Bir roman olarak “Uluğ Bey’in Hazinesi”ndeki kurgu Türk romancılığında onu bir başyapıt haline getirir. İyi ile kötünün, ilerici ile gericinin, bilim ile yobazlığın, devrimcilerle döneklerin, yoksul halk ile zenginlerin mücadelesi aynı anda iç içe bir bütünlük içinde sunulur. Tarihi bir olay büyük bir ideolojik hesaplaşma sahnesi olarak seçilir ve devrimci bir direniş çağrısına dönüştürülür. |
Uluğbey’in Hazinesi
Adil Yakubov, bir Özbek Türkü ve 1926 yılında doğmuş. O dönemin Sovyetler Birliği’nde babası “milliyetçilik” suçlaması ile kurşuna dizildiğinde yıl 1944′müş. Buna karşın ve henüz 17 yaşındayken İkinci Dünya Savaşı’nda gönüllü olarak Sovyet Ordusu’na katılmış ve görev yapmış. Ordudaki görevi sırasında ilk romanı “Akranlar”ı yazmış ama ona ün kazandıran ilk romanı “Mukaddes”tir.
Yakubov’un başyapıtı “Uluğ Bey’in Hazinesi” ise sadece Özbek dilinin değil tüm Türk dilinin en önemli romanı diyebiliriz. Günümüze kadar 25 dile çevrilen bu roman Yakubov’u da Türk Dünyasının yaşayan en büyük romancısı yapmaktadırş.
Uluğ Bey (1393-1449) Timur’ un torunu ve Semerkand’ın hakimidir. Ama hükümdarlığı ile değil bilimadamlığı ile bilinir. Uluğ Bey dönemi, Türk tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Onun döneminde Semerkand dünya bilim ve kültürünün çekim merkezi olacaktır.
Uluğ Bey medresesinin girişinde “İlim öğrenmek erkek-kız bütün Müslümanlara farzdır” hadisi yazılıdır ve onun döneminde kız-erkek birlikte eğitim yapar. Aslında Atatürk’ten 500 yıl önce atılmış bir laik eğitim adımıdır bu.
Kurduğu rasathane ise dönemin en büyük gözlemevidir ve burada Uluğ Bey ünlü yıldız cetvellerini hazırlar. “Uluğ Bey Ziyci” olarak bilinen bu cetveller astronomi biliminde 400 yıl temel kaynak olarak okutulmuştur. Uluğ Bey’in gözlemlerinin bugünkü değerlere bile çok çok yakın olması onun dehasını ortaya koyar. Sadece astronomi değil matematikte de büyük bir alimdir.
Kurduğu medrese ve rasathanede iki önemli ismi daha görürüz. Birincisi Bursalı Kadızade-i Rumi’dir. Kadızade büyük bir bilgindir ama aynı zamanda Osmanlı vatandaşıdır ve Şeyh Bedreddin’in de hocasıdır. İkinci önemli isimse Uluğ Bey’in “manevi oğlu” Ali Kuşçu’dur. Ali Kuşçu daha sonra Semerkand’dan İstanbul’a gelecek ve Fatih Sultan Mehmet döneminde Fatih Medreselerinin hocalığını yapacaktır. Astronomi ve matematik alanında sadece döneminin değil sonraki çağların da en önemli isimlerinden biri olacaktır. Kopernik’ten önce güneş merkezli uzay sistemi yine Ali Kuşçu’nun çizimlerinde bulunacaktır!
“Uluğ Bey’in Hazinesi” Uluğ Bey ve dönemini anlatan ve tümüyle gerçeklere bağlı kalınarak yazılmış bir tarihi roman.
Bu romanda kendisini bilime adayan bir hükümdarı ve bilim ile din adamları arasındaki kavgayı görecek, Nakşibendî tarikatının hışmını üzerine çeken alim bir hükümdarla gerici güçlerin kavgasına şahit olacaksınız.
Ülkemizde de her dönem gericiliğin yayılmasına hizmet eden bu tarikatın kökleri dönemin Maveraünnehir’ine kadar uzanır. Bu romanda Nakşi Şeyhi Hoca Ahrar’ın kurduğu büyük sömürü çarkını, onun müritlerinin yobazlığını, devleti nasıl adım adım ellerline geçirdiklerini göreceksiniz. Okurken kendinizi 2002 Türkiyesi’ne koşar adım giderken bulacaksınız.
İlericilerle gericiler arasındaki bu büyük mücadelede Uluğ Bey çağlar sonrasına bir hazine bırakmak zorundadırlar. Hazineyi saklama mücadelesinde Ali Kuşçu ile zindana atılacak, kellenizin üzerinde kılıç sallanırken “dünya dönüyor” diyecek, kimi zaman çok zorlanacak ve yılgınlığa kapılacak ama kendinizi hep direnmek zorunda hissedeceksiniz…
Bir roman olarak “Uluğ Bey’in Hazinesi”ndeki kurgu Türk romancılığında onu bir başyapıt haline getirir. İyi ile kötünün, ilerici ile gericinin, bilim ile yobazlığın, devrimcilerle döneklerin, yoksul halk ile zenginlerin mücadelesi aynı anda iç içe bir bütünlük içinde sunulur. Tarihi bir olay büyük bir ideolojik hesaplaşma sahnesi olarak seçilir ve devrimci bir direniş çağrısına dönüştürülür.
Tüm bu ideolojik çerçevenin içinde aynı zamanda bir aile dramı işlenmekte, büyük bir aşk, büyük bir davanın yoldaşlığı ile iç içe geçmektedir. Tüm bu hikaye içinde özellikle psikolojik tahlilleri ile insanın içini okuyan yazar, abartısız bir şekilde Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sı ile kıyaslanabilecek bir başarıyı yakalamaktadır.
“Uluğ Bey’in Hazinesi” büyük bir hesaplaşmanın sarsıcı romanı.
Bu başyapıtı bir hazine gibi saklayacaksınız.
|
İbni Sina
“Köhne Dünya”da da tarihi konulara eğilen Adil Yakubov, iki büyük Türk bilgini İbni Sina ve Biruni’yi aynı romanda buluşturuyor.
Doktorların doktoru İbni Sina (980-1037) ile büyük astronomi dehası Biruni (973-1048) günümüzden 1.000 yıl önce bilimin ve aklın egemenliği için dönemin egemenleri ile büyük bir mücadeleye girişiyor ve köhne dünyanın temellerine bilimden bir balyozla vuruyorlar.
Gazneliler devletinin egemenlik alanını genişlettiği bir devirde aynı zamanda Türk bilimi de büyük bir atılım yaşayacaktır. Ebu Reyhan el Biruni daha sonra Birleşmiş Milletler tarafından “Binyılın Bilimadamı” ünvanına layık görülecektir.
Ülkemizde hak ettiği üne kavuşmasa da Biruni’nin bilim tarihi açısından büyük bir önemi vardır. Astronomi alanında uzmanlaşan Biruni dünyanın yuvarlak olduğunu Galile’den 1000 yıl önce keşfedecektir. Hatta daha da ileri gidecek ve dünyanın kendi çevresinde dönüp dönmediğini bir fizik problemi olarak ele alacaktır.
Dönemin bilim adamları gibi Biruni de tek yönlü değil çok yönlü bir bilimadamıdır. Aynı zamanda doktordur ve cerrahlık yapmıştır, eczacılığın kurucusudur, ileri bir matematikçidir. Ama bu fizik bilimlerin yanında sosyal bilimleri de başlatan isimlerdendir. “Hindistan Tarihi”ni kaleme alır ki bu hem bir tarih hem de coğrafya eseridir.
Hindistan’ın ünlü kurucusu Nehru da Biruni’nin “Hindistan Tarihi” içinde önemli bir değer olarak görüldüğünü şöyle anlatacaktı:
“Ben, sana Gazneli Mahmud’un yaptığı zulümlerden bahsettim. Fakat, henüz o dönemin başka büyük bir kişisinden bahsetmedim. Bu, El-Birûnî’dir. Sınırsız zulüm ve işkence devrinde hayatın kahrına maruz kalmasına rağmen, hakikat peşinde koşan büyük bir bilgin olarak yerini koruyacaktır…”
İbni Sina ise yalnızca doktorluğu ile bilinen bir bilimadamıdır ama aslında Ebu Ali İbni Sina da çok yönlü bir insandır. Felsefe çalışmaları son derece önemlidir ve İslam Felsefesi içinde kurucu bir rol üstlenmiştir. Bunun yanında matematikte önemli keşifleri vardır, tıpta ise gerçekten çağları aşan bir dehadır. İlaçla tedavi yöntemleri yanında cerrahlığı vardır ama çok daha önemlisi insan psikolojisini dikkate alarak önemli bir adım atar. Kendisinden 900 yıl sonra Freud’la gündeme gelecek psikanaliz kuramlarının bazılarını İbni Sina geliştirmiştir. “El Kanun” adlı kitabı Batı üniversitelerinde 400 yıl boyunca temel ders kitabı olarak okutulmuştur.
Yakubov’un bu eserinde kendileri Türk olduğu halde Türk sayılmayan bu iki Türk dehasını tanırken geçen bin yılda değişen pek bir şey olmadığını içten içe düşünecek ve “köhne dünya” gerçeği ile yüzyüze geleceksiniz.
Bir roman olarak ise egemenlerle halk arasındaki çelişkileri temel alan ve burada eşitlikçi halk hareketlerinin övgüsünü yapan eser, bu mücadele içinde iki bilimadamının hem hayatta kalma mücadelelerini hem de bilimsel çalışmalarını anlatır. Bu anlatım içinde her iki bilimadamının da psikolojik tahlilleri ile hayat yolları arasındaki bağlantıları kurgularken, bu iki dehanın ruh dünyasına ışık tutar.
“Köhne Dünya” adıyla yayınlanan bu romanı “İbni Sina” adıyla Türkiye Türkçesinde yeniden basarken, Türk okurların kendi tarihlerindeki ileri geleneği tanımalarını amaçlıyoruz.
İbni Sina ve Biruni’nin romanını severek okuyacaksınız…
|
Mukaddes
Mukaddes kısa bir roman ama kesinlikle bir başyapıt. Mukaddes, özünde bir aşk romanı ve bu yanıyla son derece sürükleyici. Kitabın erkek kahramanı Şerif, Mukaddes’i ilk gördüğünde içinde bir kaynama hissediyor ve “o an” aşık oluyor. Okurken aynı şekilde siz de Mukaddes’e aşık olacaksınız.
Bir okul sırasında yanınızda oturan genç kızın, onu daha önce hiç görmemenize, hakkında hiçbir şey -hatta adını bile- bilmemenize karşın nasıl olup da sizi bir anda kendisine aşık ettiğini çoğu delikanlı yaşamıştır ve romanı okurken belki de bu nedenle bir anda kendinizi aynı aşkın içinde bulacaksınız.
Fakat romanın odak noktası aşk gibi dursa da bu aşkın içinde geliştiği bir de toplumsal yapı ve kişisel seçim meselesi öne çıkıyor.
Şerif bir taraftan fabrikada işçidir ve üstelik örnek bir Sovyet işçisidir. Ailesi ise yine de çocuklarının okumasını, üniversiteye gitmesini ve mühendis olmasını istemektedir. Bu ise Şerif’i bir seçim yapmak zorunda bırakır; örnek bir emekçi mi olacaktır yoksa rahatı seçip aydın sınıfına mı katılacaktır?
Okumakla çalışmak arasında gidip gelen Şerif aslında sosyalizmin işçi kalmakla aydın olmak arasındaki tercihinin de bir romanı. Fabrikadaki işçi arkadaşları için okumak burjuva özentiliğidir ve emeğe ihanettir. Okumak kolayı seçmektir. Aslında Şerif de böyle düşünmektedir ama bir taraftan da ailesinin isteklerini kırmaya çekinmektedir.
Romanda dönemin sosyalist ideolojisi tartışılmaktadır ama bu tartışma sırasında kendinizi hiç de sosyalist olmayan ülkenizde bulacaksınız. Ailelerin “aman evladım oku da bizim gibi hayatın zorluklarını çekme” öğüdününse aslında nasıl büyük bir toplumsal trajedinin üzerini örttüğünü sorgulayacaksınız.
Yakubov’un eseri bu açılardan tam anlamıyla sosyalist emekçiliğe bir övgü olarak görülebilir ama aslında sosyalizmin ötesinde bir adalet arayışının ve toplumsal vicdanın, yaşamın özü olduğu gerçeğini bizlere en çarpıcı şekilde gösterdiğini anlayacaksınız.














Son Yorumlar