14
Haz
07

HRANT DİNK CİNAYETİ

FETULLAH GÜLEN’İN KEHANETİ VE HİRANT DİNK CİNAYETİ

Milli Çözüm Dergisi 

MART 2007

Kazım GÜLFİDAN   

 

 

Sonuçları ve araçları değil, sebepleri ve müsebbipleri araştırmak ve tartışmak lazımdır. Bizce, Hrant Dink te, katili de sadece bir araçtır. Hrant’ın katilinin sıfatlarını konuşmak, cinayet aleti tabancanın mekanik vasıflarını konuşmak gibi bir oyalamacadır.

Unutmayalım; Hissiyat, hevesat ve hamasetle, asla hakikata ulaşılamayacaktır. Yani; duygusallıkla, heyecanlarla ve kuru kahramanlıkla, gerçeğe erişmek mümkün olmayacaktır.

 Dink’in ölümü sürecinde hemen önce gerçekleşen ve çok çok önemli olmasına rağmen hiç gündeme bile gelmeyen şu yedi olayı hatırlayalım:

1- Hırant Dink Aydoğan Vatandaş’la yaptığı röportajda: “Osmanlı dönemindeki Ermeni Terhciri olaylarının, ittihatçı Sabataist yöneticilerce hazırlandığını ve bugünde Siyonist Yahudi Lobilerince Türkiye’ye karşı kışkırtıldığını” belgeleriyle yazacağını açıklamıştı.

2- Milli Gazete’nin öncelikle dikkat çektiği, ardından diğer gazetenin gündeme getirdiği: Yeni Petrol Yasasıyla TPAO sıradan bir dernek haline getirildi ve önceki yasada:

“Talebin Milli menfaatlere uygun olması” kaydı ve

“Yabancı devlet, şirket ve şahsiyetlerin petrol arama ve işleme tesisleri kuramayacağı” şartı kaldırıldı. Ayrıca Yerel Yönetimlere pay ayrılarak federasyona hazırlık yapıldı.

3- AKP eliyle Milli devletten, gizli sömürgeciliğe adım atıldı.

    Hrant Dink cinayeti ve cenazesiyle toplum oyalanırken, ikinci tezkereden bin beter, Türkiye’yi resmen ABD’nin güdümüne veren ve İran’a ülkemiz üzerinden saldırmaya hazırlık gören işbirliği anlaşması imzalandı.

4- 301 tekrar tartışmaya açıldı.

5- Soykırım şantajı için ABD’ye bahane sağlandı.

6- İslamiyet zaten laytlaştırılmıştı; bu olay üzerine de milliyetçilik yozlaştırılmaya başlandı.

7- Bakü, Tiflis Kars demiryolu projesi sekteye uğratıldı.

Hrant Dink cinayetinin sonuçları hangi odaklara yarar sağlıyorsa, işte onlar bunu tezgâhlamışlardı.

Bu kirli ve karanlık senaryolar yumağının çözülmesine ve doğru iz sürülmesine yardımcı olacak bazı ipuçlarını hatırlatmakta fayda vardır.

Hrant Dink, belli aralıklarla Zaman Gazetesinde yazardı.

Şimdi Agos Gazetesinde, onun boşluğunu dolduracak olan Ethen Mahcupyan da Zaman Gazetesi yazarı.

Malum, Zaman Gazetesi, Fetullah Gülen’in borazanı.

Fetullah Gülen ise Amerika’nın ve CIA’nın adamı..

Hrant Dink’in cinayet tetikçisi ve onun akıl vericisi Trabzon’dan çıktı. Hatırlanacağı gibi Papaz cinayeti de Trabzon’da yaşanmıştı, katili de oralıydı.

MHP ve BBP’ye yatkın Milliyetçi damarları ve kahramanlık duyguları kabarık bazı gençlerin Trabzon’da beyinlerini yıkayan ve bunları karanlık maceralara hazırlayan ekip ve elemanlara himaye sağladığı söylenen Emniyet Müdürünün de Fetullahcı olduğu iddiaları medyaya ve meclise yansımıştı. Hatta bir Emniyet Müdürü Papazın öldürülmesi sonucu “zaten bu adam eşcinseldi” diyerek yeni cinayetlere fetva çıkarmıştı.

Fetullahcıların CIA ve MOSSAD ilişkileri ve işbirlikleri de, zaten sır değil, defalarca konuşulup yazılmıştı.

Ve yine hatırlayacaksınız, Amerika’da bulunan Fetullah Gülen birkaç ay önce: “Türkiye’de önemli kişilere yönelik cinayetler olabileceği” yolunda bir kehanet ortaya atmıştı.

Bu arada unutmayın, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu da Fetullahcı ve İsrail sempatizanıydı.

Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Fakültesi Dekan Yrd Doç Dr Önder Aytaç Fettullahçı Nurettin Veren: “Önder elimizde büyüdü” açıklamasını yapmıştı… Çıplak ve seksi manken fotoğrafçısı!? Babası, MEB Dış okullar daire Bşk Aysal Aytaç, Fettullahçıydı…

Bu Önder Aytaç… AB ve ABD emriyle ordumuzu hedef alan TESEV raporunun hazırlayıcılarındandı. Trabzon Valisi, Emniyet Md. ve İstanbul İstihbarat Md. bu bağlantılar anlaşılmasın diye kurban edilmiş ve harcanmıştı.

Ve yine her ne hikmetse, İsrail’in de Trabzon merakı iyice artmış ve o bölgeden binlerce insan çalışmak üzere, taşeron Türk firmaları aracılığıyla İsrail’e taşınmıştı…

Yani.!?.

Döven de, dövünen de aynıydı. Hrant Dink’i öldürtenler de; “Hepimiz Hrant Dink’iz, Hepimiz Ermeniyiz” gibi saldırgan ve sapık sloganlarla, 70 milyon Müslüman Türk Milletine hakaret etmeye kalkışan ve halkımızı kışkırtan birkaç bin kişiyi sokaklara sürenler de, yine bu sinsi ve Siyonist odaklardı. Bu sinsi ve tahrikçi slogana sahip çıkan Süleyman Demirel de aynı odakların oyuncağıydı.

Dünyanın dört yanından koşup gelen sözde Ermeni soykırım tasarımcılarıyla, tescilli Türkiye düşmanlarının bu gösteriye katılmaları da CIA ve MOSSAD’ın melun maksadını ortaya koymaktaydı.

Not: Biz şerefli Emniyet Teşkilatımıza, cefakar ve fedakar mensuplarına elbette sahip çıkarak ve saygı duyarak hatta, iyi niyetle ve hizmet gayretiyle fettullahçılara katılan ve onların kirli bağlantılarının farkında olmayan temiz insanlarımızı da ayrı tutarak, sadece Emniyet bünyesindeki bir kanserleşmeye dikkat çekiyoruz.

* Tetikçi Samsun’da yakalandığında Atatürk vecizeli Türk Bayrağı önünde, milli bir kahraman gibi çekilen fotoğrafları dağıtılarak suç Jandarmaya yıkılmaya çalışılmıştı. Ardından, Emniyetteki fettullahçı ekip: Yasin Hayal’in halası kocasının “JİTEM” e muhbirlik ettiği iddasını ortaya atmıştı. Yahudi patronları satın aldığı TGRT ise bunları öncelikli haber yapmaktaydı. Cezaevine girerken Ogün Samast’ın ceket astarında Jandarmanın bulduğu iki telefon kartı, nasıl olmuş ta, onlarca polis kontrolünde ortaya çıkmamıştı? Sonuç: Emniyete sızmış CIA bağlantılı fettullahçı ekibin bu işte parmağı vardı.

Emniyetteki Gladyo bağlantısını hatırlatan diğer bir ayrıntı, tetikçinin İstanbul metrosunda ilk yakalandığında bırakılmasıydı!?

Fetullah’ın ” Türkiye’de önemli cinayetler olabilir” kerameti birkaç ay farkla tuttu. Bütün bunlar tesadüf olamazdı.

Bu arada Bayan Dink’in: “Masum bebekleri katleden karanlıklar!”dan kastı acaba İslam mıydı, Hıristiyanlık mıydı? Yoksa “İslam’ı laytlaştırdık, sıra Türk Milliyetçiliğinde” mantığı mıydı?

Kezban Hatemi Televizyonda: “Her zaman çıkmadan önce gideceği yeri bize söylerdi.

Ama o gün normal ayrılış vaktinden 5 dakika önce bir telefon geldi. Bu tanıdık ve çok yakın bir kimseydi. Bunun üzerine telaşlı ve acele ile aşağı indi ve silah sesleri geldi” diye anlatmıştı.

  • H. Dink’in Ayakkabısı delikti.. Ne tesadüfse, Selimiye’yi ziyaret eden Wolfovitz’in çoraplarının da delik olduğu medyaya yansıtılmıştı.
  • Vasiyet ve veda yazısı gibi bir yazı hazırlamıştı.
  • Ardından Veli Küçük irtibatı, olayı saptırmak ve Milli Derin Devlete yıkmak için: “Bu suikast AKP’nin sağladığı huzur ve kalkınma ortamını hedef almıştır” havası yaratılmıştı. Kalkıp; İstanbul’da bir araştırma yapılsın. 10 milyon kişiden ayakkabısı delik 10 tane bulamazsınız.
  • Hrant Dink’e yönelik o tehditlerin bile suniliği sırıtmaktaydı. İstanbul valisi, Bursa’da Ahmet Demir isminden 486 tane çıktığını açıklamıştı.
  • Papaz katliamı, Danıştay baskını ve Hrant Dink olayı tetikçilerinin, hemen yakalanması da, “bu cinayetlerin perde arkasının karanlık kalmasının istendiğini” ortaya koymaktaydı.

Şimdi: Aklımıza şöyle bir senaryo gelmektedir: Hrant Dink’in çok güvendiği ve dünyada etkili dış merkezler, kendisine: “Sana göstermelik bir suikast düzenleyeceğiz. Kuru sıkı tabancayla ve hafif sıyrıklarla seni mağdur ve kahraman edeceğiz. Orhan Pamuk gibi, önümüzdeki Nobel ödülünü sana vereceğiz. Filan gün dibi delik bir ayakkabı giyin ve bizden telefon gelince aşağıya in…” denilmiş ve aldatılarak bir cinayete kurban edilmiş olabilir.

Şimdi Recep Erdoğan: “Derin devlet vardır ve kökünü kurutacağız” diye hava atıyor.(Kıbrıs ve petrol konusunda da boşuna horozlanıyor. Çünkü AB KKTC’yi gayri meşru görüp, o bölgeyi AB sınırında sayıyor)

a-) Fransız-Alman televizyonlarının filmini çektiği, İran-Irak-Türkiye sınırındaki ve PKK kontrolündeki bir uyuşturucu kaçakçılığından bile haberi olmayan..

b-) Kukla Irak hükümetinin “Artık muhatabınız Barzani yönetimidir!” tehdidine uğrayacak kadar saygınlığı buharlaşan.

c-) Yeni ve gayri milli petrol yasasıyla, Sevr’de bile teklif edilemeyen şartları, yabancı şirketlere rüşvet sunan bir başbakan, kalkıp derin devleti bitireceğinden bahsediyor. Hz. Mevlana’nın şu sözünü hatırlatıyor:

“Düşman evine girmiş, hareminin koynunda saklanıyor. Zavallı adam, silahını almış, bahçe duvarında nöbet tutuyor ve kahramanlık taslıyor!”

Çok Yaman Bir Tesadüf!

Çok enteresan bir tesadüf müdür, Türkiye’de 90’lı yıllarda her önemli siyasi cinayet Aksu’nun içişleri bakanlığına rastlıyor.

Abdülkadir Aksu ilk defa 31 Mart 1989’da İçişleri Bakanı oldu. Bu görevi 24 Haziran 1991 tarihine kadar sürdü. Aksu daha sonra çeşitli hükümetlerde yeniden İçişleri Bakanlığı’na atandı, ara verdi, parti değiştirdi vs. Ama bütün büyük siyasi cinayetler onun İçişleri Bakanlığı dönemine rastladı. Hürriyet Gazetesi Yayın Yönetmeni Çetin Emeç, 7 Mart 1990’da öldürüldü. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’ydu. Sonraki şu cinayetlerin hepsinde de Abdülkadir Aksu İçişleri Bakanı’ydı: Bahriye Üçok 6 Ekim 1990, Muammer Aksoy 31 Ocak 1990, Turan Dursun 6 Eylül 1990, Necip Hablemitoğlu 19 Aralık 2002, Emekli Orgeneral Adnan Ersöz 13.10.1991, Tuğgeneral Temel Cingöz 27 Mayıs 1991, Emekli Korgeneral İsmail Selen 23 Mayıs 1991, Emekli Tümgeneral Memduh Ünlütürk 8 Nisan 1991, Emekli Korgeneral Hulusi Sayın 30 Ocak 1991, Emekli Yarbay Ata Burcu 9 Ocak 1991, MİT Müsteşar Yardımcılığı da yapmış olan Hiram Abas 26 Eylül 1990, SHP Milletvekili Erol Güngör’ün oğlu Mustafa Güngör öldürüldü. Danıştay Baskınında ölen Danıştay Üyesi Mustafa Yücel Özbilgin 17 Mayıs 2006

Ve ve… Hrant Dink, Agos Gazetesi Yayın Yönetmeni, Ermeni vatandaşımız… 19 Ocak 2007 Yani… Allah yardım etsin Bakan Aksu’ya. Kariyerinde söz konusu olan bu çok kötü tesadüfler zinciri onu çalışmaktan ve ülkesine hizmet etmekten alıkoymuyor ve onu hiç yıpratmıyor. Her zaman olduğu gibi dinamik bir içişleri bakanı olarak yine görevinin başında…

Şehrin isminin bir süredir şiddetle birlikte anılır olması sinsi bir planın sonucu mu?

Trabzon’a İsrail-Yunan İlgisi

Her Çarşamba İsrail’den uçak!

Rahip Santoro ve Gazeteci Hrant Dink cinayetleriyle, bir kez daha dikkatlerin yoğunlaştığı Trabzon ilimizle ilgili çok çarpıcı iddialar ortaya atıldı. Son yıllarda Trabzonlu gençlerin; “Burslu üniversite eğitimi” imkânları sunularak, Yunanistan ve İsrail’e götürüldüğü ileri sürülüyor. Her Çarşamba günü İsrail’in başkenti Tel-Aviv’den Trabzon’a yapılan direkt uçuşlar da iddiaları güçlendiriyor. Ermenistan’la Türkiye arasında Sarp Sınır Kapısı’nın açılması ile birlikte, Rum, Ermeni ve İsraillilerin Trabzon’un en uzak köylerine bile “turistik” ziyaretler yapması da manidar bulunuyor.

Hırant Dink: “Bizim başımıza gelenlerde Yahudi parmağı vardı!” demişti:

Hrant Dink cinayeti hakkında her şey yazıldı çizildi. Fakat Hrant Dink’in “Ermeni soykırımı” hakkındaki düşünceleri kargaşa içinde kayboldu gitti. Oysa Hrant Dink’in ağzından asla “Ermeni soykırımı” diye bir kelime çıkmadı.

O sadece bir kurban ne yazık ki! Hrant Dink ile ölmeden önce yapılan son röportajlardan birini Aydoğan Vatandaş yaptı.

Bu röportaj Vatandaş’ın “Asala Operasyonları aslında ne oldu” adlı kitabında yer aldı. Burada Hrant Dink, Ermenilere uygulanan tehcirin arkasında Saray döner sermayesine hâkim olmaya çalışan Sabataistlerin olduğunu söylüyor ve tabii ki Ermeniler ile Yahudiler arasındaki ekonomik çekişmeye dikkat çekiyor! Bu nokta çok önemli. Hatta o zamandan bu yana Türk Derin Devleti içinde yapılanan, ittihat ve terakki geleneği ile birlikte bu günlere kadar gelen yapının ermeni tehciri konusundaki yoğun etkisini, bir Ermeni’nin dile getirmesi ciddi ve cesaretli bir gelişmedir.

Bakın ne diyor Hrant Dink: “Ben Ermeni tehcirine Almanları, Rusları ve Amerika’yı da kesinlikle katarım. Hatta bana sorarsanız baş sorumluları sayarım. Ama tabi bunun içerisinde, o zaman Osmanlı’nın İttihat ve Terakki yönetiminin lider kadrolarının o gün artık kafalarında oluşturdukları ve hakikaten buna ilişkin destek de buldukları politikayı hayata geçirmelerinde özellikle Almanların ve Avusturya Macaristan imparatorluğunun çok büyük rolünün olduğunu biliyorum.” Belgelere bakınca her şeyi ne olarak görüyorsunuz. “Abdülhamit reform sözü veriyor Ermenilerle ilgili. Bunları yapmak için bir takım çabalar içerisine bazen giriyor. Ama bir de bakıyorsunuz Almanlar ya da Avusturya “Bu reformları uygulamana gerek yok diyorlar mesela. Oysa belki o reformlar uygulansa bu kapışma o noktalara varmayacaktı.”

“Biliyorsunuz saray olgusu vardı, ve saraya ekonomik olarak hâkim olma meselesi de o dönem Osmanlı içerisinde yaşayan Ermenilerle Yahudiler arasında önemli bir yarışmaydı. Öyle kimi zaman Yahudiler, sarayın ekonomisine, ekonomik döner sermayesine bir tür sahip olabiliyordu. Böyle Ermenilerle Yahudiler arasında sarayın döner sermayesine hâkim olma, ticarete hâkim olma gibi bir dipten giden yarışın olduğu bir vaka….

Ermeniler şöyle bir şey söylerler onu çok açık yüreklilikle söyleyeyim, “Aslında bizim başımıza gelenlerde Yahudilerin parmağı vardı” diye bir cümleyi kullanırlar.. Aydoğan Vatandaş’ın bu kitabı oldukça doyurucu bir eser olmuş. Hrant Dink röportajı da gündemi itibariyle ona saldıranların aslında kimin ya da kimlerin maşası olduğunu ortaya koyuyor!”

28 Şubat’ın faturasını ödüyoruz

Üzerinde büyük oyunların oynandığı Trabzon’la ilgili bir diğer iddia ise, işsizlik sorunu ve mânevî boşluk içinde başıboş gezen gençlere, Rumca öğretilerek, Yunanistan’da ikamet hakkı tanındığı yönünde. Misyonerlik faaliyetleri de şehirde en çok konuşulan gündem maddelerinden. Diyanet-Sen Trabzon İl Başkanı Ömer Tutuş, Trabzonlu gençlerin adının bu tür olaylara karışmasını tek cümleyle özetledi: “28 Şubat sürecinin dinî eğitime getirdiği kısıtlamaların faturasını ödüyoruz!”

Hrant Dink’in cenaze töreninde cezbeye gelip ‘Hepimiz Ermeniyiz’ diyenlere dikkat kesilip üzerinde yorumlar yaparken, biz Hrant’ın eşi Rakel Dink’in ” bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamaya” dair söylediklerine şaşırıyoruz. Karanlıktan neyi kastediyordu? Hıristiyanlığı mı, Müslümanlığı mı?

Rakel Dink’in sözlerinin pozitif şaşkınlık yaratan tarafı onun Hıristiyanlığın asli suç’una (her doğan kişinin günahkâr doğduğu inancı) karşı fıtrata vurgu yapmış olmasıdır. Öyleyse şimdiden bir bebekten katil yaratan “karanlık” konusunu hilkat ve fıtrat bağlamında vuzuha kavuşturabiliriz.

Bunun Adı Demokrasi Değil AB Faşizmidir

Hrant Dink’in öldürülmesi üzerine basın ve televizyonların yürüttükleri yayın politikaları en kibar ifadesiyle yanlış ve tahrik edici. Tahrikler yıllardır sürdürülüyordu. Öyle bir basın-yayın anlayışı oluşturuldu ki, bunun demokrasi ve özgürlüklerle uzaktan yakından alakası kurulamaz.

Böyle bir basın adeta AB faşizmi uyguluyor. Hrant Dink cinayetini hepimiz kınadığımız halde, memleketini seven insanların AB eleştirileri içinde katili yönlendiren unsurlar arıyorlar? Üstelik bu sorumsuzluğu güya dindar ve muhafazakar görünen gazetelerin temsilcileri de yapıyor. Sabahtan akşama kadar memleket satıldı, Kıbrıs elden gitti denilirse, çocuğun biri de eline silah alır, böyle yaparmış. Sanki memleketin satıldığı ve Kıbrıs’ın elden çıkarılmaya çalışıldığı yalanmış gibi… Kazın ayağının öyle olmadığı açık. Demokrasi ve özgürlükler Türkiye’nin milli güvenliğine karşı bu arsız medya tarafından bir tehdit olarak kullanılıyor. Aynı isimler televizyonlar ve gazetelerde endam kesiyorlar. Hep birlikte Kıbrıs’ta ve Ege’de Rum-Yunan ikilisinin haklı ve mağdur; Türkiye’nin suçlu ve yanlış olduğunu anlatıyorlar. Irak’ta Amerika ve Barzani-Talabani ikilisi haklı, Türkiye haksız.

Konu Ermeni soykırımı iddialarına geliyor. Yine aynı. Soykırımı kabul edip özür dilemekten başka çaremiz yok demeye getiriyorlar. Peki bu adamlar konuştukları bu konuların uzmanı mı? Hayır. Olmaları da gerekmiyor mu? Zaten adamların derdi Kıbrıs, Ermeni meselesi ve/veya Irak ve Kürdistan oluşumu değil, adamların derdi Türkiye. Sabah akşam aynı teraneler. Sonra kalkıp Hrant Dink’in Ermeni olduğu için öldürüldüğünü göstermeye çalışıyorlar. Yakalanan katil, Dink’i Ermeni olduğu için değil, soykırım iddialarını Türklere kabul ettirmeye çalıştığı ve Türklüğe hakaret için öldürdüğünü söylüyor. Yaptığını tasvip eden kimse yok. Ama ‘hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz’ diye bağırmanın ne alemi var? Kaldı ki, hiç birimiz Hrant da değiliz Ermeni de…[3]

Usta Tertipçiler

Katil zanlısı nasıl oldu da tabancasını ve beresini cinayetten sonra bir köşeye atmadı? Bu kadar acemi tetikçi olur mu? Sabah gazetesinde bir üst düzey yetkili bu durumu şu sözlerle açıklıyor:

– Zanlıyı kasten çabuk yakalattılar. Amaç bu iş çözüldü dedirtip esas tertipçileri gözden kaybetmekti…

Ayrıca, “Örgütlü değil, acemi ve bireysel bir cinayet işlendi” görüntüsü vermek istemiş olabilirler…

Bu cinayet Türkiye’de derin etkiler yaratıyor. Bir; ülkemizi dışarıdan kuşatıyor… İki… Ülke içinde cumhuriyetçi, laik, Atatürkçü, ulusalcı çevreleri baskı altına sokuyor… Bölünmeyi ve çatışmayı hızlandırıyor… Birkaç manyağın işi gibi gösterilen Dink cinayetinin arkasında çok usta tertipçilerin olduğu izlenimi güçlülüğünü koruyor.

Sağduyu!

Doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edebilme ve doğru muhakeme edebilme gücü bizim bu ülkemizin toprağının derinliklerinden uç vermiş geliyor. Bir ayıkma dönemine hızla geçiyoruz. AB’de ve ABD’deki Ermeni topluluklarını yönetip yönlendirenlerin ittirmesiyle ortaya konulan “oyunu” görmekteyiz. Bu oyunu gördüğümüzü ve o oyuna gelmeyeceğimizi gösteren kararlılığı bozmak, kafaları karıştırmak için “Hrant Dink’in öldürülmesinin bütün Türklere ve bütün ulusa mal edilmesi” çabalarının devam edeceğini de görmekteyiz.

Toplum, Hrant Dink cinayetiyle-cenazesiyle meşgul edilirken, Ülkemizi sömürge konumuna getiren Türk Petrol Kanunu meclisten geçiriliyordu.

Kamuoyundan adeta gizlenerek meclise taşınıp kabul edilen “Türk Petrol Kanunu”, ülkenin geleceği açısından ölümcül sonuçlar doğurabilecek nitelikte olduğu belirtiliyordu. Medya ise ancak işgalle kabul ettirilebilecek olan bu kanun karşısında susmayı tercih ediyordu.

Bu kanun ancak işgalle kabul ettirilebilirdi!

Türkiye gündemi tamamen Hrant Dink cinayetine kilitlenmiş durumda. Hrant Dink cinayetinden iki gün önce TBMM’den geçirilen Türk Petrol Kanunu ise neredeyse hiçbir medya organında yer almadı. Ancak kabul edilen kanunun içeriği, ülke petrolü üzerinde 50 yıllık bir yabancı şirket tahakkümüne imkân veriyor. Ruhsat tekelleşmesi, ülke ihtiyacına yönelik ham petrolün de ihraç edilebilmesi, yabancı petrol şirketlerinin ürettiği petrolün sadece yüzde birini devlete vergi olarak vermesi gibi birçok uygulamayı da içeren bu yasa ile Türkiye’nin hem doğal kaynaklarından olacağı hem de milyarlarca dolarlık gelir kaybına uğrayacağı belirtiliyor.

***

http://www.millicozum.com/content/view/877/26/

DERİN HESAPLAŞMA VE MİLLİ JANDARMA

Milli Çözüm Dergisi

Mehmet DENİZ   

MART2007

 

 

Jandarma, CIA’nın Jön Adamlarını Ürkütüyor

Dink suikastini araştıran mülkiye müfettişleri, jandarma için özel bir rapor hazırlıyor. İçişleri Bakanı Aksu, Pelitli’deki jandarma faaliyetlerinin araştırılması talimatını veriyor. Trabzon’daki sorunlara mülkiye müfettişlerinin iki yıl önce işaret ettiği ancak emniyet yetkililerinin bu uyarılara önem vermediği belirlendi. Raporda, hızlı silahlanmaya dikkat çekilerek işsizliğin arttığına dikkat çekildi.

Hrant Dink suikastinden sonra gözlerin çevrildiği Trabzon’un patlamaya hazır bomba haline geldiği mülkiye müfettişlerinin geçen yıl hazırladığı “İl Performans Raporu”nda ortaya kondu. Müfettişler yıllık raporlarında silahlanma ve ekonomik zayıflama uyarısında bulundu. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ise müfettişlerden, tetikçi Ogün Samast ile azmettirici Yasin Hayal’in yaşadığı Pelitli beldesinde jandarma faaliyetlerinin tüm yönleriyle araştırılmasını istedi. Emniyet görev alanı ile jandarma görev alanının ayrı olması, polis ve jandarmanın yetki kullanma biçimi ve hiyerarşik yapılanmadaki farklılıklar müfettişlerce sorgulanmaya başlandı.

Suç Jandarmaya Yıkılmak İsteniyor

Halen Trabzon’da çalışmalarını sürdüren mülkiye müfettişleri, Samast ve azmettirici Yasin Hayal’in yaşadığı Pelitli beldesinin jandarma bölgesi olduğunu dikkate alarak ayrı bir çalışma başlattı. Jandarma teşkilatının bu bölgede görev ve sorumluluğunu ne ölçüde yerine getirdiği inceleniyor. Bir jandarma müfettişinin de eşlik ettiği soruşturma kapmasında askeri personelin yerel istihbarat çalışmasında hangi bilgilere ulaştığına, istihbari bilgilerin ne zaman kimlerle paylaşıldığına bakılıyor. Böylece jandarma suçlanmak ve yıpratılmak isteniyor.

Polis Dinlemiş

Ayrıca 2004’de bir hamburger restoranını bombaladığı için hüküm giyen Hayal’in, tahliye olduktan sonraki ilişkileri, irtibatlı olduğu kişilere yönelik uyarı yazısı yazılıp yazılmadığına bakılıyor. Öte yandan bombalama olayından sonra emniyet istihbaratın Hayal ve bağlantılı olduğu kişiler için mahkemeden dinleme kararı çıkardığı bildirildi. Organize suç örgütleri ile ilgili başka bir dinleme kararı kapsamında da Hayal’in telefon trafiği ayrıca kayda alındı. Ancak bu konuşmalarda Dink suikasti ile ilgili ipucu içeren bilgilere rastlanmadı.

Silahlanma Uyarısı

Geçtiğimiz yıl Trabzon’a giderek ilin performansı ile sosyo-ekonomik durumu hakkında rutin rapor yazan mülkiye müfettişleri özellikle silahlanmaya dikkat çekti. Raporda, Trabzon’un son yıllarda ekonomik ivmesini kaybettiği, ildeki dinamizmin zayıfladığı vurgulandı. İşsiz sayısındaki artış, yatırımlardaki gerileme de diğer risk unsurları arasında gösterildi. İstanbul ve Trabzon’daki incelemelere ek olarak Samsun’daki güvenlik birimlerini de mercek altına alan mülkiye müfettişleri, Samast’a kahraman muamelesi yapıldığı izlenimini veren video görüntüleri ile ilgili çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Müfettişler, basına yansıyan görüntülerde polis kadar jandarmanın da kusurlu olduğu sonucuna vardı ve hem polislerin hem de jandarma personelinin açığa alınmasını istedi. Oysa bu olay tamamen, Emniyete sızmış Fetullahcı şebekenin ve MOSSAD müritlerinin bir marifetiydi. Jandarma kasıtlı olarak suça ortak gösterilmiştir. Ancak jandarmaya görevden el çektirme konusunda İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin tam yetkili olmadığı görülünce kamuoyundaki tepkilerin azaltılması amacıyla acilen görev yeri değişikliği önerildi. Müfettişlerin bu yöndeki görüşü Jandarma Genel Komutanlığı’nca da uygun bulundu.

Jandarmadan Kim Rahatsız Oluyor?

AKP’nin ve arkasındaki küresel akreplerin yalakası Yeni Şafak şöyle bir haber yazmıştı:

“Jandarma, Trabzon’un Pelitli Beldesini kendi sorumluluk alanından çıkartıp polise vermeye yanaşmıyor.

1997 yılında Trabzon Güvenlik Kurulu, Çaykara ve Düzköy ilçeleri ile Pelitli ve Söğütlü beldelerinden jandarmadan çekilerek polise verilmesi kararı aldı. Ancak Pelitli’den jandarmanın çekilmesine yönelik karara Jandarma Genel Komutanlığı izin vermedi. Mart 2006’da ise Pelitli’nin polise bırakılmasına yönelik Trabzon Valiliği’nin yazısına Jandarma Genel Komutanlığı cevap bile vermedi.”

Nuh Gönültaş ise Jandarma ile ilgili bazı gerçekleri saptırmaya çalışmıştı.

Acaba, Türkiye’de Ordu’nun içinde Jandarma diye ayrı bir birim kurulmasının altında ne yatıyor? Silahlı Kuvvetlerde Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri dışında Jandarma Genel Komutanlığı’nın varlığı şuna dayanıyor: Bir NATO ülkesi olan Türkiye’nin Silahlı Kuvvetleri NATO gücünün bir parçası, ama jandarma buna dahil değil. Bir anlamda Jandarma, Türkiye’nin yedekteki “milli ordusu” mantığını yansıtıyor.

“Nitekim NATO görevleri dışındaki bir askeri yapı olan Jandarma, ilk dönemde Güneydoğu’daki terör mücadelesinin bütün sorumluluğuna sahipti. Sonradan tehdit büyüyünce devreye Kara Kuvvetleri girdi. Jandarma, tamamen “askeri görevlere” dayalı bir yapı iken son zamanlarda Türkiye’de çok daha değişik bir yapılanma ile karşımıza çıkmaya başladı.

Buna kısaca “jandarmanın polisleşmesi süreci” diyebiliriz. Özellikle 28 Şubat sürecinden sonra jandarma adeta polise alternatif bir yapılanmaya gitti. En modern dinleme cihazları ile donatılmış bir jandarma istihbarat mekanizması kuruldu. Öte yandan Türkiye’de polis birimlerinin henüz yaygın olmadığı merkezlerde güvenliği sağlamakla görevli olan jandarma, yasalar gereği zaman içinde polise devretmesi gereken bu alanları da devretmiyor. O kırsal alanlar şimdi belediye oldu, ilçe oldu, ama jandarma buralardan çıkmadı.

Antalya’da ata binmiş jandarmanın sahillerde yaptığı gezinti, ne kadar iyi niyetli düşünsek düşünelim, kumsalda güneşlenen turist üzerinde hiç de iyi bir imaj bırakmıyor. Bugün İstanbul’un veya Ankara’nın göbeğindeki pek çok yer hâlâ jandarmadan soruluyor. Şimdi, yavaş yavaş 28 Şubat olağanüstü sürecinin etkisini üzerinden atmaya çalışan Türkiye’de, jandarmanın askeri gereklerle bağdaşmayan bu pozisyonunu sürdürmekteki ısrarını en azından ben anlayamıyorum.” Diyen Nuh Gönültaş ayarını ve rahatsızlığını ortaya koyuyor.

Alınan bilgilere göre Başbakan Tayyip Erdoğan, jandarmanın polise devretmesi gereken yerlerden çıkması için talimat veriyor. Ancak öte yandan Ankara’da İçişleri Bakanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı arasında ilginç bazı görüşmelerin sürdüğüne dair de haberler geliyor. Bu haberlere göre, jandarma adeta ikinci bir Emniyet Genel Müdürlüğü birimi kuruyor.

Çünkü bu haberlere göre jandarma, şehir merkezlerinde istihbarat ve operasyon yapabilme yetkisi istiyor. Bu söylentiler yaygınlaşınca Jandarma Genel Komutanlığı bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti. Ancak bu açıklama, adeta bu tür haberlere güç katan cümleler taşıyor: “Jandarma, görev alanını genişletme çabası içinde olmayıp, tam tersine yasal görevleri ve genel kolluk sıfatıyla sorumlu olduğu hizmetleri daha iyi yerine getirmek üzere AB normlarında organize olma ve kapasite arttırma çalışmalarını sürdürmektedir.” Ama bu Milli ve Haysiyetli girişimler AB aşıklarının ve NATO uşaklarının canını sıkıyor. Ve Nuh Gönültaş şöyle sızlanıyor: “Zaten jandarmanın görev alanını genişletme çabası içinde olmasına gerek yok, çünkü şehir merkezleri hariç Türkiye’nin yüzde 92’lik bölümünü kontrol ediyor.

Problemin temelinde jandarmanın polisiye bir rol üstlenme talebinin olup olmaması yatıyor. Bizim gözlemimiz, Jandarma Genel Komutanlığı’nda, özellikle de 2003 Yüksek Askeri Şurası sonrasında yapılan yeni bazı atama ve yapılanmalarla, polisiye çizgiye doğru hızlı bir kaymanın olduğu yolundadır. Şu soruyu açıkça soralım: Jandarma’nın organize suçlarla ve terör örgütleriyle mücadele etmesini gerektirecek bir durum içinde miyiz? Elbette, nasıl ki Güneydoğu’daki terör mücadelesinde jandarma yetersiz kalınca devreye polisin özel timleri ve Kara Kuvvetleri birlikleri girdiyse; polisin de organize suçlarla veya terör örgütleriyle baş edememesi halinde, jandarmanın yardımı gerekebilir.

Ama şu anda Türkiye’nin böyle bir ihtiyaç içinde olduğunu söylemek çok komik olacaktır. Jandarma, Türkiye’nin ihtiyacı olduğu bir durumda “savaşmak” üzere görev almış olan tamamen askeri bir yapı, Türkiye’nin yedek milli ordusudur. Dolayısıyla her an böyle bir savaş görevi alacak şekilde hazır olmak ve buna göre yapılanmak durumundadır.

Yedek milli ordunun giderek polisiye bir görünüm kazanması, askeri ulusal çıkarlarımızla da bağdaşmıyor. Eğer yarın bir gün polis de jandarmalaşmaya heveslenirse, aynı şey polis için de geçerli olur. O halde noktayı koyalım. Jandarmadan polis, polisten jandarma olmaz. Ve, bir köyde iki muhtar, bir ülkede iki polis gücü olmaz.” Diyor.

Ama MİT ve Emniyetteki, CIA ve MOSSAD güdümündeki Fetullahcı ekibin gizli ve tehlikeli kadrolaşmasına karşı, elbette Milli ve haysiyetli bir hesaplaşmanın kaçınılmazlığını göz ardı ediyor.

Jandarmanın her yönden güçlenip etkinleşmesi, masonik ve münafık güruhun böbrek taşlarını oynatıyor!.

Gül’den Washington’a, İran ve sınır ötesi için garanti veriliyor.

Hükümet Avrupa’da yakalanan PKK’lıların teslimiyle Ordu’ya karşı bir adım öne geçmeyi hesaplıyor. Gürün ABD ziyareti bu eksende gerçekleşti. Cheney, Hadley ve Rice ile görüşen Gül, “sınır ötesi harekat gündemimizde değil” ve İran konusunda 1 Mart gibi olmaz” taahhüdü verdi.

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler arifesinde gerçekleşen Amerika ziyareti bir taahhüt ziyaretine dönüştü. İktidarının beşinci yılında kilit konularda Washington’un istediği adımları atmakta zorlanan AKP yönetimi, “bir şans daha” istiyor.

Gül’ün Amerikan yönetimiyle görüşmelerinin başladığı 5 Şubat günü Paris ve Brüksel’de PKK’ya operasyon başladı. PKK’nın Avrupa sorumlusu ve kasası Rıza Altun Paris’te, askeri kanadından Canan Kurtyılmaz Belçika’da tutuklandı. Eski DEP milletvekilleri Zübeyir Aydar ve Remzi Kartal da sorgulandı.

Washİngton’da bulunan Abdullah Gül, Avrupa operasyonunun Amerika’nın girişimiyle yapıldığını söyledi. Sızan bilgiler, AKP yönetiminin seçimler öncesinde Avrupa’da tutuklanan PKK’lıların teslimi ile Ordu karşısında bir adım öne geçmeyi planladığı yönünde.

Sınır Ötesi Gündemde Değil

5 Şubat’ta Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Stcphan Hadley ile görüşen Gül, İran ve sınır ötesi harekat konularında garanti verdi. Diplomatik kaynaklara göre Gül, sınır ötesi harekatı kesinlikle düşünmediklerini ve işbirliğine yanaşmaması durumunda Tahran’a karşı Amerika’yı destekleyeceklerini söyledi. Hükümetin Amerikan yönetimi ile yeni bir gerginlik istemediğini vurguladı. Dışişleri Bakanı, “1 Mart’taki gibi olmaz” mesajı verdi.

Ankara İle Washington arasındaki en dikenli konu Irak. Hükümet bu konuyu lehine kullanmak için manevra yapıyor. Gül, kapalı kapılar arkasında yaptığı görüşmelerde Kerkük’te önce nüfus sayımı yapılması durumunda Türkiye’nin referanduma hayır demeyeceği sözünü Amerikalı yetkililere verdi.

Ankara’nın Kerkük referandumunu erteletmek için önerisi, nüfus sayımı ve normalleşme komisyonunun engellenmesi üzerine kurulu. Kerkük için kurulan normalleşme komisyonunun bir buçuk aylık sürede sonuç alamaması durumunda referandumun erteleneceği hesaplanıyor. Ancak Amerikan tarafı anayasal sürecin işleyeceğini vurguladı.

Kafkaslar Ve Orta Asya Haritası Masada

Gül’ün Cheney İle görüşmesinde masaya harita kondu ve üzerinden ortaklaşa neler yapılacağı konuşuldu. Cheney, Türkiye’nin Kafkaslar, Orta Asya ve Karadeniz’de Amerika ile işbirliğine gitmesi gerektiğini söyledi. Gül; enerji ve güvenlik konularını kapsayan alanda işbirliğine hazır olduklarını belirtti. Görüşme sonrasında yaptığı açıklamada ise “Kafkasya ve Orta Asya konularında yararlı görüşmeler yaptıklarını” vurguladı.

Beyaz Saray’da Cheney ile gerçekleştirdiği görüşmede, enerji konuları özellikle gündeme geldi. Cheney ve Gül, harita üzerinde boru hatları, enerji güvenliği konularını ele aldılar. Amerikan tarafı, Rusya ile Türkiye arasındaki enerji işbirliğinin sınırlanmasını istiyor.

Hadley’le yapılan görüşmede ise Kosova ele alındı.

“Filistin’den Uzaklaşıp İsrail’le Yakınlaşıyoruz”

Gül, 6 Şubat’ta meslektaşı Condoleezza Rice ile bütün bu konulara ek olarak Ortadoğu sorununda işbirliğini görüştü.

Gül’ün en tartışmalı görüşmeleri ise Yahudi lobisiyle gerçekleşti. Yahudi lobisinden William Daroff, kapalı kapılar arkasında Gül’ün ne söylediğini basına açıkladı: “Bize ‘HAMAS’la ilişkileri sınırlandırdık, İsrail’le ilişkilerimizi geliştiriyoruz’ dedi”. Daha sonra Dışişleri Sözcüsü’ne yaptırılan açıklama da bu sözlerin söylendiğini doğrulamış oldu. Sözcü Levent Bilman, “geçmişe yönelik anlattıkları böyle yorumlanmış olabilir” dedi.

Hrant Dink nasıl vuruldu

Cinayetin üzerinden tam on dört gün (Bu yazı 2 Şubat Cuma günü yazıldı) geçti. Ama en “kritik” soru, halen cevapsız.  Neredeyse Hrant Dink mezarından kalkıp,  o “kritik” soruyu polise, yakın arkadaşlarına, basın organlarına kendisi soracak: “Yahu, beni gazete binasından dışarı çıkartıp, tetikçilerin ayağına gönderen kişiyi niçin araştırmıyorsunuz?”

Elbette Hrant Dink, bunu yapacak durumda değil. O halde, “üzeri örtülen” soruları biz soralım: Hrant Dink, tam da tetikçilerin kendisini beklediği sırada niçin “dışarı” çıktı?

Bunun cevabını, geçen hafta yazmıştık: Cinayetten on dakika önce, Hrant Dink’e bir “dost” telefon edip, acilen 2.500 (iki bin beş yüz) dolar bulmasını istedi.

Telefon Eden ya da Parayı İsteyen Kim…

Bu kişi “kim” olursa olsun. O telefon olmasaydı Dink dışarı çıkmayacak ve belki de katiller onu öldüremeyecekti. Bu İhtimal, Dink’in yakınlarının ve ailesinin “kafasını kurcalamıyor” mu? Özellikle Dink’İn “yakın arkadaşları” telefon eden kişiyi merak etmiyorlar mı? Mutlaka merak ediyorlardır. O telefonu “eden” kişinin iyi niyetli olduğunu biliyorlarsa, kendileri açısından bu sorunun cevabı önemli olmayabilir. Ne var ki, cinayete ilişkin bütün ayrıntıların ortaya çıkmasını “herkes” istemiyor mu? Onlar bu sorunun cevabını “saklamak” hakkına sahip değil, iki haftadır Türkiye, bu olay nedeniyle çalkalanıyor… Tayip Erdoğan, bu olay nedeniyle “derin devlet” korosuna katıldığına göre, bu önemli konuyu “merak etmek zorunda” değil mi?

Diyelim ki, Dink’ten 2500 dolar isteyen kişi, “tesadüfen” o saatte telefon etmiştir. O zaman ortaya çıkıp, bunu açıklaması gerekmez mi?

İkinci Tetikçi Meselesi…

Ortaya çıkan bilgilere bakılırsa, cinayet için üç ayrı senaryo üzerinde çalışılmıştı. Bunların ikisini, geçen hafta aktarmıştık. Üçüncü senaryoya göre, Dink’e, yine gazete binasında saldırı yapılacaktı. Çünkü, banka ile gazete binası çok yakın. Dink, bu mesafeyi beş-altı saniye içerisinde geçip, binaya girebilir, katiller o sürede “işlerini” yapamayabilirlerdi. Belki de Dink, bu mesafenin çok kısa olduğunu düşündüğü için tuzağa düştü.

Olaya tanık olduğunu söyleyenler, katillerin birden fazla olduğunu söylüyor.

Bu söylenti, “üçüncü” cinayet senaryosuna uyuyor. Çünkü. Dink’e telefon edip, onu tuzağa düşüren kişi, muhtemelen; istediği parayı almak üzere, birisini gazeteye, Dink’in yanına gönderecekti. Dink, kendisinden para isteyen kişinin adını vermediği için, katil yakalansa da, o “dost”un adı, şimdiki gibi gizli kalacaktı. Ogün Samast, daha önce kapıdan çevrildiği için, gönderilecek kişi de “bir başka tetikçi” olacaktı. Ama buna gerek kalmadı.

Kim, Kime Ne Kadar Güveniyor

Dink’i tuzağa düşüren telefonu eden kişi, kimliğinin ortaya çıkmayacağına nasıl güvendi? Bu konuda, telefonu eden kişinin, “tetikçiler” bakımından içi rahattı. Çünkü, tetikçiler, o kişiyi tanımıyordu. İsteseler de o kişinin adını veremezlerdi. O kişi ile doğrudan görüşmemişlerdi. Kimliğin açığa çıkması konusundaki tek “risk”, Dink’in o kişiden, gazetedekilere söz etmesiydi. Ama; işte Dink, o telefon görüşmesinden sonra, “apar-topar” dışarı çıkarken, hiçbir şey söylememişti. Demek ki, o kişi, bu riski de “sıfırlayacağını” biliyordu. Dink’in gazetedeki arkadaşları, “görünüşe göre” bu mesele üzerinde hiç durmuyorlar ama aralarında bunu tartıştıklarını tahmin etmek zor değil. Onlar, bu cinayeti gerçekten, 301. maddeye “bağlıyorlarsa” cinayetin aydınlatılmasını istediklerine kim inanır?

“Fetullahın İstihbaratı Çok Kuvvetlidir”

10 yıldır ABD’de oturduğu halde, Fetullah’ın eli-kolu o kadar uzun ki… Her yere yetişiyor. Üstelik, Nazlı Ilıcak’ın açıkladığı gibi, “Fethullah’ın istihbaratı çok kuvvetli” imiş. Bakın Fetullah neler söylüyor:

“Bundan 8-9 ay evvel bana, bu türlü şeyleri bilen, çok üst seviyelerde vazife görmüş bir insanın ‘Önümüzdeki aylarda Türkiye’de yeniden kan gövdeyi götürecek, seri cinayetler işlenecek’ dediği nakledildi. Evet, o uzman ‘Kan gövdeyi götürecek’ diyor.”

Acaba o uzman kimdi?

“Bu tür şeyleri bilen” kişi, acaba Emniyet teşkilatından mıydı?

Yoksa, polisin istihbarat görevlilerinin yazdığı yazılar, Fethullah Gülen’in eline geçiyor da bu neden ile mi önlem alınamıyor?

Bunun cevabını, “Fetullah sicilli”, üst seviyelerde “vazife” gören birine mi sormalı… Artık o kadarını da, Hrant Dink’in “yakın” dostları düşünsün.

KOM Eski Şube Müdürü Dr, Adil Serdar Saçan:

Cinayetlerin arkasında “F Tipi Örgüt” var

Amerika’da ikamet eden hoca, “ulusalcılığı aşacağız” demiş ve Türkiye’de kanlı olaylar olacağını açıklamıştı. Bu açıklamaları takip eden süreçte, Şemdinli olayları ve iddianamesi, Danıştay cinayeti, Atabeyler operasyonu ile Türk Silahlı Kuvvetleri hedef alındı.

Hrant Dink cinayeti öncesinde ve sonrasında gelişen olaylar üzerine, Kaçakçılık ve Organize Suçlar İstanbul Şubesi’nin “daha önceki” müdürü Dr. Adil Serdar Saçan, “cinayetlerin arkasında F tipi Örgüt var” diyor.

Dr. Adil Serdar Saçan, Ulusal Kanal’ın bir saati aşan canlı yayınında, olayları şöyle yorumladı:

Önce, Hablemitoğlu cinayeti. Sonra; Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörüne karşı açılan kampanya, Şemdinli olayları iddianamesi, Rahip cinayeti, Cumhuriyet Gazetesine saldırılar, Danıştay saldırısı, Atabeyler operasyonu ve Dink cinayeti…

Bu süreçte genel durumu görelim:

Üç önemli konu var.

TSK’yı Yıpratmak, İşbirlikçi Güçler Yaratmak

Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmak, ülke içerisinde etnik milliyetçiliği ve bölücülüğü desteklemek ve İslamı yeniden “şekillendirmek”…

Sevr Antlaşması sonrasında, yüzlerce Osmanlı paşasından sadece 9-10 tanesi Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Mustafa Kemal Atatürk, bu paşalardan ve onlara bağlı kuvvetlerden bir ordu yaratarak emperyalist işgalcileri yendi. Bu nedenle, günümüzün emperyalistleri olan “küreselciler”, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmak ve savaş yeteneğini zayıflatmak zorundadır.

İkincisi; İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan filan… Bu millet bunları her zaman yenmeye muktedirdir, ama biliyorsunuz Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nda, emperyalistlerden daha çok, içteki gericilikle, iç isyanlarla uğraşmak zorunda kalmıştı. Küreselciler, “içeride” işbirlikçi güçler yaratmadan hedeflerine ulaşamayacaklarını biliyorlar.

Üçüncü konu İslam dininin, kapitalizme, emperyalizme uygun biçimde değiştirilmesidir. Musa Peygamber’in “On Emir”inde ne varsa, tersini uyguluyorlar. Hıristiyanlığı, İncil’i de istedikleri biçime soktular. Şimdi, İslam dinini değiştirmeleri gerekiyor. “Zekat”, yani “karşılıksız yardım” kapitalist-sermayeci zihniyete uygun değil. Müslümanların “emperyalizmden korkmaları”nı sağlamaları da gerekir. Dinler arası diyalog, buradan kaynaklanıyor.

Yaşadığımız süreçte, hedef bunlardır.

Amerika’da İkamet Eden Hoca, İşareti Vermişti

Amerika’da ikamet eden hoca, “ulusalcılığı aşacağız” demiş ve Türkiye’de kanlı olaylar olacağını açıklamıştı. Bu açıklamaları takip eden süreçte, Şemdinli olayları ve iddianamesi, Danıştay cinayeti, Atabeyler operasyonu ile Türk Silahlı Kuvvetleri hedef alındı. Rahip cinayeti, Trabzon’da milli futbolcuların tehdit edilmesi, işyerleri ve otoların kurşunlanması, Cumhuriyet Gazetesi’ne saldırılar, ve Dink cinayeti… Bu olayların hepsinde de Ramazan Akyürek, önce Trabzon Emniyet Müdürü olarak, sonra Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı olarak sorumlu görevlerde. Yaşadığımız olayların hepsinin arkasında, bu “F tipi” örgüt var.

Akyürek, Danıştay Sonrası Görevden Alınmalıydı

Danıştay Cinayeti sonrasında Aydınlık Dergisi’nde yayınlanan söyleşide, bu örgütü açıklamıştım. Siz de o zaman Danıştay saldırısının sorumlusunun İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek olduğunu yazmıştınız. Ramazan Akyürek’in “Fethullah sicili olduğu” ortaya çıkmıştı. O zaman derhal görevden alınması gerekirdi. Alınmadı. Hrant Dink cinayeti ile ortaya çıkan gerçekleri herkes gördü. Görevden alınması gerekenlere dokunulmazken, Hrant Dink cinayeti ile, “F tipi örgüt” arasındaki bağlantıyı açığa çıkartabilecek olan emniyet müdürü Reşat Altay, hemen görevden alındı. Çünkü Reşat Altay, “F tipi” örgüte karşıydı.

Hrant Dink cinayeti sonrasındaki olaylar da öğreticidir. Cinayetten sadece bir saat sonra, “Hepimiz Ermeniyiz” bez pankartları açılıyor. Kendisine vaktiyle, “solcuyum, komünistim” diyenler, ABD Büyükelçisinin, Türkiye’yi soykırımcı ilan eden Ermeni diasporasının arkasından “Hepimiz Ermeniyiz” diye yürüyor. Bizleri de, “Siz Hrant Dink’i anlayamıyorsunuz” diye eleştiriyorlar. Oysa, cinayetten hemen sonra, Hrant Dink’in kızı, gazetenin balkonundan, “şimdi kanınız temizlendi mi?” diye konuşuyor. Demek ki, kızı da, babasının, “Zehirli Türk kanından” bahsettiğini düşünüyor. O da mı babasını anlamamış?

http://www.millicozum.com/content/view/872/26/

Hrant Dink suikastını Emniyet içine yuvalanmış Fethullahçı çetenin tertiplediği ortaya çıkmıştır.

04 ŞUBAT 2007

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek:

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek bugün (4 Şubat 2007) İşçi Partisi Beşiktaş İlçe Merkezi’de bir basın toplantısı yaptı. Perinçek’in açıklaması şöyle:

İşçi Partisi’nin, Hrant Dink suikastını aydınlatmak üzere kurduğu Komisyon yeni bulgulara ulaşmıştır. Kamuoyunun bilgisine sunuyoruz:

Hrant Dink suikastını Emniyet içine yuvalanmış Fethullahçı çetenin tertiplediğini gösteren kanıtlar bir bir ortaya çıkmaktadır. Bu kanıtlar şöyle sıralanabilir:

1. Hrant Dink cinayetini işleyen ekibin haber elemanları olmayıp Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek tarafından örgütlenmiş bir operasyon ekibi olduğu artık apaçık gözler önündedir. Bu ekibin başında bulunan Erhan Tuncel’in daha evvel açıkladığımız gibi McDonalds bombalamasından önce eleman olarak görevlendirildiği yönündeki kanıtlar belirginleşmektedir. Erhan Tuncel’in eleman yapıldığı tarihe ilişkin soruşturmalara engel olunmuştur. (Milliyet, 3 Şubat 2007) Bu durumda McDonalds bombalamasının da Erhan Tuncel’e o zaman Trabzon’da Emniyet Müdürü olan ve kendisini eleman olarak alan Fethullah sicilli Ramazan Akyürek tarafından yaptırıldığı görüşü iyice kuvvetlenmiştir.

2. Ramazan Akyürek’in “haber elemanı” perdesi altında örgütlediği Erhan Tuncel’in Hrant Dink suikastini “organize ettiği” diğer operasyon elemanlarının ifadeleriyle saptanmaktadır. Böylece Erhan Tuncel ile Fethullah sicilli Ramazan Akyürek arasındaki bağlantı kanıtları tartışılmaz bir değer kazanmıştır.

3. Hrant Dink cinayetinde ikinci bir tetikçinin bulunduğunu, Aydınlık dergisi 28 Ocak 2007 tarihli sayısında açıklamıştı. Biz de yaptığımız basın toplantılarında bu gerçeği kanıtlarıyla ortaya koymuştuk. Artık bu yöndeki kanıtlarda belirginleşmiş bulunmaktadır. İkinci tetikçinin varlığı Akbank’a ait kamera görüntüleriyle ve iki ayrı tanığın ifadeleriyle tespit edilmiştir. İkinci tetikçinin varlığının gizlenmesi, gizleyen bazı Fethullahçı polis şeflerinin de tertibin içinde olduğuna işaret etmektedir. Çünkü gizleme olayı bir ihmalin sonucu değil, fakat kasıtlıdır. Polis memurlarının suikastı karartma konusunda yukardan talimat aldıkları anlaşılmaktadır

4. Fethullahçı polis şefleri, telefon ederek Hrant Dink’i suikast tuzağının içine çeken bir üst kademedeki suçluyu da araştırmaktan kaçınmakta, daha doğrusu onu da gizlemekte ve korumaktadırlar.

5. Fethullahçı polis şefleri, iki tanık ifadesine göre Hrant Dink ile bankadan çıktıktan sonra hemen suikast öncesinde konuşan orta yaşlı esmer kişiyi de araştırmamakta ve gizlemektedirler. Hrant Dink’i telefonla Agos gazetesinden dışarı çağıran suçlu belki de bu kimsedir. Veya bu kişi de suikast tertibinin içinde bulunmaktadır.

6. Suçu tertiplediğine dair bulguların ortaya çıkması üzerine köşeye sıkışan Fethullahçı çete, bu kez de Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı bir tertip örgütleyerek, Samsun Emniyeti’nde çektiği fotoğrafın Jandarma’da çekildiği yalanını basına sızdırmıştır. Bu tertip ve yalan da, Hrant Dink suikastı ve sonrasındaki uygulamaların altındaki imzayı açığa çıkartmıştır.

7. Erhan Tuncel, anlatımında Hrant Dink suikastını bağlı bulunduğu istihbarat görevlilerine çok önceden bildirdiğini söylemektedir. Bu bilginin 17 kez verildiği gazetelere yansımıştır. Ramazan Akyürek, Hrant Dink suikastının hazırlandığını hem Trabzon Emniyet Müdürü olarak, hem de Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı olarak bilmektedir. Danıştay suikastının de Emniyet istihbaratınca önceden bilindiği hatırlanacak olursa, suikastlar Fethullahçı ekibin bilgisiyle ve izniyle yapılmaktadır. Emniyet yöneticisi, sıradan bir ihbarcı değildir; suçu önlemekle görevlidir. Bilgiye sahip olup da suça yol veren emniyet yöneticileri, suça azmettirmiş veya suçu tertiplemişlerdir. Bu olgular, bir ihmalin belirtisi değil, fakat suça iştirakin ciddi kanıtıdır. O nedenle Emniyet Müfettişlerinin “görev ihmali” saptaması, aslında suça iştiraki örtbas etmek anlamını taşımaktadır.

8. Hrant Dink suikastını tertipleyen, Emniyet’in içine yuvalanmış Fethullahçı çete Tayyip Erdoğan tarafından o mevkilere getirilmiştir ve Tayyip Erdoğan tarafından yönetilmektedir. Çete ile Tayyip Erdoğan arasındaki bağı Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer kurmaktadır.

9. Tayyip Erdoğan Büyük Ortadoğu Projesi görevlisi olarak ABD’ye resmen bağlıdır Fethullahçı çete de CIA ve MOSSAD’ın denetimi altındadır. Bu gerçekler Hrant Dink suikastının uluslararası boyutlarını da ortaya sermektedir.

10. Böylece Hrant Dink suikastından sorumlu olan Büyük Ortadoğu Projesi görevlilerinin şeması ortaya çıkmış bulunmaktadır. Şemayı ekli olarak basınımıza sunuyoruz.

http://www.doguperincek.gen.tr/

.

”Dink cinayetinin arkasında Gülen var”

 

İşçi Partisi lideri Perinçek’e göre Dink cinayetinde Fethullah Gülen’in de parmağı var..

 

Perinçek'e göre Dink cinayetinin kilit ismi Akyürek

31 Ocak 2007 18:14
 Türkiye Hrant Dink cinayetinin arkasında olan isimleri merak ederken, İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek’ten bomba gibi bir iddia geldi.

1. Operasyon ekibi: 

Hrant Dink cinayetinin kilit ismi olduğu iddiasıyla Trabzon’da gözaltına alınarak İstanbul’a getirilen Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencisi Erhan Tuncel’in Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek’in elemanı olduğu ortaya çıktı. Emniyet Genel Müdürlüğü de bu gerçeği doğruladı. Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in Trabzon’da Emniyet Müdürü iken kurduğu ekip, “haber elemanları” perdesi altında, bir operasyon ekibi, başka deyişle tetikçi timidir.

2. Etnik ve dinsel çatışma tertipleri: 

Ramazan Akyürek’in “Haber elemanları” timinin Trabzon’da gerçekleştirdiği işler, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye’de etnik ve dinsel çatışma zemini hazırlamaya yönelik bir dizi tertiptir. ABD merkezli psikolojik savaş, Trabzon’u hedef aldı. Savaştır bu! Trabzon, vatanseverliğin kalesidir ve İran dahil bütün bölgenin önemli bir limanıdır. Bu nedenle ABD’nin hedefleri arasındadır.

3. Trabzon değil, Ramazan Akyürek:  

Erhan Tuncel’in ifadeleri, “Trabzon” diye şifrelenen olayların arkasında Eski Emniyet Müdürü ve şimdiki Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek’in bulunduğunu kanıtlayacak değerde önbilgiler içermektedir. Erhan Tuncel, ifadesinde Trabzon’da McDonald’s önüne patlayan bombayı bizzat kendisinin yaptığını ve eylemde gözcü olduğunu ve bombalama olayından sonra, o zaman Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek’in önerisiyle “haber elemanı” olduğunu belirtmektedir. Erhan Tuncel’in Ramazan Akyürek tarafından bombalama olayından önce denetim altına alındığı ve suçu işlemeye yönelttiği apaçık ortadır. Tuncel’in Ramazan Akyürek’le anlaşması yakalandıktan sonra değil, eylemden öncedir. Bombalama, örgütlenmiş elemanlara yaptırılmıştır. Aynı bombalamada suç işleyen Yasin Hayal de, on ay hapisle kurtarılmış ve üç ay hastanede tatil yaptırılmıştır.

4. Ramazan Akyyürek’in operasyon elemanları Hrant Dink suikastinde: 

Hrant Dink suikastinde rol alanlar, apaçık ortadadır ki, Ramazan Akyürek’in denetimi altındadır. Hrant Dink’in katil zanlısı Ogün Samast’ın azmettiricisi olduğu iddia edilen Yasin Hayal, ifadesinde, 2004 yılı içinde Trabzon’da Erhan Tuncel ile tanıştığını, Tuncel’in üç öğrenci arkadaşıyla bir bekâr evinde kaldığını, sürekli bu eve gidip geldiğini ve evde Seyfi isimli arkadaşının bilgisayarında film seyrettiklerini, düşünsel olarak ondan etkilendiğini söyledi. Ekip, en başından denetim altındadır ve yönlendirilmektedir. Suç, daha önceki örneklerde olduğu gibi, bu operasyon elemanlarına işletilecek ve suçun merkezindeki örgüt perdelenecektir.

5. Senaryonun bozulması:  

Fethullahçı ekibin uyguladığı senaryo, Ogün Samast’ın Samsun’da Jandarmanın eline geçmesiyle bozulmuştur. Ogün Samast’ın askeriyeye verdiği ifade, operasyon ekibinde ikinci bir tetikçinin bulunduğunu ve Ramazan Akyürek’in konumunu açığa çıkarmıştır.

6. İhmalin değil suça iştirakin kanıtı:  

Erhan Tuncel, anlatımında Hrant Dink suikastını bağlı bulunduğu istihbarat görevlilerine çok önceden bildirdiğini söylemektedir. Bu bilginin 17 kez verildiği gazetelere yansımıştır. Ramazan Akyürek, Hrant Dink suikastinin hazırlandığını hem Trabzon Emniyet Müdürü olarak, hem de Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı olarak bilmektedir. Danıştay suikastinin de Emniyet istihbaratınca önceden bilindiği hatırlanacak olursa, suikastler Fethullahçı ekibin bilgisiyle yapılmaktadır. Emniyet yöneticisi, sıradan bir ihbarcı değildir; suçu önlemekle görevlidir. Bu olayda suçu önlemenin de ötesinde suç işlenmesine izin verildiği görülmektedir. Bilgiye sahip olup da suça yol veren emniyet yöneticileri, suça iştirak etmişlerdir. Bu olgular, bir ihmalin belirtisi değil, fakat suça iştirakin ciddi kanıtıdır. O nedenle Emniyet Müfettişlerinin “görev ihmali” saptaması, aslında suça iştiraki örtbas etmek anlamını taşımaktadır.

7. Ramazan Akyürek’in Danıştay suikastindeki rolü:  

25 Mayıs 2006 günü İP İstanbul İl Merkezinde bir basın toplantısı düzenleyerek, Danıştay soruşturmasını saptıranların başında Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek’in olduğunu açıklamıştım: “Şu anda Danıştay’a saldırıyı araştıran polis ekibi, bir soruşturma ekibi olarak değil, soruşturmayı karartma ve saptırma ekibi olarak faaliyet yürütmektedir. (…) Soruşturma ekibinin kendisi bir tertip ekibine dönüşmüştür ve suçlu konumundadır. Bu ekip, Alparslan Arslan’ın işlediği suça iştirakin ötesinde yeni suçlar da işlemektedir. Suçu emperyalizme karşı mücadele eden ulusal güçlerin üzerine yıkmak için yalan haber imal etmekte ve basına servis yapmaktadır. (…) Bu ekip, Fethullah cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdır. Dolayısıyla Danıştay yargıçlarına kurşun sıkanlar ile suçu sözümona araştıranlar, aynı merkezden yönetilmektedirler. ABD’nin Derin Devleti faaliyettedir ve Türkiye’nin söylendiği gibi bir Derin Devleti yoktur.” Danıştay suikastı yargılamaları sırasında ortaya saçılan yeni olgular, bu saptamayı daha da güçlendirmiştir. Ramazan Akyürek, Danıştay suikasti soruşturmasını tıkamış ve suikast planlandığı üzere bir kişinin üzerinde kalmıştır. Arkadaki örgüt gizlenmiştir.

8. Ramazan Akyürek’in Fethullahçı sicili:  

Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek hakkında 2001 yılında İstanbul Valisi Erol Çakır’ın bizzat elyazısıyla yazdığı ve imzaladığı sicilde şu saptama bulunmaktadır: “Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullah) yakın. Dikkat edilmelidir.” Valinin engin bir öngörüyle devletten dikkat edilmesini istediği görevli, bütün millete dikkat eden makama oturtulmuş, Türk Emniyetinin istihbarat dairesi, yani beyni dikkat edilmesi gereken adama teslim edilmiştir. “Dikkat edilmesi” gereken Fethullah sicilli, önce Danıştay cinayeti soruşturmasını yönlendirmiş ve ve şimdi de Hrant Dink suikastindeki rolüyle kamuoyunun önüne çıkmıştır. Sicil mahkeme dosyalarında bulunmaktadır ve fotokopyaları bu basın toplantısı açıklamasının ekindedir.

9. Hrant Dink suikasitini tertipleyen ekip:  

Hrant Dink suikastini kurgulayanlar, tetikçinin kameralara poz vermesini ayarlayanlar ve görüntüleri el altından basına sızdıranlar, aynı merkezdir: Emniyet içindeki Fethullahçı ekip.

10. Emniyetteki Fethullahçı derin örgüt:  

Van ve Şemdinli tertibi, Danıştay suikasti, Atabeyler Operasyonu ve Hrant Dink suikasti aynı dizinin alt başlıklarıdır. Bu uygulamaların arkasındaki “Derin” örgütün başında Emniyet içine yuvalanmış Fethullahçı kadro bulunmaktadır.

11. CIA ve MOSSAD bağlantısı: 

Van ve Şemdinli’den Hrant Dink suikastine uzanan tertiplerin merkezindeki Fethullahçı ekip, CIA ve MOSSAD’ın Büyük Ortadoğu Projesi’nde görev üstlenmiştir.

12. Türkiye düşmanı cephe:  

Suikasti tertipleyenler, yazılı ve görsel medyayı milli devleti tahrip için harekete geçirenler ve cenaze töreninde ABD Büyükelçisi’nin liderliğinde “Hepimiz Ermeniyiz” pankartının arkasında yürüyenler, aynı Türkiye düşmanı cephededirler. Pankartları ve cenaze töreni giderlerini Soros karşılamıştır.

13. Fethullah Hoca’nın “ulusal dalgayı aşacağız” fetvası: 

Fethullah Hoca, 2005 yılı Ekim ayında, “ulusalcı dalgayı aşacağız” diyerek, ABD’nin Haçlı seferindeki görevini bir kez daha tanımlamıştır (Yeni Aktüel, sayı 14, 16 Ekim 2005). Yine Fethullah Hoca aynı tarihlerde Türkiye’de büyük tertip ve suikastler olacağı, “çok kan döküleceği” kehanetinde bulunmuştur. Bu iki açıklama. birbirini tamamlamaktadır.

14. Tayyip Erdoğan’ın “ulusalcıların üzerine gidilmeli” talimatı: 

Tayyip Erdoğan, Danıştay suikastinden hemen sonra 19 Mayıs 2006 günü Ankara’da MİT Müsteşarı, Emniyet Genel Müdürü ve Emniyet’in Fethullah sicilli İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ile yaptığı toplantıda “Ulusalcıların” üzerine gidilmesi talimatını vermiştir.

15. “Derin devletin dibinde” Büyük Ortadoğu Projesinin Eşbaşkanlığı var:  

Yine Tayyip Erdoğan, 30 Ocak 2007 günlü gazetelerde yazıldığı üzere, “derin devletin dibine inmek”ten sözetti. Amaçları, “derin devlet” perdesi altında milli devleti tahrip etmektir. Derin devlet ABD’nin Türk Devleti içine yerleştirdiği SüperNATO’dur ve o Derin Devletin en karanlık noktasında Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanlığı bulunmaktadır.

16. BOP Eşbaşkanlığı ile bağlantı:  

BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Emniyetteki Fethullahçı ekip arasındaki bağlantıyı, “Başbakanlık Müsteşarı” koltuğunda oturan Ömer Dinçer yürütmektedir.

17. Ramazan Akyürek Tayyip Erdoğan’ın yakını:  

Ramazan Akyürek’i, Emniyet’in beyin merkezinin başına atayan Tayyip Erdoğan’dır.

18. Tertiplerin üzerini kapatmaya yönelik atamalar:  

BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan, Trabzon Valisi ve Emniyet Müdürünü görevden alarak, Trabzon merkezli tertiplerin üzerini kapatma girişimi içindedir. Görevden alınan eski Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay Fethullahçı değil, fakat atanan Arif Akkale Fethullah bağlantılıdır.

19. Ramazan Akyürek’i kurtarma planları:  

Emniyet kaynaklarından aldığımız bilgilere göre, Tayyip Erdoğan yönetiminin Ramazan Akyürek’i kurtarmak için İstanbul Emniyeti sorumlularını fedaya hazırlanmaktadır.

20. Mayısta yeni Fethullahçı atama hazırlığı:  

Mayıs ayından sonra bazı Fethullahçıların önemli Emniyet müdürlüklerine atanacakları belirtilmektedir. İstanbul, İzmir ve Bursa emniyet müdürlükleri dahil, yedi önemli göreve atanması planlanan Fethullahçı emniyet müdürlerinin isimleri arşivimizdedir ve noter tutanaklarında kayda alınacaktır.

21. Görevden alınması gereken Recep Tayyip Erdoğan’dır: 

Tayyip Erdoğan yönetimi, polis müdürlerini görevden alarak kendisini kurtarma telaşına düşmüştür. Görevden alınması gerekenler, ABD’nin 24 müslüman milletin yaşadığı ülkelerin haritasını değiştirme projesinde eşbaşkanlık üstlenerek Türkiye’yi parçalama planlarında rol alanlardır.

22. Milletimize söz veriyoruz, suç örgütünü açığa çıkaracak ve Türk adaletine teslim edeceğiz:  

SüperNATO merkezlerinin emrinde, Danıştay saldırısını saptıran ve Hrant Dink suikasitini örgütleyen SüperNATO timi, Cumhuriyet mahkemelerinde kesinlikle yargılanacaklar ve işledikleri suçların cezalarını göreceklerdir. Ülkemizi bir Milli Hükümete kavuşturmak bir vatan görevidir.

http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=202517

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=495

.GÜNEŞ

İşte derin devlet

Rıza Zelyut

04 Şubat 2007

 

Başbakan Erdoğan; Hrant Dink cinayetinden sonra ‘derin devlet tartışmalarını gündeme getirdi. Bu konuda İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in dile getirdiği bazı görüşler var. Ben onları biraz özetleyerek aktarıyorum. Eğer bu iddialar doğru ise, Başbakan Erdoğan’ın aradığı derin devlet ortaya çıkmış demektir.


İddialara göre Dink cinayeti ve arka planı:


1. Hrant Dink cinayetinin kilit ismi Erhan Tuncel’in Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek’in elemanı olduğu ortaya çıktı. Emniyet Genel Müdürlüğü de bu gerçeği doğruladı. Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in Trabzon’da Emniyet Müdürü iken kurduğu ekip, “haber elemanları’ perdesi altında, bir operasyon ekibi, başka deyişle tetikçi timidir.


2. Ramazan Akyürek’in ‘Haber elemanları’ timinin Trabzon’da gerçekleştirdiği işler, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye’de etnik ve dinsel çatışma zemini hazırlamaya yönelik bir dizi tertiptir. (Rahip Santore’nin öldürülmesi bunlardan birisidir.)


3. Erhan Tuncel’in ifadeleri, “Trabzon” diye şifrelenen olayların arkasında Eski Trabzon Emniyet Müdürü ve şimdiki Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek’in bulunduğunu kanıtlayacak değerde önbilgiler içermektedir.


4. Hrant Dink suikastinde rol alanlar, Ramazan Akyürek’in denetimi altındadır. Hrant Dink’in katil zanlısı Ogün Samast’ın azmettiricisi olduğu iddia edilen Yasin Hayal, ifadesinde, 2004 yılı içinde Trabzon’da Erhan Tuncel ile tanıştığını, düşünsel olarak ondan etkilendiğini söyledi. Suç, daha önceki örneklerde olduğu gibi, bu operasyon elemanlarına işletilecek ve suçun merkezindeki örgüt perdelenecektir.


5. Fethullahçı ekibin uyguladığı senaryo, Ogün Samast’ın Samsun’da Jandarmanın eline geçmesiyle bozulmuştur. Ogün Samast’ın askeriyeye verdiği ifade, operasyon ekibinde ikinci bir tetikçinin bulunduğunu ve Ramazan Akyürek’in konumunu açığa çıkarmıştır.


6. Ramazan Akyürek, Hrant Dink suikastinin hazırlandığını hem Trabzon Emniyet Müdürü olarak, hem de Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı olarak bilmektedir.


Danıştay suikastinin de Emniyet istihbaratınca önceden bilindiği hatırlanacak olursa, suikastler Fethullahçı ekibin bilgisiyle yapılmaktadır. (Eski İstanbul Valisi Erol Çakır; Ramazan Akyürek için; ‘Emniyetteki hizipleşmede irticai akımlara -Fethullah- yakın. Dikkat edilmeli’ diyor. Eski polis müdürlerinden Adil Serdar Saçan da onun için ‘Polis kolejindeki öğrencileri Fethullahçı ışık evlerine götüren kişi’ diyor.)


7. Danıştay suikastinden sonra Doğu Perinçek; Danıştay soruşturmasını saptıranların başında Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek’in olduğunu açıklamıştı. Hrant Dink suikastini kurgulayanlar, tetikçinin kameralara poz vermesini ayarlayanlar ve görüntüleri el altından basına sızdıranlar, aynı merkezdir: Emniyet içindeki Fethullahçı ekip.


* Van ve Şemdinli tertibi, Danıştay suikasti, Atabeyler Operasyonu ve Hrant Dink suikasti aynı dizinin alt başlıklarıdır. Bu uygulamaların arkasındaki ‘Derin’ örgütün başında Emniyet içine yuvalanmış Fethullahçı kadro bulunmaktadır.


* Van ve Şemdinli’den Hrant Dink suikastine uzanan tertiplerin merkezindeki Fethullahçı ekip, CIA ve MOSSAD’ın Büyük Ortadoğu Projesi’nde görev üstlenmiştir.


* Fethullah Hoca, 2005 yılı Ekim ayında, “Ulusalcı dalgayı aşacağız” diyerek, ABD’nin Haçlı seferindeki görevini bir kez daha tanımlamıştır (Yeni Aktüel, sayı 14, 16 Ekim 2005). Yine Fethullah Hoca aynı tarihlerde Türkiye’de büyük tertip ve suikastler olacağı, ‘çok kan döküleceği’ kehanetinde bulunmuştur. Bu iki açıklama. birbirini tamamlamaktadır.


FOX ÇIKTI


Yukarıdaki iddialarla TGRT’de yayımlanan Ogün Samast görüntülerini yan yana getirince Fethullahçı derin devletin kimliği daha iyi anlaşılıyor. TGRT’yi Amerikalı FOX satın alıyor. Askeri çeteci göstermeye uğraşan Samast görüntüleri de Fox’a veriliyor. Hem de kısa bir zaman içinde. Fethullah Gülen Amerika’da ağırlanıyor. Onun yetiştirdiği iddia edilen Ramazan Akyürek de Türkiye’de polisi bilgilendirip yönlendiriyor.


Bunları yan yana getirdiğinizde karşımızda yeni bir derin devlet örgütü olduğunu görüyoruz. MHP Lideri Devlet Bahçeli de herhalde bunu söylüyordu.


Şimdi görev Başbakan Erdoğan’da… 

Eğer kendisi derin devlet dediği çeteleşmeye karşı ise, geçmişi bırakıp yaşadığımız şu günlere bakmalıdır. Unutmayalım ki Türkiye’de askeri kötü gösterecek tertip; baştaki hükümete bir hayır getirmez. İşin ucu sadece hükümet karşıtlarına gittiği zaman değil hükümet yandaşı gözüken yasadışı oluşumlara gittiği zaman da araştırılmalıdır. Şimdi Başbakan’dan bu iddiaların açıklığa kavuşturulmasını bekliyoruz.

http://www.gunes.com/2007/02/04/yazarlar/y4.html

DİNK CİNAYETİNİ KAPATTILAR

Dr.A.Serdar Saçan
adilserdar@kuvvaimilliye.web.tr

 Bu yazıya “Farkedilmişler İşbaşında” başlığını atsam belki daha iyi olurdu. Ama, bugün daha önce değindiğim bir örgütü deşifreye devam edeceğim için bu başlığı attım.          Akp iktidara geldikten bu yana ülkede bir takım garip olaylar oluyor,failler çoğunlukla yakalanıyor,ama örgüt bulunamıyor.Örgüt bulunamayınca,olaylar devam ediyor.Örgütü,bir örgütlü suçlar uzmanı olarak anlatıyoruz, yetkililer anlamıyor.Bir kez daha yazalım dedik.Bakalım ne olacak? Danıştay saldırısının hemen ardından Aydınlık Dergisi ile yaptığım söyleşide;”ABD desteğinde birilerinin,ülkemizde ortaya çıkıp, güç olduklarını kanıtlamak için eylemler yaptıklarını,bu eylemleri ulusalcılara mal ettiklerini söylemiş ve durdurulmaları için MGK’yı basmalarının mı gerektiğini”sormuştum. Sular duruldu,farkedilmişler toparlandı. DİNK cinayeti ile yeniden işbaşında geçtiler. Şimdi bazı olayları alt alta yazalım; -Önce,Hablemitoğlu cinayeti.Merhum Hablemitoğlu,F tipinin, özellikle Emniyet içerisindeki örgütlenmesini deşifre etti, vuruldu.İddia ettik, kitabımızda yazdık,tık yok.          -Sonra,Şemdinli iddianamesi;iddia ettik, Savcı F tipi dedik,yazdık ,çizdik,kimse önemsemedi.          -Sonra,Rahip cinayeti; söyledik, anlattık, Trabzon Emniyetine dikkat çektik,failin F tipi bağlantılarına hiç bakılmadı.          -Sonra,Cumhuriyet Gazetesine saldırılar; söyledik,yazdık,Cumhuriyet ‘in F tipileri deşifre için yazdıklarından ötürü saldırıya uğradığını iddia ettik,yine çıt yok.          -Sonra,Danıştay saldırısı; olay F tipilerin işi dedik,iddia ettik, konuştuk, F’nin öz yeğeni azmettirici olarak tutuklandı.Kimsenin umurunda değil.          -Sonra Atabeyler operasyonu,iddia ettik,yazdık,anlattık.Tüm tutuklular serbest bırakıldı,basına dosya veren şahıs hala ortada yok.          -Sonra ,Dink cinayeti ve “Hepimiz Ermeniyiz” sloganları ,yine yazıyoruz, çiziyoruz, biliyoruz, nafile!          Şimdi de bu olaylardan bazıları ile ilginç  rastlantılara (ya da bağlantı) bir göz atalım;          -Trabzonda’ki rahip cinayetinde İl Emniyet Müdürü,F tipi olduğu sicili ile kanıtlı R.A.          -Trabzon’da milli futbolcuların tehdit edilmesi,işyerleri ve otolarını kurşunlanması olaylarında İl Emniyet Müdürü, yine R.A..Yardımcısı F tipi İ.A’ nın eşi ile Trabzon’un ünlü bir mafya liderinin eşi koruma şirketi kurmuşlar.Olaylarda bu çerçevede cereyan ediyor.Hakkında açılan soruşturmalar hemen kapanan İ.A. şimdi Mayıs ayında büyük bir ile Emniyet Müdürü olmayı bekliyor.          -R.A. Trabzon’daki müthiş başarıları! Nedeni ile ödüllendirilip Ankara’da ki Emniyet İstihbarat Dairesinin en tepesine oturtuluyor ve bir ay sonra Danıştay saldırısı Ankara’da gerçekleşiyor.Saldırıdan 1 saat sonra,İstihbarat Dairesi çalışmaya başlıyor ve basına yapılan servislerle,emekli askerler vasıtası ile olay ulusalcılara bağlanıyor.          -Aynı R.A.’nın Dairesi Atabeyler operasyonunu yapıyor ve operasyondan 1 saat sonra Genelkurmay Başkanlığı’nın önünde bir şahıs gazetecilere tüm Emniyet dosyasını veriyor.Şahısta yok,Emniyetten ceza alan da.          -Dink cinayetinden 1 saat sonra, “Hepimiz Ermeniyiz” bez pankartları  açılıyor.Dink cinayeti zanlıları da Trabzon’dan çıkıyor.İki gündür basında yer aldığı üzere,azmettirici R.A.’nın Trabzon’dan elemanı.Olayı R.A. Trabzon’ da iken  haber verdiğini iddia ediyor.O tarihte İstanbul Emniyetine de haber veriliyor.İstanbul Emniyetinde o sıralarda ki İstihbarattan sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı,şimdi büyük bir ile Emniyet Müdürü yapılan F tipi Ş.D..Olayı ciddiye almıyor.Hrant Dink İstanbul’da öldürülüyor…          -Veeeee Trabzon Emniyet Müdürü Reşat ALTAY ile Vali görevden alınıyor.Hem de ALTAY, Ankara’da toplantıda iken.Trabzon’a bile dönmesi istenmiyor.Aynen, zanlının Trabzon’a gelmeden yakalanması gibi.          -Veeee Reşat ALTAY ile ilgili internet ortamında müthiş bir karalama kampanyası başlatılıyor.

         -Reşat ALTAY ,meslekte hiç birlikte çalışmadığımız,ama tanıdığım, Cumhuriyetçi,Atatürkçü ve iyi bir Terörle Mücadele Polisidir.Eğer Trabzon’da kalsaydı,kendisine ve Trabzon’a yapılan haksız saldırıların gerçek sebeplerini ve Dink cinayetinin F tipi bağlantısını ortaya çıkartabilecek bir kapasiteye sahipti.ALTAY’ı aldılar,diğerleri yerlerinde,Dink olayı kapanmıştır.Geçmiş olsun.Bu büyük Örgütün liderinin ismi de eski bir sanığım olan Ö.D.’dir.Ö.D. kim?Hadi bilin bakalım.

Not: Artvin’e dikkat

Saygılarımla

http://www.kuvvaimilliye.net/author_article_detail.php?id=269&PHPSESSID=73ddd4f0cdd99

Hrant’ın katili Kürt-İslam çetesi

Hrant'ın katili Kürt-İslam çetesi

Basyazi

Gökçe Fırat

 

Faili meçhullerden faili bellilereHrant Dink cinayetiyle ilgili geçtiğimiz sayıda yaptığımız tespit hafta boyu yaşanan gelişmelerle doğrulandı. Ancak olayların daha “detaylı” değil daha geniş çerçevede analizi en önemli ihtiyaç. Medyanın her gün pompaladığı “taze” haberler ve gelişmeler olaya sadece “polisiye” bir vaka hali kazandırmakta ve “esas”tan uzaklaşmaya yol açmaktadır.

Bu bakımdan Türkiye’de neler olduğunu yine uzun bir zaman diliminde ele alalım.

1990’lı yıllardan bugüne işlenen bir kısım siyasi cinayetlerle AKP iktidarının son yıllarında işlenen cinayetleri karşılaştırarak ele alalım.

Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok gibi aydınlara yönelen suikastler ve buna ek olarak Jandarma eski Genel Komutanlarından Eşref Bitlis’in öldürülmesi olaylarının failleri bulunamamıştır.

Bulunamaması da son derece doğaldır, çünkü bu cinayetler doğrudan ABD’ye bağlı kontrgerilla güçleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Cinayetler belki bir taşeron örgüte havale edilmiş olabilir ama sonuç değişmez: Faili meçhul cinayetlerin arkasındaki güç ABD’dir.

Fakat AKP iktidarı ile birlikte farklı türde bir gelişme yaşanıyor. Olayları tek tek analiz edelim.

Şemdinli’de bir kitabevi bombalanıyor. Bombalanan kitabevinin sahibi bombayı “fark ederek” dışarı kaçıyor ve dışarda da bombalayanları “fark ederek” yakalıyor. “Failler” bulunuyor. Faillerin arkasındaki güç olarak da dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı şimdiki Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt çıkıyor.

Bombalama sonrası medya neyi hedef alıyor: Derin devleti!

Danıştay üyelerinden Mustafa Özbilgin silahlı bir saldırgan tarafından Danıştay binası içinde öldürülüyor. Saldırgan silahı ile birlikte yakalanıyor. Saldırganın arkasındaki güç olarak ulusalcı kesimler hedef alınıyor. Hedefteki isim Ordu’dan emekli bir yüzbaşı: Muzaffer Tekin.

Medyanın bombalama sonrası hedefi yine aynı: Derin devlet.

Enteresan bir gelişme hemen bir hafta sonra Ankara’da Eryaman semtinde bir evde ihbar sonucu halen görevde subaylar yakalanıyor. Subaylar Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı. Evde Başbakan dahil bazı devlet yöneticilerine yönelik suikast plan ve krokileri yakalanıyor. Subayların ardındaki güç olarak yine Özel Kuvvetleri’in bağlı olduğu Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt gösteriliyor.

Medyanın hedefi değişmiyor: Derin devlet.

Son olay ise Hrant Dink’e yönelik suikast. Hrant Dink vuruluyor, vuran bir gün sonra yakalanıyor, azmettiren yakalanıyor, “herkes” “her şeyi” itiraf ediyor. Ulusalcılarla ya da Ordu’yla bir bağlantı ilk başta kurulamıyor.

Ama medyanın hedefi değişmiyor: Derin devlet. Fakat bu defa medya işi büyütüyor, sadece derin devleti değil, tüm milleti hedef olarak alıyor.

Şimdi şu soruyu soralım, on yıllardır faili meçhullerle yaşayan bu ülkede ne oldu da birden failler bulunmaya başlandı?

Ne oldu da Türk polisi bu kadar iyi çalışmaya başladı?

Soruya cevabı başka bir soruyla verelim: Bu olayları yapan güçle yakalayan güç aynı olmadığı sürece bu başarı mümkün olabilir mi?

Ve başka bir soru: Bunca yıldır tüm eylemlerini başarıyla, iz bırakmadan yürüten ve faili meçhul bırakan “derin devlet” bu kadar tecrübesiz olabilir mi?

Hrant’ın katili arkadaşları olabilir mi?

Olayları anlamak için ilk şart kafamızı çalıştırmak; sadece kendi kafamızla düşünmek.

Mesela şu son Hrant Dink suikastini hemen ulasal güçlerin üzerine yıkmaya çalışanlara ne demeli…

Bu zevatın mantığıyla düşünelim, Danıştay’da ne diyorlardı: Ulusalcılar yaptı, hedefleri hükümeti ve Şeriatçıları suçlu düşürmekti.

Peki aynı mantıkla soralım: Hrant Dink’i de milliyetçileri, Ordu’yu, ulusal güçleri suçlu göstermek isteyen birileri öldürmüş olamaz mı?

Kim olabilir peki bu güçler? Ulusal güçlerin düşmanı kim?

ABD ve AB başta var. Onlar işlemiş olabilirler bu cinayeti. Ya da içerdeki yandaşlarına ihale etmişlerdir.

Mesela iktidar işlemiş olabilir, böylece kendisine engel gördüğü ulusal güçleri suçlu göstermek istemiş olabilir.

Medya da olabilir. Uzun süredir ulusal güçlere karşı büyük bir linç kampanyası yürüten medyamızın mensupları, içlerinden bir arkadaşlarını öldürerek, bunun suçunu da ulusal güçlere yıkarak kazanç sağlamak istemiş olabilirler.

Şimdi bakıyoruz Hrant’ın arkasından ağlayanlara, mesela eski Aydınlıkçı arkadaşlarından Oral Çalışlar bu işleri iyi bilir. Ne de olsa eski örgütlerinde bu tür bir cinayet geçmişleri var. Ya da Cengiz Çandar da olabilir. O da bu konularda tecrübelidir.

Bizce medyada eski sol örgüt bağlantısı olan ve bugün çok üzülmüş numarası yapan tüm yazarlar bu cinayetin esas faili olabilir, araştırılmalıdır. Çünkü onlar kendi içlerinden birini öldürüp sonra faşistler vurdu, polis vurdu diye cenaze töreni düzenlemeye ve şehit edebiyatı yapmaya alışkındırlar.

Bir soru daha var: Acaba Hrant da bu tertibin içinde miydi?

Yani ulusal güçlere yönelik böylesi bir tertip için kendisini feda mı etti?

Şemdinli’de eski PKK’lı Seferi Yılmaz bombayı fark edip dışarı kaçmış kurtulmuştu. Yani çok inandırıcı bir tertip değildi. Çünkü bombalayanlar zaten kendileriydi. Seferi Yılmaz’ı da feda etseler daha inandırıcı olabilirdi ama nedense yapmadılar. Kim bilir belki Seferi Yılmaz son anda vazgeçti “şehit” olmaktan!

Ama Hrant Dink’e bakıyoruz. Adeta öldürüleceğini bilerek son iki sayıdır yazı yazmış. Yazılar birer veda yazısı. Sanki adam cenazesinde okunması için yazmış yazıları. Eski TİKKO militanı Hrant acaba Seferi Yılmaz gibi korkmadan “şehit” olmayı mı seçti?

Emniyet İstihbaratı, Fethullahçı medya ve sol örgütlerin ortak operasyonu

Hrant Dink suikasti Şemdinli ile başlayan süreç içinde yerli yerine oturuyor.

Tüm olayların faillerini bulan isimler aynı!

Emniyet İstihbaratı failleri genelde uzun süredir izliyor. Telefon kayıtları mevcut. Geniş bir ilişkiler ağı kurulmuş, şemalar çizilmiş. Yine geniş bir fotoğraf albümü hazırlanmış.

Olay oluyor, Emniyet İstihbaratı harekete geçiyor ve faillerin peşine düşüyor.

Aynı anda medya failler hakkında bilgi vermeye başlıyor.

Yine aynı anda bir takım sol örgütler protesto gösterisi düzenlemeye başlıyor.

Yani gayet organize bir hareket.

Bir yanda Emniyet İstihbarat dairesi, hemen yanında sol örgütler ve medya, ortak, organize bir eylem yürütüyorlar. Bu örgütsel bir hareket olsaydı, ortak eylem denirdi. Ama doğrudan istihbarat kuvvetinin denetiminde olduğu için buna ortak operasyon denir.

Bu bir polis operasyonudur, istihbarat operasyonudur.

Kontrgerilla nasıl çalışır

Operasyonu anlamak için biraz daha genişletelim çerçeveyi.

Kontrgerilla tüm dünyada aynı yöntemleri kullanır. Kontrgerilla doğrudan ABD ordusu tarafından NATO çerçevesi içinde kurulmuş ve örgütlenmiştir. Asker içinde, polis içinde, medya içinde, hükümet içinde, siyasi partiler içinde, sivil toplum kuruluşları içinde kolları, yani hücreleri vardır.

Kontrgerillanın temel hedefi sosyalizmdir. Ülkelerin sosyalist olmaması için çalışır kontrgerilla. Ama sosyalizm anlayışları son derece geniştir; herhangi bir milliyetçi hareket, ulusal kurtuluş hareketi, bağımsızlık yanlısı hareket de kontrgerilla öğretisinde sosyalist olarak adlandırılır.

İşte kontrgerilla böylesi bir perspektifle çalışır. Düşman güce isyancı adını verir. İsyancı, bir ayaklanma ile iktidarı alacaktır. Kontrgerillanın görevi ise ayaklanmaları bastırmaktır. Bunun için çalışır kontrgerilla.

Kendi talimatnamelerinde şunlar yazılıdır.

“Propaganda şu gayelerle planlanılır ve kullanılır:

1-)İsyancı kuvvet üyelerini bölmek, aralarına nifak sokmak, ayrılmalarına yol açmak.

2-)İsyancının sivil desteğini kısmak veya tamamen ortadan kaldırmak.

3-)Sivilleri isyancı lehinde gizli faaliyetlere katılmamaları yönünde ikna etmek.

4-)Tarafsız sivillerin aktif desteğini kazanmak.

5-)Dost sivillerin desteğini devam ettirmek ve kuvvetlendirmek.

6-)Arzuya göre milli birliği veya ayrılığı başarmak” (FM-31-15)

İsyancı: Ulusal güçler

Şimdi kendinizi ABD’nin yerine koyun. Türkiye’de ve genel olarak bölgede bir ulusal uyanış var. Özellikle Türk Ordusu içinde ciddi Amerikan karşıtı bir eğilim var ve gittikçe de güçleniyor.

Talimnamedeki isyancıya ne ad verirsiniz?

Evet medyanın kullandığı terim boşuna değil: Ulusal güçler!

Bugün Türkiye’de ulusal güçler isyancı kuvvettir. ABD bu kuvvetin gerisinde potansiyel destekçi olarak Türk Ordusu’nu görmektedir. Bu isyancının bir ayaklanma ile iktidarı alması ihtimali vardır.

Sonuçta medyanın milliyetçilik yükseliyor yaygarası boşuna değildir. Eskiden bu Amerikancı medya “Bu kış komünizm gelecek” haberleri yayınlardı, şimde ise “milliyetçilik yükseliyor” diyorlar.

Boşuna değil, bunlar yukardaki talimnameye uygundur. Ortada bir kontrgerilla operasyonu vardır.

Kontrgerilla kimi zaman doğrudan düşman kuvvetlere yönelik suikast, bombalama, pusu gibi eylemler düzenler. Bunlar nokta operasyonlarıdır.

Ama çoğu zaman da düşman kuvvetleri zan altında bırakacak provokatif eylemler düzenlerler. Örneğin kendilerine bağlı bir kitabevini bombalamak, kendilerine bağlı bir yazarı öldürmek gibi.

Böyle yaparak suçu isyancı kuvvetlere, yani ulusal güçlere atar ve bunun üzerinden yoğun bir propaganda ile isyancıya yani ulusal güçlere destek olacak, katılacak geniş sivil kesimleri vazgeçirmeye çalışırlar.

Şemdinli’den bu yana düzenlenen tüm operasyonların ortak noktası budur.

O nedenle Hrant Dink suikasti bu çerçevede bir suikast değil bir tertiptir. Onu öldürenler kontrgerilla güçleridir.

Tetikçi değil üstlenici

Tertibin üzerinde önemle durulacak bir yanı daha var. Burada tertip için kullanılan isimlere eğilelim.

Şemdinli’de PKK üyesi bir terörist: Seferi Yılmaz.

Danıştay’da Alparslan Aslan. Elazığ doğumlu. Hem müslüman hem milliyetçi duyguları yüksek biri. BBP bağlantılı. Ailesi kendisini destekliyor.

Hrant Dink suikastinde “tetikçi” Ogün Samast, milliyetçi bir genç, “azmettirici” Yasin hayal, milliyetçi ve dini duyguları yüksek. BBP bağlantılı. “Azmettiricinin azmettiricisi” Erhan Tuncel. Elazığ doğumlu. BBP bağlantılı. Ailesi destekliyor.

Seferi Yılmaz, Alparslan Aslan, Erhan Tuncel…

Üç isim. Üç olay.

Enteresan olan üç olayın da tüm adımları iz bırakarak yapılmış. Yani her geçiş noktasında ya bir telefon kaydı ya bir fotoğraf var.

Bunlar basına hangi yoldan iletiliyor? Cevabı hangi medyanın yayınladığında gizli: Fethullahçı medya.

Peki Emniyet İstahbaratında kimler var bu olaylar sırasında: Sabri Uzun, Ramazan Akyürek. Peki bunlar kim? Denildiğine göre Fethullah’a yakın isimler.

Peki Fethullah nerede? ABD’de.

Peki Pentagon, CIA hangi ülkeye bağlı!..

Peki üç olayda da önemli bir boşluk anı var.

Şemdinli’de her şeyin belgesi, kaydı var ama bombalama anına ait görüntü yok!

Danıştay’da fail yakalanmış ama failin cinayeti işlediğine dair güvenlik kamerası kayıtları yok. Neden? Silinmiş…

Hrant Dink’in failinin kamera kayıtları var ama hep kaçış istikametinde. Peki vururken? Yok. Neden? Silinmiş!

Bunun anlamı açık. Suikastleri üstlenenlerin gerçek failler olmadığı, sadece üstlenici oldukları! Şimdi susuyor, konuşuyor, vakit geçiriyorlar. Çünkü bu cinayetleri muhtemelen başkaları işledi. Onlarsa Emniyet’in istihbaratçısı olarak üstlendiler. Mahkemede şaşacak, tertipçiler iktidara yerleşince de dışarı çıkacaklar.

Sıradaki Tayyip Erdoğan mı?

Burada bu suikastlerle ilgili bir hatırlatma yapalım. Kontrgerilla, yani ABD kendi adamlarını ortadan kaldırmaktan çekinmez.

İki önemli örnek var, biri ABD Başkanı Kennedy diğeri İsrail Başbakanı.

İkisi de öldürüldü.

Şimdi biraz düşünelim, Türkiye’yi neler bekliyor.

1-)K. Irak’ta Kürt devleti kurulacak, İran’a operasyon düzenlenecek, Türkiye ile ABD muhtemelen karşı karşıya gelecek!

2-)Türkiye’de buna uygun bir rejim, yani Kürt-İslamcı bir faşist iktidar kurulacak.

3-)Bunun için Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması gerekiyor.

O halde akıl yürütelim.

Asıl niyet Tayyip’i mi Cumhurbaşkanı yapmak, yoksa Kürt-İslam’ı mı iktidar?

Eğer ikincisiyse kontrgerillanın olası büyük tertibi ne olabilir?

1-)AKP içinde önemli bir isme bir suikast düzenlenir ve bu suikastten faydalanan Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığına sorunsuz çıkar.

2-)Tayyip Erdoğan’a bir suikast düzenlenir ve Kürt-İslamcı başka biri Cumhurbaşkanı seçilir.

Şemdinli’den bu yana atılan tüm bombalar, işlenen tüm cinayetler Cumhurbaşkanlığı içindir. Eskiden Cumhurbaşkanlığı için Meclis’te kulis yapılırdı, şimdi sokakta cinayet işleniyor.

Bu cinayet şebekesi Çankaya’yı ele geçirirse bu ülkede nasıl bir terör düzeni kurulacak varın siz düşünün.

Ama ilk yapacakları işi yazalım: Kürt-İslamcı bir Cumhurbaşkanının ilk onaylayacağı kararname Genelkurmay Başkanı ve diğer Kuvvet Komutanlarının emekliye sevk kararnamesi olacak.

Türkler sokağa

Peki tüm bu tertiplerle başa çıkmanın yolu ne?

Yolu tek. ABD ile mücadelenin tek yöntemi halkla birleşmektir. ABD isyancı ile halkın bağını koparmaya çılışır, isyancı ise bunu kurmaya.

İsyancı görülen ulusal güçler ise, bu güçleri korumanın, onu halkla birleştirmenin, tertiplere direnmenin tek yöntemi vardır, saklanmak, gizlenmek, sinmek, pasifize olmak değil; ortaya çıkmak, meydana çıkmak, sokağa çıkmaktır.

O nedenle halkın milliyetçi tepkilerini dizginlememek, halkı milli tepkilerini yansıtamama ikilemi ve suçluluk duygusuna sokmamak, halkı halk yapmak gerekir.

Bir halk bayrağını sadece maçta açabiliyorsa bitirilmiş demektir.

Bu halkın bitmediğini, düşmanın tüm tertiplerinden, suikastlerinden, bombalarından daha büyük gücün meydanlara dökülecek halk olduğunu göstermek gerekir.

http://www.turksolu.net/125/basyazi125.htm

BİR ÇETE ARANIYOR

Milli Çözüm Dergisi

Yazar Erdoğan PİŞKİN   

 

“Küresel çete”ye (Siyonist sermaye hakimiyetine) teslim olmuş AKP iktidarı, Danıştay saldırısının arkasından aradığı çeteyi bir türlü bulamıyor!… Her şeyi yüzüne gözüne bulaştırıyor. AKP’nin bu alık tavırları Hz. Mevlana’nın nefsi emareye işaret ederek: “Düşman kendi odasında ve hanımının koynunda bulunuyor. Zavallı ahmak, silahını almış, dışarıda ve bahçe kapısında düşman arıyor!” benzetmesini hatırlatıyor.

 Başbakanın bilgiçlik edasıyla açıkladığı gibi, Danıştay’a yapılan saldırının arkasından bir ihanet çetesi çıktı. Ama bir gün bile geçmeden bu çetenin çatısı yıkıldı.

Başbakanın kehaneti çıkmıştı ama ortada küçük bir soru işareti kal­mıştı! Çete neredeydi? Lideri kimdi? Gözler tabii hemen Emniyet’te sorgulanan eski subay Muzaffer Tekin’e çevrilmişti. Basın kullanıl­mış, Muzaffer Tekin bir kuşku yumağı ve çete lide­ri kisvesine sokulmuştu. Birtakım fotoğraflarla işin ucu emekli subaylara ve orduya uzatılmıştı… Lider bulunmuştu! Ama bu lide­rin Danıştay baskınıyla ilgi­si kurulamıyordu. Tekin 4 gün Emniyet’te tu­tuldu. Gazetelere birtakım fotoğraflar dağıtıla­rak kafalar karıştırıldı. Sonunda beklenen ol­du.

Tekin serbest bırakıldı. Danıştay bas­kınını saptırmak ve azmettirici koltuğuna bir “ulusalcı çete” oturtmak girişimi şimdilik başa­rılı olmadı. Oysa bu yolda nasıl da yoğun çaba harcanmıştı. Örneğin Hürriyet’te Saygı Öztürk şu haberi yapmıştı:

“Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mü­cadele Şubesi’ndeki sorguda Alparslan Arslan’a ‘örgüt şeması’ gösterildi. İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek, bazı emekli su­bayların da isimlerinin, fotoğraflarının yer aldı­ğı şema hakkında Arslan’a, ‘Bunlardan hangisiyle berabersin?’ sorusunu yöneltti. Fotoğrafları inceleyen Arslan, ‘Hiçbiriyle beraber değilim. Eyleme kendim karar verdim’ karşılı­ğını verdi… “Eylemi Müslüman Türk gencinin refleksiyle yaptım” şeklinde yanıtladı.

Vuran da fethullahçı, sorgulayan da! Nasıl oluyor?

Danıştay saldırısını sorgulayan Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in Fethullahcılık sicili bulunduğu biliniyor. Saldırının tetikçisi Alparslan Aslan’ın ailesinin Fethullahçı olduğu söyleniyor. Ayrıca, mezun olduğu Marmara Hukuk Fakültesi’nden Arslan’ı tanıyanlar da onun Fethullahçı olduğunu anlatıyor. Bu durum Danıştay saldırısının ilginç bir yönünü ortaya koyuyor. Saldırıyı gerçekleştiren tetikçi Fethullahçı. Saldırıyı sorgulayan ve aslında tertibin merkezinde olduğu anlaşılan Emniyet İstihbaratı’nın başı da Fethullahçı.

2006 Sonu-2007 Başı vizyona girecek bir “film” mi çekiliyor?

Bu rapor, PINR Report adıyla çeşitli ülke analizleri­nin yer aldığı ağırlıklı olarak Amerikan kaynaklı bir siteden. Raporun, yayınlanış tarihi 17 Mayıs idi. Ya­ni, Danıştay’a karşı girişilen alçak saldırıyla aynı gün. Sonuç kısmında şöyle deniliyor: “Türkiye’nin AB’ye katılma girişiminin çöküşü, Erdoğan hü­kümeti üzerinde Türkiye’nin laik seçkinlerinden gelen siyasi harareti çok büyük ölçüde arttıra­caktır. Bu hararet, Mayıs 2007’de cumhurbaşkanlığının el değiştirmesi yaklaştıkça, daha da artacaktır. Türkiye’nin laik seçkinleri AKP’nin atadığı bir İslamcıyı ülkenin yeni cumhurbaş­kanı olarak kabul edeceğe benzemiyorlar. Türk askeri bunu engellemek için siyasi müdahalede bulunmayı oldukça gerekli ve uygun görebilir. Müdahale, Erdoğan hükümetinin 2006 sonu ya da 2007 başlarında çöküşünü provoke edebilir.” (22.5.2006 / Cengiz Candar / Bugün)

 

Oysa Cengiz Çandar’ın da bağlı olduğu lobilerden vahiy alan Hoca: “Türkiye’de 28 Şubat’ı aratacak gelişmeler yaşanacak” kehanetini ortaya atmıştı.

Ve bu zat Nuriye Akman’la yaptığı röportajında:

Bana göre İslam dünyası diye bir dünya yok. Müslümanların yaşadığı yerler var. O da kültür Müslümanlığı, İslam’ı kendi düşüncelerine göre yeniden inşa etmiş Müslümanlar var. İnsanın, inandığı şeylere doğru inanması, doğru inandığı şeyleri de doğru uygulaması lazım. Müslümanlığa sahip çıkması lazım. İslam dünyası dediğimiz coğrafyada bu anlayışta, bu felsefede toplumların var olduğu söylenemez.

Müslümanların dünya muvazenesine katkıda bulunacaklarına şu anda ihtimal vermiyorum. İdarecilerde de o mantığı göremiyorum. İslam dünyası, şimdilerde belli ölçüde aydınlanma olsa da çok cahil. Ferdi Müslümanlık var. Dört başı mamur Müslümanların var olduğunu şahsen görmüyorum. Başkalarıyla münasebet içinde olabilecek ve aynı zamanda bir birlik teşkil edebilecek, müşterek problemlerini halledebilecek, kainatı yorumlayacak, kainatı çok iyi okuyacak, geleceği çok iyi okuyacak, gelecek adına projeler üretebilecek Müslümanların olmadığı bir dünyaya ben İslam dünyası demiyorum. (Gurbette F.Gülen. Nuriye Akman, 6. baskı sh.21)

Sözleriyle:

a) İslam dünyası gerçeğini ve Müslümanların güç potansiyelini yok sayarak, Amerika’ya yaranmaya ve yamanmaya,

b) Müslümanlara ümitsizlik ve çaresizlik aşılayarak, siyonist emperyalizme mahkum ve mecbur bırakmaya,

c) Erbakan Hoca’nın artık zafere yaklaşan tarihi girişimlerini ve D-8 gibi projelerini küçümseyip kötüleyerek, şeytani cephenin işini kolaylaştırmaya çalışmıştı.

d) Asla gerçekleri yansıtmayan ve hele bir İslami cemaat liderine hiç yakışmayan bu karamsar ve karalayıcı sözler; kendi kendilerini de inkar anlamındaydı.

Fethullah Gülen’in başındaki hareketi, “Mehdiyet ve Mesihiyet” hizmeti sayanlar, acaba bu itiraf ve iftiraları nasıl karşılamıştı?

 
Saldırganın Fethullahçı Olduğu Söyleniyor

Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi Derneği Genel Başkanı Taner Ünal, Danıştay’a yapılan saldırı ile ilgili olarak “ilginç” açıklamalarda bulundu..

“Danıştay’da yapılan menfur saldırıyı yapan şahıs ailecek Fetullahcıdır” diyen Ünal şöyle dedi:

Bu olay Fetullahçı ekip – Pentagon – CIA – Nato Güçleri tarafından ortaklaşa yürütülen bir provakasyondur.

Pentagon’da hazırlanan bir takım planlar sanki emniyetten alınan bilgilermiş gibi kamuoyuna aktarmakta diğer basın kuruluşları ise bu aldıkları bilgilerin doğruluğuna inanarak yayın ve yorum yapmaktadırlar.

Ortada bir yılan vardır ve bu yılanın kuyruğu nerede bir Vatansever – Milli – Milliyetçi – Ulusalcı kişi veya kurum varsa ona değmektedir.

Menfur saldırıyı yapan katilin ilişkileri Ülkücü Hareketten Ulusal solculara oradan Vatansever kuvvetlere kadar oldukça geniş bir yelpaze içerisinde nerede vatan millet sevgisiyle bir şeyler yapmaya çalışan kurum veya kuruluş varsa onunla irtibatlandırılmaya çalışılmıştır.

Bu saldırının sebebi:

PENTAGON CIA VE NATO GÜÇLERİ TARAFINDAN MALUM HOCAEFENDİ EKİBİNE SİYASETEN YOL AÇILMASIDIR” diyordu.

Alparslan Arslan’ı MOSSAD Bulgaristan’da eğitiyor!

Genelkurmay’a yakın bir kaynağın Ankara Terörle Mücadele elemanlarının belirttiğine göre, MOSSAD’a bağlı çalışan ve Gonca Bahar adına bir kimliği de bulunan kadının, Alparslan Aslan ve arkadaşlarından oluşan sekiz kişilik ekibi Bulgaristan’da eğittiği biliniyor. Bu özel eğitim, MOSSAD destekli Alpira adlı şirketin Bulgaristan’daki tesislerinde veriliyor.

Genelkurmay’a yakın bir kaynaktan Aydınlık’a ulaşan bilgiye göre, Al­parslan Arslan’ın Süper NATO’yla olan bağlantısı MOS­SAD üzerinden kuruldu. Bu ger­çek Ankara Terörle Mücadele Şubesi tarafından da tesbit edil­di. MOSSAD’a bağlı çalışan “Gonca Bahar” adına bir kimli­ği de bulunan kadının, Alpars­lan Arslan ve arkadaşlarından oluşan sekiz kişilik ekibi Bulga­ristan’da eğittiği belirtiliyor. Bu özel eğitim, MOSSAD destekli Alpra adlı şirketin Bulgaris­tan’daki tesislerinde verildi. Bu durum, Alparslan Arslan’ın ba­şından beri üzerinde durulan Bulgaristan bağlantısını da açık­lıyor.

“BULGAR HOCA” KİMDİR?

Bulgaristan’la ilgili diğer bir nokta da, Alparslan Arslan’ın Bulgar kökenli bir kişiyle olan ilişkisi. Tetikçinin babası, olay­dan hemen sonra yaptığı açıkla­mada, oğlunun bir Bulgar ile ta­nıştıktan sonra hayatının değiş­tiğini söylemişti. Tabii tek başı­na “bir Bulgar” ifadesi pek bir anlam taşımıyor. Ancak daha sonra söz konusu Bulgar’ın la­kabının “Bulgar Hoca” olduğu ortaya çıktı.

Ancak “Bulgar Hoca” la­kaplı istihbaratçının Bulgaristan istihbaratından atıldığı belirtili­yor. Adı Jelyo Penev olan Bulgar istihbaratçı ara sıra Türkiye’ye gelen ve Rusya’ya girmesi yasak olan bir kişi.

Penev, 2001 yılında Bulgar askeri istihbaratından atıldı. Atılma nedeni; Bulgar gizli ser­visinin Rus gizli servisiyle birlik­te 1998 yılında yaptığı ortak bir araştırmanın bilgilerini satmak. Kısa bir süre yargılandıktan sonra delil yetersizliğinden ser­best bırakılınca, İngiltere’ye gi­diyor. Bazı Rus kaynaklar, Jelyo Penev’in MI-6’ya çalıştığını, söz konusu bilgileri İngiltere’ye sat­tığını belirtiyor.

Jeljo Penev’in Türk asıllı bir sevgilisi var. Penev çok iyi dere­cede İngilizce, Arnavutça, Türk­çe ve Rusça biliyor. Bir dönem Kosova’da bulunmuş. Türki­ye’yi ara sıra ziyaret ediyor. Pe­nev, 2003 yılında Rusya Federasyonu’nun Inguşetya bölgesi­ne gitmiş. 3 aya yakın bir zaman kalmış. Vize ihlali nedeniyle sı­nır dışı edilmiş.

Bulgar Hoca lakabı ise ol­dukça dikkat çekici. Rus kay­naklara göre “Bulgar Hoca” lakabı, Jelyo Penev’e Hıristiyan olmasına rağmen Müslümanlar­la yakın ilişki kurması nedeniyle verildi.

 
Fethullahçı Yapılanma Organize Suç Örgütü Gibi Çalışıyor

Şu anda Danıştay’a saldırıyı araştıran polis ekibi, bir soruşturma ekibi olarak değil, soruşturmayı karartma ve saptırma ekibi olarak faaliyet yürütmektedir. Bu ekip, suça azmettiren merkezlerin üzerini örtmeye, böylece suçun aslî faillerini giz­lemeye çalıştığı için, suça ortak olmuştur. Soruşturma ekibinin kendisi bir tertip eki­bine dönüşmüştür ve suçlu konumundadır. Bu ekip, Alparslan Arslan’ın işlediği suça iştirakin ötesinde yeni suçlar da işlemektedir. Su­çu emperyalizme karşı mücadele eden ulusal güçlerin üzerine yık­mak için yalan haber imal etmekte ve basına servis yapmaktadır. Soruşturma ekibi, kamuoyunu, suçun merke­zinde bulunan ABD’nin ve Cumhuriyet yıkıcı­sı iktidar sahiplerinin çıkarları doğrultusunda yönlendirerek aynı zamanda Cumhuriyete, vatana ve millete karşı ağır suçların içine bat­maktadır.

Bu ekip, Fethullah cemaati üzerinden SüperNATO bağlantılıdır. Dolayısıyla Danıştay yargıçlarına kurşun sıkanlar ile suçu sözümona araştıranlar, aynı merkezden yönetilmek­tedirler. Yani polis açıklamalarındaki ifadesiy­le “Organize suç örgütü.”

ABD’nin Derin Devleti faaliyettedir ve Tür­kiye’nin söylendiği gibi bir Derin Devleti yoktur.

Soruşturmanın başında fethullah sicilli daire başkanı bulunuyor!

İşte bir sicil raporu:

“Emniyetteki hizipleşme içinde irticai akımlara (Fethullahcılara) yakın. Dikkat edilmelidir”

Rapor, 2001 yılında İstanbul Valisi Erol Çakır tarafından el yazısıyla yazılmış ve imzalanmıştır.

Bu sicil rapor, 59983 sicil numaralı Emniyet istihbarat Daire Baş­kanı Ramazan Akyürek hakkındadır.

Sicil raporu öyle kasalarda falan değil, Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyalarında..!

Sicil Amiri öyle sıradan bir şef veya müdür değil, İstanbul Valisi Ramazan Akyürek’in “Emniyetteki hizipleşmenin içinde” bulundu­ğu, yani örgütlü olduğu, görev sorumluluğu taşıyan Cumhuriyet valisince sicile yazılmış ve imzalanmış.

Sicilinde Ramazan Akyürek’in örgütü de saptanmış: “irticai akımdan” ve parantez içinde (Fethullah) diye adı belirtilmiş. Ve “dikkat edilmelidir” notu düşülmüş.

Anlaşılan sicildeki bu “dikkat edilmeli” notu, Ramazan Akyürek’i, Emniyet istihbarat Daire Başkanlığı’na yükseltmiş.

Dikkat edilmesi gereken adam, şimdi herkese dikkat eden ma­kamda.

Ve “dikkat edilmesi” gereken Fethullah sicilli daire başkanı, Da­nıştay cinayeti soruşturmasını yönlendiriyor.

“Dikkat edilmesi” gereken Fethullah sicilliye, Türk Emniyeti’nin istihbarat dairesi, yani beyni teslim ediliyor.”

Soruyoruz: “Fethullahçı” emniyet yetkilileri Danıştay cinayetini ne kadar ciddi araştırıyor?

Emniyet istihbaratının Muzaffer Tekin fotoğrafları üzerinden kamuoyuna yapılan servis sürerken; Danıştay saldırısının arkasında iki ana odağa doğru gidiliyor:

Bir tarafta Fethullahçı olarak adlandırılan odakların,

Öbür tarafta Masonik yapıların ve MOSSAD bağlantılarının pis kokuları yayılıyor!

Danıştaydaki saldırı öncesinde bozulacağı tutan kameralar ve kayıt sistemi ile ilgili Oyak Güvenlik’in apaçık teknik bir yalan söylemesi de ayrı bir anlam taşıyor.

Bu anlamı güçlendiren somut done ise;

Soruşturmayı yürüten Emniyet ekibinin bizzat merkezinde yer alıyor.

Evet, Emniyet İstihbarat Müdürü Ramazan Akyürek kimden yürekleniyor?

Belgenin tarihi: 16 Temmuz 2001

Konu: Asya finans

Belgenin Yollandığı Yer: DGM Cumhuriyet Savcılığı

Şunları yazıyor:

“Asya Finans isimli kurumun halka yüksek faiz karşılığı krediler verdiği ve geri ödemeleri temin etmek için silahlı çete oluşturmak suretiyle zor kullanma ve tehdit yolu ile para tahsilatı yaptıkları bildirilmiştir.”

Asya Finans’ın para tahsilatı için çete kurduğunun tespit edildiğini belirten resmi bir belge bulunuyor.

Bu resmi belge sonucunda İstanbul DGM sözkonusu çetenin tespitine yönelik bir çalışma grubu kurulmasına karar veriyor.

Sonra mı ne oluyor?

Gelin yine 10 Temmuz 2002 tarihli resmi bir belgeden okuyalım:

Fethullah Gülen grubunun Emniyet içerisindeki etkinliği: özellikle İstihbarat Şube Müdürlüğü ve Daire Başkanlığı’nın teknik takip birimlerinde odaklanmaktadır.

 

Bu nedenle ilgili birimlerden habersiz dinleme ve izleme faaliyetlerinde bulunulması başlangıçta planlanmış ancak 30.10.2001 tarihli ekte sunulan talimatnamenin 8. maddesinin “h” ve “ı” bendlerine göre bu birimlerden habersiz, yargı kararı da olsa teknik takip ya da izleme yapılması imkansız hale getirilmiştir.

Bu talimatnamenin de esasen bu grubun girişimleri ile çıkartıldığı kanaati tarafımızda mevcuttur.”

Yani: Fethullahçı olarak bilinen Asya Finans’la bağlantılı çalıştığı belirtilen bir çeteye yönelik istihbarat çalışmasının;

Emniyet içindeki Fethullahçı odaklar tarafından engellendiğine dair resmi bir şikayetle karşı karşıyayız.

Daha da vahimi;

Asya Finans’la bağlantılı çalıştığı belirtilen bu çetenin; aslında “Fethullahçı” Emniyetçilerin başında bulunduğu 12 kişilik bir çekirdek olarak işe başladığı yolundaki somut iddialar bulunuyor.

Sanırız Ramazan Akyürek; bir istihbaratçı olarak, meşhur Şahinler Grubu’nun başındaki ismi çok iyi biliyor.

Muzaffer Tekin’i resmin ortasına oturtup; kartvizit ve telefon dedektifliği üzerinden, Alparslan Arslan’la ilişkilendiren ve buradan yola çıkarak devasa bir çeteyi ortaya çıkarma başarısı gösteren (!) Emniyetin bir gün;

Alparslan Arslan’ın, Maslak’ta sürekli görüştüğü Nurcu şeyh bağlantısı üzerinden Fethullah Gülen’i de resme dahil etmesi de imkan dahilindedir.

2001 yılında hakkında istihbarat çalışması yapılması engellenen ve aralarında Fethullah Gülen’in İstanbul III. imamı Ahmat Karabey’in de olduğu ekibin resmi belgelerdeki tanımı ile finansal sorumlusunun Asya Finans’ın ortakları arasında olduğu da ortaya konabilir.

 
Sonra da emniyet orada da durmayıp;

Danıştay’ın iptal ettiği liman ihalelerinden, enerji ve özelleştirme ihalelerine kadar birçok davanın dökümünü yapıp; bu iptallerle önleri kesilen küresel ve yerli baronların kesişme noktasında:

Fethullah’a yakın sermaye odaklarıyla, masonik sermaye odaklarının olduğunu tespit edebilir!

Zaman Gazetesinde yer alan;

“Muzaffer Tekin’in Rus sevgilisi olduğu” yolundaki çarpıtmalar bile aleyhinize dönebilir!

Böylece Danıştay cinayeti sadece Türkiye’deki değil, diğer ülkelerdeki melun çeteleri temizlemek için de bir vesile olabilir.

AKP’nin iktidar olduğu gün, derhal görevden aldığı Kaçak­çılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi Müdürü Dr. Adil Serdar Saçan, Emniyet içerisindeki Fethullahçı örgütlenmeyi 1978 yılında Polis Kolejinden itibaren takip ettiğini söylüyor. Geçen ay “Birharf Yayıncılık” tarafından yayımlanan “Küresel ve Yerel Mafia Kıskacındaki Türkiye” isimli kitabında, “polis teşkilatındaki F tipi” olarak adlandırdığı Fethullahçı örgütlen­meyi, somut olaylarla anlatıyor.

Faaliyetleri Yasal Zemine Dayanmıyor

4422 sayılı yasada yapılan değişikliklerden sonra, günümüz­de polis teşkilatınca “teknik takip” yapılmasının yasal zemini­nin belli olmadığına dikkat çeken “eski” polis müdürü Saçan, bu tespitinden hareketle; “her türlü teknik takip ve izleme” işle­rinin bütünüyle “F tipi örgüt” tarafından yürütüldüğünü söylü­yor. Saçan’a göre; “F tipi örgüt, bu ayrıcalığı elinde bulundur­duğu için, teşkilat içerisinde dokunulmaz hale geldi, iktidar, bir kişiyi ya da kurumu hedef aldığında, F tipi örgüt de iktidarın amacına uygun malzeme üretimine başlıyor. Uzağa gitmeye ge­rek yok. Bu yılın olaylarını hatırlayın: Van Yüzüncü Yıl Üniver­sitesi Rektörünün tutuklanması, Şemdinli iddianamesinde Kara Kuvvetleri Komutanına çamur atılması ve son olarak Danış­tay’a saldırı olayında soruşturmanın saptırılması söyledikleri­min kanıtıdır” diyor.

Takvime bakmak yeterli

Dr. Adil Serdar Saçan’ın saptamalarını doğrulayan çok sayı­da olay var. Dergimizin kapak dosyasının “kahraman”ı ve Fethullahçılığı mahkemeden tescilli Ramazan Akyürek’e, AKP’nin iktidara gelmesinden sonra, Emniyet’in İstihbarat Daire Başkanlığı’na atanma sözü verilmiş. Bunun belgesi de Trabzon’da yerel bir gazetede (Taka Gazetesi’nin 6 Haziran 2005 tarihli nüshasında) yayımlanmış. Fethullahçı Akyürek konusunda dik­kat çeken ikinci nokta, Cumhuriyet Gazetesi’ne ilk bomba atıl­dığı sırada, 5 Mayıs 2006 günü; Akyürek’in “tayin kararnamesi”nin hazırlanmış olması. Üçüncü nokta ise tayin kararnamesi­nin çıkması ile; Alparslan Aslan’ın Danıştay’a silahlı saldırısını yaptığı tarih arasında 9 gün gibi kısa bir süre olması.

SüperNATO’nun Taşeronları!

Aydınlık’a başka bir kaynaktan ulaşan bilgi ise, Alpaslan As­lan’ın, 5-6 yıldır; AKP’ye çok yakın bir kişinin himayesinde ol­duğuna ilişkin. Bu ilişki polis tarafından bilindiği halde, Akyü­rek’in ve SüperNATO’nun taşeronluğunu da üstlenen emniyet içerisindeki Fethullahçı örgütün, asker kesim ile bağlantı iddi­alarını sürekli gündemde tutması, medya sayesinde sağlanıyor. Medyanın, saptırma çabalarını yoğun biçimde desteklemesinin arkasında, emniyet içerisindeki bu örgütün, “teknik takip ve dinleme” faaliyetlerini elinde tutmasının büyük rolü olduğu da akla geliyor.

Milli Güvenlik Kurulunu da Basarlar mı?

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 12 Nisan 2006 günü, Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı konuşmada, “irticai kadrolaşma”ya önemle vurgu yapmış ve AKP’yi uyarmıştı. Bu uyarıya karşı Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, adeta “alaycı” bir üslupla “Cumhurbaşkanı, buna ilişkin belgeleri bize gönderirse, gereğini yaparız” demişti. Aca­ba, Dr. Adil Serdar Saçan’ın (gerek görüşmemizde, gerekse “Küresel ve Yerel Mafia Kıskacındaki Türkiye” isimli kitabında somut olaylara dayanarak) işaret ettiği, SüperNATO’nun taşe­ronluğunu yapan “F tipi” örgüt, yasal mı görülüyor? Bu “irticai-haçlı” örgütlenmelerin dağıtılması için, A. Serdar Saçan’ın değindiği gibi, Milli Güvenlik Kurulu’nun baskına uğratılması “falan” mı bekleniyor?

http://www.millicozum.com/content/view/77/

Cinayetlerin “F tipi” ipuçları ve AKP’nin dut yemiş bülbülleri

M. Emin Koç

 

 

Son dönemde ülkemizde tezgahlanan cinayetler serisinin “F tipi” cinayetler olduğu gün gibi ortaya çıktı. Papaz Santora’dan Dink’in öldürülmesine kadar uzanan cinayet ve Şemdinli gibi tertipler serisinin, somut F tipi bağlantıları ve ipliklikleri pazara indi.
“F tipi” ne mi demek…
“F tipi”nin temel karakteristikleri bellidir; Amerikancı, BOP’çu, AB’ci, Vatikancı, dinler arası diyalogcu ve medeniyetler arası ittifakçı…
Cinayetler ve tertipler serisinde akıl verenler de, tetiği çekenler de, azmettirenler de, koordinatör “muhbir”ler de ve emniyetteki “uzantı ağabey”ler de hep “F tipi” çıktı. Hepsi “F tipi bağlantılı” çıktı. Hepsi “F tipi diyalogcu” çıktı. Hepsi “F tipi milliyetçi” çıktı. Hepsi “F tipi Amerikancı ve AB’ci” çıktı. Hepsi “diyalog tuzağı”na bir şekilde takılmış vaziyette çıktı.
Sözkonusu cinayetleri, besleme medya elemanlarının kaleminden “BTP’ye ve Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın şahsında yükselen milliyetçi değerler”e yönelik “siyasi linç”e dönüştürmek isteyen “AKP zihniyeti” ve sair AB’ci ABD’ci ve IMF’ci odaklar” fenersiz yakalandılar.
Hunharca cinayet ve tertiplerin henüz üzerinden saatler geçmeden ekranlara tüneyen bir kısım Trabzon vekillerinin foyaları da ortaya çıktı. “F tipi” figüranlar ve senaristler, yakayı ele verdiler; AKP’yi de ele verdiler.
AKP’li vekiller özür borçlu
Gelinen noktada şimdi vakıa şu; AKP ve Trabzon vekilleri, Trabzonlulara özür borçludurlar… AKP ve Trabzon vekilleri, vatanına, milletine, bayrağına, sancağına, dinine–diyanetine, madenine, ekonomisine, Kıbrıs’ına sahip çıkan “gerçek milliyetçiler”e özür borçludurlar.
Hükümetle bağlantılı kimi “maaşlı medya tetikçileri”nin kalemlerinden BTP’nin ve Genel Başkan Prof. Dr. Haydar Baş’ın adını hedef alanlar ve çektikleri uzun karın ağrılarından sonra nihayet açıkça yazdıranlar, BTP’ye ve Prof. Dr. Baş’a özür borçludurlar.
BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, “AKP hükümeti ve Trabzon vekillerinin, cinayete ilişkin tahkikatın başlangıç sürecinde itham ettikleri cemaat kimlermiş, adını açıklamaları ve ortaya çıkan hukuki sonuçlar üzerine özür dilemeleri lazım” diyor.
Dut yemiş bülbüle dönen AKP vekilleri AKP’li vekiller “suçluluk psikolojisi” içinde içlerine kapanmış vaziyetteler.
Hatırlayın, müteveffa Dink’in cesedi daha sımsıcak vaziyette Agos Gazetesi’nin önünde uzanmış yatıyor iken; başta “3 numara sakallı” Trabzon vekili olmak üzere birçok AKP’li, “Cinayetin arkasında, televizyonlarında ‘vatan ecnebilere satılıyor, madenler peşkeş çekiliyor, Kıbrıs elden gidiyor, ekonomi borca batırılıyor’ diye ortalığı velveleye veren Kuvay–ı Milliyeci bir grup, milliyetçi bir cemaat var” açıklamaları yapmıştı…
Hangi cami, hangi cemaat?! Karıncayı dahi incitmeyen masum Müslümanlara ve Trabzon’un dindar–milliyetçi kesimine, bu derece alelacele bir ağır iftira ve bühtan, hangi siyasal gözü dönmüşlüğün neticesi?
Cinayet saatlerinde “iftira ve ithamlarla” besleme medyanın ekranlarında şakıyan AKP’li vekiller, şimdi neden dut yemiş bülbüle döndüler?! Döndüler; çünkü F tipi ipuçları kendilerine değiyor, AKP zihniyetini ele veriyor.
Hepsinde “F tipi” karakter ortak
Papaz Santaro’nun katili olan çocuk, “dinlerarası diyalog” masalına inanıp, para karşılığında kilise ayinlerine sürekli olarak katılan bir çocuk. Diyalogcu AKP’nin Trabzon Kadın Kolları yöneticisinin oğlu…

 Bu teo–politik ipucu F tipi.
Danıştay saldırısının faili Alparslan Arslan, cinayet öncesi “diyalogcu amcazade” ile ve Etiler’de “diyalogcu ağabey”le yaptığı görüşmelerden dem vuruyor… 

Bu ipuçları da F tipi.
Dink cinayetinde adı geçen Yasin Hayal, kimlerden para aldığını, kimlerle siyaset yaptığını, kimlerle beraber olduğunu bangır bangır anlatıyor, parti ismi veriyor, yardım aldığı partinin il başkanını açıklıyor; sözkonusu il başkanı, ‘yardım ettim’ diyor… Polis ve jandarma timleri, “F tipi muhbir” Erhan Tuncel’in evinde yeşil kaplı İncil buluyor. Tuncel’in hangi partinin genel başkanına korumalık yaptığı, sözkonusu parti ile Hayal’in yardım aldığı partinin “aynı parti” olduğu boy boy resimlerle ilan ediliyor… 

Bu siyasal ipuçları da F tipi.
Tuncel’e “muhbir”lik zırhı giydiren ve Santora ile başlayan cinayetler serisinde “özel hizmet”leri sebebiyle terfi ettirilen üst düzey Emniyetçi–İstihbaratçı’nın “F tipi” olduğuna dair eski İstanbul Valisi Erol Çakır “resmen şerh” düşüyor.
Bütün bu “F tipi ipuçları” AKP’ye değiyor, AKP zihniyetini ele veriyor…


0 Responses to “HRANT DİNK CİNAYETİ”



  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


İstatistikler

  • 2,194,214 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Haziran 2007
P S Ç P C C P
    Tem »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  

En fazla oylananlar


%d blogcu bunu beğendi: