gireceğinden yeni bir hükümeti atayabilir… Böyle bir hükümet de devletin kayıtlarına girilmesine imkan sağlayacak ve AKP’nin yaptıkları ortaya saçılacak.

7) Yine fesih halinde dokunulmazlıkların da otomatik olarak kalkacağı ve böyle bir durumda da Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül dahil dokunulmazlık zırhı ile dokunulmayan pek çok AKP’liye yıldırım hızıyla yargılanma imkanı getirilerek mahkemelerin derhal karar vermesi sağlanacak.

Sıcak para politikası…

8)Fısıltıların en abartılı olanı, AKP hakkında açılacağı ileri sürülen kapatma davasıdır. Buna göre, önce AKP’nin derin devlet arşivinde var olan rejim karşıtı eylem dosyaları kamuoyuna sızdırılacak, ardından da dava açılacak. Bu fısıltı sahiplerine göre, Yargıtay’a yapılan yeni savcı ataması da bunun içinmiş. Burada korkulan böyle bir tutum halinde bütün Türkiye ile dünyanın ayağa kalkması ihtimalidir ki, bunun da 28 Şubat örneği ve de AKP’ye karşı meydana inen milyonlar fotoğrafı ile göğüslenebileceği ifade ediliyor.. Burada asıl korku ya da endişe, tepkilerin ekonomiye yansıması ve uluslararası çevrelerin sıcak para krizi yaratma endişesi… (Yapılan değerlendirmelere göre AKP’nin sıcak paraya teslim olma olayı ya da bu doğrultuda politika izlemesi, aslında TSK müdahalesine karşı bir stratejisiymiş. AKP bu şekilde müdahalenin önüne geçmek istemiş. AKP müdahale halinde sıcak paranın çekileceği ve bunun da kriz anlamına geleceğini bildiğinden, bu modeli özellikle seçip uygulamış.)

9) AKP’ye karşı açılacak olan kapatma davasının mağduriyet yaratıp bunun oya dönüşmemesi için de yargı sonuçlanıncaya kadar bu partinin seçime giremeyeceği hükmü de söz konusuymuş.

Var olan iddia ve komplo teorileri bunlarla da sınırlı değil ama benim yerim bitti. Diğerlerini bir başka yazımda sunacağım.. Bizi izlemeye devam edin…

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/selahattinonkibar/akp-asker-mudahalesini-engellemek-icin-sicak-para-politikasini-bilincli-uyguladi.html

***

‘AKP kapatılabilir’

Güler Kömürcü

08 Mayis 2007  

‘Çok sayıda uzmanla konuştum, bu uzmanlar bugünü ve yarını değerlendirir iken, SAM AMCAMIN kendi üretimi olan ‘light İslam projesini’ tasfiye sürecine soktuğunu (tasfiye edileceklerin başında da bir parti ile bir cemaatin yer aldığını) söylüyorlar. Çünkü BÜYÜK ABİLER, önümüzdeki dönemde, özellikle 30 milyon Türk’ün yaşadığı İran operasyonunda Türkiye üzerinden, Türk kartının stratejik önemini çok iyi biliyorlar. İran ve Azerbaycan başta, Kafkasya’da ‘TÜRK’ kimliği -TÜRK KARTI’ belirleyici olacak.

  • İşte size MHP’nin soğukkanlı bekleyişinin arka planı ki; bence de MHP’nin tepesindekiler en doğru olan duruşu sergiliyor, sağduyuyla olacakları öngörüyorlar.
  • Bundan sonra kurulacak sandıktan; MHP-CHP ayrıca belki DYP (ya da yeni haliyle belki Demokrat Parti gelebilir. Bu parantez içi not 7 Mayıs 2007’de yazıldı) ve de çekirdek kadroya inmiş AKP ile bir de Kürt Partisi çıkabilir.
  • İçinde bulunduğumuz yeniden formatlama sürecinin şiddeti ve kullanılan argümanlar da oldukça sert olacağa benziyor.
  • Kürdistan planında Türkiye’nin (Türk milliyetçilerinin-ulusalcı cephenin) sert duruşu BÜYÜK ABİ’ye kaçınılmaz engel teşkil ediyor. En iyi barış şahinle yapılır mantığından çıkışla, BOP’un pazarlık masasına Türkiye’nin şahinlerinin oturması gerekli, Türk halkının nabzını artık sadece Türk şahinler düşürebilir, dolayısıyla da; güle güle light İslam, hoş geldin Türkçü-içinde de bir tutam İslam aroması olan yeni model…’
  • Evet, buraya kadar okuduklarınızı, büyük fotoğrafa dair öngörüleri bendeniz size tam 1 yıl önce, 25 Mayıs 2006’da ‘kimler tasfiye edilecek başlığı’ altında yazdım, derin akla sahip kaynaklarım bendenize söylediler ben de sizlere aktardım. Takdiri artık size bırakıyorum efendim. Ve şimdi ‘erken uyarı sisteminiz’ olarak yakın geleceğe ait birkaç iddia daha sunacağım, konuştuğum değerli kaynaklarıma göre, bugün itibarıyla;
  • K.IRAK’A OPERASYON AN MESELESİ. OHAL İLAN EDİLİRSE? Türkiye’nin sınır ötesine, Kuzey Irak’a bir askeri operasyon düzenlemesi an meselesi. TSK biliyorsunuz 150 bin askeri sınıra kaydırdı. Önceki gün ŞIRNAK’taki Cudi ve Gabar dağlarında PKK’ya yönelik olarak yaklaşık 20 bin asker, korucu ve Özel Harekat Timleri’nin katıldığı operasyon başlatıldı. Önümüzdeki kısa süre içinde bu operasyonları tamamlayıcı, K.Irak’a sıcak takip/hareket yapılabilir. (Unutmayınız geçenlerde yayınlanan ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2006 yılı terörizm raporunda, Amerikan yönetimi, terör örgütü olarak kabul ettiği PKK’nın faaliyetlerini K.Irak’tan organize ettiğini doğruladı. PKK’ya operasyona yeşil ışık yakıldı bir anlamda) Peki, bu savaş hali durumu, Türkiye’de ‘olağanüstü hal’ ilanı gerektirebilir mi? Olası ‘olağanüstü hal’ iç siyasete, erken seçime ve de AKP’nin ‘Anayasa değişikliği’ dayatmasına sizce ne yönde etki eder efendim? Erken seçim ve terörle mücadele takvimi üst üste düşünce neler olabilir sizce?
  • AKP-DTP KOALİSYONU Uzmanlara göre tam bu noktada kritik bir detay var; DTP, Güneydoğu’daki her ilden en az iki milletvekili çıkarmayı hedefliyor. Bütün oylar tek adaya yönelmesin diye ‘Kadınların bir adaya, erkeklerin diğer adaya oy vermesi’ planlanıyor . Böylece DTP Meclis’te grup kurabilecek. DTP seçim sonrası oluşacak koalisyonlarda kilit parti olabilir ve AKP-DTP koalisyon yapabilir. Bu ittifakı ‘federasyon tartışmasında’ nasıl konumlandırıyorsunuz?
  • AKP KAPATILABİLİR Siyasi çevrelerde konuşulanlara bakılır ise AKP’nin kapatılması gündeme gelebilir. Bülent Arınç zaten son 1 yıl içindeki açıklamalarıyla elinden geleni yapıyor. Hukukçuların şu anda AKP hakkında delil topladığı öne sürülüyor. Bu iddialar aslında çok geniş çevrede yankılanıyor, mesela; İslami kesimin entelektüel yazarlarından Ali Bulaç birkaç gün önce yaptığı röportajda bakın ne dedi;’ “..Başka stratejiler de geliştiriliyor. Mesela AK Parti’yi kapatma davası. Dosya tekamül etmiş durumda. Evet, AK Parti’nin oylarının yükselmiş olduğu kuvvetli bir ihtimal. Ama şöyle bir gerçek de var: Seçmen korkar. ‘AK Parti’ye yüklenirseniz kapatırız’ mesajı çok güçlü bir şekilde verilirse böyle bir şeyden seçmen korkar.”
  • BBP-SAADET İTTİFAKI Peki bu tezin gerçekleşmesi halinde AKP’nin oyları nereye gider? İşte uzmanların cevabı; çekirdek oylar BBP ve Saadet ittifakına gider.
  • AKP’DEN LEYLA ALATON’A TEKLİF Son olarak, bir de güncel haber, iddialara bakılırsa AKP, Leyla Alaton’a vekillik adaylığı teklifinde bulunmuş.
  • Evet, artık her hafta bir şok gelişmeye ve de KIZIŞAN DOSYA SAVAŞLARINA hazır olun ey güçlü okur.

 

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=76708,10,5

***

Savcılar ve Anayasa Mahkemesi göreve!
AKP’yi kapatın!

AKP'yi Kapatın

Türkiye

KAYA  ATABERK

 

 

Ordu ve millet uyardı, AKP Cumhuriyet’le hesaplaşmaktan vazgeçmedi

Son iki haftadır Türkiye, Cumhurbaşkanlığı seçiminin yarattığı çalkantı içerisinde son derece önemli gelişmeleri yaşamış durumda. Bir taraftan Ankara Tandoğan Mitingi’nin ardından, Genelkurmay Başkanlığı’nın 27 Nisan gecesi yaptığı açıklama ve hemen ardından 29 Nisan günü İstanbul’da Çağlayan Meydanı’nda kitlelerin AKP’ye karşı sokaklara dökülmesi, sürecin önemli kilometre taşları olarak belirlenebilir. Bu yazının kaleme alındığı dakikalarda artık AKP’nin erken seçimi, 22 Temmuz’da baskın tarzında gerçekleştirme projesi TBMM’den geçmiş bulunuyor.

Bu hareketli ve dalgalı sürece yakından baktığımızda aslında AKP’nin Cumhuriyet rejimini yıkarak yerine Kürt-İslam faşizminin diktatörlük rejimini geçirme planının ne millet tarafından, ne Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından, ne de Türk Devleti’nin bağımsız kurumları tarafından kabul edilebileceği ortaya çıktı. Hem millet hem Ordu “Ne mutlu Türk’üm diyene!” mantığının savunucusu ve yılmaz bekçisi olduğunu bir kez daha vurgulayarak, Şeriata ve Kürtçülüğe Türkiye’de yer olmadığını kanıtlamıştır. Türklük vurgusunun hem Genelkurmay’ın 27 Nisan açıklamasına, hem de mitinge damgasını vurması aslında AKP’ye verilecek en sert muhtıradır ve AKP de bu mesajı almamazlık edemez.

Ancak AKP ve Tayyip Erdoğan, sözde bir dik durma çabası içerisinde kendi tarikat-aşiret temelli kitlesine direniş mesajları vermeye devam etmektedir. Bir türlü Cumhuriyetle hesaplaşamayacağını, buna sadece onun değil, ABD ve AB gibi emperyalist efendilerinin de gücünün yetemeyeceğini anlamak istememektedir.

Bu Türklük düşmanı, Cumhuriyet düşmanı, demokrasiyi de tasfiye ederek faşizm kurmayı amaçlayan hareketlerini de gene sözde bir demokrasi söylemiyle perdelemek istemektedirler; ama bugün görünen tek bir gerçeklik vardır: Cumhuriyeti, Türklüğü ve demokrasiyi kurtarmak istiyorsak, tüm bu kurumların en büyük düşmanı olan AKP kapatılmalıdır.

Demokrasiye kurşun sıkan AKP’dir

Anayasa Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turunu iptal eden kararının hemen ardından Tayyip Erdoğan açıklama yaparak bunun demokrasiye sıkılmış bir kurşun olduğunu iddia etti ve Anayasa Mahkemesi’ni hedef gösteren bir tavır aldı. Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi kendisini korumayı amaçlayan mekanizmalarını bir türlü hazmedememektedir. Bir taraftan çok demokrat olduklarını iddia etmektedir; ama demokrasi kendisini korumak için kurumlarını devreye soktuğunda, AKP’nin ve Erdoğan’ın planları engellendiğinde elindeki tüm imkânları kullanarak bu sefer de sistemi kendi planları ve çağdışı bölücü-gerici ideolojileri ekseninde, yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır. Sadece yüzde 25’lik bir seçmen desteğiyle Meclis’in yüzde 70’ine hükmetmenin adını demokrasi koyan Kürt-İslam faşizmi her şeyi kendi planlarına göre yorumlamaktadır ve bu yönde bir psikolojik savaş yürütmektedir.

Bakın, Tayyip Erdoğan nasıl bir hırsla planlarını açıklıyor:

“TBMM’de alınacak karar doğrultusunda sandıklar kurulacak ve milletimizin iradesi oradan tecelli edecektir. Meclis’te Cumhurbaşkanını seçecek çoğunluk bulunamazsa, bizim arzumuz Cumhurbaşkanını halka seçtirmek ve iki sandığı aynı anda milletimin önüne koymaktır”.

“Anayasa Mahkemesinin kararı ile Cumhurbaşkanının Meclis’te seçilmesinin önü bloke edilmiştir. Yani bundan sonra gelecek parlamentoda Cumhurbaşkanı seçmek artık imkânsız hale gelmiştir. Bu aynı zamanda demokrasiye sıkılmış bir kurşundur.”

“Millet iradesinin kurumlarla uyumlu olması ne demek ya? Kurumların kendi arasında mutabakatı olabilir; ama milletin iradesini temsil etiği devleti yönetme iradesi her şeyin üzerindedir. Hükümetler egemen milletlerin temsilcisi olarak oradadır. Bunlar Atatürk üzerinden geçinen takım.”

Tayyip Erdoğan’ın üslubu gene tamamen kendisine özgü kabadayı usulündedir; ama bir farkla: Artık sinirlerinin ne kadar bozulduğu, tarzına daha da fazla yansımaktadır.

Tayyip Erdoğan, oyun oynamaktadır; ama oyunu artık hırsını ve Cumhuriyet, demokrasi düşmanlığını örtememektedir.

AKP’nin iktidar döneminin bir bilançosuna bakmak attıkları tüm adımların Cumhuriyeti ve demokrasiyi tasfiye planını hayata geçirmek amacıyla bilinçli bir şekilde atıldığını göstermektedir.

Tüm bu geçen seneler içerisinde TSK’nın Hilmi Özkök gibi bir ismin yönetiminde bulunmasının da etkisiyle Cumhuriyet kendini koruyacak bir mekanizmayı işletememiştir; ancak bugün bu mekanizma kendisini işletecek ellerde ve konumda bulunarak harekete geçince Tayyip feryadı basmaktadır.

AKP istediği yerde, istediği gibi at oynatırken her şey demokratiktir; ama ilk kez bir şeyler AKP için ters giderken halk hesap sorarken, millet “Ben Türk’üm!” derken, Ordu AKP’ye karşı olduğunu açıklayarak Cumhuriyeti koruma görevini yerine getirirken demokrasi ortadan kalkmaktadır!

Burada açık olmak gerekir. Demokrasiye sıkılan kurşun bizzat AKP’nin namlusundan çıkmıştır. Bunu onlar da biliyor. Cumhurbaşkanını halk seçtiği zaman kazanamayacaklarını da biliyorlar; ama bugün tek yapabildikleri şey psikolojik savaşla kitlesini koruma çabasıdır. AKP, Cumhuriyet rejiminin dengesini bozarak onu yıkma çabasındadır ve bunun önüne geçilmesi en önemli görevdir. Cumhuriyet kendisini yıkmak isteyenlere izin vermemelidir.

Cumhuriyet’in denge sistemini bozma çabası

AKP nasıl ki bir Cumhuriyet rejimini yönetmek amacıyla Cumhurbaşkanı seçtirmek istemiyorsa, demokrasi masallarını da demokrasi için anlatmıyor. AKP’nin tek bir siyasi bakış açısı vardır ve bu da Türk’ün ve Türk Devleti’nin birebir düşmanı olan Kürt-İslam faşizminden başka bir şey değildir. Şeyh Sait ya da Said-i Kürdi ne kadar demokratsa AKP de o kadar demokrat olabilir ancak.

AKP iyi bilmektedir ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli bir denge üzerine kurulmuştur. Başında Başbakanın bulunduğu hükümetle, başında Cumhurbaşkanın bulunduğu devlet arasında bir denge durumu vardır. Dolayısıyla hükümetler ve Başbakanlar ne kadar farklı politikalar izleseler de zaman içinde biri gidip diğeri gelse de Cumhuriyetin temel nitelikleri bu denge ile korunur ve değişmez. Sistemin omurgası buradadır. İki kurum birbirini dengeley