Archive Page 49

26
Şub
12

‘Bu kurultayı beceremediler’

İsa  Gök,  Ankara  Arena  Spor  Salonu’ndan  ayrıldı.

CHP Mersin Milletvekili İsa Gök, ”Bu kurultayı beceremediler. Bu kurultayı kanuna aykırı hale getirdiler, bu kurultayı iptale mahkum yaptılar” dedi.

Kurultay girişinde yaşanan arbede sonrası salondan çıkarılan Gök ile beraberindeki bir grup partili, Divan Başkanlığı’na ”Kurultay’ın hukuka aykırı olduğu” iddiasına ilişkin dilekçe verdikten sonra salondan ayrılışında gazetecilerin sorularını yanıtladı.

KURULTAY’DA  İSA  GÖK  GERGİNLİĞİ

Bir gazetecinin kendi isteğinizle mi dışarı çıktınız-” Diye sorması üzerine Gök, ”Zorla çıkarıldım” yanıtını verdi.

”Kurultayın açılması için gereken 625 sayısına ulaşılamadı, 583 imza ile kurultayın açılması kanuna aykırı” diyen Gök, sahte imzaların olduğunu da savundu.

Siyasi Partiler Kanunu’nun ilgili maddesine göre Medeni Kanun’un ve Dernekler Kanunu’nda aynen uygulanması gerektiğini belirten Gök, şunları söyledi:

”Bu bir tüzük kurultayıdır. Medeni Kanun’un 78. maddesi der ki; tüzük kurultayında tüzük değişikliği varsa delege tam sayısının üçte ikisi yani 840 imza zorunluluğu vardır. Medeni Kanun açıkça diyor ki: 840 imza yoksa kurultay açılamaz. Bu, kesin kanunsuzluk halidir. Bu durumda bu kurultayda yapılacak her şey iptale mahkumdur. Çünkü kanunen yok hükmünde. Biz CHP olarak ‘hukukun üstünlüğü’ diyoruz ama hukuk uygulanmıyor. Derdim partim hata yapmasın.”

-”Kurultay, ertelenmeli”-

Kendisinin kurultayın açılması için yeterli imzanın olmadığına yönelik dilekçesinin de kabul edilmediğini ifade eden Gök, imza sayısının yetersiz olmasından dolayı Kurultayın geç başladığını söyledi.

Gök, ”Genel Başkan, Kurultayı açtığında yine de sayı 583′tü, 600 dahi değildi” dedi. 840 imzaya ulaşılamadığı için kurultayın ertelenmesi gerektiğini dile getiren Gök, ”Birinci toplantıda çoğunluk sağlanamazsa ikinci toplantının yer, gün ve saatinin ilan edilmesi lazımdı ama Genel Merkez ikinci toplantıya ilişkin ilan da vermediği için bu tümüyle iptal. Hukuku bilmemek ancak bu kadar olur” diye konuştu.

”Yargıya gidecek misiniz-” sorusu üzerine Gök, ‘‘Kanun açık zaten. Ben Genel Başkanı uyarmak için bağırıyorum, önergeyi veriyorum. Ne Divan Başkanı önergeyi yerine koyuyor, ne kimse bakıyor ne de Genel Başkan…” dedi.

Kendisini gerçek CHP’li olarak nitelendiren Gök, ‘‘Bu kurultayı beceremediler. Bu kurultayı kanuna aykırı hale getirdiler, bu kurultayı iptale mahkum yaptılar. Hiç kimse benim partime bu rezilliği yaşatamaz, Genel Başkan dahil ” diye konuştu.

Kendisinin partiye hizmet etmeye çalıştığını anlatan Gök, ”Yanlış yapıldı, yanlışı uyarmaya çalışıyorum ancak tekmeyle, kavgayla, küfürle ceket yırtarak dışarı çıkarıyorlar. Hani demokrasi-” diye sordu.

Açıklamaların ardından Gök, aracına binerek Ankara Spor Salonu önünden ayrıldı.

26
Şub
12

“ATATÜRK” ADıNı ANMAMAK, ÇOK YıKıCı BİR YANıLGıDıR..!!!

Saygıdeğer  dostlar,

CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçtaroğlu’nun Genel Başkan olarak yaptığı konuşmalarda “ATATÜRK” adını anmaktan kaçınma tutumunu Tüzük Kurultayı’nda da sergilemesi üzerine gönderdiğim mektubu, ilgi ve takdirlerinize saygıyla sunuyorum.

Prof. Dr. Özer Ozankaya
Toplumbilimci

——————————————

“Sayın Kemal Kılıçtaroğlu

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı

Sayın Kılıçtaroğlu,

26 Şubat 2012 günü yapılan CHP Tüzük Kurultayı açış konuşmanızı, bir bilim insanı ve CHP seçmeni olarak, baştan sona dikkatle dinledim.

Böyle konuşmaların, söyledikleri kadar söylemedikleriyle de önem taşıdığı açıktır.

Bu konuşmanızda CHP’nin ulus ve ülkemize yaptığı ve her birisi kurtarıcı değerde olan hizmetleri dile getirirken, yalnız CHP’nin değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin de kurucusu olan, bütün uygar insanlığın en içten ve sonsuzluğa değin sürecek saygı ve sevgisini kazanmış olan ATATÜRK’ü, ulusunun O’na verdiği ATATÜRK adıyla anmama tutumunuzu sürdürmekte oluşunuzu çok derin üzüntü duyarak yadırgadım.

İdeolojisi asla “demokrat” olmayan, çünkü proletarya diktatörlüğüne inanan bir ozanı ikide bir adıyla anıp, “Özgürlük ve bağımsızlık” ülküsünün tutkun ve seçkin önderini, ulusunun armağanı olarak en büyük mutluluk duygusuyla kullandığı, aynı zamanda içindeki “TÜRK” adına uygar insanlığın her zaman saygısını kazandıran ATATÜRK adıyla anmamanın, “demokrat”lıkla, özgürlük- ve bağımsızlık-severlikle, haktanırlıkla, mertlikle, birleştiricilikle, sevgiyle … bağdaşmayacağı açıktır.

Yakındığınızı söylediğiniz ve günümüzde “post modern” biçim alan “emperyalizm”i yenilgiye uğratmanın da insanlık tarihindeki tek uygar, insancıl, çağ açıcı, en geçerli yolunu eylemli olarak gösteren ve ulusu tarafından tam da bu özelliklerini simgelemek üzere ATATÜRK olarak adlandırılan, yalnız Türk tarihinin değil tüm insanlık tarihinin eşsiz yücelikteki bu düşünür önderini gerçek adıyla anmamakta gösterdiğiniz diretme, kanımca yalnız bu üstün kişiliği değil, kılcal damarlarına dek ulaşmak gereğini söylediğiniz Türk ulusunu da tanımıyor, bilmiyor olmakla açıklanabilir ancak.

Sayın Kılıçtaroğlu, Türk ulusu ATATÜRK adını duymaktan yalnızca mutluluk duyar! Türk ulusu ve özellikle Türk gençliği, ulusal egemenlik düzeninden kadın haklarına, uçak yapmaktan demiryolu döşemeye … değin sizin bugün Kurultayda CHP’nin Türk ulusuna yapmış olduğunu ancak bir bölümüyle söyleyebildiğiniz gerçekten kurtarıcı nitelikteki bütün o hizmetlerin, ATATÜRK’ün önderliği sayesinde gerçekleştiğini dile getirmenizi bekliyor!

ATATÜRK’ün, hangi siyasal düşüncede olursa olsun demokrasiye inanan tüm Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ortak paydası olduğunu haykırmanızı bekliyor. Aşık Veysel’in AĞIT’ı, bunun tanığı ve kanıtıdır.

ATATÜRK adından rahatsızlık duymak, O’nun önderliğinde kurulan çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal ve toplumsal düzenini yıkmak isteyen AKP yönetimiyle sömürgeciliği ayıp saymayan ABD/AB hükümetlerinin politikasıdır.

Bir uygarlık projesi değerindeki üstün düşünce önderliğini simgeleyen ATATÜRK’ün adını ağza almamak, CHP’ye seçim kazandırıp çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetme şansı sağlamak şöyle dursun, ancak Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk bağımsızlığını yıkmayı amaçlayan BOP’un bilerek ya da bilmeyerek örtülü eşbaşkanlığını yapmak işlevi yerine geçer, kanısındayım!

Eğer bu tutumunuz, “Çağdaş Türkiye”nin ve O’nu simgeleyen ATATÜRK’ün elele vermiş iç ve dış düşmanlarının hışmını çekmemek gibi bir kaygının sonucu ise, bunun da çok yanlış olduğuna inandığımı izninizle belirtmek istiyorum. Çünkü bir bilgece deyişin belirttiği gibi “Kötüler korkak olur.” ATATÜRK adının bayraklaşmış gücünü göstermeniz, yerli, yabancı kötücüllerin yüreğine korku ve yılgı salar; onları inlerine çekilmek zorunda bırakır. Anmamanız ise, onların gözüpekliklerini arttırır, yıkıcı niyetlerini kolaylaştırır.

Sayın Kılıçtaroğlu, bu eleştiri ve uyarılarımı “Dost acı söyler” ilkesi ışığında, Türk Devrimi üzerine geniş araştırma ve yayınlar yapmış bir bilim insanının içtenlikli görüşü olarak karşılayacağınıza inanıyor, saygılar sunuyorum.

Prof. Dr.  Özer  OZANKAYA  /  Toplumbilimci

http://www.ilk-kursun.com/haber/96913

26
Şub
12

“Yunan ordusu halifenin ordusu sayılır. Hiç de zararlı bir topluluk değildir. Asıl kafası koparılacak mahlûkat Ankara’dadır.” (!!!!!)

“İskilipli   Atıf  Hoca’ya   devletten   iade-i  itibar”

BASIN  AÇIKLAMASI

“Çorum’un İskilip ilçesindeki İskilip Devlet Hastanesi’nin ismi İskilip Atıf Hoca Devlet Hastanesi olarak değiştirildi.

İskilipli Atıf Hoca’nın adı, Sağlık Bakan Yardımcısı Agâh Kafkas’ın da katıldığı törenle memleketi İskilip’teki devlet hastanesine verildi. Hastanenin önünde yapılan törende, İskilip Devlet Hastanesinin tabelası, ”İskilip Atıf Hoca Devlet Hastanesi” olarak değiştirildi.

Törende konuşan Sağlık Bakan Yardımcısı Kafkas, Atıf Hoca’nın İstiklal Mahkemelerinde idam edilmesinin cumhuriyet tarihinin karanlık noktalarından biri olduğunu belirten Kafkas, bir din âliminin hukuksuzluğun kurbanı olduğunu kaydetti.” (Tarih 24 Şubat 2012 Cuma, İskilipli Atıf Hoca’ya devletten iade-i itibar)

Türkiye’nin aydınlık ve çağdaş yüzünü değiştirmeye çalışan, Eğitimi çağdaşlıktan uzaklaştırarak küçük çocukları nerede ise medrese eğitimine Yönlendiren, İlköğretim öğrencilerini Umre’ye gönderen zihniyet, Said-i Kürdi’ye – İskilipli Atıf Hocaya, Dersim olaylarına itibarlarını iade etmeye çalışıyor.

İskilipli Atıf Hoca: Teali İslam Cemiyeti Reis-i Evveli olarak yayınladığı bildiride aynen şunları söylemiştir:

“Mustafa Kemal ve Kuvvayı Milliye maskaraları Yunan askerlerinin önünden kaçıyor. Bu eşkıyaları ve asileri en kısa zamanda bertaraf etmek hepimize farzdır.

Siz bu zalimlerin cinayetlerine daha ne kadar göz yumacaksınız?”

Cumhuriyetin ilanı, harf devrimi, şapka devrimine karşı çıkan İskilipli Atıf Hoca:

“Yeni harfleri kullananlar cehennemde yanacak”, “Şapka giymek küfürdür, dinsizliktir”

Diyerek halkı Kurtuluş hareketine ve devrimlere karşı kışkırttığından Devrim karşıtlığından ve İşgal güçleriyle işbirliği yaptığı için yargılanmıştır.

“Yunan ordusu halifenin ordusu sayılır. Hiç de zararlı bir topluluk değildir. Asıl kafası koparılacak mahlûkat Ankara’dadır.”

İktidar hükümeti, toplumu gündemden uzaklaştırmak ve Laik demokratik Cumhuriyet’e ve Ulus Devlet’e karşı başlattıkları karşı devrimi sürdürmek için, tarihin geçmiş olaylarını ısıtarak topluma sunuyor. Ülkemiz ise her yönden yangın yerine dönmüşken, İktidar hükümeti günün sorunlarına çare bulmak yerine, Tarihi çarpıtarak “cambaza bak” oynuyor…

Osmanlı’nın mandacılığa razı olan, İngiltere ve Amerika’nın vesayetine girmeyi kabul eden köhne yapısından yeni bir Devlet kuran ve bağımsız onurlu bir Ulus yaratan yüce önder Atatürk’ün kendisine ve Devrimlerine karşı başlatılmış karşı savaş, Atatürk’ün kurduğu Mecliste ve Çankaya’da oturan siyasetçiler tarafından yönetiliyor!

Türk toplumu, İktidar tarafından etnik yapısı, inancı, düşünceleri yönünden sürekli olarak bölünerek toplum kamplaştırılıyor. Taraflar birbirine düşman kılınıyor. Başbakan dindar gençlik yetiştirmekten bahsederken aynı gençliğin kindar da olmasını öğütlüyor!

Kime  karşı  kindar ?

Hepimizin üzerinde dikkatle durmamız gereken konu şudur; Türkiye bu dibi görünmez olan karanlık çukura neden itilmeye çalışılıyor?

ABD ve AB ile İsrail’in küresel emperyalist politikaları ülkemizi parçalayarak bölmek, Kürdistan kurmak ve Ermenistan’ı tekrar yapılandırarak, Condelizza Rice’ın açıkladığı gibi Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da 22 Ülkenin sınırlarını ve yönetimleriyle birlikte yönetim şeklini de değiştirmeyi amaçlamaktadır. Ilımlı İslam projesinin deneme laboratuarı Türkiye’dir.

CIA eski yöneticisi, ABD Dışişleri Bakanlığı görevlisi Graham FULLER’in aşağıdaki deyişini hatırlatmak isterim;

“Türkler  Kemalizm’i  terk  edip ılımlı  İslam’ı  benimsemelidir.   Ilımlı  İslam,  Kemalizm’i  silmeye  yönelik  bir  karşı  devrimdir.   Bu  devrimin  karşısındaki  tek  güç  Türk  Ordusu  ile  ulusalcı  aydınlardır  ve  TASFİYE  EDİLMELERİ  gerekir”

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Ulusal yapısı, Ulus Devlet, Ulusal Bilinç yok edilmeye çalışılmaktadır. Emniyet Genel Müdürlüğü de Ulusalcılığı suç grupları arasına almıştır.

İşte bu nedenlerin doğurduğu sonuç yakın tarihimizde Devlet’e başkaldırma isyanlarını ve önderlerini aklamaya giden yolu açmıştır. Bu tavır, Devlet’i yönetenlerin uygulamalarıyla Cumhuriyet rejimine ve Atatürk’e ve Devrimlerine karşı bir başkaldırmaya dönüşmüştür.

Bu günün siyasetçilerine ve Kamu yöneticilerine, görev yaptıkları Devlet makamlarını veren Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu Atatürk’e ihanet edenler, geçmişte ülkemizi işgal edenlerle birlik olan, İngiltere’ye, Fransa’ya, Yunanistan’a, Amerika’ya hizmet edenlerin koruyucusu olmaları ne yaman bir çelişkidir.

Düşmanla  işbirliği  yapanlara  iade-i itibar  yapılması  akıl  durmasıdır.

Bunu  yapanlar,  Kendi  Ulus  Devletine  ve  kendi  varlığına  ihanet  halindedirler.


YÖNETİM  KURULU  ADINA    MAHMUT  ÖZYÜREK

ADD  ISPARTA  ŞUBE  BAŞKANI

26
Şub
12

CHP’DE RENKLİ DEVRİM

Bir süredir temel kavramların ve pratiklerin “Neo” eki ile içeriklerinin değiştirildiği, anlamlarından koparıldığı ve bambaşka mecralara doğru sürüklendiğini görüyoruz.

Yeni liberalizmden Yeni Kamu Yönetimine kadar uzanan bu yozlaştırılma sürecinde ülkemizde de “Yeni CHP” ile karşı karşıya kaldık.

21. yüzyılda küresel güçler, ulus devletlere karşı  savaşlarını  yoğunlaştırdılar.

Bu küresel savaş, iki yoldan yürütülmeye devam ediyor. Ulus devletlerle savaşın ülke dışındaki ağları olduğu gibi, ülke içinde de yeni şebekeler yaratarak devletleri ve ulusal çıkarları savunan güçleri yok etmeye çalışıyorlar. Küresel proje, ulus devletleri iki koldan etkisizleştirmeye çalışıyor; Birincisi, ülke dışındaki küresel güçleri kullanarak ve ikincisi, ülke içinden ulusal işbirlikçiler ve terörist-ayrılıkçı hareketler yoluyla.

Ulus devletlerin ekonomi politikalarına yön veren, uluslararası ilişkilerini denetleyen, işgaller ve Renkli Devrimler hazırlayan, ülkeleri borçlandırıp dışa bağımlı kılan küresel bir savaş yürütülüyor. Bu savaştaki unsurlardan bir kısmı gizli örgütlerken, bir kısmı da açık biçimde faaliyet gösteren uluslararası ve ulusal “sivil” toplum örgütleridir. Açık faaliyet gösteren küresel örgütler arasında IMF, Dünya Ticaret Örgütü ve OECD gibi doğrudan bu amaçla kurulmuş uluslararası organizasyonlar da bulunmaktadır. Bu küresel seferberliğin amacı, ulus devletlerin egemenliklerini sınırlamak, ekonomilerini ve dış politikalarını denetlemek, ülkeleri güçsüz kılmak ve ekonomik-siyasi istikrarsızlıklar yaratılması için projeler üretmektir. Kısacası, temel amaç küresel güçlerin isteği doğrultusunda güçsüz devletler yaratmak, dünyayı ekonomik ve siyasal alanda yeniden düzenlemektir.

Küresel emperyalist projenin ulusal çaptaki uzantılarından ilki, ulusal işbirlikçileridir. Bu amaçla yaratılan ve işbirlikçilere milyonlarca dolar dağıtan küresel kuruluşlar bulunmaktadır. Bu güçler, Rusya’da Vladimir Putin öncesinde ulusal işbirlikçiler yaratmak amacıyla 2 milyar dolar para dağıtmışlardır. Bu para dağıtma ağının birçok ülkede uzantıları olduğu gibi Türkiye’de de (özellikle bazı “sivil” toplum örgütlerine) her yıl yüz milyonlarca dolar dağıtılmaya devam ediyorlar. Küresel işbirlikçiler, dış güçlerin çıkarları lehinde lobi oluşturmak, hükümetleri ve kamu yönetimini denetim altına almak, ulusal çıkarlara karşı eylemler ve söylemler geliştirmek, ulusal kimliği yok etmek, ulus devleti etkisizleştirmek ve ülkenin savunulmasını üstlenen güçlü kurumlara karşı psikolojik savaş yürütülmesi için kullanılmaktadırlar.

Küresel projenin ulusal çaptaki ikinci ayağı ise ulus devlet içinde istikrarsızlık yaratan oluşumlardır. Bunlar arasında silahlı mücadele veren terör örgütleri, ulus-devlete karşı silahlı siyasi hareketler, etnik ve bölücü oluşumlar, muhalif dinsel tarikatlar ve değişik biçimlerdeki diğer devlet karşıtı örgütlenmeler bulunmaktadır. Bu güçlerin küresel askeri örgütlenmeleri de gizli ve açık biçimde yapılandırılmış olup Gladio türü örgütler, bu güçlerin gizli ve küresel güçlerce yönlendirilen etkili silahlarından birisidir. Bu devasa küresel projenin amacı, ulus devlet içinde istikrarsızlık yaratmak, vatandaşın devlete duyduğu güveni zedelemek, siyasi ve ekonomik istikrarsızlık yaratarak ülkenin kendine yeterli bir noktaya gelmesini engellemektir. Sonuçta, amaçları, bağımsız ve güçlü ulus devletleri ortadan kaldırmaktır.

Yeni  Renkli  Devrimler

Soğuk Savaş sonrasında eski sosyalist ülkelerde gerçekleştirilen Renkli Devrimler, bugün yeni kıtalara ve yeni ülkelere yayılmaya devam ederken, renkli devrimlerin ülkeler boyutunu aşıp kurumlar boyutunda boy gösterdiğine tanık olmaya başladık. Bu yeni süreçte sivil toplum örgütleri ve siyasi partiler, yeni renkli devrimlerin hedefinde yer almaya başladılar. Yazımızın başlığındaki “CHP ve Renkli Devrimler” konusu da bu nokta ile ilişkilidir.

Gürcistan’da “Gül Devrimi”, Ukrayna’da “Turuncu Devrim” ve Kırgızistan’da “Lale Devrimi” ile başlayan Renkli Devrim sürecinin bugünlerde Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki post-modern işgallere olanak tanıyan planlanmış “halk” hareketleri ile sürmesi karşısında, ulus devletlere yönelik renkli devrim projeleri devam ediyor. Bu ülkeler arasında Suriye, Mısır, Yemen, Tunus, Libya ve Azerbaycan, Ermenistan, Beyaz Rusya, Tacikistan, Kazakistan ve Kırgızistan ev Türkiye de bulunuyor. Bu ülkelerin bazılarında renkli devrimler çoktan başarılmış durumda.

Renkli devrimleri yaratmak için birçok ülkede benzer bir dizi strateji ve taktik uygulanmış ve uygulamaya devam ediyor. Bu yöntemlerin başlıcaları şunlardır: milli güçlerin parçalanıp güçsüzleştirilmesi, işbirlikçi basın-yayın organları ağı oluşturulması; renkli devrime öncülük edecek eğitimli ve genç devşirmelerin yetiştirilmesi; renkli devrim öncesinde muhalefetin bir lider ve dış destekli bir siyasal hareket etrafında bütünleştirilmesi, bütün muhalefet odaklarının satın alınması, satın alınamazsa tasfiye edilmesi, muhalefet hareketlerinin yaygınlaştırılması ve geniş katılımlı gösteriler örgütlenmesi konusunda uluslararası sivil toplum örgülerinde çok sayıda genç liderin eğitilmesi ve finans desteği ile teşvik edilmesi; NED, IRI, Albert Einstein Enstitüsü (AEE), Freedom House, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın denetimindeki USAID ve BM Kalkınma örgütü olan UNDP tarafından küresel güçler denetimindeki örgütlerle ve işbirlikçiler ile muhalif hareketlere mali ve stratejik destek verilmesi (örneğin NED, 6 kıta ve 90 ülkede bu faaliyetleri yürüttüğünü kendi internet sayfasından duyurmaktadır); toplum mühendisliği çalışmaları ile yeni tür protestolar, tiyatro ve sinema etkinlikleri, halk konserleri, mitingler düzenlenmesi ve bu etkinliklerde motive edilen genç kitlenin protesto gösterileri için meydanlara yığdırılması; facebook ve twitter gibi internet üzerinden belirli merkezler denetiminde yaygın ve geniş bir kitle iletişim aracı yaratılması ve iletişim aracılığıyla kitlelerin yönlendirilmesi ve eğitilmesi; renkli devrimlerin propagandasını yapan iletişim örgütleri, tv, radyo, internet siteleri oluşturulması, gazete ve dergi çıkarılması ile her türlü propaganda aracının yaratılması ve kullanılması; muhalefetin kontrollü bir siyasi hareket ve denetim altına alınmış ve yetiştirilmiş işbirlikçi güdümlü bir lider etrafında birleştirilmesi ve uluslararası sivil kuruluşların katkısıyla gösteri ve emperyalizmin gözden çıkardığı yönetimlere karşı protestoların organize edilmesi; bütün bu önlemlerin bir proje doğrultusunda aynı anda ve birbiriyle uyumlu olarak yaşama geçirilmesi ve aynı anda uluslararası destek sağlanarak emperyalist müdahalelerin zemininin hazırlanmasıdır.

Renkli  Devrimin  Arkasındaki Küresel  Güçler

Renkli Devrimlerin kimler tarafından organize edildiği, kimler tarafından desteklendiğiyle yakından ilişkilidir. Özellikle finans desteğinin kimler tarafından yapıldığı, bu konuda önemli ipuçları vermektedir. Renkli Devrimlerin sponsorları; George Soros fonları, National Endowent for Democracy (NED), BM Kalkınma Programı olan UNDP, IRI, bütün bunlara kaynak sağlayan ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı USAID ve diğer ABD istihbarat örgütü denetimindeki uluslararası örgütlerdir. Bütün bu örgütler, ABD tarafından ve özellikle ABD istihbarat örgütlerince denetlenmekte, yönlendirilmekte ve yönetilmektedir.

Kısa  ve  net  biçimde  ifade  etmek  gerekirse,  renkli  devrimlerin  arkasında  küresel  güçler  bulunmaktadır.

Bunlar  arasında  ABD’nin  rolünü  en  başat  olarak  görmek  gerekir.

Renkli  CHP

Renkli   devrim   projelerinin   amacı,   bağımsız   ve  

güçlü   ulus   devletlerin  yerine   işbirlikçi   pezevenk

yönetimlerden   oluşan   yeni   devletler   oluşturmaktır.

Bugüne kadar devlet kurma fikriyle iktidar partileri yaratan renkli devrim projeleri, son zamanlarda muhalefet partilerini ve devletlerin önemli kurumlarını da ele geçirmeye başlamıştır.

Bu  açıdan  Türkiye,  iyi  bir  örnek  oluşturmaktadır.

Birkaç  ay  önce   “CHP :  Made  in  USA”  isimli  bir  makale  kaleme  almıştım.

Bu makalede, “CHP’nin yeni Genel Başkanı’nın ABD derin devletinin para oyunlarının finans kaynağı olan George Soros’un Açık Toplum Enstitüsü’nün çizgisindeki TESEV isimli örgütün kurucusu olduğu ortaya çıktı” diye yazmıştım.

Makalemden bir süre sonra CHP Genel Başkanı, TESEV kurucusu olduğunu kabul ettiği gibi, bu örgütten istifa etmeyeceğini de açık biçimde dile getirdi.

Peki  daha  sonra  neler  oldu ?

Wikileaks belgelerinde Deniz Baykal sonrası CHP için yapılan planlar ortaya çıktı.

Bu planlar arasında Deniz Baykal yerine CHP Genel Başkanlığı koltuğuna getirilecek bir isimle ilgili bilgiler de vardı.

Bu  isim,  Kemal  Kılıçdaroğlu  idi.

Türkiye’de yalnızca ulus devleti ortadan kaldırıp işbirlikçi bir yönetim oluşturulması ile yetinilmediği, ana muhalefet partisi CHP’nin de renkli devrim projesi kapsamında yeniden dizayn edildiği anlaşılıyor.

Bu  durumda  Yeni CHP,  bir  renkli  devrim  projesi  olarak  önümüzde  durmaktadır.

Renkli Devrim ve Renkli CHP projesine karşı Türkiye Cumhuriyeti’ni yaşatma mücadelesi verecek güçlerin çıkış noktasının yeni bir SOL PARTİ’de mi, yoksa başka seçeneklerde mi aranması gerektiği konusundaki düşüncelerimi daha sonraki makaleme bırakmak istiyorum.

Ancak,  bu  makalede  vurgulanması  gereken  son  bir  nokta  olduğuna  inanıyorum.

Renkli   CHP,   Türkiye   Cumhuriyeti’ni   yok   etmeye  

çalışan   küresel   güçlerin   Türkiye’deki   birçok

taşeronlarından   sadece   birisidir.

BU   KADAR   BASİT…

Birol  ERTAN

http://www.ilk-kursun.com/haber/96897 Okumaya devam edin ‘CHP’DE RENKLİ DEVRİM’

26
Şub
12

CAMCıKLAR

Tayyip  Bey  teknolojiyi  çok  sever.

Yapacağı  konuşma  için,  güvenlik  görevlilerinden  önce,  halk  dilinde “Camcıklar”  denen  “Prompter’i”  yani  cam  ekranları  taşıyanlar  giderler.

Camcıklar ;  Camları  kurarlar,  boylarını  Başbakan’ın  boyuna  göre  ayarlarlar  ve  korku  içinde  beklemeye  başlar.

Çünkü  en  ufak  bir  hatada,  ana – avrat  küfür  işitmek, işten  kovulmak  da  vardır.

Başbakan Erdoğan, konuşma yapılacak yere havadan helikopter eşliğinde, karadan motosikletli polisler, trafik otoları, dev gibi ciplerden oluşan koruma ordusu, cemmırlar ve takipçileriyle, yüzlerce araçtan oluşan bir konvoyla gelir. Konvoy çok ihtişamlı olmalı, gelen Başbakan değil sanki işgal orduları komutanı gibi karşılanmalıdır.

Başbakan kürsüye çıkar ve konuşmasını sular-seller gibi camdan okumaya başlar. Sinirlenip camda yazan metnin dışına çıkarsa, o an hayat camcıklara zehir olur. Çünkü konuşmanın bütün düzeni alt üst olur. Başbakan, tekrar camda yazanı okumaya karar verip cama baktığında her şey hazır olmalıdır.
Bir defa aksaklık olmuş ve Başbakan “şimdi rakamları veriyorum” diye 6 kez tekrarlamak zorunda kalmıştı.Nasıl tekrarlamasın camda rakam yazmıyordu ki. İşte o gün camcıklar için en kara gün idi, ilk dayağı o gün yemişlerdi…

Başbakan, Gençlik Kolları Kongresine de camcıkların hazırladığı yazıyı evinde, televizyondan okuyarak ve oturarak seslendi…

Başbakan Erdoğan’ın bu okumasını Tire yakınlarında ki bir köyde adına, “vatandaş” denen kişilerle beraber dinledik; Konuşma bitince çarıklı erkânı-harp tipi yorumlar başladı;
*Macuncu Bülent; Tayyip Bey, milletle aynı yöne bakmayan her girişim gayrimeşrudur, dedi. İyi de benim baktığım yönü hükümet ne biliyor? Benim baktığım yerden, ödeyemediğim banka kredisi yüzünden elimden giden tarlam görünüyor. Yabancıların sahip olduğu bankalar, Trakya’nın yarısına sahip oldular. GAP civarı da aynı… Sorumlusu kim ?
*Hamsi Hayati; Seçilmişleri, atanmışlara ezdirmem diyor, sen 10 senedir iktidardasın. Bu atanmışları sen mi atadın, cemaat mi atadı ?…
*Motorcu Ömer; Dindar gençlik diyor, gelsin bu kahveye aç ve işsiz gezen gençleri görsün. Aç ve işsiz genç dindar olsa ne olur, olmasa ne olur?
*Yumuşak Bekir; Ah Tayyip ah Libyalılara, Suriyelilere baktığın gibi bize baksaydın seni top bile yıkamazdı ama geçti gayrı.
Libyalılar hem otelde kalıyorlar, hem de bizim adamlarımızı dövüyorlar.
Van’da ise garibanlar çadırda donuyorlar. Devlet yardımı almak için illâ,
“ARAP” olmak mı lazım !…

Bu arada son bombayı “Kayserili Kıbrıs Gazisi Gül Dede” patlattı;
*Tayyip bak Almanya’da 41 yaşında bir Savcı, Alman Cumhurbaşkanını burnundan yakalayıp indirivermiş. Ne iş bu? Söyle bakalım; Almanlardaki Demokrasi bizimkinden geride mi?
Bizde memura bile dokunamayan Savcı, Alman Cumhurbaşkanının paçasını nasıl aşağıya alıyor? Deniz Fenercileri bizim Savcılar saldı, Alman Savcılar hapse attılar. Ya bizde ki Savcılar da Almanlaşırsa ne yapçez ?…

Gerçekten,  şu  Alman Savcılar “Kısa  Dönem”  için  Türkiye’ye  gelseler,  neler  olurdu  acaba !…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle  /  25 Şubat 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/96796

26
Şub
12

Hasan Âli YÜCEL’İN 51. ÖLÜM YILDÖNÜMÜ

Cumhuriyet  Türkiyesi’nde  eğitim  ve  kültür  alanında  son  derece  kapsamlı  ve  önemli  reformlarını  gerçekleştiren,  Anadolu  köylüsünün  okumaz – yazmazlığı  ve  geri kalmışlığına  çözen   ‘bize özgü’  Köy  Enstitüleri  projesini  kurup  yürüten  öğretmen,  şair,  yazar  ve  Milli  Eğitim  Bakanı  Hasan  Âli YÜCEL’i,  ölümünün  51.  yıldönümünde  anmak,  uygar  bir  dünyanın  özlemini  çekenler  için  bir  insanlık  görevidir.

Ayrıca  Yücel’i  henüz  tanımamış  olan  yeni  kuşakların  onu  bilip  anlaması gerekir.

16 Aralık  1897’de  istanbul’da  doğdu.

Babası Ali Rıza Bey,Annesi Neyire Hanım ve Eşi ise Gülsüm Refika Hanımdır.   Ailesi  ekonomik  bakımdan  iyi  koşullardadır.

Ailede  ilk  ve  tek  çocuk  olarak  geniş  bir  ortamda  büyür.  Gelişiminde  içine  doğduğu  ortamın  etkisi  (örneğin  Mevlevilik)  görülür.

Eğitimine 1906’da Mekteb-i Osmani’de başlar ve Vefa Lisesi’nde sürdürür.  1908’de  2. Meşrutiyet  dönemine tanık olur ve ilk kez sihirli bir sözcük olan ”hürriyet” ile karşılaşır. Liseye devam ederken Ülkemiz Balkan bozgununu yaşar. Bu yıllarda bütün harçlığını kitaplara harcadığını söyler. “Gece  sabahlara  kadar  mum  ışığında  durmadan  okuyordum”  demiştir.

Birinci Dünya savaşının patlamasıyla 1915’te Lise son sınıfında iken askere alınır. Savaştan sonra okulu bitirir ve İstanbul Hukuk Fakültesine girer,Hocasının birisi ile tartışır,fakültesinden ayrılır ve Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne (Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi olarak) kaydolur. Bu yıllarda İfham gazetesinde çalıştı ve daha sonra Dergah dergisinde şiirleri yayımlandı.

Üniversite eğitimi sırasında,dönemin önemli şair, yazar, edebiyatçı ve Ziya Gökalp gibi düşünürleri ile tanıştı. Akşam gazetesinde yazılar yazdı. Yabancı düşünürlerin fikirlerinin tartışıldığı toplantılara katıldı.

İzmir işgalden kurtulduktan 3 ay sonra, 9 Aralık 1922’de İzmir Erkek Öğretmen Okulunda Türkçe öğretmeni olarak görevine başladı. Öğretmenler Birliği ve Türk Ocağının kuruluşunu gerçekleştirdi. 3 Şubat 1923’ te İzmir’e gelen Gazi Mustafa Kemal, halkla bir toplantıda savaş sonrası durumu konuşurken Hasan Ali, Gazi’ye :  “Okulların yanında fosil haline gelmiş medreselerin yaşatılıp yaşatılmayacağını” sorar. Gazi bu sorudan çok memnun olur ve düşüncesini söyler.

1924’te İstanbul’a dönen Yücel, Kuleli Askeri Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi ve Galatasaray Lisesinde çeşitli dersler verdi. Gençlerle yeni fikirleri tartışır,onların ufuklarını açardı.

1926’da  Can  ile  Canan  adında  ikizleri  ve  1936  yılında  Gülümser  adında  bir  kızları  doğdu.

1926 yılında  İstanbul’da  müfettişliğe,  sonra  da  Maarif  Müdürlüğüne,  1929’da  ise  Maarif  Vekaleti  (Milli  Eğitim  Bakanlığı)  Teftiş  Kurulu  Üyeliğine  atanır.

Yazı ve dil konuları ile uğraşırken, Tevfik Fikret’in bir şiir kitabını Latin Harfleri ile yayımlar.  (Bu, Türkiye’de  Latin  harfleri  ile  yayımlanan  ilk  kitaptır).

1930’da Fransa’da okulları ve ilgili mevzuatı incelemek üzere bir yıllık bir süre ile görevlendirilir. Batının uygarlığı ile tanışır, konser, opera ve tiyatro gibi sanatsal etkinlileri izler.

Serbest Fırka kurulmuş ve kısa sürede kapatılmıştır. Anadolu’nun durumunu bizzat incelemek üzere büyük bir geziye çıkan Gazi Mustafa Kemal, çeşitli Bakanlık  temsilcileri  (Milli  Eğitim’den  Hasan  Ali’dir)  ile  yola  çıkar.  Bu Anadolu gezisi sırasında Gazi ile önemli görüşme ve fikir alış verişinde bulunurlar.

Bir  örnek  şudur :  Atatürk çevresindekilere bir soru sorar :  ”Türk  Milleti  kendini  ne  zaman  kurtulmuş  sayabilir ?”.

Yanındakiler  çeşitli  tipte  yanıtlar  dile  getirirler.

Hasan  Âli ise,  “Paşam, Türk  Milleti  ne  zaman  kurtarıcı  ihtiyacını  duymayacak  hale  gelirse,  o  zaman  kurtulmuş  olur”  yanıtını  verir.

Gazi :  ”Hepiniz  güzel  fikirler  söylediniz.  Fakat  bu  çocuğun  ileri  attığı,  üzerinde  derin  derin  düşündürmeye  değer  bir  fikirdir”  der.

Ayrıca  Gazi  ile  Yücel  ‘dilde  arılaşma’  konusunu  da  konuşurlar.

Bu gezi ardından 12 Temmuz 1932’de Dolmabahçe Sarayında yapılan toplantıda “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” kuruldu. Hasan Ali bundan sonra, Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğüne, sonra da Orta Öğretim Genel Müdürlüğüne getirilir.

1934’te Cumhuriyet Halk Partisine dilekçe ile adaylık için başvurur ve İzmir’den Milletvekili seçilir.

1935-37 yılları arasında yayınladığı yazılar, kitap ve yazıları Yücel’in eğitim ve kültüre olan ve daha sonra olabilecek önemli katkılarını ortaya koymaktadır.

Atatürk 1938’de vefat edince naaşını TBMM adına taşıyacak ve kur’a ile seçilen 12 milletvekili arasında yer alır.

Cumhurbaşkanı  İ.İnönü’nün  desteği  ile  28  Aralık 1938’de  kurulan  Celal  Bayar  Kabinesinde  Maarif  Vekili  (Milli  Eğitim  Bakanı)  olur.

Eğitim  ve  kültür  alanındaki  büyük  reform  hareketini  çalışma  arkadaşları  ile  birlikte  başlatır.

Bakanlığı   döneminde   yapılan   önemli   işler   özetle   şunlardır :

Eğitim,Sanat ve Kültürle ilgili Şuralar (1.Milli Eğitim Şurası ve benzeri) ve Kongreler ilk kez toplanmaya başlanmıştır; Birinci Devlet Resim ve Heykel Sergisi açılmıştır;Tercüme Bürosu kurularak 14 ayrı kültüre ait 496 çeşit Dünya klasik eserleri dilimize kazandırılmıştır;Yerli telif Ansiklopediler yazdırılmaya başlanmış, yabancı dillerde yazılmış olanlar dilimize çevirtilmiştir; 1939-1945 yıllarında 7 ayrı dergi yayına geçmiştir; Ankara Devlet Konservatuvarı, Ankara Fen Fakültesi, Ankara Tıp Fakültesi, adı değiştirilerek İstanbul Teknik Üniversitesi gibi önemli Kurumlar kurulmuştur; Ders kitapları standartlaştırılmıştır; Mesleki ve teknik Öğretim Müsteşarlığı Bakana bağlı 2.bir Müsteşarlık olarak kurulmuştur; Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü Milli Eğitim Bakanlığına bağlanırken, 1.Beden Eğitimi ve Spor Şurası toplanmıştır; Bakanlık bünyesinde Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü Kurulur; 20 Kasım 1945’te Londra’da yapılan ilk UNESCO toplantısında Türkiyeyi temsil etmiştir; 4 yıl süren hazırlıktan sonra 15 haziran 1946’da 4936 sayılı Üniversiteler Yasası çıkartılır. Bu yasa üniversiteyi daha ileri düzeyde özerkleştirmiştir.

Köy   Enstitüleri

Dünya Eğitim tarihinde eşine rastlanmayan örnek bir eğitim ve öğretim kurumu olan bu Enstitüler, Nerdeyse ortaçağ koşullarında yaşayan ve büyük çoğunluğu okuma-yazma bilmeyen köylülerimizi eğitirken, ayrıca tarım,hayvancılık,balıkçılık,duvarcılık,demircilik ve benzeri zanaatların bilgi ve teknikleri öğretiliyordu. Aynı zamanda, bu okullarda yetişen sağlık memurları onların ilk tedavilerini yapıyordu. İlköğretim Genel Müdürlüğüne atanan İsmail Hakkı Tonguç (Tonguç Baba) öğrencilerin, öğretmenlerin ve köylülerin sevgilisi olmuştur. 1938-1946 yıllarında bu Enstitülerde yetişen ve köylerde görev yapan toplam eleman sayısı 22 456’ya ulaşmıştı. Yalnızca askere alınırken ve vergi toplanırken anılan, unutulmuş Anadolu köylüsünün her alanda uyanışına yol açmışlar (adeta uyuyan devin uyanışı gibi) ve Cumhuriyeti koruyacak sivil bekçiler olmuşlardır. Atatürk’ün öngördüğü laik, karma, çağdaş ve bilim ışığındaki bu eğitim yuvaları ne yazık ki ancak resmen 1940-1954 yılları arasında açık kalabilmiştir.

Cumhuriyet döneminin en akılcı, en çağdaş eğitim atılımı olan Köy enstitüleri, 1945’lerden sonra karanlıkta kalmışların, Atatürk,bilim,devrim ve uygarlık karşıtlarının hedefi haline getirilmeye başlanmıştır.Türlü siyasi propagandalar ve iftiralar sonucunda 1946 sonrasında Hasan Ali Yücel Bakanlıktan istifa etmiş, İ.Hakkı Tonguç Genel Müdürlükten alınmıştır. Önce bu Enstitülerin programı ve uygulamaları değiştirilmiş, daha sonra da 1954’te çıkan 6234 sayılı yasa ile kapatılıp öğretmen okulu adını almışlardır.

Bakanlıktan   istifası

Yücel, 5 Ağustos 1946’da 7 yıl,7 ay, 7 gün süren Milli Eğitim bakanlığı görevinden istifa etti.Yerine sağa yakın görüşlere sahip Reşat Şemsettin Sirer atandı ve yozlaşma süreci başlatıldı. Bakanlıktan ayrıldıktan sonra Yücel, Partinin Ulus gazetesinde yazılar yazmaya başladı. Bu Gazetede bir gün yazısı yayınlanmayınca, hemen Parti binasına gitti ve: “düşüncelerini açıkça söyleyemeyeceği bir kuruluşta daha fazla kalamayacağını” yazılı olarak bildirdi. Böylece,14 Mayıs 1950 seçimlerinden 6 ay sonra Yücel’in politik yaşamı sona erdi.

Yücel’in  Şiir  Kitapları :   “Dönen Ses”,  “Sizin İçin”,  ve   “Dinle Benden”.

Diğer Kitapları: Goethe-Bir Dehanın Romanı; Türk Edebiyatına Toplu bir Bakış; Pazartesi Konuşmaları; İçten Dışa;Türkiyede Orta Öğretim; Davalar ve Neticeleri; Hürriyete Doğru;İyi vatandaş-İyi İnsan; Kıbrıs Mektupları; Edebiyat Tarihimizden; İngiltere Mektupları; Türkiye’de Maarif; Hürriyet Gene Hürriyet; Mevlana’nın Rubaileri.

26 Şubat 1961 sabahı, İstanbul’da misafir olarak kaldığı Prof.Dr.Tevfik Sağlam’ın evinde kalp krizinden vefat etti.

Cenazesi Ankara’ya getirildi ve 2 Mart’ta Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde katafalka konarak büyük bir törenle Cebeci Asri Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Prof.Dr. Ali  Nihat  BOZCUK

http://www.ilk-kursun.com/haber/96832

25
Şub
12

GLADYO SAVAŞLARı

NATO   adlı   terör   örgütüne   girme   talebiyle   başladı   bütün   kanlı   hikaye.

Önce   Kore’ye   “sür”düler   bizi.

Türkiye  açısından  sonuç :  741 şehit,  2068 yaralı,  163 kayıp,  244 esir,  2068 yaralı

Nazım  Hikmet   25.6.1959’da  şöyle  sesleniyordu  Menderese :

“Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,

iki gözünüzle bakarsınız,
iki kurnaz, iki hayın, ve zeytini yağlı iki gözünüzle

bakarsınız kürsüden

Meclis’e  kibirli  kibirli  ve  topraklarına  çiftliklerinizin

ve  çek  defterinize.

Ellerinizin  ikisi  de  yerinde,  Adnan Bey,

iki  elinizle  okşarsınız,  iki tombul,  iki ak,

vıcık  vıcık  terli  iki  elinizle  okşarsınız  pomadlı

saçlarınızı,  dövizlerinizi,

ve  memelerini  metreslerinizin

iki  bacağınızın ikisi de yerinde, Adnan Bey, iki bacağınız taşır geniş
kalçalarınızı, iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower’in, ve bütün
kaygınız iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri halkın tekmesinden korumaktır.

Benim  gözlerimin  ikisi  de  yok.
Benim  ellerimin  ikisi  de  yok.
Benim  bacaklarımın  ikisi  de  yok.
Ben  yokum.

Beni,  üniversiteli  yedek  subayı,
Kore’de  harcadınız,  Adnan Bey.

Elleriniz itti beni ölüme, vıcık vıcık terli, tombul elleriniz.
Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan ve ben al kan içinde ölürken çığlığımı duymamanız için kaçırdı bacaklarınız sizi arabanıza
bindirip.

Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey, ölüler otomobilden hızlı gider, kör gözlerim, kopuk ellerim, kesik bacaklarımla peşinizdeyim.

Diyetimi istiyorum Adnan Bey, göze göz, ele el, bacağa bacak, diyetimi istiyorum, alacağım da..!!!”

******* ********* ********** *******

Bir  daha  beli  doğrulmadı  ülkemin.

Gladyo soğuk savaşı bahane edip, Özel Kuvvetler içine çöreklendi önce.

Meclis koridorlarından istihbarata kadar her yere girdiler.

Hatta o zamanki adıyla MAH olan MİT’i kendi istihbarat örgütü gibi kullandılar.

Çünkü  MAH’ın  maaşını  ABD  ödüyordu.

Artık GLADYO her yerdeydi.

Sivas’ta,   KahramanMaraş’ta,   Taksim’de…

Türk  aydınlarına  uzanan  tetikte…

Ülkeyi kaosa sürükleyen her olayın arkasındaydı.

Türk Milletine ışık tutan kim varsa faili meçhule yazıldı.

Sanayileşmemize el kondu.

Milli Eğitim politikalarımız onlar tarafından belirlendi.

Gerçek tarihimiz saklandı.

Değerlerimize savaş açıldı.

Türkiye bağımsız politikalarını terk edip AB-D kapısına bağlandı.

Dış politikada içe kapalı ve korkak, iç politikada hedefi olmayan bir ülke haline geldik.

Artık GLADYO’nun yerli işbirlikçiler eli ile operasyonlar yaptığı bir ülkeydik.

Birinci körfez savaşında asker Amerika’nın nihai hedefinin Türkiye olduğunu anladı.

Hüseyin Kıvrıkoğlu Özel Kuvvetleri milli bir yapıya dönüştürdü.

Bu durumda GLADYO’nun kendine yeni bir ortak bulması gerekiyordu.

Bulmakta gecikmedi.

Altın nesil diye yetiştirilen ve nerede ise her siyasinin el verdiği F Tipi yapı yeni ortağıydı artık.

Erdoğan iktidar oldu ama yetişmiş kadro sorunu vardı.

F tipiyle çıkar koalisyonu yapıldı.

F tipi gladyo kanser hücresi gibi ülke organlarında metastas yaparken, Erdoğan’ı da kıskaca aldı.

Beraber çok suç işlediler.

Erdoğan özel örgütü ve F tipi gladyo…

Küresel elit çıkarları doğrultusunda birini diğeri ile kontrol etti.

Şimdi F tipi gladyo ile Erdoğan tipi gladyo çatışıyor.

Ve engin görüşlü yorumcular “paylaşım” kavgası diye yorumluyor(!)..

Ben de gülüyorum.

F tipi gladyo ile R tipi gladyo’nun hür iradesi mi var ki, paylaşım kavgası yapabilsin.

Efendileri ne emrederse onu yapmak zorundalar.

Efendilerinin baskısından bunaldıklarında öğrenci, işçi dövüp ezikliklerini hafifletirler.

Ya da kin duydukları birinin evini basıp “tatmin” yaşarlar.

Tıpkı mafya tetikçilerinin “baba” dedikleri efendilerine iki büklüm olmanın acısını birinin kafasına sıkarak çıkarttıkları gibi…

Erdoğan köşeye sıkıştı.

Yalan tükendi.

Bu güne kadar barış, din, örtü deyip idare etti.

Kaynağı belirsiz paralarla rahat edenler, el atının üzerinde saltanat sürdü.

Şimdi   fatura   çıktı :   “ÖDE..!!!”   deniyor.

Ortadoğu’yu kana kesecek bir ateşin fişeğini ateşleme görevi Erdoğan’a veriliyor.

9 yıldır bir delinin günlüğünü yazan Erdoğan’a Ortadoğu’yu yakacak NERON olma şerefi(!) bahşediliyor. Ve küresel elit karanlık odalarda verilen sözlere sadakat istiyor.

Peki Erdoğan neden tıkandı?

Menderes’in misyonunu taşımakla övünen Erdoğan Kore misali ABD adına Suriye ve İran’da neden tetikçi olamıyor?

Çünkü Erdoğan bırakın Ordu’yu ikna etmeyi, kendi tabanını bile ikna edemeyeceğini çok iyi biliyor.

Esat’a git derken, evlatları şehit olan AKP’li seçmenin kendini Esat’tan beter duruma düşürebileceğini biliyor.

Erdoğan korktukça, küresel elit F Tipi Gladyo’yu Erdoğan’ın başında Demoklas’in kılıcı gibi sallıyor.

Savaşın  faturasının  Erdoğan’a  çıkacağını  bilen  F tipi  gladyo  tuzunun  kuru  olduğunu  sanıyor.

Oysa  operasyon  yapana  mutlaka  operasyon  yapılır.

F tipi  gladyo  güç  biriktirdiğini  zannederken  aslında  sadece  nefret  biriktiriyor.

Onlar  gladyonun  sadece  tuzak  kurucusu,  tetikçisi  değil ;  aynı  zamanda  karanlık  misyonerleridir.

Şimdi  işlenen  günahlar,  yapılan  bütün  ihanetler  “şantaj”  malzemesi  olarak  piyasaya  sürülüyor.

Allah’ın  ne  büyük  takdiridir  ki,  ülkeyi  şantajla  yönetenler  şimdi  “ŞANTAJ”  kıskacında  kıvranıyor.

GLADYO’nun  yarattığı  sahte  cennetin  oyuncuları  şimdi  gladyonun  cehenneminde  kıvrım  kıvrım  kıvranıyor.

Sözün  özü :

Okumaya devam edin ‘GLADYO SAVAŞLARı’

25
Şub
12

“Hepimiz Ermeniyiz”cilere çağrı

Hrant  Dink   öldürüldüğünde  meydanları  doldurdular.

Sloganlarına  bakılırsa  hepsi  Ermeniydi.…

Görünüşe göre bir cinayete tepki veriyorlardı, madem ki bir Ermeni sadece Ermeni olduğu için öldürülmüştü, o zaman gün destek olma, tepki verme ve ölenin yüzü suyu hürmetine Ermeni olma günüydü.

Üstelik  bir  gazetecinin  fikirlerinden  dolayı  öldürülmesi  asla  kabul  edilemezdi.  Sırf  bunun  için  bile  Ermeni  olunabilirdi.

Anlayacağınız Ermeni olmak için neden arayana neden çoktu.

Sonra sonra bu Ermeni olmayı kanıksadılar ve gelenek haline getirdiler. Ermeni olmak açıkça hoşlarına gidiyordu.

“Bir Türk nasıl olur da ben Ermeniyim diyebilir” itirazlarına cevapları hazırdı: Mazlumla  dayanışma  için.

Yani Ermeni olma heveslerinin nedeni sadece ve sadece hümanist olmalarıydı.

Onlar her ezilenin kimliğini taşırlardı ve gerekirse zenci olurlardı, gerekirse Kürt, gerekirse eşcinsel, gerekirse de Ermeni.

Anlayacağınız onlar için Ermeni olmak siyasi bir tavırdı, eşcinsellik gibi kişisel bir tercihti, biyolojik değil.

Bunlar  analarının  karnından  “hüman”ist  doğmuşlardı.

Ama  doğmadan  önceki  dönemlerine  gidebilirlerdi  gerekince.

Kâh  1915’e  döner  Ermeni  olurlardı,  kâh  1938’e  döner  Dersimli  olurlardı…..!!!

…Evet  şimdi  bu  kitleyi  bir  kez  aha  göreceğiz  bu  hafta.

Bu  hafta  önemli  bir  hafta.

Bundan tam 20 yıl önce, 1992 yılının 26 Şubat tarihinde Rus askerleri Azerbaycan topraklarındaki Hocalı kasabasını işgal etti. Yanlarında Ermeni askerleri vardı.

Hocalı’da o gece tüm sivilleri, kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden katlettiler.

Hem de öyle böyle öldürmek değil, yakarak, işkence ederek, süngüleyerek, derisini yüzerek.

O   gece   orada   632   Hocalılı   sivil   katledildi.

5.000   Hocalılı  kayboldu,  cesetleri  bile  ortada  yoktu.

5.000   kadar   Hocalılı   rehin   alındı.

Sonuçta  16 bin  nüfuslu  kentte  tek  bir  insan  kalmadı.

Sadece   bir   gecede..!!!

Bu  gerçek  anlamıyla  bir  barbarlık  ve  soykırım  örneğiydi.

Failleri belliydi; Ermeni ve Rus askerleri, kurbanları da belliydi; Türk siviller.

Yani askeri bir işgal, askeri bir operasyon ve sivillerin yok edilmesi.

Bir hümanist için bulunmaz bir fırsat.

Madem ki bizim hümanistimiz siyasi tavır alırdı, katledilenin, öldürülenin, zulme uğrayanın yanında yer alırdı, o zaman bundan büyük bir fırsat olamaz.

Dün “Hepimiz Ermeniyiz” diye sokağa dökülen biyolojiden soyutlanmış hümanistler eminiz bu defa da sokağa çıkacaktır.

Evet pankartlarını görebiliyorum: Hepimiz Türk’üz!

Eminim bu koronun içinde en başta Hrant Dink’in ailesi yer alacaktır. Onlar zaten Ermeni diasporasına da karşı çıkan, demokrat, Türkiye dostu insanlar.

Ölüm acısını en iyi onlar bilir, eminiz Hrant yaşasa o da gelir, “Hepimiz Türk’üz” derdi.

Sonra eminim BDP’li milletvekilleri de gelecektir. Bir gün Apo’nun saçı için, diğer gün kıçı için sokağa çıkan bu zevat da, “Hepimiz Türk’üz” diyeceklerdir.

Eminim bilumum solcu örgüt mensubu da gelecektir.

Elbette liberal aydınları, büyük yazarları, Genç Sivilleri, Taraf’tarları, İslamcı aydınları da orada göreceğiz.

Ve eminim tüm büyük basın manşetler atacak, televizyonlar canlı yayına geçecek.

Tıpkı 1915 Ermeni ve 1938 Dersim iddialarını tartışırken yaptıkları gibi, Hocalı mağdurlarını çıkartacaklar ekranlara.

Hangi kanalı açsanız bir mağdur çıkacak ve annesinin, babasının, kızının, oğlunun nasıl katledildiğini anlatacak.

Olur mu canım sen bizle dalga mı geçiyorsun diyenleriniz varsa içinizde, ben size sorayım; bu “Hepimiz Ermeniyiz”ciler eğer bizimle dalga geçmedilerse, bizi kandırmadılarsa, birazcık yürekleri, azıcık vicdanları varsa gelirler.

Evet,  madem  ki  Ermeniler  o  halde  gelmeliler.

26 Şubat Pazar günü, Azerbaycanlı ve Türkiyeli Türkler, İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde buluşacak, oradan yürüyüşe geçecek ve Mecidiyeköy’e kadar yürüyecek.

Ermeniler  gelmezlerse  bizi  yalnız  bırakırlar  ve  buna  çok  üzülürüz.

Onları  da  aramızda  görmek  istiyoruz.

Birlikte  yürüyelim  ve  bir  ay  önce  Agos’un  önünden  “Hepimiz  Ermeniyiz”  diye  yüründüğü  gibi,  bu  defa  “Hepimiz  Türk’üz”  diye  geçelim.

Gökçe  FIRAT

http://www.turksolu.org/355/basyazi355.htm

25
Şub
12

Türkler değil, Ermeniler soykırım yaptı : Hocalı Soykırımı

Kafkaslarda  Türk  Soykırımı

Batı dünyasının gözünü kapadığı en büyük felaketlerden biri Azerbaycan Türklerinin Rus emperyalistleri ve onların uşakları Ermeniler tarafından son iki yüzyıldır uğradıkları soykırımdır.

Kafkaslar’da Azerbaycan Türklerinin soykırımı Rus yayılmacılığının 1812’de Osmanlı, 1813’de ise İran’daki Türk Kaçar Hanedanlığını yenilgiye uğratmasıyla başlar.

Hocalı’ya giren silahlı Ermeniler ve Rus askerleri şehirde amansız bir katliama
giriştiler. Rus tankları sivil halkı Ermenilerin önüne sürüyor. Ermeniler ise önlerine
çıkanı katlediyordu.

Bu tarihe kadar Kafkasya bir bütün olarak Türk yurduydu. En az 5000 yıldır Türkler, 1000 yıldır ise Oğuz Türkleri Kafkasya’ya egemendi. Tıpkı Anadolu ve Türkistan gibi Kafkasya da kadim Türk yurduydu.

Arap ve Fars kaynakları bu coğrafyaya ve kuzey İran’a bir bütün olarak Azerbaycan adı veriyordu. Ancak Türkler açısından İran, Azerbaycan veya Türkiye arasında zaten bir fark yoktu. Tüm bu topraklar Türk Eli’ydi.

16.yy’ın başından itibaren Batı’da kalan Oğuz Türkleri ile Doğu’da kalan Oğuz Türkleri (her ikisi Selçuklu’nun mirasçısıydı) Azerbaycan için farklı hanedanlıklar olarak mücadele etmişti.

Ancak Ruslar sırasıyla hem Osmanlıları hem de Kaçarları yenince Kafkasya’da kanlı soykırımlar çağı açıldı. Türklerin egemenliğinde kardeşçe yaşayan farklı din ve dilden insanlar Rusların elinde birbirine kırdırılmaya ve katledilmeye başlandı.

Bugün haritada Ermenistan olarak görülen topraklar tarih boyunca asla o coğrafyada bulunmamış bir devletti.

İran Kaçar Hanedanlığı, Çarlık Rusyası’nın ordularına yenilince 1813’de Gülistan ve 1828’de Türkmençayı Antlaşmalarını imzalamak zorunda kaldı. Bu antlaşmalardan sonra Çarlık Orduları Azerbaycan’a girdi.

Yapılan ilk iş Kaçarlara bağlı olan sekiz tane Türk Hanlığını yok etmek oldu. Bunlar arasında Bakü, Karabağ, Nahçıvan ve İrevan Hanlıkları da bulunuyordu.

İrevan Hanlığı’nın merkezi bugünkü Ermenistan’ın başkenti olan Erivan’dı. Bugün bu kentte tek bir Türk yaşamıyor. Oysa 1828’de şehrin nüfusunun %80’i Azeri Türkü’ydü.

Rusların ilk işi Azerbaycan toprakları üzerinde Ermenistan özerk bölgesi yaratmaktı.

Bundan sonra Kafkaslarda parmakla sayılacak kadar az olan Ermeni nüfus Ruslar tarafından özel olarak arttırıldı. Dünyanın her yerinden ve özellikle Türkiye’den Ermeniler Erivan’a taşınıyordu. Azeriler katlediliyor, köyleri yakılıyor ve zorla sürülüyorlardı.

İran ve Türkiye’den bölgeye toplam bir milyon Ermeni taşındı. Türk bölgelerine yerleştirildi. Böylelikle bugünkü Ermenistan yaratılmış oldu.

Stalin’in  attığı  soykırım  tohumu

Tüm bu katliamlara rağmen araştırmacı yazar Hüseyin Adıgüzel’in titiz verilerine göre 1897’ye gelindiğinde Ermenistan’ın nüfusunun hâlâ neredeyse yarısı Türk’tü.

Ancak Rusya’daki 1905 ve 1917 İhtilâllerini fırsat bilen Ermeniler katliamlarını Bakü’ye kadar ilerlettiler.

1905’te Ermeniler Azeri işçilerin grev yaptığını bahane ederek Çarlık birlikleriyle binlerce Türk’ü katletti.

1918’de ise Ermeniler bu sefer Bolşevik kılığında, bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan Devleti’ne saldırdılar. Bakü’ye girdiler ve bir ay içinde 20 bine yakın Azeri Türkü’nü katlettiler.

Nuri Paşa’nın komutasındaki Türk Ordusu yetişmeseydi Bakü’de belki de tek bir Azeri Türk’ü kalmayacaktı.

Daha sonra Neriman Nerimanov gibi Türk komünistleri artık bir Sovyet Cumhuriyeti olan Azerbaycan’ı ayakta tutmaya ve toprak bütünlüğünü korumaya çalışacaktı.

Stalin bir “komünist” olarak Çarlık politikasını Çarcılardan iyi yürütüyordu. Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin (Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti) toprakları Sovyet İdaresi tarafından Gürcistan, Ermenistan ve Rusya arasında parçalandı. Ermenistan ve Gürcistan’da kalan Azeri Türklerine saldırılar kışkırtıldı.

Stalin, Nerimanov’un itirazlarına rağmen yeni kurulan Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nden sürekli toprak törpülüyordu. Nerimanov ise buna karşı çıkıyordu. Ancak Stalin, Neriman Nerimanov’u da bir tertiple Moskova’ya getirtti ve katletti.

1920 yılında Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin toprakları 114 bin km kareydi. Ancak Stalin ve sonrasında gelen yeni Çarların sürekli Azerbaycan’dan Ermenistan’a toprak vermeleriyle, 1991 yılında bağımsızlığına kavuşan Azerbaycan’ın yüzölçümü 86.600 km kareye kadar düşmüştü.

Stalin’in en önemli icraatı Türkiye ile Azerbaycan’ın bağını koparmak oldu. Gökçe, Zengezur, Dereleyez ve Mehri bölgeleri tek bir kararnameyle Ermenistan’a verildi.

Böylelikle Azerbaycan ile Nahçivan ve Türkiye arasındaki koridor kalkmış oldu. Bu bölgede aslında hemen hemen hiç Ermeni yoktu. Ancak Stalin Türkiye’yi bir tehdit görüyordu. Bu yüzden araya kama gibi Ermenileri soktu.

Sadece birkaç saat süren katliamın ortaya çıkardığı manzara 21. yüzyılın eşiğinde tüm dünya için bir utanç manzarasıydı. Ermeniler kadınları, çocukları ve yaşlıları kurşuna dizdi, süngüyle biçti. Hırslarını alamayan caniler hamile kadınların karınlarını kesti. Bebeleri nişan tahtası yaptı. Kurbanların kafalarını kesti. Yaralıların üstünden tanklarla geçildi. Bir gecelik katliamın sonunda resmi rakamlara göre ortaya çıkan bilanço şuydu: 613 ölü. Bunun 63’ü çocuk, 196’sı kadın, 70’i yaşlıydı. Öldürülenlerden üçü canlı canlı yakılmıştı. 56’sı işkenceyle öldürülmüştü. 100’den fazla cesedin kimliği tespit edilememişti. 155 kişi kayıplara karıştı. 5.000 kişi rehin olarak götürüldü. 1.500 kişi ise ağır yaralandı. Katliamda 25 çocuk her iki ebeveynini, 137 çocuk bir ebeveynini yitirdi.

Stalin için bu da yeterli değildi. 1923’te alınan bir kararlar Azerbaycan’ın kalbinde, Dağlık Karabağ’da bir otonom bölge yaratıldı. Böylelikle hizadan çıkmaları halinde Azerbaycan’ı tekrar parçalamak için bir koz yaratıldı. Bu sinsi plan 70 yıl sonra gerçekten de işe yarayacaktı.

Ortodoks Okulu mezunu -Lenin’in tabiriyle en Çarcı Rus’tan daha şoven- Stalin’in Türklere karşı kini bitmiyordu. Gürcistan’daki Ahıska Türkleri Türkiye’ye bağlılar diye 1944’de Stalin tarafından temizlenmişti.

Ermenistan’da hâlâ 500 bini aşkın Azeri Türkü yaşamaktaydı. Stalin’e göre bunlar da sorundu. 1948-1953 yılları arasında büyük katliamlar ve vahşetlerle 400 bini aşkın Azeri Türk’ü Ermenistan’dan sürüldü.

Azeri  Türk’ünün  kara  kaderi

Kafkas Türkü’nün başına gelen felaketler ne yazık ki bitmeyecekti. Sovyetler Birliği dağılma sürecine girince 1989’da Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’a bağlandığını ilan etti. Azerbaycan tabiî ki bu kararı reddetti.

Azerbaycan’da yeni bir bağımsızlık hareketi başladı. Ancak Nobel Barış ödüllü Gorbaçov Bakü’de barış içinde gösteri yapan sivillerin üstüne Sovyet tanklarını sürdü. Hepsi sivil 137 kişi 20 Ocak 1990’da tankların ateşi ve paletleri altında can verdi.

Batı dünyası Sovyetler’e güya düşmandı. Ama bu Türk katliamına gözlerini yumdular. Ardından hem ABD hem AB hem de Rusya’nın desteğini alan Ermeniler Azerbaycan topraklarına saldırdı.

Azerbaycan yoksuldu. Silahsızdı. Ancak halk kahramanca direndi. Ermenilerin saldırıları püskürtüldü. Vatan toprağı ne pahasına olursa olsun savunuluyordu.

Sovyetler yıkılmıştı. Ama Rus politikası değişmiyordu. Ruslara göre Azerbaycan parçalanmalıydı. Yoksa Türkiye’yle birleşebilirdi. Bu yüzden bizzat Rus Ordusu Karabağ’a Ermenilere destek olmak için girdi.

Güya Ruslarla düşman olan ABD söz konusu olan Ermeniler olunca Rusya’yla tamamen birleşti. Rus Ordusu’nun yanı sıra başta ABD ve Fransa’dan olmak üzere Batılı paralı askerler Ermeni saflarında çatışmaya girdi. Savaşın gidişatı tersine döndü.

Azerbaycan’ın tek umudu Türkiye’ydi. Türkiye’de halk infialdeydi. Ayağa kalkmıştı.

Ancak dönemin Cumhurbaşkanı Özal “Onlar Şii, biz Sünni’yiz” diyerek Türk kardeşlerimize ihanet edecekti.

Türk olmayan kardeşlik görevini bilemezdi ki zaten!

Hocalı  Faciası

Yıl  1992…

Karabağ  Savaşı  en  kanlı  şekilde devam  ediyordu.

Azerbaycan topraklarında gözü olan Ermeniler için Hocalı ilk hedef haline gelmişti.

Çünkü Ermenilerin zulmünden kaçan Azeri Türkleri için Hocalı adeta bir son direniş kalesi olmuştu.

Hocalı, tarihi bir Türk kentidir.

Hocalı, Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinde Kızkale ve Kırkız dağları ile Badara ve Gargar ırmakları arasında kalan bir ilçedir.

Hocalı, Tunç Devri’nin sonu ve Demir Devri’nin başından itibaren Oğuz Türklerine mesken olmuştur.

Bölgede 18. asırda Karabağ Hanı Penah Ali Han tarafından “Askeran Kalesi” yaptırılmıştır. Hocalı’nın sol yanında Kerkicihan kasabasında 1400’lü yıllara ait Türk mezarları ile Oğuz Türklerinin Hıristiyanlık devrinden kalma “Yedi Kilise” mevcuttur.

Hocalı, yok edilmeden önce adeta Oğuz Türklerinin yerleşme tarihini aşama aşama dünyaya anlatabilecek bir müzeydi.

Şehir 7 ay kuşatma altında kaldı.

Elektrikler kesilmiş, yiyecek ve erzak tükenmişti.

Tüm yollar kapandığı için insanlara ancak helikopterlerle ekmek atılabiliyordu.

Şehirde kalanların büyük çoğunluğu silahsız ve sivildi.

Ermeniler, Hocalı’yı savunan hafif silahlı sadece 160 Azeri’nin kahramanca direnişini kıramamıştı.

Ancak 1992 yılında 25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan o uğursuz gece Ermeni birlikleri Rus Ordusu’nun 366. Motorize Piyade Alayı’nın desteğini alarak şehre girdiler.

Hocalı’ya giren silahlı Ermeniler ve Rus askerleri şehirde amansız bir katliama giriştiler. Rus tankları sivil halkı Ermenilerin önüne sürüyor. Ermeniler ise önlerine çıkanı katlediyordu.

Ahıska Türkleri yerleştirildikleri barakalarda canlı canlı yakıldı. Hemen hemen hiçbiri kurtulamadı.

Şehirden kaçan çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlı sivil halk ormanlık alana sığındı. Ancak burada onları tarihin en kanlı katliamlarından biri bekliyordu.

Sadece birkaç saat süren katliamın ortaya çıkardığı manzara 21. yüzyılın eşiğinde tüm dünya için bir utanç manzarasıydı.

Ermeniler kadınları, çocukları ve yaşlıları kurşuna dizdi, süngüyle biçti.

Hırslarını alamayan caniler hamile kadınların karınlarını kesti.

Bebeleri nişan tahtası yaptı.

Kurbanların kafalarını kesti.

Yaralıların üstünden tanklarla geçildi.

Bir gecelik katliamın sonunda resmi rakamlara göre ortaya çıkan bilanço şuydu: 613 ölü.

Bunun 63’ü çocuk, 196’sı kadın, 70’i yaşlıydı.

Öldürülenlerden üçü canlı canlı yakılmıştı.

56’sı işkenceyle öldürülmüştü.

100’den fazla cesedin kimliği tespit edilememişti.

155 kişi kayıplara karıştı.

5.000 kişi rehin olarak götürüldü.

1.500 kişi ise ağır yaralandı.

Katliamda 25 çocuk her iki ebeveynini, 137 çocuk bir ebeveynini yitirdi.

Rehinlikten fidye karşılığı kurtulanların ifadelerine göre halen 4.500 kişi Ermeni hapislerinde işkence çekmektedir. Ancak Ermenistan bu insanların varlığını inkâr etmektedir.

Bu rakamlar Azerbaycan hükümetinin tespit edebildiği resmi rakamlardır.

Ancak kayıpların çok daha fazla olduğu ifade edilmektedir. Hükümetin resmi rakamları sadece tespit edilebilen cesetlerden ibarettir. Oysa zaten Hocalı’nın dünyayla bağı koptuğu için kayıplar sayılamamıştır.

Hocalı Soykırımı 51 ülkenin parlamenterlerinden oluşan “İslam İşbirliği Teşkilatı Parlamentolar Birliği” tarafından soykırım olarak tanındı ve kınandı.

Pakistan Parlamentosu ve en son Meksika Parlamentosu da resmen bu katliamı soykırım olarak tanıdı.

Hocalı soykırımı dışında Karabağ’da toplam 30 bin Azeri Ermeniler tarafından katledildi ve 1 milyon Azeri de etnik temizliğe tabi tutularak Karabağ’dan sürüldü.

Bugün hâlen Azerbaycan’ın üçte biri işgal altındadır ve “medeni Batı” her türlü uluslararası sözleşmeye ve insan hakkına aykırı olan bu işgale ve etnik temizliğe gözlerini kapamaktadır.

Hocalı, Türk milletine “soykırımcı” iftirası atan Ermenilerin ve Batılıların büyük bir ikiyüzlülükle gizlediği ancak artık tüm dünyada tanınmaya başlanan bir katliamdır.

Soykırımdan kurtulanların tanıklıkları ve katliamın görüntüleri gerçek soykırımcıların kimler olduğunun belgesi olarak Ermeni ve Batı dünyasının yüzünde patlayan bir tokattır.

Hocalılıların  cellâdı  ve  “cellâd”ın  “dost”ları

Hocalı soykırımını bizzat yöneten bugünkü Ermenistan Devlet Başkanı Sarkisyan İngiliz araştırmacı-yazar Thomas De Waal’ın kendisine Hocalı’yı sorması üzerine hiç çekinmeden “gururla” şu yanıtı vermiştir :

“Hocalı’dan   önce,   Azerbaycanlılar   bizim   “şaka”  

yaptığımızı   sanıyordu.

Ermenilerin   sivil   topluma   karşı   kesinlikle   el  

kaldırmayacaklarını   sanıyordu.

Ama   biz   bu   stereotipi   kırmayı   başardık..!!!”

Katliam anında sözde Ermeni “Nagorno-Karabağ Savunma Ordusu” başkomutanı olan ve aslında savaş suçlusu olarak yargılanması gereken Sarkisyan ne yazık ki Türkiye dâhil pek çok ülkeye devlet başkanları tarafından davet edilmiş ve diplomatik törenlerle karşılanmıştır.

Fransa’da asılsız “Ermeni soykırımını” inkârı suç sayan kanun yasalaşınca, Türkiye’de medya Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ile çocuk katili Sarkisyan’ın yan yana fotoğraflarını sık sık yayınladı.

Oysa “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” demeyi ilkellik sayan, AKP Cumhurbaşkanı Abdullah Gül değil miydi Sarkisyan’ın ayağına kadar giden?

Onu Türkiye’ye şaşalı törenlerle karşılayan…

Arkadaşıyla birlikte Bursa’da maç izleyen…

Sarkisyan rahatsız olmasın diye binlerce ay yıldızlı Azerbaycan bayrağını polislere toplatıp, çöpe attıran…

Aynı AKP’nin basını neden acaba Ermeni ve Fransız kahpeliğini bile fırsat bilip kardeş Azerbaycan’a saldırır?

“Azerbaycan  bizi  yalnız  bıraktı”  diye  iftira  atar ?

Oysa  onları  yalnız  bıraktığımız  için  bizim  utancımızın  onlara  karşı  sonsuz  olması  gerekmez  mi ?

Türkiye’nin   Başında   1990’larda   ve   2000’lerde  

Türk  yöneticiler  olmadığı  ve   bu  yüzden   Azerbaycan 

Türklerine   yardıma  koş(a)madığımız   için   bizim  

utanmamız   gerekmez   mi..??!!!

“Siz  insan  öldürmesini  iyi  bilirsiniz”  demişti  birisi  Davos’ta  İsrail  Cumhurbaşkanı  Peres’e.

Siz  de  Türk  katilleriyle  dost  olmayı  iyi  bilirsiniz..!!!

Türk de gerçek kardeşini, düşmanını, cellâdını ve cellâdının dostunu iyi bilecek artık.

Bir  daha  Hocalı  olmayacak.

Asla.

Tek  millet  tek  devlet  olacak.

İntikam  diyerek  bebek  kanı  emen  Ermeniler  ve  Batılı  soykırımcılar  bu  yüzyıl  Türk’e  bir  daha  bu  soykırım  acısını  yaşatamayacak.

Biz  onlar  gibi  intikam  değil,  vatan  toprağının  peşindeyiz.

Türk’ün  gazabı  işte  asıl  bu  yüzden  korkunç   olacak !

Ali  ÖZSOY

http://www.turksolu.org/355/ozsoy355.htm

25
Şub
12

Hocalı Soykırımı Unutulmayacak..!!!

23
Şub
12

BİZ CEMAAT DEĞİLİZ..!!!

Fethullah Gülen Cemaatinin önemli yayın organlarından olan Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, “Cemaat değil Camia” adlı yazısında kendilerinin “Camia”olarak tanınması gerektiğini, gerekçelerini de maddeler halinde sıralayarak anlatmış…

“Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü” diye bir deyim vardır. Sebebi anlaşılmayan işler için kullanılır, bu da öyle. Cemaat gibi her adımını tartarak atan, sıkıştığında Vatikan’da ki Papa’dan- Amerika’da İstihbarat Örgütüne kadar danışabileceği çok sayıda dostu olan bir yapı, hangi hesapla adını değiştirmek istiyor? Ne oldu da çok iftihar edilen cemaatten, cemaatçilikten vazgeçilerek Camia’ya dönülmek isteniyor? Cemaat niçin kabuk değiştirmek istiyor?

Son 10 yıldır T.C Devletinin ve Hükümetinin yönetiminde neredeyse
“Koalisyon Ortağı” gibi rol alan, seçim zaferinin ardından Başbakanın canlı yayında teşekkürler ettiği Cemaatin bu atağını analiz etmeden önce Cemaat ile Camia arasındaki farkı bilmemiz gerekir…

Cemaat;
Bir imamın arkasında namaz kılan, inanç ve çıkar bağı ile birbirine bağlı, dinî niteliği olan insan topluluklarıdır.
Bunlarda “Hocaefendi” veya “Şeyh Hazretleri” denen ve her dediği tartışmasız olarak kabul edilen ve uygulanan, kerametleri kendilerinden menkul, kul olduklarını unutmuş önderler bulunur. Cemaatler arasında korkunç bir çekememezlik vardır. Birbirlerinden, diğerlerini öldürecek kadar nefret ederler. Cemaatler, özellikle son yıllarda dinî faaliyetlerinden fazla ticari faaliyetleriyle de kendilerinden söz ettirmektedirler. Cemaatler, Türkiye’de parasal rant olan her yere saldırmaktadırlar.
Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın bu konudaki iddialarını dikkatle okumak gerekir…

Camia;
Ortak değerlere inanmış insanların bir araya geldikleri topluluklardır. Camialarda, o topluluğa emek veren kahramanlar, liderler, karşılıksız o topluluğa gönül verenler ön plandadırlar.
Bunlarda, birbirini kayırma, güç kazanma, parasal kaynaklara el koyma operasyonları olmaz.
Birlikte gülünür, birlikte sevinilir, birlikte ağlanır ama, başka değerleri paylaşanlarla kıran kırana bir kavgaya girilmez. Aksine Camialar birbirine “hoşgörü” ile bakarlar. Beşiktaş Camiası- Galatasaray Camiası- Fenerbahçe Camiası- Karayolu Camiası- Trabzon Camiası gibi.
Camialar dinî değil, lâik topluluklardır…

Cemaatten, Camiaya geçmenin bazı nedenleri;
* Cemaatin mensuplarını ve cemaatin Milyarlarca Dolar tutarındaki servetini, yaşlanan ve hasta olan “Hocaefendi” sonrasına hazırlamak,
*Cemaat ve tarikatların en büyük açmazları şudur; Hıristiyanlıkta bulunan “Ruhban Sınıfı”, İslam’da asla yoktur. İslam’da Allah ile Kul arasına kimse giremez. Hz Peygamber dahi, Allah tarafından sadece “Tebliğ” ile görevlendirilmiştir. Kendilerini Kilisenin Ruhban Sınıfı yerine koyup, kutsal dinimiz İslam’ı, güç-para-siyaset aracı olarak kullananlar günah işlediklerinin farkındadırlar. Bu yüzden bu kişiler “Hac İbadetini” yerine getiremezler.
Bunlar Suudi Arabistan’da yakalanırlarsa kafaları derhal kesilecektir.
Değişim isteğinin dinî yönü budur.
*Cemaatin esası “gizliliktir”. Yapılanmasını tamamlayıncaya kadar “İllegal” kalarak buna uygun davranırlar. Yapılanmasını tamamladıktan sonra “legal” hale gelmek isteyeceklerdir.
Cemaat, Bankalarıyla, Finans Kuruluşlarıyla, Faktöring Şirketleriyle, Medya Kuruluşlarıyla, Eğitim Kurumlarıyla ve diğer ülkelerdeki yatırımlarıyla, dev bir holding haline gelmiştir.
Hocaefendi’den sonra böylesine büyük bir ticari varlığı, “gizlilik” ilkesiyle yürütmek mümkün olmayacaktır. Gizlilik devam ederse, herkes birbirine girecektir. Bunu gören cemaat önderi, legalleşmek istemektedir.
*Yürürlükte olan Anayasamızın 174. Maddesine ve ilgili kanunlara göre Cemaat-Tarikat-Tekke –Zaviye gibi gizlilik içeren dinî kuruluşlar yasaklanmıştır.
AKP Hükümetinin göz yumması sebebiyle bunlar bugün için açık olarak faaliyettedirler. Yarın; Milli hassasiyetleri olan, Ulus Devlet ve Cumhuriyetimizin kuruluş değerlerine saygılı bir hükümet geldiğinde bunlar, serbestçe çalışamayacaklarını gayet iyi bilirler.
Bu yüzden “Camia” adında çalışmalarına devam etmek istemektedirler.
*Cemaat bu kararını, dışarıda hazırlanan bir taktik gereği almıştır.

Ne yapılırsa yapılsın, adı ne konursa konsun, Demokratik Hukuk devletinde, Cemaat ve Tarikat olmaz, gizlilik hiç olmaz. Cemaatin yazarlarının “demokrasi” adına bu yanlışlığı yıllardır sistemli ve bilinçli bir şekilde işlemeleri, insanların kafalarını karıştırmıştır. En ufak bir derneği bile denetleyen devletin, milyarlarca dolarlık kaynakların gizli olarak elde edilmesine ve bu servetin ekonomiye ve siyasete yön vermesine izin vermesi akıl alır gibi değildir.
Demokratik rejimlerde esas olan açıklık ve şeffaflıktır.
Cemaat, öncelikle mal varlığının ve Amerika’da yüz dönümden büyük bir çiftlikte çok sayıda adamıyla yıllardır lüks içinde yaşayan Hocasının bu harcamalarının kaynağının nereden geldiğini, Türk Milletine açıklamak zorundadır.

Yazıyı bağlayalım;
Yavru deve, annesine sormuş; “Bizim ayaklarımız niçin üç tırnaklı anne?
-“Çölde yürürken ayaklarımız kuma batmasın diye.
Yavru deve; “Bizim sırtımızda neden hörgüçler var?
-“Çölde susuzluk çekmeyelim diye.
Yavru deve; “Peki o zaman, hayvanat bahçesinde ne işimiz var anne?

Rejimin adı; Demokratik Parlamenter Cumhuriyet ise, Devletin yapısı; Lâik-Sosyal bir Hukuk Devleti ise, cemaatin-tarikatın ne işi var?
Yoksa rejim değişti de, biz mi fark etmedik?…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle  /  23 Şubat 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/96599

23
Şub
12

Halkı korumanın tek yolu, ulusal politikalardır

Finans Kapital, kafaları o kadar yıkadı ki ekonomide ulusal politikalar sanki ülkenin içe kapanması, demokrasiye ve devrimlere direnmesi gibi anons ediliyor.

Gerçekte  ise,  ABD, Çin, Almanya ve Hindistan  da  ulusal  politikalar  uyguluyor.

Ulusal politikalar, bir milletin sıcak para ve spekülatif sermaye tarafından soyulmasını önler. Bu anlamda gelişmekte olan ülkelerin kalkınmasında ulusal iktisat politikaları kaçınılmazdır.

Birçok gelişmekte olan ülke, küresel süreçte cari fazla verdi. Bazıları da bizim gibi cari açık verdi. Eğer bir ülke cari açığı yatırım yapmak için veriyorsa, bu açığın bir önemi olmaz. Ancak biz hem açık verdik, hem de yatırım yapmadık. Yatırım mallarının ithalat içindeki payı yüzde 13’te kaldı.

Atatürk, TBMM kurulmadan önce, Türkiye’nin Milli Siyaset (ulusal politika) uygulaması gerektiğini söylüyor.

Bugün küreselleşme sürecinde Türkiye’nin geldiği nokta, bu sözün ne kadar gerekli olduğunu gösteriyor.

Aslında,   Türkiye   dünyada   küreselleşme   sürecinde   ulusalcı  politika   uygulamayan 

hemen   hemen   tek   ülkedir…

Bu    nedenle    de    en    zararlı    çıkan    ülke    yine    Türkiye’dir.

Biz   dünyada,   GSYH’ya   oran   olarak   en   yüksek  

dış   cari   işlemler   açığı   veren   ülkeyiz..!!!

( Ve   aslında   tek   ve   en   önemli   gündem   bu   olmalıdır..!!!    Bunun   çaresine  

bakmak    yerine,   kıçı    kırık    siktirboktan    gündemlerle    milletin    kafasını    sikmek  

değil,    a.q.larım..!!!)    

Türkiye  ekonomisi  IMF  reçeteleri  ile  hem  dünyanın  en  kırılgan  ekonomisi  oldu,  hem  de  en  çok  cari  açık  vererek  kan  kaybeden  ekonomisi  oldu.

G-20’ler  içinde  kredi  notu  en  düşük  olan  ülkeyiz.

Ulusal  politikalar,  küreselleşmeye  karşı  politikalar  değildir.

Sorun  küreselleşmenin  getirdiği  sömürü  düzeninden  ülkeyi  kurtarmaktır.

Başka  bir  açıdan  bakarsak  küreselleşme,  bir  ülkenin  imkanlarını  dünyaya  peşkeş  çekmek  değildir.

Bu  nedenledir  ki  ABD  de  cari  açık  veriyor.

Ancak  ABD,  ulusalcı  politikalar  uygulayarak,  bu  süreçten kârlı  çıkıyor.

ABD ;   faiz  ayarlamaları,  kotalar,  milli  parası  doların  değer  kaybetmesi  gibi  ekonomik  önlemlerle,  ulusalcı  politikalar  uyguluyor.

Söz   gelimi,   dünyada   ekonomik   “büyüme”   için   Çin   örneği   veriliyor…

Oysa :

Gerçek   şu    ki,   1,5 milyarlık   Çin   halkı   aslında   

Amerikan    halkının    refahı    için    çalışıyor…

Bu   kadar   basit..!!!

Bu    nasıl    mı   oluyor :

Çin  işçisi  ayda  150 – 200dolar  işçilik  ücreti  alarak,  ucuz  mal  üretiyor..

Bu  malı  ABD  halkına  satıyor..

Ucuz  olduğu  için  daha  çok  mal  tüketerek  ABD  halkının  refahı  artıyor.

ABD  bu  malları  ve  hizmetleri  kendi  parası,  dolarla  satın  alıyor.

Çin  ise  aynı  dolarları  geri  vererek,  sanayileşmiş  ülke  işçilerinin  ayda  3000 – 4000  dolar  ücret  alarak  ürettikleri  mallara  harcıyor.

Kaldı  ki  Çin’de üretim  yapan  firmaların  çoğu  uluslararası  sermayeye  ait  firmalardır.

Bunlar  da  kazançlarını  dışarıya  transfer  ediyorlar.

Yetmedi, Çin, ABD’den cari işlemler fazlası olarak aldığı dolarları da ya kendi merkez bankasında tutuyor, ya da bu dolarları yeniden ABD hazine bonosuna yatırıyor, ABD’nin cari açığını finanse etmiş oluyor.

ABD  hazine  bonolarından  aldığı  çok  düşük  faizi  de  yine  dolar  olarak  alıyor.

Üstelik  Çin’deki  bu  yüksek  rezervler,  doların  değeri  düştükçe  eriyor.

Çin de yuanın değerini, dolar karşısında artırmadığı için cari fazla veriyor.

Bu anlamda Çin’in üstüne gidilmesine rağmen Çin, ulusal çıkarlarını korumak için milli parasının değerini artırmıyor.

Bizde  ise  Merkez  Bankası  Başkanı  TL’nin  değerini  artıracağını  söylüyor.

Özet   olarak ; 

Küreselleşmede,  fırsatçı  ve  spekülatif  sermayenin  doymak  bilmeyen  iştahı  ve  bunların  paralı  askerleri  ulusalcılığı  tu  kaka  gösteriyor.

Esfender  KORKMAZ

YENİÇAĞ

23
Şub
12

YURTSEVER, AYDıN, CUMHURİYETİN SAHİBİ TÜRK HALKıNA ÇAĞRı

ERGENEKON,  BALYOZ,  İNTERNET  ANDICI,  ODA  TV,  HOPA  ve  benzeri  temelsiz  davalarla,  Özel  Yetkili  Mahkemelerce ;  milletvekili,  siyasetçi,  gazeteci,  yazar,  asker,  avukat,  öğrenci,  işçi,   yüzlerce  aydın  tutuklanmıştır.
Tutukluluk  süreleri  dünyada  eşi  görülmemiş  bir  şekilde  uzatılarak  yargısız    infaza  dönüşmüştür.
Uygulama,  ülkemiz  için  yüzkarası  ve  insanlık  suçudur.

Bu  duruma  tepki  gösterilmesi  amacıyla

VARDİYA  BİZDE  PLATFORMU  ANKARA  GRUBU  tarafından  Demokratik  Kitle  Örgütleriyle  ile  birlikte  gerçekleştirilen

“ÖZEL  YETKİLİ  MAHKEMELER  KALDIRILSIN,   YURTSEVERLER  SERBEST  BIRAKILSIN..!!!”

imza  kampanyasında  toplanan  yaklaşık  15  bin  imza;

23  Şubat  2012,   Saat  14.00’de

Milli Egemenlik Parkı’nda (TBMM’nin Çankaya tarafındaki kapısı yanında),
Mağdurların konuşmaları ve bir tutuklu yakınının okuyacağı basın  açıklamasından sonra,
Davalarla ilgilenen milletvekillerine ve Meclis Başkanlığına elden teslim edilecektir.
Toplantı ve imza teslim etkinliğine tüm duyarlı yurttaşlarımızı bayraklarıyla bekliyoruz.

İŞTE   DESTEK   VEREN   DEMOKRATİK   KİTLE   ÖRGÜTLERİMİZ :

1.  ALTI  NOKTA  KÖRLER  DERNEĞİ

2.  ANKARA  BAROSU

3.  ATATÜRKÇÜ  DÜŞÜNCE  DERNEĞİ

4.  BAĞIMSIZ  CUMHURİYET  PARTİSİ

5.  BATIKENT  BİRLİKTELİĞİ

6.  BİLİM  VE  ÜTOPYA  KOOPERATİFİ

7.  CUMHURİYET  HALK  PARTİSİ

8.  CUMHURİYET  KADINLARI  DERNEĞİ

9.  CUMHURİYET  OKURLARI  –  ANKARA

10.  ÇAYYOLU  PLATFORMU

11.  DOĞA  KÜLTÜRÜ  DERNEĞİ

12.  HACI  BEKTAŞ  VELİ  KÜLTÜR  DERNEĞİ

13.  HARP  OKULLARI  DEVRE  VAKIF  VE  DERNEKLERİ

14.  İŞÇİ  PARTİSİ

15.  MÜLKİYELİLER  BİRLİĞİ

16.  PİR  SULTAN  ABDAL  KÜLTÜR  DERNEĞİ

17.  SOSYAL  DEMOKRASİ  DERNEĞİ

18.  TÜRK  HUKUK  KURUMU

19.  TÜRKİYE  EMEKLİ  SUBAYLAR  DERNEĞİ

20.  TÜRKİYE  GENÇLİK  BİRLİĞİ

21.  TÜRKİYE  KIZ  İZCİLER  DERNEĞİ

22.  TÜRKMEN  DANIŞMA  MECLİSİ

23.  TOPLUMSAL  DAYANIŞMA  GÖNÜLLÜLERİ  DERNEĞİ

24.  OZAN  DER

25.  PARLAMENTO  MUHABİRLERİ  DERNEĞİ

26.  ULUSAL  EĞİTİM  DERNEĞİ

27.  ULUSAL  GÖNÜLLÜLERİ

28.  VARDİYA  BİZDE /  PLATFORMU

29.  YENİ  PARTİ

30.  68’LİLER  BİRLİĞİ  VAKFI

22
Şub
12

Anadil Bahane, Bölücülük Şahane…

Lord Curzon, Lozan görüşmeleri devam ederken Ermenistan ve Kürdistan için direnmiş ve İsmet Paşa’ya şu  tehdidi  savurmuştur :

“Ben  onlara  (Kürtlere)  alfabe  verdiğim  gün  görürsünüz…”

Kürtlere  alfabe  vermek  ve / veya  onlar  için  oluşturmak…   Neden ?

Gel  zaman  git  zaman…

Lozan ne kelime, tarih boyunca emperyalizmin izlediği siyasetin hiç değişmediğinin kanıtıdır bu sözler. Batının değişmeyen ve adeta sabitleşen planı…

TRT 6 (şeş), Anadilde eğitim dayatması, üniversitelerde açılan Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümleri…

“Fare  geçer  yol  olur”  diye  bir  söz  vardır.

İktidarın attığı bu adımdan (Kürt Açılımından)  güç alan  1921 yılında V. İ. Lenin’in armağanıyla alfabelerine kavuşan Çerkezler kendi ana dillerinin peşine düşerek bölücülüğe alet olduklarının farkında mıdırlar acaba ?    Dedikten sonra olan bitene beraberce göz atalım.

Çerkezler  Anadil  Talebi  İçin  Yürüdü…

12 Mart 2011 tarihinden başlayarak “Bu ülke için canımızı verirken Türkçe bilmiyorduk, şimdi anadilimizi bilmiyoruz” çağrısı ile bir araya gelen Çerkezler tarafından yeni oluşturulan toplumsal-politik hareket “Çerkez Hakları İnisiyatifi” tarafından Ankara, İstanbul ve Bursa’da mitingler yapılmıştır.

Bu mitinglerde yapılan açıklamalarda, “Türkiye Cumhuriyeti yönetimi ve kamuoyuna Çerkez halklarının öncelikli sorunları olan anadili öğretim ve eğitimi ile 24 saatlik radyo-TV yayınlarının devlet eliyle yapılması” istenmiş, şu sloganları içeren pankartlar kullanılmıştır.

*Asimilasyon İnsanlık Suçudur!
*Çerkezce Konuşmakla Vatan Bölünmez!
*Anadili Eğitimi İstiyoruz!
*Kapatılan Çerkez Okulları Açılsın!
*Diller Bahçesinde Her Çiçek Özgür Açsın!
*Dilimiz Onurumuzdur!
*Çocuklarım Çerkezce Konuşsun İstiyorum!
*Dilimizin Yaşaması İçin Pozitif Ayırımcılık İstiyoruz!
*Anadili Anamızın Ak Sütü!’
Mitinglerde atılan ortak sloganlar ise şunlardır.
‘*Anadolu Daha Kaç Dile Mezar Olacak?
*Babam Anadilini, Torununa İletilmek Üzere, Bana Emanet Etti!
*Çerkezce Eğitim İstiyoruz!
*Her zaman her yerde, Anadilim Çerkezce!
*Anadil Eğitimi İstiyoruz!
*Anadilim Onurum, Savaşırım Korurum!
*Yaşasın Demokrasi Mücadelemiz”

Habere yazılan bir yorum…

“Ben de ırk olarak baktığınızda yarı Türk yarı Arnavut’um, ama kendime TÜRK diyorum, çünkü Osmanlı’dan bakiye kalan bu devletin milletinin toplamına Türk denir. Bu ırki bir tanım değil, bir aidiyet ifadesidir. Kimsenin, kimsenin kökeni ile sorunu yok/olmamalı, yani Kürt kökenli TÜRK olunabilir, Çerkez kökenli TÜRK de olunabilir, ama bu ülkede yaşayacaksan önce üst kimlik olarak TÜRK olmayı kabul edeceksin. Adam Amerika’da İtalyanca da konuşuyor, ama İtalyan kökenli AMERIKALIYIM diyor, İtalyan’ım demiyor. Yoksa adama “Git İtalya’da, Kuzey Irak’ta, ya da Kafkasya’da yaşa arkadaş” derler. Bu yürüyüşteki gibi küstahça sloganlar atarsan, ‘nereye ait hissediyorsan oraya defol git’ dediler mi alınma. Ayrıca ben MHP’li falan değilim, sadece artik kabak tadı vermeye başladı diyen bir vatandaşım…”

Yorum doğrudur ancak, kullanılan “üst kimlik” ifadesinin Türkiye’yi “üst kimlik, alt kimlik” açmazına alarak bölmek isteyen emperyalizme ve işbirlikçilere çanak tutmaktan başka yararı olmadığını söylemeliyim. Ulus devlette tek kimlik olur, örneğin Fransa’da Fransız, Amerika’da Amerikan, Türkiye’de Türk kimliği… Hangi etnik kökenden gelinirse gelsin kimlin tektir.

19 Nisan 2011’de İstanbul’daki yürüyüşün ardından yapılan konuşmalarda şunlar söylenmiştir.

Çerkez Halkları İnisiyatifi (ÇHİ) Sözcüsü Meretuko Kenan Kaplan, Anayasa’nın 42. Maddesinde yer alan anadilde eğitimin önündeki engellerin kaldırılması gerektiğini belirterek Çerkezlerin de anadilde eğitim almalarının önünün açılmasını istemiş, “Öncelikle 12 Eylül anayasasının değiştirilmesini, buna bağlı olarak mevcut vatandaşlık tanımının yürürlükten kaldırılmasını istiyoruz. Okul öncesi ve okul döneminde anadilimizde seçmeli eğitim müfredatının konulmasını istiyoruz. Bilinsin ki kimseden bir şey lütfetmiyoruz. Evrensel insan hakları çerçevesinde ne istediğimizi biliyoruz ve başımız dik bir şekilde bunları istiyoruz” demiştir.

Mitingde, Adnan Dalkılıç Adigece, Erol Kılıç Abazaca, Ahmet Çerkezoğlu Asetince basın açıklamaları okumuştur. Ayrıca, Nalçik İnsan Hakları Derneği Başkanı Hatajuko Valeri de bir konuşma yaparak Türkiye’de yaşayan Çerkezlerin haklarını aramalarına sonuna kadar destek olacaklarını söylemiştir.

Mitingde ÇHİ Sözcüsü Habraçu Murat Özden de bir konuşma yaparak bundan sonra Çerkezlerin meydanlarda olacaklarını söylemiştir.

Sanatçılar Kube Nurdan Fidan, Tahagalegova Stewlana ile İslamey Halk Dansları Topluluğu (Kafkaslardaki Kabardey Çerkezlerinin kurduğu müzik ve folklor topluluğu) Solisti Qumuq Şamsudin de konser vermiştir.
Meraklısı için parantez… Meretuko Çerkezlerde bir sülale ismidir.

14 Şubat 2012 tarihinde Lazlar ve Çerkezler anadil hakkı için toplanmışlar, Türkiye’deki tüm etnik gruplardan temsilcilerin yer aldığı konferanstan çarpıcı öneriler çıkmıştır:

1-Anadilde eğitim anayasal güvence altına alınmalı.
2- İlkokul’da ‘Andımız’ okutulmamalı.
3- Diyanet kaldırılmalı.

Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) ve Laz Kültür Derneği tarafından Ocak ayında başlatılan ve 4. kez düzenlenen, “Türkiye’de kültürel farklılıkların korunması, yaşatılması ve toplumda farklı kültürlere yönelik ayrımcılığın önlenmesinde temel problemler ve çözümleri” konulu konferansları Bolu’da yapılan toplantıyla sona ermiştir.

Laz
 ve Çerkezlerin ağırlığını oluşturduğu, yaklaşık 60 kişinin katıldığı toplantıya Ermeni, Süryani, Kürt ve Zazalar başta olmak üzere diğer topluluklar da temsilciler düzeyinde katılarak raporlar sunmuştur. Akşam Gazetesi’nin haberine göre, grup raporlarında tespit edilen bazı sorunlar ve çözüm önerileri şöyledir:

Sorun: Osmanlı Devleti’nde I. Dünya ve Kurtuluş Savaşları sürecinde gayrimüslim vatandaşların tasfiye edilmesi.

Çözüm: Gayrimüslim nesillerinden dileyenlere Türkiye vatandaşlığı ve çifte vatandaşlık hakkı tanınmalı.

Sorun:
 Ulus devletin tek tip insan yetiştirmeye dönük otoriter, yabancı düşmanı, farklılıkları tehdit olarak resmeden, çok kültürlülükten ve demokratik çoğulculuktan uzak eğitim sistemi.

Çözüm: Eğitim öğretim sistemindeki Türklüğe ve Sünni Müslümanlığa vurgu yapan, ‘milli eğitim’ müfredatı yeniden organize edilmeli. Etnik grupların kültür ve medeniyete yaptığı katkı ortaya konmalı. ‘Andımız’ gibi, eğitim ve öğretimin resmi ideolojinin tekrarına ve ezberine dayalı otoriter uygulama ve içerikleri tasfiye edilmeli.

Sorun: Ulus devletin resmi ideolojisi olarak Kemalizm; devletin baskı aygıtlarının yanı sıra ideolojik aygıtlarının (Milli Eğitim, üniversiteler, askerlik, Diyanet İşleri vb) etkisi.

Çözüm: İdeolojik içeriğinden arındırılmış yeni bir anayasanın hazırlanması; kamu kurumlarının her tür ideolojiye, dine ve kimliğe tarafsız kurumlar olarak işlemesi sağlanmalı.

Sorun: 
Ulus devletin kuruluş süreci ve sonrasında yaşanan tarihsel travmalarla hâlâ yüzleşilmemiş olması.

Çözüm:
 1915 Ermeni Tehciri, 1922 Gönen-Manyas Çerkez Sürgünü, 1934 Trakya Pogrumu, 1937-38 Dersim Katliamı, 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955 pogromu, 1978 Maraş ve 1980 Çorum Katliamları, 1993 Sivas Katliamı ve benzeri devletin neden olduğu travmalarla ve tarihsel gerçeklerle yüzleşmesi ve özür dilemesi zararların tazmini elzemdir.

Bu metnin adeta bir manifesto olduğunu söylememize gerek var mıdır? Sırada Özerklik talebi vardır artık.

“DERTLERİMİZ  AYNI”

Vacit Kadıoğlu (Kafkas Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı): Toplantıdan çıkan sonuçlar toplumun çok değişik kesimlerinden insanların düşünceleri. İlk etapta toplum tarafından kabul edilmesi kolay olmayacaktır. Ancak, bunlar çalışma gruplarının aldığı kararlar. Tartışılan şeylerdir.

Mehmet Ali Beşli (Laz Kültür Derneği Başkanı): Aynı dertlerden muzdarip bir örgütle bir araya gelmek bizi mutlu ediyor.  Beyin fırtınası yapılmış olması, sorunların belirlenip, ortak bir akılla çözüm önerilerinin üretilmesi çok önemli. Bu toplantı belki önümüzdeki dönemde bir yol haritası belirlememize yarıyor.

Turan Sarıtemur (Kürt Aydınları Platformu Sözcüsü): Türkiye’deki tüm etnik ve dinsel azınlıkların tüm sorunlarının kaynağının ulus devlet anlayışı olduğunu gördüm.
20 Şubat 2012 tarihli haberde Bursa’da yaşayan Çerkezler ve Çerkez Kültür Derneği üyeleri, anadilde eğitim istedikleri belirtilmiştir.

50 kişilik grup “Anadilini öğren kültürüne sahip çık”, “O sizi dinliyor, anadilinizi konuşun” yazan pankartlar taşımıştır.

Grup adına konuşan Çerkez Kültür Derneği Başkanı Filiz Çelik, 21 Şubat’ın “Dünya Anadil Günü” olduğunu hatırlatarak, “Yok olmakta olan bir dilin son sahipleri olarak pozitif ayrımcılık istiyoruz. 147 yıldır Anadolu’da yaşıyoruz. 147 yıl boyunca bu ülkenin tarlasında çiftçi, fabrikasında işçi olduk, savaşlarında öldük. Bu topraklar için ölürken Türkçe bilmiyorduk. Şimdi anadilimizi bilmiyoruz” diye konuşmuştur.
Bütün bu hazırlıklar Türkiye’yi, devrimle kurulan ulus devleti etnik temelde bölerek parçalamanın ön adımlarıdır.

Ancak bu parçalama için anayasanın yeniden yazılması ve özellikle de değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek ilk üç maddenin silinmesi gerekmektedir. 2012 yılında yapılacağı öngörülen bir anayasa referandumda, etnik kökene hitap eden bu kartlar kullanılarak “Evet” oyunun oranının yüksek çıkması sağlamaktır.

Bazı gazetelerde iç sayfalarda yer bulabilen bu haberler hangi televizyon kanalında gösterilmektedir? Zor dostum, zor… O malum TV kanallar şike tertibi, MİT ve KCK vb gündemlerle yaşananları milletten saklamaya perde olmaktadırlar. Diziler, izdivaç programları, yarışmalar ve yemek tarifleriyle millete narkoz vermeye devam etmektedirler.

İnternet taraması yaptığınızda ise http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=112152&page=1,http://eu.kurdistan-post.eu/guncel/2157-gerkezler-de-anadilde-editim-dstedi.html vb kanalların adeta davul zurna ile bu haberleri kullandıkları görülmektedir. Bir diğer deyişle ne kadar bölücü ve gerici kanal varsa bu haberleri şenlik havasında vermektedir.

Yapılan konuşmalara bakıldığında hedefin ulus devlet olduğu rahatlıkla görülecektir. Anadil işin bahanesidir… Amerika’da İspanyolca anadilde eğitim için herhangi bir eylem yapıldığı duyulmuş mudur? Her etnik yapı kendi dilini konuşur ana hepsinin ortak dili İngilizcedir. Ve hepsi anaokulundan, liseye ABD’nin andını okurlar. Hiçbirinin aklına “Andımız kaldırılsın…” sloganlı bir eylem gelmez. Çünkü onlar Amerika Devleti’nin yurttaşı ve Amerikan milletinin bölünmez bir parçasıdır.

Günümüz Türkiye’sinde ise emperyalizmin rahle-i tedrisindeki karşıdevrim ile Kemalist Devrim arasında yaşanan çatışma tepe noktasına varmıştır. Bu çelişme uzlaşmaz bir çelişme olup ancak ve ancak Kemalist devrim için her türlü etnik, dini, siyasi ayrılığı öteleyerek milleti tek çatı altında birleştirmekten geçmektedir.

Her  derdin  şifası  Kemalist  Devrim’dir…

Duyanlar  duymayanlara  söylesin…

Ama  aşağıda  okuyacağınız  satırlar  gelinen  noktanın  vahametini  anlamada  yeterli  iki  örnektir.

Okumaya devam edin ‘Anadil Bahane, Bölücülük Şahane…’

21
Şub
12

BULDUM BULDUM

( Zekeriya  Beyaz  sağolsun )

Daha önceki iktidarları da yererdik, beğenmezdik, eleştirirdik ama bu iktidar gelinceye kadar, sözlerin yetersiz kaldığı, ne söylense bir eksik kaldığı böyle kötü bir dönemi anımsamıyorum.

Siz  biliyor  musunuz ?

Hiç  mi  iyi  bir  şey  yapmamışlar ?

Neden  tek  bir  olumlu  işlerini  bulamıyorum  bunların ?

Yaptıklarını  düşman  ordusu  olsa  yapmaz  diyordum  ama  nedenini  bulup  çıkaramıyordum.

İnsan ne olursa olsun, atası dedesi nerden gelirse gelsin, atası dedesi ne suçu işlerse işlesin, bu suçundan ne cezası alırsa alsın, söz konusu vatansa kin tutulamaz, kan davası güdülemez değil mi? derdim.

Bunlar  neden  başkalar ?

Neden  bu  öfke,  bu  kin,  bu  nefret,  neden ?     derdim.

Ülkemizin kurucu iradesine, kurucusuna neden böyle dört koldan saldırı, neden böyle düşmanlık? diye sorardım.

Neden   vatanı   satarken   acımıyorlar ?

Neden kurumlarımızı gâvurun malı gibi yağmalatırken, hem de çoğu kez gâvura yağmalatırken içleri yanmıyor ?

Dağlarımızı altın arayan küresel çetelere zehirletmeyi nasıl içleri götürüyor?

Sularımızın HES’lerle kurutulmasına, yağmalanmasına nasıl razı geliyorlar?

Halkına genetiği değiştirilmiş gıdaları nasıl lâyık görüyorlar?

GDO’lu tohumlarla yapılan tarımla ülke toprağının bozulmasına ve girişine izin verilen zararlı GDO’lu ithal gıdalarla, halkın genetik yapısıyla oynanmasına, hastalanmasına, üremelerinin engellenmesine kadar giden bir sürü tehlikeyle karşı karşıya olunmasına nasıl gözlerini kapıyorlar?

Sağlığı ticari bir araç olarak , hastayı müşteri gibi görmeleri nasıl mümkün oluyor?

Habire karayolu, köprü, yüksek beton binalar yani tabutluk gibi evleri niye yapıyorlar? Veya yapmak istiyorlar? Niye bu karayolu yapımına sevdalılar? Bu yolla hem diğer ulaşım yollarının (deniz- demir), halka yararlı olacak ucuz ve sağlıklı ulaşımın yolu kapanıyor, hem büyük paralar mı kazanıyorlar? Niye halk yararına değil de para kokusuna hizmet?

Tren yollarını trenler işlerken , trenler çalışırken tamir edip halkı zarara sokmamak, ülkelerin savaşta ve barışta, bir felâkette en önemli hayati ulaşımı olan tren ulaşımını kesmemek varken, niye çeşitli bahanelerle bu ulaşımı kökten kesiyorlar?

Haydarpaşa Garı İstanbul’un Türk tarihi değil mi? Niye tarihimizi, anılarımızı elimizden alıyorlar?

Niye tarihi okullarımızı, okulları kent dışına taşıma bahanesiyle bizden koparıyorlar?

Tarihi binalara niye düşmanlar?   Niye bunları ya otele, ya alışveriş yerine çeviriyor, içlerini boşaltıp hayalet yapıyorlar ?

İktidara geldiklerinde ilk işleri İstanbul’dan Karadenizin ta ucuna kadar giden, tarifeli vapur seferlerini kaldırmak olmadı mıydı? Bu, araba, yük ve en önemlisi insanımızı taşıyan vapurlar haraç mezat satılmadı mıydı? Nedendi bu acele? Neden ilk işleri buranın gemi seferlerini yoketmekti? Deniz yolunu kapatmaktı?

Elin, eli yüzü kanlı küreselcilerinin, bölgenin haritasını değiştireceğiz, yeniden çizeceğiz dedikleri, ülkemizi bölmeye niyet etmiş BOP’a karşı olmak yerine, neden BOP’un eşbaşkanı oldular? Bu işbirliği nedendi?

PKK adlı on binlerce insanımızın ölümüne neden olmuş, on bine yakın askerimizin kanına girmiş, pusu kurarak, saldırarak, bomba koyarak can almış, devletine isyan etmiş, başkaldırmış bir kanlı çetenin üyeleriyle bunların bu gizli görüşmeleri, “PKK görevini yapıyor”, gibi terör örgütünü muhatap kabul eden, onları bir kurummuş gibi gören sözleri ne içindir?

Terör örgütü bile birbirleriyle Türkçe konuşup anlaşırken, başka ortak bir dilleri olmamışken, olamazken, ulusumuzun, Türkçeye eş, aynı değerde, önemde, güçte, konumda, ortak bir dili daha varmış gibi, bir küçük bölgede konuşulan bir yerel ağızdan dil yaratmak çabaları nedendir? Kime hizmet etmek için? Ne için? Neye gerekli bir dil daha bulmak?

Bir bakanın gittiği bir yerde bu yerel ağızla devlet görevlisi tarafından karşılanması neden?

İngilizceyle, dilimizi boğdurmaya kalkışmaları ne için? Amerikanca eğitim veren, Amerikan okullarının temsilcisi olan, bizden o kültüre köle yetiştirmeyi amaçlayan Fethullah okullarının önünü açmak, bu okulların reklâmını yapmak neden?

Devletinin eğitiminden eğitimin millîsini atar mı hiçbir devlet? Eğitim milletsiz olur mu?

Milleti olmayan bir devlet olur mu?

Milleti olmayan, tek ve bütün olmayan bir devleti bizim coğrafyamızda barındırırlar mı?

Devletinin televizyonunda, uyuz bir maçı bile İngilizce diliyle anlattırır mı bir kurumun yöneticileri?

Atasına küfrettirir mi, küfür serbest olsun diye Atasını koruma yasasını kaldırmaya bile kalkışır mı bir devletin yöneticileri?

Bir devlet, kendi dilini bırakıp başka ağızları öne çıkarır mı? Bu ağızlara 24 saat yayın hakkı, alt yazısız, sınırsız özgür yayın tanır mı? Devleti yönetenler bunu neden yaptırırlar? Yaparlarken yürekleri sızlamaz, korkmazlar, hiç mi çekinmezler?

Kendi diline, bir ırkın diliymiş, bir köken diliymiş, böyle onlarca köken dilinden biriymiş muamelesi yapabilir mi, yaptırır mı gerçek devlet adamları?

Anıtkabir’e kadar dikebilirler mi gözlerini kötülük odakları, arsızlaşan yöneticiler?

Memurlarını sözleşmeli yapar, hepsini kendine kul köle eder mi bir yönetim? İşçisini sendikasız bırakır mı?

Çiftçisini yabancı bankalara borçlandırır mı, tarlasını tapanını sattırır mı, eloğluna peşkeş çektirir mi vatan topraklarını bir yönetim?

Eski Türkçeyi hortlatmaya kalkar mı, devrim yapmış, çağdaşlığı yakalamış , müslüman ülkelerin arasında hıristiyana köle olmamış tek millet olan Türk Milleti’nin kurduğu Cumhuriyetin bir yönetimi? Arapçayı ilkokula sokmaya kalkışır mı? Dinsel eğitimin yolunu tekrardan açar mı bu devirde hiç insan?

Devlet kurumlarını yeteneksiz kadrolarla sırf bizden bunun kafası, bizim yandaş takımından diye doldurur mu bir ülkenin yöneticileri? Dinler arası diyalog adı altında ülkesini hıristiyanlaştırmanın, Yahudiliğin rahatça yayılmasının önünü açar mı bir yönetim?

Misyonerlikten korkulmaz mı, neden kapalı kiliseleri açar, müzeleri tekrar kilise yapar , ev kiliselerini serbest bırakır ben dindarım diye övünen bir iktidar?

Müslüman benim dinim bana , senin dinin sana der ama hıristiyan böyle der mi? Tarihi boyunca demiş mi?

Nerden çıktı bu tek taraflı Yunanistan sevgisi? Zor durumdayız diye telefon etmişler, gaz vanaları açılmış. Komşundur, iyi geçin ama nedir bu sevda? Bizim mülkiyetimizdeki malları bir yasa çıkarıp onlara karşılıksız vermek, iade etmek, bu mallardan, vatan topraklarından, Türkçe yer adlarından vazgeçmek neden?

Yeni anayasa (!) çalışmalarında Rum’un, bunların papazının, patriğinin işi ne? Kısıtlama kalkmalıymış. Heybeliada Rum Okulu açılmalıymış, devletin yasalarına uymayan biçimde. Bağımsız.

Bütün değerlerimiz tuz buz… Rus kızları aile yapımıza çok uygun, onlarla daha çok evlilik yapın neden der bir Dışişleri Bakanı?

Bordum’a, Ege- Akdeniz kıyılarına keyfi olarak, oraları sömürgesi saymak için, eski sömürgesi Hindistan’a gider gibi kıyılarımıza gelip yerleşen İngiliz’den bize ne ki, Andımız’ı okunmaktan gocunan İngiliz göz önüne alınacak ve bunların şikayetiyle “Andımız” kaldırılsın denebilecek, bu bahane gösterilecek. Neden Andımız, Gençliğe Hitabe, Atatürk devrimleri engel görünüyor birilerine? Vargüçleriyle bunları kaldırtmak, devletin yapısından kurucu iradeyi çıkarmak için uğraşıyorlar?

*

Buldum… Buldum…

Hepsinin nedenini buldum! Geçen akşam Zekeriya Beyaz hocamız tek bir sözle açıkladı. Bunların nedeni “Darülharb anlayışıdır” dedi.

O dedi, ben öyle ağzım açık kalakaldım.

Kusura bakmayınız ama ben de kendimi birşeyler bilir sanırdım, az buçuk kitap okumuş, batının ve doğunun önemli eserlerini bilen, Cumhuriyetin yetiştirdiği bir öğretmen sayardım kendimi. Meğer hiç bir şey bilmiyormuşum.

Bilmek için Atatürk düşmanlığının iç yüzünü bilmek gerekiyormuş. Düşmanlık güdenlerin kafalarının ardını görmek…

Divanı Harb ( Savaş Mahkemesi) sözünü duymuşum da bunu hiç duymamışım. İşgal zamanı işgal devletlerinin bize kurduğu mahkemedir bu.

Diğeri, Arapça tamlaması gibi değil de Türkçe gibi yazarsak, Darülharb.

Şu demekmiş:

İslâm ahkâmının ( yasalarının ) tatbik edilmediği yer. “Sözlükte şöyle yazmışlar:

“Kâfir bir hükümdarın egemen olduğu yerler ve Müslümanlarla gayrı müslimler arasında henüz barış akdedilmemiş olan memleketler İslam hukukunda Darülharb sayılır. İslami görüşe göre dünya Darülharb ve Darülislam olmak üzere ikiye ayrılır. Darülharbi Darülislam haline getirmek cihadın ( din uğruna savaşmak) amacıdır.”

Osmanlıca- Türkçe sözlükte şu yazıyor:

“İslâm elinde olmayan, her zaman savaşyeri olabilecek yer.” ”Kavga meydanı” anlamına da geliyor.

Şimdi gelelim Zekeriya Beyaz Hoca’ya. Şunları anlattı bu konuda:

*

Devletten Çalma, Darülharp

Darülharp savaş ülkesi demek.

Darülislâm huzur ülkesi demek.

Bunlara göre bu çalmak değil. Devletten çalma: Bu ganimettir. Çünkü bu devlet kâfirdir.

(Hangi devlet? Bunlara göre, Türkiye Cumhuriyeti Devleti! ) Benimseyenler küfrü benimsediği için kâfirdir, buradan çalmak ganimettir. Düşman öldürülebilir de… İftira edebilirler. Bir subaya iftira yapmak cihattır, sevaptır (Silivri örneği ).Yani zulüm yapmayı da meşru (hak- yasal) görüyorlar. Kul hakkı yok, çünkü onlar müslüman değil, bunlara göre.

Hamas, El Kaide, Taliban böyledir.

Bu çok yaygın boyutta var. Bir takım insanlar büyük zulümler yapıyor. Ama namaz vakti geçmesin diyor.

İslâm zulmü yasaklar. Kediye köpeğe bile zulmedemezsin. Bunlar müslümana bu zulmü yapıyorlar.

Bir parti lideri, bir komployla uzaklaştırıldı, şimdi milletvekili. Ondan (Deniz Baykal) dinlediklerim:

Tekel fabrikalarını ve arazilerini satıyorlar, özelleştirme adına. Amerikalı istiyor. Verelim diyorlar. 915 milyona falan. Amerikalıya: “Sen kenarda dur. Yandaşa: “Sen şunu al, üçyüze. Devletin kasasına bunu at.” Birkaç ay sonra Amerikalı’ya: “Kaça anlaşmıştık? 915’e. Gel al. Arazileriyle al.” Amerikalı İngiliz’e gidiyor: “ Gel bunun üçte ikisini size verecektik. İki milyar doları verin bir bölümü alın.” İngiliz’e bir kısmını veriyorlar.

Demek ki bunun değeri 4-5 milyar dolar edermiş.

Nedir bu? Darülharpçiliktir.

Gâvur (!) olan milletin malını milletten almak! Bunların bu kanaatleri sapıklıktır!

Siz müslümana kâfir derseniz siz kâfir olursunuz. Topluluk halinde derseniz sapık olursunuz! İmam imamlık yapsın. Kaymakam için yetiştirdikleriniz kaymakamlık yapsın. Bu bir iş bölümüdür.

Bunlar sapıklıktır.

Bunlar dini reddetmektir. Menfaatperestliği din kisvesi altında devam ettirmektir.

Hazine malında tüyü bitmeyen çocuğun da hakkı vardır.Bunların günahı canilerinkinden elli katıdır.

Bunların zulmü canilerinkinden elli katıdır. Bunu Kur’anı kerim söylüyor.

Ganimet savaş meydanında olur. Bunun dışında zulümdür. Darülharpçılığı yapana baktığınız zaman hiç biri bu konuları bilmez. Bir takım adamlar, sözde din adamlarının fetvalarıyla gidiyorlar.

Bunun tarihçesi Muaviye ile başlamıştır. Önce kâfir ilân ederler, sonra saldırırlar.

Eski sapkınlık fikri yeniden doğdu. Altmışlı yıllarda Türkiye’ye geldi.

Türkiye’nin en büyük sorunu dinin saptırılması sorunudur.

Devlet gücüyle zulmetme, çalma…”

*

Bu bilgileri heyecanla bağıra çağıra verdi Zekeriya beyaz. Heyecandan, üzüntüden kıpkırmızı kesildi. Kafalardaki soru işaretlerini de sildi.

Darülharb konusunda bilgiağında yazılan yazıları incelerken gördüm, bu yazıların altına, yeşil boyalı, üstü Arapça yazılı bayrağını koymuş gazetelerden birine şöyle bir yazımla bir yorum yazılmış. Vatandaş sormuş (imlâsını düzeltmeden aldım):

“ yani türkiye darul harb mi oluyor. eğer darul harb ise türkiye biz müslümanlar niye oturuoruz koltuklarımızda.bu ülkeyi darul islam yapmak için neden cihat etmiyoruz.”

Bak bak neler oluyor, olur mu böyle saçma şey diyeceğine kardeşini boğazlamayı aklına getirebiliyor böyle uyutulan, kandırılan zavallı kişi.

Buldum buldum diye ortaya çıktığım bu yüzden. Tehlike sandığımızdan da büyük. “Kerbelâ’da peygamber soyunu katleden bu zihniyettir!” dedi Zekeriya Beyaz. Şimdi bu zihniyet, aptala sorduruyor:

“Yani  Türkiye  gâvur  memleketi  mi ? “   Öyleyse  biz  neden  oturuyoruz ?”

Zavallım,   beynini   kullanamayan,   beyni   esir   alınan   cahilim,   gerçeği   nasıl  

bulacak,   nasıl   görecek ?

Küresel   tuzağa   düşmekten   nasıl   kurtulacak ?

Aklını   başına   nasıl   alacak ?

Doğruyu   onlara   nasıl   bulduracağız ?

Ülkemiz   tamamen   uçuruma   düşmeden,   iş   işten   geçmeden,   vakit   çok   geç  

olmadan…

Siz  bir  yol  buldunuz  mu ?

Feza  TİRYAKİ,   21 Şubat 2012

http://www.ilk-kursun.com/haber/96458

21
Şub
12

ANAYASA / PASPASYASA

8. Cumhurbaşkanı  Turgut  Özal,  Anayasa  için ;  “Bir  defa  delinmekle  bir  şey  olmaz”  demişti. 

Bakalım  Anayasa  sağlam  mı  kalmış,  eleğe  mi  dönmüş…

Madde 2: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, Lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

*Atatürk Milliyetçiliği tamamen kaldırılmış, Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünün yazılması Cumhurbaşkanı Gül tarafından “ilkellik” olarak yorumlanmış ve Atatürk’ten-Türklükten-Milliyetçilikten rahatsızlık, Devletin başı olan kişi tarafından dile getirilmiştir.

AKP İktidarı, Anayasa Mahkemesi tarafından “Lâiklik karşıtı eylemlerin odağı” olduğu için mahkum edilmiştir.
Sonuç:  T.C Anayasasının 2. Maddesi ihlal edilmiştir.

Madde 3: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”

*Cumhurbaşkanı Gül, kanunla konulan ve kanunla değiştirilebilecek İlçe isimlerini, Kürtçe söylemektedir. Belediyeler İlçe-Belde- Köy isimlerini Kürtçe tabelalarla değiştirmişlerdir. AKP İktidarının teşviki ve göz yumması ile, ülkemizin önemli bir bölümünde Türkçe konuşmak yasaklanmış, Pazar yerlerinde bile Kürtçe konuşulur hale gelinmiştir.
Sonuç:  T.C Anayasasının 3. Maddesi ihlal edilmiştir.

Madde 9: “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.”

*Başbakan’a verilen yetki ile, artık Türkiye’de bazı insanların yargılanıp yargılanmayacağına, bağımsız mahkemeler değil, Başbakan Erdoğan karar verecektir.
Sonuç:  T.C Anayasasının 9. Maddesi ihlal edilmiştir.

Madde 22: “Herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır.”

*Özür dilerim. Bu konudaki tespitimi gülmekten söyleyemeyeceğim.
Sonuç:  T.C Anayasasının 22. Maddesi, ihlal edilmiştir.

Madde 24: “Herkes vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14. Madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir.(14. Md: Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve Lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz) Kimse ibadete,dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak kişilerin kendi isteğine,küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.
Kimse Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen dahi olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz..”

*Anayasa Mahkemesi Kararları, Anayasa maddesi hükmündedir. Bu iktidarın Lâiklik karşıtı olduğu Anayasa Mahkemesi kararıdır. Anayasa Mahkemesinin “türban” konusundaki kararları, “Hukukun arkasından dolanarak” YÖK tarafından çiğnenmiştir. Türban ilkokullara kadar inmiştir. Tarikatlar ve Cemaatler din eğitimini kaçak olarak yapmakta, on binlerce kaçak Kur-an Kursunda çocuklarımız, sapık cemaatler tarafından Cumhuriyet düşmanı olarak yetiştirilmektedir. Buna göz yuman Vali ve Kaymakamlar Anayasayı ihlal suçu işlemektedirler. İlkokul 4. Sınıftan itibaren konan ARAPÇA dersi, Aile İmamı, Mahalle İmamı gibi kurumların oluşturulması, dindar gençlik yetiştirilmesi,  24. Maddenin ihlalinin kanıtıdır.
Sonuç:  T.C Anayasasının 24 ve 14. Maddeleri ihlal edilmiştir.

Madde 42: “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tabi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası antlaşma hükümleri saklıdır.”

*Anayasanın bu maddesi yürürlükte iken, Cumhurbaşkanı-Başbakan-Bakanlar, Başsavcılar eğitim ve öğretimde, anadil olarak Kürtçe okutulması gerektiği söylenmiş ve bunun hazırlıklarına başlanmıştır. Kamuoyu oluşturmak için Maliye Bakanı(İngiliz Vatandaşı), bir polis memuru tarafından Kürtçe konuşularak karşılanmış ve T.C Bakanı da Kürtçe konuşmuştur.(Anayasa 129. Maddesine aykırı) Bu davranış, Türkiye’nin dil birliği ilkesine hakarettir.
Sonuç:  T.C Anayasasının 42. Ve 129. Maddeleri ihlal edilmiştir.

Madde 174: Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasa halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şekilde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.
(3): 677 Sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin kapanması-yasaklanması ve Türbedarlıklar ile bir takım unvanların Yasaklanması ve kaldırılması hakkındaki kanun.

*Türkiye’de, AKP İktidarıyla birlikte ne kadar cemaat-tarikat varsa bunlar yeraltından çıkmışlar, Bakanlıkları paylaşmışlar, devletin en hassa kurumlarını ele geçirmişlerdir. Cemaatler, zaman zaman AKP İktidarı ile de çatışmaktan çekinmemişlerdir. Cemaatin elemanları, sahte dijital deliller üreterek çok sayıda kişinin tutuklanmasına sebep olmuşlardır.
Sonuç:  T.C Anayasasının 174 Maddesi ihlal edilmiştir.

Sizlerin  düşüncesin i merak  ediyorum ;   Anayasamız  kız-oğlan-kız  olarak  mı  duruyor,  yoksa  eleğe  mi  dönmüş ?…

Bunlar, benim belirleyebildiğim suçlar, her biri tam Yüce Divanlık suçlardır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Anayasaya göre görevleri Cumhuriyeti ve Demokrasimizi korumak olan Mahkemeler ve kamu görevlileri kendilerine bu duyarsızlıklarının hesabının sorulmayacağını mı zannediyorlar ?…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle.  /   21 Şubat 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/96387

21
Şub
12

SUYUN AKıŞı

Başında  ‘’made  in  USA – AKP’’  markalı  çuvalı  taşıyan  Türkiye  anormalleşiyor  ve  kabuk  değiştiriyor.

Biz değiştik, üzerimizdeki gömleği çıkardık diye fetva veren AKP hükümetinin açtığı güvensizlik ve korku ortamında devletin en önemli kurumları birbiriyle kavga halinde iktidar mücadelesi veriyor.

Emniyetinden, yargısına, TSK’dan, MİT’ine kadar hiç bir kurum ya da yetkili diğer bir kuruma güvenmiyor.

Binlerce ABD-İsrail ajanlarının serbestçe cirit attığı, örtülü, örtüsüz operasyonlar yapabildiği ülkemizde herkes makam odasında, yatak odasında, arabasında, evinde, yolda dinleniyoruz, izleniyoruz kaygısını haklı olarak taşıyor.

Memleketin çivisi çıkmış, kimin eli kimin cebinde, kimin kulağı kimin ensesinde belli değil !

Özel yetkili mahkemeler ve savcılar istediği zaman istediğini şafak opersyonları ile gözaltına alabiliyor, MİT MİT’i takip ediyor, Cumhuriyet savcısı diğer cumhuriyet savcısının odasını basıyor, Emniyet TSK’nin mensuplarını dinliyor, tutukluyor.

Casuslar savaşı ya da şaka gibi ama değil.

Kimse kimseye inanmıyor, güvenmiyor.

ABD-AKP hükümetinin bilinçli, planlı ve programlı olarak izlediği bu korku siyaseti doğrultusunda Türkiye totaliter teokratik bir düzene doğru hızla yol alırken, cumhuriyet düşmanı kadrolarla donatılan ulusal, üniter, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli kurumları onarılması çok zor olan büyük yaralar almıştır.

Türk  Silahlı  Kuvvetleri

Yargıtay

HSYK

Danıştay

Sayıştay

Üniversiteler

MİT

Emniyet

Diyanet

Devrim yasalarının bir bir kaldırıldığı ve hukukun guguklaştığı Türkiye’yi yöneten Gül, Erdoğan, Arınç Beyler, hukuk işlerine geldiği gibi işleyince ‘’ biz adalete müdahale edemeyiz, yasalar önünde herkes eşittir’’ diye AKP’nin özel hukukuna alkış tutmaktadırlar. Hukukun gücüne değil, gücün hukukuna yaslananlar, Genel Kurmay Başkanı dahil yaşamını TSK’ne adamış olan, çok önemli vatani görevlerde bulunmuş olan komutanları terör örgütüne üye olmak ve çete kurmakla içeri atarken, yetkili cumhuriyet savcılarının görevlerini aştıkları iddiasıyla ifadeye çağırdıkları MİT başkanı ve bazı MİT mensupları için özel dokunulmazlık yasası çıkaranlar hukuka, adalete ve topluma karşı bir kez daha suç işlemişlerdir.

Daha başka bir ifadeyle, siyasi bir rezalet olan ve toplumsal vicdanı derinden yaralayan AKP Hükümeti- MİT-PKK ilişkisinin üstünü havaya kalkan parmaklarla örtmeye çalışmışlardır.

Ancak, tavşan şapkadan çıkmıştır artık. Türk ulusu, bu yabancı ortaklı bölücü ve gerici filmde kimin nerede ve nasıl rol aldığını biliyor.

AKP’nin TBMM’deki parmak çoğunluğuna dayanarak yetkili savcılık tarafından ifadeye çağrılan MİT’in başındaki Hakan Fidan’ı ve haklarında yakalama kararı çıkarılan bazı MİT’çileri adaletin önünden kaçırmak için ‘’kişiye özel koruma yasası’’ çıkartmak vicdana ve ilahi adalete sığar mı?

Büyük önder M.Kemal Atatürk’ün kutsal Hitabesi’ndeki yurtsever Türk Gençliği’ne karşı, dindar ve kindar bir gençlik isteyen AKP hükümetinin, AB-D’nin uşağı kanlı terör örgütü PKK ile Oslo’da yürütülen çirkin ve aşağılayıcı müzakerelerde başbakanın kendilerine verdiği özel rolü aştıkları anlaşılan ‘’MİT’çileri koruma ve kollama yasası operasyonu’’ AKP hükümetinin adalete müdahalesi değil midir ?

Yargının başbakanın izninine ve keyfiyetne göre soruşturma başlatabilmesi ileri demokrasilerde değil, ancak örtülü demokrasilerde mümkün olur.

Demokratik ve laik devlet anlayışından teokratik devlet anlayışına geçerken, Atatürk devrimlerini, demokrasiyi, hukuku, ve adaleti kıra kıra yol alanlar unutmasın ki, hayat bumerang gibidir.

Bir  Afrika  atasözü  der  ki ;   “Sular  yükselince,  balıklar  karıncaları  yer.  Sular  çekilince  de  karıncalar  balıkları  yer…”

Kimse  bugünkü  üstünlüğüne  ve  gücüne  güvenmemelidir.

Çünkü  kimin  kimi  yiyeceğine   “SUYUN  AKIŞI  KARAR  VERİR…”

ONA   GÖRE…!!!

Uğur  SETEN

http://www.ilk-kursun.com/haber/96446

21
Şub
12

Siz Kerkük’ü unutsanız bile, Kerkük sizleri unutmayacaktır..!!!

Araplaştırmadan  Sonra,  Kürtleşme  Politikası  başka  boyutta 

Irak Türklerinin durumu, Saddam Döneminde olduğu gibi, bu günde rahat yüzü, mutluluk görmeyen Türkler 35 yıl Saddam dikta rejiminden sonra Kürt eşkıyaları ve onlar işbirlikçileri sözde kardeş söylenen, bir bölüm  çıkarları yolunda acımasız, Baas rejimini döneminin ajanlarıyla birlikte Irak Türk toprak bölgelerinde Türklerin milli mücadelesine baskıyla karşı durarak her bir yola denemektedirler.

İnsanları, korkutularak kendi ana yurdunu, ata topraklarını bıraktırmak üzere milli ilkelerini, milli Türkçülük ruhları öldürmeye çalışan Saddam döneminin hizmetkârları, dini, milleti olmayan satılmış ajanlar her yönüyle bu kahraman milletimizi yok etmeye çalışarak, Kerkük ve öteki Türk bölgelerimizi bu günde Kürtleştirme politikasıyla asimilasyon sürdürmektedirler.

Bu caniler önde gelen Türk insanini öldürülerek, ana yurdundan, doğduğu toprağından uzaklaştırmak nedeniyle başkalarının kavuştuğu tüm haklara Türkler bu günde birçok ana yasal haklarından yoksun olarak engellerle karşılanmaktadır.

Baskılar artarak her türlü Acı olaylarla Kerkük, Diyala, Musul, Erbil, Altunköprü, Tuzhurmatu ve birçok yerlerde Irak Türkleri Kürtleştirme politikasına maruz kalmaktadırlar.

Bu gün tam olarak Irak devleti, Amerika, İsrail, İngilizlerinin destek, yardımı, yönetmesiyle Kürtlerinin işgali altında kalarak devletinin altından, üstünden yalnız tüm gelirlerinden Kürtleriler yararlanmaktadırlar, tüm yatırımlar, ticaret, sınır kapıları ellerinde olarak devletin, ziraat, ticaret,  petrolünden büyük örende pay almaktadırlar.

Nerde adalet, hak, eşitlik, nerde Irak Türklerinin payları, hakları, nerde insan hak ve özgürlüğü, hala binlerce Türkmen oymak, aşiretleri Saddam döneminde Araplaştırılarak bu günde baskı içinde binlerce aile kurtlaştırmakla yok olmaktadır.

Bu gün Türkler hiçe sayılarak, acımasız bir Asimilasyon ve Araplaştırma, politikasından, Kürtleştirme politikası tüm yönüyle artmaktadır.

Ve yeni Kerkük’ün Kürtleştirme politikası planını birçok devletlerinin razılığı, isteğiyle, çıkarları açısından, kazanç elde etmekten dolayı sesiz kalarak, Kürtler alanı boş bularak hayal ettikleri Kürt devletinin kurulması peşinde her türlü destekler almaktadırlar.

Tüm çıkarlarını elde eden Kürtler, Devlet zirvesine çıkarak, Türk şehri Erbil’de Elçilikler, konsülüz açılmakla devlet olmaya doğru şimdiden öne gedilmektedir.

Tüm hızıyla Kültleştirme politikası artarak, Irak Türklerinin bölgelerinde etnik oranlarda değiştirmeye yönelik, yüz binlerce Kürt aileleri Irak’ın kuzeyinden, komşu ülkelerden getirilerek, güzelim Türk şehri Kerkük ve diğer Türkmenli bölgelerine yerleştirilmektedir.

Getirilen bu Kürtlere karşı büyük miktarda maddi yârdim, destek, ev, arsa arazi, iş verilmekle devlet dairelerinde her türlü önemli görevlerde çalıştırılmaktadırlar.

Günümüzde binlerce Kürt ailelere Kerkük, Telafer, Altunköprü, Tuzhurmatu, Erbil, Diyala Hanekın, Mandalı, Kazaniya, kızlarbat, Adanköy, Tazehurmatu, Leylan, Dakuk, Yaycı, Kümbetler, Kızılyar, Ömer mandalı, Türkalan, Beşir, Tisin, Yahyava, ve diğer Türk bölgelerinin çevrelerinde köyler ve yerleşim bölgeleri yaparak kurmaktadırlar.

Bu gün baktığımız Kürtler Türk bölgeleri Kerkük ve öteki bölgelerde devlet dairelerinde önemi görevlere atanmaktadırlar.

Çok önemli görevleri Kürtler alarak Irak Devletinin yanında Irak’ın Kuzeyini tam olarak yönetmektedirler, çoğunluk Kürtler bakanlık, Başbakanlık, Cumhurbaşkanını ve önemli dairelerde tüm görevlere yalnız Kürtler atanmaktadırlar, Buna karşı yüzlerce diplomalı Irak Türkleri işiz olarak iş aramaktadır ve birçok Türklerde ülkesini, toprağını bırakmaktadır.

Araplardan sonra, Kürtlerinin Her türlü sinsi baskı nedenlerden dolayı Kerkük şehrinin Türk milleti sürekli her türlü engellerle azaltılarak yerlerine Kürtler yerleştirilmektedir.

Kerkük’ten başka Tuzhurmatu, Tazehurmatu Kifri, Dakuk, Yengice, Bastamlı, Amirli, Altunköprülü yüzlerce köy ilçelere Kürtler el koyarak yarlaşmışlardır.

Bu gün Kerkük şehri yüzde yüz Türk olmasına rağmen 700 binin üstünde Kürt bölgeye yerleşerek, bu uygulama sonucu Kerkük en tehlikeli, acılı günlerini Saddam döneminden sonra bu gün Kürtlerin, peşmerge asayişin baskısını yaşamaktadır.

Bu gün Kerkük’ün tüm Devlet dairelerine Kürtler yerleşerek, sanki burası bir Kürt bölgesi olarak, Türkleri yok duruma gelmişlerdir.

Bu güzelim Türk şehri Kerkük kendi kimliğine, kendi ana kucağına, sıcak bir yuvaya hasret kalarak, viraneye, harabeye dönmüştür.

Kerkük’üm kendi çocuklarından uzak düşerek, acı dert dolu Türküleri şarkıları, içli hoyratları, başı bölük, bükük, yavruları yalnız, kimsesiz, öksüz, yetim, sahipsiz tek başına kalmışlar, anneler gözyaşı dökmektedirler her zaman olduğu gibi bir gece ansızın gele bilirim şarkısını söyleye, söyleye beklediler, Kıbrıs’ın bekleyişi gibi bir gün yeni güneşin doğmuşunu özlediler, bu  karanlık gece bitecek diye yol üstüne serildiler bekledikleri tek umut bir azıcık olsa bile kendisini göstermedi.

Gönülleri tek bu aşkla yaşadığı için yine usanmadan bekleyecekler ama Kerküklüler bu bekleyişten bakmadılar umutla, milli duyguyla, biricik sevgiyle bekleyerek, söyleyerek, durmaktadırlar, can, kan vererek, şehitler vererek umutla beklemektedirler, ama ne gelen oldu, ne soran, ne yanan oldu, ne acıyan.

İşte sizler Kerkük’ü unuttunuz, Kerkük o kadar sizleri sevdiği için unutmadı aşkına başka aşk katmadı, seçmedi uzun yıllar oldu Kerkük sözü dilden sanki silindi, gönüllerden çıkarıldı, unutuldu, artık sabrımız bitti, dükkandı, işte Kerkük’ü almaya, öldürmeye, yok etmeye, hoyratını susturmaya kalkıyorlar çeteler, eşkıyalar, çakallar, Ayılar, İşbirlikçiler, Hainler, Baascılar, Ajansalar,  Kıyıcılar. Nasıl ki gözbebekleri Abdullah Abdurrahman, Necdet Koçak, Rıza Demirci, Adil Şerif, Mehmet Korkmaz, Rüştü Muhtar oğlu, Halit Şengül, Aydın Mustafa, Hüseyin Demirci, ve bir çok Türkleri şehit edenler hesap vermeden, hak alınmadan bize yaşamak yok, seni yakanlar çocuklarını senden alanlar Baba,  Anneleri, Bacı, kardeşleri gözyaşında, Ak giyen Gelinleri siyaha kaplayan, yeni göz açan çocukları yetim bırakanlar yakında cezaların bulacaklar.

Pişman olacaklar.

Kerkük, Hakkını almadan Kerkük’üm suyun, yediğimiz ekmek bize haram olsun,Hakkın halel olmasın, Yanıyorum, can veriyorum, ölüyorum bu acıya, ayrılığa dayanmak zor geliyor, zor. Bir bakın bu gün kimlerin elinde Kerkük’üm 14 Temmuz 1959 yılında üç gün, üç gece katliam yapıp Ataları, İhsanlar, Emelleri, Neftçileri, Kemalleri, Hıdır, Avcıları, Muhtar çocuklarını şehit edenlerin elinde dayanmak zor, zor geliyor bize çok zor, Kerkük’üm sabır dökendi, bitti etmek çok acı, yüreğimiz yaralı kaldı Kerkük, ne gelen var, ne giden, unutuldu, bırakıldı, yılda bir defa bile hatırı, halı sorulmadı, anılmıyor, siyahı soymak bile ona yasaklandı, ölümle baş başa kaldı, her günde bin defa Kerkük gözü açık, açık ölmektedir, can vermektedir suçsuz yere yargılanmaktadır.

Bir bakın kardeşler Kerkük tek kaldı, yalnız kaldı, dalsız, barsız, gülsüz, bülbülsüz ağaçsız, Bağsız, Bahçesiz, Susuz kaldı, o içli, dertli, çileli, sustu küstü birden konuşmamaktadır.

Sesler bile kesildi Sabah Meltem yeni açan tomurcuk güller gibi kokusunu saçmadan soldu, serçe, kuşlarının ötüşünü almaya bir köşeye sıkılarak uzakları gözlemektedir.
Bir yürek, bir gönül yananı, kurtuluştan söz edeni beklemektedir.

Şimdi Kerkük gibi ölümle çırpınan, acı, çileli, baskılı anları yaşayan Türk dünyası soydaşlarımız dayanmayarak çaresiz düşmelerine rağmen ara sıra soranlar olmaktadır, oralarda bir kardeş Kerkük var idi, Yalnız Türkçe konuşurdu, Türk diye kan verirdi, Hoyrat söylerdi, çağırırdı, acılarını gizletirdi bizler gibi, nerde kaldı, hiçbir haber var mı acaba? Unutuldu mu? Bırakıldı mı?

Neden ?       Niçin ?

Evet kan kardeşler, can kardeşler bir Türk şehri Kerkük vardı, can çekmektedir, ruh vermektedir. Kargalar, çakallar aldılar yerleştiler, onlar safa sürmektedirler, bizler ise cefa sürmekteyiz.  Kerkük’ü öldürmeye kalkan düşmanlar, yalnız soykırım, katliamla öldürmediler, şehit etmediler, Kerkük’ün içinde olan, duygusunu, tek milli, aşkını, sevdasını, Mücadelesini Türkçülüğünü, Ruhunu almaya bile çalıştılar, projeler sondular, annesine karşı yavruyu küstürdüler, kırdılar, öksüz bırakmaya uğraştılar.

Ama ne yazık ki hiç bir zaman düşmanların işbirlikçilerin, satılan, hanlerin planları baş tutmayacak, kendileri gibi yok olacak gidecekler Kerkük uzun uykusundan, ölüm yatağından kalkarak, ruhunu teslim etmeden, can vermeden uyanacak, milli mücadelesini, içli Türkçülük duygusunu,   Davasını canıyla, kanıyla sürdürecektir.
Çünkü Kerkük’ün,   Türk milletinin içinde, gönlünde Allah, Millet, Toprak, Bayrak, Vatan, Türkmeneli, Türk Dünyası, şehitlerin mücadelecilerinin sevgisi, aşkı vardır, O Aşkla, O Duyguyla O Türklükle Yaşamaktadır.

Artık Kerkük yeni günün doğuşuyla kendi yavrularını, çocukları kucaklayacaktır Kerkük’ü kendi yananları, kendi temiz, kahraman, yiğit, atılgan gençleri, yaşlıları, kadınları, kızları, çocukları kurtaracaktır, koruyacaktır, Artık bu utku, bu bekleyiş yarından, bu günden dah yakındır İnşallah gerçekleşecektir.

Bir daha umutla, zaferle Kerkük’te Türk kültürü, şarkı, Türklüleri, makam hoyratları canlanacaktır, susmayacaktır, Kerkük’te yeniden yüce tarihli taş köprü,  Osmanlı hükümet sarayı, kışlası  Kerkük kalası yapılarak Camilerinde
Daha yüksek sesle azan, Kuran Kerim canlanarak, tekrar aileler baş gölgesi olan evlerine, kendi yerlerine yerleşerek, uzaklaşanlar döneceklerdir.

Kerkük’ü unutan kan kardeşi, Kerkük kendi kardeşine karşı, kardeşliğini unutmayacak eskiden olduğu gibi Söylemiş Hoyratını hatırlatacaktır.

Eskiden Söylemiş olduğu Hayratını hatırlatarak ama bir daha farkı olarak cevap bekleyecektir.

Kerkük  söyledi :

Akşam   Arada   Kaldı
Hançer   Yarada   kaldı
Menim   bu   asıl   yarım
Bilmem   Harada   kaldı

Kan  Kardeş  Cevap  vermiş:

Akşamın   arasın   gör
Aç   bağrım   yarasın   gör
Men   sana   yar   olmaram
Ged   başın   çaresin   gör

Evet, kan kardeşler sen olmadan düşmanlar, hainler, işbirlikçiler bizlere yar, dost, kardeş olamazlar sen bizi, Kerkük’ü unutsan da, yine biz ve Kerkük seni unutamaz.   Çünkü bizler birbirimizden birer parçayız,

Saddam döneminden sonra Kürtlerinin ve eski diktatör Baas rejiminin sindirme, saldırı, işkence baskılarından dolayı bu gün dünyanın birçok ülkesinde yaşayan Irak Türkleri sürgün hayatı geçirerek, Kendi toprağından, Yurdundan uzaklaşarak yabancılık duymaktadır,

Kendi yurdunda Her türlü insani haklardan yoksun kalarak, çok sayıda insanları kayıp edilip, şehit vererek, patlamadan, kaçırma, güvensizlikten kurtarmak için göçe zorlanarak benliğini, kimliğini, Türklüğünü Kaybetme tehlikesiyle yaşayarak Can ve mal güvenliği olmayarak, yok Edinme durumdadır.

Uygarlıktan, İnsan haklarından, eşitlik, adaletten, Demokrasiden Konuşan Amerika, birçok Dünya devletleri Kuruluşları, BM İnsan Hakları Örgütü bu acı tablo önünde ne zamana kadar Seyirci kalacaktır, Irak Türklerine karşı Bu acı Felaketi görmemezlikten gelmektedir.

Batılılar tarafından Bu gün Irak’ın kuzeyi Kürt bölgesi sayılarak tam olarak olaysız istikrarlı bölge olarak kalkınmaktadır ve başka önem verilmektedir. Öteki tarafta Irak Türklerinin neler çektiğini, ne türlü zulüm ve baskılarla karşı karsıya geldiğini yalnız Kendileri bilerek hiç kimseden ses çıkmamaktadır, yok olup gedmektedirler.

Irak diktatör Saddam Rejimi, Irak’ta Türk varlığını ortadan kaldırmakta kararlı olmasına rağmen 35 yıl Irak Türkleri dayanarak durdular katliamlar, soykırım yaşamalarına rağmen, bu günde Kürtlerde Acımasızca bilinçli ve planlı olarak Baasçılar, ve öteki düşmanlarla birlikte her türlü asimilasyon politikasını uygulamaktadır.

Bu gün Türkler eriyip gidiyorlar kendi ana topraklarında özellikte Kerkük’te
Kürt peşmergeler Tehlikesi karşısında yok olmaktadırlar. Öteki dış güçlerinin yardımıyla Tek umudumuz Türklük aşkıyla coşan Her Kerkük’ü sevenler, gönlü toprak, vatan sevgisiyle atanlar

Bu acı duruma, Kürtleştirme politikasına Karşı susmayarak, Sesini yükseltecektir.

Bu acılar, haksızlıklar, Kendi Ana topraklarında yasamakta olan Irak Türkleri insanlık dışı ve ürpertici eylemler baskılar sinsiUygulamalar tüm yönüyle sürmektedir. Ve anayasal haklar bakımından sistematik olarak baskılar, Arka gizli planlar gündemde yerini almaktadır. Etnik temizlik boyutuna varılmakla Kerkük’ten planları her yolları deneyerek Kerkük’ten Türkleri uzaklaştırmaktır.

Bu  da  son  yıllarda  binlerce  aileyi  aşarak  Türklerin  yerlerine  Kürtler  yerleşmiştir.

Göç  ettirme,  arıtma,  göçtürme,  politikası  Saddam  döneminde  olduğu  gibi  bu  politikaýı  Kürt  yönetimleri  sistematik  olarak  yürütülmektedir.

Okumaya devam edin ‘Siz Kerkük’ü unutsanız bile, Kerkük sizleri unutmayacaktır..!!!’

21
Şub
12

KALDıĞıMıZ YERDEN…

Yaklaşık  altı  ay  önce;

“VATANIM ;  HA  EKMEĞİNİ  YEMİŞİM  HA   UĞRUNA    KURŞUN”

Askere gidiyorum. İhtimal Doğu olmaz ama olurda, O şerefe nail olursam “Şehit Ömer Yıldız, bir sosyal paylaşım sitesinde Vatan Sevgisini bu cümlelerle dile getirdi.” falan diye haber yapacaklar.

Medya ;  sıkıysa  bunu  da  yayınlayın.

“Satılmışsınız  oğlum  hepiniz,  tüküreyim  sizin  zihniyetinize  de  yayın  ilkelerinize  de.   Yalakasınız,  kemik  yalayıcılarısınız  hepiniz…”

Demiş ve askere uğurlanmıştım sevdiklerim tarafından… Sonuçta gidip de dönmemek vardı ve giderayak toplumsal bir mesaj vereyim bari demiştim. Biraz ağır bir eleştiri olduğunu savunan dostlarımız oldukça fazlaydı ama onlar, keşke içimden geçenlerin çok az bir kısmını paylaştığımı bilselerdi. Sonunda vatani görevimi tamamlayıp döndüm ve her yazımda belirttiğim sosyal değerlerimizin, kültürümüzün yozlaştırılması hadisesinin genel kitlelere ulaştırılması hayali de başka baharlara kaldı sanırım.

Yine de “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” düsturunca, dilimizin döndüğünce anlatmaya devam edeceğiz bundan sonra ki dönemde…

Bu kimine göre uzun, kimine göreyse göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre içerisinde satılmış medyamızın, onun hipnozuna girmiş toplumumuzun da değişmediğini üzülerek gördüm. Kaldı ki bu kadar kısa bir sürede her şeyin değişmesini beklemekte safdillik olur sanırım. Durun yazıyı burada noktalamayın hemen o konulara daha sonra değineceğiz biliyorum sıkıldınız zaten…

Bu süre zarfında siz değerli dostlarımdan ayrı kalmamak, genç arkadaşlarımın da yazılarımı sabırsızlıkla(!) beklediklerini bildiğimden yazmaya devam ettim. Son bir ay hariç yazılarda aksama olmadı. Yoğun kış şartlarından ötürü sabah beş, akşam yedi kar mıntıkasına çıktığımızdan mütevellit oturup yazmaya zamanım olmadı. Olsun sonuçta “her şey vatan için” değil mi? Tabi bir de yazılara yapılan iyi ve kötü yönde eleştirileri, etkisinin nerelere ve kimlere kadar gittiğini görememek -yazan arkadaşlar bilirler- oldukça can sıkıcı bir durum.

Yalnızca Melodi ve Tatlıses TV’nin izlendiği, bir tek Posta Gazetesinin okunduğu!, tüm sohbetlerin “şafak” ve “ askerliğin kısalması” üzerine kurulduğu, internet imkanının olmadığı bir ortamda gündemi takip edememekte en büyük sıkıntıydı askerlik süresince…

Askerlik anıları malumunuz erkeklerin yıllarca anlatıp bitiremedikleri bir hadisedir ve anlatan dışında da kimsenin dikkatini çekmemektedir. Yıllarca askerlik anısı dinlemiş biri olarak bunun farkındayım tabii ki bu yüzden o konulara hiç girmeyeceğim dahi. Büyüklerimizin dediği gibi “o tornadan geçmeliydik” ve çok şükür kazasız belasız görevimizi ifa edip döndük.

“İhtimal doğu olmaz” diyerek büyük konuşmanın sınırlarını zorlamıştım giderken… Ve daha doğusu olmayan Van’a çıktı askerlik hizmetim. Van, Erciş’e üstüne üstlük. Orada yaşadıklarımı, yaşananları ayrı bir yazıda kaleme almak en doğrusu sanırım. Zaten günlerce aylarca konuşulan bu konu her ne kadar sıcak odalarında, televizyon karşısında ailesiyle beraber izleyen insanları sıkmaya başlasa da belki yaşamış birisi olarak gözlemlerimi aktarmak durumun vahametini ortaya koyacaktır. Sonuç olarak duyarsızlaşmaya karşı oldukça yatkın bir milletiz ve her zaman belirttiğim gibi insanların acılarını, yürek dağlayan ızdıraplarını bir süre sonra sıradanmış gibi kabul ediyoruz. Tıpkı şehit haberlerinde olduğu gibi…

“Ne   yapalım   yani ?”

O  da  doğru  ya…

İşte o nokta da emin olun bende tıkanıp kalıyorum siz de haklısınız bir bakıma…

Ömer  YILDIZ

(  Yazıları Facebook’tan takip etmek için : http://www.facebook.com/mryldz46  )

http://www.ilk-kursun.com/haber/96443

21
Şub
12

A’ La BASTİLLE (BASTİL USULÜ)

Charles  Dickens’in,  “İki  Şehrin  Hikayesi”  isimli  romanını  14-15  yaşlarında  okumuştum. O  yaşlardaki  bir  genç  için  kitabın  en  etkileyici  unsurunun,   Sydney  Carton’un  yaptığı  fedakarlık  olması  gerekirken,  ben  sadece  Bastil  hapishanesine  atılan  ve  orada  unutulan  mahkumlara  odaklanmıştım.
Onlar beni inanılmaz biçimde etkilemişti. Belki de kitabı yanlış zamanda okumuştum. O kitabı okurken rahmetli babam, Kayseri Cezaevinde siyasi suçlu olarak yatıyordu. Ve Bastil beni can evimden vurmuştu.

Hâlâ insan muhayyilesinin yarattığı en acımasız cezanın hapis olduğunu düşünürüm. Sağlıklı bir insanın dört duvar arasına kapatılıp, orada unutulması…

Bu girişten sonra sözü Silivri’ye getireceğimi düşünmeyin. O başka bir olay, orası yaşanan bir sivil darbenin zulümhanesi…
Ben,  sivil  darbenin  hedefi  olmayan,  sıradan  vatandaşların  Bastil’inden  bahsetmek  istiyorum ;

17 Şubat Cuma günü Hürriyet Gazetesinin 7 inci sayfasındaki haberde; İkiz kardeşlerden biri gasp suçu işliyor, üç cep telefonu çalıyor ve 27 yıla mahkum oluyor !… Fakat ikiz kardeşlerden gasp yapan değil, diğeri tutuklanıyor, hüküm giyiyor ve o genç 6 yıldır hapiste. Diğer genç yırtınıyor, “suçu işleyen o değil, benim” diye ama mesele bir türlü çözülemiyor ve masum bir genç 6 yıldır Bastil’de yatıyor… Bu bir yargı rezaletidir…

Benzer bir olayı da evvelki yıl yaşamıştık. Vatan Gazetesinin internet haberleri görevlisi bir genç kadın, okul arkadaşı ile bir kahvede oturduğu ve arkadaşı bir terör suçuyla suçlandığı için tutuklandı. Ancak 1 yıl sonraki ilk duruşmasında serbest bırakılmıştı. Bu da bir Bastil olayı değil mi ?…

İnsanların yıllarının böyle heba edilmesini hoş gördürecek bir mazeret tanımıyorum. Bu mekanizma insanların sadece yıllarını yemiyor, haklarını da yiyor. Örneğin, bir arkadaşımın, Beypazarı’nda devam eden Tapu-Kadastro davası var. Dava bu yıl 56. Yılını doldurup, 57. Yılına girdi !…
57 yıldır bu aile, elinde tapusu olan gayrimenkulle ilgili haklarını kullanamıyor. Böyle bir sistem herhalde Mozambik’te bile yoktur.

Hukuk ve yargı sistemimiz bu haliyle sadece inanılırlığını değil, sürdürebilirliğini de yitirmiş durumdadır. Bu çöküntünün, yargı reform paketi adıyla çıkartılan ve temelde birkaç yasa maddesi değişikliğinden fazla bir şey içermeyen çalışmalarla giderileceğine inanmıyorum.
Önerilerimi şu şekilde sıralayabilirim;
1)  Anayasaya mutlaka “Tabii Hakim” kavramı tekrar girmelidir.
2) Fevri olarak çıkarılan yasalar akla, mantığa uygun hale getirilmelidir. Gasp olayları mı arttı, hadi bu suçun cezasını arttıralım, caydırıcı olsun. İyi, olsun da üç cep telefonu gasp eden adama, karısını “namusumu temizliyorum” diye öldüren adamdan daha fazla ceza vermek, ne kadar adildir?…
3)  Savcıların  hiçbir  kurala  tabi  olmamaları.

Bir Savcı senede 100 tane dava açsa, bunların hepsi de beraatla sonuçlansa, yani birtakım insanlar suçsuz yere aylarca, yıllarca tutuklu kalsalar da,bu eziyetin savcı açısından hiçbir yaptırımı olmaması… Çağdaş Hukuk Devletlerinde Polis, suçluyu yakaladıktan sonra, Savcıya dava açacak kadar delil sunmak zorundadırlar. Deliller yasaya uygun bir şekilde elde edilmelidir.
Aksi takdirde savcı dava açmayacaktır.
4) Davaların  uzun  sürmesi.
Hakimler, her yıl verdikleri kararların belli bir oranı Yargıtay tarafından onaylanmazsa, mümtazen terfi edemezler. Hakimler, tayin edildikleri yerlerde
2 ila 4 yıl görev yaparlar ve önlerindeki dosyaları uzattıkça uzatırlar ta ki, tayinleri başka bir yere çıkıncaya kadar…
5) Hakim  ve  Savcıların  Eğitim  Eksikliği.
Hakim ve Savcı olmak, çok farklı nitelikler gerektirir. Hukuk Fakültelerinde okutulan “Hukuk Felsefesi” dersi ve son derece yetersiz stajyerlik dönemi ile Hakim ve Savcı yetişmez. Hele bu deneyimsiz gençleri, 3. Veya 4. Bölgede yer alan küçük yerleşim merkezlerine tek başınıza yolladığınızda, onlar da oralarda “Hakim Bey” “Savcı Bey” diye karşılandığında , sorunlar başlar.

Bütün bunlar “Yargı Reform Paketi” ile çözülemez. 21. Yüzyılda yaşadığımız bu kaos bir an önce sona erdirilmelidir. Hukukçularımızın, nüfus yoğunluğu yüksek ülkelerdeki uygulamaları çok ciddi olarak inceleyip, doğru düzgün bir yargı sistemini Türkiye’nin gündemine acilen getirmesi ve bu garabete son verilmesi şarttır.

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/96324




İstatistikler

  • 1,927,255 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Aralık 2014
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Eki    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 41 takipçiye katılın