14
Haz
07

AKP KAPATILMALI!!!

AKP, RECEP TAYYİP ERDOĞAN ve FETHULLAH GÜLEN “YÜCE DİVANDA” YARGILANM

Sabetaycı Dönmelik’le Neo İslamcı Dönmelik

logo

Sabahattin ÖNKİBAR

26.05.2007 

 

 

Sabetay Sevi…
1626’da İzmir’de doğan bir Yahudi.
1665’de kendini Mesih (kurtarıcı) ilan edip taraftarlar toplayarak Osmanlı’daki kamusal düzeni tehdit etti ve soluğu Saray Mahkemesinde aldı.
Mahkemenin kararı:
Mesihlik iddialarından vazgeçmezsen öldürüleceksin. Buna mukabil dininden vazgeçip Müslüman olursan bağışlanacaksın.
Sabetay canını kurtarmak için dininden vazgeçmiş gibi göründü ve güya Müslüman olarak Mehmet Aziz Efendi adını aldı.
Bu olaydan sonra Sevi yandaşlarına ya da onun gibi şeklen Müslüman olanlara “dönmeler” nitelemesi yapıldı.
Teşbihde hata olur mu bilmiyorum ama ben bu sabetayist dönmeler ile bizim neo-islamcı dönmeleri şekil olarak bir görüyorum.
Peki neo-islamcı dönmeler kim midir?
Takiye yapıp gerçek gündemlerini gizleyenlerdir.
Daha açık tarif ile AKP cenahıdır.
Neyi mi gizliyor AKP?
Rövanş alma duygusunu.
Dahası, devleti topyekün ele geçirme amacını.
Bunu yaparken kendini Sabetay Sevi’nin dönmeleri gibi gizliyor. Daha vahim olanı ise, amacına erişmek için Türkiye üzerinde hesapları olan emperyal güçlere kendini kullandırıyor.
Peki değişmiş olamazlar mı?
Sabetay Sevi ne kadar değişti ise bunlar da o kadar değişir…
Siz İstanbul Belediye Başkanlığı koltuğunda oturan bir insanın yani Recep Tayyip Erdoğan’ın 2 yıl içinde topyekün kendini inkar edecek şekilde fikren ve zihnen değişebileceğine inanabiliyor musunuz?
Ne diyordu Recep Bey başkanken?
Demokrasi amaç için araç yani tramvaydır.
Peki amaç ne?
Değiştim söyleyemem…
İyi de değişimine hikaye diyenler var…
Ertuğrul Günay gibi eski bir marksisti bile AKP’ye aldık ya…
Ertuğrul mebus olmak, AKP’de imaj yapmak için bu zarf organizasyonu, peki ya mazruf yani sütrenin gerisi?
AKP’de Köksal Toptan gibiler de vardı, ne oldu, bakan ya da parti yöneticisi olabildi mi? Beyin ekip, gizli gündem ekibi değil mi?
Hem değiştim demene rağmen adın bile aynı. Oysa Sabetay Sevi adından bile feragat edip Mehmet Aziz Efendi olmuştu…
Ne dersiniz sevgili okur; Sayın Erdoğan mahkemeye gidip adını Tayyip Aziz Efendiye dönüştürse değişimine karine oluşturur mu?


 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/selahattinonkibar/sabetayci-donmelikle-neo-islamci-donmelik.html

***

AKP BÖLÜNÜYOR

AKP’nin cumhurbaşkanlığı süreci ile ilgili iç hesaplaşma tüm şiddeti ile sürüyor. Ve tüm faturalar partinin çekirdeği tarafından RTE’ye kesiliyor. RTE’nin kurmayları da fiyaskoyu Arınç’ın üzerine yıkmaya çalışıyorlar.

 

 

RTE’NİN SUÇU

 

RTE Hükümeti belediye gibi bakanları ise daire başkanı düzeyine düşürerek yönetmeye çalıştı. İcraatla hiç ilgilenmedi. İlgilenmek de istemedi. O partinin spikeri ve siyasal şovmeni olarak kamuoyuna cazip gelecek, propaganda değeri olan icraatları (!) en inandırıcı ve pürüzsüz üslup ile halka iletecekti.

   Zaten kimse de RTE’nin devlet yönetimine el atıp, elinin çamuru ile siyasal ortamı germesini istemiyordu. Grup konuşmaları için Alarko Holding’in patronu İshak Alaton’dan, MOSSAD Ajanı Alon Liel’den, AKP tarafından para ile beslenen ABD’li diplomat, uzman, CIA ajanlarından ve İngiliz İstihbarat ağının aktörlerinden açı  ve içerik alınıyordu.  

İcraat bir “görünmez el”, yani Alarko Holding, MOSSAD, CIA, MI6 ve BND ajanlarından oluşan bir istihbarat takımı tarafından bir yerlerde AKP’li bürokrat ve AKP’li politikacılara dikte ediliyordu.

 

RTE de AKP’lilere “Partililere, Hükümet’e ve partiye karışmayın ama kırışın!” diyordu. Ve bu kırışmalar, özellikle de “özelleştirme ihaleleri”nde çok iyi gidiyordu.

   CUMHURBAŞKANLIĞI KIRIŞILAMAYINCA    

RTE’nin AKP’lilere söylediği “Hükümet’e ve partiye karışmayın ama kırışın!” taktiği Çankaya söz konusu olunca bozuldu.

 

RTE, Gül, Arınç ve Şener Çankaya Köşkü’nü kırışamadı.

 

RTE’nin “Ben başbakanım, ben her şeye hakimim!” duruşu, Çankaya konusunda bir sorunun çıkmayacağını düşündürüyordu.

  Ama RTE’nin nasıl başbakanlık yapılacağını bilmemesi, kırışanlarla birlikte ranta dalması, halkın feryadına “Ananı da al git buradan!” diyerek çıkışması, “Demokrasi uzlaşma değil, malı götürme rejimidir!” düşüncesi ile Başbakanlık + TBMM Başkanlığı + Cumhurbaşkanlığı = Tüm Türkiye’yi ve rejimi emperyalizmin kollarına düşürme çabası birden kabusa dönüşüverdi.     ·                            Açlıktan çıkmışçasına devletin ve milletin, tüm menkul ve gayr-i menkullerine el uzatılması ve talan edilmesi,   

·                            cumhuriyeti ve Atatürkçülüğü tasfiye için İshak Alaton ile anlaşarak Musevi Lobisi’nin ve Masonlar’ın desteğini aldığını söylemesi,

  ·                            “Kürt Sorunu” söylemi ile emperyalizmin terminolojisini ve stratejisini benimseyip takipçisi olması,  

·                            devletin Talabani ve Barzani ile görüşmeme politikasını reddederek, ABD’nin politikalarını uygulaması (yani Anayasal sistemin, devlet disiplininin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni devlet yapan değer silsilesinin dışına çıkması) ve Meclis çoğunluğunu diktatörlük rejimlerini aratacak şekilde hovardaca kullanması,

 

·                            ülke ekonomisinin “ihracat aksı”ndan “ithalat aksı”na kaydırılarak üretimin ve istihdamın çökertilmesi,

 

·                            döviz kurlarındaki gerilemenin ürettiği yapay iyileşmelerin ve sıcak paranın (örttüğü ekonomik tahribatın gizlenerek) oluşturduğu atmosferin “ekonomik bir mucize” gibi sunulması,

 

·                            teslimiyetçiliğe Batı’nın verdiği pirimin “uluslararası politik başarı” diye yutturulmaya çalışılması,

  ·                            kapkaç, hırsızlık, uyuşturucu, fuhuş ve her türlü kanunsuzluğun görmezden gelinmesi…    Şüphesiz RTE’nin bu hırsını kabartanlar ve onu çemberin dışına itenlerin bir kısmı Arınç, Gül ve Şener’dir.   Ama önemli bir kısmı da istihbaratçı, iş adamı, uzman (!), diplomasi taciri ve harmanın tozunu bile götürme azmindeki vahşi kapitalistlerdir.    AKP’NİN GERÇEK PATRONLARI    

Ancak hiçbir şey AKP’nin gerçek patronlarının Gül, Arınç ve Şener olduğunu saklayamaz.

 

Şayet cumhurbaşkanlığı sürecini başlangıçtan itibaren Gül götürseydi, bugün muhtemelen Çankaya’da Gül oturuyor olacaktı.

 

RTE, Gül’ün siyasal kıvraklığına ve sinsiliğine sahip olmadığı için bir ölçüde “açık” düşmüş ve süreci baltalamıştır.

 

Başlangıçtan beri Gül ve Arınç ikilisi RTE’nin cumhurbaşkanlığı sürecini yönetmesini ve yürütmesini istememiş ve sakıncalı bulmuştur.

 

Arınç RTE’nin düşüncelerini ve temaslarının ürettiği gerilimi görmese belki daha sakin olur ve sürecin elektriklenmesine izin vermezdi.

 

RTE’nin siyasi estetik, siyasi akıl ve demokratik kültür içermeyen gerilim politikasının sonrasında aday olarak ileri çıkarılmasaydı, bugün yine Çankaya’da Gül olurdu.

 

Kim ne derse desin AKP’nin gerçek sahipleri ve kurucuları Arınç, Gül ve Şener ile “popüler yüz” RTE şu andan itibaren AKP’de birlikte politika yapmakta güçlük çekeceklerdir.

    RTE’YE GÖSTERİLEN KAPI      

RTE’nin AKP’ye artı değer katmadığı, tam tersine tüm kazanımları eksi değere çevirdiği ortaya çıkmıştır.

 

AKP’nin gerçek sahipleri Arınç, Gül ve Şener bu durumu değerlendirip ya AKP’yi terk edecekler ya da RTE’ye kapıyı göstereceklerdir. RTE de bunun farkındadır.

 

Zaten diplomasi ve AKP kulisleri, “AKP’den Gül mü, yoksa RTE mi önce ayrılacak?” sorusunun cevabı ile meşguller.

 

AKP’yi bekleyen ikinci tehlike ise, milletvekili listelerinde kendini gösterecektir. Milletvekili listeleri, tam bir güç mücadelesine dönüşecektir.

 

AKP seçimden hemen sonra bir iktidar daha üretemez ise –barajı aşması bile şu an tehlikede- bölünecektir. En azından RTE, Arınç ve Gül arasındaki güç rekabeti, AKP’nin en büyük handikapıdır.

 

RTE ayrı bir parti kursa, şansını devam ettirebilir mi?

 

AKP’nin gerçek liderleri RTE’yi tasfiye etse, AKP % 34’den daha fazla oy alır mı? SESAR 2002’deki % 34 oyun RTE’ye değil, “Gül-Arınç ve Şener Üçlüsü”nün ürettiği konseptte verildiğini analiz ediyor.

 

AKP kendini ya RTE’siz ya da Arınç’sız, Gül’süz ve Şener’siz, yani sadece RTE ile yeniden dizayn etmek zorunda. Bunun yanı sıra AKP tümü ile “milli” olmadıkça, Türkiye’de siyaset yapamaz!

      Saygılar   SESAR

 

http://www.kuvvaimilliye.net/news_detail.php?id=13650

***

 

AKP kapatılmazsa tüm mücadele süreci boşa gider

Halkın Yanıtı: Ne Mutlu Türk'üm Diyene!

KAYA ATABERK

 

 

AKP’nin geldiği nokta ve kapatmanın zorunluluğu

AKP, tüm hızıyla Kürt-İslam faşizmini kurmak için koşarken bir anda Türk Milleti’nin ve Türk Ordusu’nun ortak tepkisinin duvarına çarparak durmak zorunda kaldı. AKP, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına oynarken aslında tüm devlet kurumlarını ele geçirecek ve aynı zamanda Türk Cumhuriyet rejiminin temelinde yer alan dengeyi de ortadan kaldıracak bir plan dahilinde hareket ediyordu. Çankaya’ya kadar ilerleyerek aslında Cumhuriyetle hesaplaşmasının son aşamasına ulaşmayı planlıyordu.

Bugün kapatılma noktasına kadar gerileyen AKP, süreci kendi istediği gibi değerlendirebilmek için elinden gelen her şeyi yaptı. Özellikle Ordu’nun tasfiyesi ve pasifize edilmesi, AKP’nin en önemli hedefi oldu. Şemdinli ve Danıştay tarzı tertiplerden bugüne gelen AKP iktidarı, Cumhurbaşkanlığını da kontrolüne alarak artık kendisi dışında hiçbir güce var olma şansı tanımayacağı bir rejimi kurmak isterken, şu an ordu-millet birlikteliğinin dur dediği noktadadır.

Ancak gelinen noktayı doğru değerlendirmenin önemi kritiktir. AKP ve Tayyip Erdoğan, şu an ister istemez geri adım atmış durumdadır. Bu geri adım atış da aslında AKP’ye karşı aşama aşama gündeme getirilmiş bir hareket planının sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu hareket programının mantıki sonuçlarına ulaşmadan programın başarısının mümkün olamayacağı da ortadadır. Bu mantıki sonucun tek bir adı vardır:

AKP’yi kapatmak…

Bugün AKP gibi Cumhuriyet düşmanı ve Türk karşıtı bir partinin kapatılması basit bir siyasi talep olarak algılanmamalıdır. Doğal olarak Atatürkçüler, devrimciler, bu tip şeriatçı ve bölücü yapıların tasfiyesini her koşulda talep ederler. Bunun nedeni de gayet basittir. Toplumsal mücadelenin gerekleri sonucunda ya ilerici, devrimci, Atatürkçü güçler şeriatçı ve etnikçi güçleri etkisiz hale getirecektir, ya da ulus bu kara güç karşısında ezilecektir.

Ama şu an yaşadığımız durum, bu basit gerçeğin biraz daha ötesinde bir durumdur. AKP’ye karşı, asker ve sivil Cumhuriyet güçleri bir süredir hareket halindedir ve süreç bugünkü noktaya kadar takip edilmiştir. Bugünkü noktanın tek özelliği ise, zorunlu ve gerekli olan son adımın atılarak görevin tamamlanmasıdır.

AKP’ye karşı eylem ve uyarı süreci nereye geldi?

Cumhurbaşkanlığı seçimine gidilirken AKP ve Tayyip Erdoğan, kendilerinden o kadar emin bir psikolojik durum içindeydiler ki, 28 Şubat sürecinde kapatılan RP’nin üyeleri ve “Erbakan Hoca”nın öğrencileri onlar değildi sanki…

Bundan yaklaşık on yıl önce yaşanan süreçte Türkiye’ye şeriat rejimini getirmek üzere olduğunu düşünen Necmettin Erbakan ve Milli Görüş çizgisi, benzer bir süreçten geçerek durmak zorunda kalmıştı. 28 Şubat 1997’nin hemen ardından iktidarı terk eden RP, açılan dava sonucunda kapatılmıştı. Ardından kurdukları Fazilet Partisi de aynı sondan kaçamamıştı. Bugün Erbakan’ın daha taktiksel davranmaya çalışan evlatları olarak değerlendirebileceğimiz AKP kadrosu da aynı noktaya gelmiştir. AKP, AB ve ABD’den aldığı gücün kendisine verdiği güvenle artık her şeyi yapabileceğini sanmaktaydı. Ancak yaşanan süreç AKP’nin ve Erdoğan’ın rahatını fazlasıyla kaçırmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine kimsenin dokunamayacağı bir kez daha Ordu ve halk tarafından gösterilmiştir.

Geçen sene Şemdinli’de yaşanan Kürt-İslam faşizminin ilk provokasyonunun Türkiye için önemli bir kırılma noktası olduğu ortadaydı. AKP’nin ve Kürt-İslam cephesi bu olayla birlikte Cumhuriyet kurumlarıyla, Türk Ordusu’yla ve Türklükle ciddi bir hesaplaşmayı Hitler’vari taktiklerle başlatmıştı.

Bugün anlaşılmaktadır ki, bu tutum Türk devletinin kendini koruma mekanizmalarının da harekete geçmesine neden olmuştur. Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay’ın devlete ve Türklüğe sahip çıkan bir program içinde bir eksen oluşturmalarının sonuçları bugün ortadadır.

Askerin ardı ardına yaptığı iki uyarı ve bu uyarılarla koşut olarak ortaya çıkan halk eylemleri AKP’nin geri adım atmasına ve durmasına neden oldu. Ancak AKP burada B planını devreye sokmanın çabasındadır. Yaşananlar AKP’yi sendeletmiştir; ama AKP artık elindeki son koz olan erken seçimlerden yeniden tek başına iktidar olarak çıkma planlarını yapmaktadır. Bugün gelinen noktada AKP karşıtı sürecin anlam kazanabilmesinin ve başarılı olabilmesinin tek şartı olarak AKP’nin örgüt olarak tasfiye edilmesi yani AKP’nin kapatılması, liderlerinin de yargılanarak siyasi yaşamdan uzaklaştırılmaları kalmıştır.

AKP kapatılmadan görev tamamlanmış sayılabilir mi?

Burada ilk olarak ulusal güçlere düşen görevin ne olduğu üzerinde durmak gerekmektedir. AKP’nin iktidarını sağlamlaştırmasının, Çankaya’ya kadar erişmesinin önüne geçilmiştir; ama sadece şimdilik. Diğer taraftan, Cumhurbaşkanı’nı seçtiremeyen AKP hükümeti de ortadan fiili olarak kalkmış durumdadır; ancak AKP’nin örgütsel varlığını koruyarak seçimlere girmesinin yaratacağı tablonun ne olacağının ne kadar açıklıkla hesaplandığı anlaşılamamaktadır.

Burada açıklıkla söyleyebiliriz ki, ulusal güçlere düşen görevin, AKP hükümetini devirmek ve AKP’nin Kürt-İslam faşizmi rejimi kurmasının önüne geçmek olduğu ortaya konmalıdır. Bugün önemli adımlar atılmıştır; ama bu adımlar AKP’nin tamamen devrildiği ve durdurulduğu anlamına gelmemektedir.

AKP, kendi kitlesinin karşısında mağdur edilmiş ve bu mağduriyete karşı direnen bir tavır içinde olan bir role soyunmaktadır. AKP, bu rol içerisinde erken seçime gitmek niyetindedir. Bu erken seçimde en büyük olasılık; AKP’nin kitlesinin bu mağduriyet, mazlumluk edebiyatından etkilenerek kemikleşmesidir. AKP, bunun bilincindedir ve bu tavrını seçimlere kadar sürdürerek başarılı olmanın planlarını yapmaktadır.

Burada durup kendimize sormamız gerekiyor: Eğer seçimlerden sonra da AKP’nin az ya da çok gücünü koruyacağı bir Meclis tablosuyla karşılaşacaksak ve bu Meclis aritmetiği içerisinde yeniden AKP’nin çıkaracağı bir Cumhurbaşkanı’na mahkûm olacaksak askerin yaptığı tüm açıklamaların, halkın sokaklara döküldüğü tüm bu eylemlerin ne anlamı kalacak?

Mademki tüm süreç AKP’nin Cumhurbaşkanlığını kendi seçtiği bir Cumhuriyet düşmanına teslim ederek faşist rejimini kurmasına karşı başlatılmıştır ve bugüne kadar getirilmiştir, AKP’nin bir daha aynı şekilde, aynı kadrolarla, karşımıza çıkması engellemeden görevin tamamlanmış olmayacağını bilmeliyiz. Gelinen noktada AKP’nin kapatılması dışında atılacak tek bir adım bile yoktur. Tüm sürecin önemi ve anlamı bu noktada gelip kilitlenmektedir.

AKP’nin kapatılmasının tüm şartları oluştu

AKP’nin kapatılmasının gerekliliği aynı zamanda zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir. AKP’yi kapatmak dışında sürecin normal ve anlamlı bir sonucunun olanaksızlığının yanında, gidişat AKP’nin kapatılması için diğer şartların da olgunlaşmasına neden olmuştur. AKP örgütlerini, genel merkezini ve yöneticilerini konu alan birçok dosya AKP’nin klasörünü her geçen gün kabartmaktadır.

AKP’nin bugüne kadar gerçekleştirdiği ve neredeyse tümü boşa çıkartılmış olan tertiplerinin yanı sıra yeni yeni oluşan koşullar AKP’nin kapatılmasını zorunlu kılmaktadır. Necmettin Erbakan’ın ceza aldığı hazine yardımlarının usulsüz harcanması davasında Abdullah Gül’ün de sanık olması bunlardan biridir. Abdullah Gül, dokunulmazlığı dolayısıyla bugüne kadar bu dava için yargı önüne çıkarılamadı. Gül hakkındaki fezleke Meclis’e gönderilmiş bulunuyor. Diğer taraftan AKP’nin kuruluşunda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin parasal kaynaklarının gene usulsüz şekilde kullanıldığına dair önemli iddialar AKP’yi ve Tayyip Erdoğan’ı sıkıştırmaya başlamıştır. Ayrıca yurtdışında da AKP’nin ilişki içerisinde olduğu para kaynaklarının durumu da sallantıdadır. Özellikle Almanya’da geçmiş yıllarda İslamcı sermayenin karıştığı dolandırıcılık suçlarının ucu Tayyip Erdoğan ve AKP’ye de uzanmış durumda.

Bunların yanı sıra El-Kaide’nin finans kaynaklarından biri olarak tanınan Yasin El-Kadı’nın birebir Tayyip Erdoğan tarafından kollanmış olması, AKP’nin adını Birleşmiş Milletler’in terör raporlarına kadar sokmaktadır. BM Güvenlik Konseyi, Suudi Arabistanlı Yasin El-Kadı’yı uluslararası terörün finans kaynağı olarak suçlamıştı ve tüm dünyada mal varlığının durdurulmasını istemişti. Türkiye’de ise Tayyip Erdoğan, kendisinin bizzat El-Kadı için kefil olduğunu açıklayarak bunu kabul etmemişti. Tayyip Erdoğan’ın El-Kadı ile ilişkisini kuran kişinin Afgan Hikmetyar olduğu iddia edilmekte. Kurulan bu ilişki içerisinde El-Kadı’nın AKP’nin örgütlenmesinde de finans kaynağı olduğu iddialar arasında. AKP’nin önde gelen yöneticilerinden, MKYK üyesi, Kürt-İslamcı Cüneyt Zapsu’nun, El-Kadı ile ilişkileri ise açık bir şekilde bilinmektedir.

AKP’nin diğer taraftan şeriatçı terör örgütlerinin yan kolları olarak bilinen derneklerle ilişkileri de basına yansımaktadır. Şanlıurfa’da 22 Nisan’da Kutlu Doğum Haftası etkinliği olarak düzenlenen ve Genelkurmay’ın açıklamasında geçen gösteriyi düzenleyen Mustazaf-Der, Hizbullah’a yakın olarak bilinmektedir. Bunun dışında Mazlum-Der gibi şeriatçı yapılanmalarla, SP’nin yan kolu olarak çalışan Anadolu Gençlik Derneği gibi yapılar da aynı faaliyetleri gerçekleştirmiştir. Özellikle Genelkurmay’ın 27 Nisan açıklamasına konu olan şeriatçı yükselişin, AKP’nin bu tip yapılarla kurduğu destekleyici ilişkiden kaynaklandığı da bilinmektedir. Aslında tüm bunlar karşımıza 28 Şubat’tan daha farklı bir tablo çıkarmamaktadır.

Ortaya çıkan bu durumda bağımsız yargının yapabileceği tek şey, bu derece her yerinden dökülen bir partiye kapatma davası açmak dışında bir tavır olamaz. Artık bu yaşanan sürecin doğal sonucu olarak belirmektedir. Bu bir görev olarak savcıların ve bağımsız mahkemelerin önünde durmaktadır.

Kapatmak güçlendirmez, zayıflatır

AKP’nin kapatılması konusunda halen tereddütlü olan bir görüşün ulusal güçler arasında tartışıldığı görülebilir. Burada bir kesim AKP’yi kapatmanın onları daha da mazlum durumuna düşürerek güçlendireceği tezini savunmaktadır. AKP kapatılacaktır, AKP kitlesi kendisini haksızlığa uğramış hissedecektir. Bunun sonucu olarak da önümüzdeki dönemde AKP adıyla değil; ama farklı bir isimle karşımıza daha güçlü olarak çıkacaktır. Bu bakış açısı bir kısım samimi insanın samimi kaygıları olarak ortaya çıkabildiği gibi, bazen de AKP’nin ve Kürt-İslam faşizminin gerilemesinden zarar görecek olan ikinci cumhuriyetçi, liberal kesimlerin kurnazca bir şantaj aracı olarak da belirebilmektedir.

Burada bu kaygının beslendiği temelleri gözden geçirmeli. Kaygının temelinde olan şey, 28 Şubat’ın Refah Partisi’ni kapatmasına rağmen bugün bizim hâlâ AKP ile uğraşıyor olmamız yatmaktadır. Gerçekten de, RP kapatılmıştır; ama AKP kimliğinde şeriatçı hareket yeniden iktidara gelmeyi başarmıştır. Burada son derece basit bir düz mantık kurulmaktadır: Madem ki olaylar böyle gelişmiştir, demek ki parti kapatmak bir hareketi zayıflatmamaktadır, güçlendirmektedir…

Şimdi durup düşünmek lazım. Eğer 28 Şubat kararları alınmasaydı, Türkiye ne durumda olacaktı? RP ve Necmettin Erbakan koyu şeriatçı bir rejimin kuruluşu çalışmalarına o dönemde başlamıştı bile. Başbakanlık konutunda ağırlanan tarikat şeyhlerinden, Atatürk’e küfreden RP’lilere kadar her şey bugün de hafızamızdadır. Durumu net bir şekilde görelim:

Erbakan dönemi, Türkiye’nin uçurumun kenarına kadar geldiği ve oradan son anda geri çıktığı bir dönemdir. Bugünse o dönemde kendisini her şeyi yapmakta muktedir gören Erbakan siyaset sahnesinin tamamen dışında kaldığı gibi, RP’nin devamı olan Saadet Partisi de etkinliğini büyük oranda kaybederek iyice marjinalleşmiştir.

Tabi ki bu durum, AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın her şeye rağmen güçlenerek farklı bir tarzda şeriatçı hareketi toparladığı gerçeğini değiştirmez. Ancak bunun nedeni RP’nin kapatılmış olması değildir. AKP ve Tayyip Erdoğan kendisine yer bulmuştur; çünkü 28 Şubat dönemi, şeriatçılığın örgütsel yapısını dağıtmasına rağmen onun toplumsal temellerini ortadan kaldıracak bir yönelime girmemiştir. Emperyalizmden bağımsızlığın sağlanamadığı bir ülkede gericiliğin kendini yeniden geliştirmesi doğaldır; ancak bugün kısa ve orta vadede AKP’nin kapatılması şeriatçı harekete vurulacak bir darbe olmak dışında bir anlam taşımaz. AKP’nin kapatılması, aynı zamanda yöneticilerinin de siyasi hayatının Erbakan gibi sona ermesine neden olacak süreci de başlatacaktır.

Bundan sonra yapılacak olansa daha farklı bir süreçtir. Şeriatçı hareketin, Kürt-İslam faşizminin ortadan kaldırılması çok daha geniş kapsamlı bir antiemperyalist, sol, Atatürkçü bir mücadelenin konusu ve görevidir. Ancak bu mücadelenin önünün açılması için de yine AKP’nin örgütsel tasfiyesine ve yöneticilerinin Erbakan durumuna düşürülmesine ihtiyaç vardır. Bu açıdan öncelikli olarak Kürt-İslam faşizminin partisi AKP’nin kapatılması gereklidir.

AKP kapatılmazsa tüm mücadele süreci boşa gidecek

Türkiye gerçekten de son üç haftayı son derece hızlı ve yoğun yaşadı. Bu durumu büyük basının manşetlerinden takip ettiğimiz zaman değişimi kavramak daha kolay olabiliyor. Genelkurmay’ın 27 Nisan açıklamasından ve halkın Türklük ve laiklik eksenli tepkisinden önce AKP ne derse onun tartışmasız gerçekleşeceğinin kabul edildiği bir Türkiye ortamından, bugün tüm dengelerin değiştiği bir Türkiye ortamına geçmiş bulunuyoruz. Artık Kürt-İslam faşizminin gururu kırılmıştır. Türkiye’yi ve Türk Milleti’ni istedikleri kalıba sokamayacaklarını, kolay kolay esir edemeyeceklerini bugün bir kez daha görmüş bulunuyorlar; ancak bu durumu sağlayan ulusal güçlerin tümünün sürecin devamını ve sonuçlanmasını sağlamak gibi bir görevi de var.

Bugün AKP yıpranmıştır ve tüm mevzilerde geri adım atmış durumdadır; ama eğer ortada AKP’yi tamamen durdurmak gibi bir program varsa bu programın gereğini yerine getirmek gereklidir. Bu sürecin ve Kürt-İslam faşizmini engelleme programının sonunun gelmemesi verilen tüm mücadelenin ve harcanan çabaların boşa gitmesi anlamına gelecektir. AKP’nin kapatılması bu anlamda hem bir gereklilik, hem de sürecin doğal sonucunun ortaya çıkartılması açısından bir zorunluluktur.

Bu nedenle bir kez daha AKP’yi kapatın.

Savcılar ve Anayasa Mahkemesi göreve!

 

 

http://www.turksolu.org/138/ataberk138.htm

***

“AKP, asker müdahalesini engellemek için sıcak para politikasını bilinçli uyguladı.”

logo

Sabahattin ÖNKİBAR

10.05.2007 

 

TBMM Başkentin resmi siyaset merkezidir. Keza parti genel merkezleri de bu resmi halkanın ikinci unsurlarıdır.
Anadolu Kulübü, Parlamenterler Birliği ve belli lokantalar da böyle bir kimlik ile bilinirler.

Ama Başkent’te derin siyaset buralarda değil, sayıları abartısız binleri bulan siyasetçi bürolarında yapılır.

Malum Ankara sadece siyasetin değil, siyasetçinin de Başkentidir.

Derin siyaset büroları

Bir kere mebus seçilen, ikinci dönem Parlamentoya giremese de bu şehri terk etmiyor ve hemen bir büro kiralayarak şirketlere siyasi danışmanlık yapıyor.

Türkiye’de rant hâlâ devlet tarafından dağıtıldığı için de büyük holdinglerden tutun mini KOBİ şirketlerine kadar binlerce şirketin Ankara’da irtibat büroları var.

İşte derin siyaset de bu bürolarda yapılıyor.

Milletvekili transferlerinden, ihalelerin bağlanmasına kadar her şey buralarda tezgahlanıyor.

Gözlerden ırak olunsun diye yemekler bu bürolarda yenir, içkiler buralarda içilir, pokerler buralarda oynanır ve gizli toplantılar da burada yapılır.

Tabii eşyanın tabiatı gereği en mahrem siyasi bilgi veya dedikodular da buralarda dillendirilir.

İşte önceki akşam Gazıosmanpaşa’da bulunan böyle bir büroda ilginç şeyler dinledim.

Abartısız her partiye mensup işbilir vekillerle, emekli ve emekli olmayan üst düzey devlet görevlilerinin uğradığı bu büro gerçekte büyük bir ticari gurubun Ankara merkezi.

Meclis feshi ile yeni hükümet

Peki neler mi konuşuluyor:

Dinlediklerimin özeti şudur:

1) Önümüzdeki bir ayda Ankara’da beklenmeyen sürprizler olacak.

2) Tandoğan, Çağlayan ve Ege mitingleri “halk ne tür tepki verir” terüddütünde olan TSK’nın bu kuşkusunu giderdi ve rahatlattı.

3) Türkiye’nin bir dönem daha AKP’ye tahammülünün olmadığı ve bunun için gerekli adımların atılacağı yüksek perdelerden ifade ediliyor.

4) AKP için var olduğu ileri sürülen ve pek çoğu da derin devlet tarafından bilindiği kaydedilen yolsuzluk dosyalarının kamuoyuna nasıl servis edileceği, en önemli konu başlığı.

5) Anayasa Mahkemesi’nin bu satırların yazıldığı saatlerde görüştüğü CHP müracaatı dikkatle bekleniyor. Mahkeme CHP talebi yönünde karar verirse yeni bir süreç başlayacak.

6) Yeni sürecin en önemli halkası, Meclisin otomatik feshi ile -ki bu durum Türkiye’de ilk defa olacak- yeni bir seçim hükümetinin kurulabilmesi olayıdır… Konuşulanlara göre Cumhurbaşkanı ilk defa yaşanan otomatik fesih süreci sonrasında mevcut hükümet yok hükmüne gireceğinden yeni bir hükümeti atayabilir… Böyle bir hükümet de devletin kayıtlarına girilmesine imkan sağlayacak ve AKP’nin yaptıkları ortaya saçılacak.

7) Yine fesih halinde dokunulmazlıkların da otomatik olarak kalkacağı ve böyle bir durumda da Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül dahil dokunulmazlık zırhı ile dokunulmayan pek çok AKP’liye yıldırım hızıyla yargılanma imkanı getirilerek mahkemelerin derhal karar vermesi sağlanacak.

Sıcak para politikası…

8)Fısıltıların en abartılı olanı, AKP hakkında açılacağı ileri sürülen kapatma davasıdır. Buna göre, önce AKP’nin derin devlet arşivinde var olan rejim karşıtı eylem dosyaları kamuoyuna sızdırılacak, ardından da dava açılacak. Bu fısıltı sahiplerine göre, Yargıtay’a yapılan yeni savcı ataması da bunun içinmiş. Burada korkulan böyle bir tutum halinde bütün Türkiye ile dünyanın ayağa kalkması ihtimalidir ki, bunun da 28 Şubat örneği ve de AKP’ye karşı meydana inen milyonlar fotoğrafı ile göğüslenebileceği ifade ediliyor.. Burada asıl korku ya da endişe, tepkilerin ekonomiye yansıması ve uluslararası çevrelerin sıcak para krizi yaratma endişesi… (Yapılan değerlendirmelere göre AKP’nin sıcak paraya teslim olma olayı ya da bu doğrultuda politika izlemesi, aslında TSK müdahalesine karşı bir stratejisiymiş. AKP bu şekilde müdahalenin önüne geçmek istemiş. AKP müdahale halinde sıcak paranın çekileceği ve bunun da kriz anlamına geleceğini bildiğinden, bu modeli özellikle seçip uygulamış.)

9) AKP’ye karşı açılacak olan kapatma davasının mağduriyet yaratıp bunun oya dönüşmemesi için de yargı sonuçlanıncaya kadar bu partinin seçime giremeyeceği hükmü de söz konusuymuş.

Var olan iddia ve komplo teorileri bunlarla da sınırlı değil ama benim yerim bitti. Diğerlerini bir başka yazımda sunacağım.. Bizi izlemeye devam edin…

 

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazarlar/selahattinonkibar/akp-asker-mudahalesini-engellemek-icin-sicak-para-politikasini-bilincli-uyguladi.html

***

‘AKP kapatılabilir’

Güler Kömürcü

08 Mayis 2007  

‘Çok sayıda uzmanla konuştum, bu uzmanlar bugünü ve yarını değerlendirir iken, SAM AMCAMIN kendi üretimi olan ‘light İslam projesini’ tasfiye sürecine soktuğunu (tasfiye edileceklerin başında da bir parti ile bir cemaatin yer aldığını) söylüyorlar. Çünkü BÜYÜK ABİLER, önümüzdeki dönemde, özellikle 30 milyon Türk’ün yaşadığı İran operasyonunda Türkiye üzerinden, Türk kartının stratejik önemini çok iyi biliyorlar. İran ve Azerbaycan başta, Kafkasya’da ‘TÜRK’ kimliği -TÜRK KARTI’ belirleyici olacak.

  • İşte size MHP’nin soğukkanlı bekleyişinin arka planı ki; bence de MHP’nin tepesindekiler en doğru olan duruşu sergiliyor, sağduyuyla olacakları öngörüyorlar.
  • Bundan sonra kurulacak sandıktan; MHP-CHP ayrıca belki DYP (ya da yeni haliyle belki Demokrat Parti gelebilir. Bu parantez içi not 7 Mayıs 2007’de yazıldı) ve de çekirdek kadroya inmiş AKP ile bir de Kürt Partisi çıkabilir.
  • İçinde bulunduğumuz yeniden formatlama sürecinin şiddeti ve kullanılan argümanlar da oldukça sert olacağa benziyor.
  • Kürdistan planında Türkiye’nin (Türk milliyetçilerinin-ulusalcı cephenin) sert duruşu BÜYÜK ABİ’ye kaçınılmaz engel teşkil ediyor. En iyi barış şahinle yapılır mantığından çıkışla, BOP’un pazarlık masasına Türkiye’nin şahinlerinin oturması gerekli, Türk halkının nabzını artık sadece Türk şahinler düşürebilir, dolayısıyla da; güle güle light İslam, hoş geldin Türkçü-içinde de bir tutam İslam aroması olan yeni model…’
  • Evet, buraya kadar okuduklarınızı, büyük fotoğrafa dair öngörüleri bendeniz size tam 1 yıl önce, 25 Mayıs 2006’da ‘kimler tasfiye edilecek başlığı’ altında yazdım, derin akla sahip kaynaklarım bendenize söylediler ben de sizlere aktardım. Takdiri artık size bırakıyorum efendim. Ve şimdi ‘erken uyarı sisteminiz’ olarak yakın geleceğe ait birkaç iddia daha sunacağım, konuştuğum değerli kaynaklarıma göre, bugün itibarıyla;
  • K.IRAK’A OPERASYON AN MESELESİ. OHAL İLAN EDİLİRSE? Türkiye’nin sınır ötesine, Kuzey Irak’a bir askeri operasyon düzenlemesi an meselesi. TSK biliyorsunuz 150 bin askeri sınıra kaydırdı. Önceki gün ŞIRNAK’taki Cudi ve Gabar dağlarında PKK’ya yönelik olarak yaklaşık 20 bin asker, korucu ve Özel Harekat Timleri’nin katıldığı operasyon başlatıldı. Önümüzdeki kısa süre içinde bu operasyonları tamamlayıcı, K.Irak’a sıcak takip/hareket yapılabilir. (Unutmayınız geçenlerde yayınlanan ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2006 yılı terörizm raporunda, Amerikan yönetimi, terör örgütü olarak kabul ettiği PKK’nın faaliyetlerini K.Irak’tan organize ettiğini doğruladı. PKK’ya operasyona yeşil ışık yakıldı bir anlamda) Peki, bu savaş hali durumu, Türkiye’de ‘olağanüstü hal’ ilanı gerektirebilir mi? Olası ‘olağanüstü hal’ iç siyasete, erken seçime ve de AKP’nin ‘Anayasa değişikliği’ dayatmasına sizce ne yönde etki eder efendim? Erken seçim ve terörle mücadele takvimi üst üste düşünce neler olabilir sizce?
  • AKP-DTP KOALİSYONU Uzmanlara göre tam bu noktada kritik bir detay var; DTP, Güneydoğu’daki her ilden en az iki milletvekili çıkarmayı hedefliyor. Bütün oylar tek adaya yönelmesin diye ‘Kadınların bir adaya, erkeklerin diğer adaya oy vermesi’ planlanıyor . Böylece DTP Meclis’te grup kurabilecek. DTP seçim sonrası oluşacak koalisyonlarda kilit parti olabilir ve AKP-DTP koalisyon yapabilir. Bu ittifakı ‘federasyon tartışmasında’ nasıl konumlandırıyorsunuz?
  • AKP KAPATILABİLİR Siyasi çevrelerde konuşulanlara bakılır ise AKP’nin kapatılması gündeme gelebilir. Bülent Arınç zaten son 1 yıl içindeki açıklamalarıyla elinden geleni yapıyor. Hukukçuların şu anda AKP hakkında delil topladığı öne sürülüyor. Bu iddialar aslında çok geniş çevrede yankılanıyor, mesela; İslami kesimin entelektüel yazarlarından Ali Bulaç birkaç gün önce yaptığı röportajda bakın ne dedi;’ “..Başka stratejiler de geliştiriliyor. Mesela AK Parti’yi kapatma davası. Dosya tekamül etmiş durumda. Evet, AK Parti’nin oylarının yükselmiş olduğu kuvvetli bir ihtimal. Ama şöyle bir gerçek de var: Seçmen korkar. ‘AK Parti’ye yüklenirseniz kapatırız’ mesajı çok güçlü bir şekilde verilirse böyle bir şeyden seçmen korkar.”
  • BBP-SAADET İTTİFAKI Peki bu tezin gerçekleşmesi halinde AKP’nin oyları nereye gider? İşte uzmanların cevabı; çekirdek oylar BBP ve Saadet ittifakına gider.
  • AKP’DEN LEYLA ALATON’A TEKLİF Son olarak, bir de güncel haber, iddialara bakılırsa AKP, Leyla Alaton’a vekillik adaylığı teklifinde bulunmuş.
  • Evet, artık her hafta bir şok gelişmeye ve de KIZIŞAN DOSYA SAVAŞLARINA hazır olun ey güçlü okur.

 

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=76708,10,5

***

Savcılar ve Anayasa Mahkemesi göreve!
AKP’yi kapatın!

AKP'yi Kapatın

Türkiye

KAYA  ATABERK

 

 

Ordu ve millet uyardı, AKP Cumhuriyet’le hesaplaşmaktan vazgeçmedi

Son iki haftadır Türkiye, Cumhurbaşkanlığı seçiminin yarattığı çalkantı içerisinde son derece önemli gelişmeleri yaşamış durumda. Bir taraftan Ankara Tandoğan Mitingi’nin ardından, Genelkurmay Başkanlığı’nın 27 Nisan gecesi yaptığı açıklama ve hemen ardından 29 Nisan günü İstanbul’da Çağlayan Meydanı’nda kitlelerin AKP’ye karşı sokaklara dökülmesi, sürecin önemli kilometre taşları olarak belirlenebilir. Bu yazının kaleme alındığı dakikalarda artık AKP’nin erken seçimi, 22 Temmuz’da baskın tarzında gerçekleştirme projesi TBMM’den geçmiş bulunuyor.

Bu hareketli ve dalgalı sürece yakından baktığımızda aslında AKP’nin Cumhuriyet rejimini yıkarak yerine Kürt-İslam faşizminin diktatörlük rejimini geçirme planının ne millet tarafından, ne Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından, ne de Türk Devleti’nin bağımsız kurumları tarafından kabul edilebileceği ortaya çıktı. Hem millet hem Ordu “Ne mutlu Türk’üm diyene!” mantığının savunucusu ve yılmaz bekçisi olduğunu bir kez daha vurgulayarak, Şeriata ve Kürtçülüğe Türkiye’de yer olmadığını kanıtlamıştır. Türklük vurgusunun hem Genelkurmay’ın 27 Nisan açıklamasına, hem de mitinge damgasını vurması aslında AKP’ye verilecek en sert muhtıradır ve AKP de bu mesajı almamazlık edemez.

Ancak AKP ve Tayyip Erdoğan, sözde bir dik durma çabası içerisinde kendi tarikat-aşiret temelli kitlesine direniş mesajları vermeye devam etmektedir. Bir türlü Cumhuriyetle hesaplaşamayacağını, buna sadece onun değil, ABD ve AB gibi emperyalist efendilerinin de gücünün yetemeyeceğini anlamak istememektedir.

Bu Türklük düşmanı, Cumhuriyet düşmanı, demokrasiyi de tasfiye ederek faşizm kurmayı amaçlayan hareketlerini de gene sözde bir demokrasi söylemiyle perdelemek istemektedirler; ama bugün görünen tek bir gerçeklik vardır: Cumhuriyeti, Türklüğü ve demokrasiyi kurtarmak istiyorsak, tüm bu kurumların en büyük düşmanı olan AKP kapatılmalıdır.

Demokrasiye kurşun sıkan AKP’dir

Anayasa Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turunu iptal eden kararının hemen ardından Tayyip Erdoğan açıklama yaparak bunun demokrasiye sıkılmış bir kurşun olduğunu iddia etti ve Anayasa Mahkemesi’ni hedef gösteren bir tavır aldı. Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi kendisini korumayı amaçlayan mekanizmalarını bir türlü hazmedememektedir. Bir taraftan çok demokrat olduklarını iddia etmektedir; ama demokrasi kendisini korumak için kurumlarını devreye soktuğunda, AKP’nin ve Erdoğan’ın planları engellendiğinde elindeki tüm imkânları kullanarak bu sefer de sistemi kendi planları ve çağdışı bölücü-gerici ideolojileri ekseninde, yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır. Sadece yüzde 25’lik bir seçmen desteğiyle Meclis’in yüzde 70’ine hükmetmenin adını demokrasi koyan Kürt-İslam faşizmi her şeyi kendi planlarına göre yorumlamaktadır ve bu yönde bir psikolojik savaş yürütmektedir.

Bakın, Tayyip Erdoğan nasıl bir hırsla planlarını açıklıyor:

“TBMM’de alınacak karar doğrultusunda sandıklar kurulacak ve milletimizin iradesi oradan tecelli edecektir. Meclis’te Cumhurbaşkanını seçecek çoğunluk bulunamazsa, bizim arzumuz Cumhurbaşkanını halka seçtirmek ve iki sandığı aynı anda milletimin önüne koymaktır”.

“Anayasa Mahkemesinin kararı ile Cumhurbaşkanının Meclis’te seçilmesinin önü bloke edilmiştir. Yani bundan sonra gelecek parlamentoda Cumhurbaşkanı seçmek artık imkânsız hale gelmiştir. Bu aynı zamanda demokrasiye sıkılmış bir kurşundur.”

“Millet iradesinin kurumlarla uyumlu olması ne demek ya? Kurumların kendi arasında mutabakatı olabilir; ama milletin iradesini temsil etiği devleti yönetme iradesi her şeyin üzerindedir. Hükümetler egemen milletlerin temsilcisi olarak oradadır. Bunlar Atatürk üzerinden geçinen takım.”

Tayyip Erdoğan’ın üslubu gene tamamen kendisine özgü kabadayı usulündedir; ama bir farkla: Artık sinirlerinin ne kadar bozulduğu, tarzına daha da fazla yansımaktadır.

Tayyip Erdoğan, oyun oynamaktadır; ama oyunu artık hırsını ve Cumhuriyet, demokrasi düşmanlığını örtememektedir.

AKP’nin iktidar döneminin bir bilançosuna bakmak attıkları tüm adımların Cumhuriyeti ve demokrasiyi tasfiye planını hayata geçirmek amacıyla bilinçli bir şekilde atıldığını göstermektedir.

Tüm bu geçen seneler içerisinde TSK’nın Hilmi Özkök gibi bir ismin yönetiminde bulunmasının da etkisiyle Cumhuriyet kendini koruyacak bir mekanizmayı işletememiştir; ancak bugün bu mekanizma kendisini işletecek ellerde ve konumda bulunarak harekete geçince Tayyip feryadı basmaktadır.

AKP istediği yerde, istediği gibi at oynatırken her şey demokratiktir; ama ilk kez bir şeyler AKP için ters giderken halk hesap sorarken, millet “Ben Türk’üm!” derken, Ordu AKP’ye karşı olduğunu açıklayarak Cumhuriyeti koruma görevini yerine getirirken demokrasi ortadan kalkmaktadır!

Burada açık olmak gerekir. Demokrasiye sıkılan kurşun bizzat AKP’nin namlusundan çıkmıştır. Bunu onlar da biliyor. Cumhurbaşkanını halk seçtiği zaman kazanamayacaklarını da biliyorlar; ama bugün tek yapabildikleri şey psikolojik savaşla kitlesini koruma çabasıdır. AKP, Cumhuriyet rejiminin dengesini bozarak onu yıkma çabasındadır ve bunun önüne geçilmesi en önemli görevdir. Cumhuriyet kendisini yıkmak isteyenlere izin vermemelidir.

Cumhuriyet’in denge sistemini bozma çabası

AKP nasıl ki bir Cumhuriyet rejimini yönetmek amacıyla Cumhurbaşkanı seçtirmek istemiyorsa, demokrasi masallarını da demokrasi için anlatmıyor. AKP’nin tek bir siyasi bakış açısı vardır ve bu da Türk’ün ve Türk Devleti’nin birebir düşmanı olan Kürt-İslam faşizminden başka bir şey değildir. Şeyh Sait ya da Said-i Kürdi ne kadar demokratsa AKP de o kadar demokrat olabilir ancak.

AKP iyi bilmektedir ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli bir denge üzerine kurulmuştur. Başında Başbakanın bulunduğu hükümetle, başında Cumhurbaşkanın bulunduğu devlet arasında bir denge durumu vardır. Dolayısıyla hükümetler ve Başbakanlar ne kadar farklı politikalar izleseler de zaman içinde biri gidip diğeri gelse de Cumhuriyetin temel nitelikleri bu denge ile korunur ve değişmez. Sistemin omurgası buradadır. İki kurum birbirini dengeleyerek çalışır.

AKP’nin sözde demokratlığının da anlamı buradadır. “Cumhurbaşkanını halka seçtirelim.” diyen sözde demokratik söylemin anlamı da burada ortaya çıkar. Aslında AKP’nin planı bu devlet dengesini ortadan kadırarak devleti de demokrasiyi de tasfiye etmektir. Bugünkü sistem içinde planını uygulayamayacağı ortadadır.

AKP’nin uzun vadeli stratejisi aslında bu dengeyi ve sistemi tamamen ortadan kaldırmak ve tüm yetkiyi başkanlık sistemiyle beraber kendi elinde toplayacak bir tek adama, Tayyip Erdoğan’a bırakmaktır. Bunun adı da artık demokrasi ya da Cumhuriyet değil Kürt-İslam halifeliği ya da faşizmi olacaktır. Son günlerde ortaya çıkan ve bu durumu açıklıkla gösteren ifadeler de AKP’nin Cumhurbaşkanı adayı Gül’den gelmiştir:

“Bu, Cumhuriyet döneminin sonudur. Laik sistem çökmüştür ve onu kesinlikle değiştirmek istiyoruz.”

Gül, bunları istediği kadar inkâr edebilir; ama bu AKP’nin Cumhuriyet’e ve Türklüğe kast etmiş ve bunlara karşı suç işlemiş bir parti olduğu gerçeğini değiştiremez. Bu nedenle de demokrasi kendisini korumalıdır.

AKP, Cumhuriyet’e ve Türklüğe karşı suç işlemiştir

AKP, Cumhuriyet rejimiyle de, Türklükle de, demokrasiyle de kavgası olan bir hareketin son temsilcisidir. Bu hareket köklerini birebir Şeyh Sait’lerden, Atatürk’e karşı savaşan Kürt-İslamcı hainlerden almaktadır.

Erbakan döneminde bu çizgi sözde bir “milli görüş” kisvesi altında Kürtçü yönünü geri plana atarak, dinci yönünü vurgulamaktaydı. AKP ve Tayyip Erdoğan’la beraber artık Kürtçü kimliği de açıkça ortadadır ve AKP ileri gelenlerinin büyük kısmı tarikat şeyhlerinin, aşiret reislerinin torunlarıdır.

Bu nedenle AKP, “Türk”üm diyememiştir ve birebir Türk düşmanı bir partidir. AKP, her cephede Türklüğe karşı suç işlemiş bir partidir. PKK’nın siyasallaşmasının ve güç kazanarak güneydoğu illerimizde inisiyatifi ele geçirmesinin tek sorumlusu AKP’dir. Bir taraftan Kürtlük ve PKK kollanılırken diğer taraftan Türklüğü savunmak ırkçılık olarak gösterilmiştir ve AKP millet bilincini ortadan kaldırmayı birebir hedefleyen “Türkiyelilik” oyununu sahneye koymuştur. AKP, hem milleti parçalamaya çalışarak hem de bunun sonucu olarak eyalet-federasyon düzenlemelerinin programını yaparak Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısına karşı suç işlemiştir.

Bunlarla beraber, Kerkük’te yaşanan, Türkmenlere karşı etnik temizlik ve Kürt istilası AKP’nin tavırlarıyla cesaretlendirilmiştir. Türk devletini tehdit eden ve PKK’ya açık destek veren Talabani’yle görüşen AKP, Barzani ile de görüşebileceklerini açıklamış ve bu Türk düşmanlarının tüm yaptıklarını sineye çekerek Türk Milleti’nin ve devletinin onurunu zedelemiştir. Süleymaniye’de, ABD askerlerinin Türk askerlerini pusuya düşürerek gözaltına almasının ve başlarına çuval geçirerek, Türk Ordusu’nun tarihinin en ağır durumuna düşürülmesinin de birebir sorumlusu AKP’dir.

Kıbrıs, AKP dönemine kadar Türk Devleti’nin devlet politikasında Milli Dava olarak varlığını korumuştur; ancak AKP ilk andan itibaren Kıbrıs’ı Rumlara, AB’ye ve ABD’ye peşkeş çekecek politikaları büyük bir kararlılıkla izleyerek, bizim açımızdan büyük oranda kazanılmış bir dava olan Kıbrıs Milli Davasının kaybedilmesine neden olmuştur.

Tüm bu suçlarının yanı sıra AKP iktidarı dönemi, Erbakan’ın Refah Partisi iktidarı dönemiyle bile karşılaştırılamayacak oranda şeriatçı örgütlenmenin ve kadrolaşmanın hızlandığı ve güçlendiği bir dönem olmuştur. Tarikatlar, özellikle de Fethullahçılar tüm alanlarda güç kazanarak sosyal hayata hakim olmuşlardır. Bunların okullarında ve yurtlarında Cumhuriyet düşmanı militanlar yetişmeye devam ederken devletteki kadrolaşmaları da had safhaya ulaşmıştır.

Medyanın büyük kesiminin de kontrolünü ele geçiren Fethullahçılar bu yayın organlarını Cumhuriyet rejimine ve Ordu’ya karşı girişilen Kürt-İslamcı, Amerikancı kontrgerilla operasyonlarının merkezi olarak kullanmışlardır.

Fethullah Gülen grubunun özellikle istihbarat birimlerinde kadrolaşmasının ve etkisinin artmasıyla beraber Şemdinli, Danıştay, Atabeyler, Hrant Dink cinayeti gibi operasyonlar devreye sokularak Org. Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığı’nın engellenmesi ve Türk Ordusu’nun kuvvet komutanlarının savaş suçluları olarak yargılanmasının önü açılmak istenmiştir. Bir taraftan da Türk milliyetçiliğinin suçlu duruma düşürülmesi ve yıpratılmasına çalışılmıştır. Tüm bu kontrgerilla-Fethullahçı operasyonları AKP’li yetkililerle ve AKP’nin atadığı Ferhat Sarıkaya gibi isimlerle kol kola gerçekleştirilmiştir.

Bu saydıklarımızın tüm sorumluluğu bugün AKP’nin omuzlarındadır ve onlar da işledikleri suçların farkındadırlar. Bu yüzden korkmaktadırlar ve korktukça da saldırganlaşmaktadırlar. AKP’nin tek kurtuluş senaryosu ise baskın erken seçimdir.

Baskın seçim, AKP ve DTP

AKP, bugün 22 Temmuz’da gerçekleşecek bir erken seçimi dayatmış durumdadır. AKP’nin erken seçime oynamasının tek nedeni bu seçimin diğer partiler için bir baskın seçim özelliği taşımasından kaynaklanmaktadır. Şu an CHP de dahil olmak üzere tüm siyasi partiler bir seçim atmosferinin oldukça uzağındadır. Bu psikolojik hazırlıksızlığın yanında örgütsel olarak da bir hazırlıkları yoktur.

AKP ise elindeki tüm iktidar, bakanlık ve belediye olanaklarını bu süre içinde rahatlıkla seferber edebilecek durumdadır ve özellikle de bu duruma dayanarak erken seçime gitmek istemektedir. Yapılacak bu baskın erken seçimden AKP gücünü koruyarak çıkmayı ve kurulacak yeni mecliste tek başına iktidar olarak çıkmayı planlamaktadır.

Erken seçimle ilgili olarak ortaya çıkan diğer bir tehlike ise çok daha önceden yüzde 10’luk ülke barajını ekarte etmek amacıyla seçime bağımsız adaylarla katılma planını hazırlamış olan DTP’dir. Yapılan hesaplara göre geçen seçimde DTP’li adayların aldıkları oy oranlarıyla yeni Meclis’te yaklaşık otuz civarında sandalyenin PKK’nın eline geçmesi tehlikesi vardır.

AKP’nin gücünü koruyacağı ve PKK’nın grup kuracak kadar sandalyeyi ele geçireceği Meclis’in artık TBMM olması imkânsızdır. Bu ancak Kürt-İslam faşizminin Meclis’i olarak işleyecek bir kurum olacaktır.

Şimdi dönüp, AKP’nin Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’e bir daha kulak verelim:

“…‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ lafını tutup her yere yaza yaza, Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür. Çukurca’da dağa ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ diye yazılamaz. Maalesef, resmi ideoloji, Türk milliyetçiliği şeklinde kendini ırki taassup olarak tezahür ettirmiştir.”

Türkiye’yi AİHM’ne ihbar eden bir gerici-işbirlikçiden de ancak bunlar beklenebilirdi.

Tüm bu tablo Genelkurmay’ın 27 Nisan açıklamasının son paragrafındaki “Ne mutlu Türk’üm” diyemeyenler vurgusunun ne kadar da doğru olduğunu anlatmıyor mu? Burada sormak gerekir:

AKP’nin bu yaptıklarıyla, Erbakan’ın RP’sinin yaptıklarını karşılaştırdığımızda AKP daha mı az suçludur? AKP’nin kapısına kilit asılması daha mı az gereklidir?

AKP ve DTP kapatılsın!

28 Şubat döneminde RP’nin kapatılması süreci etkileyen en önemli faktör olmuştu. RP, Cumhuriyet’e karşı suç işlemiş bir parti olarak kapatılmış, ardından kurulan Fazilet Partisi de kapatılmıştı ve Erbakan’ın siyasi hayatı sona ermişti. Bugün AKP’nin Cumhuriyet’e, demokrasiye ve Türklüğe karşı işlediği suçlar RP’yi bile kat kat geçmiş durumdadır.

Cumhuriyet ve demokrasi kendisini koruyacak kurumlara ve mekanizmaya sahiptir. Kürt-İslam faşizminin baskın seçim oyununun tek çıkar yolu AKP’ye karşı sonuna kadar, tavizsiz mücadele etmekten geçmektedir.

Cumhuriyet güçleri, 27 Nisan açıklamasının ve halkın kitlesel uyarısının arasında durmalıdır ve mücadeleyi mantıklı sonuçlarına ulaştırmalıdır. Bunun tek yolunun da Kürt-İslamcı faşizm ittifakının iki partisi olan AKP ve DTP’nin acilen kapatılmasından geçmektedir. AKP ve DTP’nin kapılarına kilit vurulmalı ve basit bir tabela değişikliğiyle yeniden faaliyete geçmelerini önüne geçecek düzenlemeler yapılmalıdır. Bu partilerin yöneticileri de yargılanmalıdır. Cumhuriyet ve Türk düşmanlarının yeri Çankaya’da ya da TBMM’de değil, Yassıada’dadır.

Cumhuriyet sisteminin içinde Kürt-İslam faşizmine yer olamaz!

 

http://www.turksolu.org/137/ataberk137.htm

***

AKP Nasıl Engellenir?

Ulusal seferberlik çağrısı

Ali Özsoy

Ilımlı Hilafet Rejimine Çeyrek Kaldı

Atatürk’ün ölümünden sonra başlayan karşı devrim sürecinin Türkiye’yi getirdiği son nokta AKP iktidarıydı.

Ancak özellikle 1980’den sonra bu süreç hızlandı. Amerikancı darbenin örgütlediği Türk-İslamcı gericiliğin, devletin olanaklarıyla kısa sürede Kürt-İslamcı AKP iktidarına dönüştüğü görüldü.

Bugün Türkiye’de en Amerikancı ve 12 Eylül’ün beslediği kesimler bile Türkiye’nin AKP ile birlikte kazandığı yeni hüviyet karşısında şaşırıyor. Türkiye’ye artık ABD uydusu, “laik” bir ülke rolü biçilmiyor. Etnik ve mezhepsel parçalanmanın eşiğinde, farklı Şeriat yorumlarının çatıştığı Pakistan, Cezayir, Malezya, Endonezya gibi ülkeler Türkiye’ye örnek gösteriliyor.

Türkiye bu aşamaya gerici tehlikeye taviz verilerek değil, bizzat iktidarın adım adım gericiliğe verilmesiyle geldi. Türkiye’de hiçbir tabanı olmayan liberal-Batıcı egemenler ayakta kalmak için kullandıkları tarikatların kendisine iktidarı bizzat terk etti.

Dolayısıyla Türkiye gerçekten de bir yol ayrımına geldi diyebiliriz. Kürt-İslamcı iktidar hem liberalliği hem gericiliği hem de bölücülüğü kendi eliyle yürütüyor. Eski bağlaşıklarının da kapıldıkları endişe bundandır.

Gericilerin güçlendikçe ılımlılaşacağı, merkeze çekileceği iddiası çöktü. Ancak bu propagandaya AKP’nin en az bir yıl daha ihtiyacı var. Çünkü önümüzdeki bir yılda Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı hayallerini ve yeni genel seçimlerle Kürt-İslam koalisyonunun devamını gerçekleştirmeyi hedefliyor.

AKP’lilerin ve Erdoğan’ın sürekli “Kriz çıkarmayalım” demelerinin nedeni bu. Özlemini kurdukları Ilımlı Hilafet Rejimine atılacak sadece birkaç küçük adım kaldı. Şimdi kriz istememeleri doğal.

Esas süreçten rahatsız olan Türk milletinin ezici çoğunluğunu oluşturan kesimleri bir kriz halini yaşamak zorundadır. Toplumun %25 oyunu almış, tamamen gayrimeşru bir iktidar Türkiye’nin rejimini değiştirecek. Hem de kendisine olan tepkinin çok daha fazla arttığı ve büyük ihtimalle genel seçimlerden yenilgiyle çıkacağı bir sırada.

Bu yüzden Türkiye gericilik tehlikesi karşısında eski hatalara düşmemelidir. Cumhurbaşkanlığı mevkii gericiliğe bırakılan diğer mevzilerden farklıdır. “Kriz çıkmasın”, “herkes ılımlı olsun” propagandaları Türkiye’yi en karanlık kaos ve iç savaş ortamlarına sürükleyecek irticanın son söylemleridir.

Gerici ve Bölücü Tehdit Nasıl Örgütlendi

Gericilik karşısında eski hataların tekrarlanmaması için bugünlere nasıl gelindiği hatırlanmalıdır.

Kürt-İslam cephesi farklı siyasi akımların ve partilerin bir koalisyonudur. Silahlı-silahsız bölücü akımdan iktidar partisi AKP’ye kadar farklı görevler üstlenen pek çok oluşumun birleştiği tarihsel bir cephedir bu.

Bu tarihsel koalisyonun temel var oluş nedeni Türk milletine ve Cumhuriyet’e karşıtlıktır. Güç kaynağı ise Batı emperyalizmi ve onun yarattığı yarı sömürge düzendir.

Türkiye’nin bugün geldiği noktayı anlamak için AKP iktidarına giden sürecin aşamalarının gözden geçirilmesi gerekmektedir.

Esas olarak ABD’nin güdümünde gelişen sağcı güçler karşısında, tehlikeyi asla tam olarak algılayamayan dağınık güçler vardı. Örgütsüz Atatürkçü ve solcu güçlerin gericiliğe tepkisel muhalefetinin dışında AKP iktidarına karşı duran tek engel Türk Silahlı Kuvvetleri’ydi.

12 Eylül’ün Amerikancı Cuntasının etkisi 28 Şubat’a kadar aşılamadığı için 1990’lara kadar Şeriatçı hareket tarihi boyunca hiç bulamadığı olanaklara kavuşmuş oldu. Hatta Evren yönetimi Özal ile birlikte Şeriatçılığın İmam Hatipler eliyle örgütlenmesi için bilfiil çalıştı.

Şeriatçı örgütlenmeyi Türk Ordusu’nu aşmak ve Batı emperyalizmine tamamen eklemlenmek için fırsat olarak gören Amerikancı büyük sermaye kesimlerinin desteğini de arkasına alan gerici hareket, Türk milletine ve ulus devletine karşı iki büyük taban örgütlenmesinden birini gerçekleştirdi.

Gerici ve Bölücü Güçler Organik Olarak Birleşti

Bu hareketlerden biri Kürt bölücülüğüdür, diğeri ise Şeriatçı gericiliktir. İkisi arasındaki organik bağın daha da derinleştiği yıllar yine 1980’ler oldu.

1994 seçimleriyle birlikte büyükşehir belediye başkanlıklarını alan Refah Partisi Şeriatçı iktidarın ilk temelini atmış oldu. Şeriatçıların bu ilk zaferini gelip geçici bir yerel seçim zaferi olarak görenlerin içine düştüğü gaflet tehlikeyi daha da büyüttü. Çünkü belediyeleri ele geçiren hareket, Cumhuriyete karşı 1923’ten beri örgütlü olarak çalışan gerici bir isyan hareketinin uzantısıydı. İstanbul gibi tüm Türkiye’nin en önemli rant kaynaklarını gasp ederek hem halk içi örgütlenmeleri hem sermaye birikimleri hem de siyasi sıçramaları için büyük bir zemin kazanmış oldular.

Nitekim Türkiye’nin tüm rant kaynaklarına el koyan gerici hareket uluslararası bağlantılarını da genişleterek kısa sürede ulusal iktidara oturdu. RP-DYP koalisyonu büyük sermaye ve ABD’nin de gerici harekete stratejik bir karşı koyuş içinde olmadığını herkese gösterdi.

Oysa RP-DYP iktidarının ilk günlerinde TÜSİAD’ın ve ABD’nin gericileri hizaya sokacağı, gericilerin burjuvaziyle birleşerek “ılımlaşacağı, laikleşeceği” hatta sivil demokrasi dinamiği haline geleceği iddia ediliyordu.

28 Şubat Neden Yetersiz Kaldı

Türk Ordusu ve halkının 28 Şubat sürecini yaratan büyük muhalefeti RP-DYP iktidarının daha uzun süre ayakta kalamayacağını gösterdi. Aynı süreç, ABD ve büyük sermayenin ise stratejik tercihini gerici hareketten yana yaptığını gösterdi.

Erbakan doğru isim, 1996 doğru zaman değildi. RP-DYP iktidarı mecburen kurban edildi. Hele Ordu-millet muhalefetinin daha radikalleşmesi gündemdeyken RP-DYP iktidarında ısrar etmektense, 28 Şubat sürecini sulandırmak ve gelecek için hazırlanan Tayyip Erdoğan’ın önünü açmak çok daha akıllıca bir karardı.

28 Şubat’tan sonra Cumhuriyet’i savunmaya kararlı olan güçler ikinci büyük hatayı işlediler. RP-DYP iktidarının yıkılmasından sonra kurulan ANAP-DSP koalisyonu aslında süreci normalleştirecek bir hükümetti. Tarikatlar hedef küçülttü. Erbakan feda edilerek hareketin dış bağlantıları daha güçlü ve aslında daha gerici lideri olan Tayyip Erdoğan kurtarıldı.

Türk Ordusu ve halkın tepkisi yatıştırıldı. 8 yıllık kesintisiz eğitim ve türban yasağının ötesinde büyük başarılar kazanılmadığı gibi, Şeriatçı hareketin temel beslenme kaynağı olan belediyelere, tarikat örgütlenmelerine ve yeşil sermayeye dokunulmadı.

Hepsinden önemlisi 28 Şubat sürecinin sulandırılmasıyla birlikte Tayyip Erdoğan’ın şahsiyetinde Amerikan emperyalizmi Kürt-İslam cephesine tek başına liderlik edecek bir isim kazanmış oldu.

3 Kasım 2002 Amerikancı Şeriatçı Darbesinin Sorumluları

3 Kasım 2002 seçimlerine giden sürece Tayyip Erdoğan’ın “değişme, ılımlılaşma” süreci dendi. CHP Genel Başkanı Baykal dahil tüm laik siyasi parti liderleri de bu söylemi desteklediler. Türk Ordusu’nun başına ise uzun süredir ilk defa Hilmi Özkök gibi bir isim gelmişti.

Hilmi Özkök 1990’lardan beri devam eden ABD ve Batıya mesafeli, bölücülük ve gericilikle en sert şekilde mücadele edilmesi taraftarı komuta çizgisini noktaladı. Böylelikle 3 Kasım 2002 öncesi AKP iktidarı için sivil ve askeri tüm manipülasyonlar gerçekleştirilmiş oldu.

ABD’nin Irak işgalinin hemen arefesinde uzun yıllardır hazırladığı Tayyip Erdoğan’ı böylesi bir sivil darbeyle ve yasal engellemelere rağmen iktidara oturtması çok anlamlıdır. Bu süreç ABD’nin Irak’ı parçalayıp, Türk Ordusu’na ve devletine rağmen “Büyük Kürdistan”ı kurma sürecidir. Türkiye’nin de parçalanmasını başlatacak olan Irak işgali öncesi, “Kürtlere eyalet tipi federasyon hakkını” ve “Türkiye’de İslami rejimi” savunan Tayyip Erdoğan bir yıl gibi kısa bir sürede değişti ve Batının Türkiye’deki tek adamı haline geldi.

Tayyip Erdoğan’ın “değiştiği” palavrası, ne yazık ki Türk milletinin önemli bir kesimi hatta en Atatürkçü aydınlar arasında bile etkili oldu. Zaten Türk Ordusu AB sivil darbesiyle pasifize edilmeye başlanmıştı.

Oysa tam da bu süreç Tayyip Erdoğan’ın değiştiği değil, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Atatürk ilkelerine karşı çok daha radikalleştiği bir süreçti.

Tayyip Erdoğan hiç saklamadığı emellerini gerçekleştirecek güce ve dış desteğe ilk defa sahip olmuş oluyordu.

Kürt-İslamcı Azınlık Diktatörlüğü

Tüm Türkiye’de yerel iktidarları ele geçirdikleri gibi TBMM’de de sadece %25’lik halk desteğiyle %75’lik bir çoğunluğu ele geçirerek Anayasal rejimi doğrudan meclis çoğunluğuyla yıkmak gibi bir olanağa sahip oldular.

ABD ve AB’nin verdiği sınırsız destek sayesinde Türk Ordusu’na karşı hayal bile edemedikleri mevzileri ele geçirdiler. Kıbrıs, Ege, K. Irak, Güneydoğu konularında verilen tavizler sayesinde hem dış desteklerini artırdılar hem de Türk Ordusu’na karşı yabancı düşmanla birlikte yürüttükleri kuşatmayı daha da daralttılar. Kürt aşiretlerinin desteğini de pekiştirerek AKP iktidarı açık bir Kürt-İslam iktidarına dönüştü.

Şeyh Sait isyanı günlerinden beri ilk defa dış desteği tamamen arkasına almak bu denli birleşik ve koordineli bir gerici-bölücü cephesi kurulmuş oldu.

Toplumsal yaşamın tüm önemli alanlarında ve ekonomide Kürt-İslam istilasının işaretleri görülmektedir. Bu sürece başlangıçta “Batıyla bütünleşme, Ordu’yu frenleme, demokratikleşme” adına destek veren güçler bile bu istila karşısında telaşa düşmekte, kendilerine biçilen rolün sona ermekte olduğunu görmektedir.

Sonuçta 1950’lerde palazlanan ve Amerikancı sağ sistem tarafından beslenen gerici-bölücü akım artık Türkiye’yi parçalayacak ve yok edecek bir canavara dönüşmüştür.

İlk önce belediyelere el koydular. Sonra ulusal iktidara. Ekonomi ve siyasette tuttukları köşe taşlarını kullanarak toplumun tüm kesimlerini baskı altına aldılar. Bugün sadece siyasi iktidarı değil, eğitim, emniyet, sağlık, adalet ve diğer bakanlıklar bürokrasisi dahil tüm kamu gücünü gasp etmiş durumdadırlar.

Kalan son mevzi Türk Ordusu, bazı yüksek yargı organları, YÖK, üniversiteler ve Cumhurbaşkanlığıdır.

Cumhurbaşkanlığına bugün AKP gözünü dikmiştir. Çankaya’yı önlerinde olgun bir meyve olarak görüyorlar. Artan halk tepkisi meclisteki çoğunluklarını sarsmadan taktik bir zafer daha elde ederek Tayyip Erdoğan’ı Çankaya’ya yerleştirmek istiyorlar.

Çankaya’yı sembolik bir yer olarak gören bazı kesimler ise bu adımı bile Tayyip Erdoğan’ın ılımlılaşması için bir fırsat olarak değerlendiriyorlar. Oysa Cumhurbaşkanlığı mevzisini ele geçirmek Kürt-İslamcı istila için sembolik değil stratejik bir başarı olacaktır. Cumhurbaşkanının anayasal yetkileri sayesinde ele geçirilememiş olan diğer mevziler de düşürülebilecektir.

Böylelikle 1990’dan 2014’e kadar kesintisiz devam eden, sadece %25-30’luk bir oy oranıyla hem belediyeleri, hem hükümeti hem de devletin zirvesini gasp eden bir Şeriatçı dönem yaşatılacaktır. 2014 Türkiyesi için bu yıkım, parçalanma ve işgal demektir. Aymazlık zamanı geçmiştir. Sadece süreci önceden gören Atatürkçü, Milli Güçler değil, Türkiye’nin çok geniş kesimleri bu gidişe dur diyecek bir hareket başlatmak zorundadır.

Kürt-İslamcı İktidarın Acil Eylem Planı

Kürt-İslam koalisyonu AKP iktidarıyla ilk defa Türkiye’de tam olarak inisiyatifi ele aldı. Halkın ve Türk Ordusu’nun tepkisi bazı adımların atılmasını engellemiş olsa da bu cephe için son dört yıl önemli kazanımlarla tamamlanmıştır.

Düşmanın niyeti ve kısa vadeli hedefleri iyi saptanmalıdır. Dört yıllık AKP iktidarından sonra gerçekleşmesi yarım kalan ve uzun vadeli stratejik hedeflere ulaşılması amacıyla Kürt-İslamcıların mutlaka başarmak istediği taktik hedefler şöyle sıralanabilir:

TSK’nın yeni önderlik kademesinin yarattığı tehlike yatıştırılacak.

Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilecek.

Gerekirse yeni partilerle ittifak kurarak AKP’nin Kürt-İslamcı iktidarını devam ettirecek bir seçime Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı altında gidilecek.

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığının himayesinde kurulacak yeni meclis ile halkın tepkisinden korkularak gerçekleştirilemeyen tavizler ABD ve AB’ye verilecek.

Kıbrıs’ta nihai tavizlerin verilmesi, 301. maddenin kaldırılması, Ermenistan sınırının açılması, Ermeni soykırımının fiilen tanınması, Rum Patrikhanesi’nin din devletine dönüşmesi, azınlıklara Sevr’den kalma hakların tanınması, Kürtlere otonomi sağlanması, İran’ın işgali ve diğer operasyonlara destek adı altında ABD askerlerinin Güneydoğu’ya yerleşmesi gibi halkın tepkisinden korkulduğu için seçimlerden önce atılamayan adımların atılacak.

Kendi tabanlarını bir arada tutmak için laikliğin yasal zemini zayıflatılacak, türban devlet giysisi haline getirilecek, tüm kamusal alanlarda serbest kalacak.

PKK’ya afla birlikte, silahlı gücünü koruyan bölücü akım aynı zamanda yasal parti olarak ele geçirdiği belediyeler kanalıyla fiili otonomi ilan edecek.

Devlet bürokrasinin, özellikle yargının ele geçirilememiş mevzileri işgal edilecek. Anayasal düzeni ortadan kaldıracak yasal düzenlemeler için gerekli üç sacayağı yani Cumhurbaşkanlığı, Meclis ve Anayasa Mahkemesi’ndeki hakimiyet sayesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilemez tüm ilkeleri ortadan kaldırılacak.

Kürt-İslam cephesinin Türk Ordusu’yla ilgili nihai amacı onu ele geçirmek değil, ABD ve AB yardımıyla tamamen tasfiye etmektir. İlk deneme olan Şemdinli provokasyonlarının arkası gelecektir.

Türk milletine karşı ABD-AB destekli Kürt-İslam faşizmi sivil ve kamusal alanda tam anlamıyla kurulacak. Bu faşist Ilımlı Hilafet rejiminin ilk halifesi Tayyip Erdoğan olacak.

Cumhurbaşkanlığına Kürt-İslam Kuşatması

Kürt-İslam cephesinin önümüzdeki dönem için belirlediği taktik ve stratejik hedefler bunlardır. 4 yıllık AKP iktidarı, Türkiye Cumhuriyeti’ni tarihindeki en tehlikeli uçuruma sürükledi. Eğer bir dönem daha Kürt-İslam cephesi önüne koyduğu hedefleri kesintisiz olarak gerçekleştirirse, bu Türkiye için felaketlerle dolu bir yıkım, iç savaş ve işgaller süreci başlatacaktır.

Bu yüzden Türk milletinin, Kürt-İslamcıların eylem planını daha ilk aşamada engellemek için harekete geçmesi gerekmektedir. Önümüzdeki süreçte edilgen ve tepkici konumda kalmak büyük bir hezimete yol açabilir.

Engellenmesi gereken ilk olay, Kürt-İslamcıların stratejik hedefleri için hayati öneme sahip olan ilk adımlarıdır. Bu adım, meclis ve hükümetten sonra Cumhurbaşkanlığı mevzisinin de ele geçirilmesidir.

Bu olay sık sık Emine Erdoğan’ın türbanına indirgenmektedir. Hatta bazı kesimler Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasının siyasetten uzaklaşması, ılımlılaşması ve AKP’yi başsız bırakıp zayıflatması için bir vesile olarak görmektedir. Bu tür hatalı görüşler özellikle AKP çevreleri tarafından tepkilerin yatıştırılması için topluma pompalanmaktadır.

Cumhurbaşkanlığının Önemi Nedir?

Herhalde Tayyip Erdoğan ve AKP aptal değildir. İktidarlarının tek eksik kalan yanının Çankaya olduğunu bilmektedirler. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı hırsı, protokolde türban görme fantazisinden veya rahat emeklilik beklentilerinden kaynaklanmamaktadır.

Tayyip Erdoğan Başbakan olursa ılımlılaşır gibi saçma tezlerle Milli Güçler, Türk Ordusu ve CHP, yasadışı 3 Kasım sivil darbesine sessiz kalmıştı. Bugün yaşananlarsa ortadadır.

Artık kimse Tayyip Erdoğan için gülsüz bir diken bahçesi oluşturamaz. Kürt-İslamcıların Cumhurbaşkanlığını ele geçirme emellerinin altındaki nedenler iyi anlaşılmalı ve bu konuya gereken önem verilmelidir. Cumhurbaşkanlığının stratejik önemi şöyle özetlenebilir:

Tayyip Erdoğan İktidara En Az Yedi Yıl Daha El Koyacak

Tayyip Erdoğan bu mevki sayesinde 7 yıllık bir iktidarı garantileyecektir, Başkanlık Sistemi adı altında Ilımlı Hilafet rejiminin ilk adımı atılacaktır.

Bazı kimseler Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olursa AKP’nin bölüneceğini ve Başbakan olacak isimle Tayyip Erdoğan’ın çatışma içine sürükleneceğini iddia etmektedirler. Bunu iddia edenler Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasına laiklik adına olumlu misyonlar bile yüklemektedir.

Bu iddia sahiplerinin sakladıkları gerçek AKP’nin sıradan bir düzen partisi olmadığı, yıllardır Cumhuriye’te karşı bir misyon ile birleşmiş bir hareketin, siyasi geleneğin partisi olduğu gerçeğidir. Dolayısıyla ne yerel iktidar düzeyinde, ne kabine tartışmalarında ne de Cumhurbaşkanlığı konusunda AKP içinde iktidar hırsıyla çatlama olmaz, bugüne kadar da olmadı. Çünkü iktidara geçici olarak gelmeyi değil, topyekun el koymayı amaçlamaktadırlar. Stratejik konularda Erbakan bile Erdoğan’ı desteklemektedir.

Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı olunca kendi sözünden asla çıkmayacak bir meclis ve kabineyle birlikte, Türkiye’de ABD’nin ve Amerikancıların Özal’dan beri çok özledikleri fiili Başkanlık Rejimini kurmuş olacaktır. Ancak AKP iktidarının ideolojik niteliğinden dolayı bu rejime Başkanlık Rejimi değil, Ilımlı Hilafet rejimi demek daha doğru olacaktır. ABD’ye ve emperyalizme ılımlı, Cumhuriyet’e ve Türk milletine sert olacak bu rejim, Osmanlı’nın Sevr coğrafyasında hilafetini devam ettirmeyi planladığı gibi, Türkiye’yi yok etmek pahasına dış desteği alarak Şeriatçı bir idare kuracaktır.

Ayrıca önümüzdeki bir yıl Cumhurbaşkanlığının önemini daha da arttırmaktadır. Cumhurbaşkanlığı mevkisini kullanarak AKP’nin büyük zorluklar yaşayacağının şimdiden belli olduğu genel seçimleri etkileyecektir. İstemediği bir meclis aritmetiği ortaya çıkarsa o meclis kendisini devirmeden, kendisi meclisi dağıtabilecektir.

Yüksek Yargı Organları Şeriatçıların Eline Geçecek, Cumhuriyetçiler Yargılanacak

Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi gibi yüksek yargı organlarının tümünün atamaları Tayyip Erdoğan’ın eline geçecektir. Yargı tamamen ele geçirilecek, Şemdinli ve Danıştay provokasyonlarında kurban edilmek istenen Atatürkçü güçler ve Türk Ordusu’nun komutanları hem terör eylemlerinin hem de Kürt-İslamcıların gasp ettiği yargı organları ve kolluk güçlerinin sürekli hedefi haline gelecektir.

İmam Hatipler ve Fethullahçı kadrolaşma sayesinde Kürt-İslamcı hareket devletin kolluk gücünü yarı yarıya ele geçirmiştir. Yerel mahkemelerin pek çoğu AKP iktidarının kontrolü altındadır. Kürt-İslamcı İçişleri Bakanı sayesinde polis devletin değil AKP iktidarının emniyet gücü haline gelmiştir. Böylelikle Cumhuriyet düşmanı akımlara ve PKK’ya karşı mücadele etmesi gereken emniyet güçleri, savcılar ve hakimlerin önemli bir kısmı Türk Ordusu’na karşı ABD, AKP ve PKK ile koordinasyon içinde provokasyon düzenleyebilecek güç ve cesarete ulaşmıştır.

Şemdinli’de yaşananlar dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Büyükanıt’ın bile Kürt-İslamcı yargı ve kolluk güçlerinin atış menziline girdiğini gösteriyor.

En son yaşanan Danıştay cinayeti ise Türk milleti ve Atatürkçülür üzerinde kurulmak istenen Amerikancı Kürt-faşizmin tüm unsurlarının en açık şekilde sergilendiği bir örnek teşkil etti.

Gerici dayatmalara direnen bir yüksek yargı organı Kürt asıllı bir gerici terörist tarafından basıldı. Atatürkçü hakimler kurşuna dizildiği gibi, Kürt-İslamcı iktidar Atatürkçüleri ve Türk Ordusu’nun mensuplarını kolluk güçlerinin kurduğu tezgahlar ve yargı üzerinde baskılar aracılığıyla olaydan dolayı tasfiye etmeye çalıştı. Yaşananlar Ilımlı Hilafet rejiminin niteliğini gözler önüne sermektedir. Kürt-İslam faşizminin hem sivil hem de resmi ayağının kurulduğunu Şemdinli ve Danıştay saldırıları gösterdi.

Sokakta PKK’lı ve Şeriatçı teröristlerin faşist baskısına eşlik eden, Kürt-İslamcı kolluk ve yargı güçlerinin baskısı Ilımlı Hilafetin iktidar gücü olacaktır.

Burada eksik kalan tek ayak yüksek yargı organlarıdır. Eğer Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olursa tüm yüksek yargı atamalarını kendisi yapacaktır. Bugünden Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’nde gericiler önemli mevziler kazanmıştır. Tayyip Erdoğan’ın yedi yıllık Cumhurbaşkanlığı döneminde yargıda kadrolaşma bitecektir. Atatürkçü ve Anayasayı savunan tüm hakimler ya tasfiye edilecek ya da Danıştay saldırısındaki gibi susturulacaktır.

Böylesi bir Türkiye’de tüm yasaları ve Anayasayı değiştirmek de çok gerekli değildir. Çünkü Cumhurbaşkanlığını bir imamın gasp ettiği koşullarda, yargı organlarına da yerleştirilen imamlar adeta Hilafet rejiminin kadıları gibi işlev görecektirler. Daha bugün bile tüm yasaları ayaklar altına alan AKP iktidarının o zaman neler yapacağını herkes hayal edebilir.

Üniversiteler Medrese Olacak

YÖK üyelerini ve Rektörleri Tayyip Erdoğan atayacaktır. Yeni bir üniversite kanununa gerek kalmaksızın üniversiteler medreseye dönüştürülecektir.

Üniversitelerin ele geçirilmesiyle birlikte düşmemiş son mevzilerden biri daha Kürt-İslamcıların eline geçmiş olacaktır. Bugün ilkokul birden lise sona kadar tüm eğitim sistemi Kürt-İslamcı kadroların elindedir. Ancak özellikle 28 Şubat’tan sonra üniversiteler önlerinde büyük bir engel haline gelmiştir.

İmam Hatiplerin tekrar hukuk, kamu yönetimi, tıp, öğretmenlik gibi stratejik bölümlere girebilmesinin ve türbanın serbest kalmasının sağlanmasıyla birlikte Ilımlı Hilafet’in kadro sorunu çözülmüş olacaktır.

Üniter Devlet Parçalanacak

TBMM’den Kürt-İslamcı çoğunluğun çıkaracağı Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını ve laikliği yıkıcı nitelikteki Anayasa’ya aykırı kanunların hepsi onaylanacaktır. Buna engel olacak tek kurum olan Anayasa Mahkemesi’nin de kadro yapısı zaten değişmiş olacağı için TBMM’de birkaç milletvekili Anayasa Mahkemesi’ne gitse bile sonuç çok değişmeyecektir.

Son Kale Olan Türk Ordusu Tasfiye Edilecek

Türk Ordusu’nun Başkomutanlığı sıfatını gasp edecek olan Kürt-İslamcı bir Cumhurbaşkanı, Türk Ordusu’nun devletin bölünmez bütünlüğü ve Cumhuriyet’in temel ilkeleri için ortaya koyduğu her tepkiyi isyan ve darbe girişimi olarak değerlendirebilecektir. Türk Ordusu’nun tasfiyesi planı bizzat Cumhurbaşkanlığı mevkiinden yürütülecektir.

AKP, YAŞ kararlarına daha bugünden müdahale etmeye çalışmaktadır. AKP’nin amacı Türk Ordusu’nu ele geçirmekten çok dağıtmak ve tasfiye etmektir. Yargıtay tamamen ele geçirildikten sonra yerel hakimlerin ve savcıların Türk Ordusu’nun mensuplarına karşı ABD ve PKK ile işbirliği halinde gerçekleştirdiği Şemdinli tipi provokasyonlar, olağan ve süreklilik kazanan işleyişe dönüşecektir.

Türk Ordusu’nun dağılması demek, Türkiye’nin parçalanması ve işgal edilmesi demektir. Ancak Türkiye’yi bekleyen bu büyük tehlike, Kürt-İslamcılar için zaten nihai stratejik zaferin ta kendisidir. Böylelikle Sevr uygulanmış olacak, ABD kuklası Ilımlı Halife önündeki tüm engelleri de aşmış olacaktır.

Ilımlı Hilafet Rejimi Kurulacak

Tüm Cumhuriyet ve Türkiye düşmanı güçler, Cumhurbaşkanının şahsiyetinde elinde en yüksek yetkileri toplamış bir lider ve koordinatör kazanmış olacaktır. Türkiye’nin girdiği parçalanma ve işgal sürecinde ABD’nin bu tür bir lidere hayati derecede ihtiyacı vardır.

Türban devlet üniforması, Kürtçülük ve Ilımlı İslam ideolojisi ise resmen “devlet” ideolojisi haline gelecektir. Şeriatçı ve Kürtçü egemenlik altında kalan Türk milletiyle tarihsel hesaplarını görmek için emperyalist işgal orduları harekete geçecektir. BOP’un gerçek amacı olan Türkiye’nin yok edilmesi gerçekleştirilecektir.

Atatürkçü Milli Güçler Tüm Halkı Seferber Edebilir

Tüm bu stratejik önemdeki yetkilerin ve mevzilerin Kürt-İslamcıların eline geçmesi mutlaka engellenmelidir.

Eğer bu konuda başarılı olunmazsa Türkiye’de darbeler, iç savaşlar ve işgaller süreci açılacaktır. Böyle bir Türkiye’de bölünmeye giden kışkırtmalar devletin en tepesinden yürütülecektir.

“Demokratik düzene saygı” adı altında AKP’ye Cumhurbaşkanlığının teslim edilmesi, tam tersine ABD-AB destekli ikinci bir sivil darbeyle gerçek faşizmin kurulmasına neden olacaktır.

Bu yüzden Atatürkçü Milli Güçler, asker-sivil, aydın-halk, parlamento içi ve dışı her türlü muhalefeti ve sürece tepkili toplumun ezici çoğunluğunu birleştirecek bir karşı eylem planı ortaya koymalıdır. Bu planın sırasıyla en temel hedefleri aşağıdaki gibi olmalıdır:

1. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığının engellenmesi için büyük bir muhalefet hareketi başlatılmalıdır. İmza kampanyaları ve halk gösterileriyle AKP iktidarının ve Tayyip Erdoğan’ın gayrimeşruluğu ortaya konmalı, bir Kürt-İslamcının Cumhurbaşkanı olamayacağı, olsa bile o mevkide kalamayacağı siyaseten netleştirilmelidir.

2. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce genel seçim çağrısı yapılmalıdır. Genel seçimlerde AKP’nin meclisteki bugünkü çoğunluğu elde edemeyeceği artık kesinleşmiş gibidir. AKP iktidarını böyle bir genel seçime zorlamak için CHP milletvekillerine sine-i millet çağrısı yapılmalıdır.

3. Türk Ordusu’nun yeni yönetiminin Cumhuriyet’i ve üniter yapıyı korumak için ortaya koyduğu kararlı tavır desteklenmelidir. Hilmi Özkök yönetiminden mahrum kalan AKP’nin köşeye iyice sıkışması için Türk Ordusu’na halk desteği arttırılmalıdır.

4. AKP’nin en büyük güven kaynağı dış destekçileridir. ABD ve AB Türkiye’yi gözden çıkarmış ve bölünmesi için işareti vermiştir. AKP bu sürece en iyi hizmeti sağladığı için dış destek almaktadır. Dolayısıyla AKP’ye dış desteği engellenmenin yolu AB ve ABD’ye göz kırpmak değil, onların dayatmalarını engellemek ve AKP’yi dış güçler açısından işlevsiz hâle getirmektir. Bu yüzden 301. maddenin kaldırılması, Ermenistan sınırının açılması, Türk limanlarının Rum gemilerine açılması, ABD’nin askeri planlarına uşaklık edilmesi gibi tavizleri AKP iktidarının gerçekleştirilmesi engellenmelidir.

Bu konular AKP’nin yumuşak karnıdır. Çünkü hem seçimlerden önce halkın büyüyen tepkisini çekmek istemedikleri için bu adımları hemen atamamakta, hem de dış desteğin devam etmesi için bu adımları hemen atmak istemektedirler. Milliyetçi tepki örgütlenerek AKP bu açıdan daha çok köşeye sıkıştırılabilir.

5. Genel seçimler, AKP ve DTP’ye karşı bir genel seferberliğe dönüştürülmelidir. Ancak esas hedef Kürt-İslamcılık olmalıdır. Yani hem halkın milliyetçi tepkisini sömüren hem de dış destek için Kürt-İslamcı rollere soyunan MHP, DYP, BBP gibi partiler de teşhir edilmelidir. Genel amaç Türk adayların ve Türk milliyetçiliğinin güçlenmesi olmalıdır.

6. Mecliste bir dönem daha Kürt-İslamcı çoğunluğun kurulması engellenmelidir. PKK’nın meclise hangi parti adı altında olursa olsun girmesi engellenmelidir. Ayrıca PKK’lı belediye başkanlarının yargılanması sağlanmalı ve yerel iktidar organlarının federasyon yolunda kullanılmasının engellenmesi için siyasi seferberlik başlatılmalıdır.

7. CHP’nin milliyetçi çıkışları desteklenmelidir. Genel olarak Atatürk milliyetçiliğine mevzi kazandıracak her türlü siyasi çıkış hem Türkiye’ye hem de Milli Güçlere güç kazandıracaktır. Zaten halk içindeki milli tepkinin güçlenmesi ve örgütlenmesi de CHP’yi Atatürk’ün Altı Ok’una biraz daha yakınlaştıracaktır. Bir parti olarak var olmak isteyen CHP’nin halk desteği sağlaması için tek geçerli yol budur.

8. Batıcı parlamenter düzenin olanaklarıyla Türk devletinin tüm iradesini teslim alan Kürt-İslamcı güçlerin engellenmesi, seçim döneminde halkı uyaracak doğru sloganların ve siyasetlerin saptanması çok önemlidir

Yeniden Atatürkçü, devrimci ve tam bağımsız Türkiye’nin kurulması, Milli Güçlerin bugünden başlayarak kendi Kuvayı Milliye seçeneklerini ve örgütlerini oluşturması şarttır. Önümüzdeki kısa vadeli siyasi görevler, orta ve uzun vadeli stratejik hedefimize tezat adımlar olarak değil tam tersine Kuvayı Milliye’yi örgütleyecek mevziler olarak algılanmalıdır.

Düşman Güçlerin Zayıflığı

Türkiye’de yarım asrı aşan sağ iktidarların ve ABD’nin desteğine rağmen gerici ve bölücü güçler toplumda siyasal olarak azınlık konumundadır. Diğer İslam ülkelerinde Şeriatçıların tabandaki çoğunluğuyla karşılaştırıldığında Türkiye’de kendine özgü bir durum söz konusu.

Türk milletinin ezici çoğunluğu hatta AKP’ye tepki oyu verenlerin dahi büyük kesimi Cumhuriyeti savunmaktadır. Gerici-bölücü yükselişe karşıdır. Ama Türkiye buna rağmen neredeyse 30 yıllık kesintisiz bir gerici iktidar süreci yaşamaktadır. Bunun nedeni ise gericiliğin büyük sermaye ve ABD tarafından tamamen yapay bir şekilde Türkiye’nin başına bela edilmiş olmasıdır.

Geride bıraktığımız süreçte, Türk milletinin en büyük dezavantajı örgütsüz ve önderliksiz olmasıydı. Gericiliğe karşı çıkan siyasi güçler ise gericiliğin arkasındaki Batı kaynaklı dış desteğe karşı çıkamadıkları için etkisiz kaldılar.

Önümüzdeki dönemde bu zaaflar aşılabilir. Özellikle Kürt-İslamcı güçlerin ve onları destekleyen ABD-AB emperyalizminin aşması zor olan bazı nesnel zaaflar bizim avantajlarımız olarak görünmektedir.

İlk olarak AKP iktidarı, tecrit olmuş ve zayıflamış bir iktidardır. Uyguladığı iktisadi ve siyasi teslimiyet politikaları halkın büyük tepkisine neden olmuştur. Özellikle ABD ve AB uşaklığının Türkiye’ye kaybettirdikleri ve PKK terörünün hortlaması AKP’ye karşı büyük bir milliyetçi tepkinin doğmasına neden olmuştur. AKP ve dış destekçileri bu tepkiden korkmaktadır. Bu tepki desteklenir ve doğru bir şekilde örgütlenirse Kürt-İslamcı egemenliği sarsacak bir halk hareketi ortaya çıkarılabilir.

İkinci olarak eski Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu’nun deyimiyle, Türk Ordusu’nun Hilmi Özkök döneminde süren “4 yıllık suskunluk dönemi bitmiş” gözükmektedir. Yeni komuta kademesi AKP ve PKK için işleri oldukça zorlaştıracaktır. Halkta yükselen Atatürkçü ve milliyetçi tepki, Türk Ordusu’nun sivil desteğini de ortaya koyunca AKP iktidarı daha da köşeye sıkışacaktır.

Üçüncü olarak AKP kesin bir şekilde toplumda azınlıktır. Destekçileri olan işbirlikçi sermaye, tarikatlar, Kürt aşiretleri ve PKK, örgütlü güçler oldukları için çok ses getirmektedirler. Ama sayısal olarak bunlar toplandığında da ezici bir çoğunluk karşısında azınlık kalmaktadırlar.

AKP, topladığı tepki oylarıyla bile, 3 Kasım seçimlerinde yaşanan yoğun halk boykotu sayesinde, seçmenlerin % 25’inin oyuna ancak ulaşabilmişti. Bu düzeyin dahi hızla altına düşen bir aritmetik destek ile Cumhurbaşkanlığı dahil tüm devlet organlarını uzun süre gasp etmeleri olanaksızdır. Bugünkü meclis çoğunlukları bile kabul görmemekte ve meşrulukları geniş kesimlerce sorgulanmaktadır.

En son olarak AKP’nin dış destekçileri Türkiye’de siyaseten büyük güç kaybetmektedir. Türk milletinde ABD ve AB’ye karşı düşmanlığı ve Kürt karşıtlığı yükselmektedir. Batı karşıtlığı Türk milletinin ve Türk Ordusu’nun içindeki temel eğilim olarak önümüzdeki sürece damgasını vuracaktır. Kaldı ki AB işbirlikçiliğinin siyasi olarak tükenmesiyle birlikte Türkiye’de Batıcı siyasetin ve emperyalist işbirlikçiliğinin zemini gittikçe zayıflamaktadır. ABD’nin açıkça Kürtlerden ve PKK’dan yana tavır koyması bu süreci daha da hızlandıracaktır. Önümüzdeki dönem Kürt-İslam temelinde oluşan emperyalist işbirlikçisi blokta çatlakların ortaya çıkması da büyük bir olasılıktır.

Halkın Kuyruğu Değil Öncüsü Olmalıyız

Türk halkının bugün en büyük ihtiyacı kendisine önderlik edecek bir Milli Mücadele Hareketidir.

Milli Güçler Türkiye’yi kuşatan düşman güçlerin bu zaaflarını kullanarak kolaylıkla büyük bir güç olarak siyasi arenaya ağırlıklarını koyabilirler.

Milli Davaların hepsinde halkın gerçek eğilimlerini bir tek Milli Güçler tamamen temsil ettikleri için, temsil ettikleri çoğunluğun yarattığı avantajları da seferber edebilirler. Türkiye’deki milliyetçi uyanışın sosyolojik olarak mutlaka güçlü bir siyasi hareket ortaya çıkarması gerekir. Ama hiçbir siyasi parti veya akım bu uyanışın istek ve ihtiyaçlarını karşılamaya cesaret edemediği için şu anda Türkiye’nin siyasi dengeleri anormal bir şekilde işbirlikçi-gerici-bölücü cephenin lehine kurulmaktadır.

Ancak bu sürecin bizim lehimize dönmesi için tarihe devrimci bir iradi müdahalenin gerçekleşmesi şarttır. Milli Güçlerin artık halkın kuyruğu ve tepkilerinin sözcüsü değil, halkın öncüsü ve tepkilerinin örgütleyicisi olması gerekmektedir.

Atatürkçü bir ideoloji çerçevesinde atılacak devrimci bir örgütlenme atılımı, Kuvayı Milliye seçeneğini ete kemiğe dönüştürerek bu görevi yerine getirebilir.

Örgütlenme Milli Güçler arasında bugüne kadar hep konferans ve toplama güçlerle basın açıklaması yapmak olarak algılandı. Oysa amacımız yukarıda bahsettiğimiz emperyalist planları engelleyecek siyasi seferberlikleri sağlayacak araçları yaratmak olmalıdır.

İmza kampanyaları ve mitinglerden başlayarak, Kurtuluş Savaşı vermeye kadar varabilecek görev çeşitliliği önümüzdedir. Ancak esas olan Atatürk gibi kafamızı kullanmak ve her süreçte o sürecin gerektirdiği eylemleri yapabilmektir.

Önümüzde AKP iktidarının kısa vadeli planlarını boşa çıkarmak gibi somut görevler varken, tüm Milli Güçlerin gereksiz fantezilere değil, gerçek hayatın halkasına sarılması gerekmektedir.

Halk ihtiyaç duyduğu sloganlara ve siyasi çizgiye sahip çıkacaktır. Bugüne kadar tamamen sessiz kalmış çok geniş kesimler Cumhuriyetçi ve Milliyetçi bir bayrağın altında toplanabilir.

Artık Milli Güçler büyük derleniş için harekete geçmelidir.

 

http://ileri.turksolu.org/31/ozsoy31.htm

***

 

SİYONİZMİN İSLAMCI MÜRİTLERİ

Milli Çözüm Dergisi

İsmet SEZGİN

***

Ama Fetullah Gülen ve Recep Tayibin AKP’si Siyonistlerin hizmetkârı:

 

Gülen’in onursal başkanı olduğu ABD’deki “Rumi Forumu” adlı kuruluş Erdoğan’a, İspanya Başbakanı Jose Luis Zapatero ile birlikte “Medeniyetlerarası Diyalog Ödülü” verdi. ABD Temsilciler Meclisi’ne ait bir salonda düzenlenen törende Başbakan’ın ödülünü, danışmanı, AKP İstanbul Milletvekili Egemen Bağış aldı. Ödülü veren kişi de Katolik Kilisesi’nin önde gelen isimlerinden, geçen yıl Washington Kardinalliğinden yaş haddinden dolayı emekli olan Theodore Edgar McCarrick’ti. Bağış’ın yaptığı kısa konuşmada Erdoğan’dan “patronum” (my boss) ve “Türk milletinin lideri” (leader of the Turkish nation) olarak söz etmesi dikkat çekti.

Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi ABD’li Siyonist Yahudilerin beslediği Gülen cemaatinin Başbakan’a böyle bir ödül vermesi, Erdoğan’ın da en yakın danışmanlarından Bağış’ı ödülü almakla görevlendirmesinin anlamı açık: Siyonist Yahudiler Recep Beyi destekliyor!

Şimdi de Mevlana istismarı

Siyonist sermayenin ve Yahudi lobilerinin sayesinde 1999’da Washington’da kurulan “Rumi Forumu”, esas olarak Gülen cemaatinin ABD’deki “dinlerarası diyalog” faaliyetlerini yürütüyor. Adını AB’de popüler olan Mevlana Celaleddin Rumi’den alan kuruluş sık sık sema gösterileri düzenliyor. Bu, Gülen cemaatinin köklerinin bulunduğu Nurcu ekol için alışılmamış bir durum. Ama Mevlana aracılığıyla Amerikan kamuoyuna daha kolay ulaşabildikleri için böyle davranılıyor. Rumi Forumu’nun bu yıl ilk kez dağıttığı “Barış ve Diyalog ödülleri”ni alan diğer kişilerse şöyle sıralanıyor:

Georgetown Üniversitesi Başkanı John DeGiola, İslam araştırmacısı Prof. John Esposito, İran asıllı düşünür Prof. Seyyid Hüseyin Nasr, haham Dr. Marc Gopin, ABD Barış Enstitüsü Bşk. yard. David Smock, Presbiteryan Kilisesi’nden Dr. Clark Lobenstine.

Meksika Senatosu, işgalci ABD’yi Irak halkına “soykırım” ve “katliam” yapmakla suçladı.

“Mazlumun ahı, indirir şahı” demişler. Fetullah Gülen taifesi ve Tayyibin AKP’si zalim ve kafir Amerika’ya uşaklık yaparken Meksika senatosu onurlu bir karar aldı.

***

http://www.millicozum.com/index.php?option=com_content&task=view&id=962&Itemid=1&ed=44

 

Cumhurbaşbakanı!

logo

Arslan BULUT

20.03.2007

22 Şubat 2007 tarihli yazımda  “Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, Anayasa’daki yetkisini kullanarak bir an önce yürütme görevine el koyması, Türkiye’nin büyük zarar görmesine yol açabilecek olan Tayyip Erdoğan’ı derhal azletmesi ve bir seferberlik hükümeti kurması gerekir.

 Tayyip Erdoğan, artık bu ülkenin güvenlik meselesi olmuştur!” demiştim!


Haber 7 sitesi, bu yazıyı “Arslan Bulut durumdan vazife çıkardı” diye takdim etti. Oysa, Cumhurbaşkanı’nın böyle bir yetkisi vardır.  

* * *

Cumhurbaşkanı’nın görev ve yetkilerinin sıralandığı Anayasa’nın 104’üncü maddesinde,  “Gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmek veya Bakanlar Kurulunu başkanlığı altında toplantıya çağırmak”  yetkisi de yer almıştır!
Cumhurbaşkanı’nın gerekçe göstermesine bile lüzum yoktur!


“Gerekli gördüm”  demesi yeterlidir!


Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu’nu Çankaya Köşkü’ne çağırıp toplayabilir veya kendisi Başbakanlığa giderek, Bakanlar Kurulu toplantısını yönetebilir!


Bu durumda ne olur? Başbakan, istifa etmek zorunda kalır. Çünkü, Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmeyi üstlenerek Başbakan’a güvenmediğini ortaya koymuş olur!

* * *

Uygulamada, Cumhurbaşkanı’nın bunu yapabilmesi için kamuoyuna Başbakan’a neden güvenmediğini somut verilerle anlatması gerekir! Bu somut veri şudur:


AKP’nin kuruluşu ve parti programı bile dış kaynaklıdır. AKP’nin programı, CFR’nin daha parti kurulmadan gönderdiği memorandum esas alınarak hazırlanmıştır.


Tayyip Erdoğan’a “Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır” denilmiş, Erdoğan da siyasi partiler yasasına aykırı olarak bu hususu parti programına almıştır!


Bu, aynı zamanda parti kapatma sebebidir!


Belgesini ben yayınladım! 6 yıldır, kimse tekzip edemedi!


AKP’nin çıkardığı bütün temel yasaların, ülkenin üniter yapısına zarar vereceğini veto gerekçelerinde belirten de Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’dir!


Bu da rejime karşı işlenebilecek en ağır suçtur!


Suçu işleyenin Başbakan, bakanlar ve iktidar partisi milletvekilleri olmasının kanun önünde hiçbir önemi yoktur!


Bütün mesele, devletin kendisini koruma iradesinin var olup olmadığıdır! Bu iradeyi temsil eden de Cumhurbaşkanı’dır!

* * *

Bu yapılmazsa ne olur?


Ne olacağını, Vatan gazetesinde, 12 Mart 2007 tarihinde Can Ataklı yazdı:
“Erdoğan Cumhurbaşkanı olacak, başbakanlık yapacak!


Yer muhtemelen AKP Genel Merkezi’ndeki Başbakan Tayyip Erdoğan’ın makam odası.
Odada Tayyip Bey dışında kabineden 4 bakan daha var. Bunlardan biri Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım. Diğeri, iddiaya göre Enerji Bakanı Hilmi Güner. İki bakanın ise hangileri olduğunu bilmiyorum.


Bakanlardan biri şöyle söylüyor: ’Tayyip Bey, medyada en çok yazılan konu. Sizin Çankaya’ya çıktıktan sonra hükümete karşı daha güçsüz hale geleceğiniz, hele koaliyon hükümeti olursa bunun daha da zor olacağı söyleniyor.’


Tayyip Bey ‘Hükümetle neden sıkıntı yaşanacakmış ki, ben Cumhurbaşkanı değil miyim? Anayasal yetkilerimi her durumda sonuna kadar kullanacağım’ diyor.


Tayyip Bey konuşmasını sürdürüyor: ’Anayasa Cumhurbaşkanına gerekli gördüğü hallerde hükümete başkanlık etme hakkını veriyor. Yani Cumhurbaşkanı istediği anda Başbakanlık görevini de üstleniyor.’


Tayyip Bey sözünü tamamlıyor: ‘Bu durumda istersem her bakanlar kurulu toplantısına katılabilir ve başkanlık yapabilirim. Ki bunu mutlaka yapacağım.’”


Can Ataklı’nın bu yazısı da tekzip edilmedi!


Sezer yetkisini kullanmazsa, Tayyip Erdoğan kullanacak!  

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4792

***

Cumhurbaşkanı, Erdoğan’ı derhal azletmelidir!

 

Arslan BULUT

22.02.2007 

CHP İstanbul milletvekili Onur Öymen, “Erdoğan’a Kürt yönetimi ile temas kurulması için Holbrooke telkinde bulundu”  diye Cumhuriyet’ten Bahadır Selim Dilek’e bir açıklama yaptı.


Holbrooke kimdir? Dünya Yahudi lobisinin bir numaralı adamı olan Henry Kissinger’in veliahtıdır!


Henry Kissinger, Global Stratejik Komite adıyla kurulan ve dünyayı yönetmeye soyunmuş 12 kişilik komitededir.


Büyük Ortadoğu projesini güncelleyen ve uygulamaya başlatan, kısacası ABD’yi de yöneten bu komitedir.

* * *

Onur Öymen’in  “Başbakan Tayyip Erdoğan’a ’Kuzey Irak’taki Kürt liderlerle konuşuruz’ lafını ABD’nin eski Dışişleri bakan yardımcılarından Richard Holbrooke söyletti. Bunu bana bizzat Holbrooke, Münih’te anlattı. Erdoğan ile görüştükten sonra Kuzey Irak’a geçmiş, Erbil’de Barzani ile beş saat görüşmüş. Holbrooke Erdoğan’a yaptığı öneriyi bize şöyle anlattı:

 ’Kuzey Irak’ta Tayvan modeli bir devlet kurulsun. Siz de bunu tanıyın. Şimdiden Türkiye ve Kuzey Irak’taki liderler bir araya gelsin, görüşsün. Kerkük’te referandum ertelenemez. Bunu sineye çekin. Bunların karşılığında PKK’yı etkisiz kılmakta size yardımcı olurlar.’Kısacası Erdoğan’ı ABD yönlendiriyor. İşin esası bu”  dediği saatlerde, Celal Talabani’nin İnternet sitesine açıklama yapan DTP Diyarbakır İl Başkanı Hilmi Aydoğdu,  “Kerkük’e yapılan saldırılar Diyarbakır’a yapılmış olur Diyarbakır’a yapılan saldırılar ise Kerkük’e yapılmış bir saldırı olur”  diye konuşabilme cüretini kendisinde buldu!


Kuzey Irak için  “Güney Kürdistan” diyen Hilmi Aydoğdu, buradaki Kürt hareketinin bastırılmaya çalışılmasının, Türkiye’deki Kürtlerin kan damarlarının kesilmesiyle aynı anlama geldiğini söyledi ve Kuzey Irak’taki Kürt politikacılarla birlikte hareket edeceklerini, bunun zemininin de Barzani’nin Nevruz’a davet edilmesi ile hazırlanmakta olduğunu açıkladı.

* * *

Görüldüğü gibi, ABD ve İsrail, artık kartlarını açık oynamaya ve  “Kuzey Irak’a müdahale etmeye teşebbüs edersen, seni kendi içinden vururum”  tehdidinde bulunmaya başladı. Sadece Erdoğan’ı değil Aydoğdu’yu konuşturan da aynı merkezdir!  


Bu tablo gösteriyor ki, büyük hesaplaşma yakındır.  


Bilindiği gibi, 1. Dünya Savaşı’nda da emperyalist devletler, Boğazları kendileri yönetmek kaydıyla, Türkiye’yi haritadan silmek ve Kızılırmak’ın Doğusunu Ermeniler’e, Batısını Yunanlılara vermek için çalıştı. Ermeni isyanı ile birlikte Rum çetecileri de örgütlediler.


Sonuç ne oldu? 

Ermeniler, yaptıkları katliamlar sebebiyle tehcir edildi. Rum çetecilerle mücadele edildi ve savaştan sonra mübadele ile Rumlar Yunanistan’a gönderildi. Üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğu, Asya’dan çekilmek zorunda kaldı.

* * *

Şimdi, Ermenilerin 1. Dünya Savaşı’ndaki rolünü üstlenmek isteyenler olduğu anlaşılıyor. Fakat bu ihanet tablosu iyi anlatılırsa, halktan yeterli destek bulamayacaklarını zannediyorum. Türkiye’nin Kürtlerine Ermeni rolü verilmek istendiğini, şu andaki Başbakan Tayyip Erdoğan anlatamaz. Çünkü, Onur Öymen’in açıklamasına göre, Kissinger’ın Tayvan modeli planlarını zaten Erdoğan uygulamaktadır. Partisini de CFR memorandumunu program haline getirerek kurmuştu.


Dolayısıyla, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, Anayasa’daki yetkisini kullanarak bir an önce yürütme görevine el koyması, Türkiye’nin büyük zarar görmesine yol açabilecek olan Tayyip Erdoğan’ı derhal azletmesi ve bir seferberlik hükümeti kurması gerekir.


Tayyip Erdoğan, artık bu ülkenin güvenlik meselesi olmuştur

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4461

***

Kissinger-Erdoğan görüşmesi ve Koşaner Paşa’nın verdiği Çankaya teminatı!

 Arslan BULUT

04.01.2007

Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığının önünde bir sürü engel vardı. Birileri sihirli değnekle ilgilileri hipnotize edercesine bu engelleri ortadan kaldırdı!


Erdoğan, şimdi de Cumhurbaşkanı olmak istiyor. Muhalefetin bir kısmı “Hele bir Çankaya’ya çıksın, biz onu oradan indirmesini biliriz” diyerek Erdoğan’a karşı çıkarmış gibi görünüyor! Bu sözlere inanan var mı? Herhalde bu partilerin mensupları, genel başkanlarına ayıp olmasın diye inanır gibi yapıyor! Fakat, “Bu masallara çocuklar bile inanmaz, sizi kimse ciddiye almıyor” diye genel başkanını uyaran kimse yok!

***

Erdoğan, son ABD gezisinden yüksek moralle döndü!


Bu moral, “Erdoğan, Yahudi lobisi, Henry Kissinger ve Hollbroke ile görüşmelerinden olumlu sonuçlar elde etti?” yorumlarına yol açtı. Fakat içerde bundan daha somut veriler var:
Gazeteci Murat Yetkin, 26 Ocak 2006 tarihli,  “Askerin iki endişesi” başlıklı ve “üst düzey bir askeri kaynak”  referanslı yazısında Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesine bu kaynağın nasıl baktığını şöyle ifade etmişti:


“Cumhurbaşkanı Anayasa’nın korunmasından yana olduğu sürece sorun çıkmaz. Sayın Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı olması önünde bir engel bulunmuyor.”
Yetkin’in bahsettiği üst düzey askeri kaynağın, dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Işık Koşaner olduğunu Genelkurmay Başkanlığı açıklamış ve “Ziyaret sırasında genel konuşmalar yapılmış olup herhangi bir isim veya ihtimal üzerinde tutum ifade edici bir yargıda bulunulmamıştır” demişti..


Koşaner ise başka bir açıklama yapmamıştı.


Yedi ay sonra Erdoğan Malezya’ya giderken gazetecilere “Yüksek Askeri Şura’da, diğer komutan atamalarında sürpriz olabilir. Jandarma Komutanı’nı İçişleri Bakanı Abdülkadir Bey (Aksu) teklif etti” diye bilgi vermişti.


Ve Jandarma Komutanlığı’na Orgeneral Işık Koşaner getirilmişti.


“Aksu’nun teklifinde terörle mücadelede birlikte çalışmış olmak rol oynadı”  denilmişti ama Erdoğan’ın adaylığı halinde, bu teminat ve tercih hatırlanmaz mı?


Sorulacak çok soru var ama bu kadar yeter!  

***

Diğer taraftan, AB, içerdeki sivil ajanları vasıtasıyla TSK’yı sınırlardan çekmeye, jandarmayı lağvetmeye çabalar; Washington destekli etki ajanları da TSK’ya sızmaya çalışırken, Tayyip Erdoğan, niçin kendinden bu kadar emin?


Anlaşılıyor ki halk tepki göstermezse, Erdoğan Çankaya’ya da çıkar, engel görmezse cumhuriyetin temellerini de zorlar! Başbakan olarak zorlamıştır; Türk kimliğini tartışmaya açmış, veto yese de federasyona dönük yasal alt yapıyı hazırlamıştır.

TESEV’in “Güvenlik Raporu” na göre  “MGK’da azarlandığı için”  bu politikaları rafa kaldırmıştır. Şimdi, yasa çıkarırken zorlanmasına sebep olan veto engelini aşmak, MGK Başkanı olarak devlete vaziyet etmek istiyor. Rio Tinto ve Citibank’a devamlı satış yaptığı için dış desteği garantilemiş durumdadır. İngiliz basını, AB’ye sitem ederek, “Uyandırmayın Türkleri, lokum gibi bankalar satın alıyoruz, bankalar üzerinden İstanbul’da büyük alımlar yapıyoruz” diyor. Şimdi sırada GAP var! Erdoğan açıkladı!

***

Muhalefet, muhalefet yapmıyor;  “dostlar muhalefette görsün”  dercesine muhalefetçilik oynuyor! Sendikalar kış uykusunda! Üniversiteler, rektörlük, dekanlık tartışmasında! Medya zaten büyük oranlarda ve resmen satılıyor! Çok kimse, köşesini, konumunu ve refah düzeyini koruma derdinde!

Böyle giderse, Türkiye belki var olur ama Türkiye olmaktan çıkar! Zaten büyük ölçüde çıkmıştır.

AKP’yi artık anlayan anladı! Onun için diyorum ki herkes şu bir iki ay içinde, AKP’den önce diğer siyasi kurumların başındaki kişilerin danışıklı muhalefetini ve neden tek başına iktidar alternatifi olamadıklarını sorgulasın!


Vatan bu noktalardan işgal edilmiştir! Çözüm de buradan başlayacaktır!  “Saldırı geldiği cihetten defedilir!”


Tereddüt edenlere söylüyorum:


Ülke elden gittikten sonra koltuğunuzun ne hükmü kalır?

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=3838

***

Cumhurbaşkanı’nı CFR mi belirleyecek?

Arslan BULUT

14.02.2007

 

AKP, dünyayı yönetmeye soyunmuş Dış İlişkiler Konseyi (CFR) adlı kuruluşun, 2 Temmuz 2001 tarihinde Tayyip Erdoğan’a gönderdiği memorandumu parti programı haline getirerek Türkiye’yi tekil devlet olmaktan çıkarmak üzere kurulmuş yasadışı bir partidir.
Türkiye’nin başbakanı olacak olan kişiye, ABD’den faksla  gönderilen CFR kaynaklı memorandumda “Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir.” deniliyordu! Erdoğan da memorandumdaki ifadeleri, AKP programı haline getiriyor ve başbakan oluyordu!


AKP’nin Türkiye’yi tekil devlet olmaktan çıkarmak için yasalar çıkardığını en son söyleyen kişi Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’dir.


Sezer, bu tespitini Petrol Yasası’nı veto gerekçesinde ortaya koymuştur.

* * *

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel niteliklerini değiştirmek için kurulan bir partinin derhal kapatılması gerekirdi! Ancak, Cumhuriyeti korumakla görevli kurumlar AKP’yi kapatmak yerine, yasaklı genel başkanının önündeki bütün yasal engelleri ortadan kaldırdı. AKP, toplam seçmenin dörtte bir oyuyla tek başına iktidar oldu. Şimdi de CFR’nin memorandumu ile kurulmuş bir partinin içinden Türkiye’nin Cumhurbaşkanı seçilmesine sıra geldi!


CFR’nin Türkiye’deki birinci üyesi Rahmi Koç, AKP’nin TBMM’de üçte iki çoğunluğa sahip olduğunu belirterek, “Başbakan ve partisi kimi isterse Cumhurbaşkanı o olacaktır” dedi.
Erdoğan’ın milletvekili ve başbakan olmasının önündeki son engel, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal tarafından kaldırılmıştı. Aynı Baykal, Erdoğan’ın veya benzer anlayışta birisinin Cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkıyor!


Türkiye’nin soyulmasına ve Türk halkının köleleşmesine yönelik ekonomik uygulamaları şiddetle eleştiren ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu ise Baykal’ın Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili çıkışlarını kastederek, “Anamuhalefet, magazin programlarının Semra Hanımı. Kendine, gelin beğenir gibi cumhurbaşkanı beğeniyor. Sen kimsin ya! Milletin iradesinin karşısında sen kimsin. İnsan unvanından, adından bir ders alır. Cumhuriyet Halk Partisi.. Altı okundan biri halkçılık. Nerede halka, millete güven? İstemiyorlar, niye? ‘Bürokratik devlet devam etsin, seçilseler de seçilmeseler de her zaman iktidarda olsunlar’ diye.. Yok öyle yağma. Bu millet, cumhurbaşkanı seçmeyi hak ediyor” dedi.


Bugünkü ortamda, Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi en doğru seçenek olurdu ama bunun için de Anayasa değişikliği gerekir. Anayasa değişikliğini yapabilecek olan da yine CFR’nin memorandumu ile kurulmuş olan AKP’dir!


Dolayısıyla, Mumcu’nun sözleri, “Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına engel olamazsınız”  anlamına gelmektedir!

* * *

Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Anayasa’nın ilk iki turda üçte iki milletvekilinin oy kullanması şartını aradığını, 367 oy kullanılmazsa, toplantı yeter sayısına ulaşılamamış olacağını, dolayısıyla bu turların yapılmamış sayılacağını, 20 günlük süre içinde sonuç alınamazsa otomatik olarak TBMM seçimlerinin yenilenmesi gerektiğini bildirmişti.
Baykal da buna dayanarak, ilk iki tur oylamaya  katılmayacaklarını, buna rağmen Cumhurbaşkanlığı seçimine devam edilirse Anayasa Mahkemesi’ne gideceklerini söylemişti.
Baykal’ın bu çıkışı, Erdoğan’ın uykularını kaçırmaktadır.


Fakat bu noktada, TBMM’de grubu bulunan ANAP’ın Genel Başkanı Erkan Mumcu ve benzer tutum içindeki DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, CFR ve Rahmi Koç ile birlikte Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını şimdiden meşrulaştırmak için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Fotoğraf budur!

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4362

***

Erdoğan’ın ve Türkiye’nin siyasi kaderi nereye bağlı?

Arslan BULUT

30.05.2006

 

Alman gazetelerinden Frankfurter Rundschau’da yazan Gerd Höhler “Şayet Ankara, Kıbrıs ile Gümrük Birliği ihtilafında taviz vermeyecek olursa, doğru dürüst başlamamış olan katılım müzakereleri sonbaharda kesilebilir” dedi.
Hahler şunları yazdı:


“Angela Merkel, Türklerin AB üyeliğini reddettiğini hiçbir zaman gizlemeye gerek duymadı. Şansölye daha geçtiğimiz hafta, Türkiye’nin adını vermeden, bazı ülkelerin üyeliğinin belirli bir süre mümkün olmayacağını söyledi. Türkiye’de gayrimüslim cemaatler giderek artan baskı ve ayrımcılıktan şikayetçiler. Bu, Merkel’in özellikle önem verdiği bir konu.


Merkel’in Erdoğan’a, bu çatışma çizgisinin nereye götürebileceğine işaret etmesi bekleniyor: Yani, katılım müzakerelerinin daha yıl sona ermeden kesilebileceğine. Böyle bir durum, siyasi kaderini AB perspektifine bağlayan Erdoğan için bir darbe olurdu.”

***

“Şıracının şahidi bozacı” derler ya, Avusturya’nın devlet gazetesi Wiener Zeitung’da, Wolfgang Tucek AB Genişleme Komiseri Olli Rehn ile yaptığı görüşmeyi yazdı.


Rehn gazeteciye, “Şimdiye kadar Hırvatistan gibi ülkelere verdiğimiz sözü tutacağız, bunun dışında hemen kapıda bekleyen başka büyük bir genişleme yok. Türkiye ile müzakereler ise uzun ve virajli bir yola benziyor. Bu yol en az hedef kadar önem taşıyor. Ancak Türkiye’nin AB’nin yakınında kalması stratejik önem taşıyor” dedi

***

Amerikan Newsweek dergisinde Owen Mathewws ve Sami Kohen ise “Sonun başlangıcı mı?” başlığı altında, “Erdoğan’ın en büyük siyasi projesi AB’ye üyelik, çok geçmeden içeride ciddi bir siyasi sorumluluğa dönüşebilir. Laiklerin meydan okuyuşu karşısında Erdoğan, dini gündemini askıya alıp sadece ekonomiye odaklanarak daha fazla çatışmayı önleme çabasına girebilir. Ve şu var ki, orada kararı Tanrı değil piyasalar verecek” diye yazdı.  

***

Basın-Yayın bülteninden alıntı yaptığım bu üç yorumdan anlaşılıyor ki; gerek Avrupa gerekse ABD, AB’ye üyelik süreci ile Türk halkını oyalamanın artık mümkün olmadığını gördü!  Fakat Avrupa, kapıya bağlama sürecini, Türkiye bu ilişkiyi kesip atana kadar devam ettirecek. ABD de bu sahtekarlığa katkıda bulunacak. Çünkü her geçen gün, Erdoğan sayesinde Türkiye’den büyük bir ekonomik ve siyasi parça koparıyorlar!

Zaten ABD/İsrail bakışında Türkiye’ye ekonomik şantaj düşüncesi sırıtıyor! “Danıştay baskını gibi olaylar devam eder” diye açıkça yazamıyorlar ama “piyasanızı darmadağın ederiz” diye tehdit ediyorlar!

***

Türkiye’nin bir Gladio operasyonu ile gerginlik ortamının içine sokulması gösteriyor ki mesele sadece cumhurbaşkanlığı mücadelesi değildir. Siyasi kaderini AB ve ABD’ye bağlayan Erdoğan, acaba bağlanacak başka bir güç merkezi mi buldu?

Demirel’in yaptığı gibi Rusya ile iyi ilişkiler mi kurdu? Gerginlik bu yüzden mi çıktı?

Gerginliğe kendisi de hizmet etmese, bundan şüphe etmeyeceğim ama galiba tam olarak ne yaptığını kendisi de bilmiyor?

***

Mahir Kaynak, eski bir değerlendirmesinde 12 Eylül’ü anlatırken  “Demirel ile Batı’nın siyasi ihtilafları vardı. Meselâ Türk-Sovyet ilişkileri, Batı’da endişe ile karşılanıyordu. Türkiye’nin ekonomik açıdan bağımsız bir politika izlemesi Batı’yı tedirgin ediyordu. Çünkü, Türkiye’de ekonomik hakimiyet kurmadıkları zaman, siyasi hakimiyet kurmayacaklarını biliyorlardı. Zaten, ondan sonraki model, Türkiye ile Batı’nın içiçe girmesi olayıdır. Demirel’in politikası tersineydi” demişti.


Nazlı Ilıcak, “Sizin kanaatinizce, Evren ve Özal ile Batı’nın istediği bir iktidar Türkiye’ye gelmiş oldu?” diye sorunca Kaynak, “Evet, öyle olmuştur” diye cevap vermişti.


Menderes, Rusya’dan yardım istemek için 1960 Temmuz’unda Rusya’ya gitmeyi planlamıştı. Ancak, 1960 Mayıs’ında devrildi ve idam edildi. Menderes’in yapamadığını, sonradan Demirel yaptı. Rusya’nın yardımı ile yapılan tesisler, Erdoğan döneminde Batı sermayesine satıldı!

 Demirel de şimdi Batıcı!

***

Erdoğan ile de Türkiye’de Batı’nın istediği bir iktidar kuruldu. Öyle ki AKP’nin parti programı bile CFR kaynaklı bir lobi kuruluşundan gönderilen memorandum esas alınarak yazıldı.

Fakat, 3.5 yıl içinde deniz bitti. Erdoğan dünya ve Türkiye gerçeklerini bu süre içinde daha iyi gördü. Tarihe, ülkesinin egemenliğine son vermiş bir başbakan olarak mı geçecek, yoksa Atatürk’ün tam bağımsızlık yoluna geri mi dönecek? İkincisini yaparsa, ülkeyi de kurtarır, kendisini de! Çeteleri de ancak böyle tasfiye eder!


Bunun için Türk halkından başka güveneceği hiçbir güç yoktur!

Tabii o zaman da şimdiki gibi içerdeki Atatürkçü ve laik geçinen Amerikancılarla çatışmaya düşecektir ama bunu göze almayan adamın başbakanlıkta ne işi var?

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=835

***

CIA’nın oyununa ortak olanlar!

Arslan BULUT

26.02.2007

 

The Sunday Telegraph gazetesi, CİA’nın İran’da faaliyet gösteren etnik ayrılıkçı gruplara para ve yardım sağladığını yazdı.
Anka’nın haberine göre,  “Ayrılıkçı hedeflere yönelik kaynaklar, doğrudan CIA’nın gizli bütçesinden geliyor”  ifadesini kullanan gazete, adı açıklanmasını istemeyen eski bir üst düzey CİA yetkilisini kaynak gösterdi.


Gazete, söz konusu eski CİA yetkilisinin anlattıklarının ABD Dışişleri Bakanlığı’nın eski terörle mücadele ajanı Fred Burton tarafından doğrulandığını belirtirken, Burton’un  “İran’ın içerisindeki son saldırılar, ABD’nin İran rejimini istikrarsızlaştırmak amacıyla ülkenin etnik azınlıklarına yönelik tedarik ve eğitme çabaları ile uyumludur”  değerlendirmesini de aktardı.
Gazete, Pejak adlı örgütü, İran-Türk sınırında faaliyet gösteren “PKK’nın İran’daki kolu”  olarak adlandırdı.

* * *

“Terörle mücadele”  ve  “önleyici vuruş”  sloganları ile Afganistan ve Irak’ı kana bulayan ABD, yakın geçmişe kadar PKK’yı hep terör örgütü olarak kabul ettiklerini açıklamıştı. Fakat, Türk pilotları, Çekiç Güç uçaklarından PKK’ya yardım malzemesi atıldığını fotoğraflarla tespit ederek komutanlarına bildirmişti. Yine, Çekiç Güç subaylarının PKK kamplarında da fotoğrafları çekilmişti. Bu fotoğraflar Türk kamuoyuna yansıdıktan sonra bile ABD, PKK ile ilişkisini inkâr etmişti.


ABD yönetimi, 1996 yılında David Corn adlı bir diplomatının Abdullah Öcalan ile yaptığı röportajı, Dışişleri Bakanlığı’nın resmi bülteninde yayınlamıştı. Bülten, dünyanın bütün diplomatlarının okuduğu bir yayındır!


Terör örgütünün başı Öcalan’ı Türkiye’ye teslim eden de ABD idi!


Zamanın Başbakanı Bülent Ecevit,  “Öcalan’ı bize niçin teslim ettiler, hala anlamış değilim”  demişti.


Öcalan ise Türkiye’ye getirildikten sonra  “Ben tarihi rolümü oynadım”  demişti. Öcalan’ın tarihi rolünün ne olduğunu da 1. Körfez Savaşı sırasında bir Amerikalı komutan, Güneri Civaoğlu’na açıklamıştı:  “PKK, Türkiye’yi kendi üzerine yöneltirken Barzani ve Talabani’ye serbest hareket etme imkanı vermiştir.”  


Nitekim, Türkiye, zaman zaman PKK’ya karşı daha çok Barzani ile birlikte hareket etmiş, ortak operasyonlar düzenlemiştir. Fakat, Osman Pamukoğlu’nun yönettiği bir operasyonda, Barzani kuvvetleri için Türkiye’nin kurduğu karakollarda PKK’nın yerleşmiş olduğu anlaşıldığı halde gereği yapılmamıştır.


Yine ABD, kuzeyde ve güneyde güvenli bölgeler ilan ederek Irak’ı üçe böldüğü zaman, Ankara buna itiraz etmediği gibi desteklemiştir.


Şimdi, Kissinger’ın halefi Holbrooke, Türkiye’ye,  “Kuzey Irak’taki devleti, Türkiye’nin Tayvan’ı gibi kabul edin ve tanıyın”  baskısı yapıyor.


Ankara’nın himayesinde, Çekiç-Güç korumasında kurulan bu devlete, Kerkük petrollerini ABD adına kontrol etmek görevi de verilmiştir.


ABD, bu savaşı, Kerkük’ü Türkiye kontrol etsin diye yapmamıştır. Üstelik bugünkü Ankara, Kerkük petrollerini kontrol etmek şöyle dursun, kendi petrollerini de Amerikan-İngiliz şirketlerinin emrine vermek için işgal altındaki Irak’tan hızlı davranmıştır!
Barzani bile ABD’nin dayattığı petrol yasasına itiraz etmiş, sonuçta isteklerini kabul ettirmiştir.


Türkiye’ye dayatılan petrol yasası ise Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmiştir. Veto gerekçeleri yetersizdir!

* * *

Özetle, asıl terörist devlet, Türkiye ve İran’a karşı terör örgütü kurdurup destekleyen ABD’dir. Ankara’da Türk halkı adına yetki kullananların bazıları ise bu örgüt kurulduğu günden beri oynanan oyuna ortak olmuştur.


Türkiye, kendi bindiği dalı kesen bir ülke konumundadır.  


Barzani ile dostluğu hâlâ devam eden bir emekli orgeneralimiz bile var!


Bu sebeple, Barzani ile görüşüp görüşmemek tartışmalarını acı bir gülümseme ile karşılıyorum!


Ülke olarak adamın ordusuna eğitim vermişsin, hükümet binalarını bile senin işadamların yapıyor, bu saatten sonra görüşsen ne olacak, görüşmesen ne olacak!

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4513

***

TSK, ABD güdümlü “özel örgüt”ün hedefi!

Arslan BULUT

04.06.2006

 

Çeteler operasyonlarının Silahlı Kuvvetlere yönelik olduğu netlik kazanıyor. Eski bir istihbaratçı olan Prof. Dr. Mahir Kaynak da aynı görüşte.

ABD Dışişleri Bakanlığı Avrupa ve Avrasya işlerinden  sorumlu Bakan Yardımcısı Matt Bryza’nın, Washington’da Yabancı  Muhabirler Merkezinde geçen ay yaptığı açıklamada, demokratik ve AB  üyesi olmaya çalışan bir ülke olarak Türkiye’nin, ordunun siyasetteki rolünü sınırlandırmasını istediğini dün de hatırlatmıştık.

Mahir Kaynak, “Ülkemizde günaşırı yeni bir çete yakalanıyor ve bunların hemen hepsi askerlerle ilişkilendiriliyor. Bazı yorumcular 28 Şubat süreciyle günümüz arasında benzerlik kuruyor ve demokrasiye yönelik yeni bir komplodan söz ediyor. Bu analizlerin hiçbirine katılmıyorum ve silahlı kuvvetlerin tertiplerin bir parçası değil hedefi olduğunu düşünüyorum” diyor.

Kaynak, meseleyi net bir şekilde ortaya koyuyor:
“Türkiye’nin bugünkü manzarası, doğal sürecin bir sonucu değil, başarılı dış operasyonların eseridir. (…)


Yeni hedef Silahlı Kuvvetlerin siyasi etkisini sınırlamak hatta yok etmektir.

Bugün yaşadığımız coğrafya askeri operasyonların cereyan edeceği bölgedir ve ordumuzun oynayacağı rol belirleyici olacaktır. Bu şartlar altında ordu ile halk arasındaki güvenin zedelenmesi Türkiye’nin bölgede oynayacağı rolü zora sokabilir hatta engelleyebilir.
Olayları Orduyu töhmet altında bırakacak biçimde yorumlayanlar bir karşı hamleye zemin hazırlamaktadır.”

***

Eryaman çetesi ile ilgili Genelkurmay açıklamasında ”Olayın içeriği hakkında askeri makamlara herhangi bir bilgi ve belge ulaşmadan olayla ilgili bilgilerin bütün detaylarıyla basın kuruluşlarına ulaşmış olması dikkat çekici bulunmuştur” denildi.


Devletin içinde yuvalanan özel bir örgüt, Genelkurmay Başkanlığı’nın ana kapısının önünde, basına Genelkurmay adına sarı zarflar dağıtabiliyorsa, gazetelerin bir kısmı da bu sözde belgeleri hiç sorgulamadan yayınlayabiliyorsa, durum sadece dikkat çekici değil, vahimdir!

***

MHP Genel Başkan Yardımcısı Oktay Vural, olayları bir “derin koalisyon”un eseri olarak gördüğünü açıkladı.


Vural, bu koalisyonu AKP, eski marksistler, bölücüler ile bunların uluslararası kaynakları ve uzantılarının oluşturduğunu söyledi.


Vural, şöyle dedi:


“Ortada krokiler dolaşıyor, birileri medya organlarına servis yapıyor. Görülüyor ki, AKP Hükümeti manipülasyonlara çok açık bir yapıyı gerçekleştirmiş. Bu konularda çalışan ekip oluşturmuş. Devletin içinde bir takım özel gruplar ve hizmet ekipleri oluşturulmuş. Danıştay saldırının hemen ardından Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, ‘sürprizlerimiz var’ derken, nereden hangi bilgiyi o anda aldı da bu sözü söyledi. Genelkurmay”ın önünde kim, neden servis yaptı? Hangi güç Danıştay saldırısından sonra saldırgan için ‘Türk-İslam sentezcisi’ diye yazdırdı?”

***

İşçi Partisi Basın Bürosu Başkanı Hikmet Çiçek ise, kısa bir mektupla durumu şöyle izah ediyor:


“Sayın Arslan Bulut,


Bugünkü ‘Her zarf verene bir avuç tuzla koşanlar!’ başlıklı yazınızda, haklı olarak ‘Birileri Türk Silahlı Kuvvetleri’ne istihbarat yöntemleri ile savaş açmış durumdadır!’ diyorsunuz ve bir ‘güç merkezi’nden söz ediyorsunuz.


Görüşlerinize katılıyorum, TSK ‘bir güç merkezi’nin hedefi durumdadır.


Türkiye, Şemdinli olaylarından beri büyük bir tertip içindedir. Şemdinli, Sauna, Küre, Danıştay derken şimdi de kamuoyu ‘Atabey çetesi’ ile karşılaştı. Dikkat edilirse bu olayların tümünde Özel Harekatçı bir subay ya da emekli subay ‘zanlılar’ arasına yerleştiriliyor.


Kuşkusuz son üç-dört ay içinde medyanın yansıttığı olaylarla Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) mensupları arasında bir bağlantının kurulması bir tesadüf değil.


Sözünü ettiğiniz ‘güç merkezi’nin adını koymak gerekiyor. Bu merkez ABD’dir.

Anlaşılıyor ki ABD, Türk Ordusu’na karşı cepheden saldırı taktiğine girişti. Türk Ordusu’nu içten bölme faaliyetinde başarısız olunca, bu kez cepheden saldırıya geçtiler. Amerika için en büyük tehdit olan, hem Kuzey Irak’taki operasyon gücü, hem de iç yıkıcılık ve bölücülüğe karşı Türk Ordusu’nun en vurucu gücüne, ÖKK’ye  karşı saldırıyı yoğunlaştırdı.

ABD, Türkiye’nin iç savunma mekanizmasını yok etmek istiyor. Bunun için orduyu ‘dize getirmeye’ çalışıyor. Daha önce devşirdiği bazı unsurları devreye sokarak operasyonlar yapıyor. Amerikan derin devleti, Türkiye’nin savunma mekanizmalarını tahrip etmeye çalışıyor”


Çiçek, bu tahribata devlet içinde oluşturulan “özel bir örgüt”ten kaynaklandığını belirtiyor.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=906

***

Beş maddelik Türkiye’yi yıkım programı!

Arslan BULUT

25.02.2007

 

“Tayyip Erdoğan ülkeyi sattı” dediğimiz için birileri bize çok öfkelendi.  “Ülkeyi asıl milliyetçiler sattı”  diyenler var!

Demek ki ülkenin satıldığından kimsenin şüphesi yok da tartışma, kimin sattığı üzerinde sürüyor!
Biz,  “Türkiye’yi sattılar”  derken ülkenin ekonomik alt yapısının satıldığını anlatmak istiyoruz. Alt yapı satılınca ülke satılmış oluyor.

Satış için gereken yasal alt yapının 57’nci Hükümet döneminde hazırlandığını, Tayyip Erdoğan’ın da bunlara yenilerini ekleyip satışlara başladığını biliyoruz. Fakat, 57. hükümet döneminde basında bu yasalara bizden başka karşı çıkan yoktu! Bu sebeple, 57. Hükümet döneminde satış yasaları çıkarken seyredenlerin, bize en küçük bir söz söyleme hakkı yoktur!

***

Serhat Doğan imzası ile gönderilen bir yazıda, Clinton’un eski danışmanlarından Dick Morris’in 2002’nin Nisan ayında söylediği  “IMF, Türkiye’yi bizim için satın aldı”  sözleri hatırlatılıyor. Adam,  “Türkiye’nin sahibi IMF’dir”  diyordu. Bu konu TBMM’de de gündeme getirilmişti.


2 Mayıs 2002 günü TBMM’de Saadet Partisi milletvekili Mehmet Bekâroğlu, şöyle demişti:

“Bu hükümet döneminde, yabancılar ‘IMF, Türkiye’yi bizim için satın aldı’ diyebilmiştir. Şimdi, soruyorum değerli arkadaşlarım; gerçekten, ülke satıldı mı; gerçekten, Türkiye’yi birileri satın aldı mı? Kim sattı bu ülkeyi, kim satıyor? Bunu soruyorum!


Değerli milletvekilleri, suç ortağı olmayı reddedin. Çokuluslu sermaye ve onların ülkemizdeki gözü doymayan ortaklarına ülkeyi teslim etmeyin.


Değerli iktidar partisi milletvekilleri; liderleriniz ülkeyi ve sizleri felakete sürüklüyor. Bunların her dediğini onaylamak zorunda değilsiniz. Tekrar seçilmek için bunların dediklerine ‘evet’ diyorsanız, yanılıyorsunuz. Bunları, bu millet bir daha seçmeyecek ki, sizi de seçtirsinler ve buraya getirsinler. Bunu unutun.”


Nitekim, IMF yasalarını çıkaran liderler ile onların dediğini onaylayan milletvekillerini halk tasfiye etti! Yeni seçilenler ise “pazarlamacı” çıktı!

***

25 Haziran 2002 günü de Saadet Partisi grubu adına Recai Kutan konuşuyordu:

“Hükümet, IMF ve Dünya Bankasının Türkiye’yi yıkım programını kararlılıkla sürdürmektedir. Üstelik, hükümet etme sorumluluğunu da bütünüyle IMF ve Dünya Bankası’na devretmiştir.

Kemal Derviş tarafından ‘güçlü ekonomiye geçiş’ diye isimlendirilen bu kuşatmanın, bize göre 5 amacı vardı:

1- Türkiye finans sisteminin, çokuluslu sermayenin istediği gibi, borç para verilecek ve yüksek faizlerle geri alınabilecek şekilde düzenlenmesi.

2- Türkiye’de devlete ait olan kuruluşların ve özel firmaların değerini düşürüp, ulusötesi şirketler tarafından ucuza kapatılması.

3- Türkiye’deki sanayi ve tarımsal üretimi durdurup, piyasaların ulusötesi şirketlerin kontrolüne verilmesi.

4- Bütün bunların sürekli olabilmesi için ‘siyaseti ekonomiden ayırıyoruz’ adı altında, merkezî yönetimin çökertilerek, ekonomi yönetiminin kendinden menkul üst kurullara devredilmesi.

5- Ülkenin, borç-faiz-borç sarmalıyla rehin alınarak, Türkiye’nin, siyasî, stratejik amaçlı olarak kullanılması.


Bu bir kuşatmadır; bu, Türkiye’yi teslim alma projesidir. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın, arkasından siyasî, stratejik istekler gelecektir, gelmiştir de. Amerikalı televizyon yorumcusunun söylediği ‘IMF Türkiye’yi bizim için satın aldı’ sözünü, meşhur Amerikalı borsacının ‘Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü ordusudur’ sözünü, kimse, yetkisiz bazı kimselerin gevezeliği olarak görmesin.

Bugün Afganistan’da, yarın Irak’ta Türkiye’den önemli fedakârlıklar istenecektir. Kıbrıs’ı, Ege’yi dayatmayacaklarını, daha başka şeyleri istemeyeceklerini kim söyleyebilir?”

Tayyip Erdoğan, Recai Kutan’ın 2002’de beş maddede özetlediği  “IMF’nin Türkiye’yi yıkım programı”nı harfiyen uygulamış, ekonomik alt yapıyı toplam 20 milyar dolara satmıştır! Siyasi tavizler de cabası!

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazidetay.asp?AuthorID=77&ArticleID=4496

***

“AKP İddianamesi” Cumhuriyet Başsavcılığı’na Sunuldu!

Anayasa’ya aykırı eylemlerin odağı haline gelen AKP kapatılmalıdır !

 

İşçi Partisi, Anayasa’ya aykırı eylemlerin odağı haline gelen AKP’nin kapatılması ve Başbakanlık koltuğunda oturan R.T.Erdoğan ve diğer hükümet üyelerinin cezalandırılmaları için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. İşçi Partisi Genel Sekreteri Ferit İLSEVER, tarafından 13 Nisan 2006 günü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunulan dilekçe ve ekinde yer alan İşçi Partisi Adalet Komisyonu’nca hazırlanan “AKP İDDİANAMESİ” aşağıda sunuyoruz.

BAŞVURU DİLEKÇESİ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na
Konu : Anayasa’nın 68/4. maddesine aykırı eylemlerin odağı haline gelen AKP’nin kapatılması için dava açılması ve sorumlu Başbakan ile Hükümet üyelerinin cezalandırılması istemidir.

Olaylar :

AKP genel Başkanı/Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 6 Nisan 2006 günü, PKK’ya seslenerek; “Eğer legal bir yaşamın içindeyseniz, demokratik bir yaşam sürdürmek istiyorsanız, zaten kaçmaya, göçmeye gerek yok. Elde silah dolaşmaya gerek yok. Silahsız bir şekilde, gelirsin masada her şeyi konuşuruz” demiştir.

Her ne kadar bu sözler, daha sonra gelen tepkiler üzerine, Başbakanlık Sözcüsü Akif Beki tarafından tevil edilmeye, muhatabın PKK değil, DTP olduğu şeklinde açıklanmaya çalışılsa da, Erdoğan’ın bu sözlerinin PKK’ye çağrı niteliğinde olduğu ve PKK’ye ‘silahı bırak, oturalım konuşalım’ mesajını içerdiği açıktır.

Çünkü silahlı olan örgüt PKK’dir, diğerleri PKK’nin yan örgütleridirler. Hepsinin lideri, sürekli ilan ettikleri gibi, Abdullah Öcalan’dır. ABD’nin talimatı dairesinde silahı bırakıp masaya oturmaya karar verecek olan Apo’dur. Görünüşte kim oturursa otursun, masada Tayyip Erdoğan’ın karşısında, DTP yöneticilerinin siyasi irademdir dedikleri Abdullah Öcalan olacaktır.

ABD’nin Ankara’daki Büyükelçisi Rosswilson, Güneydoğu bölgemizde geliştirilen terör eylemleri üzerine “tarafları sükûnete davet ediyoruz” demiştir. “Taraflar” kimdir? Bu açıklamalardan da açıkça anlaşılacağı gibi ABD Büyükelçisi’ni göre taraflar “Türkiye Cumhuriyeti” ile “PKK”dir.

Şimdi Tayyip Erdoğan, bu PKK’ye çağrı yaparak Türkiye Cumhuriyeti ile masaya oturmasını önermektedir. AKP yetkilileri ne kadar tevil etmeye çalışırlarsa çalışsınlar gerçek budur. Kamuoyunda da böyle anlaşılmıştır.

Nitekim, DTP yöneticileri de çağrının muhatabının kendileri değil PKK olduğunu söylemişlerdir. DTP Eşbaşkan Yardımcısı Sırrı Sakık, Erdoğan’ın sözlerini şöyle değerlendirerek desteklemiştir: “Biz elimizde silah olmadığı için parti olarak bu sözleri hiç üzerimize almayız. Bu sözlerin muhatabı biz değiliz. Bu sözlerin muhatabı elinde silah olan güçlerdir. Bu çağrının muhatabı PKK’dir. Silah bırakma çağrısı, PKK’yi silahsızlandırmak ve siyasi ortama katmak, önemli ve ciddi bir adımdır. Bu ciddi adımı Başbakan atarsa hepimiz ona destek oluruz. Bu sorunu kim çözerse çözsün, bu Türkiye’ye yapılacak en büyük iyilik olacaktır”.

PKK’nin, 5237 sayılı TCK’nun 302. maddesini ihlal eden bir örgüt olduğu ve “Devletin bağımsızlığını zayıflatmaya”, “birliğini bozmaya”, “Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya” yönelik eylemli bir kalkışma içinde bulunduğu sabittir.

Amacı bu olan bir örgütle –silahı bırakmış olsa dahi- “masaya oturmak”, onun belirgin olan bu amacını ‘müzakere etmek’, “suç için anlaşmak”tır.

TCK’nun “Suç İçin Anlaşma” başlığını taşıyan 316. maddesinde ise “(Bu) suçlardan herhangi birini elverişli vasıtalarla işlemek üzere iki veya daha fazla kişi, maddi olgularla belirlenen biçimde anlaşırlarsa, suçların ağırlık derecesine göre…hapis cezası verilir” denilmektedir.

R. Tayyip Erdoğan’ın PKK’ye “silahsız bir şekilde, gelirsin masada herşeyi konuşuruz” diyerek Başbakan sıfatıyla ‘müzakere’ çağrısında bulunması, onun “Devletin bağımsızlığını zayıflatma”, “birliğini bozma”, “Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırma” amacında uzlaşmak, yasanın deyişiyle “suç için anlaşma” girişiminde bulunmaktır.

Bu çağrıyı yapan Başbakandır, Hükümet adına konuşmaktadır; Parlamentoda büyük çoğunluğa sahip bulunan iktidar partisinin Genel Başkanıdır, partisi adına konuşmaktadır. Dolayısıyla, yapılan açıklamanın gösterdiği gibi, “maddi olgular”la da ortaya çıkan bu suçun işlenmesi için “elverişli vasıtalar”a sahiptirler.

Hatırlanacağı gibi, AKP Genel Başkanı ve Başbakan Tayyip Erdoğan, 15 Şubat 2004 akşamı Kanal D ekranlarından ‘Diyarbakır’ı Büyük Ortadoğu Projesi içinde merkez yapma’ hedefini açıklamıştı. Şimdi PKK’yi masaya çağırması da bu projenin ve hedefin bir parçasıdır. Üstlenilen görev, devletin topraklarının ve hükümranlık haklarının bir kesiminin yabancılara terk edilmesidir. Bu da 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 302. maddesinde tanımlanan “Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak” suçunu oluşturur. Anılan maddede; “ Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymak, Devletin birliğini bozmak, Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmak, Devletin bağımsızlığını zayıflatmak amacına yönelik elverişli bir fiil işleyen kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir” denilmiş ve “bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacağı” belirtilmiştir.

Açıklamalar :

Anayasa’nın 68/4. maddesine göre; “Siyasi partilerin…eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz”

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 4. maddesine göre de siyasi partiler, “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı olarak çalışırlar”, “faaliyetleri ve kararları Anayasa’da nitelikleri belirtilen demokrasi esaslarına aykırı olamaz”

Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesinde bunun yaptırımı düzenlenmektedir. Anılan maddenin (b) bendine göre; “Bir siyasi partinin, Anayasa’nın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerin işlendiği odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespiti” halinde temelli kapatılmasına karar verilir.

AKP’nin Meclis çoğunluğunu ele geçirmiş olması, Hükümette bulunması ona bir imtiyaz bahşetmez. Aksine ulusal bağımsızlığımız, toprak bütünlüğümüz ve Cumhuriyetimize yönelik tehlikenin büyüklüğünü gösterir.

Konunun kovuşturulması ve takibi Anayasa’nın 98. maddesi gereği, Cumhuriyet adına Başsavcılığınızın görev ve yetkisi dahilindedir.

İstem :

Bu nedenle anılan olgular ve ekte sunulan diğer eylemler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Anayasa’nın 68/4. maddesine aykırı eylemlerin odağı haline gelen AKP hakkında gerekli kovuşturma yapılarak, temelli kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi’nde dava açılmasını, belirtilen ve suç oluşturan eylemlerden sorumlu olan Başbakan ve Hükümet üyelerinin cezalandırılmalarının sağlanmasını talep ediyoruz.

Saygılarımızla.
Ferit İlsever
İşçi Partisi
Genel Sekreteri

Eki :
AKP’nin, Anayasa’nın 68/4. maddesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini gösteren diğer olgular.

AKP İDDİANAMESİ

AKP’nin, Anayasa’nın 68/4. Maddesine Aykırı Eylemlerin
Odağı Haline Geldiğini Gösteren Diğer Olgular :

I. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’e özel kurye ile gönderdiği mektup:

Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 4 Kasım 2002 tarihinde, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’e özel kurye ile aşağıdaki mektubu göndermiştir:

“Dr. Paul Wolfowitz
Savunma Bakan Vekili
Pentagon
Washington DC, 20301
Ford

Değerli Dr. Wolfowitz,
Ülkelerimiz arasındaki tarihsel ortaklık ve dostluğun gelecekte de sürmesi ümidimi paylaşmak için, bu mesajımı ortak dostlar aracılığı ile doğrudan size ulaştırmak isterim.
Seçim sonuçlarının bizim Genelkurmay saflarında biraz rahatsızlık yaratmış olabileceğinden, resmi konumunuz gereği, hiç kuşkusuz haberdarsınızdır. Bilmenizi isterim ki, onların Türkiye’nin müreffeh, seküler (çağdaş) ve birinci dünya topluluğunun güvenilir bir üyesi olması ümitlerini partim ve ben de paylaşıyoruz, Ve geçmişte hiç olmadığı kadar birleşmiş olan ülkemizin çıkarları için en iyisi olacak şekilde birlikte çalışabileceğimiz kanaatindeyim
. Bu amaçla, Org. Özkök ile mümkün olduğu kadar kısa sürede mahrem, özel bir toplantı yapabilmeyi ümit ediyorum. Özel cep numaram şudur: 0533 7…
Bu yardım ve ülkemize geçmişte gösterdiğiniz dostluk için çok teşekkürler.
Sizinle kişisel olarak görüşmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.
Samimiyetle sizin olan
, Recep Tayyip Erdoğan,
Genel Başkan”
Bu mektup, 17 Ocak 2004 günlü Star Gazetesinde Hayrullah Mahmut’un köşesinde yayımlanmış, fakat bugüne kadar yalanlanmamıştır.

Mektup, içeriğinden de anlaşılabileceği gibi, gizlidir ve “ortak dostlar” olarak tanımlanan kurye kullanılarak ulaştırılmıştır. İlişkinin Türkiye halkının ve yetkililerinin bilgisi dışında yürütülebilmesi için özel cep telefon numarası da verilmektedir.

Mektupta, Türkiye Genelkurmayı, 3 Kasım 2002 seçim sonuçlarından rahatsız olduğu gerekçesiyle, ABD Savunma bakan Yardımcısına şikayet edilmektedir. ABD Savunma Bakan Yardımcısından, Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı ile kendisi arasında arabuluculuk yapması istenmektedir.

Mektup dikkatle incelendiğinde amir – memur ilişkisini yansıttığı görülmektedir. Mektubu yazan AKP Genel Başkanı, memur konumunu benimsemiştir ve hitap ettiği ABD Savunma Bakan Yardımcısını amiri olarak görmektedir. Muhatabına açıkça sadakat sözü vermektedir.

Seçimlerden en yüksek oyu alarak çıkan bir siyasi parti liderinin, kendi ülkesinin Genelkurmay Başkanı ile görüşebilmesi için yabancı bir ülkenin Savunma Bakan Yardımcısının yardımını istemesi, yabancı bir devleti ve onun yetkililerini, Türkiye’nin iç işlerine müdahaleye çağırmaktır. Türkiye Devletinin egemenlik hakkının, dış müdahale ile zayıflamasına fırsat vermektir.

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, kendi ülkesinin Genelkurmay Başkanı ile “mahrem” bir toplantı yapmak istemektedir. Ancak bu toplantı, kendi ülkesinin halkına ve yöneticilerine gizli, ABD Savunma Bakan Yardımcısına aşikardır. Bunun, ulusal güvenlik ve bağımsızlıkla bağdaştırılması mümkün değildir.

AKP Genel Başkanı, eyleminin bu sonuçlara yol açtığını biliyor olmalıdır ki, mektubunu “ortak dostlar” diye nitelendirdiği özel kurye aracılığıyla ve gizlice göndermektedir.

Bu eylem, “AKP Genel Başkanı” sıfatıyla işlenmiştir. 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 13. maddesine göre Genel Başkan, siyasi partilerin “merkez organları”ndandır ve 15. madde uyarınca “Partiyi temsil yetkisi Genel Başkana aittir”. Dolayısıyla Recep Tayyip Erdoğan’ın “Genel Başkan” sıfatıyla gerçekleştirdiği bu eylem tüm partiyi bağlar.

Recep Tayyip Erdoğan açısından aynı zamanda kişisel suç oluşturan bu eylem, kendisinin halen Başbakanlık koltuğunu işgal etmesi nedeniyle –ekte bir örneği sunulan Ankara DGM C. Başsavcılığı’nın 10.02.2003 tarih ve Hz. 2004/30, K.2004/11 sayılı kararıyla- “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 100. maddesi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 107. maddesine göre, Başbakan hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının en az onda birinin vereceği önerge ile soruşturma açılması istenebil(eceğinden)” ve DGM C. Başsavcılığı’nın “soruşturma yetkisi olmadığından” soruşturulamamıştır. Bu nedenle görev, Başsavcılığınıza düşmektedir.

II. AKP Hükümetinin ABD ile yaptığı 14 maddelik gizli mutabakat:

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek 13 Temmuz 2003 günü düzenlediği basın toplantısında AKP Hükümetinin ABD ile yaptığı gizli mutabakatı açıklamıştı. Doğu Perinçek bu gizli mutabakatın hazırlanışını ve gelişmeleri şöyle açıklıyordu: “Uzun süredir Türkiye’ye dayatılan mutabakat, ABD Dışişleri Bakanı Powell ile Abdullah Gül arasındaki görüşmelerde iki sayfalık ve dokuz maddelik bir metin halinde kabul edilmiştir. Abdullah Gül, bu gizli anlaşmayı Sedat Sertoğlu’na itiraf etmiştir (Bkz. Vatan, 24 Mayıs 2003). Dışişleri Bakanı Müsteşarı Uğur Ziyal’ın 15-19 Haziran 2003 tarihleri arasında Washington temasları ‘Gizli Mutabakat’ zemininde yürütülmüştür. Ziyal’ın temaslarından sonra Dışişleri Bakanlığı’nda yapılan özel toplantıda verdiği bilgiler de ‘Gizli Mutabakat’ ile aynı yöndedir. ‘Gizli Mutabakat’, en son geçen hafta (yani, 2003 Haziran ayı sonunda) AKP Hükümeti ile ABD üst düzey yetkilileri arasında yapılan gizli görüşmelerde sonuca bağlanmıştır”.

Açıklanan bu 14 maddelik “Gizli Mutabakat” özetle şöyledir:

1. Irak’ın kuzeyinde bulunan bütün Türk birlikleri ve Türk ordusuna bağlı özel kuvvetler, aşamalı olarak Türkiye sınırları içine çekilecek.

2. Türk ordusu bundan böyle hangi gerekçeyle olursa olsun, sınır ötesi harekâtlarda bulunmayacak. PKK/KADEK’in Türkiye’nin egemenlik alanı dışında takip ve bastırılması harekatlarına da son verilecek.

3. PKK/KADEK’e karşı Türkiye devletinin egemenlik alanı içinde yapılacak askeri harekâtlar için, ABD askeri makamlarına haber ve bilgi verilecek, izin alınacak.

4. Eğer Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK/KADEK’e karşı ABD askeri makamlarına bilgi vermeden ve izin almadan harekât yapacak olursa, ABD Hükümeti, ‘Kürt halkına karşı şiddet kullandığı ve soykırım uygulandığı’ çerçevesi içinde uyarıda bulunma hakkını kullanabilecek. Bu durumda ABD gerekli gördüğü ambargo ve silahlı müdahale gibi siyasal ve askeri yaptırımları saklı tutacak.

5. Türkiye, ABD’nin İran’a ve diğer Ortadoğu ülkelerine karşı uygulayacağı sınırlı askeri harekâtlara, ABD’nin talep etmesi halinde şartsız olarak üs ve taşıma kolaylıkları sağlayacak, askeri birlik verecek. Türk birliklerinin komuta yetkisi, ABD komutanlığında olacak.

6. Türk ordusunun asker sayısı ve silah kuvveti, ABD’nin uygun bulduğu sayı ve kabiliyete indirilecek, özellikle tank ve ağır silahların miktarı düşürülecek, savaş uçağı sayısı sınırlanacak, bütün silah ve cephane bundan sonra ağırlıklı olarak kısa menzilli taktik savunma kavramına göre ayarlanacak, Türkiye’de bulunan ABD ve NATO irtibat subaylarının görev alanları ve yetkileri genişletilecek.

7. Irak’ın kuzeyinde kurulmuş olan ve ‘Kürdistan’ adı verilen devlet resmen ilan edildikten sonra Türkiye tarafından da resmen tanınacak. Türk devletinin böyle bir devletin kuruluşunu ‘savaş nedeni’ sayan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ve bu yöndeki politika ve kararları kaldırılacak.

8. Abdullah Öcalan ve diğer dört lideri dışında bütün PKK/KADEK yönetici ve elemanlarına geniş kapsamlı af çıkarılacak.

9. Etnik grupların yasal siyasete katılmaları önündeki bütün yasal kısıtlamalar ve engeller kaldırılacak. Af yasası ile bağlantılı olarak, PKK/KADEK’e yasal siyaset düzleminde yer alma olanağı sağlanacak, hapiste veya dağda bulunan yöneticilerin siyasal mücadeleye katılmaları için gerekli hukuki ve siyasal önlemler alınacak ve uygulanacak.

10. Kamu Reformu Yasası ve Yeni Yerel Yönetim Yasaları hızla çıkartılacak, Tüdrkiye’deki Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı şehir ve kasabaların belediyelerinin özerkleşmesi süreci kararlı olarak yürütülecek.

11. Türkiye, dört yıl içinde uygulanacak bir planla, üniter devlet yapısını terk ederek, federasyona geçecek.

12. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, ‘Arafat modeli’ denen uygulamayla devre dışı bırakılacak, Kıbrıs’ta Annan Planı bazı küçük değişikliklerle hayata geçirilecek.

13. Ege kıta sahanlığı konusunda Türkiye, Yunan doktrinine daha esnek davranacak, Türk jetlerinin uçuş alanı daraltılacak, sık sık ortaya çıkan ‘it dalaşı’ sorunu Yunanistan rahatsız edilmeden çözülecek.

14. Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkileri normalleştirilecek ve iyileştirilecek, sınır ticaretinde Ermeniler lehinde düzenlemeler yapılacak, Ermenilerin Türkiye’ye gezilerindeki bazı sınırlamalar kaldırılacak.

Bu “Gizli Mutabakat”ın ilk adımının, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell 2 Nisan 2003 tarihinde Türkiye’ye geldiğinde, Abdullah Gül ile yaptığı özel görüşmede hazırlanan 9 maddelik bir planla atıldığı anlaşılmaktadır. Abdullah Gül, Powell’la yaptığı bu görüşmenin perde arkasını, görüşmeden yaklaşık bir ay sonra Vatan Gazetesi yazarı Sedat Sertoğlu’na anlatmıştır. 24 Mayıs 2003 tarihli Vatan Gazetesinde de aktarıldığı gibi Abdullah Gül, Sedat Sertoğlu’na şunları söylemiştir: “Ben bu gezileri yapmadan önce, şimdi senin oturduğun koltukta (eliyle koltuğa vurarak) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki. Powell, Suriye’ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var”.

Aslında, gerek ülkemizde ve gerekse bölgemizde daha sonra yaşanan gelişmeler de dikkatle incelendiğinde –Abdullah Gül tarafından da zımnen itiraf edilen- bu plan ve mutabakatın, adım adım uygulanmakta olduğunu saptamak mümkündür.

Bireysel olarak, 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın, “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar” bölümünde düzenlenen 302, 304, 305 ve 309. maddelerinde yazılı suçları oluşturan ve ağır cezaları gerektiren bu eylemin, örgütsel anlamda parti kapatma nedeni olacağı ise açıktır.

III. Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in “21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu sempozyumda yaptığı konuşma:

Belirtilen bu “Gizli Mutabakat”ın 10 ve 11. maddelerinde yer alan, “belediyelere özerklik” ve “aşamalı olarak federasyona geçiş” taahhütleri, Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer tarafından hazırlandığı açıklanan “Kamu Yönetimi Temel Kanunu” ve “Yerel Yönetimler Kanunu” girişimleri ile yerine getirilmeye çalışılmaktadır.

Bugün de aynı görüşleri savunduğunu açıkça ifade eden Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in, 19-21 Mayıs 1995 tarihinde Sivas’ta düzenlenen “21. Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam” konulu sempozyumda yaptığı konuşma, “Bilgi ve Hikmet Dergisi”nin Güz-1995 tarihli 12. sayısında yayımlanmıştır.

Bu yazıda/konuşmada; İslam’ın bir “hayat tarzı” ve hayatın (siyasi, sosyal, kültürel, iktisadi…) tüm yönlerini kapsayan bir “sistem” olduğu vurgulandıktan sonra, “bürokratik devlet” ve “modern devlet” olarak nitelenen Cumhuriyet’in, çağdaşlaşma çabaları eleştirilmiş ve şöyle denilmiştir:

“O dönemden bugüne kadar geçen süreç içerisinde gerçekte İslam’a yönelik olarak modern devletin bizlere birtakım dayatmaları da olmuştur. Şeriata karşı olmak ama müslüman kalmak bunun en önemli boyutlarından bir tanesidir. Bu arada ifade edilen şey, gerçekte İslam’ın kültürel bir hareket olduğunun vurgulanması ve ondan ibaret kalması şeklindedir. Eğer siz karar verme hakkını talep etmeyecekseniz yaşama hakkına sahipsiniz”.

“Modern devlet”in (Cumhuriyet’in) “İslam’a tercüme edilerek” kullanılamayacağını vurgulayan Dinçer, konuşmasına şöyle devam ediyor:

“Modern devletin İslam’a tercüme edilerek kullanılması bizim açımızdan önemli mahzurlar doğuracaktır. Çünkü, bugünkü bürokratik mekanizma, doğrudan doğruya dayatmacı bir mekanizmadır…Öyleyse Türkiye’deki siyasi harekete öncelik veren İslami grupların nasıl bir devlet ve toplum yapısını ortaya koyabileceklerini bir an önce ve iktidara gelmeden önce tanımlamaları gerekmektedir. Bunun ötesinde, şayet bu toplum içerisinde devleti yapısal olarak yeniden tanımlamadan iktidara gelinecek olursa önemli sıkıntıların yaşanacağından endişe duyuyorum”.

“Günümüzde inananların kararlara katılma ihtiyacı daha çok artmıştır” diyerek İslami temelde bir siyasal iktidar hedefi açıklayan Dinçer, “1900’lü yılların başlarında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkeleri”nin zayıfladığı ve etkisinin kaybolduğu tespitini yaparak “devletin fonksiyonlarının yeniden tanımlandığı adem-i merkezi bir yapı” önermektedir.

Ömer Dinçer, konuşmasında/yazısında bununla da yetinmemiş; “Yine başlangıçta kurulurken ortaya atılan Cumhuriyet ilkesinin de zayıfladığı ve işlevini kaybettiğini görüyorum. Halk için ve halk adına yönetim diye tarif edilen Cumhuriyet kavramının aslında bizim için çok fazla bir mana ifade etmediğini söylememiz de mümkündür” demiştir.

Ülkemizde “mahalli kültür”ün İslam olduğunu belirten Dinçer, “globalleşme ne kadar artarsa İslamlaşma da o kadar artacaktır” dedikten sonra, Cumhuriyet’in temel ilkelerine açıkça karşı çıkarak şunları söylemektedir:

“Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerine İslam’la bütünleşmesinin gerekli olduğu inancını taşıyorum. Böylece, Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin; laiklik, Cumhuriyet ve milliyetçilik gibi bir çok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkezi, daha çok Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum”.

Dinçer, Türkiye ve dünyadaki İslami hareketleri de ele aldığı konuşmasında, “Tebliğ Cemaati” ve “Cemaat-i İslami” hareketlerinin faaliyetlerini değerlendirip “(bunlar) bizim için ders alınması gerekli bir gelişmedir” demiş, konuşmasını “İran’ın, Malezya’nın ve Sudan’ın ise umutla beklediğimiz ama belirsizlik ifade eden bir yapısı vardır” şeklinde sürdürerek amaçladıkları devlet modelini belirtmiştir.

Konuşmasının sonunda iktidarı ele geçirmek için izleyecekleri programlarını açıklanmaktadır. Buna göre;

-Önce kafalarındaki devlet ve toplum tanımını açıklayacaklardır (Dinçer, bunu konuşmasında şöyle ifade ediyor: “Bugün nasıl bir devlet ve toplum istediğimizin çok net ve açık bir tanımını yapmak zorundayız. Bu tanımlamanın aslında kafamızda çok net ve açık olduğunu ve bunun için az çok hazırlıklı olduğumuzu biliyorum, ama topluma yansıtma konusunda eksikliklerimiz olduğu kanaatini taşıyorum. Öyleyse bunu topluma duyuracak mekanizma oluşturulmalıdır”).

-İkinci olarak, Türkiye’deki İslami hareketler birleştirilecektir (Dinçer, eğer kültürel öncelikli İslami hareketler, siyasi öncelikli İslami hareketlerle birleştirilebilirse “Türkiye’de İslam’ın hiçbir ülkede görülmemiş bir şekilde sağlam bir temel üzerinde gelecek vaadettiğini ifade edebiliriz”diyor).

-Üçüncü olarak da, diğer bölge ülkelerindeki İslami hareketlerle işbirliği yapılacaktır.

Bu yolla iktidara geleceklerini açıklayan Başbakanlık Müsteşarı, daha sonra şöyle diyor:

“Ancak, iktidara gelmek yolun sonu değildir. Yeni bir başlangıçtır…İktidara gelince de, tüm dünya Müslüman olsa da, düşmanlara karşı üstünlük sağlansa da, müslümanın kavgası münküre (inkar edene), harama ve kötüye karşı devam eder”.

Görüldüğü gibi, bugün Başbakanlık Müsteşarı olarak görev yapan Ömer Dinçer, Anayasa’nın 1. maddesinde yer alan ve Devletin şeklini tanımlayan “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” ilkesini ve 2. maddesinde belirtilen -başta laiklik olmak üzere- Cumhuriyet’in temel niteliklerini değiştirmek üzere bir kalkışma içinde olduklarını açıkça ifade etmiştir. Keza, “adem-i merkeziyet” adı altında üniter devleti açıkça hedef aldığı konuşmasında, Anayasa’nın 3. maddesiyle güvence altına alınan “Devletin bütünlüğü”nü parçalamak iradelerini açıklamıştır.

Oysa, bilindiği gibi Anayasa’nın 4. maddesinde Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu, Cumhuriyet’in temel nitelikleri ve Devletin bütünlüğüne ilişkin bu hükümlerin değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği öngörülmüştür.

Üstelik, konuşmanın son bölümünde; “İktidara gelince de, tüm dünya Müslüman olsa da, düşmanlara karşı üstünlük sağlansa da, Müslümanın kavgası münküre, harama ve kötüye karşı devam eder” denilmesi, bu tehlikeyi daha da artırmaktadır.

Başbakanlık Müsteşarlığı, en üst düzeyde kamu görevlisidir. Bu makam, kilit bir mevkidir. Bu bir makama, tüm uyarılara ve eleştirilere rağmen bu kişinin atanması ve görevinin ısrarla sürdürülmesi, AKP Genel Başkanı ve merkez yöneticilerinin icraatıdır ve AKP’nin gerçekleştirmek istediği hedefi ortaya koymaktadır.

IV. AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile AKP Hükümetinde görevli bakanların tarikatlarla ilişkileri:

3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra kurulan 58. AKP Hükümetinin bakanlarına Aydınlık Dergisi tarafından şu sorular yöneltildi:

1) Nakşibendi – Nur tarikatına ne zaman girdiniz?
2) Bu tarikat içindeki sorumluluklarınız ve yükümlülükleriniz nelerdir?
3) Mensubu bulunduğunuz tarikatın topluma yararları nelerdir?
Başbakan ve bakanlardan hiçbiri bu soruları yanıtlamadılar. Bunun üzerine Aydınlık Dergisi, yaptığı araştırma sonuçlarını 24 Kasım 2002 tarihli sayısında yayımladı. Bu araştırmada:

O tarihte fiili Başbakan konumunda bulunan AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa dergahından;

Başbakan Abdullah Gül’ün, Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa dergahına yakın;

Başbakan Yardımcısı M.Ali Şahin’in, Nakşibendi tarikatından;

Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’in, Eski Humeynicilerden;

Devlet Bakanı Beşir Atalay’ın, Nakşibendi tarikatından;

Devlet Bakanı Ali Babacan’ın, Nakşibendi tarikatından;

Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın, Fethullahçılardan;

Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in, Yeniden Milli Mücadelecilerden;

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün, Nakşibendi tarikatından,

İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun, Nakşibendi tarikatından;

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın, Nakşibendi tarikatından;

Bayındırlık ve İskan Bakanı Zeki Ergezen’in, Nakşibendi tarikatından;

Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın, Nakşibendi tarikatından;

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın, Nakşibendi tarikatından;

Tarım ve Köy İşleri Bakanı Sami Güçlü, Nakşibendi tarikatından;

Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu’nun, Nur tarikatından;

Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun’un, Nakşibendi tarikatından;

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler’in, Nakşibendi tarikatından;

Kültür Bakanı Hüseyin Çelik’in, Nur tarikatından; oldukları açıklandı.

Daha sonra bunlardan yalnızca, halen Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül, Milli Savunma Bakını Vecdi Gönül ile İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu itirazda bulunarak tarikat ilişkilerini reddettiler. Diğerlerinin açıklanan belge ve bilgiler ışığında ortaya çıkan tarikat ilişkilerine bir itirazları olmadı.

Ekte sunulan bu araştırmada AKP ileri gelenlerinin bu tarikat ilişkileri ile ilgili bilgiler detaylarıyla açıklanmaktadır. Bugüne değin bu açıklamaların hiçbiri yalanlanmadığı gibi, ortaya çıkan diğer olgular da bu tarikat ilişkilerini doğrulayıcı yönde olmuştur.

Nitekim 15 Mart 2004 günü Nevşehir’de Rufai Şeyhinin cenazesi Cumhuriyet yıkıcısı bir gösteriye dönüştürülürken, bu eylemde de yine başrolü AKP oynadı. AKP, Nevşehir milletvekilleri Rıdvan Köybaşı ve Osman Seyfi’nin de katıldığı kavuklu – sarıklı tarikat töreninin ön safındaydı.

29 Aralık 2003 günü Fatih Camisi avlusunda Nakşibendi Şeyhi’nin cenazesinde de benzer manzaraları görmüştük.

Bilindiği gibi tekkeler, zaviyeler, tarikatlar Cumhuriyetin Devrim Kanunlarıyla tasfiye edilmiştir. Tekke ve zaviyeler, 2 Eylül 1925 tarih ve 2413 sayılı “Tekâya ve Zevâya Hakkındaki Kararname” başlığını taşıyan Hükümet Kararnamesiyle kapatılmışlardır. Hükümetin bu kararnameyi kabul ettiği toplantıya Mustafa Kemal Atatürk başkanlık etmiştir. Kararnamenin 4. maddesinde, kapatılan tarikatların binalarından “okul olarak kullanılmaya elverişli olanların okul yapılması” öngörülüyordu.

Hükümet Kararnamesinden üç ay sonra, 13 Aralık 1925 günü Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması Hakkındaki Kanun yürürlüğe girdi. Kanun, Kararnameyle hemen hemen aynı hükümleri içeriyordu. Kanunun gerekçesinde, tekke ve zaviyelerin “Ortaçağa ait hadise ve kurumlar” olduğu saptanarak, “asri ve medeni muhitlerin hiçbirinde bu kurumlara tahammül edilemediği” belirtilmekteydi.

Adliye Encümeni’nin bu kanuna ilişkin 26 Temmuz 1341 (1925) tarihli mazbatasında ise şöyle denilmektedir: “Medeni hayatın bütün icaplarına emeğini vermeyi hayat şiarı kabul etmiş olan Türk milletinin emek adımları ve sürekli çalışması önünde, bu köhne kurumların ne büyük engeller, ne kadar korkunç uçurumlar oluşturduğu tarihten birçok emsaliyle ve son isyan vakasıyla (Şeyh Sait İsyanı kastediliyor) doğrulanmış olduğunda, teklife saik olan sebepler encümenimizce de uygun görülmüştür”.

İşte bugün Türkiye, tekrar aynı yere getirilmek istenmektedir. Cumhuriyet’in tasfiye ettiği bu tarikatlar, şimdi dışarıdan güdümlü bir operasyonla oluşturulan AKP iktidarı eliyle Cumhuriyet’in tepesine oturtulmuş bulunuyor.

V. AKP Niğde – Ulukışla örgütünün propaganda minibüsü üzerine “İktidarla El Ele, 84 Yıllık Karanlığa Son” yazılarak sürdürülen Cumhuriyet karşıtı propaganda ve Samandağ’da AKP seçim otobüsünden Atatürk posterinin yere atılıp parçalanması olayı :

12 Mart 2003 tarihli gazete haberlerine göre, AKP’nin Niğde – Ulukışla örgütünün propaganda minibüsünün üzerine “İktidarla El Ele, 84 Yıllık Karanlığa Son” yazılmıştır. AKP örgütü, bu minibüsle propaganda çalışması yapmıştır. Bu konuda -ekteki iddianameden de anlaşılacağı gibi- AKP’nin yerel yöneticilerinin cezalandırılması istemiyle kamu davası acılmış bulunmaktadır

Büyük önder Atatürk’ün de vurguladığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti fiilen 23 Nisan 1920 günü yani bundan tam 84 yıl önce kurulmuştur. AKP, bu propagandası ile Cumhuriyet dönemini “karanlık” bir dönem olarak nitelendirmekte ve 84 yıllık Cumhuriyeti yıkma programını açıklamaktadır.

Söz konusu eylem münferit bir olay değildir. Nitekim aynı gün, yani 12 Mart 2003 tarihinde Hatay’ın Samandağ ilçesinde AKP seçim otobüsünden camlı-çerçeveli Atatürk posteri fırlatılıp yere atılarak parçalanmıştır. Ekte belgelerini sunduğumuz bu olay hakkında Samandağ C. Başsavcılığı’nca Hz.2004/396 sayı ile soruşturma açılmış bulunmaktadır.

VI. AKP Isparta Milletvekili Recep Özel’in, Isparta’da AKP İl Genel Meclisi üyeleri ile birlikte köy ziyaretinde yaptığı “80 yıllık pisliği temizliyoruz” şeklindeki açıklama: Ekte örneği sunulu gazete haberlerine göre, AKP Isparta Milletvekili Recep Özel, yaptığı konuşmada “80 yıllık pisliği temizliyoruz” diyerek doğrudan Cumhuriyeti hedef aldıklarını açıklamıştır.

Anayasa’nın “Başlangıç” bölümünde; “Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı” belirtilmiştir. Anayasa’nın 1. maddesinde “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” denilmiş ve 2. maddesiyle “Türkiye Cumhuriyeti(nin)…Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu vurgulanmıştır. 4. maddeye göre de, yönetim şekli ve Cumhuriyetin nitelikleri ile ilgili hükümler değiştirilemez ve bunların değiştirilmesi teklif dahi edilemez.

İşte AKP, bu temel ilkelere dayalı 80 yıllık Cumhuriyeti, “karanlık” dönem, Cumhuriyet’in temel değerlerini “pislik” olarak kabul edip, bu Cumhuriyeti “iktidarla el ele” yıkacağını, buna “son” vereceğini pervasızca ilan etmektedir.

Tek başına bu olgu dahi göstermektedir ki, AKP, Cumhuriyet yıkıcısı faaliyetlerin mihrakı haline gelmiştir.

Bu amaçla bir siyasal parti kurulması, bu yolda propaganda yapılması Anayasal açıdan mümkün değildir. Bir siyasi partinin böyle bir programı olamaz. Bu durum kapatma nedenidir.

VII. “40 yıllık çözümsüzlük politikasını terk ediyoruz” söylemiyle ulusal Kıbrıs davasından vazgeçilmesi:

Başbakan Tayip Erdoğan, iktidara geldiği ilk günlerde “40 yıllık çözümsüzlük politikasını terk ediyoruz” diyerek, Türkiye’nin ulusal Kıbrıs davasından vazgeçtiklerini açıklamıştır.

24 Nisan 2004’teki Annan Planı için yapılan referandum da aynı planın bir parçasıdır.

KKTC 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı sırtından hançerlemişlerdir. Denktaş bunu açıkça söyledi: “Elime kovboy filmlerindeki gibi bir kazma vermişler. Tabancayı şakağıma dayamışlar. Bana mezarımı kazdırıyorlar.”

3 Kasım 2002’de iktidara gelen AKP Hükümeti dönemi ile birlikte Türkiye’nin AB ilişkileri de yeni bir ivme kazandı. Yeni Hükümet, Kıbrıs başta olmak üzere pek çok alanda geleneksel dış politikadan vazgeçerek “yeni açılımlar” getirmek istediğini açıkladı.

Rumlar’ın Kıbrıs’ın tamamı adına birliğe katılması tehlikesi kamuoyunda büyük endişelere neden olurken hem dış hem iç politikadaki sorunların çözümünü Avrupa Birliği üyeliğine bağlayan AKP Hükümeti, Türkiye’nin Kıbrıs politikasını sil baştan değiştirdi. “Kıbrıs’ta çözümsüzlük çözüm değildir” diyen Başbakan Tayyip Erdoğan, iki tarafın birleşmesini öngören Annan Planı’na sarıldı. Fakat 24 Nisan’da Ada’da yapılan referanduma Türk tarafının büyük çoğunluğu “evet” demesine rağmen Rumlar “hayır” dedi.

“Bir ‘Evet’ De, Dünyaya Bağlan” sloganları arasında yapılan referandum sonrası KKTC için uluslar arası camianın verdiği sözler de yerine getirilmedi.

Rum tarafının tek yanlı olarak AB’ye alınması halinde Kuzey’le birleşmeye gideceği üzerine kurulu eski politikayı terk eden AKP iktidarı, Rumlar’ı Ada’nın tek temsilcisi olarak üyeliğe almak isteyen AB’nin tek tereddüdünü de “tehdit ve şantaja dayalı politikadan vazgeçiyoruz” diyerek ortadan kaldırdı.

Bu cevapla rahatlayan AB, 1 Mayıs 2004’te referandumdan bir hafta sonra adeta “hayır” diyen Rumları ödüllendirir gibi Rum Kesimi’ni Kıbrıs’ın tek temsilcisi olarak üyeliğe kabul etti. Kıbrıs Rum Kesimi dahil 10 yeni üyeyi bünyesine katarak beşinci genişlemesini de gerçekleştirdi.

VIII. Tel Afar’da ABD tarafından katledilen Türkmenler’in “terörist” olarak ilan edilmesi ve İskenderun Limanı’ndan Irak’a askeri araç ve cephane sevki:

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Türkiye’deyken Telafer’deki ABD katliamıyla ilgili sessiz kalmayı yeğliyordu. Gelen Türkmen heyetlerine ise üzüntülerini ifade ediyordu. Ama Eylül 2005’te New York’a gittiğinde, ABD’nin Türkmenler’i Telafer’de katliama tabi tuğu gerçeğini unutarak şunları söyledi:

“Nasıl Telafer’de silahlı direnişçiler var diye operasyonlar yapılabiliyorsa, başka teröristlerin bulunduğu yerlerde de operasyonların yapılması gerekir. Bu bizim beklentimizdir. Irak’ın gücünün ne olduğunu tabii ki biliyoruz.”

Böylece Telafer’deki Türkmen kardeşlerimiz Dışişleri Bakanı tarafından “terörist” ilan edilmiştir.

Başbakan Erdoğan da New York’ta yaptığı açıklamalarda peşmerge lideri Talabani ile görüşmesinden önce şunları söylemişti:

“ABD ile ortak bir mücadeleyi her zaman yapıyoruz. Bu süreci de bu şekilde devam ettirerek, Irak’ı adeta terör örgütlerinin bir antrenman alanı olmaktan çıkarılması, bunun çabası ve gayreti içerisindeyiz.”

İşte bu anlayışla ABD’nin İskenderun Limanı’ndan Irak’a askeri araç ve cephane sevkine olanak tanınmıştır. AKP Hükümeti’nin bu uygulamaları komşularımızla aramızı açmaktadır ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 304. maddesinde tanımlandığı gibi, “Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı savaş açması veya hasmane hareketlerde bulunması için yabancı devlet yetkililerini tahrik etmek” ve “bu amaca yönelik olarak yabancı devlet yetkilileri ile işbirliği yapmak” tır.

IX. Özelleştirmeler yoluyla kamunun zarara uğratılması:

Kendisinin Türkiye’yi pazarlamakla görevli olduğunu söyleyen AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan ve başında bulunduğu Hükümet, özelleştirmeler yoluyla kamuyu büyük zararlara uğratmışlardır. Bunu, günlük basında yer alan haberlerden dahi saptamak mümkündür.

12 Nisan 2003 tarihinde, özelleştirmeden sorumlu Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, yaptığı bir konuşmada özelleştirme politikalarını anlattı. Unakıtan’ın “babalar gibi satarım” sözü son yılların siyaset sahnesine damgasını vurdu.

AKP Hükümetinin özelleştirmeye yönelik uygulamalarının tamamına yakınının yürütmesinin yargı tarafından durdurulması ve iptal edilmeşi olması da AKP iktidarının Anayasa’yı hiçe sayma tutumundaki ısrarını göstermektedir.

X. Adalet Bakanlığı’nın Anayasa’yı ihlal suçu oluşturan eylemleri :

1. Ceza Kanunu gerekçesinde tahrifat

1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girecek olan yeni Türk Ceza Kanunu’nun basımını yapan Adalet Bakanlığı, kanunun gerekçesinde tahrifat yapmıştır.

Komisyondan 306. madde olarak sevk edilen “Temel Milli Yararlara Karşı Hareket” suçu, Genel Kurul’da madde numarası değiştirilerek 305. madde olarak kabul edilmişti.

Madde aynen şöyledir:

“(1) Temel milli yararlara karşı fiillerde bulunmak maksadıyla veya bu nedenle, yabancı kişi veya kuruluşlardan doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kendisi veya başkası için maddi yarar sağlayan vatandaşa, üç yıldan on yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adli para cezası verilir. Yarar sağlayan veya vaat eden kişi hakkında da aynı cezaya hükmolunur.

“(2) Fiilin savaş sırasında işlenmiş ya da yararın basın ve yayın yoluyla propaganda yapmak için verilmiş veya vaat edilmiş olması halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

“(3) Suç savaş hali dışında işlendiği takdirde, bu nedenle kovuşturma yapılması Adalet Bakanının iznine bağlıdır.

“(4) Temel milli yararlar deyiminden; bağımsızlık, toprak bütünlüğü, milli güvenlik ve Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temel nitelikleri anlaşılır”.

Maddenin gerekçesinde ikinci fıkra ile ilgili olarak şöyle deniliyor:

“Keza, bu fıkraya göre, basın ve yayın yoluyla propaganda yapmak üzere para veya yarar veya vaat kabul edilmiş ise ceza artırılacaktır. Para, yarar veya vaat kabul edilmek suretiyle bugün Türk askerinin Kıbrıs’tan çekilmesi veya bu konuda Türkiye aleyhine bir çözüm yolunun kabulü için veya sırf Türkiye’ye zarar vermek maksadıyla, tarihsel gerçeklere aykırı olarak, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ermenilerin soykırıma uğradıklarının basın ve yayın yoluyla propagandasının yapılması gibi”.

Görüldüğü gibi, bu madde gerekçesine göre, bir yarar karşılığında Kıbrıs’tan Türk askerinin çekilmesini istemek ya da Türklerin Ermenileri soykırıma uğrattıklarını öne sürmek suçtur.

Bu madde ve özellikle gerekçesi, Batı merkezlerinin tepkisini çekmişti. Bu tepkinin Adalet Bakanlığı üzerinde oldukça etkili olduğu anlaşılıyor. Nitekim, Adalet Bakanlığı, Yayın İşleri Dairesi Başkanlığı’nca basılan gerekçeli “Türk Ceza Kanunu”nda, gerekçenin bu bölümü çıkarılmıştır (s. 352).

Böylece, Meclis iradesine de aykırı olarak, Kıbrıs’ta Türkiye aleyhine bir çözümün ya da sözde Ermeni soykırımının propagandasını yapmak, suç olmaktan çıkarılmak istenmiştir.

Cumhuriyet tarihinde örneğine rastlanmayan ve dış baskılar karşısında boyun eğişin somut ifadesi olan bu tahrifat, Türkiye’nin sürüklendiği durumun vahametini göstermektedir.

Adalet Bakanlığı’nın, gerekçesiyle bir bütün olan yasada değişiklik yapma yetkisi bulunmadığına kuşku yoktur.

Gerekçeden özellikle bu bölümün çıkarılmış olması, siyasal iktidarın Kıbrıs ve Ermeni sorunlarında da temel milli yararları savunmak niyetinde olmadığını, Batı’ya karşı teslimiyet içinde bulunduğunu göstermektedir.

Kitabı basan Türkiye Cumhuriyeti’nin Adalet Bakanlığı’dır. Bu kitap, başta yargıçlar ve savcılar olmak üzere uygulayıcılar tarafından kullanılacaktır. Gerekçesi sansür edilmiş bu hüküm nasıl uygulanacaktır?

Gerekçesi Adalet Bakanlığı’nca sansür edilmiş bir hükmün “Cumhuriyetin müeyyidesi” olarak kullanılması mümkün müdür?

Bu suç savaş hali dışında işlendiği takdirde, “kovuşturma yapılması Adalet Bakanının iznine bağlı” olduğuna göre, yasanın gerekçesini sansür etme ihtiyacı duyan Adalet Bakanı bu yetkisini yasanın amacı doğrultusunda nasıl kullanacaktır?

2. Temel yasalar için AB onayı

Adalet Bakanlığı ile Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi arasında imzalanan ve toplam bütçesinin 1.465.000 Euro olduğu açıklanan ortak projeye göre, belirlenen 225 yargıç ve savcımız Avrupalı uzmanlarca insan hakları alanında eğitici olarak eğitilmiştir.

Aynı projede, Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan kanun tasarılarının öncelikle görüş alınmak üzere Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi’ne sunulması şartı vardır.

Bakanlıkça yapılan açıklamada;

Türk Ceza Kanunu,

Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemeleri Kanunu,

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu,

Ceza Muhakemeleri Kanunu,

Ceza İnfaz Kanunu,

Aile Mahkemeleri Kanunu gibi temel yasaların daha tasarı safhasında iken TBMM’den önce Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi’nin onayına sunulduğu, görüşlerinin alındığı ve bu görüşlerin “söz konusu kanun tasarılarının yasalaşma çalışmalarında değerlendirildiği” belirtilmiştir.

Anayasa’nın 7. maddesinde, “Yasama yetkisi Türk Milleti adına TBMM’nindir. Bu yetki devredilemez” denilmektedir.

Adalet Bakanlığı’nın, hazırlayacağı yasa tasarıları konusunda öncelikle AB’den onay alma taahhüdünde bulunması, yasama yetkisinin AB ile paylaşılması anlamına gelir.

3. Ulusal egemenliğin AB’ne devri

Adalet Bakanlığı Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü’nce, AB Anayasası gereği Anayasa’da yapılması düşünülen değişikliklerle ilgili bir paket hazırlandığı açıklandı. Basına da yansıyan bu pakete göre, öncelikle Anayasa’nın on maddesinde değişiklik öngörülüyor.

Egemenliğin kullanımı, yasama, yürütme ve yargının AB’ye uyumu, AB hukukunun üstünlüğü, yabancıların hakları gibi temel hükümlerde yapılması düşünülen değişiklikler şunlar:

Egemenlik

Anayasa’nın “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir” denilen 6. maddesinde, bu egemenliğin nasıl kullanılacağına ilişkin hüküm, “Egemenliğin kullanılması AB üyeliğinin gerektirdiği haller dışında hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…” şeklinde değiştiriliyor.

Yasama Yetkisi

Anayasa’nın 7. maddesinde yer alan “Yasama yetkisi Türk Milleti adına TBMM’nindir. Bu yetki devredilemez” hükmünün; “Yasama yetkisi Türk Milleti adına TBMM’nindir. AB üyeliğinin gerektirdiği haller dışında bu yetkinin kullanılması devredilemez” biçiminde değiştirilmesi öneriliyor.

Yürütme Yetkisi ve Görevi

Anayasa’nın 9. maddesi; “Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya, kanunlara ve AB hukukuna uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir” şeklinde değiştiriliyor.

Yargı Yetkisi

Anayasa’nın, yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağına ilişkin 9. maddesi için geliştirilen öneri ise şöyle: “Yargı yetkisi, Türkiye’nin taraf olduğu anlaşma gerekleri saklı kalmak kaydıyla Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır”.

Yabancıların Durumu

“Temel hak ve hürriyetler, yabancılar için, milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabilir” denilen Anayasa’nın 16. maddesi; “Temel hak ve hürriyetler, AB vatandaşları dışındaki yabancılar için milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabilir” şeklinde değiştiriliyor.

Suç ve Cezalara İlişkin Esaslar

“Vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye geri verilemez” denilen ve AB’ye uyum anlayışıyla 7 Mayıs 2004 tarihinde “Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez” şeklinde değiştirilmiş bulunan Anayasa’nın 38. maddesinin son fıkrasının, bu kez de; “Vatandaş, usulünce onaylanmış uluslararası anlaşmalar ve AB müktesebatının gerektirdiği haller dışında, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye iade edilemez” biçiminde değiştirilmesi öneriliyor.

Seçme, Seçilme ve Siyasi Faaliyette Bulunma Hakları

Anayasa’nın 67. maddesine şu fıkranın eklenmesi isteniyor: “Türkiye’de yaşayan AB vatandaşları yerel seçimlerde; seçme seçilme, bu amaçla bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma hakkına sahiptir”.

Dilekçe Hakkı

Anayasa’nın, dilekçe hakkına ilişkin 74. maddesinin 1. fıkrasındaki “vatandaşlar” sözcüğünün “AB ve Türk vatandaşları” şeklinde değiştirilmesi öneriliyor. Bu fıkranın önerilen yeni şekli şöyle; “AB ve Türk vatandaşları, kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikayetleri hakkında, yetkili makamlara ve TBMM’ne yazı ile başvurma hakkına sahiptir”.

Milletlerarası Andlaşmaları Uygun Bulma

Anayasa’nın 90. maddesi, 7 Mayıs 2004 tarihinde değiştirilerek, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz” biçimindeki son fıkrasına, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş bulunan temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır” cümlesi eklenmişti. Düzenleme bu biçimiyle dahi AB’yi tatmin etmemiş olacak ki bu kez 7-8 ay önce eklenen bu cümle, “AB müktesebatı ulusal mevzuatın üzerindedir” şeklinde değiştirilmek isteniyor.

Mahkemelerin Bağımsızlığı

Anayasa’nın 138. maddesinin 1. fıkrasının şu şekilde değiştirilmesi öneriliyor: “Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve AB müktesebatı dahil hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler”.

Sonuç

Bu değişiklikler gerçekleşecek olursa;

– Ulusal egemenlik AB ile paylaşılacak, hatta ona devredilecektir.

– Yasama yetkisi de AB ile paylaşılacak, temel yasalarda bu yetki AB’ne devredilecektir.

– Cumhurbaşkanı ve Hükümet, yürütme yetkisini kullanırlarken AB hukukuna uymak zorunda olacaklardır.

– Türkiye Cumhuriyeti mahkemeleri, yargı yetkisini, uluslararası mahkemeler ve diğer yargı organlarıyla birlikte kullanacaklardır.

– AB vatandaşları yabancı sayılmayacaklar, tüm temel hak ve hürriyetlerden aynen Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları gibi yararlanacaklardır. Bu hakları hiçbir şekilde kısıtlanamayacaktır. Bunun için karşılıklılık ilkesi dahi aranmayacaktır.

– AB hukuku gerektiriyorsa, herhangi bir suç işlediği ileri sürülen vatandaşlarımız, yargılanıp cezalandırılabilmesi için isteyen yabancı ülkeye teslim edilecektir.

– AB vatandaşları Türkiye’de Belediye Başkanı seçilebilecek, diğer yerel organlarda görev alabilecek, bu amaçla siyasi partilere de girip faaliyette bulunabileceklerdir.

– AB vatandaşları, dilekçe hakkından da karşılıklılık koşulu aranmaksızın aynen Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları gibi yararlanacaklardır. Kamu ile ilgili konularda başvuru hakkını kullanabileceklerdir.

– AB mevzuatı, tümüyle ulusal kanunlarımızın üstünde olacak, AB mevzuatına uymayan kanunlarımızın yerine AB hukuku uygulanacaktır. Yani, TBMM’nin yasama yetkisi bundan böyle AB mevzuatına uygun “tüzük” ve “yönetmelik”ler yapmakla sınırlı olacaktır.

– Türkiye Cumhuriyeti’nde yargıçlar, bundan böyle AB hukukuna göre karar vereceklerdir.

Anayasa’yı ihlâl suçu

AB’nin bu girişimleri sonucunda Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan Anayasa değişiklik projelerinin gerekçeleri dahi, AB sürecinde yürütülen çalışmaların ve yapılan anlaşmaların “Anayasayı ihlâl” girişimi olduğunu göstermektedir.

Özellikle, Anayasa’nın “Egemenlik” hakkının düzenlendiği 6. maddesinde öngörülen değişikliğin gerekçesinde, Anayasa’nın bu hükmü var olduğu sürece AB üyeliğinin mümkün olmadığı, bu nedenle söz konusu hükmün değiştirilmesi gerektiği ifade edilmektedir.

Tek başına bu gerekçe, Anayasa değiştirilmeksizin, Türkiye Cumhuriyeti adına AB yetkilileriyle bu tür anlaşmalar yapılmasının, taahhütlerde bulunulmasının, çıkarılacak yasaların AB makamlarının ön denetimine sunulmasının, “Katılım Ortaklığı” gibi sözleşmeler bağıtlanmasının, üstelik bu sözleşmelerin TBMM’nin denetim ve onayından geçirilmeksizin uygulanmasının yürürlükteki Anayasa’ya aykırı düştüğünü, “Anayasayı ihlâl” suçunu oluşturduğunu göstermektedir.

Türkiye yakın tarihinde de bu tür girişimler yaşadı. Bu girişimlerde bulunanlar “hain-i vatan” addolundular.

4. Yabancı parasıyla yargıç-savcı eğitimi

Türkiye’de, başka alanlar gibi adalet teşkilatının da AB denetimine geçmek üzere olduğunu görüyoruz.

Uluslararası sözleşmeleri ulusal yasalarının üstüne çıkaran Türkiye’nin yargıç ve savcıları, Avrupalı “uzmanlar”ca eğitilmiş, Avrupa parasıyla ağırlanmış, yedirilip içirilmişlerdir. Hem de resmi yazışmalara dayalı olarak!…

Türkiye ile Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği Ortak Projeleri çerçevesinde “Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine Dair Türkiye Ulusal Programı”nın uygulanma kapasitesinin güçlendirilmesi amacıyla, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği’nce yurt çapında “eğitim programları” uygulanmıştır. Adalet Bakanlığı’nca saptanan yargıç ve savcılar, bu “eğitim” süresince “görevli” sayılmışlardır.

7’şer, 8’er kişilik gruplara ayrılan yargıç ve savcılarımız, Avrupa’dan gelen “uzmanlar” ile Avrupa devletlerinin Büyükelçilikleri ve özellikle İngiltere Büyükelçiliği’nce görevlendirilen yabancı “uzmanlar”ca belli merkezlerde toplanıp 3-4 günlük “eğitim”e tabi tutulmuşlardır.

9 bölge ve 30 merkezde toplam 206 eğitim semineri şeklinde sürdürülen bu faaliyetlerle ilgili olarak Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı’nca yayımlanan genelgeye göre;

Bu yolla 9 270 yargıç ve savcı eğitimden geçirilmiştir.

Bu eğitim, bir “seferberlik zihniyeti içinde” yürütülmüştür.

Eğitimlerin, yargıç ve savcıların atanmalarına ilişkin kararnameler çıkmadan tamamlanması, atamaların buna göre yapılması öngörülmüştür.

Belirlenen hakim ve savcılar, bu eğitime katılmakla zorunlu tutulmuşlardır. Çok özel durumlar ve sağlık sebepleri dışında mazeret öne sürmeleri yasaklanmıştır.

30 ayrı merkezin Cumhuriyet Başsavcılıkları, bu işler için görevlendirilmiştir. Diğer il ve ilçe Cumhuriyet Başsavcılıkları da bu çalışmaya lojistik destek sağlamakla yükümlü kılınmıştır.

Eğitim çalışmalarında Avrupa Konseyi’nce hazırlanıp Türkçe’ye çevrilerek 10 000 adet basılan 7 adet el kitapçığı kullanılmıştır.

Gene bu genelgeye göre;

İaşe ve ibate giderleri ile yemek ve sair harcamalar, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve bu kuruluşların yönlendirmesiyle Avrupa ülkelerince karşılanmıştır.

Eğitime alınacak 3 440 yargıç ve savcının belirtilen masraflarının 275 milyar lirası İngiltere Büyükelçiliği’nce verilmiştir.

Nitekim 6 Ekim 2004 tarihli “AB İlerleme Raporu”nda da 1995-2003 yılları arasında Türkiye’deki çeşitli programlara 1098 milyon Euro, 2004 yılında uygulanan “Ulusal Program”a da 256,6 milyon Euro tahsis edildiği açıklanmıştır.

2004 yılı içinde fiilen uygulanan bu plan, Cumhuriyet Türkiyesine yakışmamaktadır. Türkiye eğer gerekiyorsa kendi yargıcını, kendi savcısını eğitebilecek bir ülkedir. Ne bunun için Batı’nın üç-beş yüz milyarına, ne de uzmanına gereksinimi vardır. Unutulmasın ki; para veren, emir verir. Para alan da emir almak durumunda kalır.

Üstelik Türkiye, “savcı” unvanının başına “Cumhuriyet” ibaresini ekleyen tek ülkedir. Çünkü onların görevi, Cumhuriyet’i korumaktır. Onların görevi, “Cumhuriyet’in kılıcı”nı sallamaktır.

Atalarımız, “gavurun ekmeğini yiyen kılıcını sallar” demişler. Yol, barınma ve yemek giderleri Avrupa ülkelerince karşılanan, onlar tarafından eğitilen yargıç ve savcılar, dileriz ki ellerindeki kılıcı değiştirmezler.

Adalet Bakanlığı’nın yabancı parasıyla yürüttüğü faaliyetler bunlardan ibaret değil. Örneğin, “Fikri Sınai Haklar Projesi” adı altında 2.289.450 Euro; “Yargının Modernizasyonu ve Cezaevleri Reformu Projesi” adı altında da 11.000.000 Euro alınmıştır.

Cumhuriyet’i kuranlar, Türk adliyesini kendi öz imkanlarıyla kurmuşlar, Cumhuriyet’in yargıç ve savcılarını, yabancılardan aldıkları paralarla ve yabancı uzmanlarla değil, devrimin kendi olanakları ve felsefesiyle eğitmişler ve şöyle seslenmişlerdir:

“Bir memlekette adli kuvvetin her kuvvete tefevvuku, o memlekette adaletin hakimiyetini ifade eder. Beşeriyeti…saadete ve hürriyete götüren inkılâpların, en son inkılâpların gayesi de budur. Adaletin ilk istikameti, milli kudretin bir tecellisi olan inkılâbın, bütün eserleriyle, netayiç ve zaruretleriyle, her ne pahasına olursa olsun siyaneti olmalıdır. İnkılâbın büyük menfaatleri, gayeleri, idealleri mevzubahis olunca şahsi hürriyetlerin, ferdi hakların ve endişelerin susması ve durması lazım gelir…” (Mahmut Esat Bozkurt, Adalet Bakanı)

XI. Yargı kararlarının hiçe sayılması :

AKP Hükümeti, idare mahkemeleri ve Danıştay’ın verdiği yürütmeyi durdurma ve iptal kararlarını “prensip kararları” alarak uygulamamaktadır. Örneğin:

– ENKA’ya ait İzmir Santrali’nin faaliyeti, Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararına rağmen prensip kararıyla sürdürüldü.

– Türkiye’nin toplam elektrik üretiminin dörtte birini karşılayan Adapazarı Santralı ile Ankara Doğalgaz Çevrim Santrali’nin sözleşmelerinin yürütmeleri durduruldu. Alınan prensip kararlarıyla bu karar görmezden gelindi.

– Cargill’in Bursa’da nişasta fabrikası kurmasına ilişkin çeşitli işlemlere karşı açılan davalarda verilen iptal kararları da prensip kararıyla görmezden gelindi.

– Son olarak da Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 2 Şubat 2006 tarihinde aldığı, TÜPRAŞ’ın %51 hissesinin blok satışına ilişkin ihale komisyonu kararının ve ihale şartnamesinin yürütmesinin durdurulması kararı uygulanmamıştır.

Mahkeme kararlarının uygulanmaması suçtur. Anayasa’nın 138/3. maddesine göre: “… idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır… Mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktirmez”.

Belirtilen yargı kararlarını uygulamayan hükümet Anayasa’yı çiğnemiş, Anayasal suç işlemiştir.

XII. Yargıya müdahale :

Danıştay’ın “Başbakan, hukuku engel görüyor” açıklamasından sonra, 7 Nisan 2006’da Yargıtay Başsavcısı Nuri Ok da, Hükümetin yargıya müdahale ettiğini, bu müdahaleyi gelecekte de sürdürme niyetinde olduğunu söylemiştir.

XIII. Başbakan Erdoğan’ın “Büyük Ortadoğu Projesi’nde Diyarbakır’ı merkez yapacağız” şeklindeki açıklamaları ve bu proje kapsamındaki “eşbaşkanlık” iddiaları :

Tayyip Erdoğan’ın yönetimindeki AKP Hükümeti, ABD7nin Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki rolünü 15 Şubat 2004 akşamı Kanal D ekranında Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında, “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) içinde Diyarbakır’ı merkez yapacağız” açıklamasıyla ilan etti ve belli çevrelere ‘BOP içinde göreve hazırız’ mesajını gönderdi.

Tayyip Erdoğan 10 Ağustos 2005 günü de, “seçim barajının düşürülerek Kürtler’in Meclis’te temsiliyetinin sağlanması”, “PKK’ye genel af çıkarılması”, “AB reformlarının sürdürülmesi” ve “askere et yetki verilmemesi” talepleriyle yola çıkan Sorosçu aydınlarla Başbakanlık’ta 3.5 saatlik bir görüşme yaptı. Görüşmenin sonunda, heyetin sözcüleri, bir mutabakatın ortaya çıktığını açıkladılar. Heyet sözcüsü Gencay Gürsoy, “Başbakan Erdoğan, Kürt sorununun demokratik platformlarda demokrasinden taviz verilmedin çözüleceği konusunda bir teminat verdi. Bu son derece önemlidir ve ziyaretimizin başarıyla sonuçlandığının kanıtıdır.” diye konuştu.

Örneklerini çoğaltabileceğimiz bu olgular Recep Tayip Erdoğan’ın “eşbaşkanlığına” talip olduğu Büyük Ortadoğu Projesi içinde yer almanın ne anlama geldiğini açıkça göstermektedir. Bu, “Türkiye himayesinde Kürdistan” planıyla “Kerkük’ü alıyorum derken Diyarbakır’ı vermek” ten başka bir şey değildir.

XIV. “Entegre Sınır Yönetimi Projesi” adı altında alternatif ordu girişimi :

AB dayatmasıyla başlatılan “Entegre Sınır Yönetimi Projesi” 29 Mart 2006 tarihinde uygulamaya konuldu. Kara ve deniz sınır güvenliğinin özel bir birlik tarafından sağlanmasını öngören bu proje, İçişleri Bakanlığı’na bağlı ve TSK’ya alternatif bir silahlı güç oluşturma çabasıdır. Doğrudan İçişleri Bakanlığı’na bağlı olarak oluşturulacak 70.000 kişilik bu silahlı güç, Anayasa’ya aykırı biçimde “profesyonel ordu”ya geçiş girişimidir. Türk Ordusu’na yönelik bu projenin 3 milyar Euro olan maliyetinin %60’ının AB tarafından karşılanması da Türkiye’nin bağımsızlığı ve egemenliği açısından anlamlıdır.

 

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=6

.ANAYASA MAHKEMESİNİN TARİHİ GÖREVİ!

Milli Çözüm Dergisi

Ufuk EFE   

MART2007

 

 

Laçin ilçesi Narlı beldesinde, okula türbanıyla giden bir öğretmenle ilgili, Genel Sekreterliği aracılığıyla ve 13 Kasım 2006 tarihli bir yazıyla Çorum Valiliğine soruşturma ve rapor tutma talimatı yağdıran ve İslam’ın simgesi olan başörtüsü avcılığında bu kadar hassas davranan Cumhurbaşkanı Sn. Sezer, Kıbrıs’ta ve Kuzey Irak’ta kırmızı çizgilerimizin tepelenmesi ve AB hayaliyle egemenliğimizden ve geleceğimizden taviz verilmesine niye ciddi ve gerçekçi bir tavır koymuyor? Yoksa AKP’ye mazeret ve meşruiyet kazandırmak için danışıklı dövüş mü oynanıyor?

Sn. Cumhurbaşkanı, Müslüman Milletimizi devletten ve cumhuriyetten soğutan, din istismarcılarının ve AKP gibi Amerikan İslamcılarının kucağına atan bu Radikal laiklik kahramanlığını yaparken, Genel Sekreteri (Mason ve sabataist olduğu söylenen, gizli ve gerçek Cumhurbaşkanıymış gibi hareket eden) Kemal Nehrozoğlu’nun; AKP’li, karışık kökenli, Yahudilerin GAP bölgesinde toprak alımını kolaylaştırmak üzere gizli tamim çıkaracak kadar İsrail hizmetçisi, hinlikleri ve hainlikleriyle malum Korkut Özal ve Fetullah Gülen takipçisi İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu ile, Mardinli bir iş adamının özel ofisinde buluşup neler kaynaştırdığını ve kararlaştırdığını niye merak etmiyor?

Ve asıl sorumuz ve sorunumuz: Meclisiyle, Köşküyle; Hükümetiyle, Muhalefetiyle, bekamız ve bağımsızlığımız konusunda, Atatürk’ün işaret ve ifade ettiği gibi, böylesine “gaflet, delalet ve hatta hıyanet” tavırları sergilenirken:

Sıradan bir tabela partisini bile; ülke birliğimiz, Milli dirliğimiz ve anayasal düzenimiz için tehdit ve tehlike arz ettiğini görüp kapatan Anayasa Mahkememiz, gerekli tedbirleri almak için, ne günü bekliyor?!

Anayasa Mahkemesi; Hukuki, tarihi ve Milli görev ve yetkilerini yerine getirmesi zamanı gelmiştir ve geçmektedir.

Evet, Anayasa Mahkemesi Nedir?

Anayasa Mahkemesi; temel görevi Yasama organının kimi işlemlerinin Anayasa’ya uygunluğunu denetlemek olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık garantisi “olmazsa olmaz bir kurum” konumundadır!

Anayasa Mahkemesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin istikbal ve istiklali için vardır!

Anayasa Mahkemesi; “sınırları Anayasa ile çizilmiş bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti”nin adalet kılıcı, Türk Devleti’nin bağımsızlığını temsil ve teslim eden çok önemli bir makamdır!

O halde “bugün bayrağı altında onurlandığımız Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin var oluş sebebi olan Milli Mücadele’yi sekteye uğratabilmek için elinden geleni yapan İttihat ve Terakki Hükümeti misali bir kadro” tam mesai çalışıp ülkenin tüm ana dinamiklerini dinamitlemekle meşgul olurken; o her şeyden aziz gördüğümüz “Anayasal süreç” neden çalışmıyor, çalışamıyor?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geleceğini ve tam bağımsızlığını “AB’ciler ile BOP’çuların rant sofrası”na meze yapmaya kalkan “Edelman ataması, yabancı kurgu bir demokrasi kazası” olan (AKP Hükümeti); ülkede “Biz ne istersek o olur!” edasıyla boy gösterip tüm sosyo-ekonomik parametreleri alarm noktasına getirmişken, “Anayasal çerçevedeki emniyet sibopları” neden devreye girmiyor, giremiyor?

Acaba sistemin güvenlik ayarları neden “tehdit algılamasının sınırları”nı sürekli esnetiyor, genişletiyor?

Bu talihsiz ve tehlikeli girişimlere niçin göz yumuluyor ve ne gün bekleniyor?

Bu her şeyin üzerinde gördüğümüz “Anayasal çerçeve”nin kapsam ve gücünü hatırlayabilmek adına belki Anayasa Mahkemesi’nin temel görevlerine bir göz gezdirip, bu şablon üzere gitmek faydalı olacaktır.

Nedir Anayasa Mahkemesi’nin görevleri ya da yetkisi ve gücü?

1) Anayasa Mahkemesi; Cumhurbaşkanı’nı, Bakanlar Kurulu Üyeleri’ni, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkan ve Üyeleri’ni, Başsavcıları’nı, Cumhuriyet Başsavcı Vekili’ni, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Sayıştay Başkan ve Üyeleri’ni görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan sıfatıyla yargılayabilecek güç ve yetkiye sahiptir!

(Yüce Divan’da savcılık görevini Cumhuriyet Başsavcısı veya vekili yapar. Yüce Divan Kararları kesindir!)

2) Anayasa Mahkemesi; siyasi partilerin kapatılmasını Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açacağı dava üzerine karara bağlar!

3) Anayasa Mahkemesi; siyasi partilerin mali denetimini de yapar!.

Niye mi endişe ediyoruz? Çünkü Türkiye kuşatılıyor ve İsrail’in dünya hakimiyeti sağlanmaya çalışılıyor!

Acaba Cumhurbaşkanı Sezer’in Kanaltürk Resepsiyonu’na Katılması ve Genel Sekreteri Nehrozoğlu’nun İçişleri Bakanı ile gizli ve özel buluşması ne anlam taşıyor?

Yer: Tunus Caddesi

Zaman: Öğle Suları

Aktörler: Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Kemal Nehrozoğlu, 0017 Plakalı Bakan Arabası (İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu)

Görüşme Yeri: Nehrozoğlu gibi Mardinli olan bir işadamının ofisi. (Aynı binada Nehrozoğlu’nun da ortağı olduğu iddia edilen Zeynep Turizm’in -daha sonra Forza Turizm oldu- ofisi bulunuyor.

İçişleri Bakanı Diyarbakırlı, Nehrozoğlu ve ofisinde buluşulan NATO müteahhidi işadamı da Mardinli. İlginç bir üçlü, ilginç bir toplantı!

Şimdi Merak ediyoruz:

  • İçişleri Bakanı ile Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Nehrozoğlu, niye birbirlerinin makamında değil de başka buluşma adresleri arıyor?
  • İçişleri Bakanı ile Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, bir işadamının ofisinde neden ve niçin buluşup konuşuyor?
  • Devletin elinde onca güzel yer dururken neden bu görüşme “bir NATO müteahhidinin ofisi”nde gerçekleşiyor?
  • Bu görüşmeden sonra: YSK’ya müdahale ile kurulan bir iktidarda ve Cumhurbaşkanlığı’nda ne tür gelişmeler bekleniyor?
  • Hükümetin ve bazı tehlikeli süreçlerin muhaliflerine yönelik ne tür operasyonlar planlanıyor?
  • Nehrozoğlu Aksu’ya bir takım mesajlar iletti ise, bu niye bunu kendi makamında yapmıyor?
  • Aksu ve Nehrozoğlu bir sohbet toplantısı yaptı ise, bu niye devletten ve Milletten gizleniyor? Yoksa kirli işler mi çevriliyor?
  • Yapılan iş, devlet onuruna ve Cumhurbaşkanlığı Makamı’nın ağırlığına ve saygınlığına ne kadar yakışıyor?
  • İçişleri Bakanı A. Aksu ve (Cumhurbaşkanlığı Genel sekreteri) Nehrozoğlu’nun aynı anda bir işadamının, bir NATO müteahhidi olan şahsın özel ofisinde görüşmesi gerçekten gayri ciddi ve şüphe içerikli bir olaydır. Acaba ülkeyi hangi el yönetiyor ve Cumhurbaşkanlığı ile iktidar danışıklı dövüş mü yapıyor?
  • En azından devletin gözü kulağı ve beyni olan merkezler Ankara’da günde, ayda ve yılda ne kadar bu türden anormal ve şık olmayan bir araya gelmeleri niye gizli tutuyor ve neler çevriliyor?
  • Devlette ve Hükümet’te makam ve unvan sahibi olanlar, bu kadar gelişigüzel ve özel davranma lüksüne sahip mi bulunuyor?
  • Sistem tamamen çürümüş ve çözülmüş mü? Devletin bütün dalları, tutanların elinde mi kalıyor?
  • Bu görüşmede Nehrozoğlu kimleri temsil ediyordu? İçişleri Bakanı Aksu, BOP Eş Başkanı olduğunu ileri süren RTE adına mı toplantıya katılıyor?
  • Bu toplantıda “Türkiye’nin yeni cumhurbaşkanı kim olacak” konusu mu, Siyonist talimatlarla kararlaştırılıyor?
  • Türkiye’nin yeni cumhurbaşkanının kim olması gerektiğine NATO ve BOP mu, Türk Devleti mi karar veriyor?
  • Nehrozoğlu’nun İçişleri Bakanı ile yaptığı bu görüşmede başka kimler vardı? Bu toplantıda Recep Tayip Bey neden bulunmuyor?
  • Her grup konuşmasında: devlet terbiyesi, ciddiyet, insaf, peygamber prensibi” gibi kavramları istismar edenlere açık bir soru; “Siyasi etik ve Milli hassasiyetle bu tür buluşmaların neresi bağdaşıyor?”
  • Yoksa, Cumhurbaşkanı Sezer’in Kanaltürk’ün resepsiyonuna katılması, bu toplantının sebeplerinden birini oluşturmak üzere mi hazırlanıyor? (Sesar)

Türkiye’ye dikkat çekiliyor!

Economist’in 2007 yılı tahminleri mide bulandırıyor!

The Economist’in tahminlerine göre “2007 yılında terör özellikle Avrupa ülkelerini tehdit edecek” diyor.

Türkiye’de önümüzdeki yıl yapılacak genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir de sürekli olarak yalpalayan döviz kurlarının eklenmesi, yatırımcıların daha dikkatli davranması gerektiği anlamına geliyor. Eğer Başbakan Erdoğan ve AKP, Cumhurbaşkanlığı için İslami kökenli bir aday gösterirse buna laik cepheden sert bir tepki gelmesi bekleniyor. AKP seçimden sonra koalisyon hükümeti kurmak zorunda kalabilir. Sonuç olarak, hükümetin kaderini ekonomik gelişmeler belirleyecek. Ancak 2007’de milli gelirin yüzde 6.1’i olması beklenen cari açık, Türkiye’yi risklere en açık gelişmekte olan ülke konumuna getiriyor.

Emekli Paşalardan Genel Kurmay’a mektup yazılıyor!

Başbakan Tayip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkan emekli generaller, “Çankaya Harekâtı” başlatıyor!

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a mektup yazan emekli generallerin de aralarında bulunduğu 20 eski subay, “Genelkurmay Başkanlığınız döneminde Çankaya’da anti laik bir kişinin oturuyor olmasını ve böyle bir talihsizliğin tarihte yer almasını içinize sindiremeyeceğinizi olan inancımız sonsuzdur” deniliyor. Böylece bir doğru yine yanlış kişilerce ve işbirlikçi hainlere yarayacak biçimde gündeme getiriliyor!.

Emekli bir tümgeneral tarafından imzaya açılan mektubu kaleme alan 20 eski subayın arasında emekli generaller çoğunlukta. Mektupta imzası bulunan eski paşalar isimlerinin açıklanmasını istemezken sadece biri adının açıklanmasına izin verdi. Emekli subay ve eski Manisa Milletvekili olan Tevfik Diker imzaladığı mektupla ilgili olarak “Biz sadece demokratik teamüllerin işlemesini istiyoruz. Askerlerin adının darbeyle birlikte anıldığı bir dönemde bu konudaki sorumluluğumuzu ve hassasiyetimizi Genelkurmay Başkanımıza iletmekten başka bir amacımız yok” dedi. Ankara Merkez Orduevi’nde 7 Aralık günü Orgeneral Büyükanıt’a gönderilen mektupta, açıkça cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine ilişkin sessiz kalınmayarak girişimde bulunulması isteniyor.”

Türkiye’nin 5 yıllık sürede hemen her alanda büyük değişikliklere uğradığı ve bu değişimin süreceği belirtilen mektupta, “Türkiye’de eskiyi temsil eden milli iradeye dayalı olarak uzlaşmasız yapılacak bir cumhurbaşkanlığı seçimi hukuki olabilir ama gerçek temsili demokrasiye ve güncelliğe aykırı olur. Bu sadece gerginlik yaratır. Bundan ülke fayda değil zarar görür” görüşleri dile getiriliyor.

Org. Büyükanıt’a Kıvrıkoğlu hatırlatması:

Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’a yazılan mektupta, “10’uncu Cumhurbaşkanı seçimi öncesi zamanın Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, Anayasa’dan kaynaklanan yetkisini kullanarak TSK’nin görüşünü kamuoyuna ve zamanın Başbakanı Ecevit’e bildirmiştir. 11’inci Cumhurbaşkanı seçiminin yapılacağı bir dönemde zatınızın Genelkurmay Başkanı olmasını yüce milletimiz ve devletimiz için çok büyük bir şans olarak değerlendiriyoruz” deniliyor!

 İsrail, son engel Türkiye’yi görüyor!

İsrail bugün artık sudan bahaneler bile bulmaya gerek görmeden istediği ülkeye meşhur kurt kuzu bahanesi gösterme cesaretini bulabiliyor. Çünkü programladığı zihniyet onun artık “Büyük İsrail Krallığı” nı kurma vaktinin geldiğini söylüyor. Har saat gecikme kendisini programlayan bu sabırsız varlığın hışmını üzerine çekmek olacaktır. Kudüs’te konuşlanmış 3 Rabbi bunu çok iyi biliyorlar…

 ‘Jacques Bordist’, 1974 yılında kaleme aldığı eserinde “Gizli Bir El”, Dünya Hükümeti’nin Hedeflerini şu cümlelerle açıklamaktadır:

 ‘Uluslararası finans sorunları, Karşılıklı muhaceret özgürlüğü, Gümrük engeli olmaksızın malların serbest dolaşımı, Uluslararası ekonomik birlik, Silahlı Kuvvetlerin kaldırılmasıyla eş zamanlı olarak uluslararası bir kolluk gücünün kurulması, Uluslararası bir parlamentonun oluşturulması, Devletlerin egemenliklerinin sınırlanmasıyla birlikte egemenliğin BM veya uluslar üstü herhangi bir başka hükümete devri, belirtilen ilkelere göre bir Dünya Hükümeti’nin kurulması” şeklinde açıklamaktadır…

Emekli Albay Talat Turhan bu konuyla ilgili yaptığı araştırmalarda Yeni Dünya Düzeni ile ilgili olarak yaptığı teşhisler ise taşı gediğine oturtuyor: “Yeni Dünya Düzeni kuruluyor… ‘Zenginler Kulübü’ yeni düzenin kurucusu ve egemenidir. Doruklardan gelen ideolojik esintiye göre ABD’nin liderliğinde ‘küresel bir sistem’ söz konusudur… Öyle görünüyor ki savaş, iç savaş, darbe, ayaklanma, dikta, terör gibi yöntemleri ‘Zenginler Kulübü’ yoksullara bırakmaktadır. Evet ‘Serbest piyasa ekonomisi’ olacak ama, yeryüzündeki stratejik maddelerin denetimini ve fiyatını, yeryüzünü ahtapot gibi saran tekeller saptayacak; petrol kaynakları neredeyse Amerika da oradadır; Suudi Arabistan’dadır, Kuveyt’tedir, Türkiye’nin Güneydoğusundadır; ‘küresel’ serbest piyasa ekonomisinin egemenleri, ülkelerin sınırlarını paspas gibi çiğneyen uluslararası tekellerdir… Yeni Dünya Düzeni’nin hammadde kaynağına sahip ülkelere işsizlik yanında açlık, yokluk, sefalet getireceği olgusu görünür hale gelmiştir. ‘Dünya Jandarmalığına’ soyunan ABD’nin gözü kara şiddet politikalarının amacı tüm dünya “halklarının başkaldırılarının engellenmesidir. ‘Ayaklanma, Bastırma’ yöntem ve örgütleri bu nedenle CIA’nın destek ve kontrolüne alınmıştır…

Tüm dünyadaki politik liderler koro halinde ve papağan gibi ‘Yeni Dünya Düzeni, Küreselleşme – Globalizm, Mondializm – Serbest Piyasa Ekonomisi, Özelleştirme’ vb. gibi sözcükleri yineleyerek aslında kendilerini ele vermektedirler.

Dünya’nın masallar dönemini çoktan aşması lazımdı ancak gün geçtikçe parapsikolojik güçlerle de şekillenen Yahudi Ütopyası’na sürükleniyor.

 “Ve İsrail Parapsikologlarının İstanbul Sorumlularının Topkapı Müzesinin “Kutsal Emanetler Bölümünde!” gece yarısından sonra düzenledikleri “Kara Büyü Ayinleriyle” bu milletin talihini değiştirmeye çalışsalar da onların da onlara izin veren “Vakıflardaki İşbirlikçilerinin” akıbetini hangi filmin karelerine sığdıracaklar merak ediyorum?

İngilizler uyarıyor: “Uyandırmayın Türkleri; lokum gibi bankalar alıyoruz”

Türkiye, lokum gibi bir banka veya stratejik kuruluşunu yargının elinden dahi alarak küresel sermayeye teslim ediyor. AB süreci budur.

İngiltere’nin Financial Times gazetesinde 7 Aralık 2006 tarihinde, Vincent Boland ve Paul Betts, “Türk Lokumu” başlıklı yorumda “Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci yatırımcılar açısından nasıl bir önem arz ediyor?” sorusunu cevaplandırmaya çalıştılar: “Yaygın kanı bu dürtünün, hisse ve tahvil fiyatlarına destek sağlayacağı ve yabancı yatırımcıların AB sürecini, IMF ile yürütülen ilişkiler kadar önemli bulduğu yönünde. Bu bakış açısının güncellenmesi gerekiyor. Geçtiğimiz hafta Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinde gerileme yaşandı. AB üyesi bazı ülkelerle Kıbrıs meselesi dolayısıyla yaşanan tartışma neticesinde Ankara’nın üyelik müzakerelerinin bir kısmının askıya alınması tavsiye edildi ve bu karar gelecek hafta yapılacak olan AB zirvesinde kesinlikle onaylanacak…

ABD-İngiltere merkezli dev şirketler, “Aman AB sürecini kesmeyin, ‘Ankara’nın şerrinden Brüksel’in şefaaatine sığınan’ bir iktidar sayesinde bakın Türkiye’de ne kadar karlı bankalar satın aldık. Bu bankalar üzerinden İstanbul’da çok ciddi alımlar yapıyoruz. Türkiye’nin elindeki bütün serveti alana kadar Türkleri oyalayın” diyor…

Türkiye’nin altın yumurtlayan tavuklarını, değerinin çok altında satın almaları için, böyle demeleri lazım. İşte Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinin defalarca kopma noktasına geldiği halde devam etmesinin sebebi, bu alımlar veya Türkiye açısından bakarsak bu satışlardır!

Yüzde 2 azınlık, dünya genelinde servetin yüzde 85’ine sahip bulunuyor!

Yapılan bir istatistiğe göre, dünya nüfusunun % 2 oranındaki küçük bir azınlık, dünya genelindeki zenginliğin, % 85’ine sahip bulunuyormuş. Zenginlik oranında ABD zenginleri birinci sırada, Japon zenginleri ikinci sırada imiş. Ama hayret, bunların tamamı Yahudi!

İnsan bu durum karşısında inanmakta zorluk çekiyor. Bunun adı düpedüz zulüm ve düpedüz vahşi kapitalizmdir.

Demek ki, % 2 oranındaki bir mutlu azınlık, dünyayı insafsızca sömürüyor. Dünyanın bugünkü yapılanmasına, köle düzeni demek yerden göğe kadar haklı imiş. Paranın adeta putlaştırılması, faizin bir sömürü aracı olarak temel ekonomik politikaların vazgeçilmez unsuru sayılması, bu korkunç dengesizliğin itici faktörlerini teşkil ediyor.

Üstelik dünyanın giderek daha da fakirleşen ve köleleşen büyük çoğunluğunun, içerisinde bulunduğu tahammülü imkansız sıkıntıların hafifletilmesi dengelenmesi için alınan tedbirler son derece yetersiz.

Bu sebepten giderek dünyamız insanca yaşanacak bir gezegen olmaktan çıkıyor. Bu gelir grupları arasındaki uçurum ise terörün sürekli olarak yaygınlaşmasının en önemli sebebidir. Bu haksız yapılanma karşısında insanların isyan etmemesi ve teröre sapmaması psikolojik olarak çok zor.

Oysaki insanlığın bu çıkmaz yoldan kurtuluşunun reçetesini yüce kitabımız göstermiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in 546’ıncı sahifesinde yer alan HAŞR suresinin 7’nci ayeti kerimesinde, mealen: “Ta ki mal sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın” denilmektedir.

Zira adalet mülkün temelidir. Adalet gözetilmezse, “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” atasözündeki karmaşa, kaos ve kavgalar kaçınılmaz olur.

Dünya adaleti arıyor

Dünya Kalkınma Ekonomileri Araştırma Enstitüsü’nün “küresel servet araştırması”, dünya genelindeki adaletsizliği çarpıcı rakamlarla gözler önüne seriyor.

Araştırmaya sonuçlarına göre, insanlığın yüzde ikisi dünya servetinin yarısından fazlasına sahip iken, insanlığın yarısı dünya zenginliğinden sadece yüzde 1 oranında pay alabiliyor.

Dünyada en zengin yüzde 1’lik kesim, küresel servetin yüzde 40 gibi çok büyük bir oranına hükmediyor. En zengin yüzde 10’luk kesim de söz konusu servetin yüzde 85’ini elinde bulunduruyor.

“Küresel servet araştırması”nın verilerine baktığımızda karşımıza şöyle bir dünya çıkıyor:

“Dünyanın toplam zenginliğinin yüzde 90’ı Kuzey Amerika, Avrupa ve yüksek gelirli bazı Asya-Pasifik ülkelerinin elinde toplanmış durumda… Dünya zenginliğinin yüzde 50’sinden fazlasını elinde bulunduran en tepedeki yüzde 2’lik grup, en az 1 milyon dolar sermayeye sahip olan kişilerden oluşuyor. Bu kişilerin sayısının 37 milyon olduğu tahmin ediliyor. Bunların yarısı ABD ve Japonya’da yaşıyor.

Dünyadaki en zengin yüzde 50 içinde kişi başına düşen servet 2200 dolar olurken, bu oran en zengin yüzde 10 için 61 bin dolar, en zengin yüzde 1 için ise 500 bin doları buluyor.

Kişi başına servet ABD’de 144 bin dolar, Japonya’da 181 bin dolar iken, Hindistan’da bu rakam 1100 dolar, Endonezya’da 1400 dolar, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Etiyopya’da ise 200 dolar’a kadar düşüyor…”

Araştırmayı yapan Enstitünün Müdürü Anthony Shorrocks, ülkeler ve bölgeler arasındaki servet dağılımının son derece dengesiz olduğuna dikkat çekerek, çarpıklığı şu ifadelerle daha da anlaşılır kılıyor: “Eğer dünya nüfusunu on kişiden ibaret sayarsak, bunlardan biri ortadaki zenginliğin yüzde 99’unu alırken, geri kalan 9 kişi geriye kalan yüzde 1’i paylaşıyor…”

İşte dünyamızın hali… Bir kişi zenginliğin yüzde 99’unu ele geçirirken, geriye kalanlar ise yüzde 1’lik oranla yetinmeye mahkum ediliyor.

Bu tablo ortada iken, dünya’daki açlığın, yoksulluğun, terörün, güvenlik sorunlarının, fuhuş ve uyuşturucunun nedenlerini başka yerde aramaya gerek var mı?

Kuzey Amerika dünya nüfusunun sadece yüzde 6’sına sahip olduğu halde dünyadaki toplam servetin yüzde 34’ünü alıyorsa, bu geriye kalan yüz milyonlarca insanın aç ve açıkta kalması, yoksulluk çekmesi, insan gibi yaşayacak koşullardan mahrum olması demek değil midir?

Bugün küresel güçlerin dünya üzerinde estirdiği emperyal rüzgarların başlıca sebebi, kaynaklara el koyma, sömürme ve talan etme mücadelesidir. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi, dünya servetinden daha fazla pay kapma yarışının diğer adıdır. Servetlerini kendi elleriyle teslim etmeyenler, talancıların ve sömürücülerin savaş tehdidi ile karşı karşıya kalmaktadır. Bugün Irak’ın işgalini, İran ve Suriye’ye yönelik tehditleri bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Bu arada NATO Acil Müdahale Gücü İslam’a karşı hazırlanıyor!? 

“NATO’nun yıllarca Sovyetler Birliği’nin yayılmacı politikalarını engellemek için oluşturulduğu söylendi. Bir bakıma NATO hür dünyayı komünizme karşı koruma gücü(!) olarak takdim edildi. Böyle olunca komünizmin iflas etmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından kendi kendini feshetmesi beklenirdi. Bu beklentiyi Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Varşova Paktı’nın lağvedilerek varlığına son verilmesi daha da kuvvetlendirmişti. Denebilir ki NATO varlık sebebini kaybetmiş, anlamını yitirmişti. Ama beklenen olmadı. NATO varlığını sürdürmeye devam etti. Bunun için de düşman güçlerin rengi kızıldan yeşile dönüştürüldü.  

Bunun anlamı artık komünizm tehlikesi kalmamış ama İslam tehlike haline gelmiş oluyordu. Diyebiliriz ki emperyalist ABD, NATO’nun varlığını sürdürebilmek için yeni bir düşman icad etmişti.

İşte bu noktada özellikle Türkiye NATO içinde konumunu yeniden gözden geçirmek durumunda olmasına rağmen bu yönde bir hareket görülmedi. Daha ileri gidilerek NATO’nun yeni düşman algılaması olarak İslam’ı kabullenmesini Türkiye’yi yönetenler de benimsemiş oldular.

Aslında NATO demek ABD demek olduğuna göre NATO bünyesinde ABD’nin her an kullanabileceği bir güç oluşturulmuş oldu. Çünkü, geçmişte hür dünyanın komünizme karşı korunmasını ABD üstlenmiş görünüyordu ve bu korumaya karşılık da tüm hür dünya NATO’ya hem sıcak bakıyor hem de elinden geldiğince destek oluyordu.

Bugün geriye dönüp baktığımızda soğuk savaş yıllarında tüm dünyanın kandırıldığını söylemek yanlış olmaz sanıyorum. Sovyetler Birliği, Doğu Bloku ülkelerini ABD emperyalizmine, ABD ise Batı Dünyasını Sovyet emperyalizmine karşı koruduğunu ileri sürüp ülkelerin desteğini alırken aslında değişen bir şey olmuyordu. Soğuk Savaş yıllarında tüm dünya iki emperyalist güçten birinin kanatları altına sığınmaya mecbur bırakılmıştı. Bu iki emperyalist güçten birisi çöküp Varşova Paktı gibi yayılmacı emellerinin silahlı gücünü lağvettikten sonra ABD emperyalizminin silahlı gücü durumundaki NATO’nun da kendisini feshetmesi gerekmez miydi? Bu olmadı ve NATO, ABD’nin hedefleri ve istekleri doğrultusunda faaliyetlerini sürdürüyor.. Afganistan’ın ABD tarafından işgalinin hemen ardından bu işgalinin NATO şemsiyesi altına alınması bunun açık göstergesi değil midir?

Son olarak Letonya’nın Başkenti Riga’da toplanan NATO Zirvesi’nde 20 bin kişilik bir Acil Müdahale Gücü oluşturulmasının kararlaştırılması gösteriyor ki NATO bundan sonra daha aktif olacak, çatışma bölgelerinde görev alacak. Özellikle de bu Acil Müdahale Gücü’nün önümüzdeki aylarda Afganistan’da görev üstlenmesi gündeme gelebilecek. Her ne kadar zirvenin ardından Türkiye cephesinden yapılan açıklamalarda NATO’ya 3 bin askerin daha verilmesi yönündeki kararın Afganistan ile bir ilgisi olmadığı söylenmiş olsa da bir güç oluşturuluyorsa bunun bir gerekçesi de vardır. Daha doğrusu böyle bir Acil Müdahale Gücü’nün oluşturulmasını isteyenler kendi kafalarında bu gücü nerelerde kullanacaklarını da belirlemişlerdir. Durup dururken böyle bir gücün oluşturulması niçin gündeme gelsin.

Demek istediğim o ki, Sovyetlerin dağılmasının ardından normal olarak NATO’nun feshedilmesi gerekirken giderek eskiye göre muharip gücünü artırma yönünde adımlar atıyor olması bu teşkilatın ABD’nin Yeni Dünya Düzeni ve Büyük Ortadoğu Projesi’nde görev alacağını ve bu iş için de Acil Müdahale Gücü adı altında şimdilik 20 bin kişilik -3 bini Türk askeri- bir güç oluşturuluyor. ABD’nin öncelikli hedefleri arasında İslam dünyasının her bakımdan yeniden şekillendirilmesi bulunduğuna göre NATO ACİL Müdahale Gücüne vereceğimiz askerlerimiz de ABD’nin bu hedeflerine hizmet için kullanılmış olmayacak mıdır?”

Washington’da ‘titanların savaşı’ başlamış görünüyor!

Irak raporu, ‘Önce İsrail’ diyen, Yahudi lobisi ve neocon’ların güdümündeki Bush yönetiminin, Ortadoğu’ya yönelik diplomatik ve militarist yaklaşımının topyekûn reddi ve eski şeflerin, ‘Önce Amerikan çıkarları’ uyarısıyla başlayan mücadelesinin işareti.

Geçen hafta açıklanan ve ilk bakışta Irak konusunda ‘bilinmedik bir şey söylemediği’ düşünülebilecek Baker-Hamilton raporunda ‘yeni bir şey yok’ denilebilir. Zira rapor, altı yıldır neocon’ların Ortadoğu’daki politikalarının şakşakçılarının görmezden gelmek isteyebileceği türden bir ana tema içeriyor. Sırf hazırlayıcılarının kimliği bile, raporu ciddiye almak gerektiğine işaret ediyor… İşin Türkçesi, rapor ‘Önce İsrail’ diyen, Yahudi lobisi ve neocon’ların güdümündeki Bush yönetiminin, Ortadoğu’ya yönelik diplomatik ve militarist yaklaşımının topyekûn reddi. Amerikan emperyal gücünün elde avuçta kalanları yitirme kaygısıyla yeniden göreve çağırdığı eski şeflerin, ‘Önce Amerikan çıkarları’ uyarısıyla başlayan mücadelesinin işareti… Amerikalılar, İsrail’in Ortadoğu’nun ‘tek nükleer gücü’ olduğunu gayet iyi bilir. Lakin politikaları ‘sorma-söyleme’dir… Baker, muhtemelen Bush politikalarının artık sınırı aştığını düşünen yönetici sınıflar tarafından, Ortadoğu’daki hasarı sınırlamak üzere göreve çağrıldı. Neocon’lar IÇG raporuyla mevzilerinin eskisi kadar sağlam olmayabileceğine kanaat getirmiştir. Muhtemelen yanıtları gecikmeyecek. ‘Titanların savaşı’ başladı.

Yahudi lobisi Büyük İsrail peşinde koşuyor!

Suriye ve İran’la konuşmaktan kaçan Washington’ın isteksizliği kendini zayıf durumda hissetmesinden kaynaklanıyor. Zira başta Irak ve Lübnan olmak üzere bölgedeki bütün dinamikler ABD ve İsrail aleyhine gelişiyor.

Irak Çalışma Raporu, beklenenin aksine, Amerikan güçlerinin Irak’tan çekilmesi konusunda ivedi ve katı bir takvim öngörmüyor. Rapor, savaşçı birliklerin 2008 başlarında Irak’tan çekilmeye başlaması gerektiğini savunuyor. Bu tavsiye Irak’tan 2007 yılında çekilmek isteyen Demokratları pek memnun etmedi. Öte yandan raporun Amerikan ordusunun temel önceliği Irak ordusunu eğitmeye vermesi gerektiği yönündeki tavsiyesi, hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar tarafından destekleniyor. Başta Irak ve Lübnan olmak üzere bölgedeki bütün dinamikler ABD ve İsrail aleyhine gelişiyor…

Sonuç olarak Bush yönetimi Suriye ve İran konularında ciddi bir açmaz içinde. Irak Çalışma Grubu Raporu geldi geçti. Daha nice Irak raporları yazılacak ve sihirli formüller aranacak. Gerçek şu ki, Washington için Irak’tan çıkış daha şimdiden ikinci bir Vietnam olarak görülmeye başlandı. Kendi düşen ağlamaz.

Bütün bunları, Anayasa Mahkemesi hukuki sorumluluğunun gereğini yapmaktan kaçınırsa, tarihi suçluluğun da altında kalacağını hatırlatmak için yazdık.. Üstelik, ABD, AB ve İsrail’den ve onların içimizdeki işbirlikçi hainlerden korkmaya da gerek yok, çünkü Siyonist canavar can çekişiyor!..

http://www.millicozum.com/content/view/874/26/

Çankaya değil, Yüce Divan Yolu Görünüyor

 

Yıldıray Çiçek

24.03.2007

 

Okuduğu bir şiir yüzünden, ilginç bir şekilde cezaevine giren ve bunu kitleleri etkilemek için mazlum ve mağdur duruşunda kullanan ve kendisine iktidara giden süreç yaratan-yarattırılan Recep Tayyip Erdoğan, şimdi de, bölücü örgütün başı Abdullah Öcalan’a “Sayın” ,şehitlere “Kelle” dediği radyo konuşması ile nasıl bir hukuki süreç yaşayacak herkes merak etmektedir.

O okuduğu şiir cezasını, sahte mazlum ve mağdur duruşunu çevirdi de, bu bölücübaşına gösterdiği saygıyı, şehitlere ettiği saygısızlığı nasıl çevirecek, o da merakın bir başka boyutu olmaktadır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın, o radyo konuşmasındaki çirkin ifadeleri için savcılıklara suç duyurusu yağmaktadır…

Hadi bakalım, bu konuda da mağdur-mazlum rollerini oynasın da, bizde etkilenelim!

Türkiye’nin birliğini, bütünlüğünü ve varlığını korumakla sorumlu en yüksek makam olan Cumhurbaşkanlığına, Türkiye’yi bölmeye çalışanlara saygı duyan birisinin oturma hayali kurmasını, herhalde bu savcılıklara verilen suç duyuruları engelleyecektir.

Herhalde ortaya çıkan bu radyo konuşması ile birlikte, böyle bir hayal kurmaya da utanır hale gelmiştir. Recep Tayyip Erdoğan’ın bırakın bu radyo konuşmasını, dört yılı aşan iktidar sürecinde yaşananları bile incelediğinizde, o makamı aklından bile geçirmemesi lazımdır.

Türkiye’ye her türlü acıyı yaşatmış olan, binlerce kişinin katiline saygı duyan bir kişi, nasıl Türkiye’yi yönetir, akıl alacak gibi değildir.

Cani Apo’ya “Sayın”,şehitlere “Kelle” diyen birisi, konuşmanın ortaya çıktığı gün istifa etmesi gerekirken, Recep Tayyip Erdoğan aksine suçlu başkası gibi esiyor-gürlüyor ve sesini baskın çıkartıp, kendini suçlayanları susturmaya çalışıyor.

Klasik, Recep Tayyip Erdoğan taktiğidir. Ama bu taktik bu sefer sökmeyecektir.

Hele Türk milliyetçilerine bu taktik dünde sökmedi, bugünde sökmeyecektir.

Türk milliyetçilerinin başındaki inançlı ve kararlı Lider Dr.Devlet Bahçeli, Recep Tayyip Erdoğan’ın şimdi maskesi düşerek, ortaya çıkan gerçek yüzünü daha önceleri de defalarca kamuoyunu göstermeye çalışmıştı ve demişti ki: “Recep Tayyip Erdoğan, İmralı’daki cani ile aynı çizgidedir”

İhaneti, demokrasi masalı ile örtmeye çalışanlar, MHP Lideri’ni Recep Tayyip Erdoğan’ı aşırı eleştirmekle suçlamıştı.

BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu gibi hallerine şaşırmayanların en başında, Türk milliyetçileri gelmektedir. MHP Lideri Devlet Bahçeli’de bu duruma “Başbakan’ın kırıklarla dolu siyaset çizgisi ve sicili ışığında, bu ibret ve esef verici itiraf bizim için şaşırtıcı olmamıştır.” Tespitinde bulunmuştur.

Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaset sahnesine çıktığı günden bu yana, Türk milliyetçileri onun hakkında ne tespit yaptıysa, hepsi tek tek doğrulanmış ve tescillenmiştir.

Bu tescillenen durum içinde, ne bir iftira, ne de bir yalan bulabilirsiniz.

Hepsi belgeli, hepsi delillidir.

Artık, Recep Tayyip Erdoğan Çankaya yolunu değil, ‘Yüce Divan’ yolunu öğrense daha iyi olacak…

Türkiye’yi bölmeye çalışan, on binlerce insanı şehit eden Apo canisine “Sayın” diyen birisinin gideceği yer ‘Yüce Divan’dan başka bir yer olamaz.

BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu yola gitmek için, her türlü adımı atmıştır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın, siyasi pusulası zaten kendisini bu yola götürmek için ayarlıdır, uygundur.

Türk milliyetçileri olarak,“Sayın” ve “Kelle” sözlerinin takipçisi olacağız… Bu söz özürle değil, ancak hukuk yolu ile çözülür.

Biz, bu yolu dört gözle bekliyoruz…

http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?yazid=32&id=2305

DEVLET KİLİTLENDİ

Orhan Karataş

23.03.2007

 

Cumhurbaşkanı seçimleri her zaman sancılı geçmiştir. Ancak, hiçbir zaman bu kadar gergin, bu kadar tehlikeli, bu kadar kiriz doğuracak bir hal almamıştır. Çünkü Cumhurbaşkanı adayları hiçbir zaman bu kadar çok “tartışmalı ve “güvenilmez” olmamıştır. Hiçbir adayın siyasi sicili bu kadar bozuk, geçmişi bu kadar tartışmalı, geleceği bu kadar belirsiz değildir. Aday bu kadar soru işaretleri taşıyınca, bu durum doğal olarak ülkenin bütününe yansıyor. Vatandaş tedirgin oluyor, kurumlar endişeye düşüyor, bürokrasi içine kapanıyor ve devlet kilitleniyor. Buna bir de AKP’nin özel hesapları, Cumhurbaşkanı seçimine ve bu seçim sonrasına dönük hedefleri eklenince kilitlenme daha da artıyor ve krize dönüşüyor.

AKP Cumhuriyeti

Yıllardır, AKP’nin bilinçli ve kararlı biçimde devleti ele geçirmeye çalıştığını, Türkiye Cumhuriyetini AKP Cumhuriyetine dönüştürmeye uğraştığını yazıyoruz. Bir hayli mesafe aldılar ve bu durumun vahim neticelerine şahit olduk. AKP’ye biat etmeyen hiç kimseye, hatta sokaktaki vatandaşa bile neredeyse hayat hakkı bile tanınmadı. İtiraz edenler, “gözünüzü toprak doyursun. Cehenneme gidin. Bana mı sordun. Ananı da al git buradan.Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” gibi bırakın devlet adamını, hiçbir ağza yakışmayacak bir üslupla azarlandı. Muhalif olanları ellerindeki devlet gücüyle sindirdi ve susturdular. Cumhurbaşkanlığı, Ordu, Yargı, YÖK gibi ele geçiremedikleri kurumlarla da çatıştı ve kavga ettiler. Arkadan dolanarak sonuç almaya uğraştılar. Korsan düzenlemelerle bay-pas etmeye yeltendiler. Ancak, her defasında duvara çarpmış gibi geri döndüler.

Yargıyı ele geçirme çabası

Bütün hesapları ne pahasına olursa olsun Cumhurbaşkanlığı makamını ele geçirmek ve büyük hesaplaşmayı o zaman yapmak. Bu hesaplaşma, devletle, Cumhuriyetle ve milletle olacaktır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Aklı başında olan herkes bu niyeti, bu gayreti görüyor ve ona göre tavır alıyor. Birileri bozmak, yıkmak ve intikam almak için uğraşırken, doğal olarak birileri de bozdurmamak, yıktırmamak ve rövanşı vermemek için karşı duruş ortaya koyuyor. Bu durum çatışma ve gerginliği de beraberinde getiriyor. Bu çatışmanın her gün yeni bir örneğine şahit oluyoruz. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun Bakan ve Müsteşar katılmadığı için bir türü toplanıp seçim yapamaması bunun en son ve en çarpıcı örneğidir. Yargının ne kadar baskı altına alındığının ispatıdır. İyi niyet, samimiyet olsa bu yapılır mı? Niyet, bağımsız, tarafsız ve liyakat sahibi olanların seçilmesi değil, AKP’ye bağımlı, istenileni yapacak ve sonuç alınacak isimleri seçmek olunca, ortaya bu tablo çıkıyor. Yargı ele geçirilmeden sonuç alamayacaklarını biliyorlar.

Şimdilik idare edin

Aynı durum başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere, bugüne kadar ele geçiremedikleri her yer için geçerlidir. Bugün devletin üst kademesinin neredeyse tamamı vekaletle yönetilmektedir. Çünkü, hak edeni, layık olanı değil, kendi yandaşlarını buralara yerleştirmeye uğraşmışlar ve bu art niyetli atamaların tamamı Cumhurbaşkanından dönmüştür. Cumhurbaşkanı seçiminin yakın olması, “şimdilik idare edelim” anlayışını yerleştirmiştir. Niyet bellidir. Recep Tayyip Erdoğan veya en kötü ihtimalle AKP’li birisi Cumhurbaşkanı olacak ve devleti ele geçirmenin ikinci aşamasının yolu da açılmış olacaktır. Çünkü, Cumhurbaşkanı başta yargı olmak üzere, devletin üst görevlerinin atanmasında kilit konumdadır.

Köşkü ele geçirme çabası

Kimse bunun aksini iddia edemez. “Böyle bir niyetimiz yok” açıklamaları safsatadan ileri gitmez. Bütün gelişmeler, yapılanlar, açıklamalar niyetin bu olduğunu en küçük bir endişeye yer vermeyecek şekilde ortaya koyuyor. Türkiye’nin nereye gittiği, milletin ne yaptığı, etrafımızda nelerin olduğu, hain ve bölücülerin hangi cüretleri gösterdiği AKP’yi ilgilendirmiyor. Onların tek derdi, tek hedefi devleti ele geçirmekte son ve en önemli kale olarak gördükleri Cumhurbaşkanlığını, garantiye almaktır.

Başbakan suç işlemiştir

Devlet yönetimi boşluk kaldırmaz. Doğacak boşluğu başkaları doldurur. Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı bölücü başına sayın, şehitlere kelle diyebilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre bu suçtur. Başbakanın bugüne kadar yaptıklarından ve bu sözlerinden cesaret alan hain ve bölücüler iyice azmış ve raydan çıkmışlardır. Nevruz bahanesiyle ortaya konulanlar, Leyla Zana’nın bölücübaşını övüp, devlet başkanı yerine koyması hep bu boşluğun ve başbakandan buldukları cesaretin sonucudur. Recep Tayyip Erdoğan’ın daha önce yaptıklarını, söylediklerini bir kenara bırakacak olsak bile, sadece bu suçundan dolayı derhal yargı önüne çıkarılmasını gerektirir. Yasalar, teamül, siyasi ahlak, vicdan bunu söylerken, başbakan bu sicille bir de Cumhurbaşkanı olabilmeyi aklından geçirmektedir. Türkiye böyle bir partiyi, böyle bir hükümeti, böyle bir başbakanı ve böyle bir Cumhurbaşkanı adayını taşıyamıyor. Taşıyamaz. Israr ve inat, başka sonuçlar doğuracaktır. Sabırlar çok zorlanıyor. Nitekim, bunun işaretleri gelmeye başlamıştır. Siyasi partilerin neredeyse tamamı bu duruma itiraz etmektedir. Sivil toplum kuruluşlarının, Üniversitelerin, sendikaların neredeyse tamamı bu duruma karşı çıkmıştır. İş dünyasında düzenini ve dümenini kurmuş ve bu hükümetle paslaşıp, servetine servet katan bazı patronların aksini söylemesi birşeyi değiştirmiyor. Cumhurbaşkanlığı köşkünde Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının yemek yemesi bile bir takım yorumlara sebep olmuştur.

Kriz ortamı

Sadece bir Cumhurbaşkanı seçimi yapılmayacaktır. Bu seçim AKP’nin devletle ve milletle hesaplaşma planların en önemli ayağıdır. Bu planı hayata geçirmek için herşey göze alınmıştır. Türkiye’de devlet kilitlenmiştir. Bürokrasi durmuştur. Millet unutulmuştur. Ülke, AKP eliyle ve hızla bir kriz ortamına sürüklenmektedir. Bu krizin sonunun nereye varacağını kestirmek mümkün değildir. Ancak, bu duruma sebep olanlar, milleti unutup, devleti ele geçirerek kendi düzenlerini kuracağını zannedenler, bunun için ülkenin birlik ve beraberliğini bile feda edenler önce millete, sonra da bağımsız yargıya bunun hesabını mutlaka vereceklerdir.

http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?yazid=33&id=2299

***

Bu sicille Cumhurbaşkanı olunmaz

Orhan Karataş

22.03.2007

 

Cumhurbaşkanlığı seçimi için geri sayım devam ediyor. Herkes Recep Tayyip Erdoğan’ın aday olup olmayacağını tartışıyor. Biz görüşümüzü daha önce de yazdık. Erdoğan aday olacaktır. En azından aday olmak için şartları sonuna kadar zorlayacaktır. Çünkü, buna mecburdur. Bu mecburiyet, birkaç temel gerekçeye dayanıyor. Herşeyden önce Cumhurbaşkanlığı bu ülkede gelinebilecek en üst ve en son makamdır. Bir mahalleye muhtar olması bile tartışılabilecek Recep Tayyip Erdoğan, kendi egoları için böyle bir fırsatı asla ve asla kaçırmaz.

İkincisi, köşke çıkmak Erdoğan için bir kurtuluştur. Çünkü, geride çok büyük bir enkaz ve hesabı sorulacak çok şey bırakmıştır. AKP sonrasında kesinlikle kendisini yüce divanda bulacaktır. Üçüncüsü, AKP zihniyeti gerçek emellerine ulaşabilmek için Cumhurbaşkanlığını mutlak ele geçirilmesi gereken bir makam olarak görmektedirler. Rövanşın sembolü olarak değerlendiriyorlar. Genel seçimde, milleti kandırma ve oyalama taktiklerinin ana dayanağı da bu olacaktır. “Biz yapacaktık, Cumhurbaşkanı engel oldu. Şimdi orayı da ele geçirdik. Bize bir imkan daha verin, bakın neler yapacağız” diyeceklerdir. Dördüncüsü de Recep Tayyip Erdoğan’ın sağlık durumu siyaset yapmaya uygun değildir. Epilepsi hastasıdır. Bel fıtığı vardır. Sinirleri yıpranmıştır. Kırıcıdır. Bir dönemi daha kaldıramaz. Oysa Köşke çıkarak 7 yılı garantiye alabilir.

Başörtüsü engel değil

Asıl cevap arayan sorular şunlardır? Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olmalı mıdır? Olmasının önünde ne gibi engeller vardır? Bu engellere rağmen Cumhurbaşkanı olursa ne olur? Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasının önündeki engeli eşinin başörtüsü veya genel seçimlerin çok yaklaşmış olmasını göstermek, sadece işini kolaylaştırır. Böyle bir meclisin Cumhurbaşkanı seçmesi vicdanen, ve siyaseten doğru olmasa da, hukuken doğrudur. Şekil şartları yerine getirilecektir. Eşinin başörtüsü ise küçük bir teferruat olmaktan başka bir sonuç doğurmaz. Bunları engel olarak göstermek, bir sonuç doğurmayacağı gibi, sadece ellerini güçlendirip, milleti kandırma ve oyalama gerekçelerini çoğaltır.

Asıl gerekçeler

Biz, “Türkiye Cumhuriyeti gibi bir ülkenin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmamalıdır” derken bunu daha temel ve geçerli gerekçelere dayandırıyoruz. Herşeyden önce sabıkalıdır. Bu ülkenin birliğine tehlike olarak görülmüş ve cezalandırılmıştır. Bugün de aynı düşüncede olduğunu kendisi saklamadığı gibi, icraatlarıyla da gösteriyor. Hakkında, Belediye Başkanlığı döneminde açılmış ve halen devam etmekte olan davalar var. Zimmet ve yolsuzluk suçlamasıyla dokunulmazlığının kaldırılmasını isteyen tezkereler meclis gündeminde bekliyor. Başbakanlığı dönemindeki icraatları sebebiyle hakkında ne kadar dava açılacağı, henüz bilinmiyor. Ancak, çok davalar açılacağı bugünden kesinleşmiştir. Türkiye’nin 80 yıllık varlıklarını yok pahasına birilerine peşkeş çekmiş, her doğan çocuğun boyuna 7 bin dolarlık borç etiketi asmıştır. İhale yolsuzlukları, Ali Dibo destanları AKP’nin sembolü haline gelmiştir. Sadece Ofer ve Oger bağlantıları bile Yüce Divanda yargılanması için fazlasıyla yeterlidir.

Bölücülük ve ihanet zafiyetleri

Bütün bunlardan çok daha önemlisi, zaten bilinen ancak ortaya çıkan son ses kasetleriyle iyice kesinleşen bölücülük ve ihanet konusundaki zafiyetleridir. Bölücabaşı ile aynı frekansta konuşmuştur. Sıfırlanmış terörü yeniden hortlatmış ve sözleriyle, icraatlarıyla, duruşuyla bölücüleri cesaretlendirmiştir. Devletin Valileri, Emniyet Müdürleri, askeri yetkililer, çıkarılan kanunlarla yetkilerinin kısıtlandığını, terör ve teröristler karşısında ellerinin kollarının bağlandığını söylemiş ve adeta isyan etmişlerdir. Şehit analarına, “askerlik yan gelip yatma yeri değildir” diye bilmiştir. En küçük bir itiraza nasıl bir tepki göstereceği tahmin edilememektedir. “Ananı da al git buradan” gibi argo ve küfürlü konuşmaları, çok kolayca yapabilmektedir. Bölücübaşına “sayın“, şehitlerimize “kelle” diyerek, hem gerçek yüzünü göstermiş, hem de Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre suç işlemiştir. Bunun karşılığında bir özür dilemeyi bile düşünmemiş, yaptığının doğru olduğunu savunan bir tavır ortaya koymuştur.

Cumhur nerede?

Bu kamburlara sahip birisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olabilir mi? Ayrıca Cumhurbaşkanı, cumhurun, yani halkın başkanıdır. Oysa kendisini sadece, arkasındaki millet desteğini çoktan kaybetmiş ve baraj sınırlarında dolaşan partisine, yani artık son günlerini yaşayan AKP milletvekillerine emanet etmiştir. Cumhuru olmayan bir Cumhurbaşkanı. Türkiye böyle bir Cumhurbaşkanını taşıyamaz. AKP’liler bir oldu-bitti oluşturacaklarını, Recep Tayyip Erdoğan durumdan faydalanıp kendini kurtaracağını zannediyorsa yanılıyor. Köşke çıkması sadece gerginlik ve kriz doğuracaktır. Hiçbir şartta orada oturması mümkün olmayacaktır. Çünkü, birkaç ay sonra yapılacak seçimlerden sonra, “vatana ihanet” suçlamasıyla oradan indirilip, yargı önüne çıkarılacaktır.

http://www.ortadogugazetesi.net/makale_goster.asp?id=2289&yazid=33

***

Kürt-İslam Faşizmine Geçit Yok!

Kürt İslam Faşizmine Geçit Yok

Basyazi

Gökçe Fırat

 

 

Yaklaşıyorlar…
Nasıl durduracağız…

Nâzım hapishanede “Memleketim’den İnsan Manzaraları”nı yazarken Hitler Orduları Avrupa’yı ele geçirmiş, Moskova’ya doğru ilerlemektedir.

Hapishane’de mahkumlara harita üzerinde faşist ordunun ilerleyişini gün gün gösterir ama umudunu hiç yitirmez: Moskova’ya geldiğinde Hitler faşizmi durdurulacaktır!

Faşist ordusu Hitler’in ilerlerken, harita üzerinde kentler birer birer düşer…

Yaklaşmaktadır düşman…

Yaklaşıyorlar…

Dört bir koldan…

Kuzey Irak’ta başlayan Faşist Kürt istilası Musul ve Kerkük’ü ele geçirdi.

Ülke içinde neredeyse Kuzey Irak’taki kukla devletçik kadar özgür bir bölge yarattılar.

Mersin’den Antalya’ya, Antalya’dan Ayvalık’a, Trakya’ya tüm kıyı şeridi işgal altında.

Büyük şehirlerde güven içinde yaşamak artık neredeyse imkânsız…

Devletin tüm kurumlarını ele geçirmelerine ise az kaldı…

Çankaya da ele geçtiğinde faşizm tüm gövdesiyle Türk halkının tepesine binmiş olacak…

Şimdi o son kalenin savunulmasıdır tartışılan.

Kürt-İslamcı faşistleri nasıl durduracağız?

Türkiye’deki faşizm tehlikesi aslında uluslararası dengeler içinde ele alınmalıdır.

AKP iktidara getirilirken tek bir tespit yapmıştık: Bu iktidar ABD’nin Irak işgali için kurulmaktadır.

ABD emperyalizmi Ortadoğu’yu sömürgeleştirme saldırısına çıkarken tüm Ortadoğu için bir planlama yaptı. Sünni Arap şeyhliklerinde durum normaldi, burada zaten İslamcı faşistler eliyle Amerikancı bir düzen kurulmuştu.

Ancak Irak’tan başlayarak Suriye ve Türkiye’yi de içine alan bölgede durum ABD açısından iç açıcı değildi. ABD egemenliğinin bu bölgede tesis edilmesi için, bu ülkelerde rejim değişikliği gerekiyordu.

İşte bu rejim değişikliği faşizme geçiş anlamı taşımaktaydı.

Rejim değişikliği basit bir iktidar, hükümet değişikliği olarak ele alınmadı ilk defa.

Daha önceki ABD operasyonlarında, örneğin 12 Eylül darbesinde de bir iktidar değişikliği yaşanıyordu ama bu defaki plan tamamen farklıydı.

ABD artık Türkiye’de Türklerin üniter, laik, ulus devlet rejimini değiştirmek için düğmeye basmıştı. Bu noktada 10 yıllık bir iktidar değil, 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel dinamikleri değiştirilecekti.

AKP, hem Şeriatçı hem Kürtçü bir parti olarak bu misyonla bizzat ABD tarafından örgütlenmiş bir oluşumdur.

Tıpkı PKK gibi.

Toplumda etnik ayrıştırma ve dinsel bölücülük yoluyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal ve üniter yapısı parçalanmakta, laiklik ise yok edilmektedir.

AKP iktidarı altında Türk Cumhuriyeti yıkılmakta onun yerine Kürt-İslam Cumhuriyeti kurulmaktadır.

Bu tüm bölge çapında girişilen büyük harita değişikliğinin sadece bir parçasıdır.

Haritanın kalan parçalarına bir göz atalım..

Irak’a Talabani Türkiye’ye Tayyip

Irak’ta, İran’da, Suriye’de aynı zamanda Kürtler ayaklanmıştır.

Bugün Kuzey Irak merkezli kurulan Kukla Kürt devleti, Büyük Kürdistan’ın merkez üssüdür. Bu bölgeden yayılan bir Kürt istilası tüm bölgede kurulacak büyük bir Kürt devletini adım adım kurmaktadır.

Irak’ın bütününe baktığımızda da farklı bir tablo görmüyoruz. Direnen küçük bir Sünni bölgesinin dışında Şiilerin ABD’yle uzlaşan bölgesi.

Başta ise Kürt bir Cumhurbaşkanı: Talabani.

İşte Irak’ta tesis edilen Kürt-İslamcı rejimin bir benzeri ve büyüğüdür Türkiye’ye biçilen rol.

Tayyip Erdoğan Türkiye’nin Talabani’si olma yolundadır.

Başbakanlık küçük bir roldür ve Gül’e verilecektir. Abdullah Gül’ün rolü Yıldırım Akbulut’unki gibi bile olamayacaktır, en fazla Irak’ın Maliki’si gibi biri olabilir.

Ama bu tablonun Barzani’si eksiktir.

İşte İmralı’daki teröristbaşı bu günler için asılmayıp beslenmiştir.

Kürt-İslam faşizmi iktidarı toptan ele geçirdiğinde, Apo da İmralı’dan çıkarılacak ve Diyarbakır’daki Güneydoğu Kürt Otonom Bölgesi’nin başına geçirilecektir.

Irak’ta Talabani, Barzani, Maliki.

Türkiye’de Tayyip, Apo, Abdullah.

O Kürt-İslamcıyı o koltuğa oturtmamak

Cumhurbaşkanlığı tartışmasının bu nedenle basit bir laiklik tartışmasının ötesinde değerlendirilmesi gerekmektedir.

Türkiye’de sadece laikliğin rafa kaldırılacağı bir düzen değil, Türkiye namına ne varsa hepsinin yok edileceği bir düzen tezgâhlanmaktadır. Ve Cumhurbaşkanlığı bu noktada kritik önemdedir. Çankaya merkezli tartışmaların da bu zemine çekilmesi gerekmektedir.

Bu noktada Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını engellemek gibi dar bir görevle değil Kürt-İslam faşizmini engellemek gibi bir görevle karşı karşıyayız.

Bu görevin ilk adımı elbette Cumhurbaşkanlığı koltuğuna o Kürt-İslamcıyı oturtmamaktır.

Bu, başka bir AKP’linin Cumhurbaşkanı olmasının durumu değiştireceği anlamına elbette gelmemektedir.

Ama olayın psikolojik bir boyutu vardır. Bugün Kürt-İslamcı faşistlerin liderinin o koltuğa oturtulmasının engellenmesi bile önemli bir kazanım olacaktır. En azından her istediklerini yapacakları güçten yoksun olduklarını göstermek gerekmektedir.

Bunu başarabilirsek, Türkiye’nin ulusal güçleri açısından, anti-faşist güçleri açısından bu büyük bir kazanım olacaktır.

Fakat iş bununla bitmemektedir. Hemen ardından seçimlerde de AKP’nin engellenmesi gerekmektedir.

Dolayısıyla Kürt-İslam faşizmine karşı mücadele, Cumhurbaşkanlığı seçimine müdahale etmenin çok çok ötesinde bir dönemsel stratejidir.

Aslolan da bu dönemsel stratejiye uygun politikanın üretilmesi ve buna uygun bir mücadelenin yürütülmesidir.

Milli Mücadeleciler ne yapmalı?

Bu noktada ise iş Milli Mücadelecilere düşmektedir.

Çünkü Türkiye’deki rejim tehlikesini Kürt-İslamcı faşist bir tehdit olarak algılayan ve buna uygun konumlanan tek güç Milli Mücadele’dir.

Bu noktada yürütülecek mücadeleye dair bazı önemli vurgular yapmak gerekmektedir.

Öncelikli aşama olan Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’nın engellenmesi için yapılacak şey son derece sınırlıdır. Burada askeri müdahale dışı tek çözüm CHP’nin Meclis’i boşaltmasıdır.

CHP’nin bu adımı atıp atmaması Türkiye açısından hayati önemdedir. Bu nedenle CHP’ye bu yönde adım atması için baskı yapmak, ikna etmek kaçınılmaz bir görevdir.

Bu çabanın sonucunun olumlu ya da olumsuz olması ihtimali ortadadır. Fakat tüm olanakların kullanılması tek devrimci yöntemdir.

Ancak Milli Mücadele CHP’yi ikna etmek için kurulmamıştır.

CHP üzerine düşen görevi yerine getirdiği müddetçe halk onu destekler, yok bunu yapmazsa halkın CHP’yi seçimde cezalandıracağını görmemiz gerekir.

Daha doğrusu seçime yatırım yapan CHP’lilerin bunu görmesi gerekmektedir: Meclis’i boşaltmayan CHP’ye halkın oy vereceğini beklemesinler boşu boşuna!

Milli Mücadele bu anlamda devrimci bir örgütlenme olarak farklılaşmaktadır.

Milli Mücadele her türlü rant, koltuk, mevki hesaplarından uzakta kurulmuş, bir hizmet örgütüdür.

Bu örgüt aynı zamanda her türlü çıkar ilişkisinin dışında sadece vatan hizmeti için mücadele edecekleri içinde barındırmaktadır.

İşte böylesi bir örgütlenme Türkiye’yi Kürt-İslam faşizminden kurtaracak tek girişim ve oluşumdur. O nedenle de Milli Mücadele saflarının örgütlenmesi en stratejik görevdir.

Çünkü bugün Meclis’i boşaltıp milletvekili maaşından vazgeçmeyi bile göze alamayanların oluşturacağı bir anlayışla, değil Kürt-İslam faşizmini engellemenin, Meclis’te muhalefet olmanın bile imkânı yoktur.

Kaldı ki Kürt-İslam faşizminde muhalefet de olmayacaktır!

İşte Milli Mücadele böylesi bir dönemin Anti-Faşist Halk Cephesi rolüyle kurulmaktadır.

Bu role soyunan bir örgütün dayanacağı tek güç kendi tabanıdır.

Kendi militanlarıdır.

Şimdi, Nâzım’ın haritasında faşist orduların ilerleyişini izlerken, Kürt-İslamcı faşistlerin kent kent, semt semt ülkemizi işgal edişlerini izlerken dayanacağımız tek güç insanlarımızın yüreği ve imanıdır.

Dün dünyanın en güçlü ordusuna karşı Çanakkale’yi sadece süngü ile savunan ve kazanan Mustafa Kemal’in çocukları olduğumuzu hatırlamamız yeterlidir.

Dünyanın her yerinde ezilen halkların emperyalizmle ve faşizmle mücadelesinin odak noktası bu işe kellesini koymuş militanlarıdır.

Nâzım harita başında bu nedenle umutluydu, çünkü Sovyetler’de Tanya gibi binlerce anti faşist militanın varlığından haberdardı.

Onlar “tehlikenin farkında mısınız” edebiyatıyla oyalanmayacak, “oldurmayın” lafları ile avutulamayacak, kendi görevlerini kendileri belirlemiş devrimcilerdi.

Bizim de başka bir ihtiyacımız ve güvencemiz yoktur.

ALIDIRLAR.


1 Response to “AKP KAPATILMALI!!!”


  1. Eylül 8, 2010, 2:06 am

    sonuna kdar hayır hayır


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


İstatistikler

  • 2,194,210 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Haziran 2007
P S Ç P C C P
    Tem »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  

En fazla oylananlar


%d blogcu bunu beğendi: