10
May
08

Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan’ın Yakalanmadan Önceki Son Saatleri

Deniz Gezmiş anlatıyor:

        “Geceyarısı. Mart’ın ortaları. İki motosiklet. Birinde Sinan’la biri (bu birinin kim olduğu hiçbir zaman açıklanmadı) var, öbüründe Yusuf’la ben de varım. Ayrı yollardan gideceğiz ve ayrı yerlere.
Sinan’ın altıncı duygusu çok güçlü. Her zaman tanık olmuşumdur buna. Yollarımız ayrılırken vedalaştık. Bir daha görüşemeyeceğimizi bilir gibi sıkı sıkı sarıldı öptü bizleri. Dağda da öyle yapmış, öyle ayrılmış arkadaşlarından. Nitekim bu sezgisi doğru çıktı, gerçekten Sinan’ı son görüşüm oldu bu. Nurhak’ta vuruşarak öldü.
        Ankara’dan çıkarken, hayır, Türkiye dışına falan gitmeyi, sınır dışına çıkmayı aklımıza bile getirmedik. Kararlıydık. Ankara dışına çıkıp bir kır karargahı kuracaktık. Elazığ yöresinde bir köprüde Sinan’la buluşacaktık. Sinan bizi bir köye yerleştirecekti.
        Yerler buz. Yolun iki yanında kar yığılı. Yozgat yolundayız. Bir saatten fazla gidemiyoruz. Korkunç bir soğuk, insanın iliğini donduruyor. Bir saat kadar gidince duruyoruz. İniyoruz motosikletten. Koşuyor, tepiniyor, atlıyor, ısınmaya çalışıyoruz. Biraz kendimize gelince yine yola koyuluyoruz. Acayip bir soğuk;anlatılır gibi değil. Her yanın uyuşuyor, keçeleşiyor. Donmaya yakın bir durumdayız. Açız da. Yirmi dört saattir bir lokma bir şey geçmemiş boğazımızdan. Yerler de nasıl kaygan. İkide bir yuvarlanıyoruz, düşüyoruz. Sekiz on kere düştük böyle. Soğuktan da yüzlerimiz çatladı. Kürklü gocuklar var ikimizde de.
        Yozgat’ı geçtikten sonra, önümüzde giden bir kar makinesinin ardına takıldık. Açtığı yoldan, hemen arkasından gidiyorduk. Gelip geçenler oluyor, meraklı gözlerle bakıyorlardı bize. O soğukta motosikletin üzerinde iki adam. Sivas’ın Yıldızeli diye bir ilçesi var. Çocukluğum Sivas’ta geçti. Oraları iyi bilirim. Yol, eskiden Yıldızeli’nin içinden geçerdi, değişmiş. On yıldır gitmemiştim oralara. Yıldızeli’nin çıkışında bir boğaz var, iki ovayı birleştiren bir boğaz. Uff, dünyanın hiçbir yerinde yoktur o soğuk. Gündüz geçtik Yıldızeli’den. Sivas’ın girişinde ağırlık denetimi var; trafik denetimi.
Girmedik Sıvas’a. Sağa saptık, Şarkışla’ya  vurduk. Gördüler bizi, ama kuşkulanmadılar. Şarkışla’ya on beş kilometre kala benzin bitti. Oysa yolda sık sık durup benzin alıyorduk. Yola çıkışımızın üçüncü günüydü. Tam üç gündür açtık, uykusuzduk. O on beş kilometrelik yol boyunca taşıdık motosikleti.
Bittik. Üstelik yol da yokuş. Motosiklet dersen en az üç yüz kiloluk bir hikaye. Zaman zaman
bayılacak gibi oluyoruz. Karanlık da basmış. Felaket. Şarkışla’ya ölülerimiz giriyor sanki. Soğuktan uykusuzluktan, açlıktan haşat olmuşuz. Tek düşüncemiz, amacımıza ulaşabilmek: Kır karargahımızı kurabilmek. Yoksa dayanamazdık. Bize güç veren inancımızdı, amacımızdı. Şarkışla’da benzin aldık. İşte o sırada kar başladı. Çok kötü oldu bu. O karda, o tipide motosikletle yola çıkmamız olacak şey değil. Yolda kara saplanıp kalacağımız besbelli.Bir Jeep bulduk. Sürücüsüyle pazarlık edip anlaştık. 
        Saat, sabahın altısı falan. Motosikleti de Jeep’e yükleyeceğiz. O arada iki jandarma çavuşu, birkaç polis, bir iki bekçi bitiverdiler başımızda. Kuşkulanmışlar bizden. Karakola çağırdılar. 
  –Peki– dedik. 
        Benim elimde çantam var. Çantamda bir otomatik tüfek, mermiler, elbombaları. Koltukaltımda da 14’lük Browning. Cebimde bir Nagant tabanca daha. Elim hep cebimde, Nagant’ımda. Tam ana caddenin karşı kaldırımına geçtik, Yusuf da, ben de, ikimiz birden çektik silahlarımızı. Arkalarını
döndürdük. 
  –Hadi koşun bakalım– dedik. 
        Havaya birkaç el ateş ettik. Bir tel örgü var, bir metre yükseklikte. Ben, elimde çanta, atlayıp geçtim tel örgünün üzerinden.Yusuf da atladı. Kurşunlar yağmaya başlamıştı ardımızdan. Yusuf, işte orada, tel örgünün üzerinden atlarken yaralanmış kasığından. Yığılıp kalmış oraya. Köşebaşına geçtim. Ateş edilen yere ben de ateş ediyorum. Orada Yusuf’un gelmesini bekliyorum. Bilmiyorum onun vurulduğunu.Yusuf yok… 
        Yusuf’tan bir ses çıkmayınca kuşkulandım. Bir bahçeye geçtim. Çantamı açtım. El bombasını
koydum cebime. Dört paket de mermi aldım. Paketler ellişerlik. İki paketi bir cebime, ikisini de öbür cebime yerleştirdim. Otomatiği de aldım. Nagant tabancamı bıraktım orada. Mermisi tükenmişti çünkü. Kütüklüğümü astım, yürüdüm. Bir evin önünde bir araba gördüm. Saat sabahın yedisi falan olmuştu. Gidip evin kapısını çaldım. Bir kadın açtı kapıyı. Beni öyle silahlı görünce şaşırdı.
  
  –Kocanı çağır– dedim.       Geldi kocası.
 
  –Araba senin mi?–
 
  –Benim–
 
  –Çabuk kontak anahtarını al gel– dedim.
 
        Pijamalıydı. Arabanın aııahtarını almaya gitti. Kapının dışındaydım. İçeri girmiyordum. O yörelerde önemlidir bu: Namus sorunu. Adam gidince kadın ansızın kapıyı yüzüme kapatıp arkasından kilitledi, sürgüyü de sürdü içeriden. Kapının tam kilit yerine bir el ateş ettim. Allah
kahretsin, nereden bileceksin, kadıncağızın eli de tam kilidin üzerindeymiş; elinden geçmiş mermi.
 
  –Aç!– diye bağırdım, tekmeledim kapıyı.
 
        İçeriden sürgüyü çekti, kilidi çevirdi. Bir tekmede açıldı kapı.Çok şaşkındı kadın. Kanlı eline bakıyordu. Çok boktan bir durum. Kahroluyorsun. Kocası da gelmişti. Pijaması üstündeydi. O da çok şaşkındı.

  –Yürü–  dedim.
 
        Arabasına bindik. O sıra mahalle halkı da toplanmış gürültümüze. Biri de, elinde silah, üstümüze geliyor.
 
  –At o silahı elinden!– dedim gelene.        Attı silahını yere.
 
  –Dağılın!– dedim kalabalığa.
 
        Kalabalığın ayaklarının dibine, yere birkaç el ateş edince çil yavrusu gibi dağıldılar. Niyetim gidip Yusuf’u bulmak. Otuz kırk kadar jandarma, başlarında da bir yüzbaşı, alanın ağzını tutmuşlar. Başlarının bir karış üstünden taradım havayı; dağıldılar. Arabayla bir tur attım alanda. Yusuf görünürlerde yok. Oysa oracıkta, kaldırımın üzerinde, yaralı, baygın atıyormuş Yusuf. Duymuş benim tarakayı, ama ses çıkaramıyormuş. Ben ateş edince Yusuf’un yanına uzun süre kimse yaklaşamamış. Yusuf, orada iki üç saat kadar baygın kalmış. Neden sonra yanına yaklaşıyorlar, bakıyorlar ki yaralı, alıp Sağlık Ocağına götürüyorlar. Sürekli soruyorlar, kim olduğunu öğrenmek istiyorlar. Beni ele vermemek, adımı açıklamamak için kendi adını söylemiyor Yusuf.
        Vurduk Kayseri yoluna. Adam soruyor yolda: Kimim? Neyim? Adımı söyleyince çok şaşırdı. Hiç beklemiyordu.Karısının eline bilerek ateş etmediğimi söyledim. Baktım da, kızgın değildi bana. Ama şaşkındı. Astsubaymış. Cebimde 525 liram vardı. 25 lirasını kendime ayırdım, 500 lirayı astsubaya verdim. Sigaram kalmamıştı. Sigarasını aldım. Kar yine başlamıştı. Şarkışla-Yeniçubuk arası kırk kilometre. Yeniçubuk’un girişinde bir dirsek var. İşte orada pusuya düşüyoruz.Sağa sola ateş ederek,
 
   –Hızlı sür!– diyorum astsubaya.
 
        Önümüzde bir barikat var. Basıyor gaza astsubay, yarıyoruz barikatı. Dirseği dönüp bir benzin istasyonunun önünden geçiyoruz. İleride bir demiryoluyla kesişiyor yol. Bir arabayla kesip kapatmışlar yolu. Hem o arabadan, hem de sağımızdan solumuzdan sürekli ateş ediliyor üzerimize. Önümüzdeki arabaya ateş etmeye başlıyorum. Araba çekiliyor yolumuzdan. Yol açılıyor. Sürüp geçiyoruz, aşıyoruz demiryolunu.Ardımızdan atılan

bir kurşun, astsubayın başının üzerinden geçip camın hemen üstündeki güneşliğe saplanınca bir an paniğe kapılıyor astsubay, araba sağa
sola yalpalamaya, silkelenmeye başlıyor.
 
  –Korkma, bir şey yok– diyorum.
 
        Sonunda yatışır gibi oldu. Düzelttik arabayı. Şarjörü yeniledim. Bir Jeep takıldı ardımıza. Dönüp camını taradım. Sıktığım mermilerden biri sürücünün boynunu sıyırmış. Yanındaki komiser de omzundan hafif bir yara almış. Jeep duruyor, vazgeçiyor bizi izlemekten; kurtuluyoruz. Bizim araba da delik deşik; kalbura dönmüş kurşunlardan. Durup arabayı bırakıyoruz orada. Astsubayı da alıyorum yanıma. Bir kavaklıktayız. Kar inmiş kavakların dibine. Bir de dere var önümüzde. Suya giriyorum. Su belime geliyor. Buz gibi su. Karşıya geçiyoruz.Sudan çıkınca anlıyorum: arka cebimdeki kırk elli merminin hepsi ıslanmış. Astsubayda bir korku, bir telaş. Derenin suyu da iyice üşütmüş olmalı. Titriyor. Bir kilometre kadar yürüdükten sonra karların üzerine sırtüstü uzanıyoruz. Yattığım yerden, bir kilometre ötedeki yoldan geçip giden arabaların farlarını görüyorum. Ortalık ağardı ağaracak.
 
  –Bir benzin istasyonu var mı yakınlarda?–

  –Var. Üç dört kilometre ötede–
 
        Oraya gidip bir araba yakalamayı düşünüyorum. Kalkıp yine yürümeye başlıyoruz. Adam yürüyemiyor. Kolundan tutuyorum, yardım ediyorum. Benzin istasyonunun arkasına sokuluyoruz. Bir jandarma Jeep’i var istasyonun önünde.Sokulup esir aldım jandarmaları. Çok hazırlıksızdılar. O sırada yardım geldi. İşte orada salıverdim adamı; gitti astsubay, pijamasıyla. Çekildim benzin istasyonunun arkasına. Arka yanı bir yamaçtı. İstasyon, yamacın eteğindeydi. Astsubay korkmuştu tabii. Korkmaz mı. Hele ateş altına girip çıktıktan sonra. Bir yandan da tam bir otomat durumuna girmişti adamcağız. Yani adamın beyni, senin beynine bağlanmış sanki, ne düşünürsen, ne dersen onu yapıyor, hem de o anda yapıyor. Şakası yok, senin elinde silahın var, hem de otomatik  silah. O silahsız. Yanında durmadan ateş etmişsin sağa sola. Yani seni, elindeki otomatik silahı ateşlerken görmüş, izlemiş adam. Kolay mı?    Çatışma sırasında değil, ama çatışma dışı kalınca hep o kadıncağızı düşünüyordum arabadayken. Astsubayın elini yaraladığım karısını. Bir de çatışma sırasında:
  
  –Acaba vurulan, ölen oldu mu?– diye düşünmekten alamıyordum kendimi. Üzülüyor insan.
 
        Orada, yamaçta düştüğüm pusuyu anlatayım. Yerler ıslak, çamur. Zifiri karanlık. Bir yamaçtasın orada. Yalnızsın. Jandarmaların yaktıkları mermilerin alevlerini görüyorsun. Ateş etsen yerin belli olacak; ateş edemiyorsun. O ara bombayı atmak geldi aklıma. Kafan çalışıyor.
Mantığın tıkır tıkır işliyor. Soğukkanlısın. Pimini çekip bombayı elinde tutuyorsun bir iki saniye.
Bombanın dört saniye sonra patlaması gerek. Vakit geçirmemelisin. Bomba elinde patlayabilir; bunun korkusu var içinde. Fırlatıyorsun bombayı. Sinip bekliyorsun. O bekleyiş müthiş işte. Müthiş uzun geliyor o süre, bir türlü geçmiyor zaman, saniyeler bir türlü dolmuyor. Bomba, savunma bombası; bayağı etkili patlar. Havada birtakım kollar, bacaklar göreceğini sanıyorsun. Daha önce de kullandım bu bombadan, eğitim atışları yaptım, Filistin’de. Ama şimdiki bu, o eğitim atışlarından çok değişik. Patlayıncaya kadar ilk akla gelen ve hiç akıldan çıkmayan, bombanın patlamama
olasılığı. Bomba bozuk çıkabilir. Ve bomba patlayınca isabet almamalısın; bu olasılığa karşı tam siper, yüzükoyun yerdesin. Çok gariptir, bir içgüdüyle ellerini ensende kenetliyorsun. Hiç tanımadığın, bilmediğin, görmediğin birtakım insanların bu bombayla ölebileceğini düşünüyorsun
bir an, üzülüyorsun. Ve patlıyor bomba. Kan kokusu duyduğunu; bağrışmalar, çığlıklar duyduğunu sanıyorsun ilk anda. Sonra derin bir sessizlik oluyor. Sonra da kaçışan birtakım insanların ayak sesleri. Yani, patlamayla birlikte önce bir şok etkisi oluyor karşıdakilerde, bir şaşkınlık; sonra da panik ve kaçışma. Yağmur ve çamur. Sigaran bitmiş; yok, tek sigaran yok. Müthiş bir sigara özlemi. Dayanılmaz bir istek.Yanında da bir bardak sıcacık çay istiyorsun, iyi mi. Sonra birden, anlatılması güç bir susuzluk. Yerden kar falan alıp yiyorsun, çamur olmayan yerlerden, susuzluğunu biraz olsun gideriyor.
        Tepeyi aştım, Gemerek’e girdim. Saat 23 falan. Hani terk edilmiş kentler olur; bomboş sokaklar; insansız. Öyleydi Gemerek. Herkes evlerine çekilmişti, herkes uykudaydı. Bir yapı; bahçe içinde. Sulusepken, karla karışık bir yağmur. Dönüp yapının üzerindeki tabelada yazılı yazıyı
okuyorum: ‘Ortaokul.’ Hemen yanıbaşında da ‘Lise.’ Dolaştım çevresinde. Hoşuma gitti. Sabah olacak, çocuklar gelecekler önlükleriyle, çantalarıyla. Duyacaklar bütün bu olup bitenleri, öğrenecekler. 

  –Hepsi de uykularındadır şimdi– diye düşündüm.
 
        Sağa doğru çıktım. Yamaçta Jandarma Karakolu. Tekbaşına bir yapı. Yakınında hiçbir yapı yok. Işıkları yanıyor karakolun.Sokuluyorum. İçeride jandarmalar. Konuşuyorlar. Gülüşüyorlar. Ama heyecanlı oldukları belli. Orada on beş yirmi dakika durup onları izledim, onları dinledim.
        Karakolun önünde bir Jeep duruyor. Jeep’i almalıyım. Dokundum tetiğe, karakola ateş açtım, duvarlarına. İçeride bir panik, bir kaçışma. Atladım Jeep’e, çalıştırdım. Beş metre ötede kara saplandı araba. Atladım çıktım Jeep’ten. Bir tümseğin ötesine attım kendimi, yattım. Jandarmalar tepeye çıkmışlar. Jeep’in üzerine kurşun yağdırmaya başladılar. Beni Jeep’in içinde sanıyorlar. Durup orada, yattığım yerden onları izliyorum. Mermilerin kara saplanışının ayrı bir güzelliği var. Kara saplanırken ayrı bir ses çıkarıyor mermiler. Jeep, atılan kurşunlarla delik deşik. Fırlayıp kaçmaya başlıyorum. Görüyorlar beni.Ardıma düşüyorlar. Gemerek’te evler hep bahçe içinde. Bahçeler, birer metre yüksekliğinde yığılı taş duvarlarla çevrili. Ben önde, jandarmalar arkada, koşuyoruz bir bahçeden bir bahçeye. Bir duvardan atlayıp yere yatıyorum, ya ayaklarının dibine ateş ediyorum, ya başlarının bir karış üstüne. Onlar da yatıyorlar ben ateşe başlayınca. O zaman kalkıp koşuyorum, öbür duvarı aşıp yine yatıyorum yere, yine ateşe başlıyorum. Böylece biraz dinlenmiş de oluyorum. Böyle iki üç tur atıyoruz, dönüp duruyoruz Gemerek’in içinde. Şimdi herkes sokaklarda. Herkes durmuş beni seyrediyor. Yanlarından geçip atlıyorum duvarı. Halkta bana karşı hiçbir hareket yok. Bir kadın, evinin kapısindan, az ötede beni seyreden kocasına sesleniyor:
 
  –Herif, gel çorbanı iç, soğuyacak; yine gider seyredersin!–

        Çocuklar, ben ateş ettikçe alkışlıyorlar. Kiminin elinde ayçiçekleri; hem beni izliyor, hem ayçiçeği yiyorlar. Bir buçuk saat kadar sürüyor bu kovalamaca. Bir ara, üstüne hoparlör bağlanmış bir taksi çıkıyor ortaya. Hoparlörden acımasız bir ses şunları söylüyor Gemereklilere:
 
  –Ben Belediye Başkanınız! Komünist Deniz Gezmiş, Gemerek’te. Silahı olan silahını alsın, av tüfeği
olan av tüfeğini. Silahı olmayan da taşla sopayla saldıracak. Herkes hazırlansın! Yakalayacağız onu!–
 
        Gidiyor. Halkta bu uyarıya karşı hiçbir kıpırtı olmuyor. Kaçıp izimi kaybediyorum. Artık jandarmalar da yok ardımda. Dolaşıyorum. Bir elimde otomatik; kayışından omzuma asmışım.
Gerekirse rahatça kullanacağım. Bir elim boşta. Gerekli olabilir bu elim. Bir çocuğa yaklaşıyorum; on sekiz, on dokuz, 

  –Bana Belediye Başkanının evini göster–diyorum.
 
  –Peki Deniz Ağabey– diyor, –göstereyim–
 
        Çok rahat. Çok sakin. Üstelik kendisine soru sormuş olmamdan da çok hoşnut. Hani, yardım etmiş
olmanın sevinci içinde bir yabancıya yol falan gösterirler ya, bu çocuk da öylesine mutlu bir rahatlık
içinde davranıyor. Düşüyor önüme, yürüyoruz. Bir evin önünde duruyoruz.
 
  –Burası, ağabey– diyor.
 
        Gemerek Belediye Başkanının evi. Az önce beni halka linç ettirmek için hoparlörle çağrıda bulunan acımasız başkanın evi. Tanışacağız. Bir omuz atıyorum kapıya, giriyorum içeri. Belediye Başkanı, evinde; sofada, masanın başında; birşeyler atıştırmakta. Beni öyle birdenbire evinin içinde, karşısında görünce yerlere atıyor kendini, ayaklarıma kapanıyor utanmadan.
 
  –Ben bir şey etmedim, ben bir şey etmedim–diye yalvarıp duruyor.
 
        Bir odadan karısı, iki küçük çocuğuyla çıkıyor. Kadın şaşkın. Bir yandan da o başlıyor:
 
  –Bunlara acı, bu yavrulara acı–
 
  –Allah belanızı versin!–deyip atıyorum kendimi dışarı.
 
        Karlı yollara düşüyorum yine. Gemerek’in dışına çıkıyorum. Tarlalardan yürüyorum. Ondan sonra o çukur hikayesi oldu işte. Son düştüğüm pusu. Yakalandığım. Tarlada. Bir çukurun içinde. Tarla. Vıcık vıcık çamur. Karlı çamur. Aralıksız yağmur yağıyor. Sulusepken.Parkamın başlığını başıma çekiyorum. Ellerim üşüyor. Eldivenlerimi, bir yerlerde, silahımı daha rahat
kullanayım diye atmışım. Eldiven de yok. Hava buz gibi. Bir çukurdayım. Şu içinde bulunduğumuz hücre kadar bir çukur. Ayağa kalkınca yüksekliği göğsüme geliyor. Çepeçevre sarılmışım.        Bütün arabaların farları çukurun üzerinde. Jeep’lerin üzerine A-4’leri kurmuşlar. Sağıma soluma yağmur gibi mermi yağıyor. Mermiler, saplandığı yerden çamurları savuruyor havaya. Farların aydınlığında, yağan sulusepkeni renklendiriyor havaya savrulan çamurlar. Çukurun dibine arka üstü çökmüşüm. Bir torbanın dibinde gibiyim. U harfi gibiyim: Ayağa kalksam, başım çukurun dışında kalacak. Mermilerden korunmak için ya çömelmek, ya da böyle çukurun dibine arkaüstü çökmek zorundayım. Çukurun dibi kar. Yattığım yerden yukarıları seyrediyorum, çukurun apaydınlık üstünü. Sanki donanma fişekleri patlıyor tepemde. Korkunç güzel bir renk cümbüşü. ‘Cıvvv’ diye giriyor çamura mermiler, çamuru savurup dağıtıyor havaya. Farların aydınlattığı sulusepkenle
birlikte üstüme başıma sanki renk renk koca bir dünya yağıyor. Çok güzel bir görüntüydü. Yarım saat, bir saat kadar sürdü bu. Mermim çok az. Bir süre sonra bitecek. Daha önce düştüğüm pusularda çok mermi yakmıştım. Yusuf’u ararken, düştüğüm iki pusudan sıyrılmaya çalışırken
mermilerin çoğunu yakmıştım. Ara sıra, doğrulup başımı yavaşça çıkarıyorum boşluktan,  bir el ateş ediyorum. Nereye? Boşluğa. Öldürmek için ateş etmiyorum. Zaten göremiyorum ki. Her yanda güneş gibi yanan farlar. Güneşlerin ortasındayım. Gecenin içinde, yağmurun altında ve güneşlerin
ortasındayım; tam ortasında. Ve rastgele yakıyorum mermiyi. Aklıma ilk gelen, Mayakovski’nin şu dizeleri oluyor:
 
      “Susun artık konuşmacılar 
       Siz savdınız sıranızı 
       Söz sırası mavzer arkadaşta 
       Şimdi o konuşacak.”

 
        Bu dizeleri geçiriyorum aklımdan ve doğrulup bir mermi daha yakıyorum. Sonra sinip yine bekliyorum çukurun dibinde. Neler geçmiyor aklımdan. İşte orada ölümü de düşündüm. Ölüm pek ürkütücü gelmiyor insana. Yine de ölümü kabul edemiyorsun. Kesin bu. O ara bilimi falan düşünüyorsun. İki yüzyıl üç yüzyıl sonrasını düşünüyorsun. Bilimin insanlığa getireceği şeyleri. İçinde bulunduğun durum anlamsız geliyor sana, saçma geliyor. Ionesco’nun oyunları gibi bir şey. Yaşaman gerektiğini kavrıyorsun. Bilim almış başını giderken, karşındaki bir yığın insanın ne  kadar küçük şeylerle, küçük ve yanlış şeylerle uğraştığını düşünüp acınıyorsun. İçerliyorsun. Hem de ne adına? Kim adına? İnsanlığın geleceğini ve senin o günleri göremeyeceğini düşünüyorsun. Müthiş hüzün veriyor bu sana. Bir yanda eşsiz güzellikte bir gelecek, bir yanda bütün o güzellikleri göremeyeceğin duygusu. Nasılsa öleceğim, diye düşünmeye başlıyorsun. Oysa mermi vardı yanımda daha; azalmıştı ama vardı. Birazdan bir bomba savuracaklar üzerime, çukurun içine; parçalanıp gideceğim, diyordum. Ölüp gideceksin. 0lk anda ölmeyi istemiyordum, hiç istemiyordum; yani birdenbire. Belki yaralanmayı, rahat ve yavaş bir ölümü belki.        Sonra, dünyanın dört bir yanında ölen bir sürü yurtseveri, devrimciyi düşünüyorsun ve bir ara rahat bir ölümü düşünmüş olmaktan utanır gibi oluyorsun. Bir devrimci nasıl ölmesi gerekiyorsa öyle ölmeli, diyorsun. Doğrusu da bu. Ve daha önce hiç aklıma gelmeyen birtakım anılar geçiyordu gözlerimin önünden. Bir film gibi ve çok hızlı geçiyordu. Örneğin, çocukluk günlerim geliyor gözlerimin önüne. Çocukluğum. Bahçeli bir evimiz vardı; çiçeklerle doluydu bahçemiz. O çiçeklerin arasında oynayışım… Sonra ansızın bir sevgili. Çok buruk bir duyguydu bu. Sevgili’nin gülüşü, oturuşu, düşünüşü. Kesin ve çok net görüntüler bunlar. Anlık ama kesin ve net görüntüler. Renkli bir film gibi. Sevgili’nin o anda belki de evinde oluşu, sıcacık bir odada oluşu, belki de neşeli oluşu, gülüyor oluşu. Ve bütün bu hatırlananlara karşı, yaşayanlara karşı içinde küçük de olsa bir kıskançlık. Daha bir sürü görüntü: Üniversite günleri, Beyazıt Alanı, Beyazıt’ın ara sokakları, polisle çatışmalar, öbür arkadaşlar. Sonra, hani gazetelerde sosyete dedikoduları çıkar ya, onlar geliyor aklıma, o haberlerdeki kişiler. Ve ansızın, ölmemek, yaşamak ve savaşmak isteği yine. Bunlar yeniden kabarıveriyor, büyüyor içinde. Düşman bildiklerinle savaşmak, onlarla mücadele etmek
isteği. Sonra ölen arkadaşlarım geldi aklıma. Daha çok da Taylan’ı hatırladım orada. Sonra Filistin’deki çocukları.Ansızın çok gülünç bir şey de geliyordu aklıma. Ve en önemlisi, kantinlerde, Siyasal Bilgiler Fakültesi kantininde filan ‘halk savaşı’ üzerine tartışanları, sıcacık çaylarını içerek tartışanları, mangalda kül bırakmayanları geçirdim kafamdan o an; garip bir öfkeyle.
        Gülünç geliyor bütün bunlar sana; alabildiğıne hüzünleniyorsun. Müthiş canın sıkılıyor. Çok kısa süreler içinde bunları geçiriyorsun kafandan bir bir ve dört bir yanın sarılmış. Çukurdasın. Elli altmış metre kadar ötendeler. Tam bir çemberin ortasındasın. Arada silah sesleri kesiliyor ve:
 
  –Teslim ol!– sesi duyuluyor.
 
        Başımı yavaşça çukurdan çıkarıp, sesin geldiği yöne bir kurşun sıkıyorum, yine siniyorum çukurun dibine. Çukurun çeperinde çalılar var, dibinde kar. Birkaç mermim kalmış. Son mermiyi kendin için saklamak istiyorsun. Gerekirse vuracaksın kendini, son mermiyi kendine sıkacaksın; ellerine düşmemek için. Bunu düşünürken, gariptir ama, ölüm korkusu yok. En küçük bir çekinme yok. Namluyu çevireceksin kendine, basacaksın tetiğe, tamam. Çok rahat bu. Namluyu şakağına dayayacaksın ya da ağzına. Kurşunu yüreğine sıkmak. İçin elvermiyor buna. Yüreğine kıyamıyorsun. Yürek, garip bir değer kazanıyor orada.
        Kendi kendime orada, namluyu ağzıma sokup öleceğimi, acı duymayacağımı, böylece kurtulacağımı falan da düşünüyordum. Ama bir de bunun, işin kolayına kaçmak olduğu geliyor aklına. Vazgeçiyorsun. İki mermim kalmıştı. Mermiler tükenince çukurdan çıkmayı düşündüm. Başım dik çıkacağım. Vururlarsa vuracaklar. Başım dik gideceğim ölüme. Ama ya vurmazlarsa? O zaman yakalayıp işkence falan yapacaklar sana. İşkence, yine de kolay geliyor. Bir gün boyunca sürerse dayanabilirsin. Onun acısı nasıl olsa geçer. Zaman nasıl olsa akıp geçecek, işkencenin acıları da nasıl olsa bir süre sonra silinecek, kalmayacak, diye düşünüyorsun. On beş gün önce işkence görseydim, şimdiye çoktan geçmiş olacaktı, unutmuş olacaktım. Bunları düşündüm orada. Kararlıydım. Dayanacaktım işkenceye. Konuşturamayacaklardı beni, çözülmeyecektim. Kesin kararlıydım bu konuda. Silahımı attım birden. O ara ateş de kesilmişti:

  –Çıkıyorum!– diye bağırdım.

        Çıktım. Ateş eden olmadı. Parkamın başlığını sıyırıp geriye attım. Başım dik. Bir elim cebimde, boş tabancamda. Boş, ama olsun. Umursamaz bir hava takındım. Oysa her an bir mermi bekliyorum, her an bir mermi gelip bir yerime saplanacak diye bekliyorum; ha geldi ha gelecek
diye. Elim, cebimdeki tabancayı sımsıkı tutuyor. Halka teslim edilebilirim. Boş tabanca o zaman gerekli olabilir. Linç falan geçiyor aklımdan. Sımsıkı sarılmışım tabancama.
 
  –Dur!– 

        …falan diyorlar. Bir yığın şey söylüyorlar. Artık duymuyorum söylenenleri, anlamıyorum. Biliyorum, görüyorum, seziyorum: bütün namlular üzerime çevrili. Her namlunun ucunda ben varım.
Müthiş ürpertici bir şey, ama müthiş de gurur verici bir şey. Kum gibi asker kaynıyor çevrede. Tarladan yola iniyorum. Gemerek’e giden yol. Gemerek yönünde yürüyorum. Hala her an bir kurşun bekliyor bedenim. Etimle kemiğimle bekliyorum.

  –Kayseri Emniyet Amiriyim!– diyor bir ses.

  –Seni teslim alıyorum!–
 
        Tepkim büyük oluyor. Hiç tasarlamadığım bir tepki bu. Düşünmediğim, beklenmedik bir tepki. Elimi cebimden çıkarır gibi yapıyorum. Uzaklaşıveriyor. Yürüyorum. Bir albay çıkıyor yoluma. Yumuşak bir sesle:
 
  –Teslim ol Deniz–  diyor.
 
        Tatlı bir ses. Belli ki radikal biri. Rahatlıyorum. Öyleyse yalnız değilim. Yanımda bizlere yakın biri var


1 Response to “Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan’ın Yakalanmadan Önceki Son Saatleri”


  1. 1 cansu
    Aralık 6, 2009, 9:51 am

    deniz gezimşin hayranıyım onu çok seviyorum onunla konusmak vakit geçirmek isterdim


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s


İstatistikler

  • 2.272.768 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Mayıs 2008
P S Ç P C C P
« Nis   Haz »
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

En fazla oylananlar


%d blogcu bunu beğendi: