Archive Page 49

11
Şub
12

ŞEYTAN DÖRTGENİ : CIA – MOSSAD – DTK – BARZANİ

“Bizim için Şeyh Sait, Seyit Rıza, Mustafa Barzani neyse Öcalan da odur.”   demiştir  Aysel  Tuğluk.

Benim içinde ama farklı bir bakış açısından aynıdır diyerek yola devam ettik. Özellikle yanlış bilgilendirildiğimiz tarih kitabının sayfalarını yırtarak Şeyh Sait denilen işbirlikçinin gerçek yüzünün sadece ufak bir bölümünü paylaştım sizlere… Şimdi Seyit Rıza‘yla devam edeceğiz ama…

Seyit  Rıza ?

Yazmaya gerek var mı? İngiliz ajanı Seyit Rıza, efendilerine yazdığı mektupla ihanetini kendisi belgelemiştir. Bu nedenle Seyit Rıza’yı kılavuz tutanların burnu pislikten kurtulamayacaktır. “Dersim bir insanlık suçudur.” diyenlere ve bu konu ile ilgili özür dileyenlere de kılavuzun o pis kokusu bulaşmıştır.

Seyit Rıza sadece bir İngiliz ajanı değil, aynı zamanda Fransa’nın da piyonudur. Ayrıca Seyit Rıza’nın İngiltereye yazdığı ve yardım, merhamet dilenen mektubu ise ihanetin belgesidir. Bu mandacı zihniyete rıza gösteren zihniyet, Cumhuriyete’e baş kaldırmış, isyan etmiştir. Hattâ Elazığ’ı işgal etmiş, Türkiye’den toprak almak ve bağımsız bir devlet kurmak sevdası ile çapulcu ordusu ile Diyarbakır’ı işgal etmek için planlar yapmış, ancak başarıya ulaşamamıştır.

Bu hain planını uygularken “Büyük Abi”lerinden aldığı ders gereği kadınları ve çocukları öne sürmüş ve Cumhuriyet’in kendini savunmasında onların telef olmasına neden olmuştur.

Fazla söze gerek yok, Türkler Musul sorunu ile uğraşırken karşılarında Şeyh Sait’i, Hatay meselesinde ise Seyit Rıza’yı bulmuşlardır.

İki vatan hainin de sonu aynıdır. İdam! Ancak halen o bölgede faaliyet gösteren güçler bu iki hainden sahte kahramanlar yaratacaktır.

Molla  Mustafa  Barzani ?

Baba Barzani’yi daha iyi irdelemek adına olayları güncelleştirerek bir tur yapmamız gerekmektedir.

1915 yılında Irak’ı işgal eden İngiltere, Osmanlı’nın bu topraklardaki dokuz yüz yıllık hakimiyetine son vermiştir. Tarih şu gerçeğin altını9 dikkatle çizmektedir. 1921 yılında sözde bağımsız, gerçekte İngiltere’nin güdümündeki Irak Krallığı’nın sınırını iki İngiliz casusu Getrude Bell ve Lawrens cetvelle çizmiştir. Bu iki casus, sınırı çizerken özellikle ilerideki planlarına yönelik bir uygulama yapmışlar ve sınır aşılması ve denetlenmesi zor olan yüksek dağların üzerinden geçirilmiştir. Haşimi sülalesinden gelen bir numaralı Türk düşmanı Faysal’ın, Irak tahtına İngiltere tarafından ataması yapılmıştır.

“Kak Barzani- Mam Talabani”

Davutoğlu’nun “Kak Barzani ve Mam Talabani”sini tanımak için 1950′li ve daha önceki yıllara dönmek gerekmektedir.

Bü iki aşiret reisinin geçmişlerini inceleyecek olursak, her ikisinin de vatanlarına ihanet ettiklerini ve bölücü faaliyetler,in odağı oldukları da açıkça görülmektedir.

Molla Mustafa Barzani KGB ve MOSAD’ın ajanlığını yapmış ve onlarla birlikte bölücülüğün şifresini çözmek için gizli faaliyetlerde bulunmuştur. Molla Mustafa Barzani, Irak hükümeti tarafından “Vatan Hainliği” suçundan gıyabında yargılanmış ve idama mahkum edilmiştir.

Barzani aşireti ikiye bölünerek, bir kısmı Rusya’ya, diğer bölümü ise İsrail’e göç etmiştir. Molla Mustafa Barzani 110 Peşmerge ile SSCB’nde her türlü bölücü çalışmalara devam etmiştir.

SSCB’nin Ortadoğu Masası’nda görev alan Molla Mustafa, kendi öz vatanını bölmek adına KGB ve MOSSAD ile birlikteliğine devam ederek, ajanlığını sürdürmüştür.

1957 yılında SSCB’liği hiç askerlik yapmamış, Molla Mustafa’yı “GENERAL” rütbesi ve bu rütbenin gereği olarak da ömür boyu maaşla ödüllendirmiştir.

Bu “ÖDÜL” hangi hizmetin karşılığıdır???..

Celal Talabani’ye gelince, sırtını SSCB’ne dayayarak, KGB ajanlarıyla birlikte Irak’ta bölücü faaliyetlerde bulunmuştur. Kendisine dayatılan oyunun farkında olmayan Talabani, Büyük Kürdistan için kollarını sıvamıştır. Talabani’nin bölücülüğünü süzgeçten geçirmeden önce şu dayatılan oyun nedir, satır başları ile bu oyunu kısa notlarla incelememiz gerekmektedir.

Zamanın sömürgeci patronu İngiltere için Osmanlı’nın en büyük zafiyeti ve yumuşak karnı Ermeni ve Kürtlerdir. 1919 yılında Paris’te yapılan Barış Konferensı’nda da aynı kartı Amerika Başkanı Wilson açmıştır.

Bu nedenle “Kürdistan İngiltere’nin yüz yıllık borcu” değil, oynadığı ve 1944′ten sonra patronu değişen emperyalizmin oynadığı oyunun sadece bir parçasıdır.

Denizden Denize Ermenistan ve Büyük Kürdistan…. Bu haritaya göre Emenistan’ın sınırları Karadeniz’den, Akdeniz’e kadar uzanmaktadır. Bu sınır, Akdeniz’de Antalya’nın Gazipaşa ilçesini de kapsamaktadır. Görüldüğü üzere halâ aynı sınırlar için çalışmaların sürdürüldüğü günümüzde Ermenistan için ayrılan arazi son derece geniştir.

Dünya üzerinde bugün bile 7-7.5 milyon nüfusa sahip Ermenilerin bu geniş toprakları sahiplenmesi mümkün değildir. O zaman Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü masaya konulmuş ve masanın altındaki gizli ve güçlü el hileli kartları kullanarak Ermeni-Kürt birlikteliğinin eline dört tane as vermiştir. Devlet olma ve toprak kazanmanın dayanılmaz sarhoşluğu ile, Kürtler Ermenilerin yanın da yer almışlardır. Kürt aşiretleri üzerinde geniş Ermenistan toprakları için, Ermenileştirme çalışmaları hızla sürmektedir. Türkiye’nin, özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgesi üzerinde oynanan oyunlarla demografisi değiştirilmektedir.

Kare  as  sahtedir.

“Vaat Edilen Topraklar” için Siyonist İmparatorluk adına, zemin hazırlığı yapılmaktadır.

Okumaya devam edin ‘ŞEYTAN DÖRTGENİ : CIA – MOSSAD – DTK – BARZANİ’

11
Şub
12

Şimdiye kadar neredeydiniz beyler ?

MİT Müsteşarı Hakan Fidan, İstanbul Özel Yetkili C.Savcısına yürütülen soruşturmayla ilgili ifade vermeye gitmedi.

MİT’in hukukçuları, “Başbakanın izni olmadan soruşturamazsınız. sizin soruşturma yetkiniz yok. Ayrıca suç yeriz yönünden dosya Ankara Başsavcılığı’na gönderilmelidir” dedi.

Doğrusu  da  bu.

Savcılar, “Fidan Savcılık yerine Köşk’e çıktı” manşetlerini okuduktan sonra “yakalama” kararı verdi.

Televizyonlarda “akıl tutulması” diyen ve “saygın bürokratlar”ın terör örgütünün etkisi ve çabalarıyla ifadeye çağrılmasını eleştirenler, “keşke şüpheli değil, tanık olarak çağrılsaydı” demeyi de ihmal etmiyorlar.

Keşke aynı kişiler eski Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları, siyasi parti genel başkanları, gazeteci-yazarlar, rektörler, avukatlar ifadeye çağrıldığında aynı duyarlılığı gösterselerdi.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan, İstanbul’a gitmiyor.

Ancak, Savcılığın gönderdiği sorular kendisine Ankara Özel Yetkili C.Savcılığı’nda sorulacak. Diğer MİT yöneticileri ise haklarındaki “yakalama kararı” üzerine İstanbul’da ifade verecek. MİT daire başkanlarından Kaşif Kozinoğlu, Erzincan MİT Bölge Başkanı ifadeye çağrılırken, hatta MİT binasında arama yapılırken, “Bunların ifadeye çağrılması için Başbakanın izni gerekiyor” demiyordu. O yüzden hukuk çifte standart kaldırmaz.

“Niçin,  onlara   ses   çıkartmadınız ?”
Celal Ülgen, Barolar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi, aynı zamanda Ergenekon, Balyoz ve Odatv davalarında yargılanan bazı sanıkların avukatları. Özel yetkili savcılara ve yargıçlara “örneği görülmemiş yetkiler” tanındığını belirtiyor.

Ülgen’e göre, Hakan Fidan hakkında soruşturma açılabilmesi için bağlı olduğu Başbakandan izin alınması gerekiyor. Ülgen, yaşananlar için şunları ekliyor:
“Eski Genelkurmay Başkanı hakkında iddia varsa, onun soruşturmasının Yargıtay C.Başsavcılığı tarafından, yargılamasının da Yüce Divan’da yapılması gerekirken buna uyulmadı. Askerlerle ilgili darbe planı iddiası ‘görev suçu’ değil mi? Askeri yargı yolunu, yüce yargı yolu, coğrafi bölge esasına göre savcıların bölge esasına göre çalışmasını by-pass edildiğinde hiç ses çıkartmayacaksınız, başka bir kamu görevlisi için konuşacaksınız. İşte böyle olmamalıydı”

Bu  işin  mağduru  anlatıyor
İlhan Cihaner, Erzincan C.Başsavcılığı görevindeyken, Özel Yetkili C.Savcısı tarafından yaka-paça götürüldü, cezaevine konuldu. O günlerde, iktidar kanadından da, hükümete yakın yazarlardan da, “Arkadaş, Başsavcı yargılanacaksa yargılama yeri Yargıtay’dır” demedi. Dahası, Cihaner’in tutuklanmasına alkış tuttu. Cihaner, CHP’den milletvekili seçildi. Dün yaşananları sorduğumda, şunları söyledi:

“İlker Başbuğ olayında ve benim olayımda net bir hukuksuzluk vardı. Başbuğ’un Yüce Divan’da, benim Yargıtay’da yargılanmam gerekirken buna uyulmadı. MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la ilgili suçlamalar eğer Oslo görüşmeleriyse, kendisi o dönemde Başbakanlık Müsteşar Yardımcısıydı. Müsteşar yardımcısı için özel bir yargılama yöntemi yok. Ama, eski MİT müsteşarı ve yardımcısının ifadesinin alınabilmesi için MİT yasasının 26. maddesi gereğince Başbakanın izni gerekiyor.

Başbakan  da  çağrılmalı

Eğer, Hakan Fidan, Oslo görüşmeleri nedeniyle sorgulanacaksa, kendisine bu görüşme görevi veren Başbakan da ifadeye çağrılması gerekir. Bugün yaşananları hukuk içinde kalarak açıklamak mümkün değil. Hukuk, raydan çıkmış durumda. Özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasından yanayım.
Başbuğ’un yargılanma yeri Anayasa’da açıkça yazılı ama uyulmuyor. Sitelerin kurulması talimatı vermişse suç yeri de, emir verdiği kişiler de Ankara’da. Darbe yapılacaksa bunun planlandığı yer de yine Ankara’dır. Ankara’da yapılması gereken soruşturmaların İstanbul tarafından yapılması da büyük yanlışlardır birisidir .”

Saygı  ÖZTÜRK  /  SÖZCÜ

11
Şub
12

YEDİ BİN YILLIK TÜRK DEVLETİ CEMAAT YASALARı İLE YÖNETİLEMEZ..!!!

Bu   kadar   basit..!!!

Kamu  kurumları,  fabrikalar  yabancılara  geçti…

El  değiştirdi.

Vatan  toprakları  satılıyor.

Haraç  mezat…

Kapış  kapış  gidiyor…

Kapanın  elinde  kalıyor.

Türkiye’nin  en  güzel  yerlerine  Yahudi,  İngiliz,  Fransız,  Amerikalı  çöreklendi…

Görkemli  malikânelerinin  önünden  bile  geçirmiyorlar  Türkleri…

Yabancı  korumalar  bağırıyor,  çağırıyor,  saldırıyor…

Bir  adım  yaklaştırmıyorlar.

Bir  de  şu  banka  adlarına  bakın :

Finansbank,  İNG Bank,  Citibank,  HSBC…

Şu  yabancı  işyeri  adları  ise  sadece  bir  caddede  görülenler :

“ Red Apple, Herry, Trend, Cripino, LC Waikiki, Seven Hill, Porselen Vision, Elegant Home, Computur Center, Fıstık Center, Microsoft Certified technical Education, Dürüm Land, Nohut Food Center…”

Dürümcünün,  nohutçunun  adı  bile  “Dürüm  Land’e,   Nohut  Food  Center’a  dönüşmüş.

Yozlaşma  almış  başını  gidiyor.

Burası    neresi    A.Q..?!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Sahi,  burası  neresi ?

Amerika  mı ?    Avrupa mı  ?

Yoksa  bizi  AB’ye  aldılar  da  haberimiz  mi  yok…

Nasıl  Türkiye  bu ?

Sevgili    Erdal  Atabek’in   deyişi  ile : 

“Türkler   kendi   yurtlarında   sürgün..!!!”

Atatürk ve Türk sözcükleri tarihten silinmek isteniyor. Ulusal bayramlar ve “Gençliğe Hitabe” yasaklanıyor. “Tam bağımsızlık ve Cumhuriyet” diyeni içeri atıyorlar.

Bir PKK mebusu hatun, “PKK-MİT görüşmelerinin tıkanması halinde iç savaş çıkacağını” söylüyor. “ Ya oturup bizimle anlaşırsınız, bize devlet kurma hakkı verirsiniz ya da…” diyor.

Mütareke  yıllarını,  işgali  yeniden  yaşıyoruz.

Bu kez İngilizlerin yerini Amerika almış.  İsrail almış.  Ne derlerse o oluyor.

Otur  otur.   Kalk  kalk.

Karşısında  hazırolda  bekliyor  devlet.

Kemalist cumhuriyet yok artık.

Tüm komşu ülkelerle kavgalıyız. Atatürk’ün “Mazlum Milletler”le dayanışma ilkesi ayaklar altına alınmış.

Halkı, vatandaşı, geçim sorunlarını, üretimi, üretmeyi, istihdamı, uygarlaşmayı, çağdaşlaşmayı bir yana atmışız, ABD ile birlikte Suriye yönetimini yıkma çalışmaları yürütüyoruz.

PKK tarafından esir alınan yurttaşlarımız hâlâ kurtarılamamış. Anaların, babaların, eşlerin gözleri yaşlı…

Aradan  bir  yıl  geçmiş,   9 işçi  hâlâ  göçük  altında.   İlgilenen  yok.

Yığınlar  aç,  perişan,  işsiz…

Siyasal  İslam  işbaşında…

Bütün bunlar yaşanırken şimdi bir de dinciler arasında koltuk kavgası başladı…

Ilımlı  İslam  işbaşında…

Ilımlı İslam devlet yönetmeyi çocuk oyuncağı sanıyor. Hukukla top gibi oynuyor…

Paşalar içeride. 700 bin kişilik ordunun Genel Kurmay Başkanı içeride. Çete kurmakla suçlanıyor!

Ilımlı  İslam,  ülkeyi  cemaat  yasaları  ile  yönetmeye  çalışıyor.

Ama  bu  iş  bu  kadar  basit  değil.

Yedi  bin  yıllık  Türk  Devleti  cemaat  yasaları  ile  yönetilemez…

Yedi  bin  yıllık  Türk  Devleti  aşiret  yasaları ile  yönetilemez.

Adım  adım,  sonlarını  hazırlıyorlar.

Adım  adım  sonlarına  yaklaşıyorlar.

YIKILACAKLAR…

CUMHURİYET  YENİDEN  KURULACAK…

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/95554

11
Şub
12

Esrarengiz irade ve hesaplaşma

KCK Operasyonlarına vekâleten bakan özel yetkili bir savcı MİT’in mevcut ve eski Müsteşarlarını şüpheli sıfatı ile ifadeye çağırıyor.

Bu çağrıdan İstanbul Cumhuriyet Savcısı ile Özel Yetkili Mahkemelerden sorumlu savcı yardımcısının haberi yok.
Sadece onlar değil, hükümet üyeleri de bilmiyor zira çağrı yazılı değil sözlü yani telefonla yapılmış.
Konu PKK ile Oslo’da yapılan malum müzakereler ve oradaki içerik…
Haber hükümet için büyük bir sürpriz oluyor ve Başkent’e bomba gibi düşüyor zira Hakan Fidan ile MİT’i bu görüşmeye gönderen Başbakan Erdoğan.
Savcı bu hamle ile aslında dolaylı olarak Tayyip Bey’i hedefe oturtuyor.
Peki, bunu nasıl mı okumak lazım?
Bu ülkede birileri ya da meçhul bir irade, TSK’ya bile diz çöktüren kudretli Başbakan’a ve iktidarına posta koyacak cesareti kendinde görebiliyor.
Peki, kim midir o irade?
Oslo görüşmelerini medyaya kim servis etti ise odur.
O sızdırma bir şantajdı ve belli ki sonuç alamadılar, şimdi ileri bir hamle daha yaptılar.
Hiç kuşkunuz olmasın devamı gelecektir.
Daha  açık  ipucu  mu  dediniz ?

AKP hükümeti, Hakan Fidan’a yapılan bu ifade çağrısı sonrasında karşı operasyon ya da misilleme yaparcasına alelacele kimleri görevden aldı?
İstanbul Emniyeti’ndeki İstihbarat ve Terörle Mücadele Şube Müdürlerini.
Onlar  kim ?
Hanefi Avcı’ya göre en basit anlatımla Emniyet’e sızan malum Cemaat ya da gurubun sempatizanları…
Şu halde son olanlar için AKP ile Cemaatin kapışması dersek sanıyorum abartmış olmayız.
Belli ki Cemaat, Hakan Fidan’ı Uludere sonrasında da hedefe oturtmaktan vazgeçmiyor.
Diyeceksiniz ki Cemaat Hakan Fidan’ı niye hedef alsın?
Tevatürler muhtelif, kimilerine göre Fidan MİT’te Cemaat kadrolaşmasına izin vermediği için hedef olmuş, kimilerine göre de İsrail Hakan Fidan’ı istemediği için Cemaat devreye sokulmuş. Bazıları ise Fidan üzerinden Erdoğan hizaya getirilmeye çalışılıyor yorumlarını yapıyor.
Hülasa Türkiye, Suriye bağlamında tartışmasız olarak ateş çemberinin eşiğinde iken ilaveten devlet içinde de büyük bir buhran yaşıyor.

İşte  son  anket  rakamları
Bu Kılıçdaroğlu ve Bahçeli ile AKP yüzde 55 alır demiştik ya, üzülerek söylüyorum seçim olursa galiba öyle olacak.
Adil Gür’ü biliyorsunuz, Türkiye’nin en iyi isabet kaydeden kamuoyu araştırmacısıdır.
İşte onun anketine göre AKP yüzde 53’ün üstünde!
Peki, CHP ile MHP mi?
CHP, yüzde 21-22 bandında, MHP ise baraj sınırında.
Düşünün Türkiye bölünmenin eşiğinde.
Türkiye, Müslüman Suriye ile sırf ABD istiyor diye savaşın arifesinde.
Ve Türkiye alenen sivil bir diktatörlükle yönetilmesine rağmen AKP’nin oyu yüzde 50’lerin üstünde ise soruyorum bunun sorumluları öncelikle TBMM’deki muhalefetin liderleri değil midir?

Medvedev’in  telefonu  ne  anlama  geliyor ?
Malum Başbakan Erdoğan önceki gün partisinin gurup toplantısında Suriye konusunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde veto hakkını kullanan Rusya’yı hedef almıştı.
O sözler üzerine Rusya Devlet Başkanı Medyetev Tayyip Erdoğan’ı aradı ve ültimatom verdi.
Rus basınına sızan haberlere göre Medvedev Erdoğan’a, “ABD’nin oyuncağı olmayın. Türkiye Suriye müdahalesinde öncü olursa en büyük zararı siz görürsünüz” demiş.
Telefon görüşmesi ile ilgili olarak bizim Başbakanlık kaynakları da, Medvedev’in Suriye bağlamında dış müdahaleye karşı olduğunu ve sorunun hallinin ancak BM platformu olabileceğini söylediği kaydedildi.
Bu görüşme ile ortaya çıkan şudur:
-Rusya artık Türkiye’ye kuşku ile bakmakta ve Ankara’ya ciddi ciddi hiddetlenmektedir.
-Başbakan Erdoğan Rusya’yı herhalde CHP zannetmiş olacak ki ona kürsüden laf atmış ama karşılığı hemen ertesi gün en üst düzeyden almıştır.
-Medvedev’in telefonu Suriye konusunun artık dünya sorunu olduğunu tescillemiştir.
-Rus Devlet Başkanı’nın ettiği telefon Rusya’nın Suriye’yi yarı yolda bırakmayacağının kanıtıdır.
-AKP ile Erdoğan’ın Suriye olayında Türkiye’nin mukadderatı bağlamında büyük bir kumar oynadığı artık tartışılmaz bir hakikattir.

Baransu – MİT  ve  polis  üçgenine  dikkat !
Mehmet Baransu kim?
Taraf Gazetesi yazarı.
Dahası, Cemaate sempati duyanlardan.
Hatırlayacaksınız Baransu Uludere bağlamında MİT ile Müsteşarını hedef almış ve Başbakan’la bile karşı karşıya gelmişti.
İşte bu Mehmet Baransu önceki gün kendini izleyen iki MİT elemanını polise yakalatmış.
Ne yalan söyleyeyim şaşırdım zira eğer doğru ise MİT’çiler bu arkadaşı niye izler ve Baransu’nun bundan nasıl haberi olur ?

Okumaya devam edin ‘Esrarengiz irade ve hesaplaşma’

11
Şub
12

KEHANET DEĞİL TARİH, ERDOĞAN SURİYELİ ESAD’TAN ÖNCE GİDECEK…

Gülen darbesiyle karşı karşıya kalan Erdoğan’ın, bundan sonra çizeceği rotaya karar vermeden önce, İsrail’i iyi tanıması gerek.
Türk tarihini ve Siyonist Planı’nın ne olduğunu kavramadan Ortadoğu coğrafyasında politika yapılamayacağını bilmesi gerek.
Kasımpaşalıyım diyerek külhanbeyi ayaklarıyla bir devletin yönetilmeyeceğini, devlet yönetmenin ciddi bir iş olduğunu bilmesi gerek…
İçine düşürüldüğümüz bugünkü durumlar, bu hatırlatmayı zorunlu kılıyor, anlayana…

Türk   tarihi   nedir ?

Binlerce yıllık uygarlıkların bile silindiği Anadolu coğrafyasında, küresel emperyalist güçlere karşı zafer kazanmak ve bu coğrafyada hala yaşayan son uygarlık olmak demektir.

Öyleyse en başta Türk devlet adamları Türk tarihinin gücünü bilecek ve siyasete tarihinden aldığı güçle soyunacak, devleti bu güçle yönetecek…  Kasımpaşa’dan değil, Ergenekon Türk Tarih Destanı’nı ayaklar altına alarak değil, Ne Mutlu Türk’üm demekten korkarak değil…

Peki,  1982  Siyonist  Plan  nedir ?

Ortadoğu coğrafyasını etnik ve dinsel temelde ayrıştırmak, çatıştırmak ve parçalamak yani ABD’nin deyimiyle ülkelerin sınırlarını değiştirmek, bu bir… Parçalanmış ülkelerden Hıristiyan ve Yahudi unsurları güçlendirmek ve devletleştirmek ya da devlet yönetimine ortak etmek suretiyle, İsrail’e Arap coğrafyasında müttefik güçler yaratmak, bu iki… Bölge coğrafyasında nükleer güç sahibi olan ya da olma yolunda ilerleyen ülkelerin kayıtsız şartsız vurularak, ellerindeki nükleer güç potansiyelini yok etmek, bu üç

Ortadoğu coğrafyasında Müslüman ülkeler tarafından kuşatılmış olan İsrail’in varlığını sürdürebilmesi için, Ürdün’den bir parça, Suriye’nin doğusu, Irak’ın kuzeyi ve Türkiye’nin doğusunda İsrail’e müttefik tampon yönetimler kurmak ve böylece Anadolu’daki Türk dünyasının Asya’daki Türk dünyası ile bağını kesmek, bu da dört… Bakınız Suriye, İran, Irak ve Türkiye’de gelişen Kürdistan siyasetine…

Bu, aynı zamanda İsrail’in Karadeniz’e açılmasının sağlanmasıdır… Bu, aynı zamanda Afganistan üzerinden Hazar bölgesinde hâkimiyet kurmaya çalışan ABD güçlerinin Karadeniz’de İsrail ile buluşmasıdır… Bu, aynı zamanda ABD ve batılı emperyalist ülkeler tarafından parçalanan Ortadoğu coğrafyasında enerji kaynaklarının ele geçirilmesidir… Bu, aynı zamanda Anadolu’nun Bizanslaştırılmasıdır, yani Anadolu’da yaşayan son Türk uygarlığının yok edilmesidir…

Bu bir tarihsel siyasi projedir; adına ister BOP deyiniz, ister Sevr deyiniz, isterse adına Siyonist proje deyiniz, hepsinin çıkacağı yol Haçlı’dır ve Bizans’tır. Türkiye’ye yönelik tehdidin adı da budur; Haçlı seferine çıkmış Bizans’ın çocukları ile Türk Alparslan’ın Çocukları karşı karşıya yani 1071 Malazgirt’in rövanşı oynanıyor günümüzde… Plan budur, proje budur, oyun budur, tuzak budur…

Gülen cemaat siyaseti bu plan ve projelerin neresindedir? Tam ortasında, üstelik bir yanı ABD-İsrail, öte yanı AB-Roma Vatikan, yani Bizans’ın, Roma’nın çocukları…

Peki  ya  Erdoğan  siyaseti ?

O da tam ortasında, çünkü beraber yürüyorlar aynı yollardan ve aynı hedeflere doğru, yanlarında herkes var, bir tek Türk yok… Çünkü hedefleri Türk…

Neden bu sonuca vardınız derseniz, Özal-Çiller-Erdoğan ile ABD’de kamp kurmuş Fettullah Gülen siyaseti tam otuz yıldır, bu son adıyla, Siyonist projeye hizmet ediyor ve bu proje de hız kesmeden tıkır tıkır işliyor, bakın bir etrafınıza, bakın bir içimize ve dışımıza, çevremize neler oluyor, bir görünüz…

Peki, bu Özal, bu Çiller, bu Erdoğan ve Gülen, neden bunu yapıyor, neden Türk Milleti’ne değil de küresel emperyalist güçlere hizmet ediyor?

Bu  sorunun  tek  cevabı:  ÇARÇELLA’dır,  okuyunuz…

Çünkü Çarçella demek; 1920 İngilteresinin Ermenistan-Kürdistan’ı demektir, günümüzde ise Büyük İsrail demektir, yani Yahudi yönetiminde Ermeni-Kürt ittifakıyla Suriye doğusu-Irak kuzeyi-İran batısı ve Türkiye doğusunda kurulacak tampon yönetimler…

Bu projede hedef ülke Türkiye’dir, çünkü Kürdistan siyasetinin hayata geçirilmesi ancak Türkiye’nin bu projede yer almasıyla mümkün olabilir. Gerek Suriye, gerek İran ve Irak’taki ayrılıkçı Kürt hareketlerine güç kazandırabilecek tek ülke Türkiye’dir, sahip olduğu tarih, coğrafya ve kaynaklarıyla…

Düşünsenize, Türkiye olmasaydı, Barzani bu Barzani olabilir miydi, hayır, Barzani’ye elektriği bile veren Türkiye… Kürdistan siyasetine Irak’ta güç kazandıran Türkiye siyasetidir. Ve bu siyasetin İran ve Suriye’de de güç kazanabilmesi için, Türkiye’nin aktif olarak desteği şarttır, Türkiye ve Türkler olmadan bu coğrafyada hiçbir şey olmaz… Bu açıdan Gülen-Erdoğan siyasetine baktığınızda, son dokuz yıldır ülkemizde izlenen siyaset hep bu yönde olmuştur…

Bugün çatışma noktasına nereden gelindi diye sorarsanız,  mesele de zaten budur, MİT buna araçtır; Kürdistan siyaseti Türkiye’de nasıl yol alacak, buna göre siyaseti düzenlemek… Irak’ta, anladık, Barzani ile yol alacak ama Türkiye’de kimle yol alacak ve bu siyasetin lideri kim olacak?

Bu noktada iki stratejik yol çıkıyor ortaya; biri, Barzani’yi Irak’ta güç yapıp, devlet yapıp, Türkiye’nin doğusunda Kürdistan siyasetini fiilen ele alması ve yürütmesi… Diğeri ise Barzani ile birlikte ve aynı süreçte PKK’yı siyasallaştırıp, İmralı liderliğinde, doğuda Kürdistan siyasetine ivme kazandırılması… Ve Barzani-İmralı yönetiminde İran ve Suriye’nin de karıştırılarak bu tuzağa çekilmesi…

Peki, Türkiye’de siyaset yapıcıları küresel bu tuzağın hangi ayağında yer aldılar ya da bu tuzağa karşı çıktılar? Yaşadığımız bunca ömür ve yaptığımız araştırmalardan anladığımız o ki bu tuzağa karşı çıkan olmamış hiç, laf söyleyen çok olmuş ama izlediği siyaset ya da muhalefetle bu tuzağı bozan hiç olmamış…

Ve son otuz yıllık iç siyasetimiz masaya yatırıldığında, Türkiye’de egemen olan Özal, Çiller ve Erdoğan siyasetlerinin hedefe giden yollarının farklı olmasına karşın, hepsinin de bu küresel siyasete hizmet etmiş olduğu, günümüzde artık, açıkça ortaya çıkmıştır. Lütfen tarihimizi okuyunuz…

Peki  ya  Erdoğan  ve  AKP ?

Ya  Fettullah  Gülen  ve  Cemaat ? 

Ya  ABD – AB – İsrail ?

2002’de yıkılan üçlü koalisyonun üzerine inşa edilen AKP siyaseti, iktidar olduğu günden ta ki çatışmadaki bu son dönemece kadar, bire bir emperyalist güçlerin siyasetini izlemiş ve rotalarından asla ayrılmamıştır. 2003 ABD-Irak savaşı, Barzani’nin Kerkük’ü işgali, Mehmetçik ve çuval olayı, Libya, Mısır, Suriye ve en önemlisi PKK’nın Irak’ta himaye edilmesi meselelerinde, anayasal suç olan Türk milli menfaatlerini yok sayma pahasına, bu küresel güçlere Türkiye’nin sahip olduğu tüm imkânları vermiştir.

Küresel güçlere tam itaat yolundan ayrılmayan Gülen-Erdoğan siyaseti sayesinde, 1982 Siyonist projeye uygun olarak dış siyasette; Ortadoğu coğrafyasında etnik ve dinsel ayrıştırma sağlanmış, hatta Irak aynı temelde parçalanmış, Libya ve Mısır parçalanma sürecini yaşarken, Suriye de projedeki yerine oturtulmuştur… Yine aynı projeye uygun olarak, İsrail yönetiminde bir Barzani Kürt devleti kurulmuştur, bir ilanı hariç… İran, ABD-AB-İsrail’in silahlı hedefi haline getirilmiştir. Hükümetleri ters yüz edilen ülkelerin enerji kaynakları fiilen ele geçirilmiştir… Bu süreç hızla hedefine doğru ilerlemektedir…

İç siyasete gelince, yine Gülen-Erdoğan’ın izlediği siyaset ile Türkiye’nin enerji ve ekonomik kaynakları özelleştirme adıyla küresel güçlere tahsis edilmiş, Bizans Ortodoks Rum Patrikliği Vatikan olma yolunda mesafe katetmiş, eski mallarına kavuşmuştur… Heybeliada Ruhban Okulu açılma yoluna girmiş, yani Bizans’ın Anadolu’da inşası AKP-Gülen siyasetiyle eşi benzeri görülmedik bir hız kazanmıştır. Bu noktaya kadar Erdoğan-Gülen-Emperyalist siyaset tam bir işbirliği içindedir. Ama işin içine küresel Kürdistan siyaseti girince, hani şu Özal’ın Irak’ta tasfiyeye kalktığı pkk girince işler değişmiş ve tarih yeniden tekerrür etmeye başlamıştır…

Bu noktada çatışma noktası, tıpkı geçmişte olduğu gibi, Kürdistan siyasetinin Türkiye’de nasıl hayata geçirileceği konusu olmuştur.

Bu konuda Erdoğan’ın aldığı son tavır açıktır; ya pkk AKP’leşip onunla birlikte yürüyecek ya da Erdoğan devlet güçleriyle pkk’yı yok edecektir… Anlaşılan o ki bu konuda anlaşma sağlanamamış ve Erdoğan pkk’yı devlet güçleriyle yok etmeye karar vermiştir… İmralı’nın susturulması ve KCK operasyonları bunun açık kanıtıdır.

İşte bugün yaşanılan sorun budur; küresel Kürdistan siyasetinin mimarları Irak’ta Barzani, Türkiye’de İmralı peşinde koştuğu için, Erdoğan siyasetiyle bu noktada ters düşmüştür, bu açıktır… Çünkü küresel güçlerin Büyük İsrail oyunu, ardında İsrail olan bir Barzani’ye ve ardında Ermenilerin olduğu bir pkk’ya dayanmaktadır. Erdoğan izlediği “pkk’yı AKP’leştirmek ve AKP ile yola devam” siyaseti, bu küresel oyunculara ters düşmüş ve bu yüzden de bir karşı operasyona maruz bırakılmıştır… Aslında Erdoğan Özal’ın hatasına düşmüş, Özal PKK’yı Barzani ile yok etmek isterken, Erdoğan da PKK’yı AKP’leştirip yok etmeye çalışmıştır, her ikisi de milli güç olmadan küresel oyun oynanamayacağını kavrayamamıştır.

Peki,  şimdi  ne  olacaktır ?

Küresel oyunlar milli güçler tarafından bozulur, tıpkı Mustafa Kemal’in kurtuluş savaşı gibi, tıpkı bu savaş sonucu kurulan cumhuriyetin ilk yıllarında izlenen ulusal iç ve dış siyaset gibi… Türk Tarihi diyor ki ulusal siyaset izlemeyen devlet adamlarının yönetimde kalma şansı yoktur… O halde Erdoğan gidecek, küresel güçler istediği için değil, Türk Tarihi bunu gerektirdiği için… Kaderin ne acı cilvesi ki küresel güçlere güvenip Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a “çekil” çağrısı yapan Erdoğan, şimdi ve de ondan önce çekilmek zorunda kalacak…

Peki diyelim ki direndi ve pkk’yı AKP’leştirmek, İmralı’yı susturmak ve AKP siyasetiyle küresel siyasete yön vermek için direndi, o zaman ne olacak?

İmralı’nın sözde bir partide bir araya gelmiş sözcüleri zaten bu açıklamayı yaptı; “Türkiye’de bir iç savaş çıkabilir”… Gülen de bir açıklama yaptı; “eski kefeni çıkarıp yeni kefen giyeceğiz”, yani yeni bir lider arıyor AKP’ye… Taraf gazetesiyle zaten Erdoğan’a mesajlar akmaya başladı; “çok pişersen çıtır çıtır yerler seni”… Bu durumda ne oldu; Fettullah Gülen cemaati, PKK ve Gülen medyası İmralı ile küresel güçlerin yanında yer alıp Erdoğan’a karşı savaş açtı demektir bu…

Gerçek  budur,  bu  gerçeği  bilen  Türk  Milleti  karşısında  tüm  siyasi  partiler 

açık   tavırlarını   ortaya   koymalıdır !

Artık  Türk  Tarihi’ni  yeniden  okuma  v e  Türk  Tarihi’nden  ders  alma  zamanıdır, 

herkes   açsın   okusun   ve   dersini   alsın…

Yakın Türk Tarihi ne diyor bize; Özal, Türkiye’nin milli güçleri ile Türk milletinden güç alarak küresel Kürdistan oyununu bozmak yerine, küresel güçlerle işbirliği yaparak ve Barzani yanında yer alarak bu oyunu bozmaya çalıştı, tutmadı, devirdiler…

Çiler, ara dönemde tam bir işbirlikçi olarak ve oyunun kuralları dışına çıkmadan vazifesi yaptı ve şimdi, kral kraliçe gibi yaşıyor ve “konuşursam Türkiye’de yer yerinden oynar” deyip üstelik kafa tutuyor bize… Argo ile ona verilecek cevap şudur; yemezler, gün geldiğinde bu hesap sorulacaktır, kimse de kaçamayacaktır…

Erdoğan, tıpkı Özal gibi, küresel oyuncuların yanında yer alıp kendi oyununu kurmak istedi, sonuçta bu operasyonla karşı karşıya kaldı. Ya gidecek, halkımızdan destek almadan küresel oyunlara kalkıştığı için, ya gidecek…

Bu durumda Türk Tarihi bize ne diyor; emperyalist ülkelerin yanında bir sığınmacı gibi durarak küresel oyunlar oynayamazsınız diyor, oynatmazlar sizi diyor, hep kaybedersiniz…

O halde ne yapmalı; gün ve gelecek için Türk milletinden destek almalı ABD-AB-İsrail’den değil, yoksa alan kötü yola düşer…

O halde ne yapmalı; Türk milletinden destek alarak ve Türk milli menfaatlerinden asla vazgeçmeden ve de gerektiğinde savaşı göz alarak ulusal bir siyaset izlemek,  yoksa ABD-AB-İsrail’in menfaatleri korumak için yola çıkanlar kötü yola düşer…

O halde ne yapmalı; özgür ve bağımsız yaşamak için ölümü göze alıp başarmış olan Mustafa Kemal Cumhuriyeti ulusal siyasetinden bir adım bile sapmamak ve yarım kalmış devrimlerini mutlaka tamamlamak ve üstelik bunu yapacak güç bizde var…

Sonuç; Biz bu kutsal Anadolu topraklarda hep yaşayacağız, özgür ve bağımsız yaşayacağız, binlerce yıllık uygarlıkların son mirasçısı TÜRK olarak yaşayacağız, artık bu ülkede siyaset yapıcılarının bizim bu düşüncelerimizi dikkate almalarının zamanı gelmiştir, yoksa kendileri bilir….

Son  Söz  ise  şudur :

Okumaya devam edin ‘KEHANET DEĞİL TARİH, ERDOĞAN SURİYELİ ESAD’TAN ÖNCE GİDECEK…’

10
Şub
12

Silivri Yargısı Erdoğan’ın Kapısına Dayandı

Erdoğan bir zamanlar; “hedefe varmak için papaz elbisesi bile giyerim” demişti galiba(!)..

Giydi de…

Hedefe varmak için Gülen ile yaptığı ittifakın papaz elbisesi giymekten bir farkı yoktu zaten.

Zehirli sarmaşık gibiydi cemaat. Misyonerlik tarzı çalışmaları ile hem zenginleşip obezleştiler, hem de büyüdükçe canavarlaştılar.

ABD’nin dinler arası diyalog neferleri ışık evlerinde “sahi, 7 kollu şamdan neydi, kimlerin simgesiydi” ABD(CİA)yi ışıtma eğitimleri alırken yapıştığı bünyeyi (AKP) sömürdükçe zayıflatmaya başladı.

Erdon ABD’ye ne sözler verdi bilmiyoruz, mecburiyetleri nedir kestiremiyoruz ama belli ki ödenmesini istedikleri senedin(İran Ve Suriye) ödenmesinde acele ediyorlar.

Suriye ile SUR’a üfledi küresel şeytan. Uyan borusu ötüyor Erdoğan’ın kulağında. Deccaliye savaş tamtamları çalıyor. Ve Erdoğan’ın gönüllü veya mecburiyetten ayağına vurulmasına izin verdiği pranga fena halde canını yakıyor.

Ve korkuyor Erdoğan. Hem de ölesiye…

 

Ve Silivri Yargısı Erdoğan’ın kapısına dayanıyor.

İhanet eden ihanet görür kuralınca, Bürütüslerin çevrelediği dikenli tahtında “canı fena halde yanıyor.”

Nemrut’un İbrahim’i attığı ateş, şimdi kendi paçalarını tutuşturuyor.

CİA+FBI+Cemaat ortaklığında ırzına geçilen Türk Hukuku; CİA’dan olma, Cemaatten doğma Engizisyon adlı bir piçi, vaftiz edip, kirveliğini de yapsın diye Erdoğan’ın kucağına veriyor.

Kirve’ye  İran  ve  Suriye  dayatılıyor.

Ve  Silivri  yargısı  hançerini  Erdoğan’ın  böğrüne  doğru  uzatıyor.

Zahide  UÇAR

zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=112%3Asilivri-yargs-erdoann-kapsna-dayand&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

10
Şub
12

KİŞİ, DİNDAR OLMADAN ÖNCE, ADAM OLMALıDıR, ADAM…

Başbakan “Dindar bir nesil yetiştirmek istiyoruz…” buyurmuş…

Güzel.

Buyurmuş, buyurmasına da…

Peki, bu “dindarlık”ın sınırı nedir? Bir uzunluğu, ağırlığı var mıdır?

Niteliği nasıl olacaktır?

Dindarlığı ölçen, tartan bir araç icat edilmiş midir?

Kişilerin inançlarını sorgulamak isteyenler, bu yargılama hakkını nereden, kimden almışlardır?

Böyle  bir  hakka  sahip  midirler ?

Çağdaş, demokratik, uygar ülkelerde devletin görevi “dindar bir nesil” yetiştirmek değildir. Devletin görevi, insanların inançlarını özgürce kullanmalarına yardımcı olmaktır?

Bunun adına laiklik denilir.

Laiklik asla dinsizlik değildir. Laiklik, kişilerin düşünce ve inanç özgürlüğünü koruyan bir düzendir.

Atatürk’ün deyişi ile laiklik adam olmaktır.

İlk Mecliste bir gün laiklik konusu konuşuluyordu. Gazi Mustafa Kemal Paşa o gün Meclis’e başkanlık ediyordu. Meclis’in tanınmış din âlimlerinden bir vatandaş kürsüye geldi. Alaycı bir tavırla:

“Arkadaşlar bir laikliktir gidiyor. Affedersiniz ben bu laikliğin manasını anlamıyorum” diye söze başlarken riyaset makamında bulunan Mustafa Kemal Paşa dayanamamış oturduğu yerden elini kürsüye vurarak:

“Adam olmaktır Hocam adam olmak!” diyerek Hoca efendinin sorusunu cevaplandırmıştı.

Evet, laiklik adam olmaktır. Kişiler dindar olmadan önce adam olmalıdırlar…

Çünkü laikliğin bulunmadığı, dinlerin egemenlik kurduğu toplumlarda akıldan, bilimden söz edilemez, ilerleme sağlanamaz.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk şunları söyler: ”Bizi yanlış yola sevk eden habisler, çok kere din perdesine bürünmüşlerdir. Tarihimizi okuyunuz, görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep bu din kisvesi altındaki küfür ve melanetten (kötülük) gelmiştir.”

Atatürk’e göre en gerçek, en doğru tarikat ”uygarlık tarikatı”dır. “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir.” Dinsel tarikatçılık, ülkeleri ”yanlış yollara sevk eder”, çıkmazlara götürür. Çünkü dinlerin egemenlik kurduğu toplumlarda akıldan, bilimden söz edilemez, ilerleme sağlanamaz.

Gerçekleri ve doğruları sadece kutsal kitaplarda arayan, sorunların çözümünü göklerden bekleyen bir siyasal yönetim, ilerlemeyi gerçekleştirip, çağdaş uygarlığı yakalayabilir mi, bu mümkün müdür?

Yüzyıllardan bu yana, kuşaktan kuşağa geçen böyle bir dinci anlayışa karşı Atatürk devrimleri, temelleri bilime ve yaşamın gerçeklerine dayanan çağdaş bir görüş ortaya çıkardığı için çok önemlidir.

Atatürk’ün hedefi, toplumu ve özellikle gençleri ”dinsel âlem” in baskısından kurtarıp öküzün boynuzundan indirilmiş ”maddi dünya” ya çekmek, düşünen beyinler yetiştirmekti. Sonuçta boş inançların yerini akıl ve bilim alacak, uygarlaşmanın temel yöntemi araştırma, inceleme, ”değişim” yoluyla da toplumun çağdaşlaşması sağlanacaktı. Bu konuda Mustafa Kemal Atatürk şöyle der:

”Biz ilhamlarımızı gökten ve gaibden değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk ulusu ve bir de uluslar tarihinin binbir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır.”

Din,  devlet  ve  dünya  işlerinden  ayrılmalıdır

CHF de (Cumhuriyet Halk Fırkası) Büyük Kongresi’nin 13–14 Mayıs 1931 günlü toplantısında, Atatürk’ün görüşlerini destekleyen şu kararı alır:

”Din anlayışı vicdani olduğundan, fırka (parti), din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni görür.”
(Mete Tunçay, Tek Parti Yönetimi)

Yukarıdaki karar, laikliğin gerçek bir tanımı ve uygulama biçimidir. Atatürk’ten sonra laiklik, yalnızca, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak açıklanmaya çalışılmıştır ki, bu yanlıştır, aldatmacadır.

CHF’nin kararında da belirtildiği gibi, din ancak yaşamın tüm alanlarından elini eteğini çekerek, ”dünya işlerinden ayrılıp” vicdanlara yerleştiği ölçüde gerçek yerini bulacaktır. İşte bu nedenlerden dolayı cumhuriyet hükümeti CHF’nin kararından dört yıl önce, 1927′deki program değişiklikleri sırasında, Arapça ve Farsça ile din derslerini ortaokul ve lise öğretiminden çıkarmıştı.

1924 yılında Öğretim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) Yasası kabul edildiğinde imam hatip okullarının sayısı 29 iken bu sayı, 1928–30 yılları arasında 2′ye düştü, 1930 yılının sonlarında ise tümüyle kapandı. Çünkü devlet, laiklik ilkesine tam anlamıyla uyarak ikiyüzlü bir davranış içerisine girmeden, dinsel alanlardan ve kurumlardan desteğini çekmişti.

Dinler, inançlar ”vicdanlara terk edilmişti.”

Ne var ki, cumhuriyet hükümetinin bu gerçek laiklik uygulaması siyasete kurban gitti. 1 Şubat 1949 tarihli genelge ile okullara program dışı din dersleri kondu. 1950′den sonra ise iş iyice çığırından çıktı ve siyasal yönetimler, topluma egemen olabilmek, çıkarlarına hizmet eden bir düzen kurabilmek için ”din silahı”nı kullandılar. Toplumun bilincine kadercilik, tevekkül, boyun eğme, rıza gösterme gibi mistik değerleri aşıladılar.

İşte AKP, bu din ağırlıklı siyasetlerin ve siyasetçilerin ürünüdür.

Oysa uygar, laik toplumlarda, ortaçağdan bu yana akıl, bilim ön plana geçtiğinden, din tartışmaları ve din güncelliğini yitirmiş, kimse kimsenin dini imanı ile uğraşmaz olmuştur. Bunun sonucunda Batı’da Kopernik’ler, Eistein’ler, Darwin’ler topluma yön verip ışık saçarken bizde Derviş Vahdeti’ler, Said Nursi’ler, Fethullah Gülen’ler pıtrak gibi çoğalıp, politikacılarla birlikte ülkemizi karanlığa gömdüler.

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/95352

10
Şub
12

AKP’nin Kıyameti Mi Koptu..?!!!

Kılıçdaroğlu Avrupa’da tutuklu gazeteciler ile ilgili eleştiri de bulunmuş. Erdoğan köpürüyor ve ““memleketi yurtdışında gammazlıyor, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nı gavura şikayet ediyor” diyor(!)..

 

Kendisi, Egemen Bağış ve Ali Babacan’ın Türkiye’yi yurt dışında şikayet ettiğini unutmuş görünüyor.

Neymiş? Memleketi yurt dışında gammazlıyormuş(!)..

ABD’de; “burada demokrasi var, Türkiye’de yok” mealinde Türkiye’yi şikayet edip gammazlayan Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nu gammazlık yapmakla suçluyor. Üstelik kendisi şikayet ettiği ülkenin Başbakanı iken(!)..

 

Kılıçdaroğlu haddini bilememiş Sultanım, affedin(!)..  Ne de olsa “Ankara’nın şerrinden Bürüksel’in şefaati iyidir” diyen de zaten sizin hükümetiniz değildi(!)..

 

Uludere’de “devlet vatandaşını bombaladı” diyenlere; “hiçbir devlet vatandaşını bilerek bombalamaz” diyordu Erdoğan. Oysa aynı Erdoğan Türk Devleti’ni Dersim’de katliam yaptı diye suçluyordu.

 

Esad’ı kucakladığı zamanlarda “ıvır zıvır bir şey için az kalsın Suriye ile savaş çıkaracaklardı” diye gene Türkiye’yi suçluyordu. Ivır-zıvır dediği durum Apo(Artin Agopyan)’nun Suriye’de korunduğu için çıkan problemdi. Türkiye’nin Suriye’ye tavrı o dönem için geç bile kalmış bir tavırdı. Sonuna kadar haklıydı.

 

Erdoğan ve hükümeti Türkiye için savaşmayı değil, ABD için savaşmayı ilke edindiği için ülke düşmanını barındırmaya ıvır zıvır derken, ABD için Esad’a savaş açmayı “hak” görüyor.

 

Hele Esad’ı bir suçlaması var ki; Türkiye’yi anlatıyor sandım.

Parasız eğitim istedi diye hapse atılıp, okullarından uzaklaştırma alan öğrencileri, biber gazı sıkılan, kış günü havuzlara atılan işçileri, ele geçirilmiş medyayı, bertaraf olmakla tehdit edilen iş adamlarını, yaratılan polis devletini… Kaynağı açıklanamayan zenginleşmeleri…

 

Önce tutukla, sonra delil yarat, polislere iddianame yazdır, sadece hedef olan tutukluları değil, bütün dostlarını da ele geçirdiğin medyadan linç et…

 

Onur intiharlarını, hapishanede ölüme sürüklenen insanlarımızı…

 

Erdoğan’ın “devletin garantisi” olarak ilan ettiği polislerden bir grup polisin gidip ABD konsolosluğunda ülkemiz aleyhinde istihbarat verdiği… Ergenekon Projesine destek için ikna turları yaptığı… Ülkenin Genel Kurmay Başkanı’nın ailesi hakkında mahrem bilgileri yabancı bir ülke istihbaratına verecek kadar bir kesimden nefret ettiklerinin ortaya çıkması…

 

Bakan ve vekillerin şikayet ve istekleri için ABD Konsolosluğunda yağlama kuyruğuna girsin… Polislerin ülkenin bağımsızlığını isteyenleri fişleyip ABD’nin CİA görevlisine versin….

 

Sen çık; “memleketi yurt dışında gammazlıyorlar” diye bas bas bağır.

 

WikiLeak belgeleri ortada iken…

ABD’nin BOP’de eş başkanı olmuşken. Yabancı bir ülkenin projesinde görev alabilmeyi ve bununla övünmeyi maharet sayabilmişken…

İnsan bu kadar da pişkin olmaya hayret ediyor.

 

MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Oslo’da ki MİT+PKK görüşmesi için ifadeye çağırılmasına AKP’nin verdiği tepki komedi gibi. Hele Bekir Bozdağ’ın konuyla ilgili yorumuna bayıldım(!).. Aynen şöyle diyor Bozdağ:

“Ben onun için soruşturmanın şu aşamada ortaya çıkan bilgileri çerçevesinde, bir hukukçu kişi olarak bu soruşturmanın işin doğrusu hukuki mantığını hala anlamış değilim.’

Ortaya çıkacak veya açıklanacak bilgiler, belgeler çerçevesinde daha sağlıklı bir değerlendirme yapabileceğini belirten Bozdağ, ‘Benim gördüğüm, ortaya çıkan şeylere baktığınızda işlenen herhangi bir suç yok. Yapılan bir vazife var. Bu vazifenin suç olduğuna dair yorumlar görüyorum. Halbuki suçlar yorumlarla oluşturulmaz, kanunlarla oluşturulur’ dedi. Gercekgundem.com”

Konuşan sanki Bekir Bozdağ değil de, Hasdal-Silivri mağdurlarının aile ve avukatları.

Cümleye tekrar bir bakalım:

“Bu vazifenin suç olduğuna dair yorumlar görüyorum. Halbuki suçlar yorumlarla oluşturulmaz, kanunlarla oluşturulur.”

Şaka gibi. Oysa Silivri+Hasdal yargısı  virüslü dosyaları ile meşhur oldu. Bilgisayarlarda  bulunduğu söylenen ve suç delili olarak kabul edilen dosyaların virüs ile gönderildiği  kırk defa ispatlandı ama, asrın davası diye sanıkları linç eden basın gıkını çıkarmıyor. Onlar kabız olsa, bağırsak problemlerini Ergenekon denilen ispat edilememiş bir örgüte bağlıyor.

Basın mı, cellat mı, Ergenekon sapıkları mı belli değil.

İslam’a göre kıyamet kopup MİZAN kurulduğunda; “bütün organlarınız dile gelir. O gün her şey ortaya dökülür, hiçbir şey gizli kalmaz”  diye anlatır.

Bu günlerde AKP’nin kıyameti mi koptu nedir? İlk önce dilleri başladı yaptıklarını ifşa etmeye.

Neymiş:

1-Devlet bilerek vatandaşını bombalamazmış.

Öyleyse devletin Tunceli’de vatandaşını bombaladığı yalandır.

2-  “Memleketi yurtdışında gammazlamak”…

Demek ki Ankara’nın şerrinden Bürüksel’in şefahati iyi değilmiş.

ABD Konsolosluğu’na gidip Millete tuzak kurup ülkenin Genel Kurmay Başkanı aleyhinde “casus” faaliyetlerde bulunmak kötüymüş.

3-“Bu vazifenin suç olduğuna dair yorumlar görüyorum. Halbuki suçlar yorumlarla oluşturulmaz, kanunlarla oluşturulur. Bekir Bozdağ”

Silivri + Hasdal  yargısına  selam  olsun (!)…

AKP’liler farkında olmayabilir ama onların kıyameti şimdiden kopmuş, MİZAN Terazisi kurulmuş görünüyor.

Çünkü organları dile gelmiş, suçlarını ifşa ediyor.

Ne  yazık  ki ;

“Gözleri  var  görmezler,  kulakları  var  duymazlar.”

Ve  AKP’nin  kıyameti  kopmuş  görünüyor.

MİZAN  Terazisi  kendi  dillerinden  kendilerini  tartıyor.

Zahide  UÇAR

 zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=111:-akpnin-kyameti-mi-koptu&catid=1:yeni-makaleler

10
Şub
12

Kedi

Genelkurmay Başkanı’nın “terörist” ilan edildiği ülkede, MİT Müsteşarı’nın “PKK  yardakçısı”  ilan  edilmesinin  izah  edilemeyecek  bi  tarafı  yok.

*
İzah  edilemeyen  şu…
*
Yer,  Ankara.
Vatandaşın  kedisi  var.
Yaşlı.   Hastalanıyor.   Veteriner kliniğinde ameliyata alınıyor.   Masada kalıyor.   Ölüyor.      Toprağa verilecek.   Ama…   Faili meçhul cennetinde, hayvan mezarlığı yok.  Eşe dosta soruyor.  Biri akıl veriyor.  Karşıyaka Mezarlığı’nın sırtlarında, çevre yoluna bakan gecekondu mahallesi, yeni yeni ağaçlandırılıyor, bi fidanın dibi uygun bulunuyor.  Üstelik, adaklık kurban kesimi yapılan bi yer orası, gömüye müsait…  Alıyor kedisinin cansız bedenini, bagaja koyuyor, kazma kürek filan, gündüz gözüyle yol kenarına çukur açıyor, vedalaşıyor, defnediyor.   Evine dönüyor.
*
Aradan bi kaç saat geçiyor geçmiyor, kapı çalınıyor.   Açıyor.   İki sivil polis.   Ne gömdün?   Anlatıyor.   Yok öyle!   Alıyorlar vatandaşı, veterinere götürüyorlar.  Bakalım doğru mu söylüyor?   Veteriner şahitlik ediyor.   Ölüm raporunu veriyor.   Bitmiyor.   Yer göstermeye gidiliyor.
*
Bi geliniyor ki, vatandaş gözlerine inanamıyor, her taraf yanarlı dönerli polis aracı kaynıyor, terörle mücadele, bomba imha, olay yeri inceleme, cinayet masası, komple orda… Kırmızı alarm verilmiş. Gösteriyor. Şuraya gömdüm diyor.
Çekilin diyorlar, önce bomba uzmanları bakıyor. Bubi tuzağı olup olmadığı kontrol ediliyor. Temiz… Veriyorlar eline küreği, kazıyor. Buz gibi havada ecel teri… Çıkarıyor. Kumaşa sarılı. Açıyor. Kedi.
*
Şükür derken…
Bölgeden sorumlu karakolun polisleri devreye giriyor, henüz bitmedi, gidemezsin diyor. Çünkü, hadise savcıya intikal ettirilmiş. Nöbetçi savcı bulunuyor. Görüşülüyor. Allah’tan savcı ikna oluyor, ifade almaya gerek duymuyor, bırakıyor. Kedi aynı yere gömülüyor, the end.
*
Değerli arkadaşım Murat Çelik’in anlattığı bu yaşanmış öyküden de anlaşıldığı üzere… Havada uçan kuş’tan da haberi var polisin, rahmetli kedi’den de.
*
Gelgelelim…
*
MİTileaks yüzünden gargaraya gelmesin, nedir kardeşim bu Wikileaks’teki  brifing rezaleti, bizim polisler Amerikan elçiliğine resmen tekmil vermiş denince…
“Haberimiz  yok”  deniyor !

Yılmaz  ÖZDİL

http://yilmazozdil.net/kedi.html

10
Şub
12

Hakan FİDAN’ın “Suç”u

Başsavcı Vekili Seçen MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski Müsteşar Emre Taner ve Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş’i  Oslo görüşmesi nedeniyle telefonla ifade vermeye çağırmış.

Oslo’da yapıldığı söylenen PKK-Devlet görüşmesinin ses kaydı Eylül 2011’de ortaya çıkmıştı. Görüşmelerin 2,5 yıl içinde 5 kez gerçekleştiği iddia edildi. Ses kaydına göre dönemin MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş, Norveç’te PKK yöneticileriyle toplantı yaptı. Ses kaydı inkar edilmedi.

Hakan Fidan ve Afet Güneş’in 5 ay sonra ifadeye çağrılması enteresan(!)..

Şeytanın Gör Dediği… 

 

Uludere’de 35 kaçakçının yanlış istihbarat(!) neticesinde bombalanmasındaki  karanlık hala aydınlanmadı. Bombalama emri bölgeden değil, Ankara’dan verilmiş. Aydınlık ilk bombalamayı predatörlerin yaptığını yazdı. ABD kem-küm etti.

Bu süreçte Hakan Fidan ne dedi? “BİZ İSTİHBARAT VERMEDİK” dedi değil mi?

Hakan Fidan’ın bu açıklaması kimi işaret etti?

ABD’yi…

Yani, Erdoğan ve AKP’sinin onca uyarıya rağmen ülkemize gelmesine onay verdiği predatörlere gözlerin çevrilmesine neden oldu.

Askeri istihbarat vermedi,  polis zaten vermedi,  MİT en yetkili ağızdan biz vermedik diyor.

Geriye “bilgi(!) paylaştığımız” ABD istihbaratı kalıyor.

Ve  Hakan  Fidan istihbaratı  biz  vermedik”  diyerek  ABD  ve  Erdoğan’ı  açığa  düşürüyor.

Sizce  de  ifadeye  çağrılmayı  hak  etmiş  olmuyor  mu ?

Türkiye’de  garip  şeyler  oluyor.

SULTAN’ın   olduğu   bir   ülkede,   saray   entrikalarının  

olması   da   kaçınılmazdır.

Bu   kadarcık ;    basit   yaaanii..!!!

Eeeee,   demokrasi  tramvayından  indiler  artık ;    indiler  ammaaa,  

havuz  başına   değil..?!!!

ONA   GÖRREEEEE..!!!

Muhteşem  Süleyman  dizisinde  Süleyman’ın  Şehzade  Mustafa’ya  öğüdü :

“Her   daim   yanında   iki   silah   taşı   Mustafam(!)..”

Bakalım   Şehzade   Mustafa’yı   hangi   Süleyman,  

hangi   Hürrem’in   kışkırtmasıyla   boğduracak….

Zahide  UÇAR

 zahide@zahideucar.com

http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=110%3Ahakan-fdann-sucu&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

10
Şub
12

DNİDAR

Yazmıştım…

Hatırlarsınız.

*

Bir İgnliiz üvinersitesinde ypalın arşaıtramya gröe, klemileirn hrflareinin hnagi srıdaa yzaldıklarıı ömneli dğeliimş asılnda… Öenmli oaln, briinci ve sonncuu herflarin yrenide olamsımyış… Çnküü, kleimleri hraf hraf dğeil, btüün oalark oykuormuşsz… Ardakai hraflrein sırsaı kıraşık da osla düüzgn ouknuyormuş.

*

İinglç di mi?

Düüzgn oukdnuuz.

*

Hem oukdnuuz.
Hem anladıınz.

*

Trüban bduur.

*

Tartıışlan mselee ne oulrsa olusn, bşınaa ve sounna “trüban” koyğduunda, aarda ypılaan yaınlşları görmeszin… Yaınlşları düüzgn gbii oukmyaa,
düüzgn gbii anlmaaya bşlarsaın.

*

Üvinersite srouları çlaımnış, her dröt gnçteen brii isşiz gzeiyrmouş, pkklya pzarlaık yaplııyrmouş, deinz feenri ne oulmş flian… Hiç öenmi klmaaz.

*

Saadce kfaayı örtmez çnküü.
Her srounu öertr trüban.

*

Dnidar da bduur!

*

Bşınaa ve sounna “dnidar” koyğduunda, aarda ypılaan yaınlşları görmeszin… Yaınlşları düüzgn gbii oukmyaa, düüzgn gbii anlmaaya bşlarsaın.

*

Bziim bdaem byklııı ploisler Amreikan elçliğiine briifng viermş, Vaşngtion iistyor diye Surieyyle saavşmak üzreeymişiz, kaçakçlarıı fzüeyle vruduran kiimmş flian… Hkiaye.

*

Kaafn  alalk  blulak  oulr…

Akılnda  bi  tek  dnidar  klaır.

*

Bilmiyorum…
Anlatabildim  mi..?!!!

Yılmaz  ÖZDİL

http://yilmazozdil.net/dnidar.html

10
Şub
12

Memlekette taş gibi delikanlılar varken, Mümtaz’er’e yağlı kazık düşünmüyoruz..!!!

NOT :  Her   ne   kadar   ülke   “gündem”i   başçavuş   eşşeğinin   osuruğu   gibi   zırt – pırt 

değiş(tiril)se   de,   aşağıdaki   yazıyı   çok   matrak   bulacaksınız :

—————————————————————————————

Zaman’ın  Fethullahçı  yazarı  Mümtaz’er  Türköne  geçtiğimiz  hafta  yine  gündemdeydi.

Hatırlanacağı  üzere  Atatürk  Kültür  Dil  ve  Tarih  Yüksek  Kurumu’nun  Yönetim  Kurulu  Üyeliğine  atanan  Mümtaz’er’in  bu  göreve  getirilmesi  büyük  tepki  çekmişti.

Mümtaz’er gibi Atatürk karşıtı bir ismin, adında Atatürk geçen bir kurumun başına getirilmesi rezaleti, neyse ki Mümtaz’er’in gelen tepkiler üzerine istifa etmesiyle son buldu.

Her fırsatta Atatürkçülüğü hakaret olarak gördüğünü belirtmekten çekinmeyen, Atatürk ve Türk Ordusu düşmanlığını hiçbir yerde gizlemeyen Mümtaz’er gibi birisinin adında Atatürk geçen bir kurumun yönetimine ataması da “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözünü “ilkellik” olarak gördüğünü söyleyen birisi tarafından yapılmıştı ve aslında bu duruma çok da şaşırmamak gerekirdi.

Mümtaz’er geçtiğimiz haftalarda yine gündeme gelmeyi başardı. Antalya’nın Kumluca ilçesinde düzenlenen bir söyleşiye konuşmacı olarak katılan Mümtaz’er, burada söyledikleriyle dikkatleri üzerine çekti.

Anlaşılan  bu  aralar “ilgi”ye  çok  ihtiyacı  var.

12 Eylül iddianamesinin kabul edilmesiyle birlikte 12 Eylül tartışmaları yine gündeme geldi. Bu mesele gündemdeyken, “12 Eylül Askeri Darbesi ve Bugüne Yansıyan Sonuçları” konulu bir söyleşiye katılan Mümtaz’er burada darbecilerin yargılanması konusunda idam cezasının geri getirilmesi gerektiğini belirtti ve bununla yetinmedi.

“Darbeciler  için  idam  cezası  geri  getirilsin  istiyorum.   Darbe  yapan  veya  yapmak  isteyenler  bunu  bilerek  yapsınlar.   Hatta  bana  sorarsanız  idam yerine  eskiden  olduğu  gibi  yağlı  kazıklara  oturtularak  cezalandırılması   taraftarıyım.   Bizler  darbecileri  cezalandıralım  ki  bir  daha  başkaları  darbe  yapmaya   yeltenmesin.”

Bizzat kendisi 12 Eylül ürünü olan Mümtez’er ilginç bir şekilde 12 Eylül’le hesaplaşmaya kendini kaptırıp bu cümleleleri sarfediyorken, Mümtaz’er’in de darbeci olduğu haberleri gündeme gelmez mi?

Nasıl olur da bugünün Prof. ünvanlı “demokrat” kişiliğinin adı darbe ile yan yana gelebilirdi?

Hele hele işin içine yağlı kazık girmişken?

Mümtaz’er’in  darbeciliği  konusunun  ayrıntıları  şöyle :

1995 yılı 13 Mart’ında Azerbaycan’da Haydar Aliyev’e bir darbe teşebbüsü olmuştu. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, olacakları öğrenip Aliyev’i uyarmış, çok sayıda insanın öldüğü darbe girişimi atlatılmıştı.

Haydar Aliyev, olaydan sonra darbe girişiminin Türkiye bağlantılarını ima etmişti.

Dönemin  Başbakanı  Tansu  Çiller’di.

Çiller’in dış işleri bürokratları ve görevlileri dışında oluşturduğu akademisyen ve danışmanlardan kurulu özel yapılanmalarından bahsediliyordu.

Ve Çiller Azerbaycan’daki darbe teşebbüsünden bir yıl sonra gerçekleşen Susurluk kazasından sonra başlayan devlet-mafya-siyaset tartışmalarında “Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” sözünü söyleyecekti.

Bu sözün fikir babası da Tansu Çiller’in siyasi danışmanlığını yürüten Mümtaz’er Türköne’den başkası değildi.

Siyasi yolculuğuna Ülkücü olarak başlayan Mümtaz’er, 12 Eylül’den sonra kendini Çiller’in danışmanlığı görevinde bulmuştu.

Bugün derbecilerin yargılanması konusunda yağlı kazık formülünü dile getiren Mümtaz’er’in Azerbaycan’daki darbe girişiminde rolü olduğu iddiaları, Fatih Altaylı ile girdikleri bir tartışmada da dile getirilmişti. Fatih Altaylı ile aralarında çıkan “cahil” tartışması sırasında yazılan karşılıklı yazılarda Altaylı, Türköne’den “Bir dönem Azerbaycan’da darbe kotarmaya çalışan adam” diye bahsetmişti.

Eğer Mümtaz’er’in iddia edildiği gibi Azerbeycan’daki darbe girişiminde parmağı varsa, ettiği sözlerden bir tarafları epey ağrıyacak gibi duruyor.

O çok alkışladığı AKP’nin “ileri demokrasi” hamlesiyle birlikte sivil-asker ayrımı da kalmadı. Onların deyişiyle “vesayet” kalktı. Artık darbeyi sadece asker yapmıyor.

Mümtaz’er  de  yolu  açtı  bir  kere…

Darbecilikten  yargılanacaksa  bizim  de  bir  önerimiz  var.

Yağlı  kazığı  boşverin…

Elimizde  taş  gibi  delikanlılar  var !

Tuğrul  ÇELİK

http://www.turksolu.org/353/celik353.htm


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R…

Valla  abi,  Mümtaz’er’ciğime hiç yakıştıramadım. Hep  entel  dantel kelimeler  kullanırdı . Nerden  çıktı  bu “yağlı  kazığa  otutturmak” gibi kaba sözler :) Herhalde  artık  olduğu  gibi  görünmeye  başladı …

LTF, K. Maraş
6 Şubat 2012


Atatürkçü olmayı istemiyormuş
Atatürkçü türktür o ne  zanneder
Hakaret olarak algılıyormuş
Yüzüne tükürsen yağmur zanneder

Türköne diyorlar bide adına
Yüzü kızarıyor bakan insana
Bilerek yanlış yapıyor inadına
Bu da kendini profosör zanneder

Bakın görün şu insanın hali ne
Kim inanır böyle soysuz haine
Hırsız girdi atatürkün mülküne
Kendisini doğru adam zanneder

Abdullah güle sorun niye verdim der
Ver bir yozgatlı türk adam görsünler
Milletini seven atatürk sever
Sevmiyenler kendini ne zanneder

Sabit der atatürkçü türk dendi
Türk milleti atatürkçü türk belli
Atatürkü türk olan türkler sevdi
Türklüğünü bilmiyen kendini ne zanneder

Ozan Sabit Özdemir, Yozgat
6 Şubat 2012


Mümtaz’er  sadece  Atatürk’ten değil,  Türk  Milletinden  de  nefret ediyor.  Bu  yüzden  son  isteği  sorulduğunda  eminim  bizim  taş  gibi   delikanlıları  değil  de,  iki  tane  zenci  isteyecektir.  Bizden   hoşlanmadığı  için  tabii  ki.  Ne  de  olsa  herif  amerikan  yarraana  alışmış…  Bu  konuda  onun  “insan”  olarak  yarrak  seçme  “hakkı”na  saygı  duymak  lâzım…   :)

Cengiz, İstanbul
6 Şubat 2012


09
Şub
12

MENEMEN — 28 ŞUBAT

Bir  kabın  içinde  ne  varsa,  dışarı  o  sızar.

Kabın  içinde  bal – pekmez – şerbet  varsa  bunlar  sızar,  zift – katran – irin  varsa  dışarı  bunlar  sızar.
İnsanlar  da  böyledir.

Sepetiniz pamuk doluysa, yani savunacağınız fikir ile yeterli bilgi sahibiyseniz, hem kendinizi dinletirsiniz, hem de dinleyenlerden saygı görürsünüz.

Fakat, savunmak istediğiniz konu hakkında yeterli bilgi-fikir sahibi değilseniz, dersinizi iyi çalışmadı iseniz,hem sizi dinlemezler, dinler gibi yaparlar, hem de komik duruma düşersiniz…

7 Şubat  2012  Salı  günü AKP  Grup  toplantısında  Başbakan  Erdoğan’ın  konuşmasını  dinledim.

Gözünüzü kapatıp sadece söylediklerini dinleseniz; Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı mı konuşuyor, Suriyeli  muhaliflerin  lideri  mi  konuşuyor,  Hamas  Lideri  mi  konuşuyor,   anlamak  mümkün  değildi.

Başbakan Erdoğan; Suriye Lideri kardeşi Esad’a, İsrail’e, Arap Lig’inin teklifine karşı çıkan Rusya ve Çin’e, Paul Auster’e, Kemal Kılıçdaroğlu’na, kendisi gibi düşünmeyen köşe yazarlarına verip veriştiriyordu.

Hem  de  bağırarak.

Bazen  öyle  sinirleniyordu ki,  alnındaki  damarları  patlayacak  gibi  şişiyordu…

Bu psikoloji; “Kendi söylediğine tam olarak inanmayan veya gerçek fikrini gizlemek isteyen ama fikir bütünlüğüne sahip olmayan insanların psikolojileri gibiydi.

Başbakan Erdoğan bu konuşmasında “İkinci Defa” Menemen olayı ile 28 Şubat’ı aynı kefeye koydu.

Bu  düşüncedek i birinin  Türkiye’de  Başbakanlık  koltuğunda  oturması,  Türkiye’nin  en  büyük  şanssızlığıdır  (mı  acaba – yoksa  kendim  ettim,  kendim  buldum  mu..?!!!)

Hilafet ve Şeriat düzeni savunucularına ve onlar gibi düşünenlere göre “Menemen olayı tamamen bir provokasyondur” , “Müslümanlara karşı yapılmış bir tuzaktır” !…

Bunlara göre, İstiklal Mahkemeleri safhasında da T.C Devleti suçludur, Dersim olayında da T.C Devleti suçludur, Menemen olayında da T.C Devleti suçludur, Kürtçü-Bölücü isyanlarda da T.C Devleti suçludur…

Esasında söyleyemedikleri şudur;
Hilafet ve şeriat düzeninin yıkılıp, yerine modern ve çağdaş bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulması başlı başına suçtur.

T.C Devletini kurdukları için Atatürk de suçludur, Cumhuriyeti koruyan ve irticaya geçit vermediği için Türk Silahlı Kuvvetleri de suçludur. T.C Devleti ve Türk Ordusu yok edilmesi gereken kurumlardır…

Bunu bir söyleyebilseler, karınlarının şişi inecek ama, bunlarda yürek olmadığı için, ıvırıp-kıvırıp söyler gibi yaparlar.

Sıkıştıklarında  “biz  öyle  demedik,  bizden  iyi  demokrat  var  mı,  biz  lâikliği  Mısır’da  bile  savunmadık  mı”  demeye  devam  ederler.

Menemen olayı, Cumhuriyet Tarihimizde 1925 kalkışmasından sonra en önemli isyanlardan biridir. Bir irtica kalkışmasıdır, planlı bir isyandır. Tarihimizin en kanlı vahşet örneklerinden biridir. Yapanlar da cezalarını çekmişlerdir.

28 Şubat olayı da “Pozitif Hukuka” karşı, “Şeriat Hukuku”nu getirmek isteyenlere karşı yapılmış anayasal bir direniştir.

Başbakan Erdoğan 28 Şubat’ı yapanlardan hesap sormak istiyorsa, işe bu kararlara imza koyup uygulayan “Kardeşim Abdullah” dediği şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den başlamalıdır…

Hesap sormaya gücü yetmiyorsa, haftalık olağan görüşmelerinde şu soruyu sorabilir;
“Kardeşim Abdullah, o zaman sen Devlet Bakanı ve Erbakan Hocanın sağ kolu idin. Bu kararları niçin imzaladın? Yoksa seni tehdit mi ettiler? Korkuttular mı? Neler oldu? Bak, beni sıkıştırıyorlar, ne olur susma, anlat kardeşim benim” demelidir…

Bence   Cumhurbaşkanı   Gül,   anlatamıyorsa   konuşamıyorsa,   twit   atsın,   mesaj   atsın…

Ne   atarsa   atsın   ama,   bize   çalım   atmasın.  

Masada   imzala,   sokakta   karşı   çık.

Olmadı  ki,  yakıştı  mı  delikanlılığa !…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle  /  09 Şubat 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/95284

09
Şub
12

ALEMDAR

91   yıl   öncesinde   işgal   altında   bulunan   İstanbul  şehri…

Osmanlı   tam   bir   acz   içinde…

Padişah VI. Mehmet Vahdettin düşmanla işbirliği yaparak saltanatını kurtarma  derdindedir.

Anadolu’da kurtuluş mücadelesinin başında bulunan Mustafa Kemal Paşa ve  arkadaşları  hakkında  idam  fermanı  yayınlamıştır.

İstanbul’dan  yayın  yapan  mütareke  basınında  tam  bir  teslimiyet  ve  ihanet  hakimdir.

Peyami Sabah’ın  29 Nisan 1920  tarihli  başlığı; ‘’ Mustafa Kemal isyancıdır, cezası ağır olmalıdır.‘’

İhanetin güçlü kalemlerinden Refi’i Cevat ‘’ Türkler kendi güçleriyle adam olamaz, İngilizler elimizden tutarak bizi kurtaracak.’’ diyor, Ali Kemal ise ‘’ Padişaha sadakatle bağlı Anadolu halkı, Mustafa Kemal denen şakiye haddini bildirecektir. ‘’ şeklindeki bozguncu yazılarına hız vermektedir.

Şubat  1921’deyiz  ve  Anadolu’daki  kurtuluş  mücadelesi  tüm  hızıyla  sürmektedir.

Ankara’da  bulunan  Milli  Hükümetin  İstanbul’da  bulunan  Alemdar  gemisine  ivedilikle  gereksinimi  vardır.

Savaş  demek  lojistik  demektir.

Milli  Hükümetin  Sovyetler  Birliğinden  alınacak  silah  ve  cephaneyi  Karadeniz’de  kuzeyden  güneye  taşımak  ve  Karadeniz’de  emperyalizmin  emrine  girmiş  azınlık  çeteleriyle  savaşmak  için  gemilere  ihtiyaç  duyulmaktadır.

Alemdar  bunun  için  biçilmiş  bir  kaftandır.

Alemdar  1898  yılında  inşa  edilmiş  olup  49,5  metre  boyunda,  7,95 metre  eninde  362  ton  ağılığına  bir  römorkördür.

Geminin  orijinal  adı  Denmak’tır.

Kapitülasyonlar  nedeniyle  yabancı  bir  şirket  için  İstanbul’da  çalışırken  Osmanlı’nın  I. Dünya  Savaşına  girmesi  ile  el  konmuş  ve  adı  Alemdar  olarak  değiştirilmiştir.

Ankara  bu  geminin  önce  Karadeniz  Ereğli’ye  daha  sonrada  Trabzon’a  kaçırılmasını  istemekte  ve  bu  maksatla  personelini  ikna  etmeye  çalışmaktadır.

Fakat  Ankara’da  bulunan  Milli  Hükümet,  İstanbul’un,  Padişah’ın,  emperyalizmin  emrindeki  kukla  Osmanlı  Hükümetinin,  satılmış  İstanbul  aydınlarının  ve  mütareke  basınının  gözünde  isyancıdır,  eşkıyadır,  ırz  ve  namus  düşmanlarıdır  ve  katli  vaciptir.

İstanbul  işgal  altında  da  olsa  yaşam  devam  etmektedir.

Alemdar’ın  personelisiniz,  Kuzguncuk’ta,  Üsküdar’da,  Fatih’t  veya  Sarıyer’de  oturuyorsunuz.

Aileniz  var  belki  de  yeni  evlenmişiniz  ve  yeni  doğmuş  bir  bebeğiniz  var,  maaşınızı  alıyorsunuz,  okuduğunuz  gazetelerde  sizden  gemiyi kaçırmanızı  isteyenlerin  eşkıya  olduğu  ve  din  düşmanı  olduğu  yazıyor.

İngiliz,  Fransız,  İtalyan  ve  Yunan  harp  gemileri  namlularını  şehre  çevirmiş  ve  İstanbul’da  işgal  askerleri  cirit  atıyor  olsa  da, ‘’ Padişahımız Efendimiz ’’ ‘’ merak etmeyin bu durum geçici ‘’ diyor.

Soruyorum   size,   sevdiklerinizi   işgal   altındaki   İstanbul’da   bırakıp,  

düzeninizi   bozup,    Alemdar’ı   Karadeniz’e   kaçırır   mısınız ?

Siz  Alemdar’ın  çarkçıbaşısı  Osman  Efendinin  eşisiniz,  siz  serdümen  Recep  Kahya’nın  babasısınız,  siz  yağcı  Trabzonlu  Hikmet  Efendinin  kardeşisiniz,  siz  ateşçi  Göreleli  Yusuf’un  annesisiniz,   sevdiğiniz  bu  insanların  ‘’ vatanı  kurtaracağız ‘’  söylemiyle  yedi  düvele  ve  onların  işbirlikçisi  Padişaha  başkaldırmasına  ve  Anadolu’ya  gitmesine  müsaade  eder  misiniz ?

Zor   bir   soru   değil   mi.?!!!

Evet    herkes    buna    cesaret    edemedi.

Alemdar’ın    “kaptan”ı    bile    korktu,    mazeretler    öne    sürdü    ve   İstanbul’da  

genç    karısının    koynunda    kaldı.

Ancak    8  cesur   ve   yüreği   mangal   gibi   denizci 

bunu   göze   alabildi…

Tarih   5  Şubat  1921  gece  yarısı,   hava  çok  soğuk.

Osman  Efendi  etrafta  devriye gezen  İngiliz  Gambotlarını  pür  dikkat  izler.

Epey bir zaman geçtikten sonra sahilden Kuvayı Milliyeci yurtseverlerin ışıldak işareti ile derhal harekete geçer ve gürler ‘’ herkes  görevinin  başına,  ölmek  var  dönmek  yok ‘’ daha sonra komutunu verir ‘’ Bismillah  vira ‘’

Alemdar İstinye’den hareketle, İngilizlere yakalanmadan önce boğazı geçer ve Karadeniz’e açılır, hırçın Karadeniz sularında tüm gece boyunca ilerleyerek ertesi günü halkın büyük coşkusu altında Karadeniz Ereğli’ye girer.

Alemdar’ın hikayesi burada bitmez.

Alemdar personel takviyesi ve ikmal yaptıktan sonra 9 Şubat 1921 tarihinde Trabzon’a hareket eder.

Fakat yolda Fransız G-27 Gambotu ile çatışma çıkar, tekrar Karadeniz Ereğli’ye dönmek zorunda kalır ve çatışmada Fransız denizciler esir alınır.

Uzun görüşmelerden sonra esirler bırakılır fakat karşılığında Ankara Hükümetinin Fransızlar tarafından tanınmasını da sağlayacak olan 3 maddelik anlaşma yapılır.

Alemdar daha sonra Trabzon’a intikal ettirilir ve savaş boyunca büyük yararlıklar gösterir ve İstiklal Harbinin ilk deniz savaşını yaptığı için kendisine ‘’ Gazi ‘’ unvanı verilir.

Milli  Mücadelede  Karadeniz’de  görev  yapan  kahraman  ve  yurtsever  denizciler  düşmanın  tüm  engellemelerine  rağmen  Alemdar,  Rüsumat  ve  Şahin  gibi  gemilerle  Sovyet  limanlarından  kendi  limanlarımıza  300  bin  tondan  fazla  silah  ve  cephane  taşımışlardır.

Sanırım   bu   stratejik   nakliyat   başarılamasaydı   biz   kurtuluş   savaşını   kazanamazdık.

Alemdar  esasında  362  tonluk  bir demir yığınıydı.

Biliyorsunuz  denizciler  demir  yığınlarına  can,  kan  ve  de  ruh  verirler.

İşte   Alemdar  personeli  sadece  bunları  vermedi  aynı  zamanda  ona  bir  kahramanlık  destanı  da  yazdırdı.

Eğer  yolunuz  Karadeniz  Ereğli’ye  düşerse  lütfen  Gazi  Alemdar  Müze  Gemisini  ziyaret  ediniz.

Ruhları  şad  olsun.

Türker  ERTÜRK

http://www.ilk-kursun.com/haber/95034

08
Şub
12

41 KERE YUH OLSUN

22  Temmuz  2004  yılında  Sakarya – Pamukova’da  41  insanımızın  ölümü,  100′den  fazla  insanımızın  yaralanmasıyla  sonuçlanan  “hızlandırılmış  tren  kazası”  olmuştu.

Esasında  “cinayet  gibi  kaza” ,  bağıra bağıra  “ben  geliyorum”  diyordu…

Uzmanlar,  yetkilileri  defalarca  uyarmışlardı.  En  son  Prof. Dr. Aydın Erel,
7 Temmuz 2004  tarihinde  yani  kazadan  15 gün  evvel açıklama  yapmış  ve,
“Hızlı  tren,  hemen  seferden  kaldırılmalı” demişti.

Başbakan  Erdoğan  ve  Ulaştırma  Bakanı  bu  uyarılara  sadece  gülüp  geçtiler.

Başbakan  ve  Bakan’a  göre  “uzmanlık”  da  neydi  ki..?!!!

Bu  uzmanlar  AKP  iktidarını  çekemeyen  kişilerdi  ve  zaten  işleri  güçleri  AKP’yi  engellemekti…

Sonunda uzmanların dedikleri oldu ve hızlı trene göre döşenmeyen ve güçlendirilmeyen raylar dayanamadı ve göz göre göre 41 insanımızın can verdiği, 100 den fazla insanımızın yaralandığı facia meydana geldi !..

Kazadan sonra iki makinist tutuklandı. TCDD Genel Müdürü, kazadan iki ay sonra hükümet tarafından görevinden alındı. Genel Müdür daha sonra yargı kararıyla tekrar görevine döndü.
Bilirkişi raporuna göre, 1.Makinist sekizde bir, 2.Makinist sekizde üç, trenin geçtiği raylar ise sekizde dört oranlarında suçlu bulundular.
Açılan Kamu Davası yıllarca sürdü, sonra da, Yargıtay’dan geri döndü.
7,5 yıl süren dava sonunda “zaman aşımı” yüzünden düştü…
41 can, zaman aşımına bir kez daha kurban edildi… AKP Hükümeti için olay kapanmıştı…

Demokratik rejimle yönetilen bir ülkede uzman görüşlerine itibar etmeyerek, ihmal ve hata sonucu oluşan böyle bir toplu katliamın birinci derece sorumlusu , o kurumun başındaki kişidir. Sonra da o genel müdürü atayan Bakan ve Başbakan zincirleme sorumlu tutulurlar. Peki bizde, yani Türkiye’de ne oldu? Koskoca bir hiç… Sadece ölenler öldükleriyle kaldılar.

Şimdi beraberce olayın perde arkasına, gerçeklere bakalım;
Tren kazası olduğunda TCDD Genel Müdürlüğünde SÜLEYMAN KARAMAN bulunuyordu.
Yalnız bir uyarıda bulunayım; Bu Karaman, Kanal 7’nin sahibi, Deniz Feneri sanığı olarak tutuklanan Karaman değildir. O, Zahit AKMAN’ın KARAMAN’ıdır. İki Karaman’ın en müşterek yönü, ikisinin de yıllar öncesinden beri
Tayyip Erdoğan’ın karşısında devamlı olarak esas duruşta durmalarıdır.

Bizde bir söz vardır; “Karaman’ın koyunu, sonradan çıkar oyunu” diye, işte bu Karaman’ın oyunu “Hızlandırılmış Tren Kazasında” diğerinin oyunu ise,
“Deniz Feneri”nde ortaya çıkmıştı…
Süleyman Karaman; Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın dayısının oğludur. Binali Yıldırım, İstanbul Büyükşehir Belediyesi İDO Genel Müdürü iken, dayısının oğlu Süleyman Karaman’ı İstanbul Belediyesine İETT Genel Müdür Yardımcısı olarak işe aldırdı.

Süleyman Karaman, İstanbul Belediyesinin yan kuruluşları olan İSBAK-İSTON-İSMER—BELTUR gibi şirketlerde yönetim kurulu üyeliği yaptı.
ALBAYRAK DAVASI sanığıdır.
Binali Yıldırım Ulaştırma Bakanı olunca, 7 Ocak 2003 tarihinde dayı oğlu Süleyman Karaman’ı,TCDD Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Başkanı yapıverdi…
Kaza olup, 41 insanımız ölünce, kazadan yaklaşık iki ay sonra Eylül 2004’te baskılara dayanamayıp görevden aldı. 8 Temmuz 2005’te yargı kararıyla tekrar görevine döndü. TCDD kadrolarındaki yüzlerce kişiyi hallaç pamuğu gibi atıp, yargı kararlarını uygulamayan Ulaştırma Bakanlığı, ne hikmetse iş dayı oğluna gelince bu karara itiraz etmedi…

Süleyman Karaman, Temmuz 2005 tarihinden bu yana TCDD Genel Müdürlüğü ve Yönetim Kurulu Başkanlığı görevine devam ediyor. İzmir’den milletvekili seçilen ve yine Ulaştırma Bakanı olan dayı oğlunun bakanlığına yakında Müsteşar olacak !…

Sonuç ;

KIRK BİR  CAN -  KIRK BİR  İNSAN – KIRK BİR  DÜNYA,  KIRK BİR  IŞIK

iş   bilmez   bir  yönetim   sayesinde   yok   olup   gittiler.

Ümitlerini, hayallerini, sevdiklerini, geleceklerini, ömürlerini “cahil yöneticiler” eliyle kaybettiler.
Dayıoğlu Binali Yıldırım, bu facianın birinci derecede ki “Siyasi Sorumlusu”dur.
Bu katliamın hesabını vermeden İzmir’e düzen vermeye çalışan ve İzmir Büyükşehir Belediyesini “müfettiş kampına” döndüren dayıoğluna soruyorum;
Siz mi Müslümansınız, siz mi dindarsınız, yetiştireceğiniz dindar nesiller sizler gibi mi olacak ?…

Hepinize    41  kere    yuh    olsun,    yuh..!!!

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle   /   08  Şubat  2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/95158

08
Şub
12

Kuşatmayı Yarmak

BOP  eş  başkanıydı.  Yani Haçlının Ortadoğu’da 22 ülkeyi bölme projesinin eş başkanı.  Bir de dinler arası diyaloğun eş başkanıydı.

Yugoslavya’da denediler önce. Komşuyu komşuya, karısını kocasına boğazlattılar. Etnik savaşın nasıl acımasız bir savaş olduğunu 21. Yüz yılın başında bütün dünya gördü, seyretti.

Küresel şeytan şimdi Ortadoğu’yu kan gölüne döndürmek istiyor. Yeni Şerif Hüseyinler bulup ittifak yaptılar. Dün Osmanlı askerlerini İngiliz ile birlik olup boğazlayan Şerif Hüseyinlerin yeni müritleri, Irak ve Libya’dan sonra Suriye ve İranlı Müslümanları boğazlamaya hazırlanıyor.

 İşte  bu  hedef  için  ülkemizin  başına  oturtuldu  eş  başkan.

Ortadoğu Alevi-Sünni, Kürt-Türk-Arap, Şii-Sünni boğazlaşmasına götürülüyor.

Şehir devletçikler kurarak beldelerin asıl sahiplerini köleleştirmek, Kızılderililere, zencilere yaptıklarını el koydukları ülke halklarına uygulamak…

İşte  bu  korkunç  projenin  eş  bakanıdır  BOP  eş  başkanı.

O yüzden sürekli etnik kaşıma yapıyor. O yüzden her ağzını açtığında Kürt, Türk, Çerkez, Laz, Gürcü diye saymaya başlıyor. Ayrıştıracak, parçalayacak, düşman edecek ki, küresel elit in ağzına küçük lokmalar halinde servis yapabilsin.

İşte tam da bu yüzden Alevi-Sünni kışkırtması yapıyor avanesiyle beraber. Bu yüzden insanlara dinsel inançları üzerinde belden aşağı vuruyorlar. Vuruyorlar ki, yüreklere ayrılık düşsün.  Herkes birbirini ötekileştirsin. Devlet olmanın harcı kırılsın. İnsanlar birbirine yabancılaşsın. O yüzden Dersim dediler. Yaralar kaşınmalı, öfkeler artmalı, düşmanlıklar artmalı, baltalar gömüldüğü yerden çıkarılmalı ki, ülke kolay bölünsün.

Adının önünde Profesör ünvanı olan zat (Gül’ün rektörü Laçiner) ne diyordu? Yahudi, Hrıstiyan cennete girecek ama Alevi giremeyecek diyordu değil mi?. Siz bu sözün cehaletten mi söylendiğini sanıyorsunuz? Hayır, bilerek, isteyerek mezhep boğazlaşmasına giden cehennemin taşları döşeniyor.

Kuvva-i İnzibatiye Ordusunun yeni elemanları; geçmişte Yunan askerini kutsayan ataları gibi, Hristiyan’ı ve Yahudi’yi cennete sokarken aslında Haçlı İttifak’ı meşrulaştırıyor. Alevi kardeşlerimizi “ki, öz be öz Türkmen’dir onlar” cehennemlik ilan ediyor. Aslında Yezit’in yaptığı gibi; Kerbela’ya davetiye çıkarıyor. Müslüman değildir diyerek de; gelecek için planlanan mezhep çatışmasında Alevileri öldürmeyi meşru kılıyor. Yeni Kerbelalar, yeni Sivaslar, yeni Maraşlar hazırlanıyor…

Türklerden nefret edenler, öz be öz Türk olan Alevi kardeşlerimiz üzerinden Türk kıyımı planlanıyor.

İspanya Başbakanı ile birlikte dinler arası diyalogun da eş başkanı olan BOP eş başkanı, dindar bir nesil yetiştirecekmiş.

Libya’da bavulla para verdikleri dindar dostlarını hatırlarsak, bunların dinden ne anladığını da iyi anlarız.

Kaddafi olduğu söylenen bir kişi linç edilerek öldürüldü. Sonra üzerindeki eşyalarını soydular. Arkasından sopayla taciz ettiler. Bu çapulculara Müslüman diyenler olsa olsa Şerif Hüseyin’in varisleridir. Onlar da Osmanlı askerleri yaralı, inlerken ağızlarından altın dişlerini sökmüştü.

Anlaşılan anladıkları dindar nesil;

“Beyaz Saray’ı kıble yapıp, ABD bayrağı önünde secde eden Amerikan Müslümanlığı…”dır.

Sorgulayıcı aklı bitirip; cahil, gözünü kırpmadan adam boğazlayan, bunu da Allah için yaptığını sanan bir güruh yetişiyor. Vicdanları yok! Merhametleri yok! Eğer dindar kuşaktan kastı buysa, “Dinler Arası Diyalog Eş Başkanı” görevini sadakatle yürütüyor demektir.

Dindar-dinsiz.

Laik-antilaik.

Milliyetçi-küreselci.

Kamplaşması boşuna yapılmadı. Domuz bağıyla insanları öldürenler boşuna bırakılmadı.

10 yıldır uyguladıkları politikalar sonucunda; etnik, mezhep boğazlaşması çıkarabilirlerse, ektikleri düşmanlıkların sonuçlarını alabilmek için acımasız katiller de hazır bulunmalı değil mi?

Vatanımız saldırı altındadır. Dinimiz saldırı altındadır. Kardeşliğimiz saldırı altındadır. Türk Milleti vahşi bir saldırı altındadır.

Suriye Müslüman bir ülke… Orada kardeşlerimiz var. Irak’a nükleer silah yalanı ile giren yamyamlar, Suriye’ye Esat kendi vatandaşlarını öldürüyor yalanı ile girmek istiyor.

BOP eş başkanı Ortadoğu’da yıllarca sürecek kan ve gözyaşından bir geleceği inşa etmek için hazır olda bekliyor. İran, Suriye, Türkiye kapışmasından “Büyük İsrail Devleti” doğar. Lozan Anlaşması ile elde ettiğimiz bütün kazanımları kaybederiz.

Hitler’e Yahudi düşmanlığı üzerinden ilk İsrail Devleti’ni kurduranlar, Erdoğan’a “van minüt” üzerinden ikinci İsrail Devletini kurdurmaya hazırlanıyor.

 Amerikan  mandacıları  100  yıl  önce  başaramadıklarını  şimdi  başarabileceğini  sanıyor.

AKP ülkeyi uçurumun kenarına sürükledi. Ülkeye yapılan ihanetleri nedeniyle ölesiye korkuyorlar. Ülkeyi savaşa sokarak sadece 22 ülkenin bölünmesindeki taşeronluk görevlerini yapmakla kalmayacak, aynı zamanda kendi arkalarını da kurtarmış olacaklar. Öyle sanıyorlar(!)..

Satıldık  ey  Türk  Halkı.    Kuşatıldık  kalkın !!.

 Tutuklu gazeteciler Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu’nun derlediği  “Sızıntı/Wikileaks’te Ünlü Türkler” adlı kitap gündeme bomba gibi düştü.

 Türk(!) polisinin Ergenekon davası ile ilgili olarak 21 Kasım 2008’de ve 29 Mayıs 2009’da Amerikan Büyükelçiliği’nde, Siyasi İşler Müsteşarı ve Hukuk ataşesine brifingler verdiğini belgeleriyle ortaya koymuşlar.

Türk(!) polisi sanılan bir takım insanlar CİA’ya bilgi veriyor. Yardım istiyor. Ulusalcı, milliyetçi Türk vatandaşını CİA’ya şikayet ediyor.

Büyükanıt Paşa’nın kızının cinsel hayatı ile ilgili bilgi verdiklerini yazıyor. Bu korkunç bir durumdur. Polisin yaptığı karşı casusluktur. Ülkenin Genelkurmay Başkanı hakkında bir başka ülke istihbaratına “şantaj amaçlı kullanıma açık” bilgi vermek, CİA adına karşı casusluk yapmak değil de nedir?

‘Vatana  ihanet’  yasası  işte  bu  günler  için  gerekliydi..

Aynı  kitaptan  Bülent  Arınç’ın  da  ABD  Konsolosluğuna  bilgi  verdiğini  öğreniyoruz.

Anlaşılan  o  ki,  1919’ların  mandacı  ekibinin  çocukları  aile  geleneklerini  devam e ttiriyor.

Polis sandığımız bir takım insanlar yaşadıkları ülkenin askerini, gazetecisini, yazarını, bilim adamını CİA’ya, başka bir ülkenin istihbaratına şikayet edip, 2.Guantenamo’yu kurabilmek için yardım istiyor.

 Hiç  kimse  bu  BOKUN  üzerinde  kötürüm  bir  hasta  gibi  oturamaz.

Bu  ülke  artık  bu  onursuzluğu,  bu  kuşatılmışlığı  taşıyamaz.

Okumaya devam edin ‘Kuşatmayı Yarmak’

06
Şub
12

SİMİT KURAMı

“Simit Kuramı”,  bugüne kadar birileri tarafından kullanılmış ya da bilim adamları tarafından üretilmiş bir kavram değildir.    Bu  kavramı,  ilk  kez  bu  yazıda  kullanacağım.

Türkiye’de   halkın   yoksullaşması   ve   gelir   dağılımı  

uçurumunun   artmasının   en  önemli   göstergelerinden  

birisi,   halkın   besin   kültüründeki   değişimde   açık  

olarak   görülebilir.

Bu   arada   “açlık”   ne   demektir   “bilmeyen”lere   açıklayalım : 

Açlık ;   ALLAH’IN    bize    bahşettiği   şu   güzelim   hayatın   süresinin   ve   kalitesinin,  

her   ne    sebeple   olursa   olsun,   düşürülmesidir..!!!

Bu    ister    yeterince    sağlıklı    beslenememek,   veya   istendiği   gibi   refah   içinde  

mutlulukla   yaşayamamaktır..!!!

Ve   en   büyük   sakatlık   da ;    açlık   çekmeden   yaşamak    için    iddiasız   olmak     ve   

açlığa   sebep   olan   herkese   ve   herşeye   kurbanlık   gibi   boyun   eğmektir..!!!

Bu   sebeple   de   yaşadığımız   şu   dünyanın   en   âdî   ve   zararlı   mahlükları   da ;  

“bir   elin   parmakarı”nın   eşitsizliğinden   dem   vurarak   insanlar   arasındaki  

eşitsizliği,   çıkarı   gereği   bilinçli   veya    aptalca   bilinçsiz   savunanlardır..!!!

Bu   kadar   basit…

Yoksa    Afrika’daki    durum   açlık   falan   değil,    resmen   katliam   ve    insan   soyunun  

kırımdır..!!!

Ve     bunun    suç    ortakları    oradaki   açlıktan   ölenler    hariç,    bu   gezegende  

bundan    haberdar   olan   her   “insan”dır..!!!

Yaaaanii  —   hepimiz..!!!

ONA    GÖRE..!!!

Bazı  besin  tüketimi  verileri  açısından  Türkiye  ve  AB  ortalamalarını  karşılaştırdığımızda  ilginç  sonuçlara  ulaşıyoruz.

Bu   sonuçları   ülkemizde   “açlık   varmıymış” (!!!)   

diyebilen   ruhen   ve   vicdanen   sakatların   dikkatine 

özellikle   sunuyoruz :

Kişi  başına  yıllık  et  tüketimi  :   Türkiye’de    16 kg    –    AB’de   88 KG

Kişi  başına,  yıllık  süt  tüketimi :   Türkiye’de   20 litre    –    AB’de   110 litre

Meyve  suyu  tüketimi :   Türkiye’de   6 litre    -   AB’de   35 litre

Şarap :   Türkiye’de   0,8 litre    -   AB’de  60 litre

Ekmek  tüketimi :   Türkiye’de   128 kg    –    AB’de   50 kg

Bu  rakamların  başka  rakamlarla  da  bağlantılı  olduğunu  göreceğiz.

Bazı sektörlerdeki karşılaştırmalara bakarsak, aşağıdaki tabloyla yüzleşiriz :

Bilgisayar kullanımı : Türkiye % 12 -AB : % 54

Sağlık harcamaları : Türkiye : 200-250$ – AB : 9000- 10000 $

Eğitim harcamaları: Türkiye : 400 $ – AB : 4000 $

Kitap harcamaları: Türkiye : 2 $ – AB : 500 $

Tarımda çalışan nüfus : Türkiye % 35 – AB % 4

Buğday tüketimi: Türkiye : 193 kg -AB : 100 kg

Kaynak: http://blog.milliyet.com.tr/ab-ve-gostergeler-tuketim-oranlari–/Blog/?BlogNo=84920).

Bu rakamlarda dikkatinizi çeken nedir? Türkiye’de buğday tüketiminin AB ortalamasından fazla olması mı? Bundan nasıl bir sonuç çıkarmamız gerekir? Aziz Nesin’in etle beslenenler otla beslenenler arasındaki ayrımına girmeden, Türkiye’de unlu mamuller ve özellikle simit tüketimindeki artış ile ülkenin ekonomik, siyasal ve kültürel yapısı arasında bir paralellik kurmaya çalışacağız.

Dünya’da ekmek tüketiminde kişi başına yılda ortalama 41 kg. ile 303 kg. arasında değişmektedir (http://www.ek-meksan.com/ekmek_israfi.htm). Ulusal besin tüketimi verilerine göre, Türkiye’de ortalama birey başına günlük 402 gr. ekmek tüketilmektedir (Prof. Dr. Ayşe Baysal, Uzman Diyetisyen Nuriye Över, http://www.gidacilar.net/ekmek-beslenme-ve-saglik-yonunden-onemi-t333.html?s=54d9b00de71cef24bbf6dc2fe1b284a3&).

DPT, Ekonomik ve Sosyal Sektörlerdeki Gelişmeler raporlarına göre, 2000’li yıllarda Türkiye’de yılda 10 milyon tondan fazla ekmek üretilmiştir
(http://www.hububatbirlik.org/content/docs/unlu-mamuller-sektor-raporu.pdf ).

Bu rakamlar, Türkiye’nin ekmekle beslenen bir ülke olduğunu açıkça gösteriyor.

Peki,  “Bütün bunların Simit Kuramı ile ilgisi nedir?”  diye sorduğunuzu sanıyorum.

Çok,   ama  çok   ilgili.

Gelelim  Simit  konusuna.

Simit, susamla kaplı yuvarlak biçimli ekmeklere verilen isimdir. Türkiye ve Yunanistan’da yaygın olarak tüketilen simit, Yunanistan’da kuluri isiyle anılır. Simit ismi, ilk üretildiği yer olan Smiti’den (İzmit) geliyor (http://tr.wikipedia.org).

Prof. Dr. Artun Ünsal’ın “Susamlı Halkanın Tılsımı” isimli kitabına göre; Türkiye’de günde yaklaşık 2,5 milyon simit tüketiliyor.

Bu rakamın başka kaynaklarda da 2,5 milyon olduğu görülmektedir.

Son dönemde bu sayısının daha da arttığı söylenebilir.

Türkiye’nin her bölgesinde simit tüketimi artıyor.

Örneğin, Bursa Simitçiler ve Unlu Madde İmalatçıları Odası Başkanı Kerem Çelik’e göre; ekonomik krizin etkisiyle 2009 yılının ilk 4 ayında 24 binden fazla kişinin işsiz kaldığı, Tofaş, OYAK Renault ve Karsan gibi önemli otomotiv firmalarının faaliyet gösterdiği Bursa’da günlük simit tüketimi % 75 artmış ve 70 bine yükselmiştir (http://www.milligazete.com.tr/haber/ogle-yemegi-cay-simit-oldu-128567.htm ). Simit tüketiminin en çok arttığı illerin başında ise Bursa’nın yanında İstanbul ve Ankara da bulunmaktadır.

Neden  acaba ?

Simit tüketimi artarken, simit üreticileri de çağ atlamaya başlamıştır. Misyonunu “tüm dünyayı simitle tanıştırmak”, vizyonunu ise “yenilikçi yaklaşımlarla Simit Sarayı’nı bir dünya markası yapmak” olarak belirleyen, Türkiye’de 200’ün üzerinde şubesi ve 3 binden çok çalışanı bulunan Simit Sarayları ortaya çıkmaya başlamıştır (http://www.simitsarayi.com).

Neden   acaba..?!!!

Simit Kuramı, Türkiye’de simit tüketiminin artması ile halkın yoksullaşmasının ve gelir dağılımı dengesizliğinin arttığına işaret eden basit bir yaklaşım ya da iddiadır.

Başta Ankara ve İstanbul olmak üzere birçok ilde kitapevleri, tiyatrolar, kültürel faaliyetler gerçekleştiren iş kollarının temsilcilikleri ya da şubeleri kapanırken, yerlerine Simit Dünyaları ve Simit Sarayları açılmaktadır.

Simit kuramı, ülkenin yalnızca ekonomik açıdan yoksullaşmasının değil, kültürel açıdan yoksullaşması ile de simit tüketiminin paralellik gösterdiğini iddia eden siyasal bir yaklaşımdır.

Simit kuramına göre, simit tüketiminin artması ile halkın yoksullaşması, demokrasinin zayıflaması, ülkenin kültürel ve sanatsal aktivitelerinin azalması arasında doğrudan bir ilişki vardır.

Ülkemizdeki bu gelişmede, simit üreticilerinin katkısı yok denecek kadar az olsa da ülkeyi yönetenlerin katkısı çok büyüktür.

Bu   “konu”da   biraz   “düşün”meye   ne   dersiniz ..?!!!

Birol  ERTAN

http://www.ilk-kursun.com/haber/94968

04
Şub
12

BU KADAR VURDUMDUYMAZLıK OLAMAZ, OLMAMALıYDı..!!!

Bakıyorum   da,   milletin   açlık   ve   soğuktan   can   çekişmesi   hiç,   ama   hiç  

kimsenin   umurunda   değil…

Halbuki   hepiniz   menfaatiniz   için ;   en  az  % 90′ı   yoksul  bu   millete   geldiniz,  

geliyor   ve   de   geleceksiniz..!!!

Kiminiz   oy   için,   kiminiz   biat  ve   kulluk   edecek   tebaa   için,   kiminiz   “milli  

birlik   ve   beraberlik”  için,   kiminiz   cumhuriyeti   “kurtarmak”   için;   hep   geldiniz…

Ama   sadece   ve   sadece   kendi   “menfaat”iniz   için..!!!

Bu   halkı   “gâvur”   diye   öldürdünüz,    “şehit”   diye   kaldırdınız…

Bu   halkın   altmış   yıldır   ekmeğini   yediniz,    ama   bir   kez   bile   onun   menfaatine  

kılıç   sallamadınız..!!!

Şu   zavallı   halkıma   bir   tek   ak   gün   yaşatmadınız..!!!  

Son   haberlere   göre   İran   da   doğalgaz   fiyatında   “ALIRSIN   BABAYI..!!!”   demiş…

Artık,    bu   milleti   açlık   ve   sefalete   terkedip,   resmen    ölüme   mahküm   edin..!!!  

Emperyalist   gâvurun   tayin   ettiği   bu   hükümetin   esas   vazifesi   de    bu   değil  

miydi   zaten..!!!

Ve   iddia   ediyorum   ki,   bu   ülkede   petrolün   en   kalitelisi   ve   doğalgazın   en  

verimlisi   çıkarılsa   bile,   bu   mevcut   soyguncu   düzenin   iktidar   zihniyetiyle   en   az  

şimdiki   fiyatlardan   millete   kakalarlar..!!!

Çünkü   milleti   alıştırmışlar   bir   kere..!!!

Doğalgaza   aşırı   miktarda   hava   karıştırılmasıyla   ilgili   yazımıza   hiç,   ama   hiç  

kimseden   hiç   bir   tepki   gelmemesi ;   herkesin   bu   mafya   düzeninden   istifade  

ettiiği    riyayı    akla    getirir   ki,    bu   durumda   biz   yoksullara ;     iktidarın   da   

muhalefetin   de,    yazanın   da,   çizenin   de   yedi   sülalesinin   hatırını   sormaktan  

başka   çaremiz   kalmıyor…

ALLAH,    YEDİ   SÜLÂLENİZE   KADAR   BELÂNıZı  VERSİN..!!!

03
Şub
12

MİLLET AÇLıK VE SOĞUKTAN CAN ÇEKİŞİRKEN KAYıTSıZ KALAN TÜM “İNSAN” MÜSVEDDELERİNİ LÂNETLİYORUZ..!!!

Değiştirilmiş,  değiştirilmekte  ve  değiştirilecek  tüm  gündemleri,  dünyaya  fırladığınız  

analarınızın   o   lânet   olası   amcıklarına   sokun..!!!

Bu  milletin  tek  ve  yegâne  gündemi,  açlık  ve  soğuktan  gelecek  astronomik  doğalgaz 

“fatura”larıdır..!!!    ( doğrusu  —   kelimenin  tam  anlamıyla  mafya  haracıdır )

 Gaz   doğal   olsa   sorun   değil   de,    sırf    (en   az   % 85   oranında  hava  karıştırılıp  

hacmi  arttırılmış   bu  “ŞEY”  de  kesinlikle   “DOĞAL”gaz   olmayıp)   “HAVA”,   

üstelik   kelimenin    tam    anlamıyla    resmen   “HAVA”gazıdır… 

Ve   bu   kancık   hileyi,    doğalgaz   tüketiminin   en   çok   arttığı   soğuk   havalarda  

özellikle   yapıyorlar…   

Ondan  sonra  ısın  ısınabilirsen..!!!    Kalorisi   yok   ki…     Sadece    sayaç   döner  durur…

Ve  bu  sayaçlar  sadece,  ama  sadece  dağıtım  şirketine  ve  mafyavari    (“vari”si  fazla, 

resmen  mafya  gaddarlığıyla)    bu  hileye   ortak   olan   “devlet”imizi    “yönet”en  ve 

“haram”dan    başka    bişey    y(iy)emeyen    zerzevatların    menfaatine    dönüyor…

Bu  konu  yıllardır  cılız  bir  şekilde  fısıltı  olarak  dillenmektedir,  ama  hiç  kimse  bunu 

gümbür   gümbür,   yüksek    sesle  ülke   gündemine   sok(a)madı…

Çünkü  buna  yetkili  olanlar,  sıcaktan  bunalmış  bir  şekilde  mekânlarında  haramzâde 

yiyici,   parazit   yaşamlarını   sürdürmektedir…   ( Mustafa  Kemal   askerî  okuldayken, 

sobalar  yakılmadığı  için  buz  kesen  koğuşları  şikâyet  edince,   odasında   sıcaktan 

bunalmış   okul   komutanının   onu   kovmasını   hatırlatırım…)

Zaten  aşırı  soğuklar  var,   bir  de  bu  orrrospu   çocuklarının   üçkâğtlarına   göz  yuman 

yetkili   ve    etkili   kocabaşların    zevk-ü   sefa    içindeki    sadist   çığılıkları,    milleti  

ananızı    bellemek   için    aşırı    derecede    bilemekte…

Bu    yüzden,   millet   adına :

Siz — “devlet”i  yöneten”ler ;   2012  Yılının  OCAK – ŞUBAT – MART  doğalgaz  faturalarını,

bir   şekilde   sübvanse   edip,   resmen  mafya   haracı   olan   bu   “doğal”gaz  faturalarını

insanın  en  doğal  hakkı  olan  “hayatta  kalma   hakkı”na     yakışır   seviyeye   getirin..!!!

Yoksa   açlık  ve  soğuktan   kaynaklanan   hastalıklar,   bu   millete  ve  devletimize   çok,  

ama   tahminlerinizden   çok   fazla   kayıplara   sebep   olacaktır..!!!

Ona   göre…

——————————————————————————————————————————

Milletin   anasını   ağlatanların  ve   bununla   övünen   şimdiki   “devam”cılarına   sunulur :

Adnan   Bey

Türküler   söylendikçe   Türk   diliyle

Seni   seviyorum   gülüm,   dendikçe   Türk   diliyle

Türk   diliyle   gülünüp

Türk   diliyle   ağıtlar   yakıldıkça,   Adnan Bey,               

ben   anılacağım,                

anılacak   Türk   diliyle   size   sövüşüm.

Tarlalarımıza   girmiş   değil   sizin   gibisi   yaban   domuzunun.

Şehrimiz   görmüş   değil   yangının   sizden   kanlısını.

Bir   adınız   var,   Adnan   Bey,   adımıza   benzeyen.

Dilimiz   kuruyor   dilimizi   konuştuğunuz   için.

Bitten,   açlıktan,   sıtmadan   betersiniz.

Yüz   Türkiye   olsa          

elinizden   de   gelse                

yüzünü   de   zincire   vurur                        

yüz   kere   satarsınız.

Milletimin   en   talihsiz   gecesi                

ana   rahmine   düştüğünüz   gecedir..!!!

Nazım  HİKMET – 1959

03
Şub
12

O ülke de ‘Hocalı’yı tanıyacak

‘Hocalı  soykırımı’nı  daha  önce  de  Meksika  tanımıştı.

Pakistan Senatosu Dışişleri Komisyonunun, Ermeni ordusu tarafından 1992 yılında gerçekleştirilen ”Hocalı soykırımı”nı tanıma kararı aldığı bildirildi.

Azerbaycan Dışişleri Bakanlığından basına yapılan açıklamada, Pakistan Senatosu Dışişleri Komisyonunun dün yaptığı toplantıda, Ermeni ordusunun 1992 yılında yaptığı Hocalı soykırımını tanıma kararı aldığı ifade edilerek, kabul edilen kararda Azerbaycan topraklarının yüzde 20′sini işgal eden Ermeni ordusunun bölgeyi boşaltması gerektiği vurgulandı.

Açıklamada, Dışişleri Komisyonu, Ermeni tarafına Birleşmiş Milletler’in daha önce kabul ettiği kararlara uyması yönünde de çağrıda bulundu.

Pakistan Senatosu Dışişleri Komisyonu tarafından kabul edilen kararın bir benzeri daha önce Meksika Meclisi tarafından da kabul edilmişti.

A.A.




İstatistikler

  • 1,856,466 Tıklama

Nisan 2014
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  

Arşivler


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 36 takipçiye katılın