10
Tem
08

“Türk milletine taarruz eden düşman,önce Türk subayını aşağılamak ister”

Mustafa  Kemal  Atatürk’ün,  31 Temmuz 1920  tarihinde,   Afyonkarahisar  Kolordu

Dairesi’nde  subaylara  hitaben  yaptığı  konuşmanın  tam  metni :

” Efendiler..!!!

Eski  silah  arkadaşlarımla  böyle  yakından  ve  samimi  temasta  bulunmaktan  büyük  vicdanî  zevk  hissediyorum.  Sizinle  oturup  uzun  hasbıhal  etmek  isterdim.

Fakat  çoksunuz;  müsait  yer  de  yoktur.

Bu  sebeple  hissiyatımı  birkaç  cümle  ile  mülahaza  etmekle  yetineceğim.

Arkadaşlar..!!!   

İNGİLİZLER  ve  YARDIMCILARI  Milletimizin  bağımsızlığını  imhaya  karar  vermişlerdir.

Milletler  bağımsızlıklarını  hiç  kimsenin  lütuf  ve  atıfetine  borçlu  değildir.

Hiç  kimse  kimseye,  hiçbir  millet  diğer  millete  hürriyet  ve  bağımsızlık  vermez.

Milletlerde  tabiaten  ve  yaratılıştan  mevcut  olan  bu  hak,  milletlerce  kuvvetle,  mücadele  ile  mahfuz bulundururlar.

Kuvveti  olmayan,  dolayısıyla  mücadele  edemeyen  bir  millet,  mahkûm  ve  esir  vaziyettedir.

Böyle  bir  milletin  bağımsızlığı  gasp  olunur.

Dünyada  hayat  için,  insanca  yaşamak  için  bağımsızlık  lâzımdır.

Bağımsızlık sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder.

Kuvvet  ordudur.

Ordunun  hayat  ve  saadet  kaynağı,  bağımsızlığı  takdir  eden  milletin,  kuvvetin  lüzumuna  olan vicdani  imanıdır.

İngilizler, milletimizi  bağımsızlıktan  mahrum  etmek  için,  pek  tabii  olarak  evvela  onu  ordudan  mahkûm  etmek  çarelerine  giriştiler.

Mütareke  şartlarının  tatbikatı  ile  silahlarımızı,  cephanelerimizi,  bütün  müdafaa  vasıtalarımızı  elimizden  almaya  çalıştılar.

Sonra  kumandalarımıza  ve  subaylarımıza  tecavüz  ve  taarruza  başladılar.

Askerlik  izzetinefsini  yok  etmeye  gayret  ettiler.

Ordumuzu  tamamen  lağvederek,  milleti  bağımsızlığını  muhafaza  için  muhtaç  olduğu  dayanak  noktasından  mahrum  etmeye  teşebbüs  ettiler.

Bir  taraftan  da  müdaafasız,  ordusuz  bıraktıklarını  zannettikleri  milletin  de  izzetinefsine,  her  türlü   haklarına  ve  mukaddesatına  taarruzla  milleti  alçaklığa,  boyun  eğmeye  alıştırmak  planını  takip  ettiler  ve  ediyorlar.

Herhalde  ordu,  düşmanlarımızın  birinci  taarruz  hedefi  oldu.

Orduyu  imha  etmek  için  mutlaka  subayını  mahvetmek,  aşağılamak  lazımdır.

Buna  da  teşebbüs  ettiler.

Bundan  sonra  milleti  koyun  sürüsü  gibi  boğazlamakta  engeller  ve  müşkülat  kalmaz.

Bu  hakikat  karşısında  ve  içinde  bulunduğumuz  vaziyete  göre  subaylar  heyetimize  düşen  vazifenin  mahiyeti,  ehemmiyeti  ve  kıymeti  kendiliğinden  meydana  çıkar.

Milletimi hür  ve  bağımsız  yaşamak  lüzumuna   tam  bir  iman  ile  kanî  olmuş  ve  buna  katî  azim  ile  karar  vermiştir.

Zaman  zaman,  şurada  burada,  üzüntü  verici  karaktersizliklerin  görülmüş  olması  hiçbir  vakit  milletimizin  genel  kanaatine,  hakiki  imasına  sekte  vurmamıştır  ve  vuramayacaktır.

Dolayısıyla  kuvvetin,  ordunun  vücudu  için  lâzım  olduğunu  söylediğim  kaynak – ki  milettin  vicdanî  imanıdır –  mevcuttur.

Ordu  ise  arkadaşlar,  ancak  subaylar  heyeti  sayesinde  vücut  bulur.

Malûm  bir  askeri  hakikat, felsefi  hakikattir ;  “Ordunun  ruhu  subaylardadır..!!!”.

O  halde  subaylarımız,  düşmanlarımız  tarafından  yıkılmak  istenilen  ordumuzu  tamir  edecek  ve  canlandıracak  ve  ordu  ve  milletimizin  bağımsızlığını  muhafaza  edecektir.

Millet,  bağımsızlığının  muhafazasından  ibaret  olan  hayati  gayesinin  teminini  ordudan,  ordunun  ruhunu  teşkil  eden  subaylardan  bekler.

İşte  subayların  yüce  vazifesi  budur.

Allah  göstermesin,  milletin  bağımsızlığı  ihlâl  edilirse  bunun  vebali  subaylara  ait  olacaktır.

Subaylar,  izah  ettiğim  yüce,  mukaddes  ve  bütün  açılarda  üzerlerine  düşen  vazife  itibariyle,  bütün  mevcudiyetleriyle  ve  bütün  dikkat  ve  ferasetleriyle  giriştiğimiz  bağımsızlık  mücadelesinde,  birinci  derecede  faal  ve  fedakâr  olmak  mecburiyetindedirler.

Şahsî  ve  hususî  hayatları  itibariyle  de  subaylar,  fedakârlar  sınıflarının  en  önünde  bulunmak mecburiyetindedirler.

Çünkü  düşmanlarımız,  herkesten  evvel  onları  öldürürler. Onları  aşağılar  ve  hor  görürler.

Hayatında  bir  an  bile  subaylık  yapmamış,  subaylık  izzetinefsini,  şerefini  duymuş,  ölümü  küçümsemiş  bir  insan,  hayatta  iken,  düşmanın  tasarladığı ve reva  gördüğü  muamelelere  katlanamaz .

Onun  yaşamak  için  bir  çaresi  vardır : Şerefini  korumak..!!!

Halbuki  düşmanlarımızın  da  kastettiği,  o  şerefi  ayaklar  altına  almaktır.

Dolayısıyla  subay  için   “YA  İSTİKLAL  YA  ÖLÜM”  vardır.

Fakat  arkadaşlar  ölmeyeceğiz..!!!

Bağımsızlığımızı  muhafaza  ederek  yaşayacağız.

Milletimizi  daima  bağımsız  görmekten  bahtiyar  olacağız..!!! “

( Atatürk’ün  Bütün  Eserleri,  9.cilt )


5 Responses to ““Türk milletine taarruz eden düşman,önce Türk subayını aşağılamak ister””


  1. 1 Ahmet Ozan
    Temmuz 28, 2008, 9:10 am

    Geçen zamanla herşey netleşiyor! Eğer yukarıdaki yazının önemini anlamayan varsa İNSAN diye ortada dolaşmasın !!!
    Çabanıza çok teşekkür ederim !!!

  2. Aralık 28, 2008, 4:33 am

    Mustafa Kemal Atatürk’ün
    Kütahya Lisesi’nde Öğretmenlere Yaptığı Konuşma

    “Muallime hanımlar ve muallime efendiler, bu irfan yuvası altında hepinizi bir arada görmekten ve hepinizi selamlamaktan çok memnunum.

    Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir.
    Fakat bu iki ordudan hangisi daha değerlidir, hangisi bir diğerinden üstündür? Şüphesiz böyle bir tercih yapılamaz. Bu iki ordunun ikisi de hayatidir.
    Yalnız siz irfan ordusu mensupları, sizlere mensup olduğunuz ordunun değer ve yüceliğini anlatmak için şunu söyleyeyim ki sizler ölen ve öldüren birinci orduya,
    niçin öldüğünü öğreten bir orduya mensupsunuz.

    Biz iki ordudan birincisine, vatan çiğnemeye gelen düşman karşısında kan akıtan birinci orduya -bütün dünya bilir, bütün dünya şahit oldu ki- pek mükemmelen sahibiz. Vatanın dört sene önce düştüğü büyük felaketten sonra, yoktan var olan bu ordu, vatanı yok etmeye gelen bu düşmanı kutsal vatan toprağında boğup mahvetti. Yalnız bu orduya sahip olmakla, işimiz bitmiş, gayemiz bu ordunun zaferiyle son bulmuş değildir.

    Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür. Bu ikinci ordu olmadan birinci ordunun elde ettiği kazanımlar sönük kalır. Milletimizi geçek mutluluğa, kurtuluşa ulaştırmak istiyorsak, bizi ölümden kurtaran ve hayata götüren bugünkü idare şeklimizin sonsuzluğunu istiyorsak, bir an önce büyük, kusursuz, nurlu bir irfan ordusuna sahip olmak zorunluluğunda bulunduğumuzu inkar edemeyiz.

    Eski idarelerin en büyük kötülüklerinden biri de irfan ordusuna layık olduğu önemi vermemeleridir. Eğer önem verilseydi, geleceği emanet ettiğimiz sizlere, gelecek kadar güvenilir bir mevki verilmesi gerekirdi. Henüz üç dört senelik hayata sahip olan milli idaremizde irfan ordusu ile layık olduğu kadar ilgilenilememiştir. Fakat buradaki mecburiyeti milletin münevverleri olan sizler elbette ki daha iyi takdir edersiniz. Bütün kuvvetimizi yalnız cephede toplamaya mecbur olduğumuz bu kısa süre içinde tabiatıyla irfan ordusuyla gereğince meşgul olamadık. Lakin Cenab-ı Hakk’a şükürler olsun ki düşman karşısındaki aziz ordumuz için harcadığımız bütün emekler mutlu sonucunu verdi.

    Artık bundan sonra aynı kuvvet, aynı faaliyet, aynı istekle irfan ordusu için çalışacak ve birincide olduğu gibi bu ikinci ordudan dahi emeklerimizin, faaliyetlerimizin mutlu ve başarılı sonuçlarını aynı parlaklıkta elde edeceğiz.
    Arkadaşlar, asker ordusu ile irfan ordusu arasındaki birliktelik ve alakayı belirtmek için şunu da ifade edeyim, kıymetli bir eserden ordunun ruhu kumanda heyetidir deniliyor. Hakikaten böyledir. Bir ordunun kıymeti kumanda heyetinin kıymeti ile ölçülür. Siz öğretmenler, sizler de irfan ordusunun kumanda heyetisiniz. Sizin ordunuzun kıymeti de sizlerin kıymetinizle ölçülecektir. İstiklal mücadelesinde üç dört senedir düşmanı topraklarımızda mahvetmek için yaptığımız savaşla ordunun ruhu olan kumanda heyeti değerlerinin yüksekliğini nasıl ispat etmişse, bundan sonra yapacağımız yenilikler milletimize bir karanlık gibi çöken genel cehaleti mağlup etmek savaşında da irfan ordusunun ruhu olan siz öğretmenlerin aynı yeteneği ortaya koyacağınıza eminim.

    Bu konuda size güveniyor ve saygı ile selamlıyorum.”

    (KÜTAHYA LİSESİ – 24 MART 1923)

    Doğruyu söylemekten korkmayınız.
    Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür.
    Hayatta en hakiki mürşit ilimdir
    Süngülerle, silahlarla ve kanla kazandığımız askeri zaferlerden sonra, kültür, bilim, fen ve ekonomi alanlarında da zaferler kazanmaya devam edeceğiz.
    Zafer “zafer benimdir” diyebilenin, muvaffakiyet, “muvaffak olacağım” diye başlayanın ve “muvaffak oldum” diyebilenindir.
    Egemenlik verilmez, alınır.
    Egemenlik, kayıtsız şartsız ulusundur.
    Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir.
    Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.
    Türkiye Cumhuriyeti mutlu, zengin ve muzaffer olacaktır.
    “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. O halde ya istiklal ya ölüm!”
    “Ulusal egemenliğimizin bir zerresini dahi vermeye yeltenenlerin kafalarını koparacağınızdan eminim.”
    Büyük hedefimiz, milletimizi en yüksek medeniyet seviyesine ve refaha ulaştırmaktır
    Türk Milleti bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı varolmalarının yegane koşulu olarak kabul etmiş cesur insanların torunlarıdır. Bu millet hiçbir zaman hür olmadan yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.

  3. Aralık 30, 2008, 5:30 am

    Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan her zaman zaferlerle beraber medeniyet nurları taşıyan kahraman
    Türk Ordusu…
    Memleketini en buhranlı ve müşkil anlarda zulümden, felaket ve müsibetlerden ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmış isen, Cumhuriyetin bugünkü feyizli devrinde de, askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtalariyle mücehhez olduğun halde, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.
    Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini, dahili ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve Büyük Milletimizin tam bir inanç ve itikadımız vardır.
    Büyük Milletimizin orduya bahşettiği en son sistem fabrikalar ve silahlar ile bir kat daha kuvvetlenerek büyük bir feragati nefis ve istihkarı hayat ile her türlü vazifeyi ifaya müheyya olduğunuza eminim. Bu kanaatle Kara, Deniz, Hava Ordularımızın kahraman ve tecrübeli komutanları ile subay ve eratını selamlar ve takdirlerimi,bütün Millet muvacehesinde, beyan ederim.
    Mustafa Kemal ATATÜRK

    Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ordusu, istilalar yapmak veya saltanatlar kurmak için şunun bunun elinde ihtiras aleti olmaktan münezzehtir (şunun bunun elinde tutku aracı olmayacak kadar temizdir). İnsanca ve müstakil (bağımsız) yaşamaktan başka gayesi olmayan milletin aynı ideale bağlı ve yalnız onun emrine tabi ve sadık öz evlatlarından oluşan muhterem ve kuvvetli bir heyettir

    “Büyük Türk Milleti, ordularımızın kabiliyet ve kudreti, düşmanlarımıza dehşet, dostlarımıza güven verecek bir mükemmelliyetteydi. Millet orduları ondört gün içinde büyük bir düşman ordusunu yok etti. Dört yüz kilometre aralıksız bir takip yaptı. Anadolu’daki işgal edilmiş bütün topraklarımızı geri aldı.”

    “Tarihte bütün bir vatanı, çok üstün düşman kuvvetleri karşısında son toprak parçasına kadar karış karış kahramanca ve namuskarane müdafaa etmiş ve yine varlığını koruyabilmiş ordular görülmüştür. Türk ordusu, o cevherde böyle bir ordudur. Yeter ki ona kumanda edenler, kumanda edebilmek evsafına haiz bulunsun.”

    Türk neferi kaçmaz, kaçmak nedir bilmez. Eğer Türk neferinin kaçtığını görmüşseniz, derhal kabul etmelidir ki, onun başında bulunan en büyük komutan kaçmıştır.”

    “Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir fütur (yılgınlık) bile gösteremiyor; sarsılmak yok! Okumak bilenler ellerinde Kuran’ı Kerim, Cennete girmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler, kelime-i şahadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren, şaşılacak ve övülecek bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.”

    “Türk ordusu! Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam askere rastgelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir. Kanaatinle, imanınla, itaatinle hiçbir korkunun yıldırmadığı demir gibi temiz kalbinle düşmanı sonunda alt eden büyük gayretin için gönül borcumu ve teşekkürümü söylemeyi kendime aziz bir borç bilirim.”

  4. Ağustos 16, 2009, 3:58 am

    Mücadele ve savaş… İnsanlar mücadele eder, milletler savaşır. Hayatın ve tarihin gerçeklerinden biri. Bütün çabalara rağmen insanlar arasında sürekli uyum, milletler arasında sürekli barış kurulamamış, yer yüzünde kavgasız, çatışmasız bir dönem yaşanmamıştır. Çünkü mücadeleyi, savaşı doğuran sebepler ortadan kaldırılamamıştır. Mücadeleler, savaşlar birer sonuçtur; onların arkasında yatan sebepler vardır; sebepler yok edilmedikçe sonuçlar da zaman boyunca akıp gidecektir.Tarih boyunca savaşlar türlü sebeplerden meydana gelmiştir; coğrafyadan, toplum ve devlet yapısından kaynaklanan savaşlar gibi:Kabul etmek gerekir ki coğrafî şartlar savaşların başta gelen sebepleri arasında yer alır. Toprak yetersizliği, maddî vasıtaların, toplumu doyurucu ölçüde verim düzeyine ulaşmaması savaşların başta gelen sebepleri olarak tarihe geçmiştir. Özellikle imar ve refah açısından kıtalar arası dengesizlikler, bir kıtanın maddî darlık ve perişanlık içinde bulunmasına karşılık öbür kıtanın göz alıcı bir yaşantı gerçekleştirecek imkânlara varması tarihi kaplayan savaşlara yol açmıştır. Avrupa-Asya; Avrupa Anadolu arasında tarih boyunca süregelen savaşlar bu açıdan canlı bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. Yüzyılları kaplayan mücadeleler gözden geçirildiği zaman temelde yatan önemli sebeplerle karşılaşılmaktadır.Yeni Çağ’da Avrupa’yla Asya arasında uzun savaşlar cereyan etmiştir. Ayrıca Anadolu-Batı savaşlarının Etilere kadar uzanan bir tarihi vardır. Bu savaşlar sebep açısından incelendiği zaman coğrafya, hayat düzeyi ve tabiat kaynakları gibi şartların ağırlık kazandığı görülmektedir.Orta Çağ Avrupa’sı maddî ve manevî açıdan tam bir perişanlık içindeydi; hiçbir insanî duygu ve anlayışla bağdaştırılması mümkün olmayan gladyatör oyunları, Engizisyon mahkemelerinin ölüm saçan kararlan, din ve mezhep kavgalarının yarattığı katliamlar, sade deyimiyle, soy kırımlar, Avrupa’nın tarihinde insan haklarının, insan sevgisinin yer almadığını ortaya koymaktadır. Bu gerçek şartlar aynı kıtanın Yeni Çağ’da uyguladığı sömürgecilik, insan sömürüsü düzeninin doğuşunun ve yayılışının ortamını hazırlayacaktır. Ayrıca kilise baskısı, iskolastik felsefe, derebeyi zulmü, yüz yıl, otuz yıl savaşları, maddî yokluktan kaynaklanan köylü isyanları Avrupa’yı yaşanmaz bir ülke durumuna getirmişti. Buna karşılık aynı dönemde Asya’da insanlar refah içinde yaşıyordu; ileri bir düşünce düzeyine ulaşılmıştı. Orta Asya’da Karahanlı Devleti’nde Farabi, İbni Sina, Yusuf Has Hacib hürriyeti tanımlıyor, müsbet ilmin, gökbilimin, tıbbın esaslarını ortaya koyuyor, halka hizmet devletinin yapısını inceliyordu. Anadolu’da Mevlâna dünyanın yuvarlaklığından söz ediyor, hangi dinden olursa olsun bütün insanları dergâhına çağırıyordu. Avrupa bu düşüncelere ancak yüz yıllar sonra Asya kaynaklarına eriştiği zaman varabilmişti.Mev’ut toprakları, başka bir deyimle, vadedilmiş yüce toprakları kurtarmak amacıyla, din adamlarının önderliğinde yola çıktıklarını söyleyen Haçlıların asıl amaçlarının, oralardan gelenlerden dinledikleri refah düzeyine ulaşmak, Asya kaynaklarını ele geçirmek olduğu tarihin kaydettiği bir gerçektir. Bir gayeleri daha vardı: 1071’de Malazgirt Zaferi’ni kazanarak ikinci kez Batı’ya doğru ilerleyen Türkleri Anadolu’dan atmak. Doğu-Batı; Anadolu-Avrupa arasında kaynak ve pazar mücadelesi böyle başlar.Hıristiyan Avrupalılar Haçlı Seferi eri’nden hayal ettikleri sonuca varamadılar, ama, elleri boş olarak da dönmediler. Yanlarında getirdikleri eserlerle Avrupa’nın maddî ve manevî perişanlıktan kurtarılmasını sağlayan hareketin başlangıcının temelini hazırladılar.Haçlı Seferleri’ni izleyen Marco Polo’nun, Polo Kardeşlerin 25 yıl süren Asya seyahatinin de Avrupa’nın uyanışında büyük etkisi olmuştur. Özellikle anılan gezginlerin Asya’dan getirdikleri coğrafî bilgiler, pusula, barut ve matbaa Avrupa’da yeni bir dönemin açılmasını sağlamıştır. Coğrafi bilgiler özellikle pusula sayesinde Avrupalı denizciler okyanuslara açılacak, Amerika’yla birlikte bir çok yeni toprakları keşfedecek, Afrika’nın güneyinden dolaşmak suretiyle Hindistan’a varacaklar, Yeni Çağ tarihinde coğrafî keşifler, coğrafî yenilikler adıyla geçen bu hareketler sayesinde Avrupalılar dünya ticaretine hâkim olacaklar, sonraki dönemin en önemli atılımını oluşturan sanayii besleyecek kaynak ve pazar, geniş deyimiyle sömürge düzenini kuracaklardır.Avrupalı, ileri derecede imar ve refahı müsbet ilim ve sanayi sayesinde gerçekleştirmiştir. Müsbet ilmin hayata aktarılmasından doğan sanayi, canlı gücün yerini alan gaz, buhar, elektrik gibi canlı olmayan gücün yarattığı yeni üretim düzenidir. Bu suretle elde edilen sınırsız üretim imkânı Avrupa’yı iktisadî ve siyasî hakimiyete ulaştıran zenginliğin temelini meydana getirmiştir; müsbet ilim sayesinde tabiat kanunlarına ulaşılmış, tabiat kaynakları insanın emrine ve hizmetine verilmek suretiyle maddî ilerleme gerçekleştirilmiştir; sömürgelerden, sanayileşmemiş ülkelerden elde edilen ham madde sanayide işlenerek ürün haline getirilmiş, ürünlerin yine sömürgelerde, sanayileşmemiş ülkelerde satılmasından sağlanan servet Avrupa’ya aktarılmıştır. Avrupa’nın gücünün, imar ve refahının kaynağı budur. Bu kaynağın köküne indiğimiz zaman iki açıdan yine Asya ülkeleri karşımıza çıkmaktadır. Birincisi sanayii yaratan bilgi, ikincisi sanayinin işlemesini, ürünün satılmasını sağlayan çevre; kaynak ve pazar.Avrupa müsbet ilim sayesinde sanayiye ulaşmış, sanayiden elde ettiği güçle Asya ve Afrika topraklarını sömürge haline getirmiştir; dolayısıyla Asya ve Afrika Avrupa’nın sanayiini besleyen kaynak ve pazar olmuştur. Ası! önemlisi Avrupa’yı Avrupa yapan müsbet ilmin Asya’dan daha doğrusu Türk diyarından kaynaklandığı gerçeğidir.Büyük Türk düşünürü Yusuf Has Hacib’e göre insanın iki temel gücü vardır: Akıl ve bilgi. Akıl Tanrı vergisi. Bilgi insanın sonradan edindiği güç. Bilgiyle göğe dahi yol bulunur.’ Böylece Yusuf Has Hacib insanın bilgi sayesinde tabiata, dolayısıyla dünyaya hakim olabileceğini açıklamaktadır.İnsanın bir iş, bir eser, bir ürün meydana getirmesini sağlayan güç bilgidir; kişi onunla hayallerini gerçekleştirir; yine onunla düşünür; düşüncelerini ortaya koyar, dünyayı daha güzel bir düzeye çıkarmak suretiyle yaşanmaya değer hale getirir, ihtiyaçlarını karşılar. Tarihte yeni bir dönem olarak yer alan Yeni Çağ dünyası, Yeni Çağ medeniyeti de bilginin, ilmin, müsbet ilmin eseridir. Gözlem ve deneye dayanan müsbet ilim sayesinde insanoğlu tabiat kanunlarına ulaşmış, hakim durumuna gelmek suretiyle tabiat kaynaklarından yararlanarak her gün hayat düzeyini biraz daha yükseltmiştir. Geniş deyimiyle, müsbet ilme dayanan sanayiin sağladığı maddî vasıtalarla hem kendisini güçlendirmiş hem de dünyayı yaşantıyı güzelleştirmiştir. Batı’da ilmî yenilikler şeklinde nitelenen olay budur; olayın kaynağı da Türk dünyasıdır.Yukarıda da değindiğimiz gibi medeniyet tarihinde gözlem ve deneye dayanan müsbet ilim akımını ortaya koyan büyük Türk düşünürleri Farabi ve İbn-i Sina’dır. Avrupalılar müsbet ilmi onların kitaplarından öğrenmişler, hayata aktarmak suretiyle sanayii kurmuşlardır. Bu bakımdan Batı medeniyeti dediğimiz olay Avrupa’da birdenbire ve kendiliğinden doğmuş değildir; Türk dünyasından alınan bilgi üzerine kurulmuştur. Onun içindir ki üstün sayılan batı medeniyetinin, Doğu, Asya Türk medeniyetinin devamı olduğunu söylemek, sadece bir gerçeğin anlatımı şeklinde kabul edilmelidir. Ancak sonrası Asya açısından hazin bir dönem niteliğini taşımaktadır.Asya müsbet ilmin, geniş deyimiyle, medeniyetin beşiği olduğu halde sanayi dönemine giremediği için sanayileşen Avrupa’nın kaynağı ve pazarı olmaktan kurtulamamış, eserinin mükâfatını görememiştir. Üstelik Asya gerilik, iptidailik ve güçsüzlük anlamında kullanılan doğu deyimiyle nitelenmiş, daima küçümsenmiş, bu yüzden de Avrupalıya hizmetle yükümlü sayılmıştır. Muhteşem Osmanlı Devleti de aynı acıları yaşadı.16. yy. sonuna, 17.yy. başların kadar Osmanlı Devleti’nde parlak bir bilim ve sanat hayatı vardı. Farabi ve İbni Sina’nın başlattığı müsbet ilim akımını geliştiren büyük düşünce adamı Kâtip Çelebi, bilginin kaynağının akıl ve nazar, başka bir deyimle, gözlem ve deney olduğunu ortaya koymak suretiyle, 16.yy.da büyük bir atılım gerçekleştirdi; elde edilen bilgi uygulamaya aktarıldı. Türk efsanelerinde yer alan, Nişabur’da büyük Türk bilgini İsmail Cevheri tarafından hayata geçirilmek istenen uçmak düşüncesini, Galata Kulesi’nden havalanarak Boğaz’ı geçen, Üsküdar’da Doğancılar Parkı’na inen Hezarfen Ahmet Çelebi gerçekleştirdi. Lagri Hasan Çelebi icat ettiği füzeyle Saray Burnu’ndan havalandı, Boğaz’da dolandı. Sinan Paşa Yalısı önünde denize indi. Ne var ki 16.yy.da Altın Çağını yaşayan Osmanlı Devleti aynı gücü devam ettiremedi.Osmanlı Devleti’nde gerileme dönemi l6.yy. sonlarında ulumu akliyenin, bugünkü deyimiyle, akli ilimlerin, müsbet ilimlerin medrese programlarından çıkarılmasıyla başlar. Bu yüzden müsbet ilim akımının önü kesildi. Sonuç olarak da sanayi dönemine girilemedi. Buna karşılık Avrupa büyük sanayii kurdu. Türk dünyasının Avrupa karşısında gerilemesi böyle başlar. Bir sebep daha var.Orta Çağ’da, Osmanlı Devleti’nde halkın ve ordunun bütün ihtiyaçlarını karşılayan bir küçük sanat hayatı, üretim hayatı vardı. Fakat Avrupa’da gelişen sanayi karşısında canlı gücüne dayanan küçük sanatlar rekabet imkânı bulamadı; kapitülasyon ve gümrük himayesinin olmaması yüzünden Osmanlı ülkesinin Avrupa’nın açık pazarı haline gelmesi, üretim hayatının çökmesine sebebî oldu; zamanla Avrupa karşısında iktisadî gücünü yitiren Osmanlı Devleti tarihe mal oldu. Atatürk’ün Türk dünyasında ve Asya’da yeniden doğuş çağını yaratan büyük eseri bu noktada başlar.Atatürk asker olarak hayata atıldığı zaman Osmanlı Devleti gerileme sürecini yaşıyordu. Sömürge, dolayısıyla, sanayii beslemek için kaynak peşinde koşan Avrupalılar Osmanlı Devleti’ni parçalama, aralarında bölüşme yarışı içindeydiler. Böylece hem Osmanlı ülkesindeki kaynakları ele geçirmiş olacaklar hem de tarihi İpek Yolu’ndan Asya kaynaklarına ulaşmak imkânını bulacaklardı. Onun içindir ki kendini Türk dünyasını kurtarmak ülküsüne adayan Atatürk Avrupalılarla mücadele ederek büyük eserini kurmaya başladı,Atatürk’ün mücadele hayatı üç aşamalı bir seyir izler: Askerî mücadele, siyasî mücadele, başka bir deyimle, yeni bir devlet kurma mücadelesi, yeni bir medeniyet yaratma mücadelesi.Askerî mücadele Trablusgarp’ta başlar, 9 Eylül 1922’de İzmir’de zaferle sona erer.Yıl 1911. İtalyanlar Osmanlı ülkesinin bir bölümünü ele geçirmek için Trablusgarp’a saldırır. Atatürk bu savaşa katılmakla Avrupa sömürgeciliğine karşı mücadeleye başlamış oldu. Bundan sonra Atatürk askerî mücadele hayatında, Muş ve Bitlis Muhabereleri dışında Çanakkale’de Kanal Seferi’nde, Suriye’de, Filistin’de, Anadolu’da hep Avrupalılarla savaşmıştır. Denilebilir ki Yeni Çağ tarihinde sömürgecilerle, emperyalistlerle en çok savaşan asker Atatürk’tür. Bu mücadelenin ilk başarısı Çanakkale Zaferi’dir.Birincisi Dünya Savaşı’nda müttefikler, İngilizler ve Fransızlar, Ruslara yardım etmek suretiyle Almanya’yı çökertmek, savaşı kısa sürede bitirmek amacıyla Çanakkale’ye saldırdılar. Deniz savaşlarında yenilince Gelibolu yarımadasına çıkarma yapmak suretiyle kara savaşlarını başlattılar. Fakat Anafartalar’da Atatürk’ü aşamayınca geldikleri gibi gittiler, Ruslara yardım edemediler. Bu yüzden savaş dört yıl sürdü. Çanakkale Zaferi sömürgeciliğin gerileme dönemini başlattı.Büyük sanayinin sağladığı iktisadî ve siyasî hâkimiyet, Avrupa’nın üstünlük havasına girmesine yol açmıştı; Avrupa medeniyet dünyası, üstün ırkın, üstün insanların yaşadığı ülke sayılıyordu. Buna karşılık Asyalılar, geri, iptidaî toplumlar olarak aşağılanıyordu. Avrupalı güçlü, Asyalı, doğulu, güçsüz ve zavallı gibi deyimlerle niteleniyordu; onun alınyazısı sömürge olmaktı. Bu düşünce öylesine kabul ettirilmişti ki Asyalı, kaynaklarıyla, insanlarıyla Avrupalı’nın baskısı altına girdiği halde karşı bir harekette bulunamadı. Çanakkale Zaferi bu yanılgıyı kökünden yıktı.Çanakkale’de Avrupalılar, Türklere, dolayısıyla Asyalılara, Doğululara yenilmiş cepheden, savaştan çekilmiştir; sonuç şudur: Asyalı, Avrupalıyı yenmiştir; şu halde Asyalı Avrupalıdan daha güçlüdür; daha üstündür. Avrupalının üstün, Asyalı’nın geri ırk olduğu görüşü sadece bir yanılgıdır; onların başvurduğu bir aldatmacadır; Asya’nın uyanışı böyle olmuştur; gerek çekilme, gerek savaşın uzun sürmesi Asya’da mücadele ruhunun doğuşunu sağlamıştır.Asyalı yeni bir inanca kavuşmuştur; onun alınyazısı sömürge halkı olmak değil, hür ve bağımsız yaşamak, Avrupalı’nın pazarı durumuna düşmemek, kaynaklarını kendi gücüyle kendisi için kullanmaktır. Gücü bu amaca ulaşmaya yeterlidir.Çanakkale Zaferi sömürgelerin, mazlum milletlerin hürriyet ve bağımsızlık savaşına başlamaları için gerekli düşünce ve inanç ortamını hazırlamıştır. Bu sayede Asya’da, Afrika’da sömürgeler hürriyet ve bağımsızlık mücadelesine girişmişler, mücadeleyi kazanarak bağımsız devletler kurmuşlar, kaynaklarına hâkim olmuşlardır. Asıl önemlisi, sömürgelerin bağımsızlık mücadeleleri sonunda Avrupalıların kaynak ve pazarlarını yitirme dönemine girmiş olmalarıdır. Bu da Batı’nın yıkılışı demektir.Atatürk’ün Çanakkale’de kazandığı zafer sömürgeciliği, emperyalizmi ortadan kaldıracak süreci başlatmak suretiyle tarihin, özellikle Avrupa tarihinin akışını değiştirmiştir. Atatürk bu yoldaki mücadelesini İstiklâl Savaşı’yla devam ettirmiştir.Avrupalılar, Birinci Dünya Savaşı’nda Türk Ordusu’nu cephelerde yenememiştir. Ancak müttefiklerinin silâh bırakması üzerine Osmanlı Devleti mütareke istemek zorunda kalmıştır. Savaşarak değil, Mondros Mütarekesi’nden yararlanarak Anadolu’yu yer yer işgal eden Avrupalılar, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar asırlık hayallerinin gerçekleştiğini sandılar. Anadolu’da kaynak arayışına giriştiler. Trabzon’daki İngiliz askerî temsilciliğinde bulunan bir mühendis Erzurum ve Sivas dolaylarındaki madenleri ve demiryollarını incelemeye koyuldu.2 Onlara katılan Amerikalılar da Anadolu’nun zenginliklerinden yararlanmak için önce yardım heyetleri gönderdiler; ardından kaynak arayışına giriştiler. Amerikalıların Osmanlı Devleti sınırları içinde 304 eğitim misyoneri, 65.104 kilise adamı, 11 çocuk yuvası, 337 ilkokul, 28 orta öğretim kurumu, 11 kolej, 11 hastane ve 12 dispanser vardı.3 Bunlardan başka Amerikalılar sermaye getirmek istemiştir, fakat güvenlik şartlarını yeterli görmedikleri için vazgeçmişlerdir.Görülüyor ki daha mütareke yıllarında Batılılar Anadolu’yu sömürge haline getirmeğe çalışmışlardı. Çünkü sömürgecinin, emperyalistin amacı her zaman ve her yerde kaynak ve pazar elde etmek, ham madde almak, ürün satmak, gelir sağlamak, sade deyimiyle, para kazanmak ve geçinmektir. Batı gerçeği budur. Avrupalıların, Amerikalıların bütün ülkelerle kurdukları ilişkilerde uyguladıkları değişmez siyaset, değişmez yöntem budur. Ne var ki Atatürk onların, emperyalistlerin Anadolu üzerindeki emellerine kavuşmalarına imkân vermedi. İstiklâl Savaşı’yla bu sonuca varılmıştır.Atatürk İstiklâl Savaşı’nın emperyalistlerle yapılan bir mücadele olduğunu açıkça ifade etmiştir. 29 Aralık 1921 tarihinde T.B.M.M.’de söylediği nutukla Türk Milleti’nin yüz yıllardan beri bütün bir emperyalist ve kapitalist âlemin baskısı altında bulunduğunu; yine aynı nutukla bir yıl, bir buçuk yıl önce milletin onlarla mücadeleye başladığını, emperyalist kuvvetlerin milleti haklarında onur ve bağımsızlığından yoksun kılmak istediklerini söylemiştir. Çünkü onlar sınırsız tabiî hazineleri, geniş memleketi Türk Milleti’nin elinde bırakmayı uygun görmemişler, ülkeyi parçalamak, milleti esir etmek istemişlerdir.4 Yine 19 Eylül 1921 tarihinde TBMM’de söylediği nutukta Yunanlıların yüz yıllar önce Haçlıların izlediği dinî amacı ihya etmeğe çalıştıklarını açıklamıştır.5Gerçek şudur ki Avrupalılar, Anadolu’ya karşı Haçlı Seferleriyle giriştikleri mücadeleyi sanayileşme döneminde sömürgeciliğe, emperyalizme dönüştürerek devam ettirmişlerdir; amaç değişmemiştir:Anadolu kaynaklarını ele geçirmek! Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen işgal olaylarının sebebi budur.Atatürk İstiklal Savaşı sonunda Avrupalıları yenmekle Anadolu’ya yönelik Batı sömürgeciliğini ortadan kaldırmıştır.Böylece Atatürk Çanakkale Zaferi’nden sonra Batı sömürgeciliğine, Batı emperyalizmine karşı ikinci bir zafer daha kazanmıştır.Fakat mücadele bitmemiştir.Atatürk’ün mücadele hayatında ikinci aşama siyasî mücadeledir; amaç halk devletini, halka hizmet ilkesine dayanan devleti kurmaktır.6Türkiye Cumhuriyeti Devleti budur. Yeni devlet, uzun savaşlar yüzünden harabolmuş bir Anadolu, maddî varlığı tükenme noktasına varan bir toplum devralmıştı. Onun için yeni devlet hizmet devleti olacak, ülkeyi imara, halkı refaha kavuşturacaktı. Bu da Anadolu’da yeni bir medeniyet kurmayı gerektiriyordu. Mücadelenin üçüncü aşaması budur. İmar ve refah geniş ölçüde iktisadi çalışmalara bağlıydı. Bu bakımdan Atatürk askeri zaferlerin iktisadî zaferlerle tamamlanması gerektiğini söylemiştir.Türk Milleti geniş kaynaklara, Atatürk’ün deyimiyle, sınırsız tabiî hazinelere, geniş topraklara sahiptir. Avrupa Haçlı Seferleri’nden beri bu hazineye göz dikmiştir. İstiklal Savaşı’yla Avrupalıların bu emelleri sona erdirilmiş, Anadolu hazinesi onların saldırısından kurtarılmıştır, bu hazineler Türk halkının refahı ve Anadolu’nun imarı için kullanılacaktır. “Milli kültürü muasır kültür seviyesinin üstüne çıkarmak” amacını bu şekilde anlamak ve anlatmak gerekir.Medeniyet, bir yönüyle, mücadele vasıtasıdır; insan varlığının korunması, geliştirilmesi, daha güzel, daha mutlu bir dünya yaratılması için gerekli maddî ve manevî vasıtaların bütünü. Toplumlar ancak medeniyetleriyle yaşarlar ve yükselirler. Onun için de medeniyet alanında daima ilerlemek zorundadırlar.Avrupa’yla Anadolu arasındaki mücadele coğrafyadan ve tarihten kaynaklanmıştır. Orta Çağ’da Asya’nın hayat, dolayısıyla medeniyet düzeyine özenen, bu amaçla Haçlı Seferleri’ne çıkan Avrupa, Yeni Çağda da iktisadî ve siyasî üstünlüğünden ve Osmanlı Devleti’nin gerilemesinden yararlanarak Anadolu’ya saldırdı, ama, Türk Milleti’nin gücü ve Atatürk’ün dehası karşısında geri döndü. Fakat amaç değişmemiştir. Bu sebeple daima hazırlıklı olmalı, tedbiri elden bırakmamalı. Onlar gelecekte de toplumun zayıf bir anında pazar ve kaynak ihtiyacıyla Anadolu’yu tekrar ele geçirmek isteyebilirler, çünkü onlar pazar ve kaynak sebebiyle daima bu emelin peşinde koşarlar, bu emelden vazgeçmezler; yine gelebilirler. Bunu önlemenin tek yolu onlardan üstün, onlardan güçlü olmak, milli kültürü muasır medeniyetin, özellikle Avrupa medeniyetinin seviyesinin üstüne çıkarmaktır. Avrupa karşısında hür ve bağımsız olarak yaşayabilmek için onlardan üstün duruma gelmeliyiz, saldırdıkları zaman onları yenecek, geri gönderecek bir güç düzeyine yükselmeliyiz. Bu düşünceyi uygulama dallarından biri kuşkusuz iktisat alanıdır.Avrupa’nın üstünlüğü müsbet ilim ve sanayiden geliyordu. Onun için Atatürk yeni devleti kurduktan sonra birinci derecede müsbet ilim ve sanayileşme üzerinde durdu. 10. yıl Nutku’nda “Türk Milleti’nin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müsbet ilimdir” demek suretiyle üç yüz yıl sonra Türk dünyasında yeniden müsbet ilim çağını başlattı. Bundan başka imar ve refah yolunda ülke kaynaklarının, milletin gücüyle kullanılmasını sağlayacak sanayileşmeye önçelik verildi, özel teşebbüsü destekleyen devletçilik düzeniyle birçok fabrikalar, sanayi tesisleri kuruldu. Sanayi ve yerli malının Avrupa’nın rekabetinden etkilenmemesini sağlayacak gümrük koruması ve uygulamasına geçildi. Yatırımcı, korumacı, destekleyici devlet düzeniyle iktisadî hayatı güçlendirmek bakımından paranın dışarıya akmasını önlemek amacıyla ne kadar satılırsa o kadar satın almak ilkesine dayanan dengeli dış ticaret yöntemi getirildi, faiz ve döviz denetim altına alındı. Böylece ülke iktisat, sanayi ve ticaret alanında Avrupa karşısında güçlü bir duruma yükseltildi.Atatürk askerî mücadele hayatı boyunca Türk Milletinin ve insanlığın sömürgeci, emperyalist Avrupa yüzünden çektiği acıları yakından görmüştü. Bu sonuç Batı medeniyetinin tarihten gelen yapısından kaynaklanıyordu. Çünkü sanayiden sağladığı güç sayesinde Anadolu’nun, Asya’nın ve öteki kıtaların servetini ülkesine taşıyarak imara ve refaha kavuşmuştu. Kendi kaynak ve pazarları yeterli olmadığı için bu düzeni sürdürmek zorundaydı. Ayrıca ulaştığı güç ve kurduğu hakimiyet dolayısıyla öteki kıtalardan üstün olduğu havasına girmişti. Bundan başka Orta Çağ’da yaşadığı maddi imkansızlıktan kurtulmak için yola çıktığında daima kazanç, sade deyimiyle para peşinde koşmuştur. Onun için Batı medeniyeti bencil ve maddeci bir medeniyettir. Bu niteliklerden doğan uygulamalar, savaşlar, özellikle sömürge paylaşımı yüzünden çıkarılan Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın yarattığı felâketler yeni bir medeniyet anlayışı ihtiyacını ortaya koymuştur. İnsanlığın ortak malı olan medeniyet yalnız bir kıtanın, yalnız bir kıtada yaşayan toplumların, olayımızda Batı’nın tekelinde kalmamalıdır, bütün insanlığın hizmetinde olmalıdır. Bu görüşü getiren Atatürk’tür.Atatürk 10. yıl nutkunda “…. Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.” demiştir. Güneş Türk medeniyetinden gelen bir kavramdır. Büyük düşünür Yusuf Has Hacip ölümsüz eseri Kutadgu Bilig’de güneşi şöyle tanımlar. “Güneş doğar ve bu dünya aydınlanır, aydınlığını bütün halka eriştirir… Güneş doğunca yere sıcaklık gelir. O zaman binbir renkli çiçekler açılır.”7 Yeni medeniyet bu nitelikleri taşımalı, bütün insanlığın hizmetinde olmalıdır.Atatürk Türk Milletinin geleceğin medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacağını söylemekle bütün insanlığın hizmetinde olacak bir medeniyetin müjdesini vermiştir. Güneş medeniyeti diyebileceğimiz bu medeniyet Batı’nın bencil ve maddeci medeniyetinin yerini alacaktır. Böylece dünya, özellikle mazlum milletler Asya ve Afrika insanları Batı’nın sömürgeci emperyalist medeniyetine, başka bir deyimle sanayi medeniyetine bağımlı olmaktan kurtulacak, dünya nimetlerini bütün toplumların hizmetine sunulacak; kaynaklar üzerinde oturanlar kendi güçleriyle bu kaynaklardan yararlanarak refaha kavuşacaktır.Sonuç olarak belirtmek isterim ki Türk insanını üç aşamalı bir görev beklemektedir. Anadolu’nun zengin kaynaklarını kendi gücüyle işleyerek ülkenin imarını, halkın refahını sağlamak, millî kültürü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmak suretiyle Batılı sömürgecilerin, emperyalistlerin Anadolu’ya bir daha saldırmalarını imkânsız kılmak, zengin tarihinden alacağı hızla bütün insanlığa hizmet verecek yeni bir medeniyet yaratmak suretiyle yeryüzünü Avrupalı sömürgecilerin, Batılı emperyalistlerin bencil ve maddeci medeniyetinden kurtarmak, Türk Milletinin bu amaca varılmasını sağlayacak güce sahip olduğuna inanmalıyız. Atatürk’ün şu sözünü hatırlamamız yeterlidir. “Türk Öğün, Çalış, Güven”.
    1 Süleyman Kazmaz, Hukuk ve Devlet Yönetimi Açısından Kutadgu Bilig, Türk Halk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı Yayını. Ankara 2000, s.30.
    2 Haluk Selvi, Milli Mücadele Erzurum (1918-1923), Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2000. s. 164-203-213.
    3 A.g.e., s. 164-203-213.
    4 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayın, Ankara, 1987, s. 1, 159- 160.
    5 A.g.e.,s. 199.
    6 A.g.e., s. 1-338.7 Yusuf Has Hacip, Çeviren: Reşit Rahmeti Oral, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1991 s. 70.
    Süleyman Kazmaz http://www.hakimiyetimilliye.org/index.php?news=2540 Atatürk ve Emperyalizm

  5. Şubat 13, 2010, 5:41 am

    Korku, Şiddet ve Yalan İmparatorluğu’nun Tarihi ve Sonu

    Korku, Şiddet ve Yalan İmparatorluğu’nun Doğuşu

    1492; Batılı tarihçilerin yazdığına ve yüzyıllardır insanlığın aldatıldığına göre bir kıta “keşfediliyor”, adına “Amerika” deniyor. Keşfedenler, keşfettikleri “yeni”, geniş toprakların, yüksek dağların, kirletilmemiş göllerin, uzun ırmakların, balta girmemiş ormanların, bin bir çeşit yemişin ve canlının yaşadığı coğrafyayı işgal ediyorlar; “Tanrı” ve “Kral” adına koca kıtaya el koyuyorlar. İşgalciler, “Amerika Kıtası”nın derilerinin rengi kızıl olan, yani “Kızılderili” insanlarını “beyazlaştırmaya” başlıyorlar. Kuşatıyorlar ve “uygar”laştırıyorlar onları. Haçları ve hırslarıyla saldırıyorlar onlara, yeni keşfettikleri barutlu silahları ve teknolojileriyle saldırıyorlar. İlkel, barbar, vahşi dünyanın bu Kızılderili insanlarını insanlıkla buluşturuyorlar güya.

    Korkuyla, şiddetle ve yalanla, dünyaya egemen olma politikalarının ilk şiddetlerini, ilk dehşetlerini, ilk şoklarını yaratarak soykırıma uğratıyorlar Kızılderilileri. Topraklarını savunan Kızılderilileri tarihin vahşileri ilan ediyorlar. Amerika’nın Kızılderilileri, yurtlarının işgallerine karşı direniyorlar ve “uygar işgalci”lerin dilinde, gözünde ve tarihinde “vahşi asi”ler oluyorlar. Kıtayı, kıtadaki insanların varlıklarını yağmalıyorlar ve orada devletlerini kuruyorlar; adına Amerika Birleşik Devletleri (ABD) diyorlar.

    İkinci “şok ve dehşet”lerini gemilerle Afrika’dan taşıdıkları Zencilere yaşatıyorlar, onları köleleştirerek.

    Soykırım ve köleleştirme üzerine, yağmalama ve korku üzerine, şok ve dehşet üzerine kurdukları imparatorluklarıyla pusuya yatıyorlar; zamana yaydıkları bir pusu. Yüzyıllara yayılan ve kıtadan kıtaya koşan eylemleriyle şoklarını ve dehşetlerini dünya coğrafyasına yayıyorlar. İşgallerini ve şoklarını da götürüyorlar her gittikleri yere; yeni teknolojilerin, bilimin, uygarlığın yardımıyla. Büyüyen imparatorluk dev adımlarıyla yayılmasını sürdürüyor ve tüm kıtaları talan ediyor pervasızca. “En büyük imparatorluk benim!” diyerek “Yeni Dünya Düzeni”ne adımlar atmaya başlıyor.

    (Irak’a füzelerle, bombalarla yapılan saldırının adının “şok ve dehşet operasyonu” olması buradan geliyor. Yıllar sonra başkanlarının ağzından yapılan itiraf da bunun kanıtı. Amerika kıtasına el koyan emperyalist saldırganlığın Vietnam Savaşı sırasındaki baş aktörü Richard Nixon şöyle söylüyor: “Düşmanlarımız, emrimizdeki olağanüstü güçle bizim çıldırmış ve ne yapacağı öngörülmez olduğumuzu anlamalılar. Bu durumda korkuyla irademize boyun eğeceklerdir.” Vietnam’daki My Lai katliamını bunun için yapmışlardır; Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombasını bunun için atmışlardır. Ona özenen Hitler’in Nazi rejiminin soykırımlarla, Nazi Kampları vahşetiyle, idamlarla uyguladığı politikalar da, korku ve dehşete dayanan bu tutkunun bir başka yönüdür… Hollywood’un Kovboy filmleri ve çizgi romanları hep bu politikanın yıllar boyu süren sinsi propaganda araçlarıdır. Vahşi asilerin günümüzde adı değişip “terörist devlet”, “terörist diktatör”e dönüşüyor, yine işgalcinin dilinde, gözünde ve eyleminde. Evet, dünün Kızılderili önderi Geronimo asiydi, bugünün Irak halkının önderi Saddam’sa terörist!)

    Emperyal amaçlarla insanlığa yaşamı zindan eden bu saldırganlığa ve zorbalığa karşı direnmek, bu zorbalığın işgal ettiği yurdunu savunmaktan daha önemli ne görevi sorumluluğu olabilir bir insanın, bir halkın?

    Bu sorumluluğu şöyle vurgulamış Bertolt Brecht: “Bize öyle geliyor ki karşı çıkmak en iyisi / Ve en küçük bir sevinçten bile vazgeçmemek / Ve kovmak yeryüzünden acıyı yaratanları / Ve sonunda yaşanır hale getirmek dünyayı.”

    Korku, Şiddet ve Yalan İmparatorluğu’nun Yükselişi

    Bir halk ozanının türküsüne giren bir zalim iflah eder mi? Onun zalimliği insanlığın gelecek yüzyıllarına akıp gitmez mi? aşık Mahzuni’nin 1970’li yıllarda söylediği “Amerika katil katil” türküsü, bütün insanlığın ortak sesi değil mi? “Ben ulusal kurtuluş savaşını veren, bağımsızlığını kazanan bir ulusun ozanıyım. Bütün ulusların halklarını sevdiğim kadar Amerikan halkını da severim, katil diye vurgulamam o halklara değil, Amerika’nın yöneticilerinedir… Amerika katil deyişimin tabii evrensel boyutu da var. Kore’de, Vietnam’da, Lübnan’da, Angola’da ve benzeri birçok ülkede binlerce insanın öldürülmesine neden olması… bundandır Amerika’ya katil deyişim…” diyen Aşık Mahzuni, türküsünde: “Defol git benim yurdumdan / Amerika katil katil / Yıllardır bizi bitirdin / Amerika katil katil… Bir gün gramlar bir olur/ Kilodan hakkını alır/ Zalim olan bela bulur/ Amerika katil katil— Durmadan uyutur bizi / Çabuk kandık kuzu kuzu / Dünyanın büyük suçlusu / Amerika katil katil… Devleti devlete çatan / İt gibi pusuda yatan / Kan döktüren silah satan / Amerika katil katil… Mahzuni der Türk milleti/ Çıksın gitsin elin iti/ Bizim de sonumuz kötü/ Amerika katil katil…” gibi dizelerle sanki dünya halklarının Amerikan emperyalizmine şamarı olur.

    Amerikan imparatorluğu dünya halklarının bunca nefretini niçin kazanmıştır sorusunun yanıtı, aslında günümüzü de açıklar ve Amerika’nın “suç listesi”ni çıkardığımızda bu sorunun yanıtı verilmiş olur. İşte Amerika’nın yaptıklarının eksik bir özeti:

    1898’de Meksika’yı işgal etti, daha Amerikan birliğinin kuruluşu yıllarında Meksika’nın Teksas, Arizona, New Meksiko, Kaliforniya, Nevada, Utah, Wyoming kentlerini işgal edip topraklarına katıp elli yıl süren katliam sırasında bölgenin tüm yerli uygarlıklarını yok etti. Küba’ya girdi, 1959’daki Batista’nın devrildiği Castro’nun başa geçtiği devrime kadar işgalini kukla diktatörlükler aracılığıyla sürdürdü. 1898-1910 arasında işgal ettiği Filipinler’de 600 bin; 1900’de, Çin’deki ayaklanmanın bastırılmasında 500 bin kişiyi öldürdü.

    1903’te Kolombiya-Panama bölgesinde kanal için işgal gerçekleştirdi ve Panama devletini kurdurdu, (Panama’da, 1914’e kadar süren çatışmalarda 28 bin kişi öldü. 1950’de devlet başkanının öldürülmesiyle 1963’e kadar ABD kuklası diktatörler dönemi başladı, 350 bin kişi öldü.)

    1915’te Haiti’yi işgal edip Dominik’ i kurdu. 1921’de Nikaragua’yı işgal etti (1979’a kadar süren diktatörlük kurdu. Somoza adlı işbirlikçisinin öncülüğünde Ulusal Muhafızlar adlı terör örgütünü kurdu. Antiemperyalist direnişin başını çeken Sandino ve arkadaşlarını katlederek 40 yıldan fazla sürecek bir terör, sabotaj ve suikastlar devrini başlattı.)

    1927-1949 arasında, Çin’de Çan Kay Şek diktasını ve onun terörünü, şiddetini destekledi. 1931-1944 arasında, El Salvador’da işgaline karşı yerli ayaklanmasında 15 bin kişiyi; 1914-34 arasında, Haiti’yi işgalinde 3500 kişiyi öldürdü.

    1935’e kadar Bolivya’da kuklası olan hükümetlerin öteki Latin Amerika ülkeleriyle savaşlarında on binlerce kişi öldü, 1947-52 terör döneminde 30 bin kişi öldü.

    1945’te Japonya’nın Hiroşima (6 Ağustos) ve Nagazaki (9 Ağustos) kentlerine attığı atom bombasıyla 250 bin kişiyi öldürdü. Çin’i bombaladı. 1947’de Yunanistan’da komünist yönetimi önlemek için yaptığı müdahalenin sonucu 50 bin ölüydü. 1947’de Tayland’da askeri darbe yaptırdı. 1949’da Çin Devriminden sonra Formoza adasında Taivan devletinin kurdurdu.

    1950-54 arasında Şangay’ı bombaladı, komünistlerin iktidara gelmesi üzerine Kore’ye müdahale edip yüz binlerce yurtsever Koreli’yi, Çinli’yi öldürdü, ülkeyi Güney Kuzey diye ikiye böldü. 1954’te Guatemala’da yaptığı darbe sırasında 100 bin Guetemalalı’yı öldürdü (öldürümler hâlâ sürüyor). 1955-58 arasında Endonezya, Laos ve Kamboçya’da CIA operasyonları ve bombalamalar düzenledi. 1956-59 arasında Küba’da 60.000 kişiyi, işbirlikçi diktatör Batista’nın ABD’li danışmanların ortak operasyonlarla katletti.

    1960’ta Guatemala’yı bombaladı. 1961’de Küba’ya karşı Domuzlar Körfezi çıkartmasını örgütledi. 1961-73 arasında Vietnam’ı bombaladı. 1963’te Endonezya’yı parçalayıp Malezya’yı kurdurdu. 1964’te Brezilya, ABD yanlısı darbe sırasında 2 bin kişi öldürüldü; Kongo’da (Zaire), bağımsızlıkçı Lumumba’nın devrilip öldürülmesini sağladı. 1964-73 arasında Laos’ta sol iktidarın engellenmesi için müdahale etti ve 2 milyon ton bomba attı. 1965’te Haiti’de bağımsızlıkçı başkanı askeri darbeyle devirdi; işbirlikçisi Suharto aracılığıyla 1 milyon komünist ve ilerici Endonezyalı’yı; indirdiği paraşütçülerle 10 bin Dominikli’yi katletti. Filipinler’de Marcos darbesini gerçekleştirdi. Peru’yu bombaladı. 1967’de Yunanistan’da Albaylar cuntasını iktidara getirdi. 1969’a kadar Guatemala’yı bombaladı. 1968-80 arasında, Peru’da kuklası diktatörlüklerle kan kusturdu. 1969-75 arasında, komünistlerin iktidarına geçmesinden sonra Kamboçya’yı bombaladı, 600 bin kişiyi öldürdü.

    1970-75 arasında Kamboçya ve Laos’ta 1 milyon insanı katletti. 1971’de Türkiye’mizdeki 12 Mart -ve 1980 12 Eylül- darbelerini örgütledi, 12 Eylül öncesinde ABD’nin körüklediği iç savaş ortamında 6 bin kişi öldü. 1973’te Şili’de işbirlikçi general Pinochet aracılığıyla düzenlediği darbe ile başkan Allende’yi ve 30 bin kişiyi katletti; 1973’te Uruguay’da darbe sonrası on binlerce kişi öldü ve göçler yaşandı. 1975’te Vietnam’dan kovulduğunda arkasında milyonlarca kişiyi ölü ve sakat bıraktı. (Vietnam, yine bölünme ve Amerikan tarihinin en büyük yenilgisi, napalm bombaları ve 4,5 milyon ölü. Vietnam’da halkın üzerine attığı 638 bin ton bomba, II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa ve Afrika’ya atılan toplam bombaların yarısıdır. Kişi başına 5 bomba atılmıştır. Milyonlarca insan stratejik köylere sürülmüş, on binlerce kadının ırzına geçilmiş, yüz binlerce insan sakat bırakılmış, milyonlarca insan işkenceden geçirilmiştir.) 1957-91 arasında Haiti’de işgale karşı direnenlere ölüm saçtı: 26 bin kişi öldü. 1976’da Arjantin’deki faşist generallerle yaptığı darbe ve işbirliği ile 30 bin kişi öldürüldü. 1976-83 arasında Angola’da sosyalist MPLA’ya karşı çıkardığı iç savaşta ölü sayısı 300 bin idi. 1979-1984 arasında El Salvador’u bombaladı, kuklası cunta aracılığıyla 70 bin kişiyi öldürdü.

    1980’de Güney Afrika’nın Mozambik’i işgal etmesini sağladı; Jamaika’da, (1976’da iktidara gelen) Küba dostu Manley’i devirdi. 1980-90 arasında Etiyopya’ya karşı Somali’yi destekleyip (2000’lere uzanan) Somali iç savaşını çıkardı. 1981-1999 arasında Libya’ya karşı sayısız hava operasyonları düzenledi. 1983’te 14 bin deniz piyadesiyle Lübnan’a müdahale etti, operasyonlarıyla binlerce ilerici yurtsever Lübnanlı katledildi, 6. Filosuna ait savaş gemileri Lübnan’a günlerce bomba yağdırdı; Grenada’yı işgal edip yüzlerce ilerici ve yurtseveri katletti. 1983’te Granada’yı bombaladı, 1979’da iktidara gelen sosyalist başkan Bishop’u devirdi ve iki yıl işgal etti. 1984’te Çad’’ın Zaire ve Fas tarafından işgal ettirilmesini sağladı. 1986’da Libya’yı bombaladı, bine yakın sivili katletti, ambargo uygulayarak deniz ablukasına başvurdu. 1989’da Panama’ya asker çıkarttı ve 5 bin Panamalı’yı öldürdü; Romanya’da ayaklanmayla Çavuşesku’nun devrilmesini sağladı.

    1990’da Peru’da Amerikancı Fujimori eliyle on binlerce Kızılderili’yi katletti; Liberya’da (1980’de iktidara geçen) ABD karşıtı hükümeti devirdi. 1990’dan sonra; Yugoslavya’yı parçaladı: Slovenya, Hırvatistan, Makedonya, Bosna Hersek’in koptuğu ve 100 binlerce kişinin öldüğü, göçtüğü süreci yaşattı. Irak’ın Kuveyt’e girişini bahane ederek diğer emperyalist güçleri de ardına takarak uçaklarıyla Irak halkına karşı bomba yağdırdı. 100 binin üzerinde insanı katlettiği bu vahşeti iletişim kanallarıyla tüm dünyaya izlettirdi. Somali’deki iç karışıklığı bahane ederek yine diğer emperyalist güçleri de peşine takarak ülkeyi işgale girişti. Sudan’ı bombaladı. İran’a karşı başlattığı ambargoyu yıllardır sürdürüyor. Latin Amerika’da bulaşmadığı savaş, katliam, insan hakları ihlali yok. Nikaragua’dan kaçan işkenceci, halk düşmanı Kontraları, Özgürlük Savaşçıları adı altında Hondura’ta üslendirdi ve silahlandırarak Nikaragua halkının üstüne saldırttı. Birçok Latin Amerika ülkesinde de Ulusal Muhafızlar adı altında ölüm Mangaları’nı örgütledi, eğitti, finanse etti, silahlandırdı ve halkın üzerine saldırttı. Afganistan’ı bombaladı: Sonsuz Adalet operasyonu…

    Yalnızca 1946-1975 yılları arasında amaçlarına ulaşmak için tam 215 kez askeri gücüne başvurdu, insanlığa 19 kez nükleer silah kullanma tehdidini savurdu…

    Bu suçlar yetmedi mi? Dünyanın her yanında uyuşturucu trafiği, beyin göçü ve iç ve dış göçler, İleri karakollar, jandarmalar, “yeşil kuşak”lar, barış gönüllüleri, projelerinin dolarlarla desteklenmesiyle güçlendirilen sözde sivil toplum örgütleri (“ngo”lar), kiralık askerler, ajanlar, enerji ajansları, dünya çapındaki finans kurumları ve şirketler… Böyle kısa ve kanlı gıdası savaş (emperyalist savaş, sömürüye dayanan savaş, soğuk savaş, iç savaş…) olan bir tarihte özgürlüğün, demokrasinin, barışın yeri elbette olmaz.

    İnsana, ülkelere, halklara, insanlığa karşı bunca suç işleyen, “suç dosyası” bunca kabarık olan bir emperyalist güç, elbette, bir avuç işbirlikçi ve hain dışında tüm insanlığın nefretini kazanacaktı, kazandı da.

    Korku, Şiddet ve Yalan İmparatorluğu Gücünü Nereden Alıyor?

    Korku ve yalan imparatorluğunun saldırganlığının gücünü nereden ve nasıl aldığını biliyoruz.

    Koca bir kıtaya soykırımlarla el koyup oranın varlıklarını yağmalamasından, Afrikalı zenci yıllar boyunca süren köleleştirilmiş emeğinden, kendi yurttaşlarının emekçilerinin emeklerinin sömürülmesinden, işgal ettiği ya da işbirlikçilerini yönetime getirdiği ülkelerin soyulmasından edindiği sermaye birikimi ile güçlenip büyümüştü elbette. Büyüdükçe yayılmış, yayıldıkça büyümüş ve güçlenmişti.

    1949’dan beri dünyayı Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlarıyla kendi istek ve çıkarlarına göre yönlendirip sömüren Amerikan emperyalizminin, günümüzdeki “Küreselleşme” ve “Yeni Dünya Düzeni” politikasını 1979’da Dış İlişkiler Konseyi (Council on Foreign Relation-CFR) denilen çekirdek yönetici kadrosu belirledi.

    Hedef alınan ülkelerde krizler çıkarmak, etnik, dinsel, aşiret ve soy çatışmalarını derinleştirmek; bu ülkelerin yöneticilerini “diktatör, terörist” ilan ederek askeri darbe ya da dış müdahale ile değiştirmek; demokrasi, adalet, özgürlük vaatleriyle direnen ülkelerin yöneticilerine karşı halkı ve dünyayı kışkırtmak gibi politikalarla dünyayı ele geçirme operasyonlarını sürdürdü ve büyük imparatorluğunu kurdu.

    Anglo-Sakson ırkının saf temsilcisi, “Evrim teorisi”ni reddeden, ırkçı ve dinsel bağnaz George W. Bush, Florida seçimlerine hile karıştıran Tanrı’nın ilahi bir müdahaleyle kendisinin başkan olmasını sağladığını düşünüyormuş. 11 Eylül’de ikiz kulelerinin yıkıldığı saldırıdan sonra haçlı seferi ilan etti dünyaya.

    1982’de İsrail lobisiyle birlikte kurulan ve ABD’nin dış politikasını belirleyen Yakın Doğu Politikası İçin Washington Enstitüsü’nün (Winnep) Başkanı, “Sürekli savaş” doktrinini ideolojik mimarı Martin İndyk’tir (İsrail’in eski Washington Büyükelçisi; hakkında casusluk suçlaması yapılıp geri alındı ve hemen ABD yurttaşı oldu. Hükümetin Ortadoğu sorumlusu, Milli Güvenlik Komitesi Üyesi. Strateji dehası olduğu söylenir.). İndyk’in başkanlığındaki bu kuruluşta eski Dışişleri Bakanı George Shult, eski NATO Genel Sekreteri Aleksandr Haig, “İrangate skandalı”ndan mahkûm Milli Güvenlik Konseyi Danışmanı Robert McFarlane; Savunma Politikası Kurulu Başkanı “Karanlıklar Prensi” diye bilinen ve Irak’a saldırının birinci haftasında görevinden istifa ettiği duyurulan Richard Perle gibi üyeler var.

    İdeolojik gıdasını Yahudi asıllı tarihçiler (“Uygarlıklar Çatışması” adlı kitabın yazarı Samuel Hunnigton ve (“En büyük hayalimiz başkenti İstanbul olan Büyük Ortadoğu Birleşik Devletleri’ni kurmaktır. diyen Bernard Lewis)’den alan, “Yeni muhafazakârlar” (“Neoconservative”) denilen ve Amerikan dış politikasını belirleyen İsrail yanlısı “şahinler” lobisi, 11 Eylü’’den 15 gün sonra teröre karşı savaşın İsrail’in tüm düşmanlarına yönelmesi gerektiğini söyledi.

    Bu lobide, Yahudi asıllı Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz; Dick Cheney; “Roma’nın Kartaca zaferinden bu yana ilk defa bir devlet bu kadar büyük bir güce erişiyor.” diyen, Amerikan imparatorluğu hayalinin vazgeçilmez tutkulusu Bush’a Saddam’ın yok edilmesi için açık mektup yazan “Yeni Amerikan Yüzyılı İçin Proje”nin kurucularından, “Cennet ve Güç” kitabında “Amerikalılar Mars’’tan Avrupalılar Venüs’ten geldi’ diye yazan Robert Kagan; ABD Başkan yardımcısı Dick Cheney’in ulusal güvenlik danışmanı savaş taraftarı Türkiye büyükelçisi Eric Edelman; NATO’da ABD elçi yardımcısı olan Victoria Nuland (Robert Kagan’ın eşi); yükselmesini My Lai katliamını gizleyen raporun altındaki imzaya borçlu olan Vietnam Kasabı Dışişleri bakanı “zenci” Colin Powell ve Amerikan politikasının yarım yüzyıllık demirbaşı, militarist çizginin en bağnaz temsilcisi; deneyimli, 1976’da Savunma Bakanı, İsrai’’e silah yığan, Reagan döneminde Granada, Panama, Kamboçya, Afrika’ya yönelik kontrgerilla operasyonlarının ardındaki güç, “Silahlarımız ikna edicidir.” oiyen Donald Rumsfeld… gibi kişiler var. Kısacası, Kızılderili kabilelerinin soykırımı üzerine kurulan ABD uygarlığı, Anglosakson Yahudi sermayesince yönetiliyor.

    Beyaz Saray’ın bağnaz dinci, ırkçı ve militarist çizgisinin bileşimi olan hükümet, dünyadaki her operasyonun ardındaki itici güçtür. Kendilerini Tanrı’nın seçtiği insanlar ve “Evrenin efendileri” olarak görürler. Bu ekibin uygulamaya koyduğu dünyanın “Yeniden Yapılanma”sını öngören “Centom Projesi” 2023’’e kadar gerçekleşmiş olacaktır. Bu projenin Ortadoğu’daki ilk ayağı Irak’a saldırıdır, sonraki adımların nerelere atılacağını da ilan etmişlerdir: Suriye, İran, Kuzey Kore, Suudi Arabistan… Hedefleri dünyanın petrol, boraks, krom, toryum, neptünyum ve su kaynaklarına sahip olmak ve egemenliklerini ideolojik, siyasal, ekonomik, askeri mali, kısacası her alanda dayatmak ve pekiştirmektir.

    Bu büyük imparatorluk, bu korku ve yalan imparatorluğu olan Amerika yenilmez mi? Özellikle son bombalama günlerinden çok önce başlayan bir yıldırma ve psikolojik savaş politikasıyla değerli uzmanlar, strateji dehaları, bazı Amerikancı emekli generaller, televizyon yorumcuları, büyük gazetelerin köşe yazarlarının dedikleri ya da yazdıkları gibi gerçekten yenilmez mi? Ona karşı çıkmak delilik mi? Hiçbir çaresi yok mu ona karşı çıkmanın?

    Oysa Amerika’nın tarihi aynı zamanda yenilgilerin de tarihidir. Japonya’yla baş edemeyince Hiroşima ve Nagazaki’ye “atom bombaları” atarak yüz binlerce insanı öldürerek mi yenilmezliği kazandı acaba? Aslında atom bombası atması yenilmesi değil midir? Kore’de Türk Tugayı’nın öne atılmasıyla kurtulmadı mı Koreli yurtseverlerin elinden? 1961 Küba Çıkartması fiyaskoyla sonuçlanmadı mı? Vietnam’da napalmlarla, kitle imha silahlarıyla yüz milyarlarca dolar harcamasına karşın defolup çıkmadı mı? Afganistan’ı bombalarla talan etmesine karşın Usame Bin Ladin’i yakalayabildi mi? Tüm bunlar yenilgisi değil mi Amerika’nın?

    Şimdi niçin Irak ve niçin petrole sahip olma tutkusu sorusunun yanıtını şu bilgilerden çıkaralım. İşte petrolün dayanılmaz çekiciliği ve ABD yöneticileri:

    ABD Başkanı George W. Bush, “Arbusto” petrol şirketinin kurucularından. (Usame Bin Laden’in kardeşi Salem Bin Laden, Arbusto Petrol şirketinin ilk yatırımcılarından biri.)

    Kazakistan petrolleri danışmanlık kurulu eski üyesi olan ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney; Unocal, Chevron, Exxon, Shell gibi diğer petrol şirketleriyle iş yapan; Irak’a yanan petrol kuyularının söndürülmesi işini de alan; birçok şirketin sahibi olan bir üst şirket olan; Afganistan’daki Bargam, Özbekistan’daki Khnabad, Küba’daki Guantanamo üssünü inşa eden “Halliburton” enerji şirketinin en üst yöneticisi. Baba Bush ise şirketin yönetim kurulu üyesi.

    ABD’ye gelen petrolün yüzde seksen altısını ithal eden “Chevron” şirketinin eski genel müdürü şahinlerden ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleeza Rice.

    Meksika’daki petrolü çıkaran “Sharp Drilling” şirketinin patronu Ticaret Bakanı Don Ewans.

    Afganistan Hükümet Başkanı Hamid Karzai, Unocal petrol şirketinin eski danışmanlarından; ABD’nin Ortadoğu temsilcisi Afgan asıllı Zalmay Halilzad “Unocal” petrol şirketinin eski danışmanlarından. Unocal’in yönetim kurulu üyelerinden Charles R. Larson, ABD Ordusunun Pasifik kolunun eski komutanı; Donald Rice, ABD Hava Kuvvetlerinin eski sekreteri. Unocal’in uluslararası ilişkileri başkan yardımcısı John Maresco, Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Kurulunda eski ABD elçisi. ABD’nin Pakistan’daki Büyükelçiliği sırasında CIA’nin Afgan mücahitlerine yardımında önemli rol oynayan Robert Oakley daha sonra Unocal’da çalıştı. ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, Unocal’da danışmanlık yaptı…

    ABD yöneticilerinin petrolle ve petrol şirketleriyle ilişkileri daha uzayıp gidiyor.

    ABD’yi yönetenlerin savaşla ilgilerinin kaynakları için de şu bilgilere sahibiz:

    ABD Başkanı George W. Bush’un babası, eskiden CIA başkanlığı da yapmış olan, eski ABD başkanı George Bush, “Carlyle Group” isimli çok büyük bir özel yatırım şirketinin yönetim kurulunda yer almış. 160’tan fazla şirketin hissedarı olan Carlyle Group’un en çok yatırım yaptığı alan savunma sanayi. Başkanı CIA’de üst düzey yöneticilik yapmış olan Frank Carlucci, eski Amerikan Savunma Bakanı, şimdiki Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’’in üniversite yıllarından yakın arkadaşı. ABD ordusunun eski komutanı General John Shalikashvili, Carlyle Group’un sahip olduğu şirketlerden birinin başkanı. ABD eski devlet bakanlarından James Baker, Carlyle Group’ta üst düzeyde danışman olarak çalışıyor. ABD’nin en yakın müttefiki İngilte’nin eski başbakanı John Majör, Carlyle Group’un Avrupa kolu başkanı. Carlyle Group’a Bin Laden ailesinin üyeleri de yatırım yapmış. Dışişleri Bakanı eski general Colin Powell 2000 yılında Carlyle Group’ta sözcü olarak işe başlamış.

    Şirketin başka bir sözcüsü de “AOL-Time Warner”ın başkanı Steve Chase. Colin Powell’ın milyonlarca dolarlık AOL hisseleri vardı. Dünyanın en büyük medya birleşmesi olarak bilinen AOL ile Time Warner firmalarının birleşmesini onaylayan ABD Ulusal Haberleşme Komisyonu’nun başkanı Collin Powell’in oğlu Michael Powell’dı.

    Aralık 2001’de iflas eden “Enron” şirketinin ortaklarından olan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, şirketi. 2000 yılı satışı 100 milyar doların üstünde olan bu firmanın iflası Amerikan iş dünyasının en büyük iflasıdır. İflasın arkasındaki usulsüzlükler araştırılıyor. ABD ordusunun sekreteri Thomas White, Pentagon’da çalışmaya başlamadan önce Enron’da başkan yardımcısıdır ve milyonlarca dolarlık Enron hissesi sahibidir. Hükümetin ekonomi danışmanı Larry Lindsay ve ticaret müşaviri Robert Zoellick de Enron’da çalışıyorlardı.

    “Eisenhower Exchange Fellowship” adlı kuruluş, değişik alanlarda dünya liderleri arasında bilgi alışverişini teşvik eden bir kuruluş. Kuruluşun eski başkanlarından birisi Baba George Bush. Kuruluşta şimdiki Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Chevron’un başkanı Kenneth Derr, Unocal’in başkanı John F. Imle, Enron’un başkanı Kenneth Lay ve Türkiye’nin eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de görev alan kişilerin bazıları.

    Ve Savaş(lar) tüm dünyada savunma ve silah harcamalarını artırıyor.

    Ve ABD’de demokrasi ve özgürlük var; demokratik bir biçimde özgür olarak Amerikalılar bu petrol, savaş, kan, ateş, bomba, füze, katliam, soykırım kokan yöneticileri seçiyorlar.

    Korku, Şiddet ve Yalan İmparatorluğu’nun Sonuna Doğru

    Ortadoğu’da nükleer silahlara sahip tek ülke hangisi? Ortadoğu’da hangi ülke “Nükleer Silahların Önlenmesi Antlaşması”nı imzalamayı reddeden ve uluslararası denetimleri ülkesine kabul etmiyor? Ortadoğu’da hangi ülke diğer ülkelerin egemenliğindeki toprakları güç kullanarak eline geçirdi ve bu toprakları BM Güvenlik Konseyi kararlarına meydan okuyarak işgal etmeye devam ediyor? Ortadoğu’da hangi ülke diğer bir “egemen devlet”in uluslararası sınırlarını havadan savaş uçaklarıyla, kara ve denizden ağır top bombardımanıyla “rutin olarak” ihlal ediyor? Ortadoğu’da hangi ülke politik düşmanlarını yok etmek için başka ülkelere katiller yollamıştır? Ortadoğu’da hangi ülkede yüksek rütbeli subaylar, “silahsız savaş esirlerinin idam edildiğini” kamuoyuna açıkça itiraf etmiştir? Ortadoğu’da hangi ülke silahsız savaş esirlerini öldürdüklerini kamuoyuna açıkça itiraf eden askerleri hakkında “soruşturma” yapmayı reddediyor? Ortadoğu’da hangi ülke 762 bin “mülteci” yarattı ve bu insanlara evlerine, çiftliklerine ve işlerine geri dönmelerine izin vermiyor? Ortadoğu’da hangi ülke, topraklarına, banka hesaplarına ve işlerine el koyduğu insanlara “tazminat” ödemeyi reddediyor? Ortadoğu’nun hangi ülkesinde BM’nin yüksek rütbeli bir diplomatı pusu kurularak öldürüldü? Fortune dergisinin “Washington’’u içeriden bilenler” arasında yaptırdığı ankete göre, dünyanın hangi ülkesi ABD’de “en güçlü ikinci lobiye” sahip? Ortadoğu’da hangi ülke BM Güvenlik Konseyi tarafından alinmiş 69 karara uymayıp adeta dünyaya meydan okuyor ve 29 karara karşı da ABD vetosuyla korunuyor? Ve ‘Son soru’: ABD, “BM Güvenlik Konseyi kararlarına uyulması gerektiği”ni öne sürerek, hangi Ortadoğu ülkesini işgalle tehdit etti? (Ve şimdi işgal etmek için saldırıyor?)

    Internette dolaşan ve 27 Ocak 2001’de, Orlando Sentinel gazetesinde yayımlanan bir yazıda Charley Reese adlı Amerikalı bir yazar soruyor bu soruları. Son sorunun yanıtının “Irak” olduğunu herkes biliyor; son soru dışındaki tüm soruların yanıtı ise “İsrail”.

    ABD’de iktidarda olan bir avuç kirli ve kanlı sermaye sahibinin insanlığı ezerek yolunu açtığını, dünya egemenliği hedefine ulaşmak için Irak’a saldırmasının arkasında demokrasi ve özgürlüğün kırıntısının bile olmadığını yalnızca bu sorular bile gösteriyor. BM kararlarıyla silahsızlandırılan bir ülkeye, Irak’a saldırarak insanlığın birikimine darbe vuran, saldıran, meydan okuyan ABD, insanı silahın figüranı yapmaya çalışıyor. Yaşamın öznesi olması gereken insan, kendisi gibi insanların ürettiği silahların nesnesi olmaya zorlanıyor; silahların ve silahlarla gelen zorbalığın, dayatmanın, ölümün, yakıp yıkmanın.

    “Soğuk savaş” sonrası çıkarlarına doğrultusunda oluşturduğu “Yeni Dünya Düzeni”ni ideolojik, toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel olarak yerleştirmek, enerji kaynaklarına (petrole) sahip olup dünya egemenliği yolunda önemli bir aşamayı daha gerçekleştirmek, Ortadoğu, Avrasya ve Balkanlarda egemenliğini genişletmek, pekiştirmek isteyen emperyalizmin vahşi yüzü Irak halkının direnişiyle olanca çirkinliğiyle ortaya çıktı.

    İnsanlığın direnişi haline dönüşen ve zorbalığa teslim olmamanın destanını yazan Iraklıların ve Bağdat’ın direnişi, metalaştırılan insanların gözlerini açmaya başladı. Emperyalizmin vahşi ve gerçek yüzünü görmeye başladı insanlık. Dünyanın dört bir yanında antiemperyalist gösterilerle coşan ve bilinçlenen insanlık, Irak halkının yurt savunmasına bedenleriyle, duygularıyla, düşünceleriyle, eylemleriyle destek olmaya başladılar. Bir halkın yurdunun işgal edilmesini ve istila edilmesini savunmanın ve onaylamanın alçaklık olduğunu haykıran bilinç yükselirken birçok ülkede, tarihlerinin en büyük gösterileri düzenleniyor. ABD’ye destek veren, onunla işbirliği yapan ülkelerin yönetimleri kendi halkları tarafından lanetleniyor. İnsanlar, emperyalizme karşı mücadele etmek için bir araya geliyorlar. Dolarlarıyla ve ağızlara çaldığı bir parmak balla kendisine dostlar ve uşaklar kazanmayı iyi bilen ABD, bu kez dünyanın her yerinde; egemen olduğu ülkelerde, işbirlikçisi olan ülkelerde ve kendi ülkesinde bile milyonlarca düşman kazanıyor. İnsanlar kendi geleceklerine sahip çıkma bilinciyle insanlığın düşmanı emperyalizme karşı sesini geçmişte olduğu gibi onurlu bir yada birkaç ülke, halk, parti, grup ya da kişi olarak değil, bu kez kitlesel olarak, insanlık olarak karşı çıkıyor. İnsanlığı yıllar boyu uyguladığı baskı, yalan, şiddet, dehşet politikalarıyla susturduğunu sanan emperyalizm, Irak’ta bombalarla yaratmak istediği “şok” ve “dehşet”i kendisi yaşamaya başlıyor. Irak’a atılan bombalar, Irak’ta değil, emperyalizmde “şok” ve “dehşet” yaratıyor.

    Çünkü emperyalizm istediği kadar güçlü olsun, en güçlü, en büyük, en korkunç olsun, insanı unutuyor. Brecht unutulan insanı anlatıyor şu şiirinde; günümüzün Bush’una sesleniyor:

    “Tankınız ne güçlü generalim / Siler süpürür bir ormanı/ Yüz insanı ezer geçer / Ama bir kusurcuğu var: / Bir sürücü ister.

    Bombardıman uçağınız ne güçlü generalim / Fırtınadan tez gider, filden zorlu /Ama bir kusurcuğu var: / Usta ister yapacak.

    İnsan dediğin nice işler görür generalim / Bilir uçmasını, öldürmesini insan dediğin / Ama bir kusurcuğu var: / Bilir düşünmesini de”

    Irak halkının direnişi, utanmalarında sınır olmayan; piyasanın, borsanın, paranın, emperyalizmin uşaklığını yapan işbirlikçi kölelere “kadiri mutlak” sandıkları emperyalizmin mutlak egemen olmadığını gösteriyor.

    Radyo döneminin Hitler’i o güne kadar görülmemiş bir propaganda kampanyasıyla kitleleri kandırmıştı. Günümüz saldırganlığı kitle iletişim araçlarının olağanüstü gücüyle yapıyor propagandasını ve tüketim köleleri yaptığı, nesneleştirdiği, metalaştırdığı kitleleri kendisi gibi düşünmeleri için kandırıyor. Yalanlarıyla, yanılsamalarıyla kamuoyu oluşturmanın en yaygın örneğini veriyor. İnsanlar aylarca, “Irak’ta kitle imha silahları” varmış!”, ‘Saddam halkına zulüm yapıyor’muş! Yalanlarının pompalandığı bir propaganda dalgasıyla karşı karşıya geldiler. İletişim araçlarındaki işbirlikçi personel “canü gönülden” hizmetiyle bu propaganda yaygınlaştırıldı. İsrail’in kitle imha silahları kimsenin umurunda değildi. İsrail’in Filistin’de uyguladığı şiddet ve terör kimseyi ilgilendirmiyordu. İsrail’e karşı körleştirilen ve sağırlaştırılan insanların gözü kulağı Irak’a ve Saddam’a kilitlendi. Varsa yoksa Irak ve Saddam!

    Ama yanlış hesap Bağda’tan dönüyordu, yalancının mumu yatsıya kadar yanıyordu çünkü. İnsanlar zaman zaman aldatılabilirlerdi, ama her zaman değil. Bazı insanlar aldatılabilirdi, ama insanların tümü değil. Irak’a özgürlük getireceğiz sözünün emperyalist bir aldatma olduğu bilince çıkmaya başladı. Çünkü yaşanan açıkça bir ülkenin işgaliydi, bir ülkenin toprağına el koymaktı ve bu gerçek Irak’ın canını dişine takan direnişi sayesinde ortaya çıkabildi.

    Savunulan her yurt, emperyalizmin korku ve yalan imparatorluğunu sarsıp parçalayan bir destandır.

    Emperyalizme karşı savaşımın öncüsü olan Ulusal Kurtuluş Savaşı destanıyla kıvanç duyan bir halk olarak “esir yaşamaktansa yok olmayı” yeğleyen bir onurumuz var.

    Emperyalizme karşı direnen ülkeleri küçümseyen, emperyalizmin olağanüstü büyük gücüne karşı çıkmayı delilik sanan ve Irak’ın anayurt savunmasını macera sayanlara Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’undaki şu sözünü anımsatmalı:

    “Bir millet, varlığını ve bağımsızlığını korumak için düşünülebilecek olan girişimleri ve fedakârlığı yaptıktan sonra başarı elde edebilir. Ya başaramazsa demek, o milletin ölmüş olduğuna karar vermek demektir. Bu nedenle millet yaşadıkça ve girişimlerini fedakârlıkla sürdürdükçe başarısızlık söz konusu olamaz.”

    Ve noktayı Irak enformasyon bakanı El Sahaf koyuyor: “Siz mağaralarda yaşarken benim atalarım burada Babil’i inşa ediyordu.”

    Onurlu ve özgür bir halkın, yurt savunması bilinciyle devlerle savaşmayı göze alan bir halkın emperyalist ABD’ye verdiği hukuk, uygarlık ve insanlık dersidir bu.

    Yurdu işgale uğrayan Iraklıların yanında olmak, insan olmaktır.

    İnsana yakışan; köleleştiren “özgürlük” değil, işgale karşı yurt savunması bilinci ve eylemidir. http://www.TURKsolu.org/78/kapak78.htm
    http://www.yanki.com.tr/yazigoster2.asp?yazarid=3&id=200


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s


İstatistikler

  • 2.265.221 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Temmuz 2008
P S Ç P C C P
« Haz   Ağu »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

En fazla oylananlar


%d blogcu bunu beğendi: