Archive Page 49

20
Şub
12

ASıL ERGENEKON DAVASı BUNDAN SONRA BAŞLAYACAK, İZLEYİNİZ..!!!

Ergenekon dediler, terör dediler, biz Türklerin yaratılış destanını ayaklar altına aldılar, çocuklarımızın  hafızasından  Türk  tarihini  sildiler…

Ergenekon’u Ergenekon yapan Anadolu Anası’nı, yirmi lira eğitim yardımı deyip banka kuyruklarında ayaklar altına aldılar, öldürdüler. Yıkılan gururumuzdu ama bilemedik…

PKK ortalıkta dolaşırken görmezden geldiler, buna karşılık Türk Ordusu’nu terörle, cinayetle,  şiddetle yan yan getirdiler. Anadolu Anası artık “vatan sağolsun” demez oluyor, anam bunu demez ise eğer Anadolu olmaz. Ordumuzu da vurdular, anamızı da vurdular…

“Ne Mutlu Türk’üm” demek ırkçılıktır, dediler, bizi Nazi Almanyası ile yan yana getirip Türk olmayı bir suç gibi algılattılar…

Bir ve bütün olan Türk milletini, “sern Kürtsün, sen Lazsın, sen Arapsın” diyerek ayrım ayrım ayrıştırdılar… Bu yetmedi, “sen Sünnisin, sen Alevisin, sen Hıristiyansın” deyip  inançlarımızı da bize karşı kullandılar…

Topraklarımızı sattılar, güçlü Anadolu coğrafyasının kaynaklarını sattılar, çiftçi borç içinde, memur borç içinde, halkımızı yek ekmeğe muhtaç edip tepkisizleştirdiler…

Türk’ün en büyük gücü olan nesillerimizi, en zeki, en fakir çocuklarımızı mal gibi seçip devşirdiler…

Kıbrıs gidiyor, Kerkük gidiyor, Azerbaycan zor durumda, Trakya’daki “evladı fatihan” gidiyor, Türk tarihi ve Türk milleti Anadolu’da siliniyor… Üstelik Ergenekon denilerek Türk Tarihi ve Türk milleti yargılanmaya kalkışılıyor…

Bu böyle gitmez! Asıl Ergenekon şimdi başlayacak, Türk milleti ve tarihini ayaklar altına almaya kalkışanlara hesap sorulacak!

Öyle bir hesap sorulacak ki, oğlunun düğününde bu fakir halkın 250 bin lirasını çalan Erdoğan bile şaşıracak.

Öyle bir hesap ki, bu fakir halkın kızının düğününde 500 bin lirasını çalan Gül bile şaşıracak!

Asıl Ergenekon Davası bundan sonra başlayacak, nasıl mı?

Cumhuriyet Savcısı ünvanını değiştirip “Ergenekon Savcısı” yapacağız. Yapılmasını umduğumuz soruşturmalara ve açılacağına inandığımız davalara “Ergenekon Soruşturması” ve “Ergenekon Davası” diyeceğiz.

Bugünden sonra doğan çocuklarımıza “Ergenekon, Alparslan, Mustafa Kemal” adını vereceğiz. Ev alırsak adı Ergenekon, dükkan açarsak adı Ergenekon, son nefesimiz dahi Ergenekon olacak…

Türk milleti ve tarihini yok etmek isteyen bu AKP siyasetini ve bu siyasetin yapıcılarını yargılayacğız, davanın adı “Ergenekon” olacak.  Bu siyaset ve bunun adamlarına göz yuman, yetkisi olduğu halde buna “dur” demeyen, milliyetçilik ve Atatürkçülüğün kalesi gibi görünüp bunlarla işbirliği yapanları da yargılayacağız, çünkü“Türk” adını kullanarak siyaset yapmak böyle kolay değildir.

Dava  bin  yılın  davası  olacak,  adı  da  ERGENEKON,  şimdiki  gibi  sahte  değil,  gerçek  olacak..!!!

Savcılar  Ergenekon,  Türk  tarih  destanın  savcısı…

Hakimler  Ergenekon,  Türk’ün  yaratılış  destanı  hakimi…

Kanunlar  Türk’ün  varoluş  gücü  Ergenekon  olacak.

Türk tarihi, Türk milleti ve cumhuriyetimizin kavram ve değerlerine karşı gelenleri atın bir kenara… Türk adıyla suç olmaz, Türk adıyla suçlu olmaz, varsa karşı gelen Türk’ün ülküsüne, asın onları, onlarla bir işimiz olmaz bizim, hepsini koyun bir kenara….

Türk ülküsünü yerden yere vuranlar, çocuklarımızın hafızasından ülkülerimizi silenler, Türk’ün ordusuna, yargısına, adaletine, memuruna, polisine, askerine, Türk’e saldıranlar hesap verecektir hesap!

Bu   hesabın   adı :    “ERGENEKON”   olacaktır..!!!

Öyle  bir  hesap  sorulacaktır  ki  gelecek  bin  yıllar,  bu  davayı konuşacak,  gelecek  nesiller  birbirine  anlatarak  Türk  Tarihi  ve  Milleti’ni  sonsuza  dek  yaşatacaktır.

Güç  bizdedir,  umut  bizdedir,  yürek  bizdedir.

Son nefesimizi dahi bu umut ve inancı taşıyarak vereceğiz ve huzur içinde öleceğiz bu hesabın sorulacağına inanarak. 

Bileceğiz ki bu hesabı biz soramaz isek çocuklarımız soracaktır. Onlar soramaz ise onların çocukları soracaktır, onlar da… onlar da… onlarda….

Ama bir gün elbet bu hesap sorulacak ve Türk Milleti Anadclu’da ebediyyen huzur ve güven içinde yaşayacaktır, tarihine sahip çıkarak, kaynaklarına, çocuklarına ve geleceğine sahip çıkarak…

Bakmayın bu zor günlere, ne zorluklar atlattık biz, ne yenilmez denenleri yendik biz, bunu da atlatırız.

Yeter  ki  yaptığımız  mücadele  ile  son  nefesimizde  huzurlu  olacağımıza  şimdiden  inanalım.

Ben  huzurlu  öleceğim,  son  nefesim  bile  kelimeyi  şahadet  getirdikten  sonra,  Ergenekon  olacaktır;  Türk,  Türk  Milleti,  Türk  Tarihi,  Türk  Destanı  ve  Anadolu !

Erdal  SARIZEYBEK

http://www.erdalsarizeybek.com.tr/makaleler/asil-ergenekon-davasi-bundan-sonra-baslayacak-izleyiniz-354h.html

19
Şub
12

“Asın hepsini..!!!”

Atatürk ve Emanullah Han
“İstanbul’a bu amaçla tamamen özel olarak geldim. Eğer gelmeseydim bu sonsuzluğa göçen büyük insanın önünde ağlamasaydım, bu sonsuz ayrılığa katlanamazdım. Ona saygı görevimi yapabilmek için İstanbul’a geldim. Gelir gelmez saraya gittim. Büyük arkadaşımın tabutu önünde durdum, eğildim, ağladım.” Bir adam, şanına şöhretine aldırmadan neden İstanbul’a bir tabut önünde eğilip ağlamak için gelsin ki? “Çünkü o büyük insan, yalnız Türkiye için değil, bütün Doğu milletleri için de en büyük önderdi.” O halde, hoş geldin o yılların onurlu insanları arasına, Afganistan Kralı Emanullah Han…

OKUYUN,  EYY   VATAN  HAİNİ,  SOYSUZ   GÂVUR UŞŞAĞI VE TÜRKİYE DÜŞMANI YOBAZ  KAFALILAR..!!!

SİZDEN,  EŞİKTE  VE  BEŞİKTEKİNDEN  BİLE  “ARTIK”  KALINTI  BIRAKMAK,  CEHENNEMLİK  GÜNAHTIR  BU  MİLLET  İÇİN..!!!

VE   SAKIN   UNUTMAYIN…

YETMİŞİKİBUÇUK  SÜLÂLENİZİN  KAZINACAĞI  GÜNLER  ÇOK   YAKINDIR…

ONA    GÖRE..!!!

( NOT: Bu  yazı  ilk  olarak  08.10.2007  tarihinde  yayımlanmıştır… DİKKATİNİZİ 

ÖZELLİKLE   ÇEKERİM..!!!)

———————————————–

Memleketin  haline  bak !

Saç  baş yoldurtan  bir  cehalet  bu…

Geceyi olabildiğince uzatan, güneşi silikleştiren  bir  giz,  bir  gizem…

Bir  bebeğin  ilk  kahkahası  ile  hüzünlenen  bir  yaşama  bıkkınlığı,  evde  ocakta  huzurunu  yitirmiş  bir  “ah  vah”  çılgınlığı,  bir  tersine  ilerleyiş,  koşar  adım  bir  batış,  somurtan  bir  yılgınlık  bu…

Ulusça  umutla  gülümsediğimiz  günlere  ne  oldu ?

Gelin,  binelim  şu  harflerin  çektiği,  sözcüklerin  götürdüğü  trene…

Hadi,   8  Temmuz   1919’un   ilk   saatlerinde   Erzurum’a   girelim   birlikte…

Mustafa Kemal, Mazhar Müfit Kansu’ya -şimdilik- gizli kalması koşuluyla birkaç not yazdırmaktadır.

Bir anı defterinin içine karalanan bu üç-beş satır, o an düşmana cephe cephe tekme indirmeye hazırlanan koca bir ulusun kurtuluştan sonraki yol haritasıdır.

Dikkat ediniz, Milli Mücadele tam anlamıyla başlamamıştır henüz; savaşın sonucu bile belli değildir.

Bir “deli” çıkmış, sanki kazanmışız gibi, tutmuş bir de kurtuluştan sonra yapacaklarımızı anlatıyor!

Bu nasıl bir inançtır böyle!

Unutmadan söylemeli, bu tarih aynı zamanda O’nun askerlikten ve tüm resmi görevlerinden istifa ettiği tarihtir.

Yani, hem asker bile değilsin artık, hem de Erzurum’dan yeni bir ülkeye dair notlar düşürüyorsun arkadaşına.

Tam deli..!!!

Mazhar  Müfit,  yazmaya  başlar :

“Zaferden  sonra  hükümet  biçimi  Cumhuriyet  olacaktır.  Bu  bir.”

Karıştıralım yakın tarihimizin arşivlerini; bakalım, şimdiki “bir numara” ne demişti:

“Cumhuriyet  döneminin  sonu  gelmiştir.”

Mustafa  Kemal,  Mazhar  Müfit’e  yazdırmayı  sürdürür :

“İki :   Padişah  ve  hanedan  konusunda  zamanı  gelince  gereken  işlem  yapılacaktır.”

Peki  şimdiki  “iki numara”  ne  demişti ?

“Ağabeylerimiz sürekli yanlış yapıyor. Şimdiye kadar, ‘kol kırılır yen içinde kalır’ diyorduk. Bundan sonra demeyecek, tedavi edeceğiz. Partimiz bellidir. Zamanı gelince gereken şeyler yapılır.”

Hindistan Başbakanı Cavaharlal Nehru
Bağımsızlık mücadelesi verirken tutuklanan adamların cezaevindeki şenliğine katılmak ister misiniz? Evet dört duvar arasında, bu mahkûmları bu denli sevindirecek ne olabilir ki? Hayır, af değil… (Emperyalizm affetmez, unutmayın.) Mustafa Kemal’in ardına düşüp, kendini esir eden duvarların dördünü de parçalamayı başaran Türk Ulusu için sevinmektedir Hintli mahkûmlar… “Kemâl Paşa’nın Türkiye’yi yabancı egemenlik ve nüfusundan kurtarmak için giriştiği çaba ve mücadeleyi hapishanede izliyorduk. Büyük zaferin haberini hapishanede duyduğumuz zaman buna nasıl sevinip, nasıl kutladığımızı unutamam. Sonraları onun devrimlerini okuduk. O zaman bizlerin bu devrimlerin bir tekini bile değerlendirmesi imkânsızdı. Kemâl Paşa’nın giriştiği bu çabayı takdirle karşıladım. O’nun dinamizmi, yılmak ve yorulmak bilmezliği insanda büyük bir etki yaratıyordu.” O zaman sana da selam olsun, ilk anti-emperyalist savaşın verildiği ve ardından gericiliğin tepelendiği bu topraklardan, Hindistan Başbakanı Cavaharlal Nehru…

O günkü partisinden “yenilikçi hareket” olarak ayrılacaklarının konuşulduğu günlerde bugünkü iki numara, bugünkü padişah ve hanedanlığının müjdesini böyle vermişti. Şatafatlı bir genel merkez binası içine padişahlara layık bir genel başkan odası ile padişah misali “sonsöz benim”ciliğe soyundu sonra. Hanedan, halen genişlemekte… Ankara’yı kuşatmış durumda. İşte onun “gereken şeyler”i, Mustafa Kemal’in ülkedeki emperyalist işgale rağmen yaptıklarını yok etmek üzere bir adres değişikliği ve yeni bir tabelaydı…

Mustafa Kemal, Mazhar Müfit’e yazdırdı yine:

“Üç: Kadınların örtünüp kapanması kalkacaktır.”

Şimdiki “üç numara” ne demişti?

“Türban olmasın da, ne olsun? Ben bunu soruyorum.”

Şu tespiti çok açık bir şekilde yaparak devam edelim:

Mazhar Müfit’in yaklaşık 3 yıl boyunca saklayacağı bir sır olan şu 3 madde, onun daha yazarken “hayalperest” olduğunu söylediği Mustafa Kemal’in yapacağı devrimin ilk 3 basamağıdır. Bugünkü “değiştim” numaracılarının, bu ilk 3 adımda bile nasıl tökezlediklerini ve zihniyet olarak bu temelle nasıl çeliştiklerini apaçık görüyoruz.

Emperyalizmin Türkiye’de oynattığı saklambaç oyununda, 85 yıldır bir yerlerde gizlenen ve semiren kaç tane yeşil yılan varsa, hepsi bugün memleketin orta yerinde yekvücut halinde varlığını hissettirmektedir. Sobelenen herkes, “Şimdi ne olacak?” şaşkınlığı içinde debelenmekte. Yanıtını ise sağolsun yine emperyalizm vermekte:

“Sen bilirsin… İster İran, ister Afganistan? Peki ya Malezya’ya ne dersin?”

“Mustafa Kemal olsaydı, bu soruya ne yanıt verirdi?” diye hiç düşünmedim bile. Bu soru hiç sorulamazdı zaten! Ya da Malezya’da emperyalizm güdümlü gericiliğe karşı nasıl bir Milli Mücadele verilmesi gerektiğini anlatır, Şeriata teslim edilen o doğu ülkesinde “Acaba biz Türkiye Cumhuriyeti olur muyuz?” sorusunu sordurtarak ışığını oraya gösterirdi!…

Geriye dönelim yüzümüzü…

Ailesiyle birlikte otururken, radyodan Mustafa Kemal’in ölüm haberini alır almaz şaşkınlıktan ve üzüntüden donakalan bir adam, “Çocuklarım, siz kalınız. Ben gidip Büyük Ata’nın kaybı karşısındaki elem ve üzüntülerimi O’na kendi huzurunda belirtmek istiyorum.” diyerek apar topar bavulunu hazırlayarak evden ayrılır.

“İstanbul’a bu amaçla tamamen özel olarak geldim. Eğer gelmeseydim bu sonsuzluğa göçen büyük insanın önünde ağlamasaydım, bu sonsuz ayrılığa katlanamazdım. Ona saygı görevimi yapabilmek için İstanbul’a geldim. Gelir gelmez saraya gittim. Büyük arkadaşımın tabutu önünde durdum, eğildim, ağladım.”

Bir adam, şanına şöhretine aldırmadan neden İstanbul’a bir tabut önünde eğilip ağlamak için gelsin ki?

“Çünkü o büyük insan, yalnız Türkiye için değil, bütün Doğu milletleri için de en büyük önderdi.”

O halde, hoş geldin o yılların onurlu insanları arasına, Afganistan Kralı Emanullah Han…

Doğunun bir başka ülkesine geçelim hemen…

Bağımsızlık mücadelesi verirken tutuklanan adamların cezaevindeki şenliğine katılmak ister misiniz? Evet dört duvar arasında, bu mahkûmları bu denli sevindirecek ne olabilir ki? Hayır, af değil… (Emperyalizm affetmez, unutmayın.) Mustafa Kemal’in ardına düşüp, kendini esir eden duvarların dördünü de parçalamayı başaran Türk Ulusu için sevinmektedir Hintli mahkûmlar…

“Kemâl Paşa’nın Türkiye’yi yabancı egemenlik ve nüfusundan kurtarmak için giriştiği çaba ve mücadeleyi hapishanede izliyorduk. Büyük zaferin haberini hapishanede duyduğumuz zaman buna nasıl sevinip, nasıl kutladığımızı unutamam. Sonraları onun devrimlerini okuduk. O zaman bizlerin bu devrimlerin bir tekini bile değerlendirmesi imkânsızdı. Kemâl Paşa’nın giriştiği bu çabayı takdirle karşıladım. O’nun dinamizmi, yılmak ve yorulmak bilmezliği insanda büyük bir etki yaratıyordu.”

O zaman sana da selam olsun, ilk anti-emperyalist savaşın verildiği ve ardından gericiliğin tepelendiği bu topraklardan, Hindistan Başbakanı Cavaharlal Nehru…

Emperyalizmin bize seçenek olarak sunduğu İran ne diyor, son olarak da Tahran gazetesine kulak verelim:

“Atatürk gibi insanlar bir nesil için doğmadıkları gibi belli bir dönem için de doğmazlar. Onlar önderlikleriyle yüzyıllarca milletlerin tarihinde hüküm sürecek insanlardır.”

Yani Atatürkçülük bir nesil için değil, belli bir dönem için hiç değil!

Mustafa Kemal, emperyalizmle ölüm-kalım savaşı verirken, ulus kendini yine kendi azim ve kararlılığı ile kurtarmaya çalışırken ve tüm Anadolu kan ağlarken, “millicilerin” malına ve kadınına saldırtabilecek denli dinden çıkmış bu hoca takımı, yaptıklarını Yarbay Osman’ın ağzından çıkan şu emirle öder: “Asın hepsini!”
Adımların bittiği, nefeslerin durduğu, seslerin kesildiği yerde; Mustafa Kemal’in askeri olmanın verdiği sorumlulukla, ağzında “laik, demokratik, sosyal hukuk devleti” tekerlemesini sakız etmeden, sözü hiç eğip bükmeden, yobaza selam durmadan, baloda Şeriatla vals yapmadan, dimdik durabilen bir Türk subayı vardır…
Bir de, 42 darağacı!
Mustafa Kemal, emperyalizmle ölüm-kalım savaşı verirken, ulus kendini yine kendi azim ve kararlılığı ile kurtarmaya çalışırken ve tüm Anadolu kan ağlarken, “millicilerin” malına ve kadınına saldırtabilecek denli dinden çıkmış bu hoca takımı, yaptıklarını Yarbay Osman’ın ağzından çıkan şu emirle öder:“ASIN HEPSİNİ!”

Birilerinin sandığı gibi 1923, 1 Ocak 1924’te biten bir yıl değildir yalnızca. 1923’ten söz açtıkça “geride kalan” değil, “ileriye akan” bir nehiri kastettiğimiz unutulmasın. Türk Devrimi’ni övgüyle selamlayan ve kendi tam bağımsızlık mücadelesi için Söylev’i ders kitabı sayan bazı ülkeler, bugün Şeriatın kestiği parmakları sayıyor. Hem de sanıldığının tam tersine, o parmaklar çok acıyor!

85 yıl önce verdiğimiz Milli Mücadele, İznik Başpiskoposu Vassilios’un “Geride bir tek birey kalmamak üzere Türklerin tümüyle yok olmasını nasıl da isterdim!” sözleriyle amacı özetlenebilecek bir emperyalist işgale karşı verildi.

Neden?

“köle olmamak için iki kat / iki kat soyulmamak için”

Ortada bir eliyle cebimizdekini alırken, diğeriyle geleceğimizi çalan bir hırsızlar ordusu var… Bir numara, iki numara, üç numara ve diğerleri…

“Mustafa Kemal olsaydı, bu durumda ne yapardı?” diye düşünmedim hiç…

Milli Mücadele sürerken, 6 Ekim 1920’de Kadınhanı ve Ilgın’ı, Konya’da ayaklanma çıkaran Delibaş’tan geri alan Yarbay Osman, Akşehir’den geçerken burada 42 hoca tarafından imzalanmış bir fetva yayımlandığını duyar.

Fetvada, “Milli olmak, sultana karşı ayaklanmadır. Bu durumda olanların malları yağmalanır, karıları cariye olarak alınır, kendileri de yok edilir.” denilmektedir.

Hocalara bak sen! Amma yağma ve cariye meraklısıymış hepsi meğer!

Bu fetvadan aldıkları güçle, ulusalcıların mallarını yağmalayan ve kadınlarına el uzatan bu sözümona sultancılar ve bu dinci yalakalar, şehri yaşanmaz hale getirmişlerdir. (Ey halkım! Ben sadece Yunan’la, İngiliz’le, Fransız’la değil; bu cüppeli şerefsizlerle de mücadele ettim. Unutma bizi!)

Yarbay Osman, Akşehir’e girerek bu fetvayı imzalayıp yayımlayan hocaları toplayarak, onlarla Kuran ve ayetlerin yorumları ile ilgili koyu bir sohbete başlar. Sonra da hepsine güzel bir ziyafet çekerek, askerlerin bulunduğu karargâha davet eder.

Hocalar, “kendilerinden” bir yarbay tanımanın verdiği mutluluk ve heyecanla karargâha girerler.

İçeride ilerledikçe, havanın hiç de sandıkları gibi sıcak olmadığını anlarlar.

Az  ötede  onlar  için  bir  “son  durak”  vardır  çünkü…

Adımlar  yavaşlar,  nefesler  derinleşir,  sesler  azalır…

Adımların bittiği, nefeslerin durduğu, seslerin kesildiği yerde; Mustafa Kemal’in askeri olmanın verdiği sorumlulukla, ağzında “laik, demokratik, sosyal hukuk devleti” tekerlemesini sakız etmeden, sözü hiç eğip bükmeden, yobaza selâm durmadan, baloda Şeriatla vals yapmadan, dimdik durabilen bir Türk subayı vardır…

Bir  de,   42  darağacı..!!!

Mustafa  Kemal,   emperyalizmle   ölüm – kalım   savaşı   verirken,   ulus   kendini   yine  

kendi   azim   ve   kararlılığı   ile   kurtarmaya   çalışırken   ve   tüm   Anadolu   kan  

ağlarken,   “millicilerin”   malına   ve   kadınına   saldırtabilecek   denli   dinden  çıkmış  

bu   hoca   takımı,   yaptıklarını   Yarbay  Osman’ın   ağzından   çıkan   şu   emirle   öder :

“Asın    hepsini..!!!”

Ne  demiştik ?

Okumaya devam edin ‘“Asın hepsini..!!!”’

19
Şub
12

“HOŞ GELİŞLER OLA” UTKU KARDEŞİMİZ, GÜCÜN SÜREKLİ OLA..!!!

Utku  Erişik  çok  zamandır  beklediğimiz  bir  kişidir.

Gerçek  bir  sanatçıdır.

Gerçek  bir  savaşçıdır.

Ve  Türkiye  halkının  özlemle  beklediği  genç / umudun  adıdır.

Didim’in Akbük beldesini geçtiğimiz Perşembe gecesi “Hoş Gelişler Ola” adlı oyunu ile aydınlatan Utku Eriş’e, tüm Akbüklüler adına “Hoş geldin canım kardeşim”   diyorum…    Sağ  ol..!!!

Hep böyle diri, yaratıcı ve güçlü ol..!!!

Öldü / çürüdü / yok oldu denen 12 Eylül gençliğinin yükselen bilinci ol..!!!

Utku Eriş’in tek kişilik oyunu, tüm izleyenleri olduğu gibi beni de birçok açıdan derinden etkiledi, duygulandırdı, coşturdu.

Bu kısa yazının kapsamı içinde kalarak sözünü ettiğimi bu birçok etkenin önde gelenlerini kısaca sıralıyorum:

1.- “Hoş Gelişler Ola” oyunu, gerçekten ciddi bir   tarihsel [ve sosyal/kültürel] araştırmanın sonuçlarını sanatsal ortama olabileceğinden fazlasıyla aktarmasını beceren duru, tok ve duyarlılıkları hedef almasına rağmen bilince de özgün mesajlar iletebilen oldukça önemli bir sanat eseri…

2.- Genellikle bu türde kaleme alınan eserlerin öğretici, yukardan bakan, ağır yürüyen didaktik bir yapısı olur… “Hoş Gelişler Ola” oyununda, öğreticiliği dışında, bu unsurların hiç birisi yok… Kişinin duyarlılığının içinden geçerek öyle bir dalıyor ki insanların bilincine Utku Eriş, O’nunla birlikte siz de gülüyorsunuz, iğneleniyorsunuz, öğreniyorsunuz ve birçok şeyi, olayı, bilgiyi ve kendi sorumluluklarınızı sorguluyorsunuz… Ve bütün bu mekanizmaların içinize kadar sessizce girip, gönlünüzü ve binicinizi zapt ettiğini farkına bile  varmıyorsunuz…

3.- Oyunda Nazım Hikmet öğesi büyük bir ustalıkla kullanılmış… Bu unsur birçok kişi tarafından birçok     eserde kullanıldı, denendi. Ama bu kadar başarılısına ilk kez tanık oluyoruz. Bu noktada bize çarpıcı gelen yenilik şu: Nazım Hikmet’in dizeleri zaman zaman oldukları gibi aktarılıyor. Ama ilginç olan, oyunun akışı içinde Nazım’ın şiiri çaktırmadan işin içine giriyor, bir de   bakıyorsunuz onun bir şiiri içinde geziyorken, bir    diğerine geçmişsiniz. Ve en önemlisi de, yine zaman zaman Nazım Hikmet’in şiirine adeta müdahale ediliyor… Örneğin, “Ateşi ve ihaneti gördük…” denmiyor da, Biz ateşi ve ihaneti [böyle] gördük, deniyor… Adeta Nazım Hikmet’in şiiri şimdiki zamana çağırılıyor, içine girilip, ruhunda dolaşılıyor… Büyük bir cesaret işi bu! Ama başarılı! Bir ilk ve her satında yaratıcılık kokuyor…

4.- Oyunun içeriğinde bulunan yoğun eleştiri öğeleri izleyenleri hiç sıkmadan, dikkatlerini uyanık tutarak ve sürekli heyecanlandırarak… Ama uyararak, iğneyi, çuvaldızı, ele geçen ne varsa hepsini kalbinize saplayarak ortaya dökülüyor. Zaman zaman bir tokat şaklıyor ense kökünüzde, bazen yakın tarihiniz içindeki bir kahraman yüreğinizi burkuyor, gönlünüzü ısıtıyor, gözlerinizi kızartıyor… Kimi zaman ise, döneklerin, fırıldakların, vatan hainlerinin arasında dolaşıyor ve insanlığınızı bir kez daha gözden geçirip, damıtıyorsunuz.

Kısacası “Hoş Gelişler Ola,”adlı oyunu yaratan, sahneleyen ve bizlere kadar ulaştıran bu genç kardeşimizi kutluyor, müsaadesi ile iki yanağından öpüyor, beynine ve yaratıcı gücüne esenlikler diliyorum.

Sağ olsun..!!!

Faruk  HAKSAL

http://www.gazetegercek.net/author_article_detail.php?id=1507

19
Şub
12

SİZ “DEDİ” İLE OYALANıN, ADAMLAR “KODU” OLUYOR..!!!

Şşş,   sessiz   olun..!!!

Bu  anlatacaklarım  aramızda  kalsın,  sizinle  biraz  dedikodu  yapacağım.

Lütfen  bu  yazıyı  sessizce  okuyun,  size  ömürlük  bir  sır  vereceğim…

2011 yılının mart ayında, Eğitim-İş Sendikası’nın davetlisi olarak Denizli’de “1923” adlı oyunumu sahnelemeye gittim.

Belgesel içerikte yazdığım bu dört kişilik oyunumun bir sahnesi köy  enstitüleri  ile  ilgiliydi.

Bu  sahnede  Savaştepe  Köy  Enstitüsü  ve  onun  müdürlerinden  Sıtkı  Akkay’ı  anlatıyordum.

Sıtkı Akkay benim, diğer oyuncu arkadaşlarım da, o enstitüye gelen köylü öğrencilerden Çoban Ali, Gülizar  ve  Hatice…

Oyun  bitti,  ertesi  gün  bana  bir  telefon  geldi.

Hani  hep  sorarlar:

“Bu  yazıda  yazar  ne  demek  istemiştir?”  veya  “Bu  şiirde  şair ne demek  istemiştir?”  diye…

Şanssızlığıma bakın ki, bana gelen soru tam Aziz Nesin’likti:

“Oyundaki  Gülizar  kimdi Utku  Bey ?”

“Nasıl,  pek  anlayamadım?”

“Dün  geceki  oyununuzda  Gülizar’la  kimi  kastettiniz?”

“Kimseyi kastetmedim. Savaştepe Köy Enstitüsü’ne gelen, o enstitüde Sıtkı Akkay Öğretmen’in aydınlattığı köylülerden biridir Gülizar.”

“Bir  arkadaşım  merak  etmiş  de,  siz  orada  Gülizar  Biçer’in  mi  reklamını  yaptınız,  onu  sormak  istedik.”

Yani Gülizar Biçer’in kim olduğunu bilmesem, Savaştepe Köy Enstitülü Gülizar’ın şu an yaşayan bir akrabası bunu soruyor sanacağım; çünkü bu olaydan bir ay önce de Sıtkı Akkay’ın oğlu Erdem Akkay’ın arkadaşı olan bir profesör izlemiş oyunu, o da ertesi gün bana ulaşıp teşekkür etmişti, öyle aydın bir öğretmeni unutmayıp oyunumda anlattığım için…

Gülizar  Biçer,  Atatürkçü  Düşünce  Derneği  Denizli  Şubesi’nin  Başkanı…

Daha  önce  beni  “Hoş  Gelişler  Ola”  adlı  oyunumla  Denizli’ye  davet  etmişti,  oradan  tanırım…

Meğer  Gülizar  Hanım,  CHP’den  milletvekili  aday  adayı  olmuş  o  günlerde.

Eee ?

Ben  de  onun  reklamını  mı  yapıyormuşmuşum ?

Bak  sen…

Evet  ya,  sanatım  da  bu  kadar  ucuzdu  zaten  benim…

Ve  Gülizar  Hanım’ın  da  buna  ihtiyacı  vardı  sanki !

Yani sizin anlayacağınız, ben bir oyun yazmıştım. Gittiğim her ilde, o oyundaki karakterlerimin adlarını değiştiriyordum.

Bu mankafaya göre; ben oyunun aynı zamanda yönetmeni olarak, oyuncu arkadaşlarımı her oyundan önce karşıma alıyordum.

Denizli’ye  mi  gidiyoruz ?

“Tamam  o  zaman,  bugünkü  oyunda  Gülizar  olsun  senin  adın…”

İzmir’e  mi  gidiyoruz ?

“Tamam,   senin  adın  bugün  de  Güldal  olsun…”

“Aaa,  niye  ki?”

“Dün Denizli’de Gülizar Biçer’in reklamını yaptık, bugün de Güldal Mumcu’ya destek verelim.”

“Peki, sizin adınız bugünkü oyunda ne olacak Utku Bey?”

“Ben dün Denizli’de Adnan’dım, Adnan Keskin’e destek verdim. Bugün de İzmir’de Mustafa olayım.”

“Moroğlu musunuz peki, Balbay mı?”

“Tiyatroda bazı şeylerin ucu açık bırakılır, izleyici karar verir. Buna da İzmirli izleyicilerimiz karar versin artık.”
Adına “Atatürkçü” diyen, ortalıkta bu kutsal sıfatı yerlerde süründürerek dolaşan, ama Atatürkçülükle de uzaktan-yakından zerre ilgisi olmayan bu şempanzelerin dedikodu kazanının ortasına benim ilk atılışım bu değildi.

29 Ekim 2010 günü, CHP Genel Merkezi’nin Cumhuriyet Kutlaması etkinlikleri kapsamında davet edildim. Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun konuşmasının hemen ardından aynı sahneye çıkarak, “Hoş Gelişler Ola”yı sahneledim.

“Utku  Erişik  CHP’li!”   dediler…

2011 Genel Seçimleri’nde Tuncay Özkan’a büyük bir haksızlık yapıldığını düşündüğümden, İstanbul 1. Bölge’nin bir seçmeni olarak Özkan’a açık bir destek verdim. “Karanlığın Zaptedemedikleri” adlı bir sokak gösterisi hazırlayıp, 50 ayrı noktada bu gösteriyi hiçbir ücret talep etmeden, Tuncay’a binlerce kere helal ederek sergiledim.

“Utku  Erişik,  Yeni  Parti’li!”  dediler…

Aynı yılın haziran ayında, Ulusal Kanal bir gençlik programı hazırlayıp sunmamı önerdi. Üniversiteleri çok dolaştığım gibi, çeşitli örgütlerin gençlik kollarıyla sıkı bir iletişim içindeyim, o yüzden de sağolsun genç kardeşlerim çok sevip sayarlar. Kanal da bunu görüp, böyle bir gençlik programı yapmamı önerdi.

Demek  Utku  Erişik,  hiçbiri  değil,  İşçi  Partiliymiş !

Cemevleri  söyleşiye  çağırır  beni  sık  sık.   Sonra  olduk  mu  bir  de  Alevi !

Ne CHP’li olmak suç ya da ayıp, ne YP’li, ne İP’li!

Hele hele Alevi olsam sana ne, olmasam sana ne!

Bunların hiçbiri benden zerre bir şey eksiltmez ki, bu bir eksiymiş gibi dedikodumu döndürüyorsun.

Karşı tarafın yobazından korkmayın dostlarım…

Onların yobazlığı uluorta… Yani apaçık görüyorsun, o yüzden de onun üstüne üstüne gidip mücadele edersin, siner, sonunda bitirirsin…

Siz,  asıl  bizim  içimizdeki  yobazlardan  korkun.

Bunların içinde öyleleri var ki, AKP’nin Aleviler üzerinden yaptığı takiyeye rahmet okutur.

Gidip  AKP’li  olasın  gelir  o  anda…

Ortada bizim cenahtan kimsenin pek elini sürmediği bir çuvaldız var; ben bu yazıda o çuvaldızı sahipleniyorum. İsteyen iğneyi başkasına batırıp dursun, çuvaldızı ben aldım elime şimdi.

Türkiye’de  üç  grup  “insan”  yaşıyor :

Birincisi,  cahil  olduğunu  bile  bilmeyen  cahiller…

İkincisi,  aydın  olduğunu  sanan  cahiller…

Üçüncüsü  de,  cahillerle  nasıl  başa  çıkacağını bilemeyen  aydınlar…

Siz, birinci gruptan hiç korkmayın…

Onlara gidip de anlatmaya başladığın zaman seni dinler.

Bugüne kadar oyunlarım veya panellerim vesilesiyle gittiğim yüzlerce şehirde konuşup da ikna edemediğim olmadı hiç. Hâlâ telefonlaşır, konuşuruz; şehirlerine yeniden gittiğimde gelir, beni bulurlar… İnsandırlar…

Siz asıl ikinci ve üçüncü gruptan korkun; özellikle de ikinci gruptan bizim içimizde çok var.

İşte bunların durmaksızın yaptığı tek şey dedikodudur.

Oyunu izler… Beni de kendisi gibi “Sulukule’den olma, Kadifekale’den doğma” sanmaktadır. Oyundan sonra koltuğunu evinin sokak kapısı önüne çeker. Karşı evde de kendi gibi bir fiskosçu oturmaktadır. Onunla başlar dedikoduya:

“Duydun mu kız, dünkü oyunda Gülizar vardı ya?”

“Heee?”

“O bizim Gülizar olmasın?”

“Heee?”

“Bak sen Utku’ya, o da az değil ha!”

Sürer gider bu ahmakıslatan yağmuru…

O sırada AKP’liler canavar gibi çalışmaktadır… Laf ebeliğinden emekli bizimkiler laf doğurta doğurta akşamı bulur; sonra da “AKP nasıl %50 aldı?” diye, karmaşık tezler üretir…

Bir ADD şubesi, benimle ilgili etkinlik yapmak istemiş. Bana da yönetim kurulu toplantısından sonra telefon açtılar. Etkinlik yapmak isteyenlere muhalif üyeler varmış, sonuçta etkinlik yapılmadı. Sormakta haklısınız, “Neye muhaliflermiş?” diye.

Ben de merak edip sordum…

Kendilerini “CHP’li” olarak tanıtan bu üyeler, “Ama Utku Erişik de seçimlerde Tuncay Özkan’ı destekledi” demişler…

Tabi canım, ben CHP düşmanıyım ya, adamlar haklı beyler!

Bu “beyler” o zaman Yılmaz Özdil’i de okumasınlar, Emin Çölaşan’ı da okumasınlar; çünkü onlar da Tuncay Özkan’a destek verdi.

Sanki Tuncay düşman! Sanki adam AKP’li!

12 Eylül Referandumu’nda ben İstanbul CHP İl Başkanlığı’nın organizasyonu ile, referandumda insanlara neden “hayır” demeleri gerektiğini tiyatral sokak gösterimle gece-gündüz haykırırken, bu beyler rakı içip, masada devrim yapıyorlardı, ondan bilmezler bunları… CHP’nin arabasıyla İstanbul’da 40 ayrı noktaya gidip bu gösteriyi sergilerken, Bağcılar gibi bir ilçenin meydanında CHP Gençlik Kolları’ndaki genç kardeşlerimle birlikte gecenin 10’unda “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!” diye bas bas bağırırken, bir tarafları yemediği için o an yanımda olmayan bu beyler, balığın üstüne helvayı yuvarlıyorlardı…

Belki inanmayacaksınız; ama Erdal Sarızeybek gibi, adam gibi bir adamı “MHP’li” diye çağırmayan yerler olduğunu biliyorum.

Biz içimizden bu ikinci grup cahilleri temizlemediğimiz müddetçe kaybedeceğiz. İki kere iki, eşittir dört!

Ortada bir maç var dostlar…

Ve bu maçta karşımızda, yerine göre “kardeş” olan, yerine göre “iyi polis, kötü polis” olan bir AKP-BDP koalisyonu var.

Bizim kendini aydın sanan cahiller diyorlar ki, Çok iyi bir takım, o yüzden kazanıyorlar!

Hayır kardeşim, adamların çok iyi bir takım olmasına hiç gerek yok, sen zaten yeterince kötü bir takımsın !

O  kadar  kötü  bir  takımsın  ki,  adamların  sahaya  çıkması  bile  yetiyor,  kazanmaları  için…

Dedikodu  yapmaktan,  diğer  takım  arkadaşına  çelme  takıp  onun  ayağını  kaydırmaktan,  senin  oynamaya  zamanın  kalmıyor,  olan sadece bu…

Yemin  olsun  ki,  kendi  takımının  kalecisine  sırf  kişisel  bir  meseleden  kafayı  takıp  gıcık  olduğu  için,  onun  gol  yemesine  sevinenler  var  aramızda.

Bunun  adı  nedir,  biliyor  musunuz ?

Gerizekâlılık..!!!

Çünkü  ancak  bir  gerizekâlı,  gol  yiyenin  kaleci  değil,  takım olduğunu  düşünemez..!!!

Herkes  aklını  başına  devşirsin…

Bugün  Mustafa  Balbay  ve  Mehmet  Haberal’a  destek  olmak  için  CHP’li,   Tuncay  Özkan’a  sahip  çıkmak  için  YP’li,  Engin  Alan’ı  kucaklamak  için  MHP’li,  Doğu  Perinçek’in  yanında  durmak  için İP’li  olmaya  gerek  yok.

Adamlar çatır çatır Türkiye Cumhuriyeti’ni yargılıyor, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin general ve amirallerinin üçte birini “terörist” diye içeri tıkıyor; siz de bunu anlatmaya dili dönen birkaç kişiyi “o şucu, bu şucu” diye yaftalamakla oyalanıyorsunuz.

Yarın bir gün bu isimlerin cenazesi çıkarken oradan, hangi yüzle bakacaksınız  cenazelerine ?

Biz bu gidişle, bu karanlık zihniyetin katlettiği Uğur Mumcu’larınkinde olduğu gibi, bir de Silivri’de ve Hasdal’da yatanların cenazelerinde aynı safı tutarız ancak !

Bu adamlar öldüğünde aynı safta durmak yerine, yaşarken parti-dernek ayrımı gözetmeden, “vatan” şiarında birleşip aynı safta mücadele versek ne bunlar yaşanacak ne de AKP gibi bir parti bunları yapabilecek…

Bugün  tek  düşman  vardır,  o  da  emperyalizmdir.

Bu  ülkeden  emperyalizmi  tekvücut  olup  kovmazsak,  AKP gider,  BKP gelir, o gider,  CKP  gelir…

BDP  gider,  CDP  gelir,  o  da  gider,  DDP  gelir…

Mesele  şu :

Anti – emperyalist  misin,  değil  misin ?

Okumaya devam edin ‘SİZ “DEDİ” İLE OYALANıN, ADAMLAR “KODU” OLUYOR..!!!’

19
Şub
12

Burası Türkiye, Burada Türkçe Konuşulur..!!!

“Bu  memleket  tarihte  Türk’tü,  halde  Türk’tür  ve  ebediyen  Türk  olarak  yaşayacaktır.”

“Türk  milletindenim  diyen  insanlar  her  şeyden  önce  ve  mutlaka  Türkçe  konuşmalıdır.”

Büyük  önderimiz,  Cumhuriyetimizin  kurucusu  Gazi  Mustafa  Kemal

Atatürk ‘ten  bu  sözler.

Dünkü  bir  gazete  haberi  anımsattı  bana  bu  sözleri:
“Kadın   polis,   Bakan   Şimşek’i   Kürtçe   konuşmayla   karşıladı.”
”Bakan, program sonrası yaptığı konuşmaya Kürtçe başladı, Türkçe bitirdi. Bakan Şimşek, Kürtçe yaptığı konuşmada, “Helal olsun size iyi akşamlar” demesi salonda bulunanlar tarafından büyük alkış aldı.”
   (Cümledeki anlam bozukluğu, öznenin eksiz yazılması yazıyı aldığım haber ajansına aittir)

Hem de gazete, sözün Türkçe anlamını bir ayraç içinde yazmış. Türkçe ikinci dil olmuş, açıklanan dil. İkinci sıradaki dil.
TRT, demin birini konuşturuyordu Birinci kanalında. Kadın İngilizce bağıra bağıra konuşuyor. Alt yazı Türkçe.
Bu durumda başka ülkeler, ulus devletleri, onurlarını, gururlarını korumak adına, devlet olma adına, başka bir dil konuşanın sesini kısarlar, belli belirsiz arkada fonda tutarlar, kendi dillerinde yaptıkları çeviriyi ise yüksek sesle verirler. İsterlerse yabancı dilde alt yazı yazarlar.
Yukardaki haberi duyunca, nedense aklıma eller Mersin’e giderken, tersine giden bizlerin iç yakan hâli geldi.

Bir de hemen Alman Bakan’ın kulaklara küpe şu sözlerini anımsadım:

Alman Bakan Westerwelle, “Burası Almanya, burda Almanca konuşulur!”demişti.

Dünkü gazete haberinin başlığı şöyleydi, anasayfalarda bütün gün kaldı:
“Kadın polis, Bakan Şimşek’i Kürtçe konuşmayla karşıladı.”

Bakan Batman’da bir toplantıya katılıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin polisi, bu bir kadın polismiş, Bakan’ı kapıda karşılıyor ve Kürtçe(?) konuşarak hoşgeldiniz, falan filan diyor.
Şimdi bunu niye yapıyor devletin resmi görevlisi?
Bu bir yabancı konuk, bir evsahibi kadın falan değil. Sıradan vatandaş değil. Resmi görevli bir kadın. Hem de devletin güvenlik gücünün temsilcisi, devletin polisi.
Bakan, Türkiye Cumuhriyeti’nin bir bakanı değil mi?
Bakan, Kuzey Irak’ın Kukla Devleti’nin bakanı mı?
Bakan başka bir ülkede mi? Başka bir ülkeyi ziyarete mi gitmiş?
Kapıda görevli kadın polis, başka ülkenin polisi mi?
Kadın polis Türkçe bilmiyor mu?
Bakan Türkçe bilmiyor mu?
Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dili Türkçe değil mi?
Başka bir dille, hem de bir yerel ağızla, bir devlet görevlisi, bir devlet görevlisini niye karşılıyor?
Her iki görevli de, Türkiye Cumhuriyeti görevlisi ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değil mi?
Yoksa bilmediğimiz bir durum mu var?
Böyle bir iş neden olmuştur? Kim plânlamıştır? Neye, niçin,neden yapılmıştır?
Bahar Gönen adlı kadın polis bize çevirdiklerine göre şunları demişmiş:
“Sayın bakanım ve değerli misafirlerimiz, hoş geldiniz. Vanlı bin 200 öğrenci kentimiz Batman’a geldi. Batman Emniyeti, bu Vanlı öğrencilerle birlikte yardım amaçlı program hazırladı. Hoş geldiniz, baş göz üstüne geldiniz”
Sonra konuşmanın başını bakan Kürtçe, bitişini Türkçe yapmış.
Bu iş de tıpkı, bir cami imamının başbakanın Cuma günü namaz için gittiği camide Türkçe vaazdan sonra bir de İngilizce vaaz etmesi gibi. Habersiz olması mümkün değil. İngilizin diliyle hutbe okunuyor. Cami Türkiye’de. Cami cemaati Türk. Dinimizin dili hadi Arapça diyelim, Arapça hutbe okusalar hım… hım… diyen olabilir, neden olmasın diyen, olur ya, bir yandan da Araplaşıyoruz zaten… Peki niye İngilizce?
Burada da resmen, resmi görevli yerel ağız konuşuyor. Sıradan bir polis memuru. O dille demezse Bakan anlamayacak mı? Bakan bilmediğimiz bu yerel ağızlı bir ülke varda orada mı okumuş büyümüş yetişmiş, okullar bitirmiş…
Bir yerlere işaret olduğu kesin.
Milleti alıştırmak amaçlı olduğundan da kimse şüphe edemez değil mi? Meğer biz iki dilliymişiz de kimsenin haberi yokmuş. Bebek doğmuş çoktan. Adı bile konmuş…
Şimdilik iki dilli tabii. Sonrasını sormayın.
Görünen köye klavuz mu arıyorsunuz? Bunu bana niye soruyorsunuz? Benden aptalını bulamadınız mı yoksa?
Bundan birkaç gün önce de şöyle bir haber düştü bütün haber kanallarına. Yayınlamayanın hatırı kaldı. Ben ilk önce Haber Türk’ün bilgiağı sayfasında gördüm:

“Kürtçe  resmi  dil  oldu!”

Bu başlığın hemen altına gazete şu açıklamayı yapmaya gerek duymuş:

“İngiliz seyahat rehberi Lonely Planet’ten çok tartışılacak hata .”

Ama diğer gazetelerde bu açıklama bile yoktu.

“Kürtçe resmi dil oldu!” demeyenin hatırı kaldı o gün. Uzun uzun da bu rehberin ne kadar önemli, ne kadar ünlü, ne kadar çok kişiye ulaştığı vurgulandı. … ” internet ortamında verdiği seyahat önerilerinin dünya üzerinde, milyonlarca takipçisi var.” dendi.

Bakın açıklamaya. Oldu bittiye getirilmesine. Rehbere yapılan övgüye.

O günden bugüne kadar da bu konuya bir itiraz edeni, kınayanı, kitabı toplatma girişimini, bu olmazsa mutlaka kitaba ek açıklama yaptırma girişimini falan duymadık. Demek milyonlarca kişiye doğurtacakları bebeği böyle muştuladılar. Ülkemizde de dal değil yaprak bile oynamadığına göre işleri tıkırında küresel çetenin ve işbirlikçilerinin.

Daha önce de şunu dediler. Bir hafta kadar önce:

Hangisi d aha  zor:  Türkçe  mi?    İngilizce  mi?

Niye  soruyorlar  biliyor  musunuz ?

“ İngilizce Türkçeye göre çok kolaymış da, beyin hemen algılıyormuş da, Türkçede ise iki kat güç harcıyormuş. Çünkü eylem sözcüğü sondaymış, beyin anlamak için vakit kaybediyormuş.”

Şimdi  anladınız  mı  bu  haber  niye  verilmiş :

Fethullah  Okullarına  haklılık  kazandırmak.

Şöyle  demek  isteniyor: “Bakın Türkçe zor. Zaten biz iki dilliyiz. Yok yok, pardon, çok dilliyiz. Şimdilik iki diyelim de işimiz görülsün, kurbağalar ürkmesin…Kürtçe konuşan Kürtler var. Madem eğitimde dünya ile bütünleşeceğiz, millî bir eğitim yapmayacağız artık o halde bu Türkçe ne başımızda? Kaldıralım İngilizceyi alalım. İsteyen Türkçe mi öğrenir, isteyen Kürtçe mi(?), Gürcüce mi, kendisi bilir canım. Ha Arapçaya gelince o başka. Onu herkes ilkokul dörtte öğrenecek, “ Elifba” sesleri dolduracak ortalığı. Elifba”Elifba!” “Hay maşallah!” diyelim!”

Bunları duyduktan sonra Alman Bakan’ın yukardaki sözü aklımdan çıkmıyor.

Hem bu sözü derken Bakan bile değil.

Bir siyasetçi, bakan olması ihtimali olan.

Kendisine İngilizce soru soran muhabiri bu sözüyle bir güzel haşlıyor.

Dünyaya ve bu arada bizim gibi aymazlara da örnek oluyor:

“Burası  Almanya,  burda  Almanca  konuşulur”

Koalisyon öncesi görüşmelerde de şu konuda görüşbirliği sağlamışlardı o zaman:

“Almanya’da Hıristiyan Demokrat/Hıristiyan Sosyal Birlik Partileri (CDU/CSU) ile Hür Demokrat Parti (FDP) arasında yapılan koalisyon görüşmelerinde, “Almanya Federal Cumhuriyeti’nin dili Almancadır” ibaresinin Anayasa’ya girmesi konusunda görüşbirliği sağlandı.9. 10 2009”

Alman,  okullarında,  en  önemli  dersi  için,  Almancadır,  der.

Almanca  dersi.

Önce  Almanca  diye  bas  bas  bağırırlar.

Evlenen  eşleri  bile  Almancadan  sınava  sokar,  ülkelerine  öyle  alırlar.

Dilleri  her  şeyleridir.

Turstlerle  İngilizce  konuşmazlar,  bilmez  gibi  davranır  küçüğü  büyüğü,  okumuşu  okumamışı.

Oysa herkes okullarda konuşup anlayacak kadar İngilizce öğrenir ama bunu devlet okullarına, devletin diline, halkın diline katmazlar.

Bir  zenginlik  olarak  kenarda  durur.

Bu konuşmadan Alman’ın bu sert çıkışından kendi millîyetini dolayısıyla dilini korumasından en çok kimler rahatsız olmuş biliyor  musunuz ?

Bizim  Zamancılar.

Bakın  bir  yazarı  o  günlerde  neler  döktürmüş :

“Konuşulan dilin ötesinde bir de ‘diplomasi dili’, ‘diplomatik dil’ diye bir şey var. Bunu en iyi bilmesi gerekenler dış işleri bakanlarıdır. ‘Burası Almanya burada Almanca konuşulur’ ifadesiyle yabancı ülke mensuplarına yaklaşırsanız Almanya üçüncü kez kaybeder. İngilizce sorulan soruya Almanca cevap verirsin, muhabir demek istediğini anlar. Ya da hiç cevap vermez soruyu anlamadığını ima edersin. Bir tercüman vasıtasıyla sordurtursun! Millet ne demek istediğini anlar. ‘Burası Almanya burada Almanca konuşulur’ Almanya’nın küreselleşen dünyadaki üslubu olmasa gerektir. Hepimiz insanız, Westerwelle’nin bu gafletini de isterseniz zafer sarhoşluğuna, isterseniz zafer sevincine verin. “

Zaman yazarı, Alman Bakan’ın bu onurlu duruşunu gaflet olarak tanımlıyor.

Yazarın biri de onun iyi İngilizce bilmediğini varsayıyor, bu yüzden saklandı diyor, İngilizce konuşursa gülmesinler diyeymiş…

Hay  akıl  hay.

Alman  iyi  İngilizce  bilmeyen  birini  Dışişleri  Bakanı  yapacak.

Akla  bakın.

Alman   niye   büyüyor,   bari   bunu   bir   araştırın.

Hepsi  aynı  demiri  dövüyor.

Hepsi  aynı  ulusal  çizgide  birleşiyor.

Ülkeyi,  yönetmek  için  ortaya  çıkanlar  yönetiyor. 

Yıkmak   için   değil..!!!

Ama    kraldan   çok   kralcı   olmuş   bizdeki   dinciler.

Korkuyorlar  herhalde  ya  bizde  de  böyle  düşünürlerse  diye.

“ İngilizceyle okulları, çarşıyı pazarı, sanayii, okumuşu, cahili, cümle alemi kontrolümüze aldık. Bölücülerin yolunu da bir güzel açtık. Aman tekerimize taş konmasın!”

Yandaş, yalakadaş basın yayın neredeyse İngilizceyi kendi dilleri yaptılar.

Hepsinde bir bahaneyle İngilizce konuşan biri çıkıyor, kendi dilinde alt yazısı da Türkçe olarak yayın yapılıyor.

Eğlence programlarına, yarışmalara, bilimsel bir yayına İngilizce konuşarak çıkan çıkana…

Bahanesi  hazır.

Amaç  bu  dili  dayatmak  olduktan  sonra.

TRT 6,  2009’dan beri devlet içinde başka bir devlet dili varmış gibi başka dillerle 24 saat yayın yapıyor, hem de altyazısız…

Atış  serbest !

Bu işin ustaları, devletin televizyonu TRT eliyle böyle bir maskaralığı övmedi mi geçen günlerde. 

Muallim adlı türküyü Amerikan okulunda Amerikan bayrağı altında, söyletirmiş gibi yapıp, bizim algımızı karıştırmaya, bu kültüre ve dile kul etme, sevdirme işine girişmediler mi müzik aracılığıyla.

Aynı sesli görüntünün aynı müzikle bire bir taklidini de İstanbul’da bir okul yapmadı mıydı? Bir yerinde bile bayrağımız görünmeden. Atatürk’ün resmi görünmeden, Gençliğe Hitabe okulun bir yerinde bile karşımıza çıkmadan. Bomboş uzay sınıfı gibi sınıflar. İçine istediğiniz milleti yerleştirin olur, çünkü milleti yok. Elginkan Anadolu Lisesi’nde çekilmiş bu filmler. Hem de bu lise devlet okuluymuş. Vakfın yaptırıp devlete bağışladığı bir okul.

“Milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.”sözünü boşuna mı dedi Atatürk !

Alman  iki  bölümdü,  neredeyse  yirmi  sene  öncesinde.

Ama   azmetti,   birleşti   ve   tek   devlet   oldu…

( Ve   de   bizim   devlet   “yönet”icisi   pezevenklerin   halt   ettiklerine   bakın..!!!

Diğer   bütün   Türk   Cumhuriyetleri   ile   birleşmek   için   çalışacaklarına,  

mevcut   Türkiye   Cumhuriyeti’ni   parçalatmak   amacındalar..!!!

Bu   yüzden   de   önce   dili   parçalamak   istiyorlar..!!!)

Anayasasına  tek  dil  Almancayı  daha  geçen  yıllarda  yazdırmışlar,  bunun  ihtiyacını  duymuşlar.

Bakan’ı,  İngiliz’e  dersini  vermiş :

“Burası   Almanya,   burada   Almanca   konuşulur..!!!   O   KADAR..!!!”

Bizim  bu  Alman’dan  neyimiz  aşağı ?

Atatürk  milletimize  Türk  milleti  zekidir,  çalışkandır  demedi  mi?

Biz   neden   bu   durumdayız ?

Nereye   gidiyoruz    koşar  adım ?

Bakın   yayılmacılar   birleşiyor,   toplanıyor,   bütünleşiyor.

Oysa   bizim   her   parçamız   darmadağın..!!!

Okumaya devam edin ‘Burası Türkiye, Burada Türkçe Konuşulur..!!!’

19
Şub
12

ÖCALAN DAVASı’NDA (1), ERGENEKON’DA YÜZ, NEDEN..?!!!

Şubat  1999’da  Öcalan  adlı  katil  ülkemize  getirildi.

Soruşturma  yapıldı  ve  yargılandı.

Hakkı  idamdı  ama  AB  dediler,  idamlığı  müebbete  çevirip  İmralı  gibi  bir  saray  yavrusuna  aldılar,  hâlâ  orada  misafir.

Peki,  kimdir  bu  Öcalan ;  54 bin  canın  katili  ve  ülkemize  300  milyar  dolar  gibi  önemli  bir  ulusal  kaynağın  yok edicisi.

Yıllarımızı çaldı, iki milyon insanımızı göçe zorladı, 3.225 köy ve mezra nerdeyse  haritadan  silindi.

Öcalan  dediğiniz  işte  budur ;   katil,  işbirlikçi  ve  vatan  haini.

Öcalan  ülkemize  gelince  ,   bakın  neler  oldu…

Terör örgütü başı denilerek yapılan soruşturmada, adı PKK olan bir ihanet şebekesinin bilinmeyenleri tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarıldı.

Örgüt  hukuki  anlamda  çözüldü.

Bakın,  nasıl ?

Örgüt başı Abdullah Öcalan, sözde lider kadrosu 300 kişi, 150’si Avrupa’da, 150’si Irak’ta, yeri belli, adresi belli, adı belli sanı belli.

Peki, ne yapıyor bunlar; örgüt başı yattığı yerden örgütü yönetiyor, sözde lider kadrosu ise açık meydanlarda cirit atıyor.

Cirit attıklarını bize söyleyen de bugünkü Meclis Başkanı Cemil Çiçek.

Örgütün kasası; İsviçre’de, Kürt Dayanışma Vakfi hesabında, yaklaşık bir milyar dolartlık kara para. Ne oldu bu kara paraya? Hiç, yerli yerinde duruyor, aklanıp paklanıyor, silah cephane olup bizi şehit ediyor. Dağlıca’da, Aktütün’de bizi şehit eden merminin parası nereden geliyor sanıyorsunuz… Üstelik bu paranın yeri de belli, TBMM’ tutanaklarında var, Cemil Çiçek de biliyor…

Örgütün silahlı cephesi; Irak kuzeyinde Barzani bölgesinde beş ana kamp halinde toplanmış; Kandil, Hakurk, Basyan, Avaşin ve Zap. Yerini de herkes biliyor, başta hükümet. Biliyor çünkü bu ABD istihbaratıyla bombalanan yerler buralar. Ne oldu peki bu kamplara? Hiç, hepsi yerli yerinde duruyor, Anadolu’da kaçırılan çocuklarımız buralarda terörist yapılıyor, ardından eline silah verilip karakollarımıza baskına gönderiliyor. Mezargediği’nde 11 askerimizi şehit eden katiller nereden geldi sanıyorsunuz…

Örgütün Avrupa siyasi cephesi, ERNK; iyi teşkilatlanmış, yerleri belli, adresleri belli, dernek, büro, vakıf, federasyon, konfederasyoın şeklinde faaliyet gösteriyor. Ne oldu peki, örgütün bu siyasi yapısı çözüldü de ne oldu? Hiç, harıl harıl çalışıp gurbetçilerimizden haraç toıpluyor.

Örgütün Türkiye siyasi cephesi; BDP, parti üstelik siyasi parti ve TBMM’de. Peki, bunlara karşı ne yapıldı? Hiç, kapatıldı, tekrar açıldı, kapatıldı, tekrar açıldı. DEP’ti, HEP oldu. DEHAP’tı, HADEP oldu, şimdi de BDP…

Allah aşkına sorarım size, bu Öcalan yakalandı ve yargılandı, soruşturuldu ve örgüt yapısı deşifre edildi, edildi de ne oldu? Hiç…

Biliyoır musunuz, bize göre gerçek asrın davası olan bu davada BİR TEK ÖCALAN soruşturuldu, BİR TEK ÖCALAN yargılandı, ne DALGA DALGA OPERASYON YAPILDI, ne de ŞAFAK BASKINLARI, BİR TEK Öcalan!

Peki, kod adı Ergenekon olan davada yüzlerce, binlerce insan yargılanıyor, neden?

Peki, kod adı Etgenekon davada olmayan kasalar araştırılıyor, olmayan örgüt yöneticileri araştırılıyor, hatta bir Genelkurmay Başkanı örgüt ara yöneticisi denilerek hapse atılıyor, neden?

Peki, gizli tanıklarla bir Ordu Komutanı hakkında örgüt yöneticisi denilerek dava açılıyor, ama açık tanıkla katil olduğu bildirilen Osman Öcalan hakkında dava yok, neden?

Neden   Bedrettin  Dalan’ın   mal   varlıklarına   el   konuluyor   da,   PKK’nın   mal  

varlıkları   ve   para   kasasına   el   kon(ula)muyor,   neden..??!!!

Neden   örgüt   karargahı   denilerek   Genelkurmay  

Kozmik   Odası’na   baskın   yapılıyor   da,   PKK’nın  

silâhlı   kamplarına   baskın   yapılmıyor ?

Anlaşılan   o   ki    PKK   terör   örgütü   değil,   bir  

devrimci,   bir   halk   kahramanı ;    ama   Türk   Ordusu  

örgüt,   hem  de   terör   örgütü,   öyle   mi..?!!!

Anlaşılan  o  ki  PKK  hükümetin  yani  AKP’nin  model  ortağı,  aynı  yolun  yolcusu  bunlar,  bunları  birbirine  kan  çekiyor,  kan,  öyle  mi ?

Bu  siyaset  bizim  değil,  anladık,  her  şey  açık  ve  saçık.

Bu  siyaseti  güdenler  de  bizim  değil,  onu  da  anladık,  anladık  ama  peki  kim  bunlar ?

Erdal  SARIZEYBEK

http://www.ilk-kursun.com/haber/96264

18
Şub
12

Sarı Lâcivert…

İlker  Başbuğ  kaleci  olsaydı…

Kapının önünde “Yalnız değilsin” diye bağıracak sarı lacivertli bir ordu olacaktı…

Ama  sen  kalk  Genelkurmay  Başkanı  ol…

*

Mehmet  Haberal…

Binlerce  çaresiz  hastanın  yaşamını  kurtaran  organ  naklini  kendine  dert  edin…   Bir  tam  teşekküllü  hastane  kur  tırnağınla…

Ankara’nın  bozkırında  bir  orman  yetiştir…

Ortasında  bir  üniversite,  on  binlerce  genç  yetişsin…

Böyle  yalnız  kalırsın  işte…

Oysa  futbol  takımı  kurup  başkanı  olsaydı…

Arkasında  on  binler  olacaktı…

*

Bizim  can  Mustafa…

Halı sahada top koşturmak da mı gelmedi aklına, gazeteci olacağına…

*

Doğu  Perinçek,    Tuncay  Özkan…

Nedim,   Ahmet,   Barış’lar…

Soner  Yalçın…

Bir  takım  işte…

3 bin,  5 bin  kişi  mahkeme  kapısındaydı…

*

Ama  Fenerbahçe  taraftarları  başkanlarını  yalnız  bırakmadılar…

Hiçbir sivil toplum örgütünün yapamadığını yapıp, sivil inisiyatifin demokratik baskı hakkını kullanıp, binlercesi toplandı oraya…

Yıllarca,   “Bu   futbol   spor   değil”   diye   yazı   yazmış,   futbolu   sevenlerin   diğer  

ulusal   meselelere   ilgi   duymayışına   kızmış   birisi   olarak…

Özür   dilerim…

*

Sürü   olan   bizmişiz…

Ne rektörler, dekanlar, hocalar, günahsız akademisyenler götürüldüğünde üniversitelerin sesi çıktı…

Ne parasız eğitim isteyen ya da duvara yazı yazan öğrencileri içeri kapattıklarında gençlik umursadı…

Ne gazeteciler yıllardır hücrelerde çürüdüğünde medyanın ve medya örgütlerinin yeterince kılı kıpırdadı…

Ne hukuk bittiğinde hukuk adamları, ne bilimsel özgürlük tükendiğinde bilim adamları, ne sendikalar çökertildiğinde işçiler, ne Türkiye satıldığında sermaye, ne aç kaldığında yoksul böyle bir tepki gösterebildi…

Fenerbahçeli yaptı bunu…

*

19 Mayıs, 23 Nisan, Ant, Gençliğe Hitabe, modern eğitim, büyük devrim, çağdaş yaşam, hukuk devleti, laiklik…

Cumhuriyet…

Atatürk…

Kendisini yaratan tüm değerlerin üzerinde tepindiler de…

Bir  millet  umursamadı  bile…

*

Bari  yüzünü  sarı  lacivert  boya…

Utancını  görmesinler…

Bekir  COŞKUN

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=316244

18
Şub
12

ORDU ÜZERİNİZE KALKSıN

Vermem  Seni  Ellere,  Ordu  Üstüme  kalksa  der,  türkülerimizden  biri.
Başbakan Erdoğan’ın has adamlarından biri olan Ordu İli-Aybastı İlçesi Belediye Başkanı İzzet Gündoğar ve Belediye Meclisi, isimleri “HÜRRİYET” , “İSTİKLAL” , “CUMHURİYET” , “İNÖNÜ” olan caddelerin adlarını “halk alışamadı” diye değiştirdiler….

İstanbul-Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesinden 4 kız, Atatürk’ün büstü ile el işaretleri yaparak akılları sıra dalga geçtiler…

İşte bunlar Tayyip Bey’in yetiştireceği “dindar neslinin” zavallı ve geri zekâlı  öncüleridir.
Atatürk’ün büstü ile dalga geçtiğini sanan bu çocuklar varlıklarını, dinlerini, insanlıklarını, kul değil-vatandaş olmalarını- özgür bireyler olduklarını Atatürk’e borçlu olduklarını bilmezler. Atatürk olmasaydı, 12-13 yaşında evlendirilecekler, evde hizmetçi, tarlada işçi, sadece doğuran varlıklar olarak, kumalarıyla birlikte erkeğinin kölesi olarak yaşayacaklardı. Ne miras hakları olacaktı, ne araba kullanabileceklerdi, ne de eğitim alabileceklerdi.

Aybastı İlçesi Belediye Başkanı ve Belediye Meclis Üyeleri, bu isimlerden elbette rahatsız olacaklar. Bunlar insan değil ki. Cumhuriyet-Hürriyet- İstiklal-İnönü gibi isimler bu insan müsveddelerine batıyor.
TBMM’deki muhalefet Milletvekilleri; Eğer sizler gerçekten Cumhuriyetin Milletvekilleri iseniz, Ordu-Aybastı’ya gidip o levhaları yerine asarsınız.
Hatta bu levhalardan birer tane de Ordu Valisi ile Aybastı Kaymakamının makam odalarına çakarsınız…
Desteğe ihtiyacınız olursa, maç başlamadan evvel 6-7 dakika boyunca Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini bağırarak okuyan vatansever Ordu Gençliğine seslenin, onlar bu isimlere ve Atatürk’e sahip çıkarlar…

Herkes kafasına şu gerçeği iyice kazımalıdır. Cumhuriyet’i-Hürriyet’i-İstiklal’i- İnönü’yü kimselere vermeyeceğiz. Değil Ordu, Dünya üzerimize kalksa bu değerlerimize sahip çıkacağız…

MALAMAT  OLDULAR

Malamat ;  Elazığ – Adana – Konya  yörelerinde  çokça  kullanılan  bir  kelimedir.
“Rezil  kepaze  olmak –  küçük  düşmek – madara  olmak”  anlamındadır.

AKP’nin 10. Yılında ülkenin en ciddi, en köklü kurumları içine fil girmiş zücaciye dükkanına döndüler.
Kurumlar hem kendi içlerinde, hem de birbirleriyle kavgalı hale geldiler.
Devletin tüm kurumlarıyla “Uyum” içinde işlemesinden sorumlu olanlar bile birbiriyle zorla ve prosedür gereği “haftalık olağan görüşmelerde” konuşuyorlar…

Devletin bu hale gelmesinin sebebi, 3 seçimdir tek başına, Cumhuriyetin temel değerlerine açıkça karşı olan bir partinin iktidarda bulunmasıdır. Bu partinin, Cumhuriyetle, Lâiklikle, Sosyal Hukuk Devleti ile, Atatürk’le “kan uyuşmazlığı” vardır. Takiye ustaları ile, Cumhuriyetin temel değerlerini aynı kazana koysanız ve kırk yıl kaynatsanız, bunlar yine de birbirine kaynamazlar.

Türk insanı AKP’nin gerçek yüzünü yeni-yeni görmeye başladı. Başbakan Erdoğan’la görüşmeyi “Huzura Çıkmak”(!) olarak nitelendiren TÜSİAD bile yeni-yeni uyanmaya başladı…

Malamat olan kurumlara gelince;
Genelkurmay Başkanlığı
*Kuruluşunu Büyük Hun İmparatoru Mete Han’ın tahta çıkış tarihi olan M.Ö 209 yılına dayandıran, Türk Milletinin 2221 yıllık göz bebeği kuruluşu, cemaatçi polislerin hazırladıkları sahte dijital delillerle, “Terör Örgütü” olarak tanımlandı. Genelkurmay Başkanı(yenisine de sıra gelecek), emekli olduktan iki sene sonra, kullanılmış roketatara “boru” dediği ve suçluluğu ispatlanmamış Milletvekili-Gazeteci Mustafa Balbay’a verdiği beyanat için “Terör Örgütü Kurmak ve Yönetmekten” yargılanıyor…

Bu kavganın gerçek sebebi “Genlerin oluşturduğu, zihniyet kavgasıdır”. Asırlardır devam eder…
Bir tarafta;
Şeriat düzeninin, Hilafetin, Din Devletinin, Arap Kültürünün etkisiyle, ümmet ve kul olma anlayışıyla yetiştirilen, sorgulamadan sadece itaat eden, cemaat-tarikat demokratlarının(!) bu günkü temsilcileri,
Diğer tarafta;
İnancını sadece Allah rızası için yaşayan, çağdaşlığa-aydınlığa- üretmeye-katılmaya-sorgulamaya inanan ve Türk Milletinin varlığını kendi varlığı ile bir tutan, demokrasiye gönül vermiş, fikir yapısı en son Atatürk’ün fikirleri ile taçlanan insanların bu günkü temsilcileri…
Bu kavga, Türkiye gerçek bir eğitim reformunu gerçekleştirip en az üç nesil uygulamadan ve kişi başına yıllık gelirimizi Danimarka seviyesine çıkarmadan bitmez, bitmeyecektir.
Bu kavganın bu kadar acımasızca yapılması TSK’yi kamuoyu önünde Malamat etmiştir.

MİT Müsteşarlığı;
Türkiye’nin göz bebeği kuruluşlarından biri.
MİT, faaliyetlerinin temeli gizlilik ilkesine dayanan, başarılı olması için toplumun desteğini arkasına alması şart olan, “gizlilik ile toplumu aydınlatma” işlevini profesyonelce yapması gereken bir kuruluşumuzdur.
MİT’teki kavganın esas nedeni de TSK’da olduğu gibi “zihniyet kavgasıdır. Yalnız bu olayda ufak bir farklılık vardır. Ortak hedefe saldırıp ele geçirme mücadelesinde iktidar ve cemaat ayrı düşmüşler, kendi aralarında “tamamı benim olmalı” kavgasına tutuşmuşlardır.
Cemaat ile iktidar arasındaki “mevzii kapma” kavgası bu kurumumuzu da Malamat etmiştir…

Bu kavgalar zaman zaman hep yaşanmıştır. Fakat ilk kez bu kavga Cumhuriyetin bu iki kurumuna çok zarar vermekte, bu güzide ve çok önemli kuruluşlarımızı paralize etmeye, halk tabiriyle Malamat etmeye başlamıştır. AKP’nin bilmesi gereken gerçek şudur; Bu kavganın kazananı olmaz, kaybeden Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti olur.

Devletin Malamat edilen kurumlarından Yargıyı- Emniyeti- Bazı Bakanlıkları başka bir yazıda anlatmaya çalışırız…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle,   /   18 Şubat 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/96197

18
Şub
12

Gökçe Fırat’ın İskenderun Konferansı

17
Şub
12

BU FAŞİST UYGULAMALARıN ADıNA “İLERİ DEMOKRASİ” Mİ DİYORLAR SİZİN KİTABıNıZDA..?!!!

Kedinin  fareyle  oynaması  gibi  oynuyorlar  hukukla,  adaletle…

İstedikleri  savcıyı,  yargıcı  görevden  alıyorlar.   İstediklerini  görevde  bırakıyorlar.

İstediklerini  ödüllendiriyorlar,  istediklerini  cezalandırıyorlar.

Kimsenin  yargıya, emniyete  güveni  kalmadı.

Kimse  yarınından  emin  değil.

Her  an  her  şey  olabilir.

Her  an  25  kuruşluk,  kurgulanmış  bir  dijital  CD  ile 

“suç”lanabilirsiniz..!!!

Her  an  kapınızı  çalabilirler.

Her  an  tutuklanabilirsiniz.

“700 bin kişilik” bir ordunun Genel Kurmay Başkanı da olsanız sizi “Çetecilik” suçlaması ile dört duvar arasına atabilirler.

Ama ucu kendilerine dokununca ortada ne suç, ne suçlu kalıyor. Mahkeme yakalama emri çıkarsa da kimse onların adamlarını yakalayamıyor. “Dokunulmazlık zırhı”na bürünüyorlar.

Hâlâ MİT suçluları ortalarda yok. Kimse nerede olduklarını da bilmiyor. Devletin bir kurumuna karşı başka bir devlet kurumu tarafından korunuyorlar. Bu nedenle savcıya ifade vermediler.

Özel mahkemelere bile güvenmiyorlar.

Suçlanan her Türk vatandaşı gibi Mit müsteşarı da savcıya gideceği yerde, soluğu Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın yanında aldı. Onlardan yardım istedi.

Böylece savcı da savcılık çağrısı da geçersiz kılındı.

Daha da önemlisi, PKK ile görüşme yapan Mit Başkanını kurtarmak amacıyla TBMM’de “Kişiye özel” yasa çıkarma hazırlıklarına başlandı.

Yasalaşmasına kesin gözüyle bakılan bu yeni MİT yasasıyla Başbakan tarafından görevlendirilen kişiler, artık Başbakanın izni olmadan soruşturulamayacak, kovuşturulamayacak, tutuklanamayacak.

Düşmanla işbirliği yaparak, “vatana ihanet suçu” işlese bile bu yasa teklifine göre, yargıç huzuruna çıkarılamayacak…

Kemal Kılıçdaroğlu, grup toplantısında yaptığı konuşmada bu yasayı, “Başbakan tarafından özel bir görevi ifa etmek için görevlendirilen, derseniz, Başbakan tarafından görevlendirilen bir çete akla gelir. Bu, devletin çeteleşmesi demektir…” diye yorumladı.

Devlet Bahçeli de görüşlerini, “…Basiretini yitirmiş, duyarlılığını kaybetmiş, ayakta kalabilmek için her kumpasa bel bağlamış bir hükümet etme anlayışının, hukuka saygısız davranması ve kural tanımaz tavrı, bir gün mutlaka başına büyük dertler açar…” sözleriyle dile getirdi

Anlaşılıyor ki, Cumhurbaşkanı da dâhil birçok devlet adamı tarafından yinelenen “Yargı karşısında kimse ayrıcalıklı değil” sözünün Türkiye’de bir kıymeti harbiyesi yok.

Hukuk, Türkiye siyasetine egemen olanların istekleri ve arzuları doğrultusunda görev yapmaktadır.

İşte “Deniz Feneri” davası. İşte sınav yolsuzlukları, işte sınav hırsızlıkları…

Davaya bakan savcılar görevden alındı, sanıklar serbest bırakıldı. Sınav pislikleri karşısında kimse kılını kıpırdatmıyor. Kimse konuşmuyor. Unutuldu. Unutturuldu. Ne bir ses, ne bir nefes…

Onların “İleri Demokrasi” dedikleri şey herhalde bu olsa gerek.

Lastik gibi her yana çekilebilen, uzayan, kısalan, adamına göre şekilden şekle giren hukuk, renk değiştiren adalet…

Bukalemun  hukuk…    Bukalemun  adalet

Mütareke yılları dışında, hiçbir dönemde devlet yönetimi bu denli ayağa düşürülmedi. Hiçbir dönemde hukuk, adalet bu denli siyasallaşmadı. Siyasallaştırılmadı.

Utanmadan, sıkılmadan bir de bu faşist düzenin adına “İleri Demokrasi” diyorlar.

Bu ileri demokraside iktidar milletvekilleri çuval dolusu para alıp “spor yorumculuğu” yaparken, muhalefet milletvekillerine bu hak tanınmıyor. Yasaklanıyor.

Bu ileri demokrasi de soruşturma, kovuşturma, gözaltı, tutuklama sadece yurtseverler için var.

Vatan  satıcıları  özgür…

Fethullah Gülen cemaatine dokunan kitaplar daha basılmadan toplanırken, “Bebek Katili”nin içyüzünü anlatan kitaplara sansür getiriliyor.

Şimdi, tam yeri gelmişken, “Yetmez ama evet”çilere de bir çift lafımız var.

Ve  Sormak  istiyoruz :

AKP’nin uygulamalarını, eski deyişle AKP’nin icraatlarını izlemeye başladınız mı? AKP’nin “ileri demokrasi”sinin, çağdaş anayasasının nasıl bir şey olduğunun bilincine vardınız mı? İleri demokrasinin, sivil anayasanın kimlere, hangi çevrelere hizmet ettiğini gördünüz mü?

Bu uygulamalardan bir rahatsızlık duymuyor musunuz, yoksa hâlâ Anayasanın sivilleştiğine mi inanıyorsunuz? AKP’nin bu yeni anayasasından ve uygulamalarından memnun musunuz?

Ne dersiniz, sizce, 12 Eylül Anayasasının yerine daha demokratik, daha özgür, daha çağdaş bir anayasayı getirdiler mi?

Bu uygulamalar karşısında, geceleri yastığa başınızı koyduğunuzda rahat uyuyabiliyor musunuz?

“Ben, iyi bir iş yaptım, ülkeme hizmet ettim, gelecekte çoluğum çocuğum benimle gurur duyacak, çünkü onlara yaşanabilir bir ülke bıraktım” diyebiliyor musunuz?

Yoksa   tehlikenin   hâlâ   farkına   varamadınız   mı..?!!!

Ülke elden gidiyor, parçalanıyor, şeriatçı bir taraftan, bölücü bir taraftan, emperyalizm bir taraftan Cumhuriyeti bitiriyorlar.

Karşı  çıkmak,  vatanı  savunmak  için  daha  neyi  bekliyorsunuz ?

Ulusalcılarla birlikte bu vatan satıcılarına karşı sizin de cephe almanız, onlarla omuz omuza faşizme karşı mücadele edebilmeniz için illa bir kıyamet mi kopmalı?

Nuh  Tufanı  mı  olmalı ?

Yoksa   Irak,  Libya,  Afganistan,  Yugoslavya’ya  mı  dönüşmeli  Türkiye ?

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/96175

17
Şub
12

ABD Emperyalizmine şehit verdiğimiz Eşref Bitlis Paşamızı anıyoruz…

ABD  emperyalizminin  “kaza”  süsü  vererek  şehit  ettiği  Jandarma  Genel  Komutanı  Org.  Eşref  Bitlis  Paşamızı  şehadetinin  19. yılında  saygı  ve  rahmetle  anıyoruz…

”AMERİKA’NIN   İNCİRLİK’TEN   KALKAN   UÇAKLARI   PKK’YA   YARDIM   DAĞITIYOR”   dedikten  4 GÜN   SONRA   EKSİ -60   DERECEYE   KADAR   DAYANIKLI   OLAN   UÇAK   ANKARA’DAN   DAHA   KALKARKEN   DÜŞTÜ   VE   EŞREF  BİTLİS   ÖLDÜ…

KAZA   NEDENİ ;   MOTORLARIN   BUZLANMASIYMIŞ !!!

O  GÜN   ANKARA’DA   SICAKLIK   -5   DERECEYDİ…

UYAN    EEYYYY    TÜRK    MİLLETİ..!!!

KAHRAMANLARIMIZI   TOPLAMA   KAMPLARINDA   ESİR   EDEN,   KAZA   SÜSÜ   VEREREK  

ŞEHİT   EDEN,  TSK’YA   DEĞİL,   PKK’YA   ANLIK   İSTİHBARAT   VEREN,  

MEHMETÇİKLERİMİZİN   KATİLİ   AMERİKAN   EMPERYALİZMİDİR.

ÇÜNKÜ   AMERİKAN   EMPERYALİZMİNİN   ÖNÜNDEKİ   EN   BÜYÜK   ENGEL ;   TÜRK 

SİLAHLI  KUVVETLERİDİR..!!!

VE   KENDİ   ASKERİNE   DÜŞMANLIK   EDEN ;   DÜŞMANA   ASKERLİK   EDER..!!!

ABD   EMPERYALİZMİ   ÇÖKERKEN   SON   KOZLARINI   OYNUYOR   VE   İNANIN,  

ENİNDE   SONUNDA   TARİH   YURDUMUZDAKİ   YERLİ   İŞBİRLİKÇİLERİYLE   BİRLİKTE  

NASIL   MAHVOLDUKLARINI   YAZACAK..!!!

Güneş  ERKUL

http://www.ilk-kursun.com/haber/96135

17
Şub
12

İLK KURŞUN’dan Vatanseverlere Çağrı…

Eyyy,    “yurtsever”ler ;

Kuvayı Milliye’nin sanat cephesi ve basın cephesinde 2 kale olan Tiyatro Birileri ve İlk Kurşun Gazetesi desteğinizi arıyor…Kime karşı Cumhuriyet ve vatan yıkıcısı Soros’ların, Cemaatlerin, tarikatlerin kurdukları,destekledikleri yıkıcı, karanlık güçlere karşı…Yurdunun bölünmez bütünlüğünün, tekil ulusal devlet yapısının karşı karşıya olduğu tehlikelere karşı mesleklerini; Gençliğe Hitabe’de üzerlerine düşen birinci vazifeyi yerine getirmek üzerine kuran; gerçeklerin ve insanlarımızın beyinlerinin özel ve sistematik izlencelerle karartıldığı bu dönemde; sanatını Mustafa Kemal’in gösterdiği hedefe ; yani “Türk kültürünü çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarma” ülküsünde uygulayan Tiyatro Birileri kurucusu Utku Erişik ve daha çok ve daha güçlü yurtsever basına gereksinim olan içinde olduğumuz bu dönemde Atatürk’ün “gerçekleri söylemekten korkmayın” sözünü yayın politikasında temel ilke kabul eden İlk Kurşun Gazetesi adına bendeniz Güneş Erkul; “reklamınızı iyi yapmıyor, çektiğiniz sıkıntıları paylaşmıyor,destek istemiyorsunuz” eleştirileri üzerine bu çağrıyı yapıyorum…Kuvayı Milliye’nin kalelerine sahip çıkın…Sadece bize değil tüm vatansever yayınlara, oluşumlara, örgütlenmelere…

Karanlığa   küfredeceğinize  bir   mum   da   siz   yakın…

Gün; Cumhuriyet’imizin tüm kaleleri bir biri düşürülür, vatanımızın tüm kaleleri bir bir zaptedilirken; muhtaç olduğumuz kudreti damarlarımızdaki asil kandan alarak birinci vazifemizi yerine getirme, en kıymetli hazinemiz olan “Cumhuriyetimiz ve bağımsızlığımıza” sahip çıkmak için yeniden dirilişi başlatma , uyuyan devi yani Türk milletini uyandırma günü…

Bunu gerçekleştirmek için karanlığın, büyük tehlike ve tehdidin farkında olan ulusal tüm güçlerin; karanlığın içine batırıldığı için gerçekleri göremeyecek, aydınlıkla karanlığı farkedemeyecek duruma getirilmiş, sistemli bir şekilde uyuşturulmuş, korkutularak sindirilmiş, açlıkla terbiye edilmiş halkımızın uyandırılmasında sorumluluk ve görev üstlenen bu kurumlarımıza sahip çıkalım. Bir yayının, bir kurumun tam bağımsızlığını koruması, yaşadığı sıkıntıları aşabilmesi için gücünü okurlarından, izleyicilerinden alması gerekir.Çağrımız gücümüze güç katmanız içindir, bir duyarlılık çağrısıdır. “Çorbada benim de tuzum olsun” düşüncesini uyandırmak içindir.

Utku  Erişik  bakın  bu  konuyla  ilgili  ne  diyor :
“Gençler bomboş!”, “Gençler duyarsız!”, “Gençler hiçbir şey yapmıyor!” cümlelerinin sıkça kurulduğu bir ortamda, iki genç olarak, bir yol tutturmuş gidiyoruz.

Yol  ne  yolu  peki ?

Mustafa Kemal’in aydınlık yolu, Mustafa Kemal’in devrim yolu… Tam bağımsızlığa yeniden açılacak olan Kuvayı Milliye yolu, anti-emperyalizmi yeniden doğuracak olan Kemalizm yolu…

Bu satırları okuyanlar içinde, ikimizi de yakından tanıyanlar vardır. Ben tanımayanlara söyleyeyim o halde:

Bizde zerre akıl yok!

Olsa ne mi yapardık?

Güneş’ten  başlayayım…

İlk  Kurşun  gazetesi  diye  bir  gazete  çıkarıyor,  değil  mi ?

Bas  bas  bağırıyor, “Tıpkı Milli Mücadele döneminde olduğu gibi, Mütareke Basını’na karşı kendi basınımızı yaratmak zorundayız.” diye…

Niye  bunu  söylüyor ?     Zerre  akıl  yok  da  ondan !

Okulunu   bitirmişsin.

At   kendini   bir   işe,   sırtını   daya   bir   yerlere…

“Ezen – ezilen”,    “iş – emek”   gibi   kavramlara   kafanı   yormadan,   gericisine,  

bölücüsüne   aldırmadan,  haberlere   dahi   bakmadan,   gez   dolaş   Kordon’da…

Maaşını   al,   evlen,   çocuk   yap,   bak   keyfine   işte !

Hayır   —    Yok..!!!

Güneş,  illa  gazete  çıkaracak…

Bu gazeteye günde binlerce “spam” saldırısı gerçekleşecek; gericisi ayrı, bölücüsü ayrı, siteyi çökertmeye çalışacak, Güneş Erkul da bunları savan bir Cumhuriyet “Sav”cısı olacak!

Hürriyet gibi haber siteleriyle yarışıyor tıklanma oranı… Yüreği “Mustafa Kemal” diye atanlar kadar, kansız damarlarında Mustafa Kemal düşmanı bir irin akanlar da izliyor siteyi… Bunu sıkça da belli ediyorlar…

Bu internet sitesiyle de kalmıyor; Sevgili Güneş, ayda bir de bu gazeteyi basıp yayımlıyor…

Site tıklanma rekorları kırıyor, çıkan yazılar internette aylarca dolaştırılıyor, “harika” yorumlar geliyor, “muhteşem” sözler sarfediliyor, “fevkalade” tepkiler alınıyor…

“Peki Güneş, abone sayısı ne durumda?”

“Az, hem de çok az!”

“Bu kadar ilgi peki? Bu kadar alkış?”

“Maddi destek yok, reklam yok… Ayakta durmakta zorlanıyoruz.”

İşte Güneş’te bu yüzden zerre akıl yok!

Olsaydı; böyle bir gazete yerine, onun bunun yalakalığını yapan bir gazete çıkarırdı. Ya da “kafa” olarak böyle olurdu da, bazılarının yaptığı gibi, iş “ticaret”e gelince, “her şey mubah” deyip, avantasını kapar, vurgunu vururdu belinden…

Olsaydı; böyle bir internet sitesi yerine, arkadaşlık sitesi açar, sarışın ve mavi gözlü kadın arayan erkeklere ya da uzun boylu ve kaslı erkek arayan kadınlara bu hizmeti sunardı.

Para mı?

İşte o zaman çuvalla!

Asistanı Sibel, işte o zaman matbaa masrafını azaltmak için katlanmamış gelen gazeteleri katlamak için uğraşmaz, internet sitesinin “gold üye”lerinin paralarını yatırıp yatırmadığını kontrol ederdi. Yatırmış mı? Tamam, hemen onlara “platin üye” olmanın avantajlarını anlatan bir e-posta gönderirdi… Yoksa, böyle çıkan her yazıyı Kemalizm aşkına internetten yaymaya, siteyi tanıtmaya çalışmazdı…

Buradan şunu da anlıyoruz: Sibel’de de zerre akıl yok!

Gelelim bana…

Ben de, Tiyatro Birileri diye bir tiyatro kurmuşum… Ayda 300’e yakın şirketin iflasını açıkladığı bir dönemde, bir şirket açmışım. Bu bir delilik… Hem de nüfusun hızla artmasına rağmen izleyicinin hızla azaldığı bir dönemde, bir tiyatro kurmuşum. Bu da bir delilik… Hem de iktidarın faşizminin tüm toplumda buram buram hissedildiği bir dönemde, Mustafa Kemal’i hakkıyla anlatan oyunlar yazıp oynuyorum. Bu artık salaklık!

Zaten en baştan söylemiştim; bende de zerre aklın olmadığını…

Olsaydı; tiyatro kurmazdım. Birçok oyuncu gibi, bana rol teklif edilmesini beklerdim. O da tiyatroda değil; “Aşk-ı Memnu” gibi bir dizide ya da “Recep İvedik” gibi bir filmde… “Aman canım, istediğim parayı versinler de, ne rol olursa olsun işte!” derdim… Hadi illa tiyatro mu kuracağım? Yazardım bol öpüşmeli-sevişmeli bir oyun… İçine bir tane “sanat için soyunan” bir manken, bir tane de ağzı iyi küfür yapan bir dizi oyuncusu erkek… Eh, fonda da “Kavak Yelleri” dizisinden bir kavak ağacı…

Para mı?

İşte o zaman çuvalla!
Akılsız Güneş, İlk Kurşun’u nasıl ayakta tutuyor? Yani gazetenin ve internet sitesinin her türlü masrafları nasıl karşılanıyor?

Abonelik ile…

Abone olan?

Çok az, yok denecek kadar az…

Yıllık abonelik ne kadar?

30 TL…

Yani çok az, yok denecek kadar az…

Yakında “İlk Kurşun”un sitesine tıkladığınızda, hiçbir şey göremeyeceksiniz. Bir asma kilitten başka!

Ama alkış çok, tebrik çok, yazan çok, okuyan çok…

Akılsız Utku, Tiyatro Birileri’ni nasıl ayakta tutuyor? Yani oyunların ve tiyatronun her türlü masrafları nasıl karşılanıyor?

Oyunların ve kitapların satışıyla…

Kültür Bakanlığı desteği ya da sponsor?

Deli olmasın kimse, bu devirde ne gezer!

Oyunu alan var mı?

Çok az, yok denecek kadar az…

Kitabı alan var mı?

Çok az, yok denecek kadar az…

Yakında Tiyatro Birileri’nin sitesine tıkladığınızda, hiçbir şey göremeyeceksiniz. Bir asma kilitten başka!

Ama alkış çok, tebrik çok, “Aslansın Utku!” diyen çok, sırtımı sıvazlayan çok…

Biz, yani akılsız Güneş Erkul ve akılsız Utku Erişik olarak para dilenmiyoruz…

Güneş Erkul, yıllık 30 TL karşılığında, adam gibi bir gazete sunuyor hepimize. Çoğumuzun “Sabah kalkar kalkmaz, ilk iş İlk Kurşun’daki yazıları okuyorum.” dediği sitenin ayakta durması için çalışıyor.

Ben, “Mustafa Kemal’in Yürekli Çocukları” adında bir kitap yazdım, dördüncü kitabım. 272 sayfalık kitabın 10 TL olması, bu işten anlayanlara komik gelecektir. Ama dedim ya akılsızım diye, bunu hem tiyatromun ayakta kalması için bir kaynak hem de verdiğimiz düşünsel mücadelenin yayılması için bir araç görüyorum. Bedri Baykam, övgü dolu bir önsöz yazmış, birçok değerli aydın görüşleriyle katkı sunmuş… “Hoş Gelişler Ola” diye bir oyun yazdım, oynuyorum. İnanın, bulunduğunuz kentlerin belediyelerinin Nadide Sultan’a verdiği paranın yanında istediğimiz para, bu işten anlayanlara komik gelecektir. Akılsızlığımı şimdiye dek sayısız aydının övgüler düzdüğü bu oyunumu yine bu düşünsel mücadelemin bir parçası olarak görerek gösteriyorum. İzleyenler bilirler, fazla söze gerek yok…

Peki  soruyorum  şimdi  hepinize :

Güneş Erkul ve Utku Erişik ne yapsın? Bu iki değerli kurumun nasıl ayakta kalacağını düşünüyorsunuz?

Özverilerle bugünlere getirdik… Maddi zorluklarla bugünlere getirdik… Ama gücümüz bir yere kadar gidecek ve o yer çok yakında, biliyoruz.

Ağzını her açan, cemaatçilerin nasıl bu kadar zengin olduğunu soruyor, malum gazetelerin nasıl böyle bedava dağıtıldığını soruyor ve ekliyor:

“Bizden  adam  olmaz,  biz  bunlara  karşı  bir  şey  yapamayız !”

Peki  hiç  soruyor  musunuz  kendinize ?

Yurtdışından  ve  yurtiçinden  o  kurumlara  ne  kadar  para  gönderiyor  o  cemaat  mensupları ?

Kendi  dergilerine,  gazetelerine  ve  sanatçılarına  nasıl  destek  oluyorlar ?

Cami  önlerinde  o  kurumlar  için  masalar  açılıyor  ve  herkes  inandıkları  bu  dava  uğruna  ne  kadar  verebiliyorsa  onu  veriyor.

Üzgünüm ;  ama  bu  çark  böyle  dönüyor…

İlk  Kurşun  gazetesi  ve  Tiyatro  Birileri,  bugün  Kemalizm’in  iki  kalesi,  Mustafa  Kemal’in  iki  sesidir…

Sonra  bu  iki  kale  yıkılınca,  bu  iki  ses  susunca,  kimse  “ah  vah”  etmesin…

Nasıl memleketimizle  ilgili  konularda  ileriyi  görüp  uyarıyorsak,  bu  konuda  da  gerçek  gün  gibi  ortadadır!

İki  kurumun  da  internet sitesi  bellidir,  iletişim  bilgileri  bellidir ;  gazetenize ve  tiyatronuza  sahip  çıkın.

Yoksa  bu  gidişle  kapanacağız,  kapanmak  üzereyiz  haberiniz  ola !”

Okumaya devam edin ‘İLK KURŞUN’dan Vatanseverlere Çağrı…’

17
Şub
12

İKİ FENERBAHÇE

İki Fenerbahçe kavramı ile Fenerbahçe Spor Kulübü’nün iki farklı yönünü ya da kurumsal yapısını anlatmak istemiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti’ndeki iki önemli kurumsal yapıyı karşılaştırmak için bu kavramı kullanmak istiyorum.

Birçoklarınca espri konusu yapılsa da (küresel güçlerin ve gayrı milli iç unsurlarının hedefinde olması bakımından) Türkiye’de iki önemli kurumsal yapının mevcut olduğu ortaya çıktı. Bunlardan ilki, elbette ki Fenerbahçe Spor Kulübü’dür. Diğer güçlü kurumsal yapı ise Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Türk Silahlı Kuvvetleri, son dönemde yaşadığı psikolojik, fiili, iç ve dış kaynaklı saldırılar ile içine kapanmış görünüyor. Bu içe kapanmada TSK’nin eski komutanlarının uğrak yeri olarak Fenerbahçe Orduevi öne çıkmıştır. Bu nedenle, İki Fenerbahçe kavramı ile FB spor kulübü ve bir kısmı Fenerbahçe Orduevi’nde konuşlanmış TSK eski komuta kademesinin kurumsal yapılarını anlatmak istiyorum. FB spor kulübüne I. Fenerbahçe; Fenerbahçe orduevinde konuşlanmış çoğu emekli kurmayın eski kurumsal yapısını da II. Fenerbahçe olarak nitelendirmek istiyorum.

İki kurumun (FB spor kulübü ve TSK) karşı karşıya kaldığı fiili ve psikolojik savaşın yargısal boyutu ile ilgilenmeyeceğim. Yargı sürecinin adil olup olmadığı, yargısal gücün meşruiyetinin bulunup bulunmadığı gibi konuları başka bir yazıda incelemek doğru olacaktır. Bu makalede incelemeye çalıştığım, Türkiye Cumhuriyeti’nin iki köklü, eski ve güçlü kurumsal yapısının kendilerine yönelik saldırılara nasıl karşılık verdiğine ilişkin olacaktır.

Fenerbahçe Orduevi’nde konuşlanmış eski kurmayların II. Fenerbahçe’nin (TSK) kurumsal yapısında nasıl bir etkiye sahip olduklarını bilemeyiz. Ne var ki, II. Fenerbahçe’nin kurumsal olarak kendisini savunma reflekslerinin oluşumunda bu eski kurmayların en üst düzeyde yetkili ve sorumlu olduğu dönemlerdeki etkileri tartışılamaz.

II. Fenerbahçe’ye yönelik psikolojik ve fiili saldırılar başladığında, Genelkurmay Eski Başkanı Sayın İlker Başbuğ’un masaya yumruğunu vurarak yargı sürecinde bunların hesabını soracaklarını adeta haykırmasını hatırlıyorum. Ne tesadüftür ki, yargı sürecinden medet uman Fenerbahçe Orduevi eski müdavimi (şimdi Silivri Cezaevi’nde dinlenmektedir), yargı sürecinden kendisine düşen payı almak üzeredir. II. Fenerbahçe’nin en tepe noktasında devletin en gizli sırlarına vakıf olarak geçirdiği günlerin hatırına, silahlı örgüt yöneticisi olmaktan müebbet hapis cezasıyla yargılanıyor. Güvendiği ve bazılarını korkutmak için öne sürdüğü yargı sürecinde kendisine kolaylıklar diliyoruz.

Türkiye’nin en önemli kurumu olan II. Fenerbahçe ya da Fenerbahçe Orduevi ekibi, fiili ve psikolojik saldırıyla karşılaştığında Gata’dan rapor alma kuyruğuna girmişti. II. Fenerbahçe’ye fiili ve psikolojik saldırı yapan The Taraf’ları yargı süreciyle tehdit eden Başbuğ’lar ise “benim imzam yok, ben internet sitelerini güncellemedim, üstelik kapattım” gibi savunmalar yaparak kendini kurtarmaya çalışmaktadır. Bazıları ise Saray buluşmalarında emir komuta zincirinde “uygun adım” emekliliklerini sürdürmekte, derin bir sessizlik içinde vicdanlarıyla hesaplaşma halinde görülmektedir.

Bir Başbakan Yardımcısı’nın Fenerbahçe Orduevi ekibini kast ederek, “iyi ki bunlarla bir savaşa girmemişiz” iddiası incelemeye değerdir. Kurumsal yapılarına yönelik fiili ve psikolojik savaşa Gata’dan rapor alarak ve ıslak imza-kuru imza mazeretleriyle direnen (!) ikinci Fenerbahçe kurumu, sınavdan geçmek şöyle dursun, “kâğıttan kedi” olmaya aday olduğunu kanıtlamış durumdadır. Bir savaş ortamında Gata’dan rapor kuyruğuna girdiklerini düşünsenize ! Demokratik sistemi sahiplenerek ve darbelere karşı çıkarak kurumsal yapılarını savunmayı bilmedikleri çok açıktır. Bu açıdan, II. Fenerbahçe’nin, I. Fenerbahçe’den alması gereken çok ders vardır.

I. Fenerbahçe, Fenerbahçe Spor Kulübü’dür. Kulübe yönelik her türlü saldırıya en ufak bir ödün vermeden, asla teslim olmadan, asla fire vermeden, liderliğinden asla ödün vermeden direnen I. Fenerbahçe, gerçekten tarihi ve köklü bir kurumsal yapı olduğunu göstermiştir. Futbol Federasyonu’nun her türlü olanağına ve iktidar desteğine karşın, futbol federasyonunda istifa depremleri yaşanmasına neden olan I. Fenerbahçe liderliği, fiili ve psikolojik savaşlara nasıl direnilmesi gerektiği konusunda tarihsel bir dersler vermiştir.

Gelinen noktada, II. Fenerbahçe’nin havlu atmasına karşın, Türkiye’de I. Fenerbahçe dışında başka milli kurumların da olduğu ortaya çıkmıştır. Küresel güçlerin hedefine konmuş olan MİT de Türkiye’deki güçlü ve köklü bir milli kurumsal bir yapı olduğunu kanıtlamıştır. Küresel odakların hedef aldığı bir kurumun, ister istemez Türkiye Cumhuriyeti’nin yanında saf tuttuğunu anlamak için çok düşünmeye ve tartışmaya gerek yoktur.

I. Fenerbahçe’nin direnişi, bütün milli unsurlara ders olmalıdır. Liderlik zafiyeti göstermeden, dimdik durarak, asla yılmadan, örgütlülükten ödün vermeden, yasal ve meşru yollardan direnerek de ayakta kalınabileceğini gösteren I. Fenerbahçe’nin efsaneleşmiş lideri Aziz Yıldırım’ı ve kurmay heyetini selamlayarak yazıma noktayı koymak istiyorum.

Birol  ERTAN

http://www.ilk-kursun.com/haber/96037

17
Şub
12

SıRADAN VATANDAŞLAR

Bizler  gibi,  kendisini  sıradan  vatandaşlar  olarak  görenler  14 Şubat’ı   “Ümit  Günü”  ilan  etmeliyiz.

Çünkü aramıza yani “Sıradan Vatandaşlar” kervanına Tüsiad Başkanı Ümit Boyner de katılmak istediğini açıkladı.
Sıradan vatandaşlar olarak, onu aramıza kabul edip, etmemek bizlerin elimizde.

İsterseniz, önce sıradan vatandaş olmak isteyen Ümit Boyner’in dediklerine bakalım, diyeceğimizi sonra deriz…

TÜSİAD  Başkanı  Ümit  Boyner ;
“Bizler de sıradan vatandaşlar olarak, devlet içindeki erkler kavgasının nereye bağlanacağını biraz dehşetle ve güvensizlik duygumuz artarak izliyoruz. Kamuoyu olarak neredeyse gerçekliğin karıştığı bir gölge oyunu seyrediyoruz. Bu güvensizlik duygusunun kaynağını hukukun işlememesine, adaletin yerini bulmadığı inancına ve “hukukun gücünün” değil, “gücün hukukunun” bir kez daha ön plana çıkmasına bağlıyoruz. Tabiri caizse bir süredir gazeteciden, devlet memuruna güvenlik görevlisinden, öğretim görevlisine kadar çok sayıda insan, birçok vatandaşımızın gözü önünde ‘kim vurdu’ya gidiyor. Sistemin içine bir giriyorlar, bir daha haber alabilirsen al” diye konuştu…

Bu sözler, Demokratik Hukuk Devletinde, TÜSİAD gibi güçlü bir kuruluşun başkanının “İMDAT” çığlığıdır.

Özetle  şunları  söylüyor ;
* Devleti oluşturan güçler arasında kavga var,
* Kamuoyundan gerçekler saklanıyor
* Hukukun Gücünün yerini, Gücün Hukuku aldı. Adalet yok.
* Gazeteciler, Generaller, Profesörler başta olmak üzere çok sayıda insan “Kim Vurdu”ya gidiyor ve hapse atılan yıllarca orada kalıyor…

TÜSİAD ve Başkanının bu noktaya gelmesi ve gerçekleri görüp, dillendirmeye başlaması önemli bir dönemeçtir. Biz yıllardır bunları yazıyor, söylüyoruz. Cemaatlerle-Tarikatlarla- AKP İktidarıyla mahkemeler ve kamuoyu önünde mücadeleye devam ediyor ve tarihe not düşüyoruz.
Türk Milleti olarak, tüm kurumları ve sivil toplum kuruluşlarıyla tehlikeyi iyice anlamaz ve karşı duramazsak, önümüzdeki günler çok daha karanlık olacaktır.

Başbakan Erdoğan’ın Başdanışmanı Yalçın Doğan, “Yasin Doğan” ismiyle Yeni Şafak Gazetesinde ki köşesinde 15 Şubat’ta şunları yazıyordu;
*AK Parti ile Gülen Cemaati arasında hiçbir zaman bir çatışma ve çekişme yaşanmamıştır, bundan sonra da yaşanmayacaktır. Bu sadece gönül birlikteliği değil, büyük Türkiye idealinde temerküz eden bir amaç ve hedef birlikteliğidir…”

Türkiye’nin geldiği yerin bilinmesi için, bundan daha iyi bir kaynak olamaz. Bu kafanın Türkiye’yi götüreceği yer “İslam Cumhuriyeti” ve “Şeriat Düzeni”dir…
Eğer bir iktidar “Cemaat ve Tarikatlarla” , Büyük Türkiye idealinde amaç ve hedef birliği yaptığını(!) çekinmeden açıklayabiliyorsa, gideceğimiz yeri görmemek için kör olmak gerekir…

Gelelim aramıza girip “Sıradan Vatandaş” olmak isteyen Ümit Boyner’e,
Ümit Hanım, aramıza girmeniz için şu sorulara açıkça cevap vermeniz ve bu konudaki düşüncelerinizi de bizlerle paylaşmanız gerekmektedir;
* Hedefleri, İslam Cumhuriyeti ve Şeriat Düzeni olan ve bu hedeflerini saklamayan Cemaat ve Tarikatların, Anayasamızda ve Türk Demokrasisinde yerleri var mıdır ?

* TÜSİAD Bünyesindeki en küçük şirketler dahi, kazandıkları her kuruşun vergisini ve hesabını devlete verirlerken, milyarlarca dolara hükmeden Cemaat ve Tarikatların devlete hesap ve vergi vermemeleri, modern devlet anlayışınızda var mıdır ?

Tüm ömürleri, emir alıp tartışmasız uygulayarak geçen kişiler nasıl “Demokrat” olamazlarsa, izbe köşelerde saklı-gizli yaşayarak, Türkiye’yi Ortaçağ karanlığına götürmek isteyen Cemaat ve Tarikatların da “Demokratik Rejim” içinde olmamaları gerekir.

Bu  mücadele  yıllardır  devam  eden  Aydınlık  ile  Karanlığın  mücadelesidir.

Herkes yerini alır ve sesini yükseltirse Türkiye aydınlığa çok çabuk kavuşur.

Ümit Hanım, bu sorulara cevap verir, Çağdaşlığın- Atatürk’ün-Gelişmenin ve beraberce zenginleşmenin yanında yer alırsa, onu “sıradan vatandaşlığa” kabul edelim derim, siz ne dersiniz ?..

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle  / 16. Şubat. 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/95987

17
Şub
12

Kapalı Kapılar Ardına Neler Oluyor..?!!!

Kapalı  kapılar  ardına  neler “oluyor” ?

Günlerdir  bir  MİT  (Milli İstihbarat Teşkilatı) olayıyla  yatıp  kalkıyoruz.

Her  kafadan  bir  ses  çıkıyor.

Doğrular  ve  yanlışlar  birbirine  karıştı.

Kime  inanacağımızı,  kime  güveneceğimizi  şaşırdık.

Kafamızdaki  soru  işaretleri  her  geçen  gün  çoğalıyor.

Çoğalan  soru  işaretleri  belirsizliği,  belirsizlikler  ise  endişelerimizi  körüklüyor.

Basından takip ettiğimiz kadarıyla MİT olayı hakkında bazı fikirlere sahibiz. Hatta son günlerin moda deyimiyle “tehlikenin farkındayız…”Ancak yine de endişelerimizi giderecek, sorularımıza net ve güvenilir cevaplar verecek resmî bir mercii arıyoruz. Eğer bulabilirsek vatandaş olarak sorularımıza lütfen cevap vermelerini arz ve rica ediyoruz.

İşte basında y er  alan  yazılardan  yola  çıkarak  hazırladığımız  sorular :*

1.  Oslo görüşmelerinde PKK’ ya ve ABD’ ye ne tür vaatlerde bulunulmuştur?
2.  AKP iktidarının, siyasi temsilci olarak atadığı MİT Müsteşarı aracılığıyla ulusal bir sorun konusunda ABD ve PKK’ya, yabancı devletlere imzalı taahhütlerde bulunduğu doğru mudur?
3.  Oslo mutabakat metninde yer alan “Türk tarafı”, “Kürt tarafı” ve “(HD) Hakem Devlet “ ifadelerinin, sanki savaştan çıkmış ve barış anlaşması için masaya oturmuş iki devleti çağrıştırması, Türkiye’nin “iki devletli” bir yapıya dönüşmesinin resmi belgesi olarak kabul edildiğini göstermez mi? (Adı geçen metnin 5. ve 6. maddeleri)
4.  Habur skandalı, Oslo görüşmelerinde alınan siyasi kararlar çerçevesinde mi gerçekleştirilmiştir?
5.  MİT’in PKK ile ilgili faaliyetleri, kontrol etme boyutundan çıkıp, PKK eylemlerinin bir parçası olmuş mudur?
6.  MİT üst düzey yöneticileri, Başbakan’ın talimatıyla, İmralı sakini ile 2009 yılından itibaren gizli görüşmelerde bulunmuş mudur?
7.  MİT heyeti, İmralı’dan aldıkları bir talimat mektubunu Kandil’e ulaştırmış mıdır? (Bu mektubun 13 Ocak 2012’de Diyarbakır’da ele geçirildiği iddia edilmektedir)
8.  Kandil’e ulaştırılan bu mektupta İmralı sakininin; Demokratik Toplum Kongresi’ne (DTK) Diyarbakır’da “özerklik” ilan etmeleri ve aynı gün de 13 askerimizin şehit olduğu Diyarbakır eylemini gerçekleştirmeleri konusunda bir talimatı yer almış mıdır?
9.  MİT’in, Diyarbakır’da sözde “özerklik” ilan edileceğinden haberi var mıydı?
10.  Diyarbakır aramasında ele geçirilen, İmralı sakinine ait altı sayfalık mektup, MİT heyeti tarafından örgüte ulaştırılmış mıdır?
11.  Çok sayıda yurttaşımızın öldüğü Silvan saldırısı, bu altı sayfalık mektupta yer alan talimatlar doğrultusunda mı gerçekleştirilmiştir?
12.  İmralı sakininin avukatlarının arasında MİT mensupları da var mıdır?
13.  MİT’in, örgütün şehir eylemleri için yaptığı yığınaklardan haberi var mıydı? Ankara Kumrular’da, dört yurttaşımızın hayatını kaybettiği patlama önlenebilir miydi?
14.  PKK’nın İstanbul’daki tüm silahlı ve bombalı eylemlerini yöneten 5 kişilik sorumlu hücresine ait tüm iletişim bilgilerinin ve gizli şifrelerin MİT’e rapor edildiği doğru mudur?
15.  MİT’in İstanbul ve civarındaki tüm eylemlerden haberdar olduğu, eylemlerin öncesinde ya da sonrasında polise ve savcılığa herhangi bir bilgi aktarmadığı doğru mudur?
16.  MİT Müsteşarı’nın bir taraftan MİT üzerinden sokak eylemlerinin canlanmasına izin verdiği, öbür taraftan da polise açık destek vererek Kürt siyasetçilerin tutuklanmasına zemin hazırladığı doğru mudur?
17.  MİT’ e son bir yılda kritik yerlere atanan çok sayıda üst düzey kişinin tarikat mensubu olduğu doğru mudur?
18.  Ordu da iktidarın ideolojik çizgisine uygun olmadığı için terfi edemeyen 6 emekli subayın Daire Başkanı ve daha üst düzey görevlere getirildiği doğru mudur?
19.  MİT’ e yapılan atamaların, teşkilattaki Atatürkçü kadroları rahatsız ettiği doğru mudur?
20.  MİT Müsteşarı, MİT’in olanaklarını (dinleme v.b.) iktidar muhaliflerinin (gazeteciler v.b.) denetim altında tutulması için kullanmış mıdır?
21.  MİT’in,  iktidarın  siyasi  çıkarları  için  ülkeyi  terör  ile  yüz yüze  bıraktığı  doğru  mudur ?

Tüm  bu  soruları  bir  araya  toparladığımızda;

2009 yılında Cumhurbaşkanı’nın “ Kürt açılımı” ile başlayan sürecin, Türkiye’de “özerk” ya da “federatif” bir Kürdistan’ın Anayasal zemine oturtulması ve Türkiye’nin parçalanması süreci ile son bulacağı konusundaki düşüncelerimizde ve endişelerimizde haklı değil miyiz?

***

Sonuç  olarak  bu  ülkenin  asıl  sahipleri  biziz,  yani  halktır…

Okumaya devam edin ‘Kapalı Kapılar Ardına Neler Oluyor..?!!!’

16
Şub
12

İSTANBUL’UN FETHİ ve HRİSTİYANLıK TARİHİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

1453’te İstanbul’un (Konstantinopolis) Fethi, bin küsur yıllık Doğu Roma ya da Bizans’ın bitişini ve Orta Çağ’ın kapanarak Yeni Çağ sürecinin başlamasını sağlamıştır.
Bu tabi ki bu kadar basit bir cümle ile tanımlanamayacak çok önemli bir tarihi olaydır ve Orta Çağ’ın bitişi, fethi başaran Sultan 2. Mehmet’in adını tarihe “Fatih” lakabı ile yazılmasını sağlamasının yanı sıra Hıristiyanlık Tarihi’nin seyrini de değiştirmiştir.
1204 yılında Konstantinopolis’i ilk kez ele geçiren Haçlı Ordusu’nun başarısı için şehrin 1453’teki ele geçirilişi kadar büyük bir anlam ve önem yüklenmez. Zira Konstantinopolis’in ele geçirilişinden ve ele geçiriliş şeklinden çok, Batı’nın gözünde Hıristiyanlık üzerindeki etkisi önem arz eder.
Papa 3. Innocentius’un, evvelâ Mısır’ı ele geçirmek sonra Kudüs’ü kurtarmayı amaçlayan 4. Haçlı Seferi (1200-1204) plânları; başta Venedik Dükü Enrico Dandolo olmak üzere bu seferleri iman için değil de para için destekleyen soyluların, gözlerini ihtişam içindeki Konstantinopolis’e çevirmesi üzerine bozuldu ve 1204’te ele geçirilerek “Konstantinopolis Latin İmparatorluğu” kuruldu. İstanbul’dan kaçan hanedan mensupları; İznik, Trabzon ve Epir’de Bizans devletleri kurdular.
Bunlardan “Trabzon Rum İmparatorluğu”nu 15 Ağustos 1461’de yıkmak yine Konstantinopolis gibi Fatih Sultan Mehmet’e nasip oldu.
Batı Trakya bölgesinde ise “Epir Despotluğu” kuruldu ve İznik’e kaçan Bizans Hanedanı’nın en önemli kolu da en güçlü oldukları bölgede “İznik Rum İmparatorluğu” adı altında bir devlet kurdular.
Tarihsel akışa baktığımızda Epir çok önemli bir devletçik değildi ama Trabzon 1461’e kadar sürmüş ve Fatih Sultan Mehmet’in seferi olmasaydı, bölgede yıkmaya çalışacak bir başka gücün olmadığı büyük bir devletti.
İznik ise yukarıda belirttiğimiz gibi en güçlü olunan bölgeydi ama İznik’teki oluşum sadece 57 yıl sürdü ve Haçlıların İstanbul’dan taş taş üstüne bırakmadan, tüm servetleri alarak ve kendiliklerinden terk etmesinden sonra tekrar İstanbul’a dönüldü.
Tabi bu arada Katolikler taş taş üstünde bırakmadıkları Konstantinopolis’te bulunan Hıristiyanlığın ne kadar dini mirası ve kutsal objeleri varsa hepsini Papalığa götürdüler ki bunlar halen Vatikan’dadır…
Burada kısa bir tali konuya da değinerek İznik/ Mudanya/Tirilye’nin Bizans ve Hıristiyanlık Tarihi için önemini ve son günlerde Rum Patrikhanesi’nin yeni Bursa Metropoliti’nin Mudanya/Tirilye’den kilise satın alarak başlattığı hareketin önemini vurgulamak ve buna saf saf hoşgörü çerçevesinde bakılamayacağına dikkat çekmek istiyoruz.
Şöyle bir analiz yapılabilir: Bizans gibi güçlü bir yapılanma İstanbul’da Haçlılara dayanamadı ama bu süreçte, İznik; Trabzon ve Epir gibi 3 devlet çıkardı ki bunlardan Trabzon gerçekten çok uzun bir süre hüküm sürmüş ve tarihte yeri olan bir devletti. İznik’te ise M.S. 325’te yapılan 1. Hıristiyan Konsili gibi önemli ve manevi bir mirasın üzerinde kurulu olmak dahi güç için yeterli bir husustu.
Peki, neden bu kadar önemli bir tarihsel gelişmeler dizisi bugün Hıristiyan Dünyası’nda, İstanbul’un 1543’teki fethinden çok daha önemsiz bir düzeydedir ?
Bu noktada Batı’nın ve tabi ki Batı Kilisesi’nin Türklere bakış açısının rolü büyüktür.
Çünkü 1204’teki ele geçiriliş; Hıristiyan bir devlete karşı da yapılsa ve işin maddi boyutu göz ardı edilemeyecek ölçüde ise de sonuçta kendini “belirleyici” sayan zihniyetin tezahürüdür.
Zira bu kez şehir (poli) Müslümanların eline geçmiştir. 1453’teki fethin önemi; askeri açıdan, Osmanlı Devleti tarafından bir coğrafyanın ele geçirilişi ve diğer birçok unsurun yanı sıra Hıristiyanlık Tarihi üzerindeki önemi ve yaptığı etki nedeniyle 1453 Batı’nın gözünde çok daha önemli sayılır…
16
Şub
12

ABD’nin Şii Hilali Projesi

BOP’un  birinci  aşaması :  “Büyük  Kürdistan”

ABD’nin  Büyük  Ortadoğu  Projesi’nde  ve  haritasında  en önemli  stratejik  dayanak  “Büyük  Kürdistan”ın  kurulmasıydı.  ABD’nin  Irak’ı  işgal  etmesinin  birinci  hedefi  kukla  bir  Kürt  devletçiğinin  oluşturulabilmesiydi.

Bu  Türkiye-Suriye  ve İran’dan da  toprak  alacak “Büyük  Kürdistan”ın ilk aşamasıydı.

İlk aşama tamamlandı.

Ancak ABD Kürtleri desteklerken iki açmazla karşı karşıya kaldı.

Birincisi Barzani-Talabani aşiret coğrafyasından öte etkin olamıyordu.

Öyle ki Barzani’nin değil Türkiye ve İran’ı bölmek Musul ve Kerkük’ü almaya bile gücü yetemedi.

Bu birinci açmazı aşmak için ABD aşiret örgütlenmesinin ötesine geçip PKK’yı desteklemeye karar verdi.

PKK hem Türkiye, hem Suriye hem de İran’da ABD için paralı askerlik yapabiliyordu.

Ancak bu ikinci bir açmaza neden oldu. ABD’nin PKK politikası Türkiye-Suriye ve İran arasında büyük bir yakınlaşmaya neden oldu.

PKK ABD desteğiyle kısa bir dönem için her üç ülkede gücünün çok çok ötesinde bir etkinlik kazandı. Ama önce İran sonra da Türkiye, üç ülkede yayılmacılık oynayan PKK’nın bu gerçekdışı emperyalizmini sert önlemlerle çökertti. PKK hayalden çok geç uyandı.

Büyük  Kürdistan’a  “şimdilik”  mola

ABD ise Kürtlerin gücünün yetersiz olduğunu çok önceden fark ettiği için Kürtlerin içine düştüğü kuyuyu aslında öngörmüştü. Bu yüzden Kürt kartının yanında Şii kartını açmıştı.

PKK zavallı bir taşeron olduğu için ABD’nin strateji değişikliğini anlayamadı ve afalladı. Hâlâ ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar.

Bazıları ABD Irak’ta Şiileri iktidara geçirince bunu bir strateji hatası olarak gördü. Çünkü bu resmen en büyük düşmanlarından biri olan İran’ı Bağdat’ta egemen kılmak demekti. İnsanlar buna şaşırdılar. ABD bir süreliğine İran’ın Bağdat’ta güçlenmesine izin verdi. ABD için Ortadoğu’da Şii-Sünni yarılmasının yaratacağı depremin önemi, İran’ın birkaç yıl kadar Irak’ta etkin olmasından çok daha fazladır.

İlk başta ABD’nin Irak’ta Şiilere desteğinin Sünni direnişçilere karşı bir taktik olduğunu düşünüldü. Ancak Şiilerin Amerikancı olsalar da İran’daki mollalara gönülden bağlı olduğu ortaya çıktı. ABD bunu bilerek yaptı. Bağdat üzerindeki Osmanlı-Safevi döneminden kalma geleneksel egemenlik mücadelesi Şii-Sünni kavgası olarak yeniden tetiklendi. Bu tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracak bir dinamitin fitilinin ateşlenmesiydi.

İran’da rejim nasıl olsa değişir. Ama eğer Ortadoğu’da Şii cephesi oluşturulabilirse bu Kürtlerin asla başaramayacağı çok daha büyük bölünmeleri tetikleyecektir.

Bu yüzden ABD “Büyük Kürdistan”a şimdilik mola verdi. Artık BOP’un yeni aşaması “Şii Hilali”nin oluşturulmasıdır.

Şii  Hilali  ve  Türkiye’nin  bölünmesi

Şii Hilali projesini kimse göremedi. ABD’nin bu strateji değişikliğini Türkiye’de bir tek TÜRKSOLU Başyazarı Gökçe Fırat ve TÜRKSOLU yazarı Prof. Dr. Şener Üşümezsoy tespit edebildi.

ABD, Türkiye-Azerbaycan-İran-Türkistan Türklüğünün birleşmesini mutlaka engellemek zorunda… Eskiden Büyük Kürdistan ve Ermenistan bunun için çare olarak görülüyordu. Ancak Irak ve İran Şiileri “Büyük Kürdistan” planına karşı çıktılar.

O zaman Türk Birliğini engellemek için Şii Hilali projesi öne çıktı. Bu hilal aslında üçlü orak gibi Ortadoğu’yu ve Asya’yı biçiyor. Tahran’dan Bağdat’a oradan da Şam’a ve Beyrut’a bağlanan hilal Türkiye’yi güneyden, Arapları kuzeyden kuşatıyor.

Tüm körfez ülkelerindeki Şiileri ayaklandıran Basra’dan Hürmüz’e uzanan ikinci hilal Arapları tekrar doğudan kuşatıp bölüyor.

Bakü-Tebriz-Tunceli’yi bağlayan üçüncü hilal ise Türkler arasında Alevi-Sünni çatışmasını körükleyerek direk Türk birliğini ve Türkiye’yi orak gibi biçiyor.

Amerikancı  Şiilere  karşı  Amerikancı  Sünniler

Amerikancı Şii Hilaline karşı ABD aynı zamanda Amerikancı Sünni Şeriatçıları örgütlüyor. Böylelikle çelişkinin iki kutbu da oluşturulmuş oluyor.

Örneğin keskin İsrail karşıtı Tayyip Irak’ta İsrailci Sünni Barzani’yi, Suriye’de ise Amerikancı-İsrailci muhalefeti destekliyor.

Yine İsrail ve ABD düşmanı Şeriatçı İran, Irak’ta Amerikancı Şiileri Suriye’de ise lâik Şiileri destekliyor.

Her iki kesim karşı tarafı İsrailcilikle suçlarken aslında her iki kesim de ABD’nin kendilerine verdiği rolü oynuyor.

Türkiye’deki AKP iktidarı Osmanlıcılık adı altında bizzat ABD’nin mezhep çatışmasına asker olarak yazıldı. Oysa Osmanlı sadece çok mezhepli değil aynı zamanda çok dinli bir Türk imparatorluğuydu. Osmanlı basit bir mezhep devleti olsa 600 yıl ayakta kalabilir miydi?

Bundan   kısa   bir   süre   önce   Kürtlere   karşı  “Türkiye – İran – Suriye  Birliği”   varken, 

şu   anda   Türkiye   üç   cephede   sıcak   savaşla   karşı   karşıya :  Türkiye – Suriye  savaşı,  

Türkiye – İran savaşı    ve   Türkiye – Irak  savaşı.

ABD   daha   ne   istesin..?!!!

Şimdi  her  üç  cephedeki  duruma  bakalım…

Okumaya devam edin ‘ABD’nin Şii Hilali Projesi’

16
Şub
12

Türk Yurdu’nda Geçen Hafta

Sözde  “demokrat”tılar  ama  ipten  kazıktan  bahsetmeye  başladılar

Geçenlerde gazeteler CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’in bir açıklaması yansıdı. Gürsel Tekin, İlker Başbuğ’un tutuklanmasına değinerek AKP’yi eleştirmiş.

Madem bu adam terör örgütü lideriydi, yıllarca niye teşrik-i mesai ettiniz demiş.

Buraya kadar her şey normal, diyecek bir şey yok.

Sonrasında da tutmuş İlker Başbuğ için istenen ağırlaştırılmış müebbet cezasına getirmiş sözü  ve   “İlker  Başbuğ  idam  edilmeli” (!!!!!) demiş.

İlk başta şaka gibi görünüyor. Sanki Gürsel Tekin durumla dalga geçiyormuş gibi bir izlenim veriyor. Zaten kendisine de sorsanız böyle söyleyecektir. Ama ben öyle düşünmüyorum. Bence bu sözler Gürsel Tekin’in kafasındakilerin dışavurumundan başka bir şey değil. Doğrusu CHP’nin demokratlık şampiyonunun ağzına yakışmayacak sözler. İleri demokrasi çağında idam lafı edilir mi hiç?

Gürsel Tekin gibi bir yandan demokratların önde gidenini oynayıp diğer yandan idam lafını ağzına alan bir-iki isim daha var böyle.

Sabah akşam hoşgörü türküsü söyleyip AKP faşizmini meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Bunlardan biri Fethullah’ın amiral gemisi Zaman’ın genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı.

Geçtiğimiz yılın sonlarına doğru, AKP-PKK savaşının başladığı günlerde, “Yolun sonu görünüyor” başlıklı bir yazı yazmıştı. O yazıda şöyle diyordu:

“‘İdam cezası tekrar getirilsin’ demiyorum. Ancak bilmek gerekiyor ki katliamlar bu hızla devam ettikçe böyle bir gündemle karşı karşıya kalacağımız kesin. En azından siyasetçinin ve aydının düşünmediğini halk düşünecek, ‘acaba’ diyecek. Belki bu mevzuyu da sağlıklı tartışmak mümkün değil bu ülkede. Ancak hukuk içinde kalıp caydırıcı tedbir uygulamak istediğinizde ve insanların öldürülmesine her gün şahit olduğunuzda idam cezasının tekrar getirilmesi de gündemden düşmeyecek. Sağlıklı karar vermek çok zor. Tartışmak gerekiyor…”

İdam isteyen bir zaman yazarı daha var. Kendi darbeci geçmişini unutup darbecilere idam cezası isteyen Mümtaz’er Türköne. Hatta hızını alamayan Türköne, darbeciler yağlı kazığa oturtulsun demişti.

Şimdi bu eleştirilerimize bakıp da bizim idama karşı olduğumuz sonucunu çıkarmayın. Biz elbette vatan hainlerinin idam edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu cezanın nasıl infaz edileceği hususunda en az Mümtaz’er kadar yaratıcı fikirlerimiz de var. Hatta önceki yıl “İdam Cezası geri gemsin Apo asılsın” başlıklı bir imza kampanyası da düzenlemiştik. Bizim itiraz ettiğimiz nokta, o zamanlar biz Apo için idam isterken bizi ırkçılıkla, ayrımcılıkla, bölücülükle itham edenlerin bugün en ateşli idam savunucusu kesilmeleri.


Futbol  taraftarı  Atatürk’e  sahip  çıkıyor

Hatırlarsanız önceki haftanın en önemli gündem maddelerinden biri Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin kaldırılması tartışmalarıydı. Milli Güvenlik dersinin okullardan kaldırılmasından sonra iyice zıvanadan çıkan Atatürk düşmanları, Atatürk’ün izini silmek için kampanya başlattılar.

Bu kampanyanın en dikkat çeken önerisi de Adnan Hocacı, Star yazarı Mustafa Akyol’dan geldi. Akyol, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin okullardan kaldırılmasını istedi. Akyol’un ardından sahneye çıkan AKP’li Hüseyin Çelik de “Gençliğe Hitabe ayet mi ki?” diyerek tartışmaya dâhil oldu.

Akyol’un bu isteği toplumun her kesiminden tepki gördü.   Ancak  toplu  olarak  en  büyük  ve  en  anlamlı  tepki  Fenerbahçe  taraftarından  geldi.

Önceki hafta oynanan ve Fenerbahçe’nin Beşiktaş’ı 2-0 yendiği maç öncesi internet aracılığıyla örgütlenen Fener taraftarı, maç başlamadan önce Gençliğe Hitabe’yi okuyacaklarını duyurdu. Fenerbahçe taraftarının resmi internet sitesi olan antu.com’dan da şu açıklama yapıldı: “Sosyal paylaşım sitelerinde taraftarımız bugün oynanacak Fenerbahçe-Beşiktaş maçının başlamasına yakın dakikalarda (18:55) ‘Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini’ okumak için organize olmaktadır. Biz de taraftarımızı bu güzel ve anlamlı organizasyona katılmaya davet ediyoruz.”

Beşiktaş taraftarının da katıldığı protesto gösterisi hem gösterilen duyarlılık açısından hem de iki rakip takımın taraftarlarının Atatürk deyince ortak hareket etmesi bakımından önemliydi. Elbette zamanla Galatasaray ve Trabzonspor taraftarlarının da Türk milletinin ortak değerleri hususunda tavırlarını ortaya koyacaklarından şüphemiz yok. Hatta Galatasaray taraftarı Tayyip’i ıslıklayarak bu anlamda tepkisini ortaya koymak adına ilk adımı atmıştı.

AKP istediği kadar kulüp başkanlarını hapse atsın, istediği kadar diğer kulüplere şampiyonluk vaat etsin, AKP’li bakanlar istedikleri kadar ince ayarlı çalışmalar yapsınlar; taraftar uyanmaya başladı bir kere. Taraftar, ülkesine, Ata’sına sahip çıkmayı da bilecektir, başındaki bu başkan kılıklı işbirlikçileri alaşağı etmeyi de…


Sahne  sırası  Baba  Akyol’da

Geçtiğimiz hafta bu sayfada Mustafa Akyol’un “Gençliğe Hitabe kaldırılsın” hezeyanından bahsetmiştik. Bu hafta, Mustafa’nın babası Taha Akyol’u ağırlıyoruz. Ama Hangi Atatürk kitabı çıktıktan sonra bazı çevrelerin Atatürk uzmanı olarak sunduğu Taha Akyol’un yeni bir kitabı çıkmış: “Atatürk’ün İhtilal Hukuku”.

Kitabı okumadığım için ayrıntılı bir eleştiri yapamayacağım fakat kitap çıktıktan sonra, geçtiğimiz hafta Taraf’ta Neşe Düzel Taha Akyol’la yapılan uzun bir röportaj yayımladı. Taraf’ın kitabın üstüne atlaması ve tam üç gün Taha Akyol söyleşisine sayfaları açması, kitabın ne mene bir şey olduğu hakkında bilgi veriyor. Öncelikle yayımlanan söyleşilerin başlıklarına bakalım:

Taha Akyol: Atatürk yargı bağımsızlığını reddediyor,   Taha Akyol: Hâkimler, otoriteye hizmet edecekler,   Taha Akyol: Amaç, muhalefetsiz bir rejim kurmak.

Röportajın birinci bölümünde Atatürk’ün nasıl otoriter bir tek adam yönetimi kurduğunu anlatan Akyol, dili varmadığından olacak, Atatürk’e diktatör diyemiyor. Sonlara doğru da başlığa çıkarılan Atatürk’ün yargı bağımsızlığını reddetmesi hikâyesine geliyor. Sözü burada Akyol’a bırakalım:

“Atatürk’ün muhalifleri, Meclis’in güçlü olmasını istiyorlar. ‘Kuvvetler birliği demek, Meclis’in güçlü olması demektir’ diyorlar. Atatürk ise ‘Hayır Meclis değil, yürütme güçlü olmalı’ diyor.

N. D. -Yürütme dediği kim?

Kendisi, ordu, bürokrasi… Hükümet teşkilatı… Aslında hükümet demek M. Kemal Paşa demek. Yürütmeyi en üste görüyor M. Kemal. ‘İcra eden, karar verenden daima daha güçlüdür’ diyor. Yani ‘hükümet, Meclis’in üstündedir, yargı da siyasi konularda yürütmeye bağlı olmalıdır’ diyor.”

Röportajın başlarında bilimsellikten bahseden Taha Akyol, burada tarihi olayları değerlendirirken uyması gereken önemli bir kuralı atlıyor: Tarihi olaylar, meydana geldiği zamandan ayrı olarak değerlendirilemez. Taha Akyol yorum yapmadan önce 1921 şartlarını da göz önünde bulundursaydı, savaş koşullarında yetkinin bir kişinin elinde bulunmasının bize zaferi getirdiğini görecekti. Nitekim aynı Atatürk, şartlar olgunlaştığında, yargının bağımsızlığı için de gereken adımları atmıştır. Taha Akyol’un yukarıda tarif ettiği düzen, aslında AKP’nin bugün kurduğu düzendir de Akyol’un haberi yoktur.

Sanırım bu örnek bile Taha Akyol ve kitabı hakkında bir fikir edinmeye yeter. Röportajın devam bölümlerinde de bu ve buna benzer iddialar ortaya atılıyor ve Atatürk’ün demokrasiye, liberalizme, yargı bağımsızlığına karşı olduğu, tek adam otoriter rejimini kurmak ve korumak için yargı dâhil her şeyi nasıl kendine bağladığı, Atatürk’ün kendi medyasını nasıl kurduğunu, Kürtlere özerklik vermek istediğini, vs. anlatıyor.

Aslında Taha Akyol’un kitabında yeni bir şey yok. Röportajdan anladığımız kadarıyla Taha Akyol, Atatürk hakkındaki yalan yanlış bütün karalamaları bir araya toplamış. Ancak Taha Akyol at gözlüğü yerine normal bir gözlük kullansaydı, gerçekleri tam olarak göremese bile en azından bazı şeylerin farkına varabilecekti belki de.


Mehmet  Altan’ın  “Kemalist”  olmasına  “az”  kaldı

“Siyaseten cami-kışla ikileminde Kemalizm’den rövanş almaya çalışan bir anlayış var. Kavramsal olarak Kemalist gençlikten dindar gençliğe geçiş özleminin beyanı da bunu ispatlıyor.”

“Devleti, iktidara yakın bürokratlar üzerinden ele geçirme sevdası var. Hâlbuki devlet ele geçtiği vakit devlet olmaktan çıkar. ‘Devleti ele geçiririz’ mantığı sonunda insanın kendisinin başının belaya girmesi için bir tuzaktır. Çünkü ele geçirilecek devlet görüntüsü altında başka bir örgütlenme var ise onu zaten bir başkası da zaman içinde ele geçirir ve sana karşı kullanır.”

“Kışla yerine camiyi koyup herkese ayar verecekseniz, temel hak ve özgürlükler ortadan kalkacaksa, temel hak ve özgürlükler temelinde değil de din, ırk, mezhep üzerinden ülkeyi şekillendirmeye kalkacaksak, bu toplumsal dinamikle de, bu dünyaya da uyuşmaz. Anadolu’yu çok geziyorum. Onlar da bilir ki bu totaliter ve otoriter zihniyetin bir zaman sonra çok ağır tepkisi gelir.”

Geçenlerde Vatan gazetesine röportaj veren çiçeği burnunda muhalif Mehmet Altan, yukarıdaki sözlerle eleştiriyor AKP’yi. İlginçtir, Mehmet Altan gibi kökten Atatürk karşıtı biri bile AKP’yi eleştirecek oldu mu Kemalizme sarılıyor. Kemalist gençlik yerine dindar gençlik yetiştiriyorlar diyor. Cami-kışla karşıtlığını ortaya koyuyor, AKP’nin gizli ajandasından bahsediyor. Kısacası daha iki hafta evveline kadar karşı çıktığı ne varsa, bugün AKP’yi onlarla vurmaya çalışıyor. Çünkü çöpe atılmış bir yandaş olarak AKP’nin ne mal olduğunu aslında en iyi o biliyor. Gerçi Mehmet Altan AKP’yi eleştirirken kendi deyimiyle Kemalistlerin argümanlarını kullanıyor ama biraz geriden takip ediyor. AKP’ye yönelik bir eleştiri olarak gizli ajandası olduğunu yıllar evvel söylüyorduk. E o kadar kusuru da olur elbet. Kendisi daha yeni muhalif oldu. Biraz zaman geçsin, günceli de yakalar elbet.


İdris  Naim  Şahin  diyalektik  öğretiyor

AKP’nin bu dönemki Bakanlar Kurulu bir âlem. Tayyip nereden buldu bu adamları bilinmez ama hepsi de birbirinden ilginç tipler. Aynı zamanda çok da şakacılar.

Bakanlar Kurulu üyelerinin arasında, görevi ve son zamanlarda gelişen olaylar nedeniyle medyada en çok boy gösteren isimlerden biri, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin. Kendisi Tayyip’in en eski yol arkadaşlarından olup, Tayyip İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıyken İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcılığı görevine atandı. Belediye’nin personel, idari, hukuki, sosyal ve kültürel hizmet birimlerinin yönetiminde bulundu.

Her neyse, Bakan Şahin, geçtiğimiz günlerde AKP Olağan Kongresi’nde yaptığı konuşmayla yine dikkat çekti. Malum, son zamanlarda KCK operasyonu dolayısıyla özgürlüklerin sınırlandığı birtakım çevreler tarafından dillendiriliyor.

İdris  Naim  Şahin’in  cevabı  ise  bu  sözde  “solcu”  güruhu  çileden  çıkartacak  cinsten :

Okumaya devam edin ‘Türk Yurdu’nda Geçen Hafta’

15
Şub
12

PATRİKHANE’NİN TÜZEL KİŞİLİK ve EKÜMENİK OLMA ÇABALARı

Son yıllarda Türkiye’nin başını çok ağrıtan bir husus var! Rum Patrikhanesi’nin tüzel kişiliği ile Ekümeniklik. Gerçi bu konular ile birlikte Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması da sık sık dillendiriliyor ama okulun açılması Ekümeniklik ve Patrikhane’nin tüzel kişilik kazanması hususlarının yanında önem olarak daha alt sıradadır. Rum Patrikhanesi’nin tüzel kişiliği yoktur ve bu Cumhuriyetin ilânından itibaren sürekli olarak ortaya atılan ya da Türkiye’den talep edilen, Rum Patrikhanesi’nin “Ekümenik” kabul edilmesi ile doğrudan ilişkilidir.

Patrikhane tüzel kişilik değildir ama Rum kilise vakıflarının hepsi birer tüzel kişiliktir. Bu bağlamda; söylendiği gibi cemaat mensupları ve vakıf malları ile akarları için resmi kurumlarca yürütülmek zorunda olan işlemlerin aksaması söz konusu değildir. Patrikhane Türkiye açısından dînî bir müessesedir ve Osmanlı dönemindeki cismani ya da idari yetkilere artık ihtiyacı yoktur. Cumhuriyet’in ilânından sonra yapılan düzenlemelerde de buna gerek duyulmamıştır. Cumhuriyet döneminde Patrikhane,  evvela coğrafi sınırlarında bulunduğu Eyüp Kaymakamlığı’na muhatap, sonraki yıllarda kurulan Fatih Kaymakamlığı’nın coğrafi hudutları içinde kalması nedeniyle de şu anda Fatih Kaymakamı’na muhataptır.
Patrikhane’nin tüzel kişiliğinin olmayışı “Ekümenik” yani evrensel (Cihansümül) olma meselesinin de en büyük engelidir. Çünkü Rum Patrikhanesi, Dünya’daki tüm Ortodoksların lideri olma iddiasındadır ancak bu iddia, tüm Ortodoks kiliselerce kabul görmez. Ortodoks dünyasında (Doğu Kilisesi), Katolik Kilisesi’nde (Batı Kilisesi) olduğu gibi Papa’nın ruhani reisliği gibi tek bir ruhani lidere tabi olma durumu bulunmaz. Katoliklikte, tek merkez, tek lider vardır ve Vatikan tüm Katoliklerin dini merkezidir. Bu gün bir Alman, dün bir Polonyalı, ileride bir başka ırktan papa seçilmesi bu nedenle mümkündür.
Batı Kilisesi “ümmetçi” bir davranış sergiler. Dinî öğretilerde ve faaliyetlerde ulusalcılık ve milliyetçilik ön planda değildir. Amaç olabildiğince insanı kendi kiliseleri çatısı altında sadece inanç yönünden toplamaktır ve bu da misyonerliğin temel felsefesini oluşturur.  Doğu Kilisesi’ndeki ise durum farklıdır. Çünkü burada ümmetçilik yoktur. Ulusalcılık ve milliyetçilik ön plandadır. Misyonerlik ve “Hıristiyanlaştırma” faaliyetleri de neredeyse yoktur. Bulgar, Rus gibi etnik tanımlamalarla adlandırılan patrikhanelerin başındaki dini lider de doğal olarak aynı ırktandır.  Patrikhane ya da başpiskoposluk sıfatlı Ortodoks kiliseleri bu bağlamda millidirler ve Rus Patrikhanesi, Bulgar Patrikhanesi, Sırbistan Patrikhanesi örneklerinde olduğu gibi kurumlarının adları bir ırkı işaret eder.
Ekümenik olmanın en büyük şartı bir Havari tarafından kurulmuş olmaktır. Bu vasfa sahip olan, üç Ekümenik Patrikhanenin (Roma, İskenderiye, Antakya) yetki ve sınırları M.S. 325 yılında İznik’te toplanan ilk Ekümenik Konsili’nde tespit ve tayin edilmiştir. Bu konsilin IV-V-VI ve VII. maddeleri Metropolit ve Metropolitlik merkezlerinin imtiyazlarına ilişkindir. Havariler tarafından kurulan ve bu yüzden Hıristiyanlık dünyasında “apostolik kabul edilen bu kiliselerden farklı olarak Konstantinopolis (İstanbul) Kilisesi apostolik bir kilise değildir. Nitekim Ortaçağ boyunca Roma Kilisesi, Batı dünyası üzerinde mutlak bir güce sahipken ve krallara taç giydirirken Bizans İmparatorluğu’nda durum farklıydı. Öncelikle İstanbul Patrikliği’nin gücü dinsel değil Bizans’ın siyasal gücünden geliyordu. Bizans ne kadar güçlü ise Patrikhane de o kadar güçlü idi. Bizans imparatorları “Sezaropapist bir yaklaşımla kilise üzerinde mutlak bir denetim kurarak kiliseyi siyasi amaçları doğrultusunda kullanmaktaydılar ve patrikler üzerinde çok fazla denetime sahiplerdi. Bizans tarihsel sürecinde, patrikler hep emir kuludur.
Fener Rum Patrikhanesi belki de en rahat dönemini Türkiye Cumhuriyeti tarihi esnasında yaşamış ve yaşamaktadır. Bu sürede patrik olanların neredeyse çoğu ömür boyu patriktir. Rum Patrikhanesi için “Devlet içinde Devlet(İmperium in imperia) olma durumu belki Osmanlı dönemi için söylenebilir. Patrikhane için söylenen “Eşitler Arasında Birinci(Primus inter Pares) sıfatlandırması, tamamen Bizans’ın siyasi olarak patrikliği kullanma durumundan ortaya çıkan bir tanımlamadır. Ancak bu iki eski söylemin yanı sıra Bizans döneminde kullanılan ve bir anlamda hadiseye bir açıklık getiren şu söylem göz ardı edilmektedir: “Patriksiz İmparatorluk olmaz” (İmperium sine Patriarcha non staret)
İstanbul’un Fethi ve Osmanlı yayılması ile birlikte Patrikhane bir anlamda gücünü yeniden toplamış ve ruhanî nüfuz bölgesini tekrar genişletmiştir. Bugün Türk tarihçileri Osmanlı hoşgörüsünü vurgulamak adına genelleme yanılgısına düşerek ancak 18. yüzyıl sonları ve 19. yüzyıl başlarında ortaya çıkan bir “Millet Sistemi” ve “Millet Başılığı” statüsünü Fatih dönemine bağlarlar. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul Patrikliğine Bizans dönemindeki haklarını ve itibarını iade etmiştir, ancak tarihî deliller patrik efendiye millet başı statüsü verildiğini ispat etmeye yeterli değildir. Nitekim bugüne kadar Osmanlı arşivlerinde bu tür bir belge bulunamamıştır. Patrikhanenin kendisi de bu yönde bir ferman ibraz edememektedir, ayrıca patriklere verilen fermanlarda da Osmanlı tebaası bütün Ortodoksları temsil ettiğini ima eden “Millet Başı” lafzı yoktur. 1870 tarihli Bulgar Eksarhlığı Fermanı ile de zaten dinî yetki alanı yarıya indirilmiştir.
Rum Patrikhanesi’nin en büyük iddiası kilisenin Havari (Aziz) Andreas tarafından kurulduğudur. Fakat tarihsel verilerde Aziz Andreas’ın bu topraklara geldiği hakkında bilgi bulunmamaktadır. Bu kilisenin ilk yüzyılda Andreas tarafından kurulmuş olması gerçek olsaydı, o zaman bir havari tarafından kurulan ve Ekümenikliği kabul edilen üç kilise arasında yer alması gerekirdi. Oysaki gerçek o zaman diliminde küçük bir kasaba olan “Bizantium”un sadece bir papazlık olduğu ve Heraklia (Marmara Ereğlisi) Metropolitliği’ne bağlı olduğu hakkında çok fazla kaynak vardır.
Mademki Havari Andreas bu kiliseyi kurdu, o zaman neden 325 İznik Konsili’nde patrikhane olarak yer almadığı da sorulmalıdır. Bu tespit aslında kendi kullandıkları sıfatla da doğrulanmaktadır. Zira kullandıkları san “Konstantinopolis Başpiskoposu ve Yeni Roma ile Ekümenik Patriği” şeklindedir. Evvelâ Konstantinopolis Başpiskoposu, sonra da Yeni Roma ile Ekümenik Patriği sanları sıralanmaktadır çünkü bunlar patrikhaneye Bizans imparatorları tarafından ve bir zaman diliminde tamamen siyasî amaçlarla verilmiştir.
Kısa bir tanımlamayla özetlersek: Fener Rum Patrikhanesi, Hıristiyanlık Tarihi’nde bir havari tarafından kurulmuş elçisel bir kilise, Apostolik bir kilise değildir…
15
Şub
12

Yunanistan’ın halinin ne güzel anlatmış

Yunanistan’ın  halini  en  iyi  ordan  gelenler  görür.  Ne  kadar  şımarık  olduklarını  biliyor onlar.
Nazan arkadaşım sağolsun arada beni mübadil konferanslarına götürür, aşina oldum ben de.
İşte son iletisi, biraz nokta virgül düzeltip okurlarımla paylaşmak istiyorum.

Bizim Mübadil torunlarından 5-6 yıl öncesi dedelerinin geldikleri yerleri ziyarete gidenler dönüşte Yunan halkının tembelliğinden, öğleden itibaren meyhanelerde içmeye başladıklarından, konuştukları Yunanlıların; “Biz çok zenginiz, Avrupa Birliği bize para verdi” dediklerinden bahsediyorlardı.

Avrupa, güvendirip bu tembel milleti iyice tembelliğe itti. Rodostaki Türkler kaçınca tarlada çalışacak insan kalmamıştı. Yunanlılar domates almak için Marmaris’e geliyormuş, diye duyuyorduk. Aynı şey Selanik çevresi için de söyleniyordu.

Bu  tembelliğin  bir  faturası  olacaktı  tabii .

Şimdi  binalara  saldırıyorlar,  yakıyor,  yıkıyorlar.  Ekranlarda gözlediğimiz manzaralar bana mübadil anneanemin onlar için söylediklerini hatırlatıyor: “Yaygaracı  kâfir” derdi Yunana. Tam yaygara hani. “Yaygaracı  kâfir  korkaktır” derdi.

Dırama Yunan işgaline girdikten sonra geceleri sabahlara kadar, Zito Kostantino, Zito Venizelos diye bağıran kıralcılarla Cumhuriyetçilerin sokak kavgalarını anlatırdı. Bu arada Dıramada bazı Türk ailelerin erkekleri kurşuna diziliyordu, kasten iftar saatlerinde. Çünkü Dırama’da direniş vadı. Bu ailelerin torunları şimdi Akhisar‘dadır.

Bunlar resmi tarihlerde yazılmaz. Yazılırsa Lozanda neleri kaybettiğimiz anlaşılır. Bırakın saklı kalsın. 24 Temmuzlarda zafer kutlansın ! Bu sözlü tarih kırıntıları ancak Yüzbaşı Fuat Balkan‘ın anıları okunduğu takdirde anlam kazanır.

Balkan Savaşının yüzüncü yılında, kurdurulan suni, kartondan devletçiklerin hali pek fena. Bulgar okumuşu kaçmış, ırgatlar AB de, tarlalar bomboş, köylerde insan kalmamış, Kırcaali hayalet şehre dönmüş. Gidenler anlatıyor. Bulgar, Jivkof dönemindeki assimilasyon politikası için özür beyan etti. Gidenleri geri çağırıyor, çünkü nüfusu eriyor. Bütün peynirci ustaları da çoktan Türkiyeye kaçmıştı zaten.

Yunana gelince; 2. Dünya savaşı sırasındaki açlık yine kapıda görünüyor gibi. Hemen gıda yardımı gönderelim, kargayı besleyelim, öyle gemi filan yetmez, bir transatlantik kiralamak lazım. Bu fırsat(!) kaçmaz. Hatta evlerimize misafir çağırıp besleyelim. Hatta o yetmez İmroz’la Bozcaada‘yı da verelim…
…….
Mübadil arkadaşıma ne ekleyebilirim, sağolsun…
Ben de kendimi biraz mübadil hissederim, çünkü Selanik doğumlu Aka Gündüz dedem aslen Rizeli olduğunu hiç unutmamıştı, babası Balkan şehidiydi, 1934 Ankara Milletvekili olduğunda da Rize’den Ankara’ya giden herkesin işine yardımcı olur, gençleri evinde okutur iş güç sahibi ederdi.

Her mübadil öyküsünde oralardan gelenler kurtardı bu memleketi diye onlara dua ederim.

Anadolu  birliğinden  kopan  milletler  acz içinde perişan olmuşlardır,  zaten  onları  eritip  yok  etmek  için  koparmışlardır  Ana vatandan.

Aklını  başına  alması  için  birilerine  ders  olsun  bu  hal.

Mahiye  MORGÜL

http://www.ilk-kursun.com/haber/95859




İstatistikler

  • 1,886,379 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Temmuz 2014
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Haz    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 37 takipçiye katılın