Archive Page 49

23
Şub
12

BİZ CEMAAT DEĞİLİZ..!!!

Fethullah Gülen Cemaatinin önemli yayın organlarından olan Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, “Cemaat değil Camia” adlı yazısında kendilerinin “Camia”olarak tanınması gerektiğini, gerekçelerini de maddeler halinde sıralayarak anlatmış…

“Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü” diye bir deyim vardır. Sebebi anlaşılmayan işler için kullanılır, bu da öyle. Cemaat gibi her adımını tartarak atan, sıkıştığında Vatikan’da ki Papa’dan- Amerika’da İstihbarat Örgütüne kadar danışabileceği çok sayıda dostu olan bir yapı, hangi hesapla adını değiştirmek istiyor? Ne oldu da çok iftihar edilen cemaatten, cemaatçilikten vazgeçilerek Camia’ya dönülmek isteniyor? Cemaat niçin kabuk değiştirmek istiyor?

Son 10 yıldır T.C Devletinin ve Hükümetinin yönetiminde neredeyse
“Koalisyon Ortağı” gibi rol alan, seçim zaferinin ardından Başbakanın canlı yayında teşekkürler ettiği Cemaatin bu atağını analiz etmeden önce Cemaat ile Camia arasındaki farkı bilmemiz gerekir…

Cemaat;
Bir imamın arkasında namaz kılan, inanç ve çıkar bağı ile birbirine bağlı, dinî niteliği olan insan topluluklarıdır.
Bunlarda “Hocaefendi” veya “Şeyh Hazretleri” denen ve her dediği tartışmasız olarak kabul edilen ve uygulanan, kerametleri kendilerinden menkul, kul olduklarını unutmuş önderler bulunur. Cemaatler arasında korkunç bir çekememezlik vardır. Birbirlerinden, diğerlerini öldürecek kadar nefret ederler. Cemaatler, özellikle son yıllarda dinî faaliyetlerinden fazla ticari faaliyetleriyle de kendilerinden söz ettirmektedirler. Cemaatler, Türkiye’de parasal rant olan her yere saldırmaktadırlar.
Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın bu konudaki iddialarını dikkatle okumak gerekir…

Camia;
Ortak değerlere inanmış insanların bir araya geldikleri topluluklardır. Camialarda, o topluluğa emek veren kahramanlar, liderler, karşılıksız o topluluğa gönül verenler ön plandadırlar.
Bunlarda, birbirini kayırma, güç kazanma, parasal kaynaklara el koyma operasyonları olmaz.
Birlikte gülünür, birlikte sevinilir, birlikte ağlanır ama, başka değerleri paylaşanlarla kıran kırana bir kavgaya girilmez. Aksine Camialar birbirine “hoşgörü” ile bakarlar. Beşiktaş Camiası- Galatasaray Camiası- Fenerbahçe Camiası- Karayolu Camiası- Trabzon Camiası gibi.
Camialar dinî değil, lâik topluluklardır…

Cemaatten, Camiaya geçmenin bazı nedenleri;
* Cemaatin mensuplarını ve cemaatin Milyarlarca Dolar tutarındaki servetini, yaşlanan ve hasta olan “Hocaefendi” sonrasına hazırlamak,
*Cemaat ve tarikatların en büyük açmazları şudur; Hıristiyanlıkta bulunan “Ruhban Sınıfı”, İslam’da asla yoktur. İslam’da Allah ile Kul arasına kimse giremez. Hz Peygamber dahi, Allah tarafından sadece “Tebliğ” ile görevlendirilmiştir. Kendilerini Kilisenin Ruhban Sınıfı yerine koyup, kutsal dinimiz İslam’ı, güç-para-siyaset aracı olarak kullananlar günah işlediklerinin farkındadırlar. Bu yüzden bu kişiler “Hac İbadetini” yerine getiremezler.
Bunlar Suudi Arabistan’da yakalanırlarsa kafaları derhal kesilecektir.
Değişim isteğinin dinî yönü budur.
*Cemaatin esası “gizliliktir”. Yapılanmasını tamamlayıncaya kadar “İllegal” kalarak buna uygun davranırlar. Yapılanmasını tamamladıktan sonra “legal” hale gelmek isteyeceklerdir.
Cemaat, Bankalarıyla, Finans Kuruluşlarıyla, Faktöring Şirketleriyle, Medya Kuruluşlarıyla, Eğitim Kurumlarıyla ve diğer ülkelerdeki yatırımlarıyla, dev bir holding haline gelmiştir.
Hocaefendi’den sonra böylesine büyük bir ticari varlığı, “gizlilik” ilkesiyle yürütmek mümkün olmayacaktır. Gizlilik devam ederse, herkes birbirine girecektir. Bunu gören cemaat önderi, legalleşmek istemektedir.
*Yürürlükte olan Anayasamızın 174. Maddesine ve ilgili kanunlara göre Cemaat-Tarikat-Tekke –Zaviye gibi gizlilik içeren dinî kuruluşlar yasaklanmıştır.
AKP Hükümetinin göz yumması sebebiyle bunlar bugün için açık olarak faaliyettedirler. Yarın; Milli hassasiyetleri olan, Ulus Devlet ve Cumhuriyetimizin kuruluş değerlerine saygılı bir hükümet geldiğinde bunlar, serbestçe çalışamayacaklarını gayet iyi bilirler.
Bu yüzden “Camia” adında çalışmalarına devam etmek istemektedirler.
*Cemaat bu kararını, dışarıda hazırlanan bir taktik gereği almıştır.

Ne yapılırsa yapılsın, adı ne konursa konsun, Demokratik Hukuk devletinde, Cemaat ve Tarikat olmaz, gizlilik hiç olmaz. Cemaatin yazarlarının “demokrasi” adına bu yanlışlığı yıllardır sistemli ve bilinçli bir şekilde işlemeleri, insanların kafalarını karıştırmıştır. En ufak bir derneği bile denetleyen devletin, milyarlarca dolarlık kaynakların gizli olarak elde edilmesine ve bu servetin ekonomiye ve siyasete yön vermesine izin vermesi akıl alır gibi değildir.
Demokratik rejimlerde esas olan açıklık ve şeffaflıktır.
Cemaat, öncelikle mal varlığının ve Amerika’da yüz dönümden büyük bir çiftlikte çok sayıda adamıyla yıllardır lüks içinde yaşayan Hocasının bu harcamalarının kaynağının nereden geldiğini, Türk Milletine açıklamak zorundadır.

Yazıyı bağlayalım;
Yavru deve, annesine sormuş; “Bizim ayaklarımız niçin üç tırnaklı anne?
-“Çölde yürürken ayaklarımız kuma batmasın diye.
Yavru deve; “Bizim sırtımızda neden hörgüçler var?
-“Çölde susuzluk çekmeyelim diye.
Yavru deve; “Peki o zaman, hayvanat bahçesinde ne işimiz var anne?

Rejimin adı; Demokratik Parlamenter Cumhuriyet ise, Devletin yapısı; Lâik-Sosyal bir Hukuk Devleti ise, cemaatin-tarikatın ne işi var?
Yoksa rejim değişti de, biz mi fark etmedik?…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle  /  23 Şubat 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/96599

23
Şub
12

Halkı korumanın tek yolu, ulusal politikalardır

Finans Kapital, kafaları o kadar yıkadı ki ekonomide ulusal politikalar sanki ülkenin içe kapanması, demokrasiye ve devrimlere direnmesi gibi anons ediliyor.

Gerçekte  ise,  ABD, Çin, Almanya ve Hindistan  da  ulusal  politikalar  uyguluyor.

Ulusal politikalar, bir milletin sıcak para ve spekülatif sermaye tarafından soyulmasını önler. Bu anlamda gelişmekte olan ülkelerin kalkınmasında ulusal iktisat politikaları kaçınılmazdır.

Birçok gelişmekte olan ülke, küresel süreçte cari fazla verdi. Bazıları da bizim gibi cari açık verdi. Eğer bir ülke cari açığı yatırım yapmak için veriyorsa, bu açığın bir önemi olmaz. Ancak biz hem açık verdik, hem de yatırım yapmadık. Yatırım mallarının ithalat içindeki payı yüzde 13’te kaldı.

Atatürk, TBMM kurulmadan önce, Türkiye’nin Milli Siyaset (ulusal politika) uygulaması gerektiğini söylüyor.

Bugün küreselleşme sürecinde Türkiye’nin geldiği nokta, bu sözün ne kadar gerekli olduğunu gösteriyor.

Aslında,   Türkiye   dünyada   küreselleşme   sürecinde   ulusalcı  politika   uygulamayan 

hemen   hemen   tek   ülkedir…

Bu    nedenle    de    en    zararlı    çıkan    ülke    yine    Türkiye’dir.

Biz   dünyada,   GSYH’ya   oran   olarak   en   yüksek  

dış   cari   işlemler   açığı   veren   ülkeyiz..!!!

( Ve   aslında   tek   ve   en   önemli   gündem   bu   olmalıdır..!!!    Bunun   çaresine  

bakmak    yerine,   kıçı    kırık    siktirboktan    gündemlerle    milletin    kafasını    sikmek  

değil,    a.q.larım..!!!)    

Türkiye  ekonomisi  IMF  reçeteleri  ile  hem  dünyanın  en  kırılgan  ekonomisi  oldu,  hem  de  en  çok  cari  açık  vererek  kan  kaybeden  ekonomisi  oldu.

G-20’ler  içinde  kredi  notu  en  düşük  olan  ülkeyiz.

Ulusal  politikalar,  küreselleşmeye  karşı  politikalar  değildir.

Sorun  küreselleşmenin  getirdiği  sömürü  düzeninden  ülkeyi  kurtarmaktır.

Başka  bir  açıdan  bakarsak  küreselleşme,  bir  ülkenin  imkanlarını  dünyaya  peşkeş  çekmek  değildir.

Bu  nedenledir  ki  ABD  de  cari  açık  veriyor.

Ancak  ABD,  ulusalcı  politikalar  uygulayarak,  bu  süreçten kârlı  çıkıyor.

ABD ;   faiz  ayarlamaları,  kotalar,  milli  parası  doların  değer  kaybetmesi  gibi  ekonomik  önlemlerle,  ulusalcı  politikalar  uyguluyor.

Söz   gelimi,   dünyada   ekonomik   “büyüme”   için   Çin   örneği   veriliyor…

Oysa :

Gerçek   şu    ki,   1,5 milyarlık   Çin   halkı   aslında   

Amerikan    halkının    refahı    için    çalışıyor…

Bu   kadar   basit..!!!

Bu    nasıl    mı   oluyor :

Çin  işçisi  ayda  150 – 200dolar  işçilik  ücreti  alarak,  ucuz  mal  üretiyor..

Bu  malı  ABD  halkına  satıyor..

Ucuz  olduğu  için  daha  çok  mal  tüketerek  ABD  halkının  refahı  artıyor.

ABD  bu  malları  ve  hizmetleri  kendi  parası,  dolarla  satın  alıyor.

Çin  ise  aynı  dolarları  geri  vererek,  sanayileşmiş  ülke  işçilerinin  ayda  3000 – 4000  dolar  ücret  alarak  ürettikleri  mallara  harcıyor.

Kaldı  ki  Çin’de üretim  yapan  firmaların  çoğu  uluslararası  sermayeye  ait  firmalardır.

Bunlar  da  kazançlarını  dışarıya  transfer  ediyorlar.

Yetmedi, Çin, ABD’den cari işlemler fazlası olarak aldığı dolarları da ya kendi merkez bankasında tutuyor, ya da bu dolarları yeniden ABD hazine bonosuna yatırıyor, ABD’nin cari açığını finanse etmiş oluyor.

ABD  hazine  bonolarından  aldığı  çok  düşük  faizi  de  yine  dolar  olarak  alıyor.

Üstelik  Çin’deki  bu  yüksek  rezervler,  doların  değeri  düştükçe  eriyor.

Çin de yuanın değerini, dolar karşısında artırmadığı için cari fazla veriyor.

Bu anlamda Çin’in üstüne gidilmesine rağmen Çin, ulusal çıkarlarını korumak için milli parasının değerini artırmıyor.

Bizde  ise  Merkez  Bankası  Başkanı  TL’nin  değerini  artıracağını  söylüyor.

Özet   olarak ; 

Küreselleşmede,  fırsatçı  ve  spekülatif  sermayenin  doymak  bilmeyen  iştahı  ve  bunların  paralı  askerleri  ulusalcılığı  tu  kaka  gösteriyor.

Esfender  KORKMAZ

YENİÇAĞ

23
Şub
12

YURTSEVER, AYDıN, CUMHURİYETİN SAHİBİ TÜRK HALKıNA ÇAĞRı

ERGENEKON,  BALYOZ,  İNTERNET  ANDICI,  ODA  TV,  HOPA  ve  benzeri  temelsiz  davalarla,  Özel  Yetkili  Mahkemelerce ;  milletvekili,  siyasetçi,  gazeteci,  yazar,  asker,  avukat,  öğrenci,  işçi,   yüzlerce  aydın  tutuklanmıştır.
Tutukluluk  süreleri  dünyada  eşi  görülmemiş  bir  şekilde  uzatılarak  yargısız    infaza  dönüşmüştür.
Uygulama,  ülkemiz  için  yüzkarası  ve  insanlık  suçudur.

Bu  duruma  tepki  gösterilmesi  amacıyla

VARDİYA  BİZDE  PLATFORMU  ANKARA  GRUBU  tarafından  Demokratik  Kitle  Örgütleriyle  ile  birlikte  gerçekleştirilen

“ÖZEL  YETKİLİ  MAHKEMELER  KALDIRILSIN,   YURTSEVERLER  SERBEST  BIRAKILSIN..!!!”

imza  kampanyasında  toplanan  yaklaşık  15  bin  imza;

23  Şubat  2012,   Saat  14.00’de

Milli Egemenlik Parkı’nda (TBMM’nin Çankaya tarafındaki kapısı yanında),
Mağdurların konuşmaları ve bir tutuklu yakınının okuyacağı basın  açıklamasından sonra,
Davalarla ilgilenen milletvekillerine ve Meclis Başkanlığına elden teslim edilecektir.
Toplantı ve imza teslim etkinliğine tüm duyarlı yurttaşlarımızı bayraklarıyla bekliyoruz.

İŞTE   DESTEK   VEREN   DEMOKRATİK   KİTLE   ÖRGÜTLERİMİZ :

1.  ALTI  NOKTA  KÖRLER  DERNEĞİ

2.  ANKARA  BAROSU

3.  ATATÜRKÇÜ  DÜŞÜNCE  DERNEĞİ

4.  BAĞIMSIZ  CUMHURİYET  PARTİSİ

5.  BATIKENT  BİRLİKTELİĞİ

6.  BİLİM  VE  ÜTOPYA  KOOPERATİFİ

7.  CUMHURİYET  HALK  PARTİSİ

8.  CUMHURİYET  KADINLARI  DERNEĞİ

9.  CUMHURİYET  OKURLARI  –  ANKARA

10.  ÇAYYOLU  PLATFORMU

11.  DOĞA  KÜLTÜRÜ  DERNEĞİ

12.  HACI  BEKTAŞ  VELİ  KÜLTÜR  DERNEĞİ

13.  HARP  OKULLARI  DEVRE  VAKIF  VE  DERNEKLERİ

14.  İŞÇİ  PARTİSİ

15.  MÜLKİYELİLER  BİRLİĞİ

16.  PİR  SULTAN  ABDAL  KÜLTÜR  DERNEĞİ

17.  SOSYAL  DEMOKRASİ  DERNEĞİ

18.  TÜRK  HUKUK  KURUMU

19.  TÜRKİYE  EMEKLİ  SUBAYLAR  DERNEĞİ

20.  TÜRKİYE  GENÇLİK  BİRLİĞİ

21.  TÜRKİYE  KIZ  İZCİLER  DERNEĞİ

22.  TÜRKMEN  DANIŞMA  MECLİSİ

23.  TOPLUMSAL  DAYANIŞMA  GÖNÜLLÜLERİ  DERNEĞİ

24.  OZAN  DER

25.  PARLAMENTO  MUHABİRLERİ  DERNEĞİ

26.  ULUSAL  EĞİTİM  DERNEĞİ

27.  ULUSAL  GÖNÜLLÜLERİ

28.  VARDİYA  BİZDE /  PLATFORMU

29.  YENİ  PARTİ

30.  68’LİLER  BİRLİĞİ  VAKFI

22
Şub
12

Anadil Bahane, Bölücülük Şahane…

Lord Curzon, Lozan görüşmeleri devam ederken Ermenistan ve Kürdistan için direnmiş ve İsmet Paşa’ya şu  tehdidi  savurmuştur :

“Ben  onlara  (Kürtlere)  alfabe  verdiğim  gün  görürsünüz…”

Kürtlere  alfabe  vermek  ve / veya  onlar  için  oluşturmak…   Neden ?

Gel  zaman  git  zaman…

Lozan ne kelime, tarih boyunca emperyalizmin izlediği siyasetin hiç değişmediğinin kanıtıdır bu sözler. Batının değişmeyen ve adeta sabitleşen planı…

TRT 6 (şeş), Anadilde eğitim dayatması, üniversitelerde açılan Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümleri…

“Fare  geçer  yol  olur”  diye  bir  söz  vardır.

İktidarın attığı bu adımdan (Kürt Açılımından)  güç alan  1921 yılında V. İ. Lenin’in armağanıyla alfabelerine kavuşan Çerkezler kendi ana dillerinin peşine düşerek bölücülüğe alet olduklarının farkında mıdırlar acaba ?    Dedikten sonra olan bitene beraberce göz atalım.

Çerkezler  Anadil  Talebi  İçin  Yürüdü…

12 Mart 2011 tarihinden başlayarak “Bu ülke için canımızı verirken Türkçe bilmiyorduk, şimdi anadilimizi bilmiyoruz” çağrısı ile bir araya gelen Çerkezler tarafından yeni oluşturulan toplumsal-politik hareket “Çerkez Hakları İnisiyatifi” tarafından Ankara, İstanbul ve Bursa’da mitingler yapılmıştır.

Bu mitinglerde yapılan açıklamalarda, “Türkiye Cumhuriyeti yönetimi ve kamuoyuna Çerkez halklarının öncelikli sorunları olan anadili öğretim ve eğitimi ile 24 saatlik radyo-TV yayınlarının devlet eliyle yapılması” istenmiş, şu sloganları içeren pankartlar kullanılmıştır.

*Asimilasyon İnsanlık Suçudur!
*Çerkezce Konuşmakla Vatan Bölünmez!
*Anadili Eğitimi İstiyoruz!
*Kapatılan Çerkez Okulları Açılsın!
*Diller Bahçesinde Her Çiçek Özgür Açsın!
*Dilimiz Onurumuzdur!
*Çocuklarım Çerkezce Konuşsun İstiyorum!
*Dilimizin Yaşaması İçin Pozitif Ayırımcılık İstiyoruz!
*Anadili Anamızın Ak Sütü!’
Mitinglerde atılan ortak sloganlar ise şunlardır.
‘*Anadolu Daha Kaç Dile Mezar Olacak?
*Babam Anadilini, Torununa İletilmek Üzere, Bana Emanet Etti!
*Çerkezce Eğitim İstiyoruz!
*Her zaman her yerde, Anadilim Çerkezce!
*Anadil Eğitimi İstiyoruz!
*Anadilim Onurum, Savaşırım Korurum!
*Yaşasın Demokrasi Mücadelemiz”

Habere yazılan bir yorum…

“Ben de ırk olarak baktığınızda yarı Türk yarı Arnavut’um, ama kendime TÜRK diyorum, çünkü Osmanlı’dan bakiye kalan bu devletin milletinin toplamına Türk denir. Bu ırki bir tanım değil, bir aidiyet ifadesidir. Kimsenin, kimsenin kökeni ile sorunu yok/olmamalı, yani Kürt kökenli TÜRK olunabilir, Çerkez kökenli TÜRK de olunabilir, ama bu ülkede yaşayacaksan önce üst kimlik olarak TÜRK olmayı kabul edeceksin. Adam Amerika’da İtalyanca da konuşuyor, ama İtalyan kökenli AMERIKALIYIM diyor, İtalyan’ım demiyor. Yoksa adama “Git İtalya’da, Kuzey Irak’ta, ya da Kafkasya’da yaşa arkadaş” derler. Bu yürüyüşteki gibi küstahça sloganlar atarsan, ‘nereye ait hissediyorsan oraya defol git’ dediler mi alınma. Ayrıca ben MHP’li falan değilim, sadece artik kabak tadı vermeye başladı diyen bir vatandaşım…”

Yorum doğrudur ancak, kullanılan “üst kimlik” ifadesinin Türkiye’yi “üst kimlik, alt kimlik” açmazına alarak bölmek isteyen emperyalizme ve işbirlikçilere çanak tutmaktan başka yararı olmadığını söylemeliyim. Ulus devlette tek kimlik olur, örneğin Fransa’da Fransız, Amerika’da Amerikan, Türkiye’de Türk kimliği… Hangi etnik kökenden gelinirse gelsin kimlin tektir.

19 Nisan 2011’de İstanbul’daki yürüyüşün ardından yapılan konuşmalarda şunlar söylenmiştir.

Çerkez Halkları İnisiyatifi (ÇHİ) Sözcüsü Meretuko Kenan Kaplan, Anayasa’nın 42. Maddesinde yer alan anadilde eğitimin önündeki engellerin kaldırılması gerektiğini belirterek Çerkezlerin de anadilde eğitim almalarının önünün açılmasını istemiş, “Öncelikle 12 Eylül anayasasının değiştirilmesini, buna bağlı olarak mevcut vatandaşlık tanımının yürürlükten kaldırılmasını istiyoruz. Okul öncesi ve okul döneminde anadilimizde seçmeli eğitim müfredatının konulmasını istiyoruz. Bilinsin ki kimseden bir şey lütfetmiyoruz. Evrensel insan hakları çerçevesinde ne istediğimizi biliyoruz ve başımız dik bir şekilde bunları istiyoruz” demiştir.

Mitingde, Adnan Dalkılıç Adigece, Erol Kılıç Abazaca, Ahmet Çerkezoğlu Asetince basın açıklamaları okumuştur. Ayrıca, Nalçik İnsan Hakları Derneği Başkanı Hatajuko Valeri de bir konuşma yaparak Türkiye’de yaşayan Çerkezlerin haklarını aramalarına sonuna kadar destek olacaklarını söylemiştir.

Mitingde ÇHİ Sözcüsü Habraçu Murat Özden de bir konuşma yaparak bundan sonra Çerkezlerin meydanlarda olacaklarını söylemiştir.

Sanatçılar Kube Nurdan Fidan, Tahagalegova Stewlana ile İslamey Halk Dansları Topluluğu (Kafkaslardaki Kabardey Çerkezlerinin kurduğu müzik ve folklor topluluğu) Solisti Qumuq Şamsudin de konser vermiştir.
Meraklısı için parantez… Meretuko Çerkezlerde bir sülale ismidir.

14 Şubat 2012 tarihinde Lazlar ve Çerkezler anadil hakkı için toplanmışlar, Türkiye’deki tüm etnik gruplardan temsilcilerin yer aldığı konferanstan çarpıcı öneriler çıkmıştır:

1-Anadilde eğitim anayasal güvence altına alınmalı.
2- İlkokul’da ‘Andımız’ okutulmamalı.
3- Diyanet kaldırılmalı.

Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) ve Laz Kültür Derneği tarafından Ocak ayında başlatılan ve 4. kez düzenlenen, “Türkiye’de kültürel farklılıkların korunması, yaşatılması ve toplumda farklı kültürlere yönelik ayrımcılığın önlenmesinde temel problemler ve çözümleri” konulu konferansları Bolu’da yapılan toplantıyla sona ermiştir.

Laz
 ve Çerkezlerin ağırlığını oluşturduğu, yaklaşık 60 kişinin katıldığı toplantıya Ermeni, Süryani, Kürt ve Zazalar başta olmak üzere diğer topluluklar da temsilciler düzeyinde katılarak raporlar sunmuştur. Akşam Gazetesi’nin haberine göre, grup raporlarında tespit edilen bazı sorunlar ve çözüm önerileri şöyledir:

Sorun: Osmanlı Devleti’nde I. Dünya ve Kurtuluş Savaşları sürecinde gayrimüslim vatandaşların tasfiye edilmesi.

Çözüm: Gayrimüslim nesillerinden dileyenlere Türkiye vatandaşlığı ve çifte vatandaşlık hakkı tanınmalı.

Sorun:
 Ulus devletin tek tip insan yetiştirmeye dönük otoriter, yabancı düşmanı, farklılıkları tehdit olarak resmeden, çok kültürlülükten ve demokratik çoğulculuktan uzak eğitim sistemi.

Çözüm: Eğitim öğretim sistemindeki Türklüğe ve Sünni Müslümanlığa vurgu yapan, ‘milli eğitim’ müfredatı yeniden organize edilmeli. Etnik grupların kültür ve medeniyete yaptığı katkı ortaya konmalı. ‘Andımız’ gibi, eğitim ve öğretimin resmi ideolojinin tekrarına ve ezberine dayalı otoriter uygulama ve içerikleri tasfiye edilmeli.

Sorun: Ulus devletin resmi ideolojisi olarak Kemalizm; devletin baskı aygıtlarının yanı sıra ideolojik aygıtlarının (Milli Eğitim, üniversiteler, askerlik, Diyanet İşleri vb) etkisi.

Çözüm: İdeolojik içeriğinden arındırılmış yeni bir anayasanın hazırlanması; kamu kurumlarının her tür ideolojiye, dine ve kimliğe tarafsız kurumlar olarak işlemesi sağlanmalı.

Sorun: 
Ulus devletin kuruluş süreci ve sonrasında yaşanan tarihsel travmalarla hâlâ yüzleşilmemiş olması.

Çözüm:
 1915 Ermeni Tehciri, 1922 Gönen-Manyas Çerkez Sürgünü, 1934 Trakya Pogrumu, 1937-38 Dersim Katliamı, 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955 pogromu, 1978 Maraş ve 1980 Çorum Katliamları, 1993 Sivas Katliamı ve benzeri devletin neden olduğu travmalarla ve tarihsel gerçeklerle yüzleşmesi ve özür dilemesi zararların tazmini elzemdir.

Bu metnin adeta bir manifesto olduğunu söylememize gerek var mıdır? Sırada Özerklik talebi vardır artık.

“DERTLERİMİZ  AYNI”

Vacit Kadıoğlu (Kafkas Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı): Toplantıdan çıkan sonuçlar toplumun çok değişik kesimlerinden insanların düşünceleri. İlk etapta toplum tarafından kabul edilmesi kolay olmayacaktır. Ancak, bunlar çalışma gruplarının aldığı kararlar. Tartışılan şeylerdir.

Mehmet Ali Beşli (Laz Kültür Derneği Başkanı): Aynı dertlerden muzdarip bir örgütle bir araya gelmek bizi mutlu ediyor.  Beyin fırtınası yapılmış olması, sorunların belirlenip, ortak bir akılla çözüm önerilerinin üretilmesi çok önemli. Bu toplantı belki önümüzdeki dönemde bir yol haritası belirlememize yarıyor.

Turan Sarıtemur (Kürt Aydınları Platformu Sözcüsü): Türkiye’deki tüm etnik ve dinsel azınlıkların tüm sorunlarının kaynağının ulus devlet anlayışı olduğunu gördüm.
20 Şubat 2012 tarihli haberde Bursa’da yaşayan Çerkezler ve Çerkez Kültür Derneği üyeleri, anadilde eğitim istedikleri belirtilmiştir.

50 kişilik grup “Anadilini öğren kültürüne sahip çık”, “O sizi dinliyor, anadilinizi konuşun” yazan pankartlar taşımıştır.

Grup adına konuşan Çerkez Kültür Derneği Başkanı Filiz Çelik, 21 Şubat’ın “Dünya Anadil Günü” olduğunu hatırlatarak, “Yok olmakta olan bir dilin son sahipleri olarak pozitif ayrımcılık istiyoruz. 147 yıldır Anadolu’da yaşıyoruz. 147 yıl boyunca bu ülkenin tarlasında çiftçi, fabrikasında işçi olduk, savaşlarında öldük. Bu topraklar için ölürken Türkçe bilmiyorduk. Şimdi anadilimizi bilmiyoruz” diye konuşmuştur.
Bütün bu hazırlıklar Türkiye’yi, devrimle kurulan ulus devleti etnik temelde bölerek parçalamanın ön adımlarıdır.

Ancak bu parçalama için anayasanın yeniden yazılması ve özellikle de değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek ilk üç maddenin silinmesi gerekmektedir. 2012 yılında yapılacağı öngörülen bir anayasa referandumda, etnik kökene hitap eden bu kartlar kullanılarak “Evet” oyunun oranının yüksek çıkması sağlamaktır.

Bazı gazetelerde iç sayfalarda yer bulabilen bu haberler hangi televizyon kanalında gösterilmektedir? Zor dostum, zor… O malum TV kanallar şike tertibi, MİT ve KCK vb gündemlerle yaşananları milletten saklamaya perde olmaktadırlar. Diziler, izdivaç programları, yarışmalar ve yemek tarifleriyle millete narkoz vermeye devam etmektedirler.

İnternet taraması yaptığınızda ise http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=112152&page=1,http://eu.kurdistan-post.eu/guncel/2157-gerkezler-de-anadilde-editim-dstedi.html vb kanalların adeta davul zurna ile bu haberleri kullandıkları görülmektedir. Bir diğer deyişle ne kadar bölücü ve gerici kanal varsa bu haberleri şenlik havasında vermektedir.

Yapılan konuşmalara bakıldığında hedefin ulus devlet olduğu rahatlıkla görülecektir. Anadil işin bahanesidir… Amerika’da İspanyolca anadilde eğitim için herhangi bir eylem yapıldığı duyulmuş mudur? Her etnik yapı kendi dilini konuşur ana hepsinin ortak dili İngilizcedir. Ve hepsi anaokulundan, liseye ABD’nin andını okurlar. Hiçbirinin aklına “Andımız kaldırılsın…” sloganlı bir eylem gelmez. Çünkü onlar Amerika Devleti’nin yurttaşı ve Amerikan milletinin bölünmez bir parçasıdır.

Günümüz Türkiye’sinde ise emperyalizmin rahle-i tedrisindeki karşıdevrim ile Kemalist Devrim arasında yaşanan çatışma tepe noktasına varmıştır. Bu çelişme uzlaşmaz bir çelişme olup ancak ve ancak Kemalist devrim için her türlü etnik, dini, siyasi ayrılığı öteleyerek milleti tek çatı altında birleştirmekten geçmektedir.

Her  derdin  şifası  Kemalist  Devrim’dir…

Duyanlar  duymayanlara  söylesin…

Ama  aşağıda  okuyacağınız  satırlar  gelinen  noktanın  vahametini  anlamada  yeterli  iki  örnektir.

Okumaya devam edin ‘Anadil Bahane, Bölücülük Şahane…’

21
Şub
12

BULDUM BULDUM

( Zekeriya  Beyaz  sağolsun )

Daha önceki iktidarları da yererdik, beğenmezdik, eleştirirdik ama bu iktidar gelinceye kadar, sözlerin yetersiz kaldığı, ne söylense bir eksik kaldığı böyle kötü bir dönemi anımsamıyorum.

Siz  biliyor  musunuz ?

Hiç  mi  iyi  bir  şey  yapmamışlar ?

Neden  tek  bir  olumlu  işlerini  bulamıyorum  bunların ?

Yaptıklarını  düşman  ordusu  olsa  yapmaz  diyordum  ama  nedenini  bulup  çıkaramıyordum.

İnsan ne olursa olsun, atası dedesi nerden gelirse gelsin, atası dedesi ne suçu işlerse işlesin, bu suçundan ne cezası alırsa alsın, söz konusu vatansa kin tutulamaz, kan davası güdülemez değil mi? derdim.

Bunlar  neden  başkalar ?

Neden  bu  öfke,  bu  kin,  bu  nefret,  neden ?     derdim.

Ülkemizin kurucu iradesine, kurucusuna neden böyle dört koldan saldırı, neden böyle düşmanlık? diye sorardım.

Neden   vatanı   satarken   acımıyorlar ?

Neden kurumlarımızı gâvurun malı gibi yağmalatırken, hem de çoğu kez gâvura yağmalatırken içleri yanmıyor ?

Dağlarımızı altın arayan küresel çetelere zehirletmeyi nasıl içleri götürüyor?

Sularımızın HES’lerle kurutulmasına, yağmalanmasına nasıl razı geliyorlar?

Halkına genetiği değiştirilmiş gıdaları nasıl lâyık görüyorlar?

GDO’lu tohumlarla yapılan tarımla ülke toprağının bozulmasına ve girişine izin verilen zararlı GDO’lu ithal gıdalarla, halkın genetik yapısıyla oynanmasına, hastalanmasına, üremelerinin engellenmesine kadar giden bir sürü tehlikeyle karşı karşıya olunmasına nasıl gözlerini kapıyorlar?

Sağlığı ticari bir araç olarak , hastayı müşteri gibi görmeleri nasıl mümkün oluyor?

Habire karayolu, köprü, yüksek beton binalar yani tabutluk gibi evleri niye yapıyorlar? Veya yapmak istiyorlar? Niye bu karayolu yapımına sevdalılar? Bu yolla hem diğer ulaşım yollarının (deniz- demir), halka yararlı olacak ucuz ve sağlıklı ulaşımın yolu kapanıyor, hem büyük paralar mı kazanıyorlar? Niye halk yararına değil de para kokusuna hizmet?

Tren yollarını trenler işlerken , trenler çalışırken tamir edip halkı zarara sokmamak, ülkelerin savaşta ve barışta, bir felâkette en önemli hayati ulaşımı olan tren ulaşımını kesmemek varken, niye çeşitli bahanelerle bu ulaşımı kökten kesiyorlar?

Haydarpaşa Garı İstanbul’un Türk tarihi değil mi? Niye tarihimizi, anılarımızı elimizden alıyorlar?

Niye tarihi okullarımızı, okulları kent dışına taşıma bahanesiyle bizden koparıyorlar?

Tarihi binalara niye düşmanlar?   Niye bunları ya otele, ya alışveriş yerine çeviriyor, içlerini boşaltıp hayalet yapıyorlar ?

İktidara geldiklerinde ilk işleri İstanbul’dan Karadenizin ta ucuna kadar giden, tarifeli vapur seferlerini kaldırmak olmadı mıydı? Bu, araba, yük ve en önemlisi insanımızı taşıyan vapurlar haraç mezat satılmadı mıydı? Nedendi bu acele? Neden ilk işleri buranın gemi seferlerini yoketmekti? Deniz yolunu kapatmaktı?

Elin, eli yüzü kanlı küreselcilerinin, bölgenin haritasını değiştireceğiz, yeniden çizeceğiz dedikleri, ülkemizi bölmeye niyet etmiş BOP’a karşı olmak yerine, neden BOP’un eşbaşkanı oldular? Bu işbirliği nedendi?

PKK adlı on binlerce insanımızın ölümüne neden olmuş, on bine yakın askerimizin kanına girmiş, pusu kurarak, saldırarak, bomba koyarak can almış, devletine isyan etmiş, başkaldırmış bir kanlı çetenin üyeleriyle bunların bu gizli görüşmeleri, “PKK görevini yapıyor”, gibi terör örgütünü muhatap kabul eden, onları bir kurummuş gibi gören sözleri ne içindir?

Terör örgütü bile birbirleriyle Türkçe konuşup anlaşırken, başka ortak bir dilleri olmamışken, olamazken, ulusumuzun, Türkçeye eş, aynı değerde, önemde, güçte, konumda, ortak bir dili daha varmış gibi, bir küçük bölgede konuşulan bir yerel ağızdan dil yaratmak çabaları nedendir? Kime hizmet etmek için? Ne için? Neye gerekli bir dil daha bulmak?

Bir bakanın gittiği bir yerde bu yerel ağızla devlet görevlisi tarafından karşılanması neden?

İngilizceyle, dilimizi boğdurmaya kalkışmaları ne için? Amerikanca eğitim veren, Amerikan okullarının temsilcisi olan, bizden o kültüre köle yetiştirmeyi amaçlayan Fethullah okullarının önünü açmak, bu okulların reklâmını yapmak neden?

Devletinin eğitiminden eğitimin millîsini atar mı hiçbir devlet? Eğitim milletsiz olur mu?

Milleti olmayan bir devlet olur mu?

Milleti olmayan, tek ve bütün olmayan bir devleti bizim coğrafyamızda barındırırlar mı?

Devletinin televizyonunda, uyuz bir maçı bile İngilizce diliyle anlattırır mı bir kurumun yöneticileri?

Atasına küfrettirir mi, küfür serbest olsun diye Atasını koruma yasasını kaldırmaya bile kalkışır mı bir devletin yöneticileri?

Bir devlet, kendi dilini bırakıp başka ağızları öne çıkarır mı? Bu ağızlara 24 saat yayın hakkı, alt yazısız, sınırsız özgür yayın tanır mı? Devleti yönetenler bunu neden yaptırırlar? Yaparlarken yürekleri sızlamaz, korkmazlar, hiç mi çekinmezler?

Kendi diline, bir ırkın diliymiş, bir köken diliymiş, böyle onlarca köken dilinden biriymiş muamelesi yapabilir mi, yaptırır mı gerçek devlet adamları?

Anıtkabir’e kadar dikebilirler mi gözlerini kötülük odakları, arsızlaşan yöneticiler?

Memurlarını sözleşmeli yapar, hepsini kendine kul köle eder mi bir yönetim? İşçisini sendikasız bırakır mı?

Çiftçisini yabancı bankalara borçlandırır mı, tarlasını tapanını sattırır mı, eloğluna peşkeş çektirir mi vatan topraklarını bir yönetim?

Eski Türkçeyi hortlatmaya kalkar mı, devrim yapmış, çağdaşlığı yakalamış , müslüman ülkelerin arasında hıristiyana köle olmamış tek millet olan Türk Milleti’nin kurduğu Cumhuriyetin bir yönetimi? Arapçayı ilkokula sokmaya kalkışır mı? Dinsel eğitimin yolunu tekrardan açar mı bu devirde hiç insan?

Devlet kurumlarını yeteneksiz kadrolarla sırf bizden bunun kafası, bizim yandaş takımından diye doldurur mu bir ülkenin yöneticileri? Dinler arası diyalog adı altında ülkesini hıristiyanlaştırmanın, Yahudiliğin rahatça yayılmasının önünü açar mı bir yönetim?

Misyonerlikten korkulmaz mı, neden kapalı kiliseleri açar, müzeleri tekrar kilise yapar , ev kiliselerini serbest bırakır ben dindarım diye övünen bir iktidar?

Müslüman benim dinim bana , senin dinin sana der ama hıristiyan böyle der mi? Tarihi boyunca demiş mi?

Nerden çıktı bu tek taraflı Yunanistan sevgisi? Zor durumdayız diye telefon etmişler, gaz vanaları açılmış. Komşundur, iyi geçin ama nedir bu sevda? Bizim mülkiyetimizdeki malları bir yasa çıkarıp onlara karşılıksız vermek, iade etmek, bu mallardan, vatan topraklarından, Türkçe yer adlarından vazgeçmek neden?

Yeni anayasa (!) çalışmalarında Rum’un, bunların papazının, patriğinin işi ne? Kısıtlama kalkmalıymış. Heybeliada Rum Okulu açılmalıymış, devletin yasalarına uymayan biçimde. Bağımsız.

Bütün değerlerimiz tuz buz… Rus kızları aile yapımıza çok uygun, onlarla daha çok evlilik yapın neden der bir Dışişleri Bakanı?

Bordum’a, Ege- Akdeniz kıyılarına keyfi olarak, oraları sömürgesi saymak için, eski sömürgesi Hindistan’a gider gibi kıyılarımıza gelip yerleşen İngiliz’den bize ne ki, Andımız’ı okunmaktan gocunan İngiliz göz önüne alınacak ve bunların şikayetiyle “Andımız” kaldırılsın denebilecek, bu bahane gösterilecek. Neden Andımız, Gençliğe Hitabe, Atatürk devrimleri engel görünüyor birilerine? Vargüçleriyle bunları kaldırtmak, devletin yapısından kurucu iradeyi çıkarmak için uğraşıyorlar?

*

Buldum… Buldum…

Hepsinin nedenini buldum! Geçen akşam Zekeriya Beyaz hocamız tek bir sözle açıkladı. Bunların nedeni “Darülharb anlayışıdır” dedi.

O dedi, ben öyle ağzım açık kalakaldım.

Kusura bakmayınız ama ben de kendimi birşeyler bilir sanırdım, az buçuk kitap okumuş, batının ve doğunun önemli eserlerini bilen, Cumhuriyetin yetiştirdiği bir öğretmen sayardım kendimi. Meğer hiç bir şey bilmiyormuşum.

Bilmek için Atatürk düşmanlığının iç yüzünü bilmek gerekiyormuş. Düşmanlık güdenlerin kafalarının ardını görmek…

Divanı Harb ( Savaş Mahkemesi) sözünü duymuşum da bunu hiç duymamışım. İşgal zamanı işgal devletlerinin bize kurduğu mahkemedir bu.

Diğeri, Arapça tamlaması gibi değil de Türkçe gibi yazarsak, Darülharb.

Şu demekmiş:

İslâm ahkâmının ( yasalarının ) tatbik edilmediği yer. “Sözlükte şöyle yazmışlar:

“Kâfir bir hükümdarın egemen olduğu yerler ve Müslümanlarla gayrı müslimler arasında henüz barış akdedilmemiş olan memleketler İslam hukukunda Darülharb sayılır. İslami görüşe göre dünya Darülharb ve Darülislam olmak üzere ikiye ayrılır. Darülharbi Darülislam haline getirmek cihadın ( din uğruna savaşmak) amacıdır.”

Osmanlıca- Türkçe sözlükte şu yazıyor:

“İslâm elinde olmayan, her zaman savaşyeri olabilecek yer.” ”Kavga meydanı” anlamına da geliyor.

Şimdi gelelim Zekeriya Beyaz Hoca’ya. Şunları anlattı bu konuda:

*

Devletten Çalma, Darülharp

Darülharp savaş ülkesi demek.

Darülislâm huzur ülkesi demek.

Bunlara göre bu çalmak değil. Devletten çalma: Bu ganimettir. Çünkü bu devlet kâfirdir.

(Hangi devlet? Bunlara göre, Türkiye Cumhuriyeti Devleti! ) Benimseyenler küfrü benimsediği için kâfirdir, buradan çalmak ganimettir. Düşman öldürülebilir de… İftira edebilirler. Bir subaya iftira yapmak cihattır, sevaptır (Silivri örneği ).Yani zulüm yapmayı da meşru (hak- yasal) görüyorlar. Kul hakkı yok, çünkü onlar müslüman değil, bunlara göre.

Hamas, El Kaide, Taliban böyledir.

Bu çok yaygın boyutta var. Bir takım insanlar büyük zulümler yapıyor. Ama namaz vakti geçmesin diyor.

İslâm zulmü yasaklar. Kediye köpeğe bile zulmedemezsin. Bunlar müslümana bu zulmü yapıyorlar.

Bir parti lideri, bir komployla uzaklaştırıldı, şimdi milletvekili. Ondan (Deniz Baykal) dinlediklerim:

Tekel fabrikalarını ve arazilerini satıyorlar, özelleştirme adına. Amerikalı istiyor. Verelim diyorlar. 915 milyona falan. Amerikalıya: “Sen kenarda dur. Yandaşa: “Sen şunu al, üçyüze. Devletin kasasına bunu at.” Birkaç ay sonra Amerikalı’ya: “Kaça anlaşmıştık? 915’e. Gel al. Arazileriyle al.” Amerikalı İngiliz’e gidiyor: “ Gel bunun üçte ikisini size verecektik. İki milyar doları verin bir bölümü alın.” İngiliz’e bir kısmını veriyorlar.

Demek ki bunun değeri 4-5 milyar dolar edermiş.

Nedir bu? Darülharpçiliktir.

Gâvur (!) olan milletin malını milletten almak! Bunların bu kanaatleri sapıklıktır!

Siz müslümana kâfir derseniz siz kâfir olursunuz. Topluluk halinde derseniz sapık olursunuz! İmam imamlık yapsın. Kaymakam için yetiştirdikleriniz kaymakamlık yapsın. Bu bir iş bölümüdür.

Bunlar sapıklıktır.

Bunlar dini reddetmektir. Menfaatperestliği din kisvesi altında devam ettirmektir.

Hazine malında tüyü bitmeyen çocuğun da hakkı vardır.Bunların günahı canilerinkinden elli katıdır.

Bunların zulmü canilerinkinden elli katıdır. Bunu Kur’anı kerim söylüyor.

Ganimet savaş meydanında olur. Bunun dışında zulümdür. Darülharpçılığı yapana baktığınız zaman hiç biri bu konuları bilmez. Bir takım adamlar, sözde din adamlarının fetvalarıyla gidiyorlar.

Bunun tarihçesi Muaviye ile başlamıştır. Önce kâfir ilân ederler, sonra saldırırlar.

Eski sapkınlık fikri yeniden doğdu. Altmışlı yıllarda Türkiye’ye geldi.

Türkiye’nin en büyük sorunu dinin saptırılması sorunudur.

Devlet gücüyle zulmetme, çalma…”

*

Bu bilgileri heyecanla bağıra çağıra verdi Zekeriya beyaz. Heyecandan, üzüntüden kıpkırmızı kesildi. Kafalardaki soru işaretlerini de sildi.

Darülharb konusunda bilgiağında yazılan yazıları incelerken gördüm, bu yazıların altına, yeşil boyalı, üstü Arapça yazılı bayrağını koymuş gazetelerden birine şöyle bir yazımla bir yorum yazılmış. Vatandaş sormuş (imlâsını düzeltmeden aldım):

“ yani türkiye darul harb mi oluyor. eğer darul harb ise türkiye biz müslümanlar niye oturuoruz koltuklarımızda.bu ülkeyi darul islam yapmak için neden cihat etmiyoruz.”

Bak bak neler oluyor, olur mu böyle saçma şey diyeceğine kardeşini boğazlamayı aklına getirebiliyor böyle uyutulan, kandırılan zavallı kişi.

Buldum buldum diye ortaya çıktığım bu yüzden. Tehlike sandığımızdan da büyük. “Kerbelâ’da peygamber soyunu katleden bu zihniyettir!” dedi Zekeriya Beyaz. Şimdi bu zihniyet, aptala sorduruyor:

“Yani  Türkiye  gâvur  memleketi  mi ? “   Öyleyse  biz  neden  oturuyoruz ?”

Zavallım,   beynini   kullanamayan,   beyni   esir   alınan   cahilim,   gerçeği   nasıl  

bulacak,   nasıl   görecek ?

Küresel   tuzağa   düşmekten   nasıl   kurtulacak ?

Aklını   başına   nasıl   alacak ?

Doğruyu   onlara   nasıl   bulduracağız ?

Ülkemiz   tamamen   uçuruma   düşmeden,   iş   işten   geçmeden,   vakit   çok   geç  

olmadan…

Siz  bir  yol  buldunuz  mu ?

Feza  TİRYAKİ,   21 Şubat 2012

http://www.ilk-kursun.com/haber/96458

21
Şub
12

ANAYASA / PASPASYASA

8. Cumhurbaşkanı  Turgut  Özal,  Anayasa  için ;  “Bir  defa  delinmekle  bir  şey  olmaz”  demişti. 

Bakalım  Anayasa  sağlam  mı  kalmış,  eleğe  mi  dönmüş…

Madde 2: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, Lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

*Atatürk Milliyetçiliği tamamen kaldırılmış, Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünün yazılması Cumhurbaşkanı Gül tarafından “ilkellik” olarak yorumlanmış ve Atatürk’ten-Türklükten-Milliyetçilikten rahatsızlık, Devletin başı olan kişi tarafından dile getirilmiştir.

AKP İktidarı, Anayasa Mahkemesi tarafından “Lâiklik karşıtı eylemlerin odağı” olduğu için mahkum edilmiştir.
Sonuç:  T.C Anayasasının 2. Maddesi ihlal edilmiştir.

Madde 3: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”

*Cumhurbaşkanı Gül, kanunla konulan ve kanunla değiştirilebilecek İlçe isimlerini, Kürtçe söylemektedir. Belediyeler İlçe-Belde- Köy isimlerini Kürtçe tabelalarla değiştirmişlerdir. AKP İktidarının teşviki ve göz yumması ile, ülkemizin önemli bir bölümünde Türkçe konuşmak yasaklanmış, Pazar yerlerinde bile Kürtçe konuşulur hale gelinmiştir.
Sonuç:  T.C Anayasasının 3. Maddesi ihlal edilmiştir.

Madde 9: “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.”

*Başbakan’a verilen yetki ile, artık Türkiye’de bazı insanların yargılanıp yargılanmayacağına, bağımsız mahkemeler değil, Başbakan Erdoğan karar verecektir.
Sonuç:  T.C Anayasasının 9. Maddesi ihlal edilmiştir.

Madde 22: “Herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır.”

*Özür dilerim. Bu konudaki tespitimi gülmekten söyleyemeyeceğim.
Sonuç:  T.C Anayasasının 22. Maddesi, ihlal edilmiştir.

Madde 24: “Herkes vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14. Madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir.(14. Md: Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve Lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz) Kimse ibadete,dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak kişilerin kendi isteğine,küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.
Kimse Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen dahi olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz..”

*Anayasa Mahkemesi Kararları, Anayasa maddesi hükmündedir. Bu iktidarın Lâiklik karşıtı olduğu Anayasa Mahkemesi kararıdır. Anayasa Mahkemesinin “türban” konusundaki kararları, “Hukukun arkasından dolanarak” YÖK tarafından çiğnenmiştir. Türban ilkokullara kadar inmiştir. Tarikatlar ve Cemaatler din eğitimini kaçak olarak yapmakta, on binlerce kaçak Kur-an Kursunda çocuklarımız, sapık cemaatler tarafından Cumhuriyet düşmanı olarak yetiştirilmektedir. Buna göz yuman Vali ve Kaymakamlar Anayasayı ihlal suçu işlemektedirler. İlkokul 4. Sınıftan itibaren konan ARAPÇA dersi, Aile İmamı, Mahalle İmamı gibi kurumların oluşturulması, dindar gençlik yetiştirilmesi,  24. Maddenin ihlalinin kanıtıdır.
Sonuç:  T.C Anayasasının 24 ve 14. Maddeleri ihlal edilmiştir.

Madde 42: “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tabi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası antlaşma hükümleri saklıdır.”

*Anayasanın bu maddesi yürürlükte iken, Cumhurbaşkanı-Başbakan-Bakanlar, Başsavcılar eğitim ve öğretimde, anadil olarak Kürtçe okutulması gerektiği söylenmiş ve bunun hazırlıklarına başlanmıştır. Kamuoyu oluşturmak için Maliye Bakanı(İngiliz Vatandaşı), bir polis memuru tarafından Kürtçe konuşularak karşılanmış ve T.C Bakanı da Kürtçe konuşmuştur.(Anayasa 129. Maddesine aykırı) Bu davranış, Türkiye’nin dil birliği ilkesine hakarettir.
Sonuç:  T.C Anayasasının 42. Ve 129. Maddeleri ihlal edilmiştir.

Madde 174: Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasa halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şekilde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.
(3): 677 Sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin kapanması-yasaklanması ve Türbedarlıklar ile bir takım unvanların Yasaklanması ve kaldırılması hakkındaki kanun.

*Türkiye’de, AKP İktidarıyla birlikte ne kadar cemaat-tarikat varsa bunlar yeraltından çıkmışlar, Bakanlıkları paylaşmışlar, devletin en hassa kurumlarını ele geçirmişlerdir. Cemaatler, zaman zaman AKP İktidarı ile de çatışmaktan çekinmemişlerdir. Cemaatin elemanları, sahte dijital deliller üreterek çok sayıda kişinin tutuklanmasına sebep olmuşlardır.
Sonuç:  T.C Anayasasının 174 Maddesi ihlal edilmiştir.

Sizlerin  düşüncesin i merak  ediyorum ;   Anayasamız  kız-oğlan-kız  olarak  mı  duruyor,  yoksa  eleğe  mi  dönmüş ?…

Bunlar, benim belirleyebildiğim suçlar, her biri tam Yüce Divanlık suçlardır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Anayasaya göre görevleri Cumhuriyeti ve Demokrasimizi korumak olan Mahkemeler ve kamu görevlileri kendilerine bu duyarsızlıklarının hesabının sorulmayacağını mı zannediyorlar ?…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle.  /   21 Şubat 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/96387

21
Şub
12

SUYUN AKıŞı

Başında  ‘’made  in  USA – AKP’’  markalı  çuvalı  taşıyan  Türkiye  anormalleşiyor  ve  kabuk  değiştiriyor.

Biz değiştik, üzerimizdeki gömleği çıkardık diye fetva veren AKP hükümetinin açtığı güvensizlik ve korku ortamında devletin en önemli kurumları birbiriyle kavga halinde iktidar mücadelesi veriyor.

Emniyetinden, yargısına, TSK’dan, MİT’ine kadar hiç bir kurum ya da yetkili diğer bir kuruma güvenmiyor.

Binlerce ABD-İsrail ajanlarının serbestçe cirit attığı, örtülü, örtüsüz operasyonlar yapabildiği ülkemizde herkes makam odasında, yatak odasında, arabasında, evinde, yolda dinleniyoruz, izleniyoruz kaygısını haklı olarak taşıyor.

Memleketin çivisi çıkmış, kimin eli kimin cebinde, kimin kulağı kimin ensesinde belli değil !

Özel yetkili mahkemeler ve savcılar istediği zaman istediğini şafak opersyonları ile gözaltına alabiliyor, MİT MİT’i takip ediyor, Cumhuriyet savcısı diğer cumhuriyet savcısının odasını basıyor, Emniyet TSK’nin mensuplarını dinliyor, tutukluyor.

Casuslar savaşı ya da şaka gibi ama değil.

Kimse kimseye inanmıyor, güvenmiyor.

ABD-AKP hükümetinin bilinçli, planlı ve programlı olarak izlediği bu korku siyaseti doğrultusunda Türkiye totaliter teokratik bir düzene doğru hızla yol alırken, cumhuriyet düşmanı kadrolarla donatılan ulusal, üniter, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli kurumları onarılması çok zor olan büyük yaralar almıştır.

Türk  Silahlı  Kuvvetleri

Yargıtay

HSYK

Danıştay

Sayıştay

Üniversiteler

MİT

Emniyet

Diyanet

Devrim yasalarının bir bir kaldırıldığı ve hukukun guguklaştığı Türkiye’yi yöneten Gül, Erdoğan, Arınç Beyler, hukuk işlerine geldiği gibi işleyince ‘’ biz adalete müdahale edemeyiz, yasalar önünde herkes eşittir’’ diye AKP’nin özel hukukuna alkış tutmaktadırlar. Hukukun gücüne değil, gücün hukukuna yaslananlar, Genel Kurmay Başkanı dahil yaşamını TSK’ne adamış olan, çok önemli vatani görevlerde bulunmuş olan komutanları terör örgütüne üye olmak ve çete kurmakla içeri atarken, yetkili cumhuriyet savcılarının görevlerini aştıkları iddiasıyla ifadeye çağırdıkları MİT başkanı ve bazı MİT mensupları için özel dokunulmazlık yasası çıkaranlar hukuka, adalete ve topluma karşı bir kez daha suç işlemişlerdir.

Daha başka bir ifadeyle, siyasi bir rezalet olan ve toplumsal vicdanı derinden yaralayan AKP Hükümeti- MİT-PKK ilişkisinin üstünü havaya kalkan parmaklarla örtmeye çalışmışlardır.

Ancak, tavşan şapkadan çıkmıştır artık. Türk ulusu, bu yabancı ortaklı bölücü ve gerici filmde kimin nerede ve nasıl rol aldığını biliyor.

AKP’nin TBMM’deki parmak çoğunluğuna dayanarak yetkili savcılık tarafından ifadeye çağrılan MİT’in başındaki Hakan Fidan’ı ve haklarında yakalama kararı çıkarılan bazı MİT’çileri adaletin önünden kaçırmak için ‘’kişiye özel koruma yasası’’ çıkartmak vicdana ve ilahi adalete sığar mı?

Büyük önder M.Kemal Atatürk’ün kutsal Hitabesi’ndeki yurtsever Türk Gençliği’ne karşı, dindar ve kindar bir gençlik isteyen AKP hükümetinin, AB-D’nin uşağı kanlı terör örgütü PKK ile Oslo’da yürütülen çirkin ve aşağılayıcı müzakerelerde başbakanın kendilerine verdiği özel rolü aştıkları anlaşılan ‘’MİT’çileri koruma ve kollama yasası operasyonu’’ AKP hükümetinin adalete müdahalesi değil midir ?

Yargının başbakanın izninine ve keyfiyetne göre soruşturma başlatabilmesi ileri demokrasilerde değil, ancak örtülü demokrasilerde mümkün olur.

Demokratik ve laik devlet anlayışından teokratik devlet anlayışına geçerken, Atatürk devrimlerini, demokrasiyi, hukuku, ve adaleti kıra kıra yol alanlar unutmasın ki, hayat bumerang gibidir.

Bir  Afrika  atasözü  der  ki ;   “Sular  yükselince,  balıklar  karıncaları  yer.  Sular  çekilince  de  karıncalar  balıkları  yer…”

Kimse  bugünkü  üstünlüğüne  ve  gücüne  güvenmemelidir.

Çünkü  kimin  kimi  yiyeceğine   “SUYUN  AKIŞI  KARAR  VERİR…”

ONA   GÖRE…!!!

Uğur  SETEN

http://www.ilk-kursun.com/haber/96446

21
Şub
12

Siz Kerkük’ü unutsanız bile, Kerkük sizleri unutmayacaktır..!!!

Araplaştırmadan  Sonra,  Kürtleşme  Politikası  başka  boyutta 

Irak Türklerinin durumu, Saddam Döneminde olduğu gibi, bu günde rahat yüzü, mutluluk görmeyen Türkler 35 yıl Saddam dikta rejiminden sonra Kürt eşkıyaları ve onlar işbirlikçileri sözde kardeş söylenen, bir bölüm  çıkarları yolunda acımasız, Baas rejimini döneminin ajanlarıyla birlikte Irak Türk toprak bölgelerinde Türklerin milli mücadelesine baskıyla karşı durarak her bir yola denemektedirler.

İnsanları, korkutularak kendi ana yurdunu, ata topraklarını bıraktırmak üzere milli ilkelerini, milli Türkçülük ruhları öldürmeye çalışan Saddam döneminin hizmetkârları, dini, milleti olmayan satılmış ajanlar her yönüyle bu kahraman milletimizi yok etmeye çalışarak, Kerkük ve öteki Türk bölgelerimizi bu günde Kürtleştirme politikasıyla asimilasyon sürdürmektedirler.

Bu caniler önde gelen Türk insanini öldürülerek, ana yurdundan, doğduğu toprağından uzaklaştırmak nedeniyle başkalarının kavuştuğu tüm haklara Türkler bu günde birçok ana yasal haklarından yoksun olarak engellerle karşılanmaktadır.

Baskılar artarak her türlü Acı olaylarla Kerkük, Diyala, Musul, Erbil, Altunköprü, Tuzhurmatu ve birçok yerlerde Irak Türkleri Kürtleştirme politikasına maruz kalmaktadırlar.

Bu gün tam olarak Irak devleti, Amerika, İsrail, İngilizlerinin destek, yardımı, yönetmesiyle Kürtlerinin işgali altında kalarak devletinin altından, üstünden yalnız tüm gelirlerinden Kürtleriler yararlanmaktadırlar, tüm yatırımlar, ticaret, sınır kapıları ellerinde olarak devletin, ziraat, ticaret,  petrolünden büyük örende pay almaktadırlar.

Nerde adalet, hak, eşitlik, nerde Irak Türklerinin payları, hakları, nerde insan hak ve özgürlüğü, hala binlerce Türkmen oymak, aşiretleri Saddam döneminde Araplaştırılarak bu günde baskı içinde binlerce aile kurtlaştırmakla yok olmaktadır.

Bu gün Türkler hiçe sayılarak, acımasız bir Asimilasyon ve Araplaştırma, politikasından, Kürtleştirme politikası tüm yönüyle artmaktadır.

Ve yeni Kerkük’ün Kürtleştirme politikası planını birçok devletlerinin razılığı, isteğiyle, çıkarları açısından, kazanç elde etmekten dolayı sesiz kalarak, Kürtler alanı boş bularak hayal ettikleri Kürt devletinin kurulması peşinde her türlü destekler almaktadırlar.

Tüm çıkarlarını elde eden Kürtler, Devlet zirvesine çıkarak, Türk şehri Erbil’de Elçilikler, konsülüz açılmakla devlet olmaya doğru şimdiden öne gedilmektedir.

Tüm hızıyla Kültleştirme politikası artarak, Irak Türklerinin bölgelerinde etnik oranlarda değiştirmeye yönelik, yüz binlerce Kürt aileleri Irak’ın kuzeyinden, komşu ülkelerden getirilerek, güzelim Türk şehri Kerkük ve diğer Türkmenli bölgelerine yerleştirilmektedir.

Getirilen bu Kürtlere karşı büyük miktarda maddi yârdim, destek, ev, arsa arazi, iş verilmekle devlet dairelerinde her türlü önemli görevlerde çalıştırılmaktadırlar.

Günümüzde binlerce Kürt ailelere Kerkük, Telafer, Altunköprü, Tuzhurmatu, Erbil, Diyala Hanekın, Mandalı, Kazaniya, kızlarbat, Adanköy, Tazehurmatu, Leylan, Dakuk, Yaycı, Kümbetler, Kızılyar, Ömer mandalı, Türkalan, Beşir, Tisin, Yahyava, ve diğer Türk bölgelerinin çevrelerinde köyler ve yerleşim bölgeleri yaparak kurmaktadırlar.

Bu gün baktığımız Kürtler Türk bölgeleri Kerkük ve öteki bölgelerde devlet dairelerinde önemi görevlere atanmaktadırlar.

Çok önemli görevleri Kürtler alarak Irak Devletinin yanında Irak’ın Kuzeyini tam olarak yönetmektedirler, çoğunluk Kürtler bakanlık, Başbakanlık, Cumhurbaşkanını ve önemli dairelerde tüm görevlere yalnız Kürtler atanmaktadırlar, Buna karşı yüzlerce diplomalı Irak Türkleri işiz olarak iş aramaktadır ve birçok Türklerde ülkesini, toprağını bırakmaktadır.

Araplardan sonra, Kürtlerinin Her türlü sinsi baskı nedenlerden dolayı Kerkük şehrinin Türk milleti sürekli her türlü engellerle azaltılarak yerlerine Kürtler yerleştirilmektedir.

Kerkük’ten başka Tuzhurmatu, Tazehurmatu Kifri, Dakuk, Yengice, Bastamlı, Amirli, Altunköprülü yüzlerce köy ilçelere Kürtler el koyarak yarlaşmışlardır.

Bu gün Kerkük şehri yüzde yüz Türk olmasına rağmen 700 binin üstünde Kürt bölgeye yerleşerek, bu uygulama sonucu Kerkük en tehlikeli, acılı günlerini Saddam döneminden sonra bu gün Kürtlerin, peşmerge asayişin baskısını yaşamaktadır.

Bu gün Kerkük’ün tüm Devlet dairelerine Kürtler yerleşerek, sanki burası bir Kürt bölgesi olarak, Türkleri yok duruma gelmişlerdir.

Bu güzelim Türk şehri Kerkük kendi kimliğine, kendi ana kucağına, sıcak bir yuvaya hasret kalarak, viraneye, harabeye dönmüştür.

Kerkük’üm kendi çocuklarından uzak düşerek, acı dert dolu Türküleri şarkıları, içli hoyratları, başı bölük, bükük, yavruları yalnız, kimsesiz, öksüz, yetim, sahipsiz tek başına kalmışlar, anneler gözyaşı dökmektedirler her zaman olduğu gibi bir gece ansızın gele bilirim şarkısını söyleye, söyleye beklediler, Kıbrıs’ın bekleyişi gibi bir gün yeni güneşin doğmuşunu özlediler, bu  karanlık gece bitecek diye yol üstüne serildiler bekledikleri tek umut bir azıcık olsa bile kendisini göstermedi.

Gönülleri tek bu aşkla yaşadığı için yine usanmadan bekleyecekler ama Kerküklüler bu bekleyişten bakmadılar umutla, milli duyguyla, biricik sevgiyle bekleyerek, söyleyerek, durmaktadırlar, can, kan vererek, şehitler vererek umutla beklemektedirler, ama ne gelen oldu, ne soran, ne yanan oldu, ne acıyan.

İşte sizler Kerkük’ü unuttunuz, Kerkük o kadar sizleri sevdiği için unutmadı aşkına başka aşk katmadı, seçmedi uzun yıllar oldu Kerkük sözü dilden sanki silindi, gönüllerden çıkarıldı, unutuldu, artık sabrımız bitti, dükkandı, işte Kerkük’ü almaya, öldürmeye, yok etmeye, hoyratını susturmaya kalkıyorlar çeteler, eşkıyalar, çakallar, Ayılar, İşbirlikçiler, Hainler, Baascılar, Ajansalar,  Kıyıcılar. Nasıl ki gözbebekleri Abdullah Abdurrahman, Necdet Koçak, Rıza Demirci, Adil Şerif, Mehmet Korkmaz, Rüştü Muhtar oğlu, Halit Şengül, Aydın Mustafa, Hüseyin Demirci, ve bir çok Türkleri şehit edenler hesap vermeden, hak alınmadan bize yaşamak yok, seni yakanlar çocuklarını senden alanlar Baba,  Anneleri, Bacı, kardeşleri gözyaşında, Ak giyen Gelinleri siyaha kaplayan, yeni göz açan çocukları yetim bırakanlar yakında cezaların bulacaklar.

Pişman olacaklar.

Kerkük, Hakkını almadan Kerkük’üm suyun, yediğimiz ekmek bize haram olsun,Hakkın halel olmasın, Yanıyorum, can veriyorum, ölüyorum bu acıya, ayrılığa dayanmak zor geliyor, zor. Bir bakın bu gün kimlerin elinde Kerkük’üm 14 Temmuz 1959 yılında üç gün, üç gece katliam yapıp Ataları, İhsanlar, Emelleri, Neftçileri, Kemalleri, Hıdır, Avcıları, Muhtar çocuklarını şehit edenlerin elinde dayanmak zor, zor geliyor bize çok zor, Kerkük’üm sabır dökendi, bitti etmek çok acı, yüreğimiz yaralı kaldı Kerkük, ne gelen var, ne giden, unutuldu, bırakıldı, yılda bir defa bile hatırı, halı sorulmadı, anılmıyor, siyahı soymak bile ona yasaklandı, ölümle baş başa kaldı, her günde bin defa Kerkük gözü açık, açık ölmektedir, can vermektedir suçsuz yere yargılanmaktadır.

Bir bakın kardeşler Kerkük tek kaldı, yalnız kaldı, dalsız, barsız, gülsüz, bülbülsüz ağaçsız, Bağsız, Bahçesiz, Susuz kaldı, o içli, dertli, çileli, sustu küstü birden konuşmamaktadır.

Sesler bile kesildi Sabah Meltem yeni açan tomurcuk güller gibi kokusunu saçmadan soldu, serçe, kuşlarının ötüşünü almaya bir köşeye sıkılarak uzakları gözlemektedir.
Bir yürek, bir gönül yananı, kurtuluştan söz edeni beklemektedir.

Şimdi Kerkük gibi ölümle çırpınan, acı, çileli, baskılı anları yaşayan Türk dünyası soydaşlarımız dayanmayarak çaresiz düşmelerine rağmen ara sıra soranlar olmaktadır, oralarda bir kardeş Kerkük var idi, Yalnız Türkçe konuşurdu, Türk diye kan verirdi, Hoyrat söylerdi, çağırırdı, acılarını gizletirdi bizler gibi, nerde kaldı, hiçbir haber var mı acaba? Unutuldu mu? Bırakıldı mı?

Neden ?       Niçin ?

Evet kan kardeşler, can kardeşler bir Türk şehri Kerkük vardı, can çekmektedir, ruh vermektedir. Kargalar, çakallar aldılar yerleştiler, onlar safa sürmektedirler, bizler ise cefa sürmekteyiz.  Kerkük’ü öldürmeye kalkan düşmanlar, yalnız soykırım, katliamla öldürmediler, şehit etmediler, Kerkük’ün içinde olan, duygusunu, tek milli, aşkını, sevdasını, Mücadelesini Türkçülüğünü, Ruhunu almaya bile çalıştılar, projeler sondular, annesine karşı yavruyu küstürdüler, kırdılar, öksüz bırakmaya uğraştılar.

Ama ne yazık ki hiç bir zaman düşmanların işbirlikçilerin, satılan, hanlerin planları baş tutmayacak, kendileri gibi yok olacak gidecekler Kerkük uzun uykusundan, ölüm yatağından kalkarak, ruhunu teslim etmeden, can vermeden uyanacak, milli mücadelesini, içli Türkçülük duygusunu,   Davasını canıyla, kanıyla sürdürecektir.
Çünkü Kerkük’ün,   Türk milletinin içinde, gönlünde Allah, Millet, Toprak, Bayrak, Vatan, Türkmeneli, Türk Dünyası, şehitlerin mücadelecilerinin sevgisi, aşkı vardır, O Aşkla, O Duyguyla O Türklükle Yaşamaktadır.

Artık Kerkük yeni günün doğuşuyla kendi yavrularını, çocukları kucaklayacaktır Kerkük’ü kendi yananları, kendi temiz, kahraman, yiğit, atılgan gençleri, yaşlıları, kadınları, kızları, çocukları kurtaracaktır, koruyacaktır, Artık bu utku, bu bekleyiş yarından, bu günden dah yakındır İnşallah gerçekleşecektir.

Bir daha umutla, zaferle Kerkük’te Türk kültürü, şarkı, Türklüleri, makam hoyratları canlanacaktır, susmayacaktır, Kerkük’te yeniden yüce tarihli taş köprü,  Osmanlı hükümet sarayı, kışlası  Kerkük kalası yapılarak Camilerinde
Daha yüksek sesle azan, Kuran Kerim canlanarak, tekrar aileler baş gölgesi olan evlerine, kendi yerlerine yerleşerek, uzaklaşanlar döneceklerdir.

Kerkük’ü unutan kan kardeşi, Kerkük kendi kardeşine karşı, kardeşliğini unutmayacak eskiden olduğu gibi Söylemiş Hoyratını hatırlatacaktır.

Eskiden Söylemiş olduğu Hayratını hatırlatarak ama bir daha farkı olarak cevap bekleyecektir.

Kerkük  söyledi :

Akşam   Arada   Kaldı
Hançer   Yarada   kaldı
Menim   bu   asıl   yarım
Bilmem   Harada   kaldı

Kan  Kardeş  Cevap  vermiş:

Akşamın   arasın   gör
Aç   bağrım   yarasın   gör
Men   sana   yar   olmaram
Ged   başın   çaresin   gör

Evet, kan kardeşler sen olmadan düşmanlar, hainler, işbirlikçiler bizlere yar, dost, kardeş olamazlar sen bizi, Kerkük’ü unutsan da, yine biz ve Kerkük seni unutamaz.   Çünkü bizler birbirimizden birer parçayız,

Saddam döneminden sonra Kürtlerinin ve eski diktatör Baas rejiminin sindirme, saldırı, işkence baskılarından dolayı bu gün dünyanın birçok ülkesinde yaşayan Irak Türkleri sürgün hayatı geçirerek, Kendi toprağından, Yurdundan uzaklaşarak yabancılık duymaktadır,

Kendi yurdunda Her türlü insani haklardan yoksun kalarak, çok sayıda insanları kayıp edilip, şehit vererek, patlamadan, kaçırma, güvensizlikten kurtarmak için göçe zorlanarak benliğini, kimliğini, Türklüğünü Kaybetme tehlikesiyle yaşayarak Can ve mal güvenliği olmayarak, yok Edinme durumdadır.

Uygarlıktan, İnsan haklarından, eşitlik, adaletten, Demokrasiden Konuşan Amerika, birçok Dünya devletleri Kuruluşları, BM İnsan Hakları Örgütü bu acı tablo önünde ne zamana kadar Seyirci kalacaktır, Irak Türklerine karşı Bu acı Felaketi görmemezlikten gelmektedir.

Batılılar tarafından Bu gün Irak’ın kuzeyi Kürt bölgesi sayılarak tam olarak olaysız istikrarlı bölge olarak kalkınmaktadır ve başka önem verilmektedir. Öteki tarafta Irak Türklerinin neler çektiğini, ne türlü zulüm ve baskılarla karşı karsıya geldiğini yalnız Kendileri bilerek hiç kimseden ses çıkmamaktadır, yok olup gedmektedirler.

Irak diktatör Saddam Rejimi, Irak’ta Türk varlığını ortadan kaldırmakta kararlı olmasına rağmen 35 yıl Irak Türkleri dayanarak durdular katliamlar, soykırım yaşamalarına rağmen, bu günde Kürtlerde Acımasızca bilinçli ve planlı olarak Baasçılar, ve öteki düşmanlarla birlikte her türlü asimilasyon politikasını uygulamaktadır.

Bu gün Türkler eriyip gidiyorlar kendi ana topraklarında özellikte Kerkük’te
Kürt peşmergeler Tehlikesi karşısında yok olmaktadırlar. Öteki dış güçlerinin yardımıyla Tek umudumuz Türklük aşkıyla coşan Her Kerkük’ü sevenler, gönlü toprak, vatan sevgisiyle atanlar

Bu acı duruma, Kürtleştirme politikasına Karşı susmayarak, Sesini yükseltecektir.

Bu acılar, haksızlıklar, Kendi Ana topraklarında yasamakta olan Irak Türkleri insanlık dışı ve ürpertici eylemler baskılar sinsiUygulamalar tüm yönüyle sürmektedir. Ve anayasal haklar bakımından sistematik olarak baskılar, Arka gizli planlar gündemde yerini almaktadır. Etnik temizlik boyutuna varılmakla Kerkük’ten planları her yolları deneyerek Kerkük’ten Türkleri uzaklaştırmaktır.

Bu  da  son  yıllarda  binlerce  aileyi  aşarak  Türklerin  yerlerine  Kürtler  yerleşmiştir.

Göç  ettirme,  arıtma,  göçtürme,  politikası  Saddam  döneminde  olduğu  gibi  bu  politikaýı  Kürt  yönetimleri  sistematik  olarak  yürütülmektedir.

Okumaya devam edin ‘Siz Kerkük’ü unutsanız bile, Kerkük sizleri unutmayacaktır..!!!’

21
Şub
12

KALDıĞıMıZ YERDEN…

Yaklaşık  altı  ay  önce;

“VATANIM ;  HA  EKMEĞİNİ  YEMİŞİM  HA   UĞRUNA    KURŞUN”

Askere gidiyorum. İhtimal Doğu olmaz ama olurda, O şerefe nail olursam “Şehit Ömer Yıldız, bir sosyal paylaşım sitesinde Vatan Sevgisini bu cümlelerle dile getirdi.” falan diye haber yapacaklar.

Medya ;  sıkıysa  bunu  da  yayınlayın.

“Satılmışsınız  oğlum  hepiniz,  tüküreyim  sizin  zihniyetinize  de  yayın  ilkelerinize  de.   Yalakasınız,  kemik  yalayıcılarısınız  hepiniz…”

Demiş ve askere uğurlanmıştım sevdiklerim tarafından… Sonuçta gidip de dönmemek vardı ve giderayak toplumsal bir mesaj vereyim bari demiştim. Biraz ağır bir eleştiri olduğunu savunan dostlarımız oldukça fazlaydı ama onlar, keşke içimden geçenlerin çok az bir kısmını paylaştığımı bilselerdi. Sonunda vatani görevimi tamamlayıp döndüm ve her yazımda belirttiğim sosyal değerlerimizin, kültürümüzün yozlaştırılması hadisesinin genel kitlelere ulaştırılması hayali de başka baharlara kaldı sanırım.

Yine de “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” düsturunca, dilimizin döndüğünce anlatmaya devam edeceğiz bundan sonra ki dönemde…

Bu kimine göre uzun, kimine göreyse göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre içerisinde satılmış medyamızın, onun hipnozuna girmiş toplumumuzun da değişmediğini üzülerek gördüm. Kaldı ki bu kadar kısa bir sürede her şeyin değişmesini beklemekte safdillik olur sanırım. Durun yazıyı burada noktalamayın hemen o konulara daha sonra değineceğiz biliyorum sıkıldınız zaten…

Bu süre zarfında siz değerli dostlarımdan ayrı kalmamak, genç arkadaşlarımın da yazılarımı sabırsızlıkla(!) beklediklerini bildiğimden yazmaya devam ettim. Son bir ay hariç yazılarda aksama olmadı. Yoğun kış şartlarından ötürü sabah beş, akşam yedi kar mıntıkasına çıktığımızdan mütevellit oturup yazmaya zamanım olmadı. Olsun sonuçta “her şey vatan için” değil mi? Tabi bir de yazılara yapılan iyi ve kötü yönde eleştirileri, etkisinin nerelere ve kimlere kadar gittiğini görememek -yazan arkadaşlar bilirler- oldukça can sıkıcı bir durum.

Yalnızca Melodi ve Tatlıses TV’nin izlendiği, bir tek Posta Gazetesinin okunduğu!, tüm sohbetlerin “şafak” ve “ askerliğin kısalması” üzerine kurulduğu, internet imkanının olmadığı bir ortamda gündemi takip edememekte en büyük sıkıntıydı askerlik süresince…

Askerlik anıları malumunuz erkeklerin yıllarca anlatıp bitiremedikleri bir hadisedir ve anlatan dışında da kimsenin dikkatini çekmemektedir. Yıllarca askerlik anısı dinlemiş biri olarak bunun farkındayım tabii ki bu yüzden o konulara hiç girmeyeceğim dahi. Büyüklerimizin dediği gibi “o tornadan geçmeliydik” ve çok şükür kazasız belasız görevimizi ifa edip döndük.

“İhtimal doğu olmaz” diyerek büyük konuşmanın sınırlarını zorlamıştım giderken… Ve daha doğusu olmayan Van’a çıktı askerlik hizmetim. Van, Erciş’e üstüne üstlük. Orada yaşadıklarımı, yaşananları ayrı bir yazıda kaleme almak en doğrusu sanırım. Zaten günlerce aylarca konuşulan bu konu her ne kadar sıcak odalarında, televizyon karşısında ailesiyle beraber izleyen insanları sıkmaya başlasa da belki yaşamış birisi olarak gözlemlerimi aktarmak durumun vahametini ortaya koyacaktır. Sonuç olarak duyarsızlaşmaya karşı oldukça yatkın bir milletiz ve her zaman belirttiğim gibi insanların acılarını, yürek dağlayan ızdıraplarını bir süre sonra sıradanmış gibi kabul ediyoruz. Tıpkı şehit haberlerinde olduğu gibi…

“Ne   yapalım   yani ?”

O  da  doğru  ya…

İşte o nokta da emin olun bende tıkanıp kalıyorum siz de haklısınız bir bakıma…

Ömer  YILDIZ

(  Yazıları Facebook’tan takip etmek için : http://www.facebook.com/mryldz46  )

http://www.ilk-kursun.com/haber/96443

21
Şub
12

A’ La BASTİLLE (BASTİL USULÜ)

Charles  Dickens’in,  “İki  Şehrin  Hikayesi”  isimli  romanını  14-15  yaşlarında  okumuştum. O  yaşlardaki  bir  genç  için  kitabın  en  etkileyici  unsurunun,   Sydney  Carton’un  yaptığı  fedakarlık  olması  gerekirken,  ben  sadece  Bastil  hapishanesine  atılan  ve  orada  unutulan  mahkumlara  odaklanmıştım.
Onlar beni inanılmaz biçimde etkilemişti. Belki de kitabı yanlış zamanda okumuştum. O kitabı okurken rahmetli babam, Kayseri Cezaevinde siyasi suçlu olarak yatıyordu. Ve Bastil beni can evimden vurmuştu.

Hâlâ insan muhayyilesinin yarattığı en acımasız cezanın hapis olduğunu düşünürüm. Sağlıklı bir insanın dört duvar arasına kapatılıp, orada unutulması…

Bu girişten sonra sözü Silivri’ye getireceğimi düşünmeyin. O başka bir olay, orası yaşanan bir sivil darbenin zulümhanesi…
Ben,  sivil  darbenin  hedefi  olmayan,  sıradan  vatandaşların  Bastil’inden  bahsetmek  istiyorum ;

17 Şubat Cuma günü Hürriyet Gazetesinin 7 inci sayfasındaki haberde; İkiz kardeşlerden biri gasp suçu işliyor, üç cep telefonu çalıyor ve 27 yıla mahkum oluyor !… Fakat ikiz kardeşlerden gasp yapan değil, diğeri tutuklanıyor, hüküm giyiyor ve o genç 6 yıldır hapiste. Diğer genç yırtınıyor, “suçu işleyen o değil, benim” diye ama mesele bir türlü çözülemiyor ve masum bir genç 6 yıldır Bastil’de yatıyor… Bu bir yargı rezaletidir…

Benzer bir olayı da evvelki yıl yaşamıştık. Vatan Gazetesinin internet haberleri görevlisi bir genç kadın, okul arkadaşı ile bir kahvede oturduğu ve arkadaşı bir terör suçuyla suçlandığı için tutuklandı. Ancak 1 yıl sonraki ilk duruşmasında serbest bırakılmıştı. Bu da bir Bastil olayı değil mi ?…

İnsanların yıllarının böyle heba edilmesini hoş gördürecek bir mazeret tanımıyorum. Bu mekanizma insanların sadece yıllarını yemiyor, haklarını da yiyor. Örneğin, bir arkadaşımın, Beypazarı’nda devam eden Tapu-Kadastro davası var. Dava bu yıl 56. Yılını doldurup, 57. Yılına girdi !…
57 yıldır bu aile, elinde tapusu olan gayrimenkulle ilgili haklarını kullanamıyor. Böyle bir sistem herhalde Mozambik’te bile yoktur.

Hukuk ve yargı sistemimiz bu haliyle sadece inanılırlığını değil, sürdürebilirliğini de yitirmiş durumdadır. Bu çöküntünün, yargı reform paketi adıyla çıkartılan ve temelde birkaç yasa maddesi değişikliğinden fazla bir şey içermeyen çalışmalarla giderileceğine inanmıyorum.
Önerilerimi şu şekilde sıralayabilirim;
1)  Anayasaya mutlaka “Tabii Hakim” kavramı tekrar girmelidir.
2) Fevri olarak çıkarılan yasalar akla, mantığa uygun hale getirilmelidir. Gasp olayları mı arttı, hadi bu suçun cezasını arttıralım, caydırıcı olsun. İyi, olsun da üç cep telefonu gasp eden adama, karısını “namusumu temizliyorum” diye öldüren adamdan daha fazla ceza vermek, ne kadar adildir?…
3)  Savcıların  hiçbir  kurala  tabi  olmamaları.

Bir Savcı senede 100 tane dava açsa, bunların hepsi de beraatla sonuçlansa, yani birtakım insanlar suçsuz yere aylarca, yıllarca tutuklu kalsalar da,bu eziyetin savcı açısından hiçbir yaptırımı olmaması… Çağdaş Hukuk Devletlerinde Polis, suçluyu yakaladıktan sonra, Savcıya dava açacak kadar delil sunmak zorundadırlar. Deliller yasaya uygun bir şekilde elde edilmelidir.
Aksi takdirde savcı dava açmayacaktır.
4) Davaların  uzun  sürmesi.
Hakimler, her yıl verdikleri kararların belli bir oranı Yargıtay tarafından onaylanmazsa, mümtazen terfi edemezler. Hakimler, tayin edildikleri yerlerde
2 ila 4 yıl görev yaparlar ve önlerindeki dosyaları uzattıkça uzatırlar ta ki, tayinleri başka bir yere çıkıncaya kadar…
5) Hakim  ve  Savcıların  Eğitim  Eksikliği.
Hakim ve Savcı olmak, çok farklı nitelikler gerektirir. Hukuk Fakültelerinde okutulan “Hukuk Felsefesi” dersi ve son derece yetersiz stajyerlik dönemi ile Hakim ve Savcı yetişmez. Hele bu deneyimsiz gençleri, 3. Veya 4. Bölgede yer alan küçük yerleşim merkezlerine tek başınıza yolladığınızda, onlar da oralarda “Hakim Bey” “Savcı Bey” diye karşılandığında , sorunlar başlar.

Bütün bunlar “Yargı Reform Paketi” ile çözülemez. 21. Yüzyılda yaşadığımız bu kaos bir an önce sona erdirilmelidir. Hukukçularımızın, nüfus yoğunluğu yüksek ülkelerdeki uygulamaları çok ciddi olarak inceleyip, doğru düzgün bir yargı sistemini Türkiye’nin gündemine acilen getirmesi ve bu garabete son verilmesi şarttır.

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/96324

21
Şub
12

ÖZEL HUKUK

Kara Harp Okulu’ndan 1962 yılında teğmen rütbesiyle mezun olan İlker Başbuğ, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde çeşitli görevler yaparak, komutanlarının ve Yüksek Askeri Şura üyelerinin verdikleri yüksek siciller ile 2002 yılında orgeneral oldu.

Orgeneral İlker Başbuğ, AKP hükümeti tarafından Genelkurmay İkinci Başkanlığı, Birinci Ordu Komutanlığı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve 28 Ağustos 2008 ile 27 Ağustos 2010 tarihleri arasında da Genelkurmay Başkanlığı görevlerine getirilmiştir.

Bu  görevlerindeki  başarılarından  dolayı  TSK  Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası,  TSK  Üstün Hizmet Madalyası,  TSK  Şeref Madalyası  almıştır.

Özel görevli savcıların hazırladığı iddianame üzerine yazılı ve görsel medyada 26. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un, Ergenekon gizli örgütü adına Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sızdığı hakkında haber ve yorumlar yapılmaktadır. Başbakan ve Milli Savunma Bakanı başta olmak üzere, bütün üst düzey yöneticilerle yakın temasta bulunan Orgeneral İlker Başbuğ’un, herkesi yıllarca uyutarak, Ergenekon gizli örgütü adına darbe yapmaya hazırlandığı belirtilmektedir.

Siyasi iktidarın, laik cumhuriyeti İslam cumhuriyetine dönüştürme girişimleri sırasında, Kara Kuvvetleri Komutanı olan Başbuğ, darbeyi gerçekleştirecek ortam bulamamıştır. Siyasi iktidar tarafından Genelkurmay Başkanlığı’na atanan Başbuğ için artık darbeyi gerçekleştirecek ortam hazırlanmıştır. Bu amacını gerçekleştirmek için Ergenekon gizli örgütüne sızmıştır. Özel görevli savcıların hazırladığı iddianameye göre ilk kez terörist bir Genelkurmay Başkanı ortaya çıkmıştır.

Anayasa gereği Yüce Divan’da yargılanması gereken Genelkurmay Başkanı “terörist” suçlaması ile “özel görevli mahkemede” sorgulanmış ve tutuklanarak cezaevine gönderilmiştir. Artık İlker Başbuğ komutan değil, TSK’ye “sızmış bir terörist”tir. Kara Kuvvetleri Komutanı iken darbeyi planlayan Orgeneral İlker Başbuğ’u, siyasi iktidar neden Genelkurmay Başkanı yapmıştır? AKP iktidarı tarafından Genelkurmay Başkanlığı’na atanan ve “Başbakan’a bağlı” komutan, şimdi Silivri’de hücrededir.

Kara Kuvvetleri Muhabere Okulu’ndan 1986 yılında astsubay rütbesiyle mezun olan Hakan Fidan, Başçavuş rütbesiyle 2001 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrılmıştır. Ankara’da Avustralya Büyükelçiliği’nde ‘Siyasi ve Ekonomik Danışman’ olarak görev yaptıktan sonra, ABD’ye giderek lisans eğitimini tamamlamış, ardından Ankara’da yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamlamıştır. Başbakanlık danışmanlığı yaparken, Milli İstihbarat Teşkilatı’na önce müsteşar yardımcısı, sonra da müsteşar olarak atanmıştır.

MİT ile PKK terör örgütü arasında Oslo’da birkaç kez görüşmeler yapıldığı ortaya çıkmıştır ve bu görüşmelerde yasaların ihlal edildiği açıkça söylenmektedir. Zamanın başbakan özel temsilcisi, günümüzün MİT Müsteşarı, PKK terör örgütünün başı olan katil için övgüler düzmekte, bilge adam demektedir. PKK terör örgütünü rahatsız etmeyecek valilerin Güney Doğu’ya atandığı, bu görüşme sonucu ortaya çıkmıştır. Ülkenin her yerinin bomba ile doldurulduğunu bildiklerini söyleyen ve sizinle savaşan ordu içeridediyen itiraf, ne yazık ki devlet yetkililerinden gelmektedir. Oslo’da başlayıp, PKK terör örgütünün Kürdistan Halklar Konfederasyonu (KCK) ile devam eden görüşmelerin başbakanın talimatıyla yapıldığı bellidir.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski müsteşar Emre Taner, şimdiki Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş’le birlikte birkaç MİT görevlisinin özel görevli savcı tarafından davet edilip sorgulanmak istenmesi karşısında ivedi olarak Başbakan devreye girmiştir. Başbakan kişisel ağırlığını ortaya koyarak, müsteşarın sorgulanmasına fiilen engel olmuştur. Hakan Fidan ifadeye çağrılınca, adeta yer yerinden oynadı. Peki MİT görevlilerinden Kaşif Kozinoğlu özel görevli savcı tarafından sorgulanıp, tutuklanırken neden hükümetten ses çıkmadı? Hapiste ihmal sonucu öldüğünde bile, sessizliğini bozmayanlara ne demek gerekir? Geçen hafta Adana ve Hatay’da gerçekleştirilen KCK operasyonu kapsamında bir MİT görevlisi gözaltına alınırken, bazı MİT görevlileri de şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrılırken, hükümet sessizdi. Aralık 2009 tarihinde Erzincan’da MİT Bölge Müdürü ve iki görevli tutuklanırken, iktidar çevrelerinin sesi çıkmamıştı. Bu olanlara sessiz kalarak onaylayanlar, iş Hakan Fidan’a gelince özel yasa çıkartmakta sakınca görmemişlerdir.

AKP iktidarında Genelkurmay Başkanlığı’na atanan ve “başbakan’a bağlı” komutan, Yüce Divan’da yargılanması gerekirken, özel görevli savcılar tarafından, Silivri’de hücreye konulmuştur. Buna karşılık “başbakan’a bağlı” müsteşarlık görevine getirilen kişi hakkında ise, TBMM’den “kişiye özel” yasa çıkartılarak, sanık ya da tanık olarak yargı önüne çıkarılması engellenmiştir. Siyasi iktidar askere ve MİT’e ayrı bir hukuk uygulamaktadır. TBMM’de kabul edilen bu yasanın sadece altı saatte onaylanması ise, noterlikte yeni bir rekor olarak kabul edilmelidir.

MİT Müsteşarı’nın ifadeye çağrılması ve sonrasında yaşanan hukuk dışı gelişmelerin özel görevli mahkemelerin kaldırılması gerektiğini net olarak gözler önüne sermiştir. Tüm yaşanan bu gelişmelerin ardından özel görevli mahkemelerde, başbakanın istediği kişilerin yargılandığını ortaya çıkmıştır. Temel hak ve özgürlükler açısından ciddi bir tehdit oluşturan özel görevli mahkemelerin, siyasi iktidarı tehdit etmesinin ardından MİT Yasası’nın 26. maddesinde yapılan değişiklik, 12 Eylül 1980 paşalarının anayasaya koyduğu geçici 15. maddenin sivil bir uygulamasıdır.

‘Yetmez ama evet’ adı verilen ileri demokrasilerde geçici 15. maddenin, sivili yaratılmış ve uygulamaya konulmuştur.

Askeri darbeler için geçici 15. maddelere karşı olurken, sivil geçici 15. maddelere destek vermek, faşizmi gündeme getirecektir. MİT Yasası’nın 26. maddesinde yapılan değişiklik, böyle bir değişikliktir.

İvedilikle çıkarılan bu yasa, bundan sonra daha pek çok hukuksuzluklara da yol açacaktır.

Herhangi bir konu, siyasi iktidara bir şekilde dayanacak olursa, siyasi iktidarın hukuk önünde hesap vermesini engelleyecek değişikliklerin ardı arkası kesilmeyecektir.

Gerçek  bir  hukuk  devletinde  herkesin  hesap  verebilirliği  esastır,  yargıya  kapalı  alanlar  yaratılması  ise,  ileri  faşizmin  karanlığını  doğuracaktır.

BU   KADAR   BASİT..!!!

Suay  KARAMAN

http://www.ilk-kursun.com/haber/96277

20
Şub
12

ASıL ERGENEKON DAVASı BUNDAN SONRA BAŞLAYACAK, İZLEYİNİZ..!!!

Ergenekon dediler, terör dediler, biz Türklerin yaratılış destanını ayaklar altına aldılar, çocuklarımızın  hafızasından  Türk  tarihini  sildiler…

Ergenekon’u Ergenekon yapan Anadolu Anası’nı, yirmi lira eğitim yardımı deyip banka kuyruklarında ayaklar altına aldılar, öldürdüler. Yıkılan gururumuzdu ama bilemedik…

PKK ortalıkta dolaşırken görmezden geldiler, buna karşılık Türk Ordusu’nu terörle, cinayetle,  şiddetle yan yan getirdiler. Anadolu Anası artık “vatan sağolsun” demez oluyor, anam bunu demez ise eğer Anadolu olmaz. Ordumuzu da vurdular, anamızı da vurdular…

“Ne Mutlu Türk’üm” demek ırkçılıktır, dediler, bizi Nazi Almanyası ile yan yana getirip Türk olmayı bir suç gibi algılattılar…

Bir ve bütün olan Türk milletini, “sern Kürtsün, sen Lazsın, sen Arapsın” diyerek ayrım ayrım ayrıştırdılar… Bu yetmedi, “sen Sünnisin, sen Alevisin, sen Hıristiyansın” deyip  inançlarımızı da bize karşı kullandılar…

Topraklarımızı sattılar, güçlü Anadolu coğrafyasının kaynaklarını sattılar, çiftçi borç içinde, memur borç içinde, halkımızı yek ekmeğe muhtaç edip tepkisizleştirdiler…

Türk’ün en büyük gücü olan nesillerimizi, en zeki, en fakir çocuklarımızı mal gibi seçip devşirdiler…

Kıbrıs gidiyor, Kerkük gidiyor, Azerbaycan zor durumda, Trakya’daki “evladı fatihan” gidiyor, Türk tarihi ve Türk milleti Anadolu’da siliniyor… Üstelik Ergenekon denilerek Türk Tarihi ve Türk milleti yargılanmaya kalkışılıyor…

Bu böyle gitmez! Asıl Ergenekon şimdi başlayacak, Türk milleti ve tarihini ayaklar altına almaya kalkışanlara hesap sorulacak!

Öyle bir hesap sorulacak ki, oğlunun düğününde bu fakir halkın 250 bin lirasını çalan Erdoğan bile şaşıracak.

Öyle bir hesap ki, bu fakir halkın kızının düğününde 500 bin lirasını çalan Gül bile şaşıracak!

Asıl Ergenekon Davası bundan sonra başlayacak, nasıl mı?

Cumhuriyet Savcısı ünvanını değiştirip “Ergenekon Savcısı” yapacağız. Yapılmasını umduğumuz soruşturmalara ve açılacağına inandığımız davalara “Ergenekon Soruşturması” ve “Ergenekon Davası” diyeceğiz.

Bugünden sonra doğan çocuklarımıza “Ergenekon, Alparslan, Mustafa Kemal” adını vereceğiz. Ev alırsak adı Ergenekon, dükkan açarsak adı Ergenekon, son nefesimiz dahi Ergenekon olacak…

Türk milleti ve tarihini yok etmek isteyen bu AKP siyasetini ve bu siyasetin yapıcılarını yargılayacğız, davanın adı “Ergenekon” olacak.  Bu siyaset ve bunun adamlarına göz yuman, yetkisi olduğu halde buna “dur” demeyen, milliyetçilik ve Atatürkçülüğün kalesi gibi görünüp bunlarla işbirliği yapanları da yargılayacağız, çünkü“Türk” adını kullanarak siyaset yapmak böyle kolay değildir.

Dava  bin  yılın  davası  olacak,  adı  da  ERGENEKON,  şimdiki  gibi  sahte  değil,  gerçek  olacak..!!!

Savcılar  Ergenekon,  Türk  tarih  destanın  savcısı…

Hakimler  Ergenekon,  Türk’ün  yaratılış  destanı  hakimi…

Kanunlar  Türk’ün  varoluş  gücü  Ergenekon  olacak.

Türk tarihi, Türk milleti ve cumhuriyetimizin kavram ve değerlerine karşı gelenleri atın bir kenara… Türk adıyla suç olmaz, Türk adıyla suçlu olmaz, varsa karşı gelen Türk’ün ülküsüne, asın onları, onlarla bir işimiz olmaz bizim, hepsini koyun bir kenara….

Türk ülküsünü yerden yere vuranlar, çocuklarımızın hafızasından ülkülerimizi silenler, Türk’ün ordusuna, yargısına, adaletine, memuruna, polisine, askerine, Türk’e saldıranlar hesap verecektir hesap!

Bu   hesabın   adı :    “ERGENEKON”   olacaktır..!!!

Öyle  bir  hesap  sorulacaktır  ki  gelecek  bin  yıllar,  bu  davayı konuşacak,  gelecek  nesiller  birbirine  anlatarak  Türk  Tarihi  ve  Milleti’ni  sonsuza  dek  yaşatacaktır.

Güç  bizdedir,  umut  bizdedir,  yürek  bizdedir.

Son nefesimizi dahi bu umut ve inancı taşıyarak vereceğiz ve huzur içinde öleceğiz bu hesabın sorulacağına inanarak. 

Bileceğiz ki bu hesabı biz soramaz isek çocuklarımız soracaktır. Onlar soramaz ise onların çocukları soracaktır, onlar da… onlar da… onlarda….

Ama bir gün elbet bu hesap sorulacak ve Türk Milleti Anadclu’da ebediyyen huzur ve güven içinde yaşayacaktır, tarihine sahip çıkarak, kaynaklarına, çocuklarına ve geleceğine sahip çıkarak…

Bakmayın bu zor günlere, ne zorluklar atlattık biz, ne yenilmez denenleri yendik biz, bunu da atlatırız.

Yeter  ki  yaptığımız  mücadele  ile  son  nefesimizde  huzurlu  olacağımıza  şimdiden  inanalım.

Ben  huzurlu  öleceğim,  son  nefesim  bile  kelimeyi  şahadet  getirdikten  sonra,  Ergenekon  olacaktır;  Türk,  Türk  Milleti,  Türk  Tarihi,  Türk  Destanı  ve  Anadolu !

Erdal  SARIZEYBEK

http://www.erdalsarizeybek.com.tr/makaleler/asil-ergenekon-davasi-bundan-sonra-baslayacak-izleyiniz-354h.html

19
Şub
12

“Asın hepsini..!!!”

Atatürk ve Emanullah Han
“İstanbul’a bu amaçla tamamen özel olarak geldim. Eğer gelmeseydim bu sonsuzluğa göçen büyük insanın önünde ağlamasaydım, bu sonsuz ayrılığa katlanamazdım. Ona saygı görevimi yapabilmek için İstanbul’a geldim. Gelir gelmez saraya gittim. Büyük arkadaşımın tabutu önünde durdum, eğildim, ağladım.” Bir adam, şanına şöhretine aldırmadan neden İstanbul’a bir tabut önünde eğilip ağlamak için gelsin ki? “Çünkü o büyük insan, yalnız Türkiye için değil, bütün Doğu milletleri için de en büyük önderdi.” O halde, hoş geldin o yılların onurlu insanları arasına, Afganistan Kralı Emanullah Han…

OKUYUN,  EYY   VATAN  HAİNİ,  SOYSUZ   GÂVUR UŞŞAĞI VE TÜRKİYE DÜŞMANI YOBAZ  KAFALILAR..!!!

SİZDEN,  EŞİKTE  VE  BEŞİKTEKİNDEN  BİLE  “ARTIK”  KALINTI  BIRAKMAK,  CEHENNEMLİK  GÜNAHTIR  BU  MİLLET  İÇİN..!!!

VE   SAKIN   UNUTMAYIN…

YETMİŞİKİBUÇUK  SÜLÂLENİZİN  KAZINACAĞI  GÜNLER  ÇOK   YAKINDIR…

ONA    GÖRE..!!!

( NOT: Bu  yazı  ilk  olarak  08.10.2007  tarihinde  yayımlanmıştır… DİKKATİNİZİ 

ÖZELLİKLE   ÇEKERİM..!!!)

———————————————–

Memleketin  haline  bak !

Saç  baş yoldurtan  bir  cehalet  bu…

Geceyi olabildiğince uzatan, güneşi silikleştiren  bir  giz,  bir  gizem…

Bir  bebeğin  ilk  kahkahası  ile  hüzünlenen  bir  yaşama  bıkkınlığı,  evde  ocakta  huzurunu  yitirmiş  bir  “ah  vah”  çılgınlığı,  bir  tersine  ilerleyiş,  koşar  adım  bir  batış,  somurtan  bir  yılgınlık  bu…

Ulusça  umutla  gülümsediğimiz  günlere  ne  oldu ?

Gelin,  binelim  şu  harflerin  çektiği,  sözcüklerin  götürdüğü  trene…

Hadi,   8  Temmuz   1919’un   ilk   saatlerinde   Erzurum’a   girelim   birlikte…

Mustafa Kemal, Mazhar Müfit Kansu’ya -şimdilik- gizli kalması koşuluyla birkaç not yazdırmaktadır.

Bir anı defterinin içine karalanan bu üç-beş satır, o an düşmana cephe cephe tekme indirmeye hazırlanan koca bir ulusun kurtuluştan sonraki yol haritasıdır.

Dikkat ediniz, Milli Mücadele tam anlamıyla başlamamıştır henüz; savaşın sonucu bile belli değildir.

Bir “deli” çıkmış, sanki kazanmışız gibi, tutmuş bir de kurtuluştan sonra yapacaklarımızı anlatıyor!

Bu nasıl bir inançtır böyle!

Unutmadan söylemeli, bu tarih aynı zamanda O’nun askerlikten ve tüm resmi görevlerinden istifa ettiği tarihtir.

Yani, hem asker bile değilsin artık, hem de Erzurum’dan yeni bir ülkeye dair notlar düşürüyorsun arkadaşına.

Tam deli..!!!

Mazhar  Müfit,  yazmaya  başlar :

“Zaferden  sonra  hükümet  biçimi  Cumhuriyet  olacaktır.  Bu  bir.”

Karıştıralım yakın tarihimizin arşivlerini; bakalım, şimdiki “bir numara” ne demişti:

“Cumhuriyet  döneminin  sonu  gelmiştir.”

Mustafa  Kemal,  Mazhar  Müfit’e  yazdırmayı  sürdürür :

“İki :   Padişah  ve  hanedan  konusunda  zamanı  gelince  gereken  işlem  yapılacaktır.”

Peki  şimdiki  “iki numara”  ne  demişti ?

“Ağabeylerimiz sürekli yanlış yapıyor. Şimdiye kadar, ‘kol kırılır yen içinde kalır’ diyorduk. Bundan sonra demeyecek, tedavi edeceğiz. Partimiz bellidir. Zamanı gelince gereken şeyler yapılır.”

Hindistan Başbakanı Cavaharlal Nehru
Bağımsızlık mücadelesi verirken tutuklanan adamların cezaevindeki şenliğine katılmak ister misiniz? Evet dört duvar arasında, bu mahkûmları bu denli sevindirecek ne olabilir ki? Hayır, af değil… (Emperyalizm affetmez, unutmayın.) Mustafa Kemal’in ardına düşüp, kendini esir eden duvarların dördünü de parçalamayı başaran Türk Ulusu için sevinmektedir Hintli mahkûmlar… “Kemâl Paşa’nın Türkiye’yi yabancı egemenlik ve nüfusundan kurtarmak için giriştiği çaba ve mücadeleyi hapishanede izliyorduk. Büyük zaferin haberini hapishanede duyduğumuz zaman buna nasıl sevinip, nasıl kutladığımızı unutamam. Sonraları onun devrimlerini okuduk. O zaman bizlerin bu devrimlerin bir tekini bile değerlendirmesi imkânsızdı. Kemâl Paşa’nın giriştiği bu çabayı takdirle karşıladım. O’nun dinamizmi, yılmak ve yorulmak bilmezliği insanda büyük bir etki yaratıyordu.” O zaman sana da selam olsun, ilk anti-emperyalist savaşın verildiği ve ardından gericiliğin tepelendiği bu topraklardan, Hindistan Başbakanı Cavaharlal Nehru…

O günkü partisinden “yenilikçi hareket” olarak ayrılacaklarının konuşulduğu günlerde bugünkü iki numara, bugünkü padişah ve hanedanlığının müjdesini böyle vermişti. Şatafatlı bir genel merkez binası içine padişahlara layık bir genel başkan odası ile padişah misali “sonsöz benim”ciliğe soyundu sonra. Hanedan, halen genişlemekte… Ankara’yı kuşatmış durumda. İşte onun “gereken şeyler”i, Mustafa Kemal’in ülkedeki emperyalist işgale rağmen yaptıklarını yok etmek üzere bir adres değişikliği ve yeni bir tabelaydı…

Mustafa Kemal, Mazhar Müfit’e yazdırdı yine:

“Üç: Kadınların örtünüp kapanması kalkacaktır.”

Şimdiki “üç numara” ne demişti?

“Türban olmasın da, ne olsun? Ben bunu soruyorum.”

Şu tespiti çok açık bir şekilde yaparak devam edelim:

Mazhar Müfit’in yaklaşık 3 yıl boyunca saklayacağı bir sır olan şu 3 madde, onun daha yazarken “hayalperest” olduğunu söylediği Mustafa Kemal’in yapacağı devrimin ilk 3 basamağıdır. Bugünkü “değiştim” numaracılarının, bu ilk 3 adımda bile nasıl tökezlediklerini ve zihniyet olarak bu temelle nasıl çeliştiklerini apaçık görüyoruz.

Emperyalizmin Türkiye’de oynattığı saklambaç oyununda, 85 yıldır bir yerlerde gizlenen ve semiren kaç tane yeşil yılan varsa, hepsi bugün memleketin orta yerinde yekvücut halinde varlığını hissettirmektedir. Sobelenen herkes, “Şimdi ne olacak?” şaşkınlığı içinde debelenmekte. Yanıtını ise sağolsun yine emperyalizm vermekte:

“Sen bilirsin… İster İran, ister Afganistan? Peki ya Malezya’ya ne dersin?”

“Mustafa Kemal olsaydı, bu soruya ne yanıt verirdi?” diye hiç düşünmedim bile. Bu soru hiç sorulamazdı zaten! Ya da Malezya’da emperyalizm güdümlü gericiliğe karşı nasıl bir Milli Mücadele verilmesi gerektiğini anlatır, Şeriata teslim edilen o doğu ülkesinde “Acaba biz Türkiye Cumhuriyeti olur muyuz?” sorusunu sordurtarak ışığını oraya gösterirdi!…

Geriye dönelim yüzümüzü…

Ailesiyle birlikte otururken, radyodan Mustafa Kemal’in ölüm haberini alır almaz şaşkınlıktan ve üzüntüden donakalan bir adam, “Çocuklarım, siz kalınız. Ben gidip Büyük Ata’nın kaybı karşısındaki elem ve üzüntülerimi O’na kendi huzurunda belirtmek istiyorum.” diyerek apar topar bavulunu hazırlayarak evden ayrılır.

“İstanbul’a bu amaçla tamamen özel olarak geldim. Eğer gelmeseydim bu sonsuzluğa göçen büyük insanın önünde ağlamasaydım, bu sonsuz ayrılığa katlanamazdım. Ona saygı görevimi yapabilmek için İstanbul’a geldim. Gelir gelmez saraya gittim. Büyük arkadaşımın tabutu önünde durdum, eğildim, ağladım.”

Bir adam, şanına şöhretine aldırmadan neden İstanbul’a bir tabut önünde eğilip ağlamak için gelsin ki?

“Çünkü o büyük insan, yalnız Türkiye için değil, bütün Doğu milletleri için de en büyük önderdi.”

O halde, hoş geldin o yılların onurlu insanları arasına, Afganistan Kralı Emanullah Han…

Doğunun bir başka ülkesine geçelim hemen…

Bağımsızlık mücadelesi verirken tutuklanan adamların cezaevindeki şenliğine katılmak ister misiniz? Evet dört duvar arasında, bu mahkûmları bu denli sevindirecek ne olabilir ki? Hayır, af değil… (Emperyalizm affetmez, unutmayın.) Mustafa Kemal’in ardına düşüp, kendini esir eden duvarların dördünü de parçalamayı başaran Türk Ulusu için sevinmektedir Hintli mahkûmlar…

“Kemâl Paşa’nın Türkiye’yi yabancı egemenlik ve nüfusundan kurtarmak için giriştiği çaba ve mücadeleyi hapishanede izliyorduk. Büyük zaferin haberini hapishanede duyduğumuz zaman buna nasıl sevinip, nasıl kutladığımızı unutamam. Sonraları onun devrimlerini okuduk. O zaman bizlerin bu devrimlerin bir tekini bile değerlendirmesi imkânsızdı. Kemâl Paşa’nın giriştiği bu çabayı takdirle karşıladım. O’nun dinamizmi, yılmak ve yorulmak bilmezliği insanda büyük bir etki yaratıyordu.”

O zaman sana da selam olsun, ilk anti-emperyalist savaşın verildiği ve ardından gericiliğin tepelendiği bu topraklardan, Hindistan Başbakanı Cavaharlal Nehru…

Emperyalizmin bize seçenek olarak sunduğu İran ne diyor, son olarak da Tahran gazetesine kulak verelim:

“Atatürk gibi insanlar bir nesil için doğmadıkları gibi belli bir dönem için de doğmazlar. Onlar önderlikleriyle yüzyıllarca milletlerin tarihinde hüküm sürecek insanlardır.”

Yani Atatürkçülük bir nesil için değil, belli bir dönem için hiç değil!

Mustafa Kemal, emperyalizmle ölüm-kalım savaşı verirken, ulus kendini yine kendi azim ve kararlılığı ile kurtarmaya çalışırken ve tüm Anadolu kan ağlarken, “millicilerin” malına ve kadınına saldırtabilecek denli dinden çıkmış bu hoca takımı, yaptıklarını Yarbay Osman’ın ağzından çıkan şu emirle öder: “Asın hepsini!”
Adımların bittiği, nefeslerin durduğu, seslerin kesildiği yerde; Mustafa Kemal’in askeri olmanın verdiği sorumlulukla, ağzında “laik, demokratik, sosyal hukuk devleti” tekerlemesini sakız etmeden, sözü hiç eğip bükmeden, yobaza selam durmadan, baloda Şeriatla vals yapmadan, dimdik durabilen bir Türk subayı vardır…
Bir de, 42 darağacı!
Mustafa Kemal, emperyalizmle ölüm-kalım savaşı verirken, ulus kendini yine kendi azim ve kararlılığı ile kurtarmaya çalışırken ve tüm Anadolu kan ağlarken, “millicilerin” malına ve kadınına saldırtabilecek denli dinden çıkmış bu hoca takımı, yaptıklarını Yarbay Osman’ın ağzından çıkan şu emirle öder:“ASIN HEPSİNİ!”

Birilerinin sandığı gibi 1923, 1 Ocak 1924’te biten bir yıl değildir yalnızca. 1923’ten söz açtıkça “geride kalan” değil, “ileriye akan” bir nehiri kastettiğimiz unutulmasın. Türk Devrimi’ni övgüyle selamlayan ve kendi tam bağımsızlık mücadelesi için Söylev’i ders kitabı sayan bazı ülkeler, bugün Şeriatın kestiği parmakları sayıyor. Hem de sanıldığının tam tersine, o parmaklar çok acıyor!

85 yıl önce verdiğimiz Milli Mücadele, İznik Başpiskoposu Vassilios’un “Geride bir tek birey kalmamak üzere Türklerin tümüyle yok olmasını nasıl da isterdim!” sözleriyle amacı özetlenebilecek bir emperyalist işgale karşı verildi.

Neden?

“köle olmamak için iki kat / iki kat soyulmamak için”

Ortada bir eliyle cebimizdekini alırken, diğeriyle geleceğimizi çalan bir hırsızlar ordusu var… Bir numara, iki numara, üç numara ve diğerleri…

“Mustafa Kemal olsaydı, bu durumda ne yapardı?” diye düşünmedim hiç…

Milli Mücadele sürerken, 6 Ekim 1920’de Kadınhanı ve Ilgın’ı, Konya’da ayaklanma çıkaran Delibaş’tan geri alan Yarbay Osman, Akşehir’den geçerken burada 42 hoca tarafından imzalanmış bir fetva yayımlandığını duyar.

Fetvada, “Milli olmak, sultana karşı ayaklanmadır. Bu durumda olanların malları yağmalanır, karıları cariye olarak alınır, kendileri de yok edilir.” denilmektedir.

Hocalara bak sen! Amma yağma ve cariye meraklısıymış hepsi meğer!

Bu fetvadan aldıkları güçle, ulusalcıların mallarını yağmalayan ve kadınlarına el uzatan bu sözümona sultancılar ve bu dinci yalakalar, şehri yaşanmaz hale getirmişlerdir. (Ey halkım! Ben sadece Yunan’la, İngiliz’le, Fransız’la değil; bu cüppeli şerefsizlerle de mücadele ettim. Unutma bizi!)

Yarbay Osman, Akşehir’e girerek bu fetvayı imzalayıp yayımlayan hocaları toplayarak, onlarla Kuran ve ayetlerin yorumları ile ilgili koyu bir sohbete başlar. Sonra da hepsine güzel bir ziyafet çekerek, askerlerin bulunduğu karargâha davet eder.

Hocalar, “kendilerinden” bir yarbay tanımanın verdiği mutluluk ve heyecanla karargâha girerler.

İçeride ilerledikçe, havanın hiç de sandıkları gibi sıcak olmadığını anlarlar.

Az  ötede  onlar  için  bir  “son  durak”  vardır  çünkü…

Adımlar  yavaşlar,  nefesler  derinleşir,  sesler  azalır…

Adımların bittiği, nefeslerin durduğu, seslerin kesildiği yerde; Mustafa Kemal’in askeri olmanın verdiği sorumlulukla, ağzında “laik, demokratik, sosyal hukuk devleti” tekerlemesini sakız etmeden, sözü hiç eğip bükmeden, yobaza selâm durmadan, baloda Şeriatla vals yapmadan, dimdik durabilen bir Türk subayı vardır…

Bir  de,   42  darağacı..!!!

Mustafa  Kemal,   emperyalizmle   ölüm – kalım   savaşı   verirken,   ulus   kendini   yine  

kendi   azim   ve   kararlılığı   ile   kurtarmaya   çalışırken   ve   tüm   Anadolu   kan  

ağlarken,   “millicilerin”   malına   ve   kadınına   saldırtabilecek   denli   dinden  çıkmış  

bu   hoca   takımı,   yaptıklarını   Yarbay  Osman’ın   ağzından   çıkan   şu   emirle   öder :

“Asın    hepsini..!!!”

Ne  demiştik ?

Okumaya devam edin ‘“Asın hepsini..!!!”’

19
Şub
12

“HOŞ GELİŞLER OLA” UTKU KARDEŞİMİZ, GÜCÜN SÜREKLİ OLA..!!!

Utku  Erişik  çok  zamandır  beklediğimiz  bir  kişidir.

Gerçek  bir  sanatçıdır.

Gerçek  bir  savaşçıdır.

Ve  Türkiye  halkının  özlemle  beklediği  genç / umudun  adıdır.

Didim’in Akbük beldesini geçtiğimiz Perşembe gecesi “Hoş Gelişler Ola” adlı oyunu ile aydınlatan Utku Eriş’e, tüm Akbüklüler adına “Hoş geldin canım kardeşim”   diyorum…    Sağ  ol..!!!

Hep böyle diri, yaratıcı ve güçlü ol..!!!

Öldü / çürüdü / yok oldu denen 12 Eylül gençliğinin yükselen bilinci ol..!!!

Utku Eriş’in tek kişilik oyunu, tüm izleyenleri olduğu gibi beni de birçok açıdan derinden etkiledi, duygulandırdı, coşturdu.

Bu kısa yazının kapsamı içinde kalarak sözünü ettiğimi bu birçok etkenin önde gelenlerini kısaca sıralıyorum:

1.- “Hoş Gelişler Ola” oyunu, gerçekten ciddi bir   tarihsel [ve sosyal/kültürel] araştırmanın sonuçlarını sanatsal ortama olabileceğinden fazlasıyla aktarmasını beceren duru, tok ve duyarlılıkları hedef almasına rağmen bilince de özgün mesajlar iletebilen oldukça önemli bir sanat eseri…

2.- Genellikle bu türde kaleme alınan eserlerin öğretici, yukardan bakan, ağır yürüyen didaktik bir yapısı olur… “Hoş Gelişler Ola” oyununda, öğreticiliği dışında, bu unsurların hiç birisi yok… Kişinin duyarlılığının içinden geçerek öyle bir dalıyor ki insanların bilincine Utku Eriş, O’nunla birlikte siz de gülüyorsunuz, iğneleniyorsunuz, öğreniyorsunuz ve birçok şeyi, olayı, bilgiyi ve kendi sorumluluklarınızı sorguluyorsunuz… Ve bütün bu mekanizmaların içinize kadar sessizce girip, gönlünüzü ve binicinizi zapt ettiğini farkına bile  varmıyorsunuz…

3.- Oyunda Nazım Hikmet öğesi büyük bir ustalıkla kullanılmış… Bu unsur birçok kişi tarafından birçok     eserde kullanıldı, denendi. Ama bu kadar başarılısına ilk kez tanık oluyoruz. Bu noktada bize çarpıcı gelen yenilik şu: Nazım Hikmet’in dizeleri zaman zaman oldukları gibi aktarılıyor. Ama ilginç olan, oyunun akışı içinde Nazım’ın şiiri çaktırmadan işin içine giriyor, bir de   bakıyorsunuz onun bir şiiri içinde geziyorken, bir    diğerine geçmişsiniz. Ve en önemlisi de, yine zaman zaman Nazım Hikmet’in şiirine adeta müdahale ediliyor… Örneğin, “Ateşi ve ihaneti gördük…” denmiyor da, Biz ateşi ve ihaneti [böyle] gördük, deniyor… Adeta Nazım Hikmet’in şiiri şimdiki zamana çağırılıyor, içine girilip, ruhunda dolaşılıyor… Büyük bir cesaret işi bu! Ama başarılı! Bir ilk ve her satında yaratıcılık kokuyor…

4.- Oyunun içeriğinde bulunan yoğun eleştiri öğeleri izleyenleri hiç sıkmadan, dikkatlerini uyanık tutarak ve sürekli heyecanlandırarak… Ama uyararak, iğneyi, çuvaldızı, ele geçen ne varsa hepsini kalbinize saplayarak ortaya dökülüyor. Zaman zaman bir tokat şaklıyor ense kökünüzde, bazen yakın tarihiniz içindeki bir kahraman yüreğinizi burkuyor, gönlünüzü ısıtıyor, gözlerinizi kızartıyor… Kimi zaman ise, döneklerin, fırıldakların, vatan hainlerinin arasında dolaşıyor ve insanlığınızı bir kez daha gözden geçirip, damıtıyorsunuz.

Kısacası “Hoş Gelişler Ola,”adlı oyunu yaratan, sahneleyen ve bizlere kadar ulaştıran bu genç kardeşimizi kutluyor, müsaadesi ile iki yanağından öpüyor, beynine ve yaratıcı gücüne esenlikler diliyorum.

Sağ olsun..!!!

Faruk  HAKSAL

http://www.gazetegercek.net/author_article_detail.php?id=1507

19
Şub
12

SİZ “DEDİ” İLE OYALANıN, ADAMLAR “KODU” OLUYOR..!!!

Şşş,   sessiz   olun..!!!

Bu  anlatacaklarım  aramızda  kalsın,  sizinle  biraz  dedikodu  yapacağım.

Lütfen  bu  yazıyı  sessizce  okuyun,  size  ömürlük  bir  sır  vereceğim…

2011 yılının mart ayında, Eğitim-İş Sendikası’nın davetlisi olarak Denizli’de “1923” adlı oyunumu sahnelemeye gittim.

Belgesel içerikte yazdığım bu dört kişilik oyunumun bir sahnesi köy  enstitüleri  ile  ilgiliydi.

Bu  sahnede  Savaştepe  Köy  Enstitüsü  ve  onun  müdürlerinden  Sıtkı  Akkay’ı  anlatıyordum.

Sıtkı Akkay benim, diğer oyuncu arkadaşlarım da, o enstitüye gelen köylü öğrencilerden Çoban Ali, Gülizar  ve  Hatice…

Oyun  bitti,  ertesi  gün  bana  bir  telefon  geldi.

Hani  hep  sorarlar:

“Bu  yazıda  yazar  ne  demek  istemiştir?”  veya  “Bu  şiirde  şair ne demek  istemiştir?”  diye…

Şanssızlığıma bakın ki, bana gelen soru tam Aziz Nesin’likti:

“Oyundaki  Gülizar  kimdi Utku  Bey ?”

“Nasıl,  pek  anlayamadım?”

“Dün  geceki  oyununuzda  Gülizar’la  kimi  kastettiniz?”

“Kimseyi kastetmedim. Savaştepe Köy Enstitüsü’ne gelen, o enstitüde Sıtkı Akkay Öğretmen’in aydınlattığı köylülerden biridir Gülizar.”

“Bir  arkadaşım  merak  etmiş  de,  siz  orada  Gülizar  Biçer’in  mi  reklamını  yaptınız,  onu  sormak  istedik.”

Yani Gülizar Biçer’in kim olduğunu bilmesem, Savaştepe Köy Enstitülü Gülizar’ın şu an yaşayan bir akrabası bunu soruyor sanacağım; çünkü bu olaydan bir ay önce de Sıtkı Akkay’ın oğlu Erdem Akkay’ın arkadaşı olan bir profesör izlemiş oyunu, o da ertesi gün bana ulaşıp teşekkür etmişti, öyle aydın bir öğretmeni unutmayıp oyunumda anlattığım için…

Gülizar  Biçer,  Atatürkçü  Düşünce  Derneği  Denizli  Şubesi’nin  Başkanı…

Daha  önce  beni  “Hoş  Gelişler  Ola”  adlı  oyunumla  Denizli’ye  davet  etmişti,  oradan  tanırım…

Meğer  Gülizar  Hanım,  CHP’den  milletvekili  aday  adayı  olmuş  o  günlerde.

Eee ?

Ben  de  onun  reklamını  mı  yapıyormuşmuşum ?

Bak  sen…

Evet  ya,  sanatım  da  bu  kadar  ucuzdu  zaten  benim…

Ve  Gülizar  Hanım’ın  da  buna  ihtiyacı  vardı  sanki !

Yani sizin anlayacağınız, ben bir oyun yazmıştım. Gittiğim her ilde, o oyundaki karakterlerimin adlarını değiştiriyordum.

Bu mankafaya göre; ben oyunun aynı zamanda yönetmeni olarak, oyuncu arkadaşlarımı her oyundan önce karşıma alıyordum.

Denizli’ye  mi  gidiyoruz ?

“Tamam  o  zaman,  bugünkü  oyunda  Gülizar  olsun  senin  adın…”

İzmir’e  mi  gidiyoruz ?

“Tamam,   senin  adın  bugün  de  Güldal  olsun…”

“Aaa,  niye  ki?”

“Dün Denizli’de Gülizar Biçer’in reklamını yaptık, bugün de Güldal Mumcu’ya destek verelim.”

“Peki, sizin adınız bugünkü oyunda ne olacak Utku Bey?”

“Ben dün Denizli’de Adnan’dım, Adnan Keskin’e destek verdim. Bugün de İzmir’de Mustafa olayım.”

“Moroğlu musunuz peki, Balbay mı?”

“Tiyatroda bazı şeylerin ucu açık bırakılır, izleyici karar verir. Buna da İzmirli izleyicilerimiz karar versin artık.”
Adına “Atatürkçü” diyen, ortalıkta bu kutsal sıfatı yerlerde süründürerek dolaşan, ama Atatürkçülükle de uzaktan-yakından zerre ilgisi olmayan bu şempanzelerin dedikodu kazanının ortasına benim ilk atılışım bu değildi.

29 Ekim 2010 günü, CHP Genel Merkezi’nin Cumhuriyet Kutlaması etkinlikleri kapsamında davet edildim. Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun konuşmasının hemen ardından aynı sahneye çıkarak, “Hoş Gelişler Ola”yı sahneledim.

“Utku  Erişik  CHP’li!”   dediler…

2011 Genel Seçimleri’nde Tuncay Özkan’a büyük bir haksızlık yapıldığını düşündüğümden, İstanbul 1. Bölge’nin bir seçmeni olarak Özkan’a açık bir destek verdim. “Karanlığın Zaptedemedikleri” adlı bir sokak gösterisi hazırlayıp, 50 ayrı noktada bu gösteriyi hiçbir ücret talep etmeden, Tuncay’a binlerce kere helal ederek sergiledim.

“Utku  Erişik,  Yeni  Parti’li!”  dediler…

Aynı yılın haziran ayında, Ulusal Kanal bir gençlik programı hazırlayıp sunmamı önerdi. Üniversiteleri çok dolaştığım gibi, çeşitli örgütlerin gençlik kollarıyla sıkı bir iletişim içindeyim, o yüzden de sağolsun genç kardeşlerim çok sevip sayarlar. Kanal da bunu görüp, böyle bir gençlik programı yapmamı önerdi.

Demek  Utku  Erişik,  hiçbiri  değil,  İşçi  Partiliymiş !

Cemevleri  söyleşiye  çağırır  beni  sık  sık.   Sonra  olduk  mu  bir  de  Alevi !

Ne CHP’li olmak suç ya da ayıp, ne YP’li, ne İP’li!

Hele hele Alevi olsam sana ne, olmasam sana ne!

Bunların hiçbiri benden zerre bir şey eksiltmez ki, bu bir eksiymiş gibi dedikodumu döndürüyorsun.

Karşı tarafın yobazından korkmayın dostlarım…

Onların yobazlığı uluorta… Yani apaçık görüyorsun, o yüzden de onun üstüne üstüne gidip mücadele edersin, siner, sonunda bitirirsin…

Siz,  asıl  bizim  içimizdeki  yobazlardan  korkun.

Bunların içinde öyleleri var ki, AKP’nin Aleviler üzerinden yaptığı takiyeye rahmet okutur.

Gidip  AKP’li  olasın  gelir  o  anda…

Ortada bizim cenahtan kimsenin pek elini sürmediği bir çuvaldız var; ben bu yazıda o çuvaldızı sahipleniyorum. İsteyen iğneyi başkasına batırıp dursun, çuvaldızı ben aldım elime şimdi.

Türkiye’de  üç  grup  “insan”  yaşıyor :

Birincisi,  cahil  olduğunu  bile  bilmeyen  cahiller…

İkincisi,  aydın  olduğunu  sanan  cahiller…

Üçüncüsü  de,  cahillerle  nasıl  başa  çıkacağını bilemeyen  aydınlar…

Siz, birinci gruptan hiç korkmayın…

Onlara gidip de anlatmaya başladığın zaman seni dinler.

Bugüne kadar oyunlarım veya panellerim vesilesiyle gittiğim yüzlerce şehirde konuşup da ikna edemediğim olmadı hiç. Hâlâ telefonlaşır, konuşuruz; şehirlerine yeniden gittiğimde gelir, beni bulurlar… İnsandırlar…

Siz asıl ikinci ve üçüncü gruptan korkun; özellikle de ikinci gruptan bizim içimizde çok var.

İşte bunların durmaksızın yaptığı tek şey dedikodudur.

Oyunu izler… Beni de kendisi gibi “Sulukule’den olma, Kadifekale’den doğma” sanmaktadır. Oyundan sonra koltuğunu evinin sokak kapısı önüne çeker. Karşı evde de kendi gibi bir fiskosçu oturmaktadır. Onunla başlar dedikoduya:

“Duydun mu kız, dünkü oyunda Gülizar vardı ya?”

“Heee?”

“O bizim Gülizar olmasın?”

“Heee?”

“Bak sen Utku’ya, o da az değil ha!”

Sürer gider bu ahmakıslatan yağmuru…

O sırada AKP’liler canavar gibi çalışmaktadır… Laf ebeliğinden emekli bizimkiler laf doğurta doğurta akşamı bulur; sonra da “AKP nasıl %50 aldı?” diye, karmaşık tezler üretir…

Bir ADD şubesi, benimle ilgili etkinlik yapmak istemiş. Bana da yönetim kurulu toplantısından sonra telefon açtılar. Etkinlik yapmak isteyenlere muhalif üyeler varmış, sonuçta etkinlik yapılmadı. Sormakta haklısınız, “Neye muhaliflermiş?” diye.

Ben de merak edip sordum…

Kendilerini “CHP’li” olarak tanıtan bu üyeler, “Ama Utku Erişik de seçimlerde Tuncay Özkan’ı destekledi” demişler…

Tabi canım, ben CHP düşmanıyım ya, adamlar haklı beyler!

Bu “beyler” o zaman Yılmaz Özdil’i de okumasınlar, Emin Çölaşan’ı da okumasınlar; çünkü onlar da Tuncay Özkan’a destek verdi.

Sanki Tuncay düşman! Sanki adam AKP’li!

12 Eylül Referandumu’nda ben İstanbul CHP İl Başkanlığı’nın organizasyonu ile, referandumda insanlara neden “hayır” demeleri gerektiğini tiyatral sokak gösterimle gece-gündüz haykırırken, bu beyler rakı içip, masada devrim yapıyorlardı, ondan bilmezler bunları… CHP’nin arabasıyla İstanbul’da 40 ayrı noktaya gidip bu gösteriyi sergilerken, Bağcılar gibi bir ilçenin meydanında CHP Gençlik Kolları’ndaki genç kardeşlerimle birlikte gecenin 10’unda “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!” diye bas bas bağırırken, bir tarafları yemediği için o an yanımda olmayan bu beyler, balığın üstüne helvayı yuvarlıyorlardı…

Belki inanmayacaksınız; ama Erdal Sarızeybek gibi, adam gibi bir adamı “MHP’li” diye çağırmayan yerler olduğunu biliyorum.

Biz içimizden bu ikinci grup cahilleri temizlemediğimiz müddetçe kaybedeceğiz. İki kere iki, eşittir dört!

Ortada bir maç var dostlar…

Ve bu maçta karşımızda, yerine göre “kardeş” olan, yerine göre “iyi polis, kötü polis” olan bir AKP-BDP koalisyonu var.

Bizim kendini aydın sanan cahiller diyorlar ki, Çok iyi bir takım, o yüzden kazanıyorlar!

Hayır kardeşim, adamların çok iyi bir takım olmasına hiç gerek yok, sen zaten yeterince kötü bir takımsın !

O  kadar  kötü  bir  takımsın  ki,  adamların  sahaya  çıkması  bile  yetiyor,  kazanmaları  için…

Dedikodu  yapmaktan,  diğer  takım  arkadaşına  çelme  takıp  onun  ayağını  kaydırmaktan,  senin  oynamaya  zamanın  kalmıyor,  olan sadece bu…

Yemin  olsun  ki,  kendi  takımının  kalecisine  sırf  kişisel  bir  meseleden  kafayı  takıp  gıcık  olduğu  için,  onun  gol  yemesine  sevinenler  var  aramızda.

Bunun  adı  nedir,  biliyor  musunuz ?

Gerizekâlılık..!!!

Çünkü  ancak  bir  gerizekâlı,  gol  yiyenin  kaleci  değil,  takım olduğunu  düşünemez..!!!

Herkes  aklını  başına  devşirsin…

Bugün  Mustafa  Balbay  ve  Mehmet  Haberal’a  destek  olmak  için  CHP’li,   Tuncay  Özkan’a  sahip  çıkmak  için  YP’li,  Engin  Alan’ı  kucaklamak  için  MHP’li,  Doğu  Perinçek’in  yanında  durmak  için İP’li  olmaya  gerek  yok.

Adamlar çatır çatır Türkiye Cumhuriyeti’ni yargılıyor, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin general ve amirallerinin üçte birini “terörist” diye içeri tıkıyor; siz de bunu anlatmaya dili dönen birkaç kişiyi “o şucu, bu şucu” diye yaftalamakla oyalanıyorsunuz.

Yarın bir gün bu isimlerin cenazesi çıkarken oradan, hangi yüzle bakacaksınız  cenazelerine ?

Biz bu gidişle, bu karanlık zihniyetin katlettiği Uğur Mumcu’larınkinde olduğu gibi, bir de Silivri’de ve Hasdal’da yatanların cenazelerinde aynı safı tutarız ancak !

Bu adamlar öldüğünde aynı safta durmak yerine, yaşarken parti-dernek ayrımı gözetmeden, “vatan” şiarında birleşip aynı safta mücadele versek ne bunlar yaşanacak ne de AKP gibi bir parti bunları yapabilecek…

Bugün  tek  düşman  vardır,  o  da  emperyalizmdir.

Bu  ülkeden  emperyalizmi  tekvücut  olup  kovmazsak,  AKP gider,  BKP gelir, o gider,  CKP  gelir…

BDP  gider,  CDP  gelir,  o  da  gider,  DDP  gelir…

Mesele  şu :

Anti – emperyalist  misin,  değil  misin ?

Okumaya devam edin ‘SİZ “DEDİ” İLE OYALANıN, ADAMLAR “KODU” OLUYOR..!!!’

19
Şub
12

Burası Türkiye, Burada Türkçe Konuşulur..!!!

“Bu  memleket  tarihte  Türk’tü,  halde  Türk’tür  ve  ebediyen  Türk  olarak  yaşayacaktır.”

“Türk  milletindenim  diyen  insanlar  her  şeyden  önce  ve  mutlaka  Türkçe  konuşmalıdır.”

Büyük  önderimiz,  Cumhuriyetimizin  kurucusu  Gazi  Mustafa  Kemal

Atatürk ‘ten  bu  sözler.

Dünkü  bir  gazete  haberi  anımsattı  bana  bu  sözleri:
“Kadın   polis,   Bakan   Şimşek’i   Kürtçe   konuşmayla   karşıladı.”
”Bakan, program sonrası yaptığı konuşmaya Kürtçe başladı, Türkçe bitirdi. Bakan Şimşek, Kürtçe yaptığı konuşmada, “Helal olsun size iyi akşamlar” demesi salonda bulunanlar tarafından büyük alkış aldı.”
   (Cümledeki anlam bozukluğu, öznenin eksiz yazılması yazıyı aldığım haber ajansına aittir)

Hem de gazete, sözün Türkçe anlamını bir ayraç içinde yazmış. Türkçe ikinci dil olmuş, açıklanan dil. İkinci sıradaki dil.
TRT, demin birini konuşturuyordu Birinci kanalında. Kadın İngilizce bağıra bağıra konuşuyor. Alt yazı Türkçe.
Bu durumda başka ülkeler, ulus devletleri, onurlarını, gururlarını korumak adına, devlet olma adına, başka bir dil konuşanın sesini kısarlar, belli belirsiz arkada fonda tutarlar, kendi dillerinde yaptıkları çeviriyi ise yüksek sesle verirler. İsterlerse yabancı dilde alt yazı yazarlar.
Yukardaki haberi duyunca, nedense aklıma eller Mersin’e giderken, tersine giden bizlerin iç yakan hâli geldi.

Bir de hemen Alman Bakan’ın kulaklara küpe şu sözlerini anımsadım:

Alman Bakan Westerwelle, “Burası Almanya, burda Almanca konuşulur!”demişti.

Dünkü gazete haberinin başlığı şöyleydi, anasayfalarda bütün gün kaldı:
“Kadın polis, Bakan Şimşek’i Kürtçe konuşmayla karşıladı.”

Bakan Batman’da bir toplantıya katılıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin polisi, bu bir kadın polismiş, Bakan’ı kapıda karşılıyor ve Kürtçe(?) konuşarak hoşgeldiniz, falan filan diyor.
Şimdi bunu niye yapıyor devletin resmi görevlisi?
Bu bir yabancı konuk, bir evsahibi kadın falan değil. Sıradan vatandaş değil. Resmi görevli bir kadın. Hem de devletin güvenlik gücünün temsilcisi, devletin polisi.
Bakan, Türkiye Cumuhriyeti’nin bir bakanı değil mi?
Bakan, Kuzey Irak’ın Kukla Devleti’nin bakanı mı?
Bakan başka bir ülkede mi? Başka bir ülkeyi ziyarete mi gitmiş?
Kapıda görevli kadın polis, başka ülkenin polisi mi?
Kadın polis Türkçe bilmiyor mu?
Bakan Türkçe bilmiyor mu?
Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dili Türkçe değil mi?
Başka bir dille, hem de bir yerel ağızla, bir devlet görevlisi, bir devlet görevlisini niye karşılıyor?
Her iki görevli de, Türkiye Cumhuriyeti görevlisi ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değil mi?
Yoksa bilmediğimiz bir durum mu var?
Böyle bir iş neden olmuştur? Kim plânlamıştır? Neye, niçin,neden yapılmıştır?
Bahar Gönen adlı kadın polis bize çevirdiklerine göre şunları demişmiş:
“Sayın bakanım ve değerli misafirlerimiz, hoş geldiniz. Vanlı bin 200 öğrenci kentimiz Batman’a geldi. Batman Emniyeti, bu Vanlı öğrencilerle birlikte yardım amaçlı program hazırladı. Hoş geldiniz, baş göz üstüne geldiniz”
Sonra konuşmanın başını bakan Kürtçe, bitişini Türkçe yapmış.
Bu iş de tıpkı, bir cami imamının başbakanın Cuma günü namaz için gittiği camide Türkçe vaazdan sonra bir de İngilizce vaaz etmesi gibi. Habersiz olması mümkün değil. İngilizin diliyle hutbe okunuyor. Cami Türkiye’de. Cami cemaati Türk. Dinimizin dili hadi Arapça diyelim, Arapça hutbe okusalar hım… hım… diyen olabilir, neden olmasın diyen, olur ya, bir yandan da Araplaşıyoruz zaten… Peki niye İngilizce?
Burada da resmen, resmi görevli yerel ağız konuşuyor. Sıradan bir polis memuru. O dille demezse Bakan anlamayacak mı? Bakan bilmediğimiz bu yerel ağızlı bir ülke varda orada mı okumuş büyümüş yetişmiş, okullar bitirmiş…
Bir yerlere işaret olduğu kesin.
Milleti alıştırmak amaçlı olduğundan da kimse şüphe edemez değil mi? Meğer biz iki dilliymişiz de kimsenin haberi yokmuş. Bebek doğmuş çoktan. Adı bile konmuş…
Şimdilik iki dilli tabii. Sonrasını sormayın.
Görünen köye klavuz mu arıyorsunuz? Bunu bana niye soruyorsunuz? Benden aptalını bulamadınız mı yoksa?
Bundan birkaç gün önce de şöyle bir haber düştü bütün haber kanallarına. Yayınlamayanın hatırı kaldı. Ben ilk önce Haber Türk’ün bilgiağı sayfasında gördüm:

“Kürtçe  resmi  dil  oldu!”

Bu başlığın hemen altına gazete şu açıklamayı yapmaya gerek duymuş:

“İngiliz seyahat rehberi Lonely Planet’ten çok tartışılacak hata .”

Ama diğer gazetelerde bu açıklama bile yoktu.

“Kürtçe resmi dil oldu!” demeyenin hatırı kaldı o gün. Uzun uzun da bu rehberin ne kadar önemli, ne kadar ünlü, ne kadar çok kişiye ulaştığı vurgulandı. … ” internet ortamında verdiği seyahat önerilerinin dünya üzerinde, milyonlarca takipçisi var.” dendi.

Bakın açıklamaya. Oldu bittiye getirilmesine. Rehbere yapılan övgüye.

O günden bugüne kadar da bu konuya bir itiraz edeni, kınayanı, kitabı toplatma girişimini, bu olmazsa mutlaka kitaba ek açıklama yaptırma girişimini falan duymadık. Demek milyonlarca kişiye doğurtacakları bebeği böyle muştuladılar. Ülkemizde de dal değil yaprak bile oynamadığına göre işleri tıkırında küresel çetenin ve işbirlikçilerinin.

Daha önce de şunu dediler. Bir hafta kadar önce:

Hangisi d aha  zor:  Türkçe  mi?    İngilizce  mi?

Niye  soruyorlar  biliyor  musunuz ?

“ İngilizce Türkçeye göre çok kolaymış da, beyin hemen algılıyormuş da, Türkçede ise iki kat güç harcıyormuş. Çünkü eylem sözcüğü sondaymış, beyin anlamak için vakit kaybediyormuş.”

Şimdi  anladınız  mı  bu  haber  niye  verilmiş :

Fethullah  Okullarına  haklılık  kazandırmak.

Şöyle  demek  isteniyor: “Bakın Türkçe zor. Zaten biz iki dilliyiz. Yok yok, pardon, çok dilliyiz. Şimdilik iki diyelim de işimiz görülsün, kurbağalar ürkmesin…Kürtçe konuşan Kürtler var. Madem eğitimde dünya ile bütünleşeceğiz, millî bir eğitim yapmayacağız artık o halde bu Türkçe ne başımızda? Kaldıralım İngilizceyi alalım. İsteyen Türkçe mi öğrenir, isteyen Kürtçe mi(?), Gürcüce mi, kendisi bilir canım. Ha Arapçaya gelince o başka. Onu herkes ilkokul dörtte öğrenecek, “ Elifba” sesleri dolduracak ortalığı. Elifba”Elifba!” “Hay maşallah!” diyelim!”

Bunları duyduktan sonra Alman Bakan’ın yukardaki sözü aklımdan çıkmıyor.

Hem bu sözü derken Bakan bile değil.

Bir siyasetçi, bakan olması ihtimali olan.

Kendisine İngilizce soru soran muhabiri bu sözüyle bir güzel haşlıyor.

Dünyaya ve bu arada bizim gibi aymazlara da örnek oluyor:

“Burası  Almanya,  burda  Almanca  konuşulur”

Koalisyon öncesi görüşmelerde de şu konuda görüşbirliği sağlamışlardı o zaman:

“Almanya’da Hıristiyan Demokrat/Hıristiyan Sosyal Birlik Partileri (CDU/CSU) ile Hür Demokrat Parti (FDP) arasında yapılan koalisyon görüşmelerinde, “Almanya Federal Cumhuriyeti’nin dili Almancadır” ibaresinin Anayasa’ya girmesi konusunda görüşbirliği sağlandı.9. 10 2009”

Alman,  okullarında,  en  önemli  dersi  için,  Almancadır,  der.

Almanca  dersi.

Önce  Almanca  diye  bas  bas  bağırırlar.

Evlenen  eşleri  bile  Almancadan  sınava  sokar,  ülkelerine  öyle  alırlar.

Dilleri  her  şeyleridir.

Turstlerle  İngilizce  konuşmazlar,  bilmez  gibi  davranır  küçüğü  büyüğü,  okumuşu  okumamışı.

Oysa herkes okullarda konuşup anlayacak kadar İngilizce öğrenir ama bunu devlet okullarına, devletin diline, halkın diline katmazlar.

Bir  zenginlik  olarak  kenarda  durur.

Bu konuşmadan Alman’ın bu sert çıkışından kendi millîyetini dolayısıyla dilini korumasından en çok kimler rahatsız olmuş biliyor  musunuz ?

Bizim  Zamancılar.

Bakın  bir  yazarı  o  günlerde  neler  döktürmüş :

“Konuşulan dilin ötesinde bir de ‘diplomasi dili’, ‘diplomatik dil’ diye bir şey var. Bunu en iyi bilmesi gerekenler dış işleri bakanlarıdır. ‘Burası Almanya burada Almanca konuşulur’ ifadesiyle yabancı ülke mensuplarına yaklaşırsanız Almanya üçüncü kez kaybeder. İngilizce sorulan soruya Almanca cevap verirsin, muhabir demek istediğini anlar. Ya da hiç cevap vermez soruyu anlamadığını ima edersin. Bir tercüman vasıtasıyla sordurtursun! Millet ne demek istediğini anlar. ‘Burası Almanya burada Almanca konuşulur’ Almanya’nın küreselleşen dünyadaki üslubu olmasa gerektir. Hepimiz insanız, Westerwelle’nin bu gafletini de isterseniz zafer sarhoşluğuna, isterseniz zafer sevincine verin. “

Zaman yazarı, Alman Bakan’ın bu onurlu duruşunu gaflet olarak tanımlıyor.

Yazarın biri de onun iyi İngilizce bilmediğini varsayıyor, bu yüzden saklandı diyor, İngilizce konuşursa gülmesinler diyeymiş…

Hay  akıl  hay.

Alman  iyi  İngilizce  bilmeyen  birini  Dışişleri  Bakanı  yapacak.

Akla  bakın.

Alman   niye   büyüyor,   bari   bunu   bir   araştırın.

Hepsi  aynı  demiri  dövüyor.

Hepsi  aynı  ulusal  çizgide  birleşiyor.

Ülkeyi,  yönetmek  için  ortaya  çıkanlar  yönetiyor. 

Yıkmak   için   değil..!!!

Ama    kraldan   çok   kralcı   olmuş   bizdeki   dinciler.

Korkuyorlar  herhalde  ya  bizde  de  böyle  düşünürlerse  diye.

“ İngilizceyle okulları, çarşıyı pazarı, sanayii, okumuşu, cahili, cümle alemi kontrolümüze aldık. Bölücülerin yolunu da bir güzel açtık. Aman tekerimize taş konmasın!”

Yandaş, yalakadaş basın yayın neredeyse İngilizceyi kendi dilleri yaptılar.

Hepsinde bir bahaneyle İngilizce konuşan biri çıkıyor, kendi dilinde alt yazısı da Türkçe olarak yayın yapılıyor.

Eğlence programlarına, yarışmalara, bilimsel bir yayına İngilizce konuşarak çıkan çıkana…

Bahanesi  hazır.

Amaç  bu  dili  dayatmak  olduktan  sonra.

TRT 6,  2009’dan beri devlet içinde başka bir devlet dili varmış gibi başka dillerle 24 saat yayın yapıyor, hem de altyazısız…

Atış  serbest !

Bu işin ustaları, devletin televizyonu TRT eliyle böyle bir maskaralığı övmedi mi geçen günlerde. 

Muallim adlı türküyü Amerikan okulunda Amerikan bayrağı altında, söyletirmiş gibi yapıp, bizim algımızı karıştırmaya, bu kültüre ve dile kul etme, sevdirme işine girişmediler mi müzik aracılığıyla.

Aynı sesli görüntünün aynı müzikle bire bir taklidini de İstanbul’da bir okul yapmadı mıydı? Bir yerinde bile bayrağımız görünmeden. Atatürk’ün resmi görünmeden, Gençliğe Hitabe okulun bir yerinde bile karşımıza çıkmadan. Bomboş uzay sınıfı gibi sınıflar. İçine istediğiniz milleti yerleştirin olur, çünkü milleti yok. Elginkan Anadolu Lisesi’nde çekilmiş bu filmler. Hem de bu lise devlet okuluymuş. Vakfın yaptırıp devlete bağışladığı bir okul.

“Milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.”sözünü boşuna mı dedi Atatürk !

Alman  iki  bölümdü,  neredeyse  yirmi  sene  öncesinde.

Ama   azmetti,   birleşti   ve   tek   devlet   oldu…

( Ve   de   bizim   devlet   “yönet”icisi   pezevenklerin   halt   ettiklerine   bakın..!!!

Diğer   bütün   Türk   Cumhuriyetleri   ile   birleşmek   için   çalışacaklarına,  

mevcut   Türkiye   Cumhuriyeti’ni   parçalatmak   amacındalar..!!!

Bu   yüzden   de   önce   dili   parçalamak   istiyorlar..!!!)

Anayasasına  tek  dil  Almancayı  daha  geçen  yıllarda  yazdırmışlar,  bunun  ihtiyacını  duymuşlar.

Bakan’ı,  İngiliz’e  dersini  vermiş :

“Burası   Almanya,   burada   Almanca   konuşulur..!!!   O   KADAR..!!!”

Bizim  bu  Alman’dan  neyimiz  aşağı ?

Atatürk  milletimize  Türk  milleti  zekidir,  çalışkandır  demedi  mi?

Biz   neden   bu   durumdayız ?

Nereye   gidiyoruz    koşar  adım ?

Bakın   yayılmacılar   birleşiyor,   toplanıyor,   bütünleşiyor.

Oysa   bizim   her   parçamız   darmadağın..!!!

Okumaya devam edin ‘Burası Türkiye, Burada Türkçe Konuşulur..!!!’

19
Şub
12

ÖCALAN DAVASı’NDA (1), ERGENEKON’DA YÜZ, NEDEN..?!!!

Şubat  1999’da  Öcalan  adlı  katil  ülkemize  getirildi.

Soruşturma  yapıldı  ve  yargılandı.

Hakkı  idamdı  ama  AB  dediler,  idamlığı  müebbete  çevirip  İmralı  gibi  bir  saray  yavrusuna  aldılar,  hâlâ  orada  misafir.

Peki,  kimdir  bu  Öcalan ;  54 bin  canın  katili  ve  ülkemize  300  milyar  dolar  gibi  önemli  bir  ulusal  kaynağın  yok edicisi.

Yıllarımızı çaldı, iki milyon insanımızı göçe zorladı, 3.225 köy ve mezra nerdeyse  haritadan  silindi.

Öcalan  dediğiniz  işte  budur ;   katil,  işbirlikçi  ve  vatan  haini.

Öcalan  ülkemize  gelince  ,   bakın  neler  oldu…

Terör örgütü başı denilerek yapılan soruşturmada, adı PKK olan bir ihanet şebekesinin bilinmeyenleri tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarıldı.

Örgüt  hukuki  anlamda  çözüldü.

Bakın,  nasıl ?

Örgüt başı Abdullah Öcalan, sözde lider kadrosu 300 kişi, 150’si Avrupa’da, 150’si Irak’ta, yeri belli, adresi belli, adı belli sanı belli.

Peki, ne yapıyor bunlar; örgüt başı yattığı yerden örgütü yönetiyor, sözde lider kadrosu ise açık meydanlarda cirit atıyor.

Cirit attıklarını bize söyleyen de bugünkü Meclis Başkanı Cemil Çiçek.

Örgütün kasası; İsviçre’de, Kürt Dayanışma Vakfi hesabında, yaklaşık bir milyar dolartlık kara para. Ne oldu bu kara paraya? Hiç, yerli yerinde duruyor, aklanıp paklanıyor, silah cephane olup bizi şehit ediyor. Dağlıca’da, Aktütün’de bizi şehit eden merminin parası nereden geliyor sanıyorsunuz… Üstelik bu paranın yeri de belli, TBMM’ tutanaklarında var, Cemil Çiçek de biliyor…

Örgütün silahlı cephesi; Irak kuzeyinde Barzani bölgesinde beş ana kamp halinde toplanmış; Kandil, Hakurk, Basyan, Avaşin ve Zap. Yerini de herkes biliyor, başta hükümet. Biliyor çünkü bu ABD istihbaratıyla bombalanan yerler buralar. Ne oldu peki bu kamplara? Hiç, hepsi yerli yerinde duruyor, Anadolu’da kaçırılan çocuklarımız buralarda terörist yapılıyor, ardından eline silah verilip karakollarımıza baskına gönderiliyor. Mezargediği’nde 11 askerimizi şehit eden katiller nereden geldi sanıyorsunuz…

Örgütün Avrupa siyasi cephesi, ERNK; iyi teşkilatlanmış, yerleri belli, adresleri belli, dernek, büro, vakıf, federasyon, konfederasyoın şeklinde faaliyet gösteriyor. Ne oldu peki, örgütün bu siyasi yapısı çözüldü de ne oldu? Hiç, harıl harıl çalışıp gurbetçilerimizden haraç toıpluyor.

Örgütün Türkiye siyasi cephesi; BDP, parti üstelik siyasi parti ve TBMM’de. Peki, bunlara karşı ne yapıldı? Hiç, kapatıldı, tekrar açıldı, kapatıldı, tekrar açıldı. DEP’ti, HEP oldu. DEHAP’tı, HADEP oldu, şimdi de BDP…

Allah aşkına sorarım size, bu Öcalan yakalandı ve yargılandı, soruşturuldu ve örgüt yapısı deşifre edildi, edildi de ne oldu? Hiç…

Biliyoır musunuz, bize göre gerçek asrın davası olan bu davada BİR TEK ÖCALAN soruşturuldu, BİR TEK ÖCALAN yargılandı, ne DALGA DALGA OPERASYON YAPILDI, ne de ŞAFAK BASKINLARI, BİR TEK Öcalan!

Peki, kod adı Ergenekon olan davada yüzlerce, binlerce insan yargılanıyor, neden?

Peki, kod adı Etgenekon davada olmayan kasalar araştırılıyor, olmayan örgüt yöneticileri araştırılıyor, hatta bir Genelkurmay Başkanı örgüt ara yöneticisi denilerek hapse atılıyor, neden?

Peki, gizli tanıklarla bir Ordu Komutanı hakkında örgüt yöneticisi denilerek dava açılıyor, ama açık tanıkla katil olduğu bildirilen Osman Öcalan hakkında dava yok, neden?

Neden   Bedrettin  Dalan’ın   mal   varlıklarına   el   konuluyor   da,   PKK’nın   mal  

varlıkları   ve   para   kasasına   el   kon(ula)muyor,   neden..??!!!

Neden   örgüt   karargahı   denilerek   Genelkurmay  

Kozmik   Odası’na   baskın   yapılıyor   da,   PKK’nın  

silâhlı   kamplarına   baskın   yapılmıyor ?

Anlaşılan   o   ki    PKK   terör   örgütü   değil,   bir  

devrimci,   bir   halk   kahramanı ;    ama   Türk   Ordusu  

örgüt,   hem  de   terör   örgütü,   öyle   mi..?!!!

Anlaşılan  o  ki  PKK  hükümetin  yani  AKP’nin  model  ortağı,  aynı  yolun  yolcusu  bunlar,  bunları  birbirine  kan  çekiyor,  kan,  öyle  mi ?

Bu  siyaset  bizim  değil,  anladık,  her  şey  açık  ve  saçık.

Bu  siyaseti  güdenler  de  bizim  değil,  onu  da  anladık,  anladık  ama  peki  kim  bunlar ?

Erdal  SARIZEYBEK

http://www.ilk-kursun.com/haber/96264

18
Şub
12

Sarı Lâcivert…

İlker  Başbuğ  kaleci  olsaydı…

Kapının önünde “Yalnız değilsin” diye bağıracak sarı lacivertli bir ordu olacaktı…

Ama  sen  kalk  Genelkurmay  Başkanı  ol…

*

Mehmet  Haberal…

Binlerce  çaresiz  hastanın  yaşamını  kurtaran  organ  naklini  kendine  dert  edin…   Bir  tam  teşekküllü  hastane  kur  tırnağınla…

Ankara’nın  bozkırında  bir  orman  yetiştir…

Ortasında  bir  üniversite,  on  binlerce  genç  yetişsin…

Böyle  yalnız  kalırsın  işte…

Oysa  futbol  takımı  kurup  başkanı  olsaydı…

Arkasında  on  binler  olacaktı…

*

Bizim  can  Mustafa…

Halı sahada top koşturmak da mı gelmedi aklına, gazeteci olacağına…

*

Doğu  Perinçek,    Tuncay  Özkan…

Nedim,   Ahmet,   Barış’lar…

Soner  Yalçın…

Bir  takım  işte…

3 bin,  5 bin  kişi  mahkeme  kapısındaydı…

*

Ama  Fenerbahçe  taraftarları  başkanlarını  yalnız  bırakmadılar…

Hiçbir sivil toplum örgütünün yapamadığını yapıp, sivil inisiyatifin demokratik baskı hakkını kullanıp, binlercesi toplandı oraya…

Yıllarca,   “Bu   futbol   spor   değil”   diye   yazı   yazmış,   futbolu   sevenlerin   diğer  

ulusal   meselelere   ilgi   duymayışına   kızmış   birisi   olarak…

Özür   dilerim…

*

Sürü   olan   bizmişiz…

Ne rektörler, dekanlar, hocalar, günahsız akademisyenler götürüldüğünde üniversitelerin sesi çıktı…

Ne parasız eğitim isteyen ya da duvara yazı yazan öğrencileri içeri kapattıklarında gençlik umursadı…

Ne gazeteciler yıllardır hücrelerde çürüdüğünde medyanın ve medya örgütlerinin yeterince kılı kıpırdadı…

Ne hukuk bittiğinde hukuk adamları, ne bilimsel özgürlük tükendiğinde bilim adamları, ne sendikalar çökertildiğinde işçiler, ne Türkiye satıldığında sermaye, ne aç kaldığında yoksul böyle bir tepki gösterebildi…

Fenerbahçeli yaptı bunu…

*

19 Mayıs, 23 Nisan, Ant, Gençliğe Hitabe, modern eğitim, büyük devrim, çağdaş yaşam, hukuk devleti, laiklik…

Cumhuriyet…

Atatürk…

Kendisini yaratan tüm değerlerin üzerinde tepindiler de…

Bir  millet  umursamadı  bile…

*

Bari  yüzünü  sarı  lacivert  boya…

Utancını  görmesinler…

Bekir  COŞKUN

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=316244

18
Şub
12

ORDU ÜZERİNİZE KALKSıN

Vermem  Seni  Ellere,  Ordu  Üstüme  kalksa  der,  türkülerimizden  biri.
Başbakan Erdoğan’ın has adamlarından biri olan Ordu İli-Aybastı İlçesi Belediye Başkanı İzzet Gündoğar ve Belediye Meclisi, isimleri “HÜRRİYET” , “İSTİKLAL” , “CUMHURİYET” , “İNÖNÜ” olan caddelerin adlarını “halk alışamadı” diye değiştirdiler….

İstanbul-Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesinden 4 kız, Atatürk’ün büstü ile el işaretleri yaparak akılları sıra dalga geçtiler…

İşte bunlar Tayyip Bey’in yetiştireceği “dindar neslinin” zavallı ve geri zekâlı  öncüleridir.
Atatürk’ün büstü ile dalga geçtiğini sanan bu çocuklar varlıklarını, dinlerini, insanlıklarını, kul değil-vatandaş olmalarını- özgür bireyler olduklarını Atatürk’e borçlu olduklarını bilmezler. Atatürk olmasaydı, 12-13 yaşında evlendirilecekler, evde hizmetçi, tarlada işçi, sadece doğuran varlıklar olarak, kumalarıyla birlikte erkeğinin kölesi olarak yaşayacaklardı. Ne miras hakları olacaktı, ne araba kullanabileceklerdi, ne de eğitim alabileceklerdi.

Aybastı İlçesi Belediye Başkanı ve Belediye Meclis Üyeleri, bu isimlerden elbette rahatsız olacaklar. Bunlar insan değil ki. Cumhuriyet-Hürriyet- İstiklal-İnönü gibi isimler bu insan müsveddelerine batıyor.
TBMM’deki muhalefet Milletvekilleri; Eğer sizler gerçekten Cumhuriyetin Milletvekilleri iseniz, Ordu-Aybastı’ya gidip o levhaları yerine asarsınız.
Hatta bu levhalardan birer tane de Ordu Valisi ile Aybastı Kaymakamının makam odalarına çakarsınız…
Desteğe ihtiyacınız olursa, maç başlamadan evvel 6-7 dakika boyunca Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini bağırarak okuyan vatansever Ordu Gençliğine seslenin, onlar bu isimlere ve Atatürk’e sahip çıkarlar…

Herkes kafasına şu gerçeği iyice kazımalıdır. Cumhuriyet’i-Hürriyet’i-İstiklal’i- İnönü’yü kimselere vermeyeceğiz. Değil Ordu, Dünya üzerimize kalksa bu değerlerimize sahip çıkacağız…

MALAMAT  OLDULAR

Malamat ;  Elazığ – Adana – Konya  yörelerinde  çokça  kullanılan  bir  kelimedir.
“Rezil  kepaze  olmak –  küçük  düşmek – madara  olmak”  anlamındadır.

AKP’nin 10. Yılında ülkenin en ciddi, en köklü kurumları içine fil girmiş zücaciye dükkanına döndüler.
Kurumlar hem kendi içlerinde, hem de birbirleriyle kavgalı hale geldiler.
Devletin tüm kurumlarıyla “Uyum” içinde işlemesinden sorumlu olanlar bile birbiriyle zorla ve prosedür gereği “haftalık olağan görüşmelerde” konuşuyorlar…

Devletin bu hale gelmesinin sebebi, 3 seçimdir tek başına, Cumhuriyetin temel değerlerine açıkça karşı olan bir partinin iktidarda bulunmasıdır. Bu partinin, Cumhuriyetle, Lâiklikle, Sosyal Hukuk Devleti ile, Atatürk’le “kan uyuşmazlığı” vardır. Takiye ustaları ile, Cumhuriyetin temel değerlerini aynı kazana koysanız ve kırk yıl kaynatsanız, bunlar yine de birbirine kaynamazlar.

Türk insanı AKP’nin gerçek yüzünü yeni-yeni görmeye başladı. Başbakan Erdoğan’la görüşmeyi “Huzura Çıkmak”(!) olarak nitelendiren TÜSİAD bile yeni-yeni uyanmaya başladı…

Malamat olan kurumlara gelince;
Genelkurmay Başkanlığı
*Kuruluşunu Büyük Hun İmparatoru Mete Han’ın tahta çıkış tarihi olan M.Ö 209 yılına dayandıran, Türk Milletinin 2221 yıllık göz bebeği kuruluşu, cemaatçi polislerin hazırladıkları sahte dijital delillerle, “Terör Örgütü” olarak tanımlandı. Genelkurmay Başkanı(yenisine de sıra gelecek), emekli olduktan iki sene sonra, kullanılmış roketatara “boru” dediği ve suçluluğu ispatlanmamış Milletvekili-Gazeteci Mustafa Balbay’a verdiği beyanat için “Terör Örgütü Kurmak ve Yönetmekten” yargılanıyor…

Bu kavganın gerçek sebebi “Genlerin oluşturduğu, zihniyet kavgasıdır”. Asırlardır devam eder…
Bir tarafta;
Şeriat düzeninin, Hilafetin, Din Devletinin, Arap Kültürünün etkisiyle, ümmet ve kul olma anlayışıyla yetiştirilen, sorgulamadan sadece itaat eden, cemaat-tarikat demokratlarının(!) bu günkü temsilcileri,
Diğer tarafta;
İnancını sadece Allah rızası için yaşayan, çağdaşlığa-aydınlığa- üretmeye-katılmaya-sorgulamaya inanan ve Türk Milletinin varlığını kendi varlığı ile bir tutan, demokrasiye gönül vermiş, fikir yapısı en son Atatürk’ün fikirleri ile taçlanan insanların bu günkü temsilcileri…
Bu kavga, Türkiye gerçek bir eğitim reformunu gerçekleştirip en az üç nesil uygulamadan ve kişi başına yıllık gelirimizi Danimarka seviyesine çıkarmadan bitmez, bitmeyecektir.
Bu kavganın bu kadar acımasızca yapılması TSK’yi kamuoyu önünde Malamat etmiştir.

MİT Müsteşarlığı;
Türkiye’nin göz bebeği kuruluşlarından biri.
MİT, faaliyetlerinin temeli gizlilik ilkesine dayanan, başarılı olması için toplumun desteğini arkasına alması şart olan, “gizlilik ile toplumu aydınlatma” işlevini profesyonelce yapması gereken bir kuruluşumuzdur.
MİT’teki kavganın esas nedeni de TSK’da olduğu gibi “zihniyet kavgasıdır. Yalnız bu olayda ufak bir farklılık vardır. Ortak hedefe saldırıp ele geçirme mücadelesinde iktidar ve cemaat ayrı düşmüşler, kendi aralarında “tamamı benim olmalı” kavgasına tutuşmuşlardır.
Cemaat ile iktidar arasındaki “mevzii kapma” kavgası bu kurumumuzu da Malamat etmiştir…

Bu kavgalar zaman zaman hep yaşanmıştır. Fakat ilk kez bu kavga Cumhuriyetin bu iki kurumuna çok zarar vermekte, bu güzide ve çok önemli kuruluşlarımızı paralize etmeye, halk tabiriyle Malamat etmeye başlamıştır. AKP’nin bilmesi gereken gerçek şudur; Bu kavganın kazananı olmaz, kaybeden Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti olur.

Devletin Malamat edilen kurumlarından Yargıyı- Emniyeti- Bazı Bakanlıkları başka bir yazıda anlatmaya çalışırız…

Sağlık  ve  başarı  dileklerimle,   /   18 Şubat 2012

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/96197

18
Şub
12

Gökçe Fırat’ın İskenderun Konferansı




İstatistikler

  • 1,900,596 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Eylül 2014
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Ağu    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930  

Son Yorumlar


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 37 takipçiye katılın