Aralık 2008 için arşiv

31
Ara
08

2008 yılını “mükemmel” geçirdik…

2008 yılında “inanılmaz” adımlar attık! Bağımsızlık yolunda “geri dönülmez” mesafe aldık!

Ne iç ne de dış borcumuz kalmadı! Kişi başına düşen gelirimiz, dünya standartlarının bile üstüne çıktı! Cumhuriyet değerleri tam bir koruma altında! Cumhuriyet düşmanları “cezalarını” buldular!

“Ekonomimizi IMF’ye”, “dış siyasetimizi Avrupa Birliği ve Amerika’ya” endekslemedik! IMF ile milletimizin menfaatlerini korumak adına pazarlık etmesi gereken bakanımız, aynı zamanda İngiliz vatandaşı değil! 2008’de “yeniden IMF’nin kucağına” düşmedik!

Üretim reflekslerimiz kaybolmadı! Sıcak paranın bastığı kur ile “üreten dinamikler” kesinlikle “ithalatçı” olma yoluna girmiş değil.

Vatandaşların yabancı bankalara borcu 50 milyar doları aşmadı! Hatta “geriledi!”

2008’de sıcak para, ülkenin “ekonomik reflekslerini” çürütemedi!

“Avrupa Birliği” yalanı son buldu! Dış politikada tam bağımsız olduk!

Ve en önemlisi askerlerimizin başına çuval geçirenlerden intikamımızı aldık!

2008’de askerlerimizin “şehit olduğu” dakikalarda “el konduğu için devlet kontrolünde olan” televizyon kanalımızda “dansöz oynatılmadı!”

Vatandaşlarımızın bir bölümü “seve seve ölüme” giderken, bir bölümü “malı götürme” sevdasına düşerek “hangi toprakta yaşadığını bile umursamadan” kendilerine doları “efendi” edinmediler! 2008’de “bu ülkede paraya tapmadık”!

Yine 2008’de askeri personelimizin “maaş bilgileri” olan bankanın tamamını askerlerimizi şehit eden “mayını üretenlere” kredi desteği veren “yabancı bankalara” satmadık!

Üniversite rektörlerini “bizden” olanlardan seçmedik!

“Arabulucuyuz” diye yola çıktığımız Ortadoğu’da “tam da yıl biterken, 500’e yakın Müslüman” katledilmedi! Bize verilen sözler “tutuldu” !

Avrupa Birliği “PKK’yı” siyasallaştırma yolunda önemli adımlar atmadı. Soros, parayı basıp “Özür diliyoruz” bildirisi yayınlatamadı!

Uzun lafın kısası; 2008’de siyasi ve ekonomik olarak “çok önemli” adımlar attık, çok mutlu olduk!

Umarım 2009, geride “bıraktığımız” 2008 gibi Türkiye ve Türk Milleti adına “kayıp” bir yıl olmaz! Umarım 2009’da da “2008 gibi” yere baktığımız günlerin sayısı fazla olmaz… Her şeye rağmen umutluyuz. Güneşi özlüyoruz ama umutluyuz… Mutlu seneler…

31
Ara
08

Hani “arabulucuy dunuz”!

Sevgili siyasi otoritemizin son birkaç aydır “Ortadoğu” ile ilgili çıkışını hatırlıyorsunuz; “yıllardır yapılamayanı yaptık, İsrail-Filistin arasında arabulucuyuz…”

İsrail’in son saldırısı sonrası, “arabulucu” Başbakanımız’ın açıklaması; “…İsrail’in yaptığı bize de saygısızlıktır, Başbakanı arayacaktım ama iptal ettim…”

Ne oldu sayın “arabulucular”! İsrail “arabulucuyu” pek takmadı galiba!

Kendinizi “fasulye modeli nimetten” sayar ve “2000 yıllık kavgada yapılamayanı yaptık, arabulucu olduk” derseniz; size bırakın haberi, işaret dahi vermeden “başlayan saldırı” sonrası ancak bu “Bize de saygısızlık” demekle yetinirsiniz!

Ben şimdi çok merak ediyorum; “Türkiye ne yapacak?”

Bir tarafta “çöpe giden arabulucu” modeli! Diğer tarafta “Erbakan zamanında verilmiş izinle, Türk Hava Sahası’nda eğitim yapan” ve kazandıkları kabiliyetler ile “mesela Gazze’yi” bombalayan İsrail Hava Kuvvetleri gerçeği!

Hemen sorayım; mesela en yetkili ağızdan “Bu bize saygısızlıktır” diyen Türkiye, “İsrail uçaklarının” eğitim uçuşlarını “süresiz askıya alabilecek mi?”

Sevgili dostlar, yukarıdaki “cümleleri” eleştirmek için yazmadım! Ülke olarak “nelere güvendiğimizi” ve “nasıl havada kaldığımızı” göstermek için yazdım. “Aslansın, arabulucusun, boru hatlarının İsrail’e kadar uzanmasına izin ver, projelere itiraz etme, sonra kusura bakma, haber vermeyi unuttuk!”

Sevgili dostlarım, sivillerin ölmesi çok ama çok acı. Kontrolsüz “güç kullanımı” insani “yönden” kabul edilemez. Ve ben bir vatandaş olarak çok merak ediyorum; Türkiyem’in “Müslüman bir Cumhurbaşkanı” var ve şimdi “ne yapacak?” Hatırlarsanız bazı köşe yazarları ve siyasetçiler “Müslüman bir Cumhurbaşkanı seçeceğiz” demişlerdi. Seçtik, iyi de yaptık ama şimdi farkı merak ediyorum. Orada “Müslümanlar” öldürülüyor, ben bir Müslüman olarak kahroluyorum ve benim devletim “Ortadoğu’nun en güçlü” devleti!

Bu gerçekler ışığında soruyorum; evet, şimdi ne yapacağız? “Müslüman Cumhurbaşkanımız’ın” farkını şimdi görmeyeceksek, dindaşlarımıza şimdi sahip çıkmayacaksak, ne fark kalacak “eski dönemlerden!”

Sonuç: Sayın devlet büyüklerine sesleniyorum; kriz zamanları “kimin kim, neyin ne olduğunu” anlamak açısından çok önemlidir. Şimdi “Biz böyleyiz” dediğiniz her şey için ispat zamanı, bir Müslüman Türk vatandaşı olarak sizden bunu bekliyorum; “durdurun Müslümanlar’ın orantısız güç kullanımı” ile öldürülmesini! Buna gücünüz var. Altınızda Ortadoğu’nun en güçlü devleti, emrinizde ABD’den sonra dünyanın en “büyük ordusu” var! Haydi “gösterin iradenizi”!

30
Ara
08

Türkiye Kurtulur Mu ?

Elbette Türkiye sürüklendiği çıkmazdan veya itildiği bataklıktan kurtulur.
Ülkenin bütünlüğü, bağımsızlığı söz konusu olduğu, 1919`da verdiği mücadele, bunu açıkca göstermiştir.
Eğer bu soru, o yıllarda da sorulsaydı, ki herhalde sorulmuştur, verilecek cevap, “Evet ülke kurtulur.” olurdu.

Burada “Türkiye kurtulur mu? “ sorusu yerine, “Türkiye`yi kim kurtarır ?” sorusuna
Cevap aramak daha doğru diye düşünüyorum. Büyük bir ihtimalle 1919`da da bu soru sorulmuştur; “ülke kurtulacaksa kimin tarafından kurtarılacak ?” Ülkenin dört bir yanı düşmanla işgal edilmiş, Padişah ve yandaşları teslim bayrağını çekmiş, ülke ha gitti ha gidecek durumda iken, ortaya bir mücadeleci ruhlu insan çıkıyor ve “yurtseverlik meşalesi”`ni yakıp, en önde yerini alıyor. Arkasında sadece 10 milyona bile erişemeyen, yoksul, bitkin, okuma yazma bilmeyen bir halk vardı.
İşte böyle ağır durumdaki ülkeyi elindeki “yurtseverlik meşalesi taşıyan
Mücadeleci Mustafa Kemal, elden gitmekte olan Anadol`yu kurtardı.
Demek ki durum ne  kedar ağır olursa olsun, son anlarda bile ülke kurtulabiliyor.
O zaman sorumuzu tekrarlayalım:
“Türkiye`yi kim kurtaracaktır ? ”
Önümüzde “yurtseverlik meşalesi” ni elinde  tutan ne bir militan Atatürk

Ne de  mücadeleci ruhlu  bir Atatürkçülüğü benimsemiş bir öncü var.

Peki, o zaman Türkiye`yi kim kurtaracak ?
10 milyona yakın, bitkin, yoksul insanlarla, yeni bir ülke kuruluyor.
Fakat nüfusu 70 milyona erişmiş, okuma yazma oranı farklı, yoksul olmasına rağmen,
Bundan 89 yıl öncesi gibi yorgun ve bitkin olmayan bir toplumla Türkiye neden kurtulamıyor ?..
Bu sorunun cevabı basit ve çok kolaydır; çünkü miücadele ruhuna sahip yurtseverler yok da ondan…
Şöyle etrafımızda olup bitenlere bir göz atalım:
Etrafımızda bir sürü dernek ve sendikalar var ve bunlar başkan ve genel başkanlar tarafından yönetilmektedirler. Ellerinde ileriyi gösteren bir meşale var mı ? “Evet” var diyebilir misiniz ? Bir sürü Atatürk sevdalıları vardır. Adını Atatürkçü Düşünce Derneği olarak kaydettiren dernekler var ve her birinin başında başkan veya genel başkalar vardır. Peki, bunların ellerinde topluma yol gösteren bir meşale var mı ? “Evet” var diyebilir misiniz ?..
Gene ülkede bir sürü, çoğunun ne adlarını bile bilmediğimiz partiler var. Bu partilerin başlarında kendilerini “lider” olarak adlandıran genel başkanlar vardır. Hangisi gelmekte olan tehlikeyi, ülkenin üstün çökmekte olan karanlığa karşı, çözüm yolu arayan, halka çıkış yolunu gösterenler ve ellerinde bağımsızlık, yurtseverlik meşalesini tutanlar var mı?  “Evet” var diyebilir misiniz ?..
Ne yazık ki, “evet” bizi, ülkemizi itildiği bataklıktan tekrar çıkarıp, aydınlığa kavuşturacak, Mustafa Kemal gibi militan (mücadeleci) ruha sahip bir gerçek lider yok. 70 yıl içinde, Atatürk için ağıt yakanlar, gözyaşları dökenler, Mustafa Kemal gibi bir militan (mücadeleci) ruhlu öncü yetiştirmediler.  O zaman “Türkiye kurtulur mu?” veya “Türkiye`yi kim kurtarır” sorularının tam cevabı şöyle olmalıdır: “Evet, Türkiye rahatlıkla kurtulur, yeter ki, her birimiz Mustafa Kemal gibi düşünmeyi, Msutafa Kemal gibi hareket etmeyi yani  mücadeleci birer Mustafa Kemal olmalıyız.
Mustafa Kemal`in Neferleri çoğaldıkça,
Hem Mustafa Kemal`in “Gençliğe Hitabesi” gerçekleşmiş
Hem de bu ülke gerçekten aydınlığa kavuşacaktır.
30
Ara
08

Küba Devrimi elli yaşında!

Devrimin güncelliği: Maskenin ardındaki fikir

Yüzü sürekli kar maskeli Sub-Comandante (komutan yardımcısı) Marcos’a yöneltilen bir soru: “Sizin komutanınız kim, emirlerinizi kimden alıyorsunuz?” Marcos bu soruya komutanının Che Guevara olduğu ve emirleri ondan aldığı cevabını veriyor. Yıl 1994, Che öleli neredeyse otuz yıl olmuş…

Meksika’da EZLN’nin (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu) gerilla lideri Marcos inanmaktadır ki; gerçek tarih emperyalizmin başına beladır. Çünkü yaşanmış mücadelenin tarihi ulusal ve devrimci refleksin en önemli kaynağıdır. O yüzden emperyalizmin hedefidir. Emperyalizmin hegemonyasında tarih kötü bir karikatüre dönüştürülmüştür ve bu karikatürde aptallık ve kölelik; zeka ve nesnellik olarak sunulmaktadır. İyi ve kötünün yerini bu karikatürde iktidar ve direnişçi almıştır.

O yüzden Marcos böyle bir tarihi reddeder. Kendisine seçtiği tarih, 16. yüzyılda istilacılara karşı direnişten başlar, ülkesi Meksika için Zapata ve tüm Latin Amerika ulusu için mücadele eden Che’den geçerek bu günlere gelmiştir.

Zapatista İsyanı, Meksika’nın “modern”, kapitalist “Birinci Dünya”ya geçişi olan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nı (NAFTA) imzaladığı gün gerçekleşir: 1 Ocak 1994.

Meksika için Zapatistaların ayaklanma tarihi olarak kapitalizme teslimiyet gününü seçmelerinin yanında Marcos’un 1 Ocak’ı seçmesi, tarihi bir tesadüften öte bir şeydir diye düşünüyorum. Komutanı olarak Che’yi gören Marcos’un, devrimci mücadelesini başlatmak için Küba Devrimi’nin yıldönümünü seçmesi son derece doğaldır.

Marcos’un maskesinin ardındaki fikir, aslında birçok ezilen ülke devrimcisinin kafasındaki fikirdir ve hepsinin ortak bir devrim-devrimci anlayışı vardır: Küba Devrimi ve Che…

Küba’da devrim ve sosyalizm

Ellilerin başında hukuk fakültesinden mezun olan, entelektüel olarak 19. yüzyılın bağımsızlık lideri Jose Marti’den etkilenen ve Küba siyasetinin o yıllarda meşgul olduğu antiemperyalizm ve sosyalizm gibi kavramlara ilgi duyan Fidel Castro; 10 Mart 1952’de iktidarı alan Fulgencio Batista faşist cuntasına karşı “26 Temmuz Harekatı” olarak anılan Moncada Kışlası’na gerçekleştirdiği bir saldırıyla, 1959’da zaferle sonuçlanacak devrimci mücadelesini başlatmış olur.

Bu saldırı sonrası yakalanır ve iki yıl hapis yatıktan sonra mücadeleyi devam ettirmek için geldiği Meksika’da, Che’nin deyimiyle “soğuk bir Meksika gecesi”nde, Che ile tanışır ve onu mücadeleye katılmaya ikna eder.

Granma gemisinin 82 kişilik devrimci tayfası, devrimci kadronun ilk çekirdeği olurken, bu çekirdeğin doktoru olarak devrimci mücadeleye başlayan Che, ilerleyen süreçte Comandante olacaktır. Fidel, Che ve Kübalı devrimcilerin başlattığı hareket genişlerken, Sierra Maestra dağlarından başlayarak Batista iktidarına karşı kurtarılmış bölgelerin birbirine bağlanmasıyla alternatif bir hükümet örgütlenmeye başlamıştır. Yaşananlar başta Che’nin günlüklerinde olmak üzere, bundan on yıl önce Küba devriminin 40. yılında Santiego de Cuba’da Fidel’in halka yaptığı konuşmada ortaya koyulmuştur.

Devrimin 40.yılında Fidel şöyle demiştir: “… Sekiz yüz bin silahlı adam, birlerce subay, yüksek moral, etkileyici ayrıcalıklar, bütünüyle sorgusuz yenilmezlik miti, Birleşik Devletler’den gelen şaşmaz talimat ve yine bu devletin garanti ettiği ikmalden oluşan bir askeri güçler kombinasyonuna karşı savaşı yeniden başlatmak için yedi tüfeği bir araya getirmeyi başardığımız 18 Aralık 1956’da başlayan o inanılmaz zafer, yalnızca yirmi dört ayda nasıl mümkün oldu? Salt cesur bir halkın bizzat kendi eseri olarak sahip çıktığı düşünceler, bir askeri ve politik zafer kazandı.”

Kapitalizmi sorgulayan Fidel, solun ve sosyalizmin bayrağını onun burnunun dibinde dalgalandırıyor. Kapitalizm için “müthiş bir buluş” diyerek alay etmiş ve kapitalizmi bir “kurtlar toplumu”na benzetmiştir. Kapitalizme, Marksist sol kalıplardaki anlayışın bir sonucu olarak “ilerici” özelliği verilmesine karşılık onu gerici olarak nitelemiş ve ona karşı mücadeleyi temel almıştır.

Dogmacılığın ilericilik adına dayatılmasına karşı Fidel, “biz bir dogma ya da din değiliz” demiştir; ama sosyalizm düşüncesinin mutlaka tekrarlanması gerektiği üzerinde durmuştur. Bu devrimci duruş her yıl yıldönümlerinde değil, her ay, her gün ve hatta her saat tekrarlanmalıdır ona göre. Çünkü “gerçek bir kere, on kere, yüz kere, bin kere ve milyon kere tekrarlanmalıdır.”

Çünkü solun korktuğu, kapitalizmin hegemonyası altında yaşamayı kabul ettiği ve kendi değerlerini savunamadığı yerde emperyalizmden de söz edemeyeceğini belirten Fidel, emperyalizmi efendi olarak görenlerden olmadıkları ve olmayacakları konusunda halkına söz vermiştir. SSCB’nin yıkılışından sonra tek kutuplu hale gelen dünyada Fidel durumu şöyle tespit ediyor: “SSCB varken emperyalizmden korkmuyorduk. Mademki SSCB artık yok; şimdi çok daha az korkuyoruz!”

Bir durum tespiti de yapan Fidel’e göre sosyalizm doğal nedenlerden dolayı değil; bir komplo sonucu, partilerinin ve liderlerinin onu savunma konusundaki yetersizlikleri yüzünden yenilmişti. Bununla, devrimi savunamamanın ve koruyamamanın sonunun sisteme teslimiyet olacağı gerçeğini bir kez daha dile getiriyordu.

Devrimin bir anlamda dış işlerine bakan Che de gittiği birçok toplantıda salonu inletircesine emperyalizmi yerden yere vururken, devrimin tutuculaşması ve bürokrasi de bundan nasibini almıştır.

Fidel, kapitalizmin hiçbir açıdan savunulamaz bir sistem olduğunu dile getiriyor ve Küba’ya dayattıkları kapitalizmin de kabul edilemezliği üzerine bir açıklama yapıyor. Merkez-çevre tabanlı bir bakışla iki tür kapitalizmden bahsediyor. “Gelişmiş” ülkelerin sömürüyü de beraberinde getiren “gelişmiş kapitalizm” ve üçüncü dünyaya dayatılan ve sömürgeliği beraberinde getiren “azgelişmiş kapitalizm”.

Fidel’in “Azgelişmiş kapitalizm” dediği de bir üçüncü dünya ülkesinin kendi sömürgeleştirilmesine katılımından başka bir şey değil. Kapitalist ilişkilerle merkez emperyalist ülkeye bağlı bir uydu ülkenin durumunu en iyi açıklayabilecek kavram oluyor.

Küba, çeşitli şekillerde dayatılan kapitalizmin her türlüsünü reddederek sosyalizmle ellinci yılına kadar geldi.

Değişmez kader: Devrime ve devrimciliğe emperyalist saldırı

Emperyalizmden gelecek saldırılardan da adı kadar emin olmuştur Fidel ve olacaktır da. Emperyalizmin yaptığı matematik hesabına göre Küba’da sosyalizm çoktan iflas etmeliydi; ama olmayınca kendi hesaplarını değil de Küba’yı suçluyorlardı.

Gerçekten de dünya üzerinde Küba’ya karşı yürütülene benzer bir propaganda örneği yoktur. Domuzlar Körfezi çıkarması, Che’nin öldürülmesi, Fidel’e sayısız suikast girişimi ve en önemlisi sosyalizme olan inancı ortadan kaldırmaya yönelik psikolojik-ideolojik saldırılar… İdeolojik kararsızlık yaratma, devrime karşı her türden sabotaja cesaret verecek radyo yayını ki, ABD tarafından Küba’da ulusal tasarruf için gün içinde yayınların durdurulduğu zaman aralıklarında faaliyet gösteriyordu…

Muhalifleri onun için tek adamlık-tek partililik, insan hakları sicili gibi konular üzerine yıpratma kampanyaları düzenliyorlardı ki, bu ezilen dünyanın tüm liderlerinin değişmez kaderidir.

Fidel’e göre yığınsal politik katılım, politik çeşitlilikten önemlidir. Halkın birlik içinde ve özgür olması gereklidir ve bu emperyalizme hizmet eden “demokrasi” oyununu olan düşünce çoğulculuğundan daha önemlidir. Demokrasinin ölçütü, çok partililik üzerinden değil de hakimiyetin emperyalizmde değil halkta olması üzerine koyulmuştur.

Bu görüşlerinden dolayı Fidel’e “diktatör” diyorlar. En son çıkan haberlerle birlikte bugün de Che’ye işkenceci diyorlar. Emperyalizmi yerden yere vurduğu bir toplantıdaki sözlerinin “yok edeceğiz” gibi bölümlerini seçip Che’den bir katliamcı ve işkenceci yaratmaya çalışanlar, onun bu sözleri emperyalizm için söylediğini bal gibi biliyorlar aslında.

Ama bu bir kader; Atatürk de emperyalizme göre bir “diktatör” değil mi?

Devrimci lidere bağlılık ve devrimci olma iradesi devam ettiği sürece ve emperyalizm var oldukça ona karşı direnenler; “kötü”ler ve liderleri “diktatör”ler olacaktır. Tabi “diktatör”lere saldırılar da…

Sub-Comandante Marcos’un lideri Zapata tuzağa düşürülmüş ve öldürülmüştür. “Komutanım” dediği Che de öldürülmüştür; ama o bir Zapatista’dır ve Che’nin izindedir.

Fidel, her zaman Marti’den söz etmiştir ve onun fikirlerini ve hayalini milyon kere tekrar edilecek bir gerçek olarak görmüştür.

Devrimin kırkıncı yılında da halka ideolojilerinin “Marksizm-Leninizm’le birleştirilmiş Marti yandaşlığı” olduğunu ifade etmiştir.

Bugün Küba devlet başkanlığını kardeşi Raul Castro yürütüyor. Fidel de neredeyse devrimin yapıldığı günden beri hakkında çıkan “öldü” haberlerine rağmen hâlâ emperyalizme karşı dimdik ayakta. Che’nin dediği gibi: “Devrimciler emekli olmaz!”

Che de ölünceye dek Fidel’e bağlıydı ve Bolivya’ya gitmeden önce ailesine hiç birşey bırakmadı; biliyordu ki Sosyalizm onların her ihtiyacını karşılayacaktı. Öyle de oldu.

Bugün biz Türk solcuları için de solun kaynağı ve lideri Atatürk’tür. Türk Milletinin iktidar programı da Ulusal Sol’dur, “Atatürk’ün 6 Ok’u”dur.

Devrim her zaman günceldir.

Che’nin gözleri arkada kalmadı…

Küba’da devrim elli yaşında, kutlu olsun!

30
Ara
08

TRT Kürtçe Kürt birliğini kurmaya çalışıyor

TRT Kürtçe, AKP’ye nasip oldu

“Kürt sorunun çözümü”, “Kürt sorununa çözüm haritası”, “Kürt sorununda yeni açılım”, “Kürt sorununa demokratik çözüm”, Kürt sorununa vesaire vesaire… Son dönemde belki de en çok duyduğumuz haberler, en “bilimsel”, en güncel, en “yakıcı” araştırma ve öneriler bu konuyla ilgili. Gerek Radikal gazetesinin son bir kaç gündür yürüttüğü “Biz Kimiz: Kürtler” adlı araştırma sonuçlarında yer alan öneriler, gerek TESEV’in çözüm haritası olarak ortaya sürdüğü öneriler sadece ve sadece “tek dil” söylemini ortadan kaldırmaya yönelik.

Kürtler geri kalmış, Kürtlerde eğitim ortalaması genel ortalamının altındaymış, gelir düşükmüş, işsizlik rakamları yüksekmiş vs. Bunlar ciddi sorunlar. Yani bir devletin herhangi bir bölgede buna benzer sorunları varsa, bu sorunları gidermek için ciddi eğitim yatırımlarına, ekonomik açılımlara, istihdam yaratmak için kaynağa, iş alanlarına ihtiyacı vardır. Ancak söz konusu Kürtler olunca, yani araştırmanın temelinde etnikçilik yatınca çözüm olarak önümüze etnikçiliği koyuyorlar.

“Kendi dillerinde yayın hakkı, kendi dillerinde eğitim hakkı , Kürt adet ve göreneklerinin yaşatılması için devlet desteği”. Bunlar Radikal gazetesindeki o “bilimsel” araştırmadan geriye kalanlar.

“Askeri operasyonlar dursun, seçim barajı yüzde 5’e insin, dil yasağı kalksın, nefret söylemine son verilsin.” Bu da TESEV’in çözüm haritası.

Çözüm ve müjde! 1 Ocak’ta TRT Kürtçe yayına başlıyor. Bu da AKP’ye nasip oldu.

TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin konu ile ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu.

1- Kanalın adı TRT-6 olacak. Bundan sonraki kanallarda TRT-7, TRT-8, TRT-9 diye devam edecek. (Diğer etnik kanallar için müjde olarak nitelenebilir.)

2- Yayın, Kurmançi lehçesinde yapılacak ancak Zazaca ve Soranice de olacak. (Güneydoğu’da Türkçe’yi öğrenememiş insanların kanal ihtiyacına cevap verilecekmiş)

3- TRT-1 gibi aile kanalı olacak. Diziler, eğlence programları, haber programları olacak. Bir aile kanalında ne oluyorsa o kanalda da onlar olacak. Bu ülkenin milli birliğine, bütünlüğüne, bayrağına, İstiklal Marşı’na sövülmediği müddetçe nasıl TRT’de programlar yapılıyorsa, o programların hepsini Kürtçe kanalda da yapacağız. (Sevindirici haber, İstiklal Marşı’na sövülmeyeceği ile ilgili. Çünkü bu konuda kaygılarımız vardı. En azından şimdilik devlet televizyonundan yapılmayacak olması rahatlatıcı.)

4- Dizilere Kürtçe dublaj yaptıracağız. Nasıl İngilizce filmler Türkçe seslendiriliyorsa onlardan farklı olmayacak. TRT’nin popüler dizileri Kürtçe olarak yayınlanacak.

5- Bizim amacımız Türkçe öğretmek değil. Onu Milli Eğitim Bakanlığı yapar. Gerektiğinde alt yazı vereceğiz.

6- Müzik programlarına Kürtçe şarkı söyleyen sanatçılar çıkacaklar. Türkçe söyletip, Kürtçe alt yazı geçemeyiz. (Kürtlerin Sezen Aksusu adı verilen Nilüfer Akbal, Civan Haco ve Şivan Perver kanalda konserler vereceklermiş. Seda Sayan’a alternatif Kürtçe programlar olacakmış.)

7- (Roj TV’ye çıkanlar bu kanala da çıkabilecek mi sorusu üzerine) Bölücü olmamak, bu ülkedeki birliğimizi, bütünlüğümüzü dinamitlememek kaydıyla herkes bu kanala çıkar.

“Sabıkasız Kürdün Kürtlükle ilgisi yok ki!”

Görüldüğü üzere TRT Kürtçe oldukça renkli olacak ama bazı sıkıntılar var. İyi derecede Kürtçe bilen, entellektüel, sicili temiz ve sabıkası olmayan bir spiker henüz bulunamadığı için haberlerde, ‘şimdilik’ spiker ya da sunucu olmayacakmış. Bir dönem CINE 5’te olduğu gibi haberleri arka ses okuyacakmış. Konu ile ilgili en doğru yorumu aslında Sırrı Sakık yaptı: “Televizyon için sabıkasız Kürt arıyorlarmış, sabıkasız Kürdün Kürtlük ile ilgisi yok ki!”

İbrahim Şahin de cevap vermiş: “Biz Cumhuriyet Savcılığı yapmıyoruz, öyle bir derdimiz yok.”

Açıkçası ikisi de doğru.

Birincisi, Kürtler bu ülkenin tüm yasalarına savaş açmış ve anayasayı alt üst etmişlerken sabıkasız Kürt aramak çok anlamlı değil. Zaten Kürtçe kanal da bunları ıslah etmek için değil tersine körüklemek için açılıyor.

İkincisi de, Kürtçe bir kanal açılabiliyorsa sonuçlarına katlanılacaktır. Sabıkalıların milletvekili olabildiği, dağdakilerin oy kullanabildiği bir ülkede PKK’lı teröristlerin de spiker olabilmesi normaldir. Hatta bu kanal sayesinde kırmızı çizgiler öylesine aşılacak ki yakında Apo ile röportajlar yapılacak ya da “İcraatın İçinden” türünde bir yayınla Apo “bölge”ye seslenecektir.

TRT yetkilileri açıkça söylüyor. Bu kanalın Türkçe öğretmek gibi bir derdi yok. Daha net ifadeyle devletin artık öyle bir politikası yok. TRT Kürtçe, Türkçe bilmeme ihtiyacından değil, Kürtçe öğretme ve Kürt birliği yaratma ihtiyacından kaynaklanan bir girişim.

İbrahim Şahin’in yaptığı açıklamaya göre Kürtçe yayın sadece Türkiye’de değil, komşu ülkeler Suriye, Irak ve İran’daki Kürtler tarafından yakından takip edilebilecek. Kukla Kürt Devleti’nin sosyo-kültürel açığını kapatacak bir girişim olarak değerlendirilebilir. Bir diğer ifade ile Kürt Devleti’ni ABD kuruyor, alt yapısını da Türkiye’ye tamamlatıyorlar. Kürtlerin kardeşliği propagandası bu kanaldan yapılacak tüm Kürtlere izletilecek, Kürt birliğini Türk Devleti kuracak.

Roj TV’dekiler artık TRT Kürtçe’de program yapacak. PKK nasıl dağdan inip Meclis’e girdiyse, PKK’lıteröristler için artık yasal ve meşru bir alan var.

Bu sıradan bir kanal değil. Aynı zamanda bir kültür ve millet yaratma girişimi. Edebiyat, dil, müzik ve kültür üzerine programların olacağı, Kürtçe’nin süreç içinde tek lehçeye döneceği, yani yazılı bir dil haline geleceği sürece giriyoruz.

TRT Kürtçe, Kürtlere yeni bir referans olacak

TRT Kürtçe hem neden, hem sonuç olacak, hem de bir referans olacak.

Örneğin, Hasip Kaplan devlet protokolüne Kürtçe tebrik kartı yollamış. Gerekçesi de artık Kürtçe TRT kanalının olmasıymış.

Bu bir yolu açmıştır:

Yakında üniversitelerde Kürt dili ve Edebiyatı adı altında bölümler açılabilir, gerekçesi: Kürtçe TRT kanalı var.

Meclis’te Kürtçe de yemin edilebilir, konuşma yapılabilir, gerekçesi: Kürtçe TRT Kanalı var.

Resmi gazete Kürtçe olarak da çıkmalıdır, gerekçesi: Kürtçe TRT Kanalı var.

Mahkemelerde Kürtçe savunma verilebilir, gerekçesi: Kürtçe TRT kanalı var.

Devlet dairelerinde, metroda, otobüste, trende Kürtçe açıklamalar olmalı, kullanma kılavuzlarına, alışveriş merkezlerine Kürtçe uyarı yazıları konmalıdır, gerekçesi: TRT Kürtçe kanalı var.

Kürtçe kanal dil birliğini, Türk ulus birliğini ortadan kaldıracak, Türkiye’yi bölecek ve Kürt birliği yaratacak bir girişim. Bu sayfalarda daha çok tartışılacak. Yayını sabırsızlıkla bekliyoruz. İstiklal Marşı’na küfür etmeden, bayrağa saldırmadan, Türklere hakaret etmeden Kürtler nasıl program yapacak onu da merak ediyoruz.

30
Ara
08

Şeyh Bedreddin: Sosyalizmin bu topraklardaki kökleri

Şeyh BedreddinŞeyh  Bedreddin :  Sosyalizmin

Türk  topraklarındaki  kökleri

Şeyh Bedreddin, yalnızca Anadolu topraklarında gerçekleşmiş bir devrimci ayaklanmanın lideri değil; bütün insanlık için adil ve eşit bir toplumsal düzen fikrinin ilk yaratıcılarındandı. Belki de bunun için aradan geçen neredeyse altı yüzyıldan sonra bile sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya için yürütülen mücadelelere ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Bedreddin günümüzden altı yüzyıl önce insan toplumunun içine sürüklendiği sapmanın farkına varmış, bu yanlışın kaynaklarına ve kökenlerine inerek yeni bir toplumsal düzenin nasıl mümkün olabileceğini araştırmaya girişmişti.

Bedreddin’in ilk fark ettiği gerçek, insanların eşit olarak doğmaları gerekirken eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir dünyada ve adaletten tümüyle uzak bir toplumsal düzen içinde yaşadıklarıydı. Bedreddin aslında binlerce yıllık bir gerçekliğin bilincine varmıştı. Gerçekten de insanlık tarihinin bilinen en eski ilişki biçimlerinden birisi insanların topluluk halinde yaşaması ise diğeri bu topluluk yaşantısı içinde ortaya çıkan ezen-ezilen ilişkisidir.

Bu tarihsellik içinde, her dönemin egemen ideolojisi bu gerçekliğin egemen güçler lehine devam etmesi için çeşitli yöntemler denedi. Buna karşılık insan toplumlarının eşitlik arayışı her seferinde türlü yöntemlerle bastırılmaya çalışılsa da bir şekilde kendisini ortaya koymayı başardı.

Ancak belki de ilk kez kapitalist toplumun ortaya çıkışı ile bu mücadelede ciddi bir farklılaşma yaşandı. Kapitalist düzen ezen-ezilen ilişkisini derinleştirmekle kalmadı, yarattığı ideolojik hegemonyanın o büyük yalan çarkı içinde “tarihin sonu”nu ilan ederken aslında böylesi bir tahakküm ve sömürü düzeninin varlığını da inkâra kalkıştı.

Bu açıdan kapitalizmin ideolojik hegemonyası sadece kendi toplumsal yapısını ve hükmetme biçimlerini dayatmak ve korumakla sınırlı kalmadı; buna karşı gelişebilecek muhtemel tepkileri de sistematik olarak yok etmeye girişti. Kapitalizm, insan topluluklarının eşit ve özgür bir toplumsal düzen kurma mücadelesinin ideolojik ve tarihsel dayanaklarını ortadan kaldırmaya, bunları bilim dışı, gerçeklik dışı ilan etmeye kalkıştı. Kapitalizm yalnızca kendisine alternatif bir düzenin kurulmasını engellemekle de yetinmedi, insanlığın ütopyalarını bile yoketmeye girişti.

Bugün kapitalizm en ağır darbelerini insanların ruhuna ve beynine indiriyor.

Ütopyaların bile yasaklandığı bir kapalı devre sistem, devrimin ve eşitlikçi bir toplum idealine ulaşmanın imkansızlığı propagandasını yapıyor.

Şeyh  Bedreddin  ise  eşitsizliğin  kutsandığı  günümüzden  asırlar  öncesinden  kopup

gelen  hakikat  çağrısıyla  bütün  insanlığa  yeniden  hakikat  yolunu  gösteriyor  bugün.

Okumaya devam edin ‘Şeyh Bedreddin: Sosyalizmin bu topraklardaki kökleri’

30
Ara
08

İşte Ermenilerin katlettiği Türkler

1915’teki Van ayaklanması. Ermeni çeteleri siperlerde...

1915’teki Van ayaklanması. Ermeni çeteleri siperlerde…


Rusya’ya ait Kafkas Ordusu’nun Van kuşatmasında görev alan Vanlı Ermenilerin gönüllü birliği

Rusya’ya ait Kafkas Ordusu’nun Van kuşatmasında görev alan Vanlı Ermenilerin gönüllü birliği


Ermeni Hınçak Gönüllü Alayı’nın ikinci bölüğü (1915)

Ermeni Hınçak Gönüllü Alayı’nın ikinci bölüğü (1915)


Sivas iline bağlı Merzifon kazasında ele geçirilen Ermeni çetelerine ait silah ve bombalar.

Sivas iline bağlı Merzifon kazasında ele geçirilen Ermeni çetelerine ait silah ve bombalar.


Diyarbakır’da Hızır İlyas Köyü. Hançer ve kurşunla katledilen erkek, kadın ve çocuklar. (23.07.1915)

Diyarbakır’da Hızır İlyas Köyü. Hançer ve kurşunla katledilen erkek, kadın ve çocuklar. (23.07.1915)


Erzincan’da vahşice öldürülen kadın ve çocuklar (6.02.1918)

Erzincan’da vahşice öldürülen kadın ve çocuklar (6.02.1918)


İzmit’in Kollar köyünde Ermeniler tarafından balta ile katledilen Türkler.


Kars’a bağlı Subatan Köyü’nde Ermeniler tarafından katledilen çocuk ve kadınlar (1918)

Kars’a bağlı Subatan Köyü’nde Ermeniler tarafından katledilen çocuk ve kadınlar (1918)


(Van 1916)

(Van 1916)


Hocalı Katliamı bütün dünyanın gözü önünde gerçekleşti (1992)

Hocalı Katliamı bütün dünyanın gözü önünde gerçekleşti (1992)


Türkmenistan-Bakü feribotuna saldırıda 25 kişi öldürüldü (1992)

Türkmenistan-Bakü feribotuna saldırıda 25 kişi öldürüldü (1992)


Erzurum (1919)

Erzurum (1919)


Ermenilerin yaptığı katliamlar

30
Ara
08

Söyle Abdullah: “Ne mutlu Türk’üm diyene” diyebilir misin?

Ermeni meselesi ve Türkler

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri en çok uğraştığımız konuların başında hiç kuşkusuz sözde Ermeni soykırımı iddiaları gelir. Her yılın Nisan ayı yaklaşırken acaba hangi ülkenin meclisi soykırım tasarısını kabul edecek ya da ABD Temsilciler Meclisi bu yıl 24 Nisan’ı anarken “Soykırım” kelimesini kullanacak mı diye korkutuluruz.

Esasında Türk Milletinin sözde Soykırım iddiasından korkması diye bir şey söz konusu değildir. Çünkü Türk Milleti, Türklerin soykırımcı bir millet olmadığı konusunda çok net. Sokağa çıkıp “Türkler Ermenileri soykırıma uğrattı mı?” diye bir soru sorsanız, bir avuç Ermenicinin dışında kimseden olumlu bir cevap alamazsınız ama en hafifinden bir araba sopa yersiniz.

Ama son yıllarda öyle bir siyasal iklim yaratıldı ki, Türkleri soykırımcı, barbar, vahşi, cahil ilan etmek neredeyse moda oldu. Türklere bu şekilde bakmayan “aydın”, “ilerici” vs olamaz hale geldi. Türklüğü savunmak en hafifinden “ilkel bir ırkçılık” olarak addedilirken; Kürtçülük, Ermenicilik ve bilumum etnikçilik yüceltildi.

Özellikle AKP’nin iktidara gelmesinden sonra yaratılan bu ortamın başlıca sorumlularının AKP’nin muhteşem ikilisi olan Tayyip ve Gül’ün eseri olduğunu söylemek hiç de yanlış olmayacaktır.

İşin garibi, Türk’ün sürekli olarak ezildiği ve horlandığı bu yeni düzende Türk’e hiçbir şekilde savunma hakkının da verilmiyor olmasıdır. En küçük bir savunma çabası, bir avuç emperyalist uşağı etnikçi tarafından siyasi bir linç kampanyası ile bastırılmaya çalışılıyor.

Bu bir avuç uşağın koskoca bir milletin sesini bastırma cüreti göstermesinin arkasındaki nedeni ise siyasal iktidarda aramak gerekiyor. Türkiye’deki iktidar, normal bir siyasal iktidarın tam tersi bir işlev gördüğü ve bu bir avuç uşağa kol kanat gerdiği için emperyalizm ve işbirlikçileri kendilerini her zamankinden daha güçlü hissediyor.

Şimdi Türk Milletinin önündeki soru şu; Ermeni iddialarına cevap mı yetiştireceğiz yoksa onların Türkleri katlettikleri gerçeğini yüzlerine mi vuracağız? Öyle ya, bu en basit tepki değil midir? “Türkler soykırımcıdır” diye dayatan bir avuç Ermeniciye karşı bütün Türkler, asıl soykırımcı sizsiniz diyebilmelidir.

Bu sorunun cevabı Türk Milletinin varlığını sürdürebilmesi için hayati önemde. Çünkü Türk Milletine soykırımcı olduğunu kabul ettirirlerse Türk’ün Anadolu’daki varlığı çok sürmeyecek.

Türk Milletinin bu saldırıya direnebilmesi ise tek bir yolla mümkün. O da Türk’ün hakkını her koşulda savunacak bir siyasal Türk örgütlenmesini yaratmak. Tıpkı Atatürk’ün Milli Mücadele’yi örgütlerken yaptığı gibi.

Ermenilerden özür rezilliği ve Gül’ün desteği

Son iki haftanın gündemini meşgul eden en önemli olay, başını, kendilerine “aydın” sıfatını uygun gören bir Ermeni çetesinin çektiği “Ermenilerden özür diliyorum” kampanyası oldu.

Başta Abdullah Gül olmak üzere AKP’nin başlattığı Ermeni açılımının ardından aslında böyle bir adım bekleniyordu. AKP’nin iktidarda olduğu 6 yıllık süre içinde Türkiye’nin temel dış politikasından verilen tavizler sonunda Türkiye’yi bu noktaya kadar getirdi.

Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın çabalarıyla başlatılan Ermeni açılımı, Abdullah Gül’ün devreye girmesi ile birlikte farklı bir noktaya geldi. Ermenistan ve Türkiye Milli Takımları arasında oynanan futbol maçı bahane edilerek Türkiye, Ermenistan’la tarihinde ilk kez bir araya geliyordu.

Aslında bunun çok daha önemli bir anlamı vardı. Çünkü Ermenistan, Türkiye ile tarihsel düşmanlığı olan bir devletti ve temellerinde yüzbinlerce Türk’ün kanı vardı. Bu nedenle de Türk devletinin Ermenistan’la askeri, ticari, siyasi hiçbir ilişkisi bulunmuyordu ve Ermenistan’a karşı bir ambargo da uygulanıyordu.

Ancak AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye’de birtakım kırılmalar başladı. Bu kırılmaların belki de en önemli ayağı dış politikada oldu. Türk devletinin dış politikadaki tüm politikaları terk edilerek dış politikamız ABD ve AB formatına göre yeniden düzenlendi.

Bunun ilk adımı Kıbrıs’ta atıldı. Önce Kıbrıs Türk’ünün varlığını savunan yapı tasfiye edildi. Şimdilerde ise Kıbrıs’ta Türk varlığının esamesi okunmuyor.

İkinci adım Kuzey Irak’taki kukla yapıyla girilen ilişkilerde atıldı. Kuzey Irak’ın fiili olarak Saddam yönetiminden ayrıldığı Körfez Savaşı’ndan beri Türkiye için savaş sebebi olarak gösterilen Kuzey Irak’taki kukla Kürt devleti, AKP’nin Barzani ve Talabani ile girdiği sıcak ilişkiler neticesinde bugün tanınma noktasındadır. Barzani isimli aşiret reisinin Türkiye ile ilgili tehditkar ifadelerine cevap bile verilmezken, Talabani bugün çıkıp “PKK’lıları cezaevi yerine evlerine gönderirseniz PKK silah bırakmaya hazır” açıklaması yapabilmektedir.

Bütün bu olaylar özellikle AKP döneminde gerçekleşmiş olmakla birlikte AKP’nin dış politikasını yönlendiren bir numaralı kişi olarak Abdullah Gül hep en öndeydi.

Aşiret reisi Barzani’nin devlet başkanı gibi ağırlandığı görüşmeler tertip edildi ve Abdullah Gül, Dışişleri Bakanı sıfatıyla bu adamlarla görüşmekten çekinmedi. Barzani’yle masaya oturan Gül’ün Ermenistan’la da masaya oturması bizi şaşırtmadı. Çünkü Abdullah Gül de ABD senaryosunda kendine biçilen rolü oynuyordu.

Bu nedenle de Türk düşmanlığından başka meziyeti ve ortak noktası olmayan bu çetenin başlattığı kampanyaya ilk destek de Cumhurbaşkanı sıfatıyla Abdullah Gül’den geldi. Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamada şöyle denildi: “Türkiye’de görüşler açıkça ifade edilebilir. Çeşitli gruplar bir araya gelip fikirlerini açıklayabilirler.”

Arıtman’ın iddiaları ve Gül’ün tepkisi

Abdullah Gül’ün kampanyayı açıktan desteklemesi, tepkileri bir anda Gül’e yöneltti. Gül’e karşı en sert tepkiyi ise CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman gösterdi. Arıtman, Gül ile ilgili yaptığı açıklamada, “Cumhurbaşkanı’nın bu kampanyayı desteklediği görülüyor. Abdullah Gül, cumhurun, yani Türk milletinin cumhurbaşkanlığını yapsın, etnik kökeninin değil. Cumhurbaşkanı’nın anne tarafından etnik kökenini araştırın görürsünüz” şeklinde konuştu.

Arıtman’ın açıklamaları başta Gül olmak üzere CHP de dâhil pek çok kesimin eleştirisiyle karşılaştı. Arıtman Nazi döneminden fırlayıp gelmiş olmakla ve kafatasçılıkla suçlandı.

Abdullah Gül, hemen yaptığı bir açıklamayla Arıtman’ın iddialarının ne kadar yersiz olduğunu belirtti. Ancak bununla da yetinmeyen Gül, ailesinin soyağacını çıkararak Müslüman ve Türk olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Bütün bunlara rağmen geri adım atmayan Arıtman ise “soyağacı yetmez DNA testi yaptırmalı” diyerek tartışmayı sürdürdü.

Tartışmanın ilk başladığı günlerde Arıtman’a tepki gösteren Gül’cü çevre, Abdullah Gül’ü soyağacı açıklamak gibi bir şey yapmaması konusunda uyardılar. Bunun Arıtman’ın zemininde tartışmak olacağını belirten bazı köşe yazarları, Gül’ü kafatasçılığa prim vermemesi konusunda uyardılar.

Ancak Gül, Ermeni yaftası yediğinden dolayı o kadar telaşlıydı ki, sağduyulu ve soğukkanlı duruşunu kaybederek şeceresini ortaya döktü ve “ailem Müslüman ve Türk’tür” dedi. Arıtman ise Gül’e “Neden önce Müslüman sonra Türk’sün” diye karşılık verirken Gül’e Türklüğünü ispatlamanın tek bilimsel yolu olan DNA testini önerdi.

Gül’ün DNA testi yaptırıp yaptırmayacağını bilmiyoruz. Esasında Gül’ün ailesinin etnik kökeni de çok umurumuzda değil. Bizim için insanların etnik kökeni değil yaptığı işin niteliği önemlidir.

Bir insan Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü için gayret gösteriyor ve gocunmadan “Ne mutlu Türk’üm diyene” diyorsa biz onu Türk kabul ederiz.

Peki, Abdullah Gül, bizim yukarıda belirttiğimiz ölçütlerimize uyuyor mu?

Pek uyduğu söylenemez. Kısa süreli Başbakanlığı, sonrasında üstlendiği Dışişleri Bakanlığı ve en son olarak da Cumhurbaşkanlığı görevinde yapmış olduğu icraatlarla Türk devletini parçalanmanın ve yok olmanın eşiğine getirdiği aşikâr.

“Ne mutlu Türk’üm diyene” anlayışına karşıtlığı ise kendi beyanlarıyla ortadadır. Gül’e göre kendini Türk olarak ifade etmek “ilkel ve ayrımcı bir yaklaşımdır.”

Gül bugünkü durum itibariyle Ermeni olmadığını beyan etmiştir. Aksi kanıtlanmadığı süresince biz de O’nun Ermeni olmadığını varsayabiliriz. Ancak ortaya koyduğu icraatlarla Gül’ün Ermeni dostu olduğu ayan beyan ortadadır ve uyguladığı politika, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına ve birliğine karşıdır.

Gül’ün, Canan Arıtman’ın iddiaları karşısında telaşlanıp soyağacını ortaya koyarak “Müslüman ve Türk’üm” açıklamasını yapmasının altındaki neden ise Ermeni olmaktan ya da bu şekilde anılmaktan çekindiğini gösteriyor.

Normalde Abdullah Gül zihniyetindeki birisinin Arıtman’ın iddiaları karşısında “Ailemin kökeninde Ermenilik varsa bile bu utanılacak bir şey değildir” tarzında bir açıklamada bulunması gerekirdi. Çünkü kendisi yakın zamanda yapmış olduğu bir açıklamada, “Büyük ve güçlü Türkiye tasavvurunda farklı renklerin olması doğaldır. Biz farklılıkları zenginlik olarak gören, ortak tarih bilinciyle yoğrulmuş, ortak hedeflere kilitlenme kabiliyeti olan bir milletiz” demişti.

Şimdi Gül’e sormak lazım; Mademki “farklılığımız zenginliğimizdir” diyorsun, neden Ermeni yaftası yemekten çekiniyorsun?

Türk, Ermeni ve Rum’a neden düşmandır?

Bunun altında yatan neden tarihsel ve tarihsel olduğu kadar da önemlidir. Türk Milletinin tarihsel bilincinde Ermeni veya Rum kelimesinin karşılığı katliamdır. Türk, Ermeni’yi ve Rum’u kendi ideallerini gerçekleştirmek için Türk boğazlayan milletler olarak görür. O nedenle Ermenilik veya Rumluk, Türk Milleti tarafından sahip çıkılan unsurlar değil karşı çıkılan unsurlardır.

Çünkü Türk Milleti “Megalo İdea” adına Anadolu’da yaşayan Türklerin ve Kıbrıs Türk’ünün Rumlar tarafından nasıl katledildiğine bizzat şahit olmuştur. Rumlara karşı bir düşmanlık, Türk Milletinin bilincinde yüz yıldan fazla bir süredir yer etmiştir.

Aynı şekilde Ermenilerin “Büyük Ermenistan” hayali uğruna Birinci Dünya Savaşı öncesi ve savaş sırasında yaptığı katliamlar, sonrasında Karabağ’ın işgali ve Hocalı Katliamı gibi olaylar, Türk Milletinin bilincinde Ermenilere karşı da benzeri bir düşmanlık gelişmesine neden olmuştur.

Tam da bu nedenle Ermenilik ve Rumluk, Türk’ün dilinde aşağılayıcı bir hakaret anlamına gelir. Doğu Anadolu Bölgesi’nde “Ermeni oğlu Ermeni” en büyük hakaret ve küfür anlamında kullanılır.

Ermeniler ve Rumlar yüz yıldan fazla süredir “Büyük Ermenistan” ve “Megalo İdea” hayalleri peşinde koşarak sistemli olarak Türk katliamına girişmişlerdir. Atatürk’ün başlattığı Milli Mücadele, Birinci Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında yürütülen Türk katliamını durdurmuştur. Ancak Ermeniler ve Rumlar “büyük” hayallerinin peşinden koşmayı sürdürmüştür. Ellerine geçen her fırsatta Türk devletini soykırımcılıkla suçlamış, tazminat ve toprak talepleriyle karşımıza çıkmışlardır.

Son yıllarda Atina’da düzenlenen sözde Rum Soykırımı’nı anma toplantıları ve Ermeni diasporasının yürüttüğü Ermeni Soykırımı’nı tanıtma çabaları Ermenilerin ve Rumların tarihsel iddialarından vazgeçmediğini ortaya koymaktadır.

İşte bu tarihsel nedenden dolayı Abdullah Gül, Ermeni olduğu iddiaları karşısında bu kadar telaşlanmış, sinirlerine hâkim olamamış ve şeceresini ortaya dökmüştür. Çünkü Abdullah Gül, Ermeni’nin Türk insanının bilincindeki karşılığını çok iyi bilmektedir.

Keza benzeri bir tepkiyi de Tayyip vermektedir. Tayyip’in etnik kökeni konusunda da çeşitli iddialar ortaya atılmaktadır. Bunlardan biri Tayyip’in aslen Gürcü olduğu iddiasıdır. Diğer bir iddia ise Tayyip’in Rum kökenli olduğu iddiasıdır.

Peki, sizce Tayyip hangi iddia karşısında köpürerek esip gürlemektedir?

Tabii ki Rum olduğu iddiasına karşı çıkmaktadır. Çünkü O da Rum’un Türk Milletinin bilincindeki karşılığının ne olduğunu gayet iyi bilmektedir.

Bu iki isim de Ermeni ve Rum olmadıklarını iddia ediyorlar. Ancak bizim yukarıda koyduğumuz Türklük ölçütlerine de uymuyorlar. Peki, şimdi biz onları ne diye adlandıracağız?

Mesela Gül’ü ABD’li olarak adlandırabilir miyiz? Madem ki ABD’nin çıkarlarını Türk Milletinin ve devletinin çıkarlarının üstünde tutuyor… Ancak bu tam karşılık sayılmaz.

ABD’nin sömürge düzeninin başındaki adam desek?

Bu görünüş itibariyle böyledir ama bu da yapılan işin özünü vermekte yetersizdir.

Gül öyle bir noktaya gelmiştir ki, emperyalizme hizmet adına içinden çıktığı topluma yabancılaşmış, kendine yabancılaşmış, kim olduğunu, hangi makamı işgal ettiğini unutmuştur. Bile bile Türk Milletini uçurma sürüklemektedir. Aslında O’nun ne ya da kim olduğunu hepiniz anladınız. Lafın tamamı deliye anlatılır düsturundan hareketle ve Atatürk’ün “Türk Milleti zekidir” sözüne güvenerek burada kesiyoruz.

“Ne mutlu Türk’üm diyene” diyebilir misin?

Abdullah Gül, bir açıklamasında, “(…) ‘Ne Mutlu Türküm diyene’ lafını, tutup her yere yaza yaza ve bunu özellikle hiç olmayacak yerlere yaza yaza, Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür…” şeklinde bir açıklama yapmıştı.

Şimdi Gül’e sormak lazım; Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözüne karşı mısın?

Çünkü yukarıdaki açıklamanın insanda bıraktığı tek izlenim bu ve Türk Milletinin Atatürk’ün makamına oturan kişinin Atatürk’ün Türklük anlayışına karşı olup olmadığını bilmesi en doğal hakkı.

“(…) ve bunu özellikle hiç olmayacak yerlere yaza yaza…” sözünden kastın nedir?

Bildiğimiz kadarıyla bu söz okullardan kışlalara, hatta ve hatta memleketin taşına toprağına yazılmıştır. Bu sözün nerelere yazılması seni rahatsız etti?

Madem insanların kendilerini ait oldukları milli kimlikle ifade etmelerini ilkellik olarak görüyorsun; neden Canan Arıtman’ın iddialarına karşı hemen şecereni ortaya dökerek “Müslüman ve Türk’üm” dedin? Arıtman’a cevabın kendinle çelişmen demek değil mi?

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sıfatını taşıyan birinin bir an önce bu sorulara cevap vermesi gerekmektedir. Çünkü Gül, ortaya koyduğu icraatla Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı gibi davranmamaktadır. Kendi ülkesinin çıkarlarından çok ABD’nin; Türklerin çıkarlarından çok Kürtler ve Ermeniler başta olmak üzere bilumum etnik grupların çıkarlarını savunmaktadır. Abdullah Gül, bu haliyle Türklerin değil başkalarının cumhurbaşkanı görüntüsü vermektedir ve işgal ettiği makama yakışmamaktadır.

Eğer Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” anlayışına karşıysa ve Türklerden çok Ermenilerin çıkarlarını koruma siyasetinde ısrarlıysa, kendisine tavsiyemiz gidip Ermenistan’a cumhurbaşkanı olması.

30
Ara
08

Türk ırkçı olabilir mi..?!!!

Irkçılık  bilimin  değil,  diplomasinin  eserdir

“Özür dileme kampanyası” ve sonrasındaki tartışmalara bir de farklı açıdan bakmakta yarar var.

Türkleri Ermeni soykırımı ile suçlayanlar, özellikle Atatürk’le başlayan ve günümüzde doruğa ulaşan bir Türk ırkçılığından sözediyorlar.

İçinde Türk’e destek geçen, Türklükle övünen, Türklüğü koruyan bir cümle mi kurdunuz, malum medya korosu başlıyor saldırmaya: Irkçılar, Nazi kafası vb…

Aslında son derece ironik ama adamların yaptığı düpedüz ırkçı bir yaklaşım; sanki dünün kafatası ölçüm aletlerini almışlar ellerine ve ölçüyorlar kim ırkçı kim değil?

Peki bu hakkı kimden alıyorlar?

Elbette arkalarına aldıkları Batıdan.

O halde malum koroya biz en kestirme yanıtı verelim: Türk ırkçı olamaz!

Nedenine gelince…

Irkçılık hele hele soykırım suçlaması son derece ciddidir ama ciddi olduğu için de son derece net tanımları olan kavramlardır. Yani isteyenin istediğini ırkçılıkla ve soykırımla suçlaması ancak mahalle kahvelerinde geçer akçe olabilir ama iş ciddiyete geldi mi “orada dur” derler adama!

Çünkü orada devreye bilimin girmesi gerekir.

O halde ırkçılık nedir ve nereden çıkmış bir ona bakalım öncelikle.

Bir defa ilk bilinmesi gereken ırkçılığın çok eski bir kavram olmadığı. Yani öyle insanlığın başından bu yana varolan ve insanların içindeki başka tür insanlardan nefreti açıklayan bir kavram, hastalık değil.

Irkçılık çok yakın bir tarihte, 1853 yılında ortaya çıkmış. Yani 150 yıllık bir geçmişi var kavramın.

Irkçılığı  teorileştiren  isim  ise  bir  Fransız –  Arthur de Gobineau.

Kim derseniz, “insan haklarının, eşitliğin, kardeşliğin” ülkesi Fransa’nın bir diplamatı!

3. Napolyon tarafından İran’a gönderilen Gobineau, Doğu insanı ile karşılaştıktan sonra anlıyor ki Batılı ile Doğulu bir değil. Ama bir değil derken bu iki insanın farklı olduğunu değil doğrudan farklı “tür”ler olduğunu kastediyor ve insanlar arasında doğal, “ırki” bir eşitsizlik olduğunu düşünüyor.

Ordan üstün insan ile aşağı insan arasındaki ayrıma geçiyor. Üstün insan Batılı ; aşağı insan ise geri kalanı oluyor.

Peki bunun dayanağı ne diye sorarsanız, orada devreye ırk kavramını sokuyor. Diyor ki bazı ırklar, yaradılıştan daha üstündür, diğerleri ise aşağı.

Teori aslında Darwin’in evrim şemasının bir adım ileri götürülmüşü, malum Darwin’in türler’i homo sapiens’te biter. Dolayısıyla modern insan denilen homo sapiens’ler arasında bir “tür”deşlik yani eşitlik vardır.

Ama Darwin’in evrim şeması sosyal hayata uygulandığında sosyal Darwinizm’e ulaşılır ve evrim şeması devam eder.

Ondan sonra homo sapiens afrikanus, homo sapiens asyaticus olarak devam eder ve en sonunda üstün insan türü olan homo sapiens aryanus’a varılır. Yani afrikalı insan günümüz insanından çok maymuna yakındır, ondan sonra ise asyalı insan.

Tabi bu teorilerin bilimsel bir çalışmada, deneylerle, araştırmalarla üretildiği düşünülmesin, bu teorilerin tümü diplomatın yurtdışı gezilerinde üretilmiştir.

Kısacası  malum  ırk  teorisi  bilimsel  bi r çalışmanın  değil,  diplomasinin  eseridir.

Tüm Almanlar tek bir Almanya’da, tüm Ruslar tek bir Rusya’da, tüm Japonlar tek bir Japonya’da yaşıyor, dünyada tek bir devlet halinde yaşamayan tek ulus Türklerdir.

Tüm Almanlar tek bir Almanya’da, tüm Ruslar tek bir Rusya’da, tüm Japonlar tek bir Japonya’da yaşıyor, dünyada tek bir devlet halinde yaşamayan tek ulus Türklerdir. Evet bakın dünyaya dikkatli, en ırkçı denilen şu Türkler neden on ayrı devlete bölünmüş, neden birleşmek gibi bir dertleri hâlâ yok ve daha önemlisi neden Türklerin ayrı devletler halinde yaşaması garip karşılanmıyor?

Soykırımcı pratikten ırkçı

teoriye

Ama diplomasi ne oldu da 1850’lerde ırk teorisine ulaştı, cevaplanması gereken soru bu.

1850’ler Avrupa sömürgeciliğinin tüm Latin Amerika kıtasını içindeki insanlarla birlikte yokettiği dönemdir. Latin Amerika bitirilmiş sıra Doğu’ya gelmiştir.

Burada bir şeye dikkat çekelim. Soykırım ırkçı teoriden önce gelmiştir, Amerika kıtasının kızılderili yerli nüfusu, büyük bir soykırımla yokedilmiştir.

Ve bir başka şeye daha vurgu yapalım insanlık tarihinde o güne kadar bir insan türünün toptan yokedildiği başka bir dönem ve örnek yoktur.

Soykırımcı  pratik  önce  gelmiştir ve yeni  soykırımlar  için  teori inşa  edilmiştir:  Irkçılık.

Ama Doğu seferinin başka bir anlamı daha vardır.

Avrupalı adam o güne kadar kendisini tek bir şekilde tanımlıyordu: Beyaz adam.

Ama Doğu seferi için bu Beyaz adam sıkıntı yaratıcaktı, çünkü Doğudaki insanlar da Beyaz’dı, mesela Osmanlı.

Üstelik Avrupa o dönemde bambaşka bir krizle boğuşuyordu, Avrupa devletleri birer birer milli devlet haline gelmişlerdi ama henüz bir milli kimlikleri yoktu.

İşte o milli kimlik için bir milli tarih yaratmak gerekiyordu.

Irk teorisi tam da bu nedenle çıktı, Avrupa’nın ortak bir tarihe gereksinimi vardı ve Avrupa atasını arıyordu.

Bu ata gereksinimi için elde hiçbir tarihi belge ve kalıt yoktu. O nedenle de bu tarih, tarihten değil antropoloji, biyoloji, filoloji karışımı yeni teoriden yani ırk teorisinden yaratıldı.

Avrupalı o zaman kendisinin Aryan ırkından olduğunu, bununsa İndo-Germen (Hint-Avrupalı) denilen ırk olduğunu keşfetti.

Bu haliyle teori bilimsel gibi gözüküyordu ama ırklar teorisi aslında bir ırk piramidi öngörüyordu. Bu ırk piramidinin en tepesinde ise aryan ırk bulunuyordu.

Günümüzde kullandığımız anlamıyla ırk ve ırkçılık işte bu şekilde oluşmuştur. Oluşturan ise Batılılardır. Üstelik o Batılıların da en hümanisti bilinen bir Fransız yaratmıştır.

Batıda ırkçı bir tarih anlayışına ihtiyaç duyulmuştur ama Türklerin böyle bir gereksinimi tarihin hiçbir evresinde olmamıştır. Çünkü Türklerin atası bellidir. Nazi  ırkçılığı

Irkçılığın en aşırı ucu olarak bilinen Nazi ideolojisi ise Gobineau’nun katkılarıyla ortaya çıkmıştır. Gobineau Hitler’in büyük hayranlık duyduğu ünlü besteci Wagner’i etkilemiştir. Wagner ise Nietzche’yi.

1882’de Gobineau ölmüştür ama hemen ardından yeni ırkçı kuşak gelmiştir.

Bu kuşağın en önemli isimlerinden biri Chamberlain’dir. Chamberlain bir İngilizdir ama kendisini Alman ırkının üstünlüğüne adamıştır. Nazilerin altyapısını bu adam oluşturmuştur.

En sonunda Rosenberg çıkagelmiş, “kan ve şeref” olarak ırkçılığın özetini çıkartmıştır. Rosenberg Nazi Partisi’nin resmi ideoloğudur. Gobineau’dan, Chamberlain’e, Wagner’den Nietzsche’ye tüm ırkçı ve üstün insancı fikirleri Nazi fikri haline getirmiştir.

Nazilerin soykırımı, yani Yahudi soykırımı tarihin kayıt altına alınan ve yargılanan ilk soykırımıdır. Daha önceki soykırımlardan farkı ise teorinin eseri olmasıdır.

Batı Avrupalı önce soykırımcı pratikten ırkçı teoriye ulaşmış sonra ırkçı teoriyi pratikte sınamıştır. O sınamada milyonlarca Yahudi yokedildikten sonra Avrupa’da ırkçılık yasaklanmıştır.

Ama asıl yasaklananın ırkçılık değil ırkçılık tarihi olduğunu bilmemiz gerekir. Irkçılığı yasaklayan Batı, kendi ırkçı geçmişini ve temellerini de ortadan kaldırmıştır. Bununla da kalmamış sanki ırkçılığın Batıya yabancı bir Doğu ürünü olduğunu iddia etmeye başlamıştır.

Ama Doğunun tarihi bambaşka şekilde çizilmiştir.

Irkçılıktan  soykırıma  aşamalar

Biz burada örnek olarak kendi ulusumuzu yani Türkleri ele alalım.

Batıda ırkçı bir tarih anlayışına ihtiyaç duyulmuştur ama Türklerin böyle bir gereksinimi tarihin hiçbir evresinde olmamıştır. Çünkü Türklerin atası bellidir.

Türk tarihi atalarımızın bize bıraktığı resmi belgelere dayanır. Bunlar anıtlara işlenmiş va kalıcılaşmıştır.

Türk kendi atasını bildiği için bir ata arama derdine girmemiştir.

Üstelik bu ata somut insandır, Oğuz’dur, Mete’dir, Attila’dır, yani ayrıca soyut bir ırk icadetmek gerekmemiştir.

Dolayısıyla Türk’ün tarihi bir uygarlık, kültür tarihi olarak gelişmiş, ırk anlayışı hiçbir zaman egemen olmamıştır.

Ama ırk ve ırkçılık arasındaki pratik fark işin esasıdır.

Irk teorisi sonuçta bir altyapıdır. Bu teorinin sonuçlar vermesi, yani ırkçılık anlamını kazanması için bir iki ek unsura ihtiyaç vardır.

Burada kilit kavram nefretir, ırkçı nefret. Irkçılık için, kendini bır ırka ait gören insanın diğer ırklardan nefret etmesi gerekmektedir, bu bir.

Ama bu bile yeterli değildir, bu nefretin boyutlarının da diğer ırkları yoketme pratiğine varması, varmasa bile varma potansiyelini taşıması gerekmektidir, bu da iki.

Mesela Batılı Beyaz adam kızıl deriliden kendisini üstün görür bu ilk aşamadır. İkinci aşama bu üstünlük onda bir nefrete yol açar. Üçüncü aşama bu nefret pratiğe sokulur ve kızılderili soykırımı yapılır.

Yine üstün Alman kendini Yahudiden üstün görür. Sonra Yahudiden nefret etmeye başlar. Ondan sonra da Yahudi soykırımını yapar.

Irkçılık ve soykırım hem bilim literatüründe hem de uluslararası hukukta bu kadar kesin bir şekilde tanımlanmıştır.

Ama bu tanımda bir de nedene ihtiyaç duyulur. Yani nefretle soykırım arasındaki somut bağın kurulması gerekir. Bu ise yaşam alanıdır.

Beyaz adamın kapitalizmi geliştirmesi için geniş bir yaşam alanına ihtiyacı vardır, bu yaşam alanı Amerika kıtasıdır. Ama bu kıtada da kızılderililer vardır. O halde bu kızılderililerin ortadan kaldırılması ve Batılı Beyaz Adama yaşam alanının açılması gerekmektedir.

Aynı şeyi Hitler çok daha net bir şetilde tanımlamıştır. Alman yaşam alanında bulunan tüm halklar o nedenle ya soykırıma uğratılmış ya da sürülmüştür.

Bu yaşam alanı kavramı ile birlikte ortaya bir kavram daha çıkar. Yaşam alanını tanımlayan bir ırkçı emelin bulunması.

Mesela Büyük Almanya emeli için geniş bir yaşam alanı gerekir.

O halde kısa bir özet çıkaralım:

1- Irkçı bir tarih anlayışı

2- Irkçı nefret

3- Irkçı bir emel

4- Irkçı bir yaşam alanı gereksinimi

5- Soykırım

Irkçılık ve soykırım arasındaki bağ bu kadar nettir.

Türk  ırk  değil,  coğrafya  insanıdır

Şimdi dönelim Türkler neden ırkçı olamaza gelelim…

Çok basit ama hiç üzerinde durulmayan gerçek şudur ki Türk, ırk insanı değil coğrafya insanıdır, iklim insanıdır, kültür insanıdır.

Tarihin her döneminde Türkler aynı anda pek çok devlet ya da imparatorluk kurmuşlardır. Bu tek tek Türk boyları, birbirlerine ve ırklarına değil, bulundukları coğrafyaya, yani toprağa, yani vatana bağlanmışlardır.

Ve yine hiçbir dönemde ırkları biraraya getirme gibi bir amaç hiç bir türk boyu gütmemiştir. Aynı anda hem Avrupa’da, hem Afrika’da hem Asya’da devletleri olmuştur Türklerin ama bu devletleri bile biraraya getirmek gibi bir fikir gelişmemiştir.

Kısacası Türklerde bir ırk güdüsü yoktur, elbette ırkçı bir emel de hiçbir zaman oluşmamıştır. Yani Türklerin yaşam alanı buralardır. Buralardaki diğer halkları yoketmek gibi bir anlayış Türkün aklına hiç gelmemiştir.

Mesela 1071’de Anadolu’ya gelinmiştir ama 900 yıl sonra bile Anadolu’da Rumlar ve Ermeniler, Türklerden bile daha büyük bir rahatlık ve zenginlik içinde yaşamıştır. Irkçı nefrek denilen şey hiç olmamıştır.

Şimdilerde Türkler 1915’te Ermenileri yok etti diye özür dileyenler, önce tarihten ve bilimden özür dilemelidir. Ne oldu da 1915’e kadar geçen 900 yıldır Ermenilere dokunmayan Türkler birden ırkçı nefrete kapıldı?

Bunun bilimsel bir cevabını bulamazlar, çünkü ırkçılık kalıtsaldır, birden bire ortaya çıkamaz. Geçmişinin, altyapısının olması gerekir.

Ama uluslararası hukuğun tanıdığı bir gerçeklik vardır, bir savaş sırasında olanlar, soykırımla açıklanamaz. Savaşta insanların birbirlerini öldürmesi ırkçılıkla değil savaş hali ile açıklanır.

Türkiye Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalistler tarafından paylaşılmış ve işgal edilmiştir. Bu işgalde emperyalistlerin yardımına Batıda Rumlar, Doğuda Ermeniler koşmuştur. Rum ve Ermeni çeteleri yüz binlerce Türk’ü katletmiştir.

Ama kendini ve vatanını savunan Türkler yine de ırkçı bir nefrete tutulmamıştır. Savaş bitmiş ve azınlıklara tüm hakları tanınmıştır. Türkiye Yunanistan ve Ermenistan’la da uluslararası ilişki kurmuştur. Üstelik Yunan Başbakanı Atatürk’ü Nobel Barış Ödülüne aday göstermiştir.

Kısacası  Ermeni  ve  Rumların  ihanetine  rağmen  Türk  ırkçılığa  hiç  saplanmamıştır.

Aynı şekilde Türkler değil daha geniş bir yaşam alanı peşinde koşmak kendi yurdundan sürüldüğünde bile böylesi bir ırkçı nefrete saplanmamıştır.

Balkanlarda Arnavut, Sırp, Bulgar, Yunan çeteleri Türkleri büyük katliamlarla yoketmiş, en sonunda Türkler tüm Balkanları yani 600 yıllık yurtlarını bırakmıştır ama bu ülkede ırkçı nefret oluşmamıştır.

Irkçı bir yaşam alanı için kimileri belki Turan’ı örnek gösterebilir. Ama o da Türk’ün ülküsüdür. Bütün Türklerin birarada ve bir devlet halinde yaşaması ülküsü asla ırkçı bir yaşam alanı mücadelesi değildir.

Çünkü bu topraklarda zaten sadece Türkler yaşamaktadır. Yani başka milletlerin toprağına göz koyma ve başka halkları sürme, yoketme gibi bir şey söz konusu değildir.

Kaldı ki Turan sadece bir ülkü olarak kalmıştır.

Ama bir dünyaya bakalım.

Tüm  Almanlar  tek  bir  Almanya’da,  tüm  Ruslar  tek  bir  Rusya’da,  tüm  Japonlar  tek

bir  Japonya’da  yaşıyor ;  dünyada  tek  bir  devlet  halinde  yaşamayan  tek  ulus

Türklerdir.

Evet bakın dünyaya dikkatli, en ırkçı denilen şu Türkler neden on ayrı devlete bölünmüş, neden birleşmek gibi bir dertleri hâlâ yok ve daha önemlisi neden Türklerin ayrı devletler halinde yaşaması garip karşılanmıyor?

Aslında mesele bu, Türkler ırk birliğini geçtik soy birliği peşinde bile değiller.

Çünkü dediğimiz gibi Türk toprağına bağlıdır.

Bir Türk için Anadolu, Bir Azeri için Kafkasya, bir Tatar için Orta Asya onu yaşatan şeydir, ırkı değil.

Türk  işte  bu  nedenlerle  istese  bile  ırkçı  olamaz.

Irkçı  arayanlara  yol  gösterelim,  büyük  emelleri  olan,  büyük  ülke  düşleri  kuranlara

bir  bakın,  Ermenilere,  Rumlara,  Kürtlere,  ırkçı  nasıl  olunurmuş  göreceksiniz.

27
Ara
08

İşçilerden 17 kilometrelik protesto yürüyüşüi

Tezcan Galvaniz Fabrikası’nda, Birleşik Metal-İş üyesi 83 işçinin daha çıkışı verildi. İşçiler, işveren tavrını protesto için İzmit’e kadar 17 kilometre sloganlarla yürüdü.

<!–

–>

İzmit’in Arslanbey beldesindeki organize sanayi bölgesinde kurulu Tezcan Galvaniz Fabrikası, 17 Kasım’da 38 kişiyi çıkardıktan sonra, dün de 83 kişinin çıkışını verdi. İşveren, fabrikanın işgal edilmesinden çekindiği için jandarmayı da çağırarak, Birleşik Metal-İş Sendikası Kocaeli Şubesi’ne üye işçilere, çıkış tebligatını 09.00-18.00 vardiyası bitiminde kapı önünde yaptı.
Kabul edilemez
Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Sekreteri Selçuk Göktaş, işverenin avukatıyla daha önce atılan 38 işçinin durumunu iyileştirme görüşmeleri yaparken, 83 kişinin daha çıkışının verilmesini kabul etmediklerini ifade ederek, ‘’İşverene devasa bir fabrika sahibi olması olanağı veren, yarattığı artı değerle firmasını azami karlılığa sürükleyen işçilere uygun görülen bu muameleyi insani bulmuyoruz. Bu tavır karşısındaki kararlılığımız sürecek. İşçiden kokrkan işveren, çıkış tebligatlarını, iş çıkış saatinde servis araçlarına binmek üzereyken jandarma kordonu altında yapıyor. Ama, korkunun ecele faydası olmadığını da herekes biliyor’’ dedi.

Yürüyüş başladı
Açıklama sonrası yola çıkan işçiler, D-100 karayolundan İzmit’e kadar olan 17 kilometrelik yolu yürüdü. Zaman zaman karayolunun Ankara-İstanbul yönündeki şeridini kapatarak yürüyen işçilerin önü, Kandıra sağağının orada polis tarafından kesildi. Yolu açmaları ve D-100 yerine şehir içine girip bulvardan yürümeleri istenen işçiler, polisin bu teklifine oturma eylemiyle karşılık verdi. İşçiler, burada, ‘’İşçiye değil, işverene barikat’’, ‘’direne direne kazanacağız’’ sloganları atarak tepkilerini dile getirdi. Kısa süre gerginliğin yaşandığı eylem, daha sonra kortejin şehir içine girmesiyle sona erdi.

İşçileri, merkezden 8 kilometre sloganlarla yürüyerek bu noktaya gelen Yurtsever Cephe, TKP, Halkevleri ve SDP üyeleri karşıladı. Birlikte devam eden yürüyüş sırasında, bulvarın her iki yakasındaki binaların neredeyse tamamında balkonlara çıkan halk da, ışık yakıp söndürme ya da alkışlama biçiminde eyleme destek verdi. Bu sırada, ‘’Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz’’, ‘’işçilerin birliği sermayeyi yenecek’’, ‘’krizin faturası patronlara’’, ‘’Tezcan işçisi direnişin bekçisi’’, ‘’iş ekmek yoksa barış da yok’’, ‘’Tezcan işçisi yalnız değildir’’ ve ‘’yaşasın sınıf dayanışması’’ sloganları atıldı.

Polis barikatı
Yürüyüş yolundan dörtyol kavşağına, oradan da Cumhuriyet Parkı’na giderek basın açıklaması yapmak isteyen işçiler, İnsan Hakları Parkı önünde polis barikatıyla karşılaştı. Barikatın kaldırılması için bir süre polis yetkilileriyle görüşen sendikacılar, buna izin vcerilmeyeceğinin söylenmesi üzerine sloganlarla yürümek istedi. Bu sırada yaşanan gerginlikte, kalkanlı çevik kuvvet ekipleri işçileri geri püskürtmek için yüklendi. İşçiler de karşılık verince, cam ve balkonlarından bakan halkın gözü önünde yaşanan bu gerginlik, siyasilerin de araya girmesiyle sona erdi.

Genel Sekreter Selçuk Göktaş, burada yaptığı açıklamada, işten çıkarmaları protesto için anayasal haklarını kullanmak istediklerini, ancak güvenlik güçlerinin buna bile tahammülü olmadığını belirterek, ‘’Bu kentin valisine sesleniyorum. İşten atılan ve hak arayan işçinin de güvenliğinden sorumlusun. Cumhuriyet savcılarına sesleniyorum, kanunsuz davranan işverenleri soruşturmak da sizin görevleriniz arasında. İşçi de, bu ülkenin yurttaşıysa, görevinizi yerine getirip, işçilerin de hakkının iade edileceğini göstermeli, kanunsuz davranışlara izin vermemelisiniz’’ dedi.

Tezcan Galvaniz işçisinin, bu keyfi uygulamayı kabul etmesinin mümkün olmadığını vurgulayan Göktaş, şunları söyledi: ‘’Ürettik, işverenin sahibi olduğu değerleri biz yarattık. Kriz bahane edilse bile stoklar dolu, bu yüzden sıkıntıdan söz edilemez. Uygulama keyfi, ama bunun karşısında sessiz kalınmayacaktır. Üretimden gelen güç mutlaka kullanılacak. Gerekirse Ankara’ya kadar yürünüp, tıkalı kulaklara ses verilecek. İşverenlere, ülkeyi dar edeceğiz.’’ Göktaş, işçilerin, Pazartesi günü sabahı fabrikada buluşacaklarını da sözlerine ekledi.

27
Ara
08

“Faşizmin meşrulaşmasına izin vermeyeceğiz”

image Nazizm yalnızca eski Sovyet ülkelerinde değil, Avrupa’nın birçok ülkesinde yükseliyor.

Rusya’da temsilciler meclisi, Estonya, Letonya ve Ukrayna gibi ülkelerde Nazizm’in meşrulaştırılmasına karşı mücadele etmek üzere uzmanlardan oluşan bir grup kurdu.

<!–

–>

Rusya parlamentosu, eski Sovyet cumhuriyetlerinde Nazizm’in ve eski Nazi savaş suçlularının ve işbirlikçilerinin meşrulaştırılmasına karşı bir yasa çıkarmak üzere uzmanlardan oluşan bir grup görevlendirdi. Grubun başında Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleriyle ve etnik Ruslar’la ilişkilerden sorumlu komitenin başkanı Konstantin Zatulin yer alacak.
Son yıllarda özellikle Baltık ülkelerinde ve Ukrayna’da Nazizm ve o dönemden kalma Naziler’in meşrulaştırılmasına dönük bir süreç yaşanıyor. Eski Naziler ve işbirlikçileri on yıllarca sürgün yaşadıkları ülkelerden geri dönüyor, Nazi sembolleri ve üniformalarıyla toplantılar ve gösteriler düzenliyorlar. Durum özellikle Baltık ülkelerinde vahim bir hal aldı, zira buralarda devlet de resmi olarak faşistlerin bu gibi eylem ve etkinliklerine, örneğin askeri bandoyu göndererek destek olurken, İkinci Dünya Savaşı gazisi Kızıl Ordu askerleri ya da partizanların gösterilerine polis saldırıları düzenleniyor. Elbette bu süreç, bir yandan da tüm tarihin yeniden yazılarak çarpıtılmasıyla el ele yürüyor.

Zatulin, bunların uluslararası hukuka ve Nüremberg Mahkemeleri kararlarına aykırı olduğu görüşünde. Zatulin özellikle Baltık ülkelerinde Nazizm’in meşrulaştırılmasının bir devlet politikası haline geldiğinin altını çizerek,buna karşı bir yasa hazırlayacaklarını kaydetti. Yasa eğitim, propaganda ve bilimsel araştırmalardan başlayarak bireylere, örgütlere ve devlet organlarına karşı yaptırımlara kadar giden birtakım önlemler öngörecek. Yasanın bir ülkenin tamamının yaptırıma tabi kılınmasına da izin vereceği düşünülüyor, ancak bunlar yasanın hazırlanması aşamasındaki tartışmalarla belirlenecek.

Çeşitli etkinlik ve eylemlerin bu kapsama girip girmediğini ve yaptırım zorunluluğu doğrup doğurmadığını belirlemek için yeni bir yargı organı kurulması da söz konusu.

Rusya’nın Birleşmiş Milletler Elçisi Vitali Çurkin de gelecek sene BM Güvenlik Konseyi’nin eski Naziler’e her türlü itibar gösterilmesi eyleminin kınayacak bir kararın çıkarılmasına öncelik vereceklerini açıkladı.

27
Ara
08

Irak ile turizmi geliştirecekler!

AKP hükümeti Iraklılarla turizmin geliştirilmesi konusunda anlaştı. Irak’tan Türkiye’ye Amerikalılar gelecek. Peki Irak’a kim gidecek?

<!–

–> Irak Başbakanı El Maliki ve altı bakanının Türkiye ziyareti, birçok açından tartışma konusu oldu. Maliki’nin ziyaretinde Türkiye’nin Kuzey Irak’taki Kürt yönetimiyle başlattığı ikili diyalog süreci ile Türkiye-Irak arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilerin, PKK ile mücadele ve bunun için oluşturulan üçlü (ABD-Türkiye-Irak) güvenlik mekanizmasının işleyişinin ele alındığı belirtiliyor.

Bununla birlikte, ziyaretin en çok konuşulan yönü, Çankaya Köşkü’nde Maliki ile Cumhurbaşkanı Gül’ün görüşmesini izlemek için gelen Kürdistan Demokrat Partisi’nin yayın organı olan “Kurdistan TV” ekibinin, yabancı konuk gazeteci heyetiyle Köşk’e alınması oldu. “Barzani’ye ait Kürdistan TV Köşk’e girdi” yorumları öne çıkarken, Ertuğrul Özkök de köşesini bu konuya ayırdı.

Ekonomik ilişkiler ilerliyor
Daha önce de Mersin ve Gaziantep’te gerçekleştirilen fuarlara katılan Irak heyetlerinin, bu kez, daha önce yapılan anlaşmaları görüşmek üzere ekonomik başlıklara yoğunlaştığı görülüyor. Geçen yaz Bağdat’da Türk-Irak İş Forumu’nun açılışına katılan Türkiye heyetinden Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, 2010’a kadar, Türkiye ve Irak arasında 10 milyar dolarlık ticaret hacmine rahatlıkla ulaşılabileceğini duyurmuştu. İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2007 yılında 3,5 milyar dolar olarak gerçekleşirken, bu yılın ilk altı ayında da bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 50 artış gösterdiği ve 2008 hedefinin 5 milyar dolar olduğu belirtilmişti.

Ankara’daki görüşmelerde de masaya gelen iki ülke arasında serbest ticaret bölgesi kurulması yaklaşımı, daha önce Tüzmen’in Irak’a gerçekleştirdiği ziyarette konu olmuştu.

Bu ziyareti sırasında, Tüzmen, Türk müteahhitlik firmalarının Irak’ta 400 proje üstlendiğini vurgulamıştı.

50 tren satın alınacak
Irak Ulaştırma Bakanı Amer Abdul Jabbar İsmail, Irak’ın ulaşım altyapısının güçlendirilmesi başlığında Adapazarı’nda Hyundai Eurotem Hızlı Tren Fabrikası’nı ziyaret etti ve Irak Demiryolları’nın ihtiyacı olan 50 tren seti almak istediklerini söyledi. Buna göre, Irak’ı güneyden kuzeye demiryolları ağı ile bağlamayı planlayan Irak yönetimi, gerekli altyapı için Türkiye’den destek alacak. Körfez ülkelerinden gelen malların Faho’dan Irak yoluyla Türkiye ve sonra da Avrupa’ya gönderilmesi planlanıyor. Bakan Jabbar, bu projenin dünyanın güneyini kuzeyine bağlayacağını söyledi.

Irak’tan turizm açılımı!

Ziyaret sırasında açıklanan bir diğer başlık, iki ülke arasında turizmin geliştirilmesi için tur organizatörlerinin yapabilecekleri faaliyetlerle ilgili fizibilite çalışması oldu.

Kasım ayından itibaren, Irak Havayolları, iki yıl aradan sonra Bağdat-İstanbul seferlerine tekrar başlarken, seferlerin çok az yolcu ile gerçekleştiği belirtiliyor.

İlk seferinde Bağdat’tan sekiz yolcuyla gelen Irak Havayolları, İstanbul-Bağdat seferini de biletli yedi yolcu ile gerçekleştirdi. Şirket yetkilileri, Irak Havayolları’nın İstanbul’a salı, cuma ve pazar olmak üzere haftanın üç günü uçacağını, ileride sefer sayılarının artırılabileceğini açıklamışlardı. THY, 26 Ekim’de Bağdat uçuşlarına başlarken, yetkililer bu hatta çok yoğun talep olduğunu, bu nedenle Bağdat hattını açtıklarını belirtmişlerdi.

İstanbul-Bağdat seferi için ekonomi sınıfının 1.864 YTL, business sınıfı kategorisinde uçanların ise gidiş-geliş için yaklaşık 4 bin YTL ödemesi gerekiyor.

Irak Havayolları sadece komşu ülkelere uçarken, uçuş ağınının Ortadoğu’dan Avrupa ve Çin’e genişletilmesi planlanıyor. Bu doğrultuda 40 adet Boeing 737 ve Boeing 787 alacak olan Irak Havayolları’nın İstanbul seferlerini diğer uçuş noktalarına geçiş için kullanabileceği de öngörülüyor.

İki ülke arasında turizmin ancak Irak’taki yabancılara, ABD askerlerine yönelik olabileceği üzerinde duruluyor. Görüşmelerde “turizmin karşılıklı geliştirilmesi” ifadesinin geçmesi ise anlaşılamadı. İşgal altında, can güvenliğinin olmadığı, birçok tarihsel değerin tahrip edildiği, müzelerinin yağmalandığı ya da ABD’ye taşındığı bir Irak’a, Türkiye’den turist değil paralı asker ve işadamı gideceği ileri sürülüyor.

Bunun dışında, Irak’ın ihtiyaç duyduğu elektriğin Türkiye’den satın alınması, tarım alanında işbirliği, finans ve bankacılık alanındaki ortaklıkların teşviki, ulaşım altyapısının Türk şirketler tarafından inşa edilmesi ile Irak’ın serbest piyasa ekonomisine geçiş programlarına deneyim aktarımı, Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının kapasitesinin artırılması ve Irak doğalgazının Türkiye üzerinden uluslararası pazarlara taşınması gibi başlıkların da ele alındığı belirtiliyor.

27
Ara
08

Yalakalığın böylesi

Kosova hükümeti tüm dünya halkları tarafından lanetlenen, Irak’ta kafasına ayakkabı fırlatılarak protesto edilen George Bush’un adını bir sokağa vererek yalakalıkta sıır tanımadığını gösterdi.

<!–

–>Kosovalı yetkililer, Priştina’daki bir sokağa başkanlık koltuğunu yakında bırakacak olan ABD Başkanı George Bush’un adını verdiler.

Milletvekili Haşim Taci, geçenlerde Kosova hükümetinin “Bush’a saygı gösterisi” ibaresiyle aldığı karar için, “Bu Kosova’nın bağımsızlığını kazanmasında büyük rol oynayan George Bush’a minnet duygumuzu göstermek açısından büyük bir adımdır” yorumunu yaptı.

ABD’nin gelmiş geçmiş “en az sevilen” başkanlarından biri olarak gösterilen ve görev süresince hem Amerikan hem de dünya halkları tarafından binlerce kez prostesto edilmiş George Bush’a saygı gösteride bulunulması dikkat çekti.

Sözkonusu olayın “bağımsızlığı”nı ABD’ye borçlu olan Kosova’nın karakteri hakkında ipucu verdiği yorumları yapılırken, sokağın büyük ihtimalle Bush’un adını taşıyan ilk ve tek sokak olacağı yorumu yapılıyor.

Priştina’da Yugoslavya’nın parçalanmasında emeği geçen bir diğer ABD Başkanı Bill Clinton’ın da adını taşıyan bir sokak bulunuyor. Kosova hükümeti, hafta içi gerçekleştirilen bir başka oturumda da ülkeye Clinton’ın heykelinin dikilmesine karar verdi.

27
Ara
08

CHP’den “yıpranan AKP’li” açılımı!

Yerel seçimlerde AKP’den belediye başkan adayı gösterilme umudunu yitiren AKP’lilere CHP “kucak açtı”. Çarşaf açılımı tartışmalara neden olan CHP’nin AKP’nin eskilerine de talip olduğu yorumları yapılıyor.

<!–

–>Yerel seçimler öncesinde belediye başkan adayı gösterilme umudunu yitiren AKP’li siyasetçilerin ikinci adres olarak CHP’ye yöneldikleri görülüyor. Son haftalarda AKP’den istifa ederek CHP’ye kaydolan isimlerin çoğalması, Baykal’ın çarşaf konusundaki ayrılıkları da gidermesiyle, iki parti arasında gerçek anlamda bir farklılık kalmadığını da gösterir nitelikte.

AKP’nin CHP’ye devrettikleri

Kars Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu, aday gösterilmeyince AKP’den istifa ederek CHP’ye geçen son isimlerden. ANAP kökenli olan Alibeyoğlu, 1999’da ANAP’tan, 2004’te de AKP’den Kars Belediye Başkanı seçildi.

Erdoğan’ın Kars’ın da aralarında bulunduğu 16 ilin mevcut belediye başkanıyla devam etmeyeceğini açıklamasıyla partisinden istifa eden Alibeyoğlu, iki gün içinde CHP’ye kaydoldu. CHP’de rozet takma töreniyle karşılanan Alibeyoğlu’nu, Baykal, “yerel seçimlerde Kars Belediye Başkan adayı” olarak tanıttı.

Ankara İl Genel Meclisi Başkanı Emrullah Eren‘in AKP’den istifa ederek CHP’ye geçişi “sürpriz” olarak değerlendirilirken, Eren’in Çankaya Belediye Başkan adayı olmayı hedeflediği belirtiliyor. Eren, CHP’ye geçişinin ardından özellikle Gökçek’i hedef alan açıklamalarıyla dikkat çekiyor.

Ezine Belediye Başkanı Halil Büyükerol da AKP’den CHP’ye geçenler arasında. Ancak, Büyükerol geçen seçim döneminde de CHP’den istifa ederek AKP’ye geçmişti. Büyükerol’un siyasi kariyerindeki geçişler, burjuva siyasetinde partiler arasındaki ayrımın ne denli muğlak olduğunu kanıtlar nitelikte. Siyasete CHP gençlik kollarında başlayan Büyükerol, Anavatan Partisi’nde de ilçe başkanlığı ve il genel meclisi üyeliği yaptı.

Sosyal yaşamı nedeniyle AKP’de benimsenmediği öne sürülen Büyükerol’un, AKP’den aday adaylığını açıklayan Ezine İlçe Milli Eğitim Müdürü Ömer Ceylan karşısında kendisini şanslı görmediği için istifa ederek CHP’ye geçtiği yorumları yapılıyor.

Hamzalı Belde Belediyesi Başkanı Cemal Öcal AKP’den CHP’ye geçerek adaylığını garantiye alan bir diğer isim. CHP Kırıkkale İl Başkanı Ali Gündüz, “transfer” nedeniyle düzenlenen törende, Cemal Öcal’ın CHP’nin Hamzalı Belediye Başkan Adayı olduğunu açıkladı. Kırıkkale’nin Sulakyurt ilçesine bağlı beldenin AKP’li Belediye Başkanı’nın yanı sıra altı belediye meclis üyesi de CHP’ye transfer oldu.

27
Ara
08

Başbakan’ın haline bakın

image

Irak Başbakanı Maliki Türkiye’den İran’a geçecekti. Geçti mi geçmedi mi belli değil. Tahran’dayken “Obama geliyor, dön” telefonu geldi diyen var, “Tahran’a hiç gidemedi” diyen de. Amerikalılara göreyse Obama Hawai’de tatilde!

<!–

–>

Irak Başbakanı Nuri El Maliki, bilindiği gibi ülkemizde, Ankara’daydı. Ankara ziyareti sonrasında Tahran’a geçeceği ilan edilmişti. Fakat Maliki’nin ilan edilmiş İran gezisinin etrafında çeşitli rivayetler dönüyor, tam bir gizem söz konusu. İddiaya göre Maliki, planlandığı gibi Türkiye’den İran’a geçti ve İranlı yetkililerle görüşürken gelen bir telefonla apar topar Bağdat’a döndü. Çünkü Bağdat’a Obama geliyordu ve sözde başbakanı derhal Irak’a çağırıyordu. Bu iddia yalanlandı ve Maliki’nin Ankara’dan doğrudan Bağdat’a geçtiği ileri sürüldü. Ardından ABD’den bir açıklama geldi: Obama Hawai’de tatil yapıyordu ve bir yere gitmeye niyeti yoktu!
Maaaliki! Çabuk gel!
Dün sabaha karşı Kuzey Irak’tan yayın yapan Peyamner Haber Ajansı, Başbakan Nuri El Maliki’nin Türkiye’den sonra Tahran’a gittiğini, ancak Obama’nın Irak’a sürpriz bir ziyaret gerçekleştireceği söylentisi üzerine Tahran’daki temaslarını yarıda keserek apar topar Bağdat’a döndüğünü yazdı.


Maaaliki! Sakın İran’a gitme!
ABD’nin Washington Post gazetesi ise, Maliki’nin İran gezisini iptal ettiğini söyledi. Washington Post’un yazdığına göre, Maliki bu geziyi, iki ülke yetkilileri gezinin tarihi konusunda anlaşamadıkları için iptal etmişti. Oysa iki ülke de Irak Başbakanı’nın Ankara’dan sonra Tahran’a geçeceğini bir hafta önce ilan etmişti.
Irak’ta bazı çevreler ABD yönetiminin Bağdat’a “İran diplomasisini kes” mesajı verdiğini ileri sürüyor. Bu nedenle Maliki, Tahran ziyaretini son anda iptal etmek zorunda kalmış.

Washington Post, gezinin iptal edilmesinin ardında ABD’nin seçilmiş başkanı Barack Obama’nın Irak’a sürpriz bir ziyaret gerçekleştirecek olması ya da Maliki’nin sözcüsünün istifa etmesinin ardından Meclis’te yaşanan karışıklığın yattığı rivayetlerinin olduğunu da kaydetti.


Bir diğer rivayet de, 1 Ocak’tan itibaren Irak’taki yabancı askerlerin ve ABD üssünün yeni statüye geçeceğini karara bağlayan anlaşmanın Irak’ta birçok kesim tarafından kabul edilmediği ve eleştirildiği, Maliki’nin de bu geçiş sırasında Irak’ta olmak istediği yönünde.


Irak Meclisi’ndeki Şii Fadila Partisi milletvekili Bassem Şerif, “Neler döndüğünü ve Başbakan’ın İran gezisini niye iptal ettiğini bilmiyoruz. Tek mesele gezinin niye iptal edildiği de değil. En başta İran’a niye gitmek istediğini bile bilmiyoruz” yorumunda bulundu.


İran haber sitesi Press TV, Maliki’nin tavrını “Maliki’nin İran ziyaretini gizem çevreledi” başlığıyla verdi. Gazete de Washington Post’ta çıkan rivayetlere değindikten sonra, Katar merkezli haber ajansı QNA’nın ismini vermediği bir kaynaktan aldığı “Ziyaret Obama’nın gezisi nedeniyle cumartesiye kadar ertelendi” haberine işaret etti.


Sahip Hawai’de palmiyeler altında
Ancak 26’sı gecesi, Obama’nın 1 Ocak’a kadar Hawai’de tatilde olan yardımcısı Ben LaBolt, Obama’nın 20 Ocak’ta başkanlığı devralmadan önce Irak’a bir gezi düşünmediğini açıkladı.

Bazı kaynaklar, Obama’nın Bağdat ziyaretinin son anda güvenlik gerekçesiyle iptal edildiğini ileri sürüyorlar. Bu durumda Maliki’ye “Bağdat’a dön” talimatı gidiyor ama Obama gelmeyince bu garip durum ortaya çıkıyor.

Tüm bu belirsizlik içinde, Nuri El Maliki’nin, gerçek bir ülkenin gerçek bir başbakanı olmadığı belli oluyor. Irak’ın iç meselelerinde neredeyse hiç hükmü olmayan, biraz da bu yüzden farklı gruplar arasında bir denge unsuru şeklinde ABD’nin kukla adamı olarak Başbakan “atanan” Maliki, içeride sözü geçmezken sürekli bölge ülkelerini ziyaret ederek ABD’nin taşeron diplomatlığını da yapıyor. İran’a son gezisinde İran’ı ABD’yle yapılacak güvenlik anlaşmasına razı etmeye çabalayan Maliki, İranlı yetkililerle görüşürken şirin gözükmek için kravatını çıkaracak kadar da düşebilen bir “başbakan”.

27
Ara
08

Nükleer gerilim tırmanıyor

Rus güvenlik uzmanı Aleksey Arbatov, Rusya’nın ABD’yle imzalanan orta ve uzun menzilli füze anlaşmasından çekilmesi halinde, ABD’nin buna karşı misilleme yapabileceğini söyledi.

<!–

–> Rusya’da Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Uuslararası güvenlik Merkezi Başkanı Arbatov, Rus Interfaks ajansına yaptığı açıklamada, “Rusya’nın anlaşmadan çekilmesi ABD için Avrupa’ya yeniden füze yerleştirmek için bir bahane olacaktır” diye konuştu.

Sovyetler Birliği ve ABD arasında 1987’de imzalanan anlaşma, iki ülkenin 500 ila 5 bin 500 kilometreye kadar uzağa fırlatılabilen orta menzilli füzelerin kullanımını yasaklamıştı. Anlaşma uyarınca, Haziran 1991’e kadar Rusya bin 846 füzeyi yok ederken, ABD sadece 846 füzeyi yok etti.

Arbatov, ABD’nin yeni füzeleri Almanya, İtalya ve İngiltere gibi ülkeler yerine Baltık ülkeleri, Polonya ya da Gürcistan’a yerleştiebileceğini söyledi. Rus uzman, Moskova’nın anlaşmadan çekilmesinin NATO’nun Avrupa’daki üyelerinin güçlenmek üzere ittifak kurmasına yolaçabileceğini ifade etti.

Rusya bir süredir Vaşington’un Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nde füze savunma sşstemi kurma planları nedeniyle ABD’yle gerilim yaşıyor.

27
Ara
08

Devrimci öğrenciler rehin alındı

Kocaeli Üniversitesi Arslanbey Meslek Yüksekokulu’nda öğrenim gören Gençlik Derneği üyesi iki kız öğrenci, faşistler tarafından bir süre rehin tutuldu.

<!–

–> Marmara Üniversitesi’ndeki faşist saldırıların benzeri, Kocaeli Üniversitesi Arslanbey Meslek Yüksekokulu’nda yaşandı. Boynunda puşi olan Kürt kökenli bir öğrenciye saldıran faşistler, Kocaeli Gençlik Derneği üyesi iki kız öğrenciyi kantinde tehdit edip rehin aldı. Öğrenciler, yaklaşık üç saat sonra bazı sendikaların yöneticilerinin ısrarlı tavrı sonucu kurtarıldı.

Beldeden de destek aldılar
Beldedeki gençleri de aralarına alan yaklaşık 50 kişi, akşam üzeri okul kantinine girerek, burada bulunan iki kız öğrenciyi tehdit etti. Uzun süre kantini abluka altına alan faşistler, daha sonra jandarmanın ısrarı üzerine okulu boşaltıp, çevrede pusu kurarak beklemeye başladı. Bu sırada okula giden bazı sendikaların yöneticileri, güvenlik güçleri ve okul idaresiyle görüşerek, öğrencileri alıp binadan ayrıldı.

İlericilere saldırıyorlar
Olayın duyulması üzerine bir araya gelen çok sayıda örgüt temsilcisi ve üyesi “Faşizme karşı omuz omuza” pankartı ile bir süre yürüyüp, İnsan Hakları Parkı’nda toplandı. Basın açıklamasını okuyan Erkan Karaaslan, “Ülkü Ocakları ve Alperen Ocakları gibi faşist odaklarda yuvalananlar, her fırsatta ilerici yurtsever öğrencilere saldırmaktadır. Marmara Üniversitesi’nin ardından bugün de Kocaeli’de saldırı yaşandı. Eğer karşı konulmasaydı, bu arkadaşlarımız ciddi bir saldırıya ve hatta lince maruz kalabilirdi” dedi.

Koruma iddiası
Polis ve jandarmanın saldırganları koruduğunu da iddia eden Karaaslan, şöyle devam etti: “Faşist ve gerici odaklar kollanarak, sistemin bekçiliğini yapmaya yönlendiriliyor. Şu bilinmelidir, hiçbir faşist abluka, saldırı ve katliam, devrimci demokrat gençliği teslim alamamıştır. Ne Beyazıt’ta, ne Bahçelievler’de ne de başka provokasyon ve katliamlarda. İlan ediyoruz, faşist odaklardan medet umanların çabası boştur. Hiçbir saldırı, devrimci gençliği teslim alamaz.”

23
Ara
08

Hekim Hakları Derneği’nin hakkı “Sema”ya

Hekim Hakları Derneği, Serhan Şeşen’in Özel Sema Hastanesi’nde yanlış teşhis ve ihmal sonrasında öldüğünü söyleyen Burhan Şeşen’in Milliyet gazetesine verdiği röportajda “Dövmesi var, motora biniyor, bizden değil, yaşamasa da olur” sözlerini hekimlik onuruna saldırı olarak tanımladı. İstanbul Üniversitesi rektör adayı Yunus Söylet’in daha önce Kurucu Başkanlık yaptığı Dernek, Şeşen’in ölümüne gönderme yaparak “Hekimler insanüstü yeteneklere sahip değildir” dedi.

<!–

soL

–>

İstanbul Üniversitesi’nin rektörü olacağı gözüyle bakılan ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın aile doktoru Dr. Yunus Söylet’in kurucuları arasında olduğu Hekim Hakları Derneği Sema Hastanesi’ni farklı bir şekilde savundu.

Dernek, oğlu Serhan Şeşen’in Sema Hastanesi’nde ihmal sonucu beyin ölümü gerçekleşen müzisyen Burhan Şeşen’in Milliyet gazetesine verdiği röportajda , tedavi sırasında dövmesinin gündeme geldiğini söyleyerek “Ya bu çocuk bunu sekiz sene önce yaptırdı, ne alakası var? Sonra başhekimin konuşması, “Motora biniyor” filan. Hastanenin bakışı şuydu bence: “Bu dövme yaptırıyor, motora biniyor, müzisyen de, bu içki de içiyordur, bu bizden değil… Yaşasa ne olur yaşamasa ne olur…” sözlerinin hekimlik onuruna saldırı olduğunu iddia etti.

Dernek internet sitesinde konuyla ilgili açıklama yaparken, Derya Sazak’ın Milliyet’teki Ombudsman köşesine röportajla ilgili şikayette bulundu. Asu Maro’nun Burhan Şeşen’le yaptığı röportaja başlık olan “Dövmesi var, motora biniyor, bizden değil, yaşamasa da olur” sözlerini “Medya üzerinden hekim onuruna saldırı” olarak tanımladı.

Sema Hastanesi göndermelerle savunuluyor
Açıklamada, “Ne var ki hekimler insanüstü yeteneklere sahip değildir. Her gün binlerce insan baş edilemeyen bazı hastalıklarla kaybedilmektedir” denerek şu an Şeşen ailesi tarafından hukuki süreçle birlikte incelemeye alınan Serhan Şeşen’in yanlış teşhisle beyin ölümünün gerçekleştiği Sema Hastanesi savunduğu gözleniyor. “Kaybedilen her hasta için ailesi kadar hekimi de üzülmektedir” ifadesinin yer aldığı açıklamada tomografi çekmeyerek ihmalde bulunan ve Şeşen’in beyin ölümünün gerçekleşmesinden sonra basın mensuplarının sorularına a “O kadar önemli miydi?” diye cevap veren hekimlerin tutumuna değinilmiyor. “Hekimlik mesleği ve hasta-hekim ilişkisi kutsaldır. Hastanın dini, ırkı ve siyasi tercihleri ne olursa olsun hekim, tıp biliminin gereğini yapar. Onun temel amacı insanı yaşatmaktır” deniliyor.

Sema Hastanesi’yle ilgili bir açıklama yapmayan Hekim Hakları Derneği, “Medya yargısız infaz yapmamalı, halkımızda hekim düşmanlığını körükleyecek ve hastalarımızda güvensizliğe sebep olacak ifadelerden mutlaka kaçınmalıdır” derken, röportajda yer alan “Hangi baba hastaneyi dağıtmaz” ifadesini kin ve nefreti tahrik ederek, Türkiye’de çalışan 103 bin hekimin hedef gösterildiğini ileri sürüyor.

Milliyet’te Ombudsman köşesinde şikayete değinen Derya Sazak, röportajı gerçekleştiren Asu Maro’nun cevabını yayınladı. Maro, röportajda yer verdiği ifadelerin burhan Şeşen tarafından söylendiğini ve kendisinin de aynen aktardığını belirtti. Derya Sazak Hekim Hakları Derneği’nin habere olan itirazını yanlış bularak, haberin yanlı olmadığını, Sema Hastanesi’nde gerçekleşen olayın yargıya taşındığını ve konu hakkında her kesime söz verdiklerini dile getirdi.

Derneğin şimdiki Başkanı Prof. Dr. Selami Albayrak, İstanbul Tabip Odası başkanlığı seçimlerinde AKP yanlısı doktorların oluşturulduğu söylenen “Hekim Hakları Platformu” adına Oda Başkanlığına aday olurken, İstanbul Üniversitesi rektörlük seçimlerine aday olan ve ikinci olmasına rağmen YÖK tarafından Köşk’e ismi ilk sırada verilen, Başbakan’ın aile hekimi Yunus Söylet derneğin 2004-2005 yıllarında Kurucu Başkanlığı’nı yaptı.

Dernek Tabipler Birliği Başkanı Gençay Gürsoy’a muhalif tavır sergilerken, Birliğin geçmişten bugüne sorunlara hep ideolojik yaklaştığı ileri sürülüyor ve Tabip Odaları hükümetle ilişki kurmadığı için eleştiriliyor.

23
Ara
08

Iraklı’nın onuru bizimkilerin kârı!

Bush’a ayakkabı fırlatan gazeteci, ABD karşıtı direnişe yeni bir soluk katarken, Türkiye’de birileri olaydan rant çıkarma derdinde. AKP zihniyeti her gelişmeyi paraya çevirmek isteyen bir toplum yarattı. Gazetecinin ailesi ise tepkili.

<!–

–>14 Aralık günü Iraklı gazeteci Muntazar El Zeydi, tüm dünyada savaşların sorumlusu olarak görülen, beş yıldır işgal altında bulundurduğu Irak’ta yüzbinlerce insanı katleden bir yönetimin başındaki kişiye, Bush’a ayakkabılarını fırlatarak, bir anda hem Irak’ta hem dünyada ABD karşıtı direnişin simgesi haline geldi. Halen tutuklu bulunan ve Iraklı ve ABD’li yetkililer tarafından işkenceye maruz kalan El Zeydi için, dünyanın her köşesinde destek gösterileri yapıldı, ABD karşıtı protestolarda “ayakkabı fırlatmak” öne çıkan eylem biçimi oldu.

Bütün bunlar yaşanırken, Türkiye’de ayakkabı imalatçısı bir firma da, El Zeydi’nin eylemini “reklamını yapmak” için kullanarak, kendisini dünyaya “meşhur ayakkabıların imalatçısı” olarak pazarlıyor. Bush’a ayakkabı fırlatılmasının ertesi günü Türkiye’de çıkan haberlerin yarısına yakını, “O Ayakkabı ‘Türk Malı’ Çıktı” başlığını taşıyordu. Türkiye’deki firmanın Bush’a fırlatılan ayakkabıların üreticisi olduğu haberi, Türkiye’deki basın organlarının yanı sıra, New York Times, BBC gibi yabancı basın organlarında da kendisine yer buldu.

Reklam tuttu
Baydan Ayakkabı adlı firmanın sahibi Ramazan Baydan, söz konusu ayakkabı modelini 10 yıldan beri ürettiğini ve beş yıldır da Irak dahil Ortadoğu ülkelerine ihraç ettiğini söylüyor. Baydan, Bush’a fırlatılan ayakkabıyı televizyonda görünce tanıdığını, ertesi gün fotoğrafını görünce emin olduğunu, gene de “Irak’taki iş ortaklarını da arayıp kesinleştirdiğini” anlatıyor.

Baydan’ın reklamı “tutmuş”. Firma, ABD’den 18 bin, Irak’tan da 15 bin ayakkabı siparişi almış, İngiltere’den bir dağıtımcı firma, Avrupa satış temsilcisi olmak için başvurmuş. Firmanın siparişleri karşılamak için 100 kişiyi daha işe aldığı söyleniyor. Bu durum, Türkiye’de medya için yeni bir “gurur kaynağı” oldu. Birçok haber sitesinde, “O ayakkabı 100 kişiyi iş sahibi yaptı” başlıklı haberler görülüyor.

“Ömür boyu ayakkabınız bizden”

Baydan firması, satışlarının bunca artmasına neden olan Iraklı gazeteciyi ve eyleme neden olan ABD işgalini de düşünmüş tabii. Ramazan Baydan, Bağdat’ta sloganı “Güle Güle Bush, Hoş Geldin Demokrasi” olan afişli bir kampanya düzenleyeceğini açıkladı. Kendisi ayrıca El Zeydi’nin başına gelenleri günü gününe izliyormuş. “Zeydi ailesinin tüm fertlerinin ömür boyu ayakkabı sponsorluğunu üstlenmeye karar verdiğini” ifade ediyor.

Ayakkabı firmasının sahibi, ABD Başkanı Bush konusunda da “hassas”. Olayın firması için yarattığı reklamdan memnun olsa da, ayakkabıların Bush’a herhangi bir zarar vermemesinden duyduğu memnuniyeti de ifade ediyor. Baydan’a göre, “ayakkabıları” hafif olduğundan, Bush’a isabet etmiş olsaydı da zarar vermezdi. İşte, Türkiye’de medya ve ticaret dünyası açısından gurur duyulacak bir başlık daha.

“Abimin eyleminden rant sağlamaya çalışanlar var”

El Zeydi’nin kardeşi Durgam El Zeydi ise bir açıklama yaparak, abisinin eyleminden ticari kazanç sağlamak için yararlanmak isteyenlere tepkisini ifade etti. Suriyeliler’in ayakkabıların Suriye’de, Türkler’in Türkiye’de yapıldığını, Mısırlılar’ın da El Zeydi’nin ayakkabıları Mısır’da aldığını iddia ettiğini belirten Durgam, “Bildiğim kadarıyla onları Bağdat’tan almıştı ve Irak imalatıydılar” dedi.

Ayakkabılar Irak’ta güvenlik görevlileri tarafından imha edilmiş olduğundan, ne Baydan’ın ne de diğer iddia sahiplerinin söylediklerinin doğrulanma ya da yanlışlanma olanağı bulunmuyor.

Türkiye’de tüccarlar bu işi sevdi

Baydan firması, bu tür “ticari girişimciliğin” ilk örneği değil. Daha önce de Türkiye’de ticaret dünyası benzer “uluslararası tanıtım” fırsatlarını kaçırmamıştı.

Barack Obama ABD Başkanı seçildiğinde, Konya’daki bir ayakkabı imalatçısı firma, Obama’ya özel ayakkabı ürettiğini, hediye olarak kendisine göndereceğini ve piyasaya da “Obama modeli” olarak süreceğini duyurarak basında geniş yer bulmuştu.

Türkiye’deki çorap üreticileri, Edirne Selimiye Camii’ne yaptığı ziyaret sırasında yırtık çoraplarıyla görüntülenen Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfowitz’e çorap göndererek gündeme gelmişti.

Basın, Saddam Hüseyin’in ABD işgali altında idam edilmesinden de, “Saddam, idama Türk terzi Recep Cesur’un diktiği takım elbiseyle gitti” haberleriyle ticari pay çıkarmayı başarmıştı.

23
Ara
08

“Halkların kardeşliği”nden “Kürtlerin kardeşliği”ne

Kürtlerin birleşmesi için yeni bir adım atıldı

Geçtiğimiz hafta DTP Eşbaşkanları Ahmet Türk ve Emine Ayna’nın da aralarında bulunduğu beş kişilik heyet Kuzey Irak’ta Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani ile görüştü. Aynı heyet Erbil kentinde de, Türkiye’nin kapatılması için baskı yaptığı PÇDK (Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi) yetkilileriyle görüştüler.

Bu görüşmeler elbette, Büyük Kürdistan Projesinin son aşamalarından biri olan Kürtlerin birleştirilmesine yönelik bir adımdır.

Uzun zamandır söylediğimiz bir şey var:

Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurduralacak ve Türkiye’den bunu tanıması istenecek .

Ardından Güneydoğu’da fiili bir özerklik yaratılacak.

Son olarak da, Kuzey Irak’taki iktidarı alan Kürt yönetimiyle, Diyarbakır’da fiili olarak iktidarı alan Kürtler, yani PKK birleştirilecek.

İlk iki aşama zaten süreç içerisinde gerçekleşmeye başlamıştı. Kuzey Irak’taki Kürt peşmergeler ile Abdullah Gül’ün yaptığı görüşmeler sonucunda Türkiye bu yönetimi tanımış kadar oldu.

DTP’li belediyeler aracılığı ile zaten uzun süredir Güneydoğu’da fiili bir özerklik de yaratılmış durumda.

Geriye bölgedeki Kürtlerin birleştirilmesi ve Büyük Kürdistan’a doğru sürecin hızlandırılması kalıyordu ve en son yapılan DTP-Barzani görüşmesi ile de bu anlamda yeni bir adım atıldı.

DTP’liler geçtiğimiz Mayıs ayında da Bağdat’ta Talabani ile bir araya gelmişlerdi ancak bu defa verilen mesajlar çok daha net.

DTP’liler ve Kürt peşmergeler, Kürtler arası ilişkilerin geliştirilmesi konusunda fikir birliğine varmışlar, Kürtlerin birbirlerine karşı silah kullanmayacağının, kışkırtma oyunlarına gelmeyeceklernin sözünü vermişler. Sorunun siyasi olduğuna ve çözümün de siyasi olacağı kararına varmışlar.

Yani Kürtler kafa kafaya verip kendilerince bir “barış” porgramı hazırlamışlar.

DTP heyeti ise hazırlıklı gitmiş ve kongre önerisinde bulunmuş. “Biz defalarca PKK’ya çağrı yaptık. PKK da defalarca tek başına ateşkes ilan etti. devlet buna olumlu yanıt vermedi. Bizim tekrar çağrı yapmamız olumlu sonuç vermez.” diyerek hedefin Türk Devleti’ni susturmak olduğunu açıkça dile getirmişler.

Talabani ve Barzani de, Avrupa, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’deki bütün Kürt örgütlerinin katılımıyla “Kürt sorununa demokratik çözüm ve barış kongresi” toplanması önerisini kabul etmiş.

PKK ve Kürt peşmergeler Türk Devleti’ne karşı ortak tavır geliştiriyor

Bu kongrede PKK’ya “çatışmaları durdurma”, Türk Devleti’ne de “Kürtlerin asgari taleplerine yanıt verme” çağrısı yapılacakmış.

PKK uymazsa da PKK’ya karşı tecrit ve kınama kampanyası başlatılacak PKK olumlu adım atarsa devletten Kürtlerin asgari taleplerine yanıt vermesi beklenecekmiş. Barış için olumlu adımlar atmayan taraflara yönelik olarak ortak politikalar belirlenecekmiş.

Öneriyi yapan DTP, yani PKK’nın kendisi. Elbette bu “barışçıl” çağrıya kulak verecektir.

Burada esas hedef ise Türk Devleti.

Türkçesi: Türkiye operasyonları durdursun, Kürtlerin isteklerini yerine getirsin, böylece PKK da dağda çatışmaktan kurtulsun.

Hatta Kuzey Irak’takiler yüzsüzce operasyonlardan rahatsız olduklarını söylüyorlar çünkü bu hava saldırıları doğaya zarar veriyormuş!

Zaten Barzani, geçtiğimiz yıl “Türkiye Kerkük için müdahale ederse biz de 30 milyon Kürt için Diyarbakır’a müdahale ederiz” diye bir beyanatta da bulunmuştu hatırlarsanız.

Bunlar elbette yeni şeyler değil. “Ateşkes”, “iki ayrı taraf” gibi kavramların kullanılması, PKK’nın savaşan bir tarafa dönüştürülmesi de öyle. Bu görüşme ve önerilerle ilgili esas nokta artık Kürtlerin tam anlamıyla birlikte hareket edeceği gerçeğidir. Zaten Barzani de yaptığı açıklamada buna vurgu yapıyor:

“En önemli kırmızı çizgilerimizden biri Kürtlerin kardeşliğidir. Bizden bölgedeki PKK kamplarına yönelik bir müdahale beklentisi içinde olmasınlar” diyen Barzani, PKK’ya değil Türkiye’ye yönelik bir yaptırıma soyunmaktadır.

Büyük Kürdistan’ın içindeki “kardeş Kürtler”

“Kürtlerin kardeşliği” söylemi önemli; çünkü Büyük Kürdistan’ı kurma yolunda atılacak en büyük adımlardan biri bu birlikteliği sağlamak. Artık Türkiye, Suriye, İran ve Irak sınırları içinde yaşayan Kürtler değil, “Büyük Kürdistan” sınırları içinde yaşayacak ve tek bir millete dönüştürelecek Kürtler var.

Yani Barzani’nin dediği gibi Kürtlerin kırmızı çizgileri var.

Hani çok yakın bir geçmişe kadar Türk devleti’nin bahsettiği kırmızı çizgiler…

Paspas edilen…

Artık o çizgiler Kürtlere ait. Türk’ün değil kırmızı çizgisi, kendi sınırlarındaki terör örgütüne müdahale etme, ya da onun yasal uzantısını susturma gibi bir çabası bile yok artık.

Kırmızı çizgiler çoktan aşıldı. Çünkü Türkiye en başta psikolojik savaşı kaybetti. PKK’nın siyasileşmesini seyretti, AB ve ABD’nin baskılarına boyun eğdi, Kürtçe eğitimi kabul etti ve sonunda Kürtçe TRT’yi de kabul ederek Kürt kimliğini resmileştirdi.

Artık Kürtlerin kırmızı çizgileri var

Bu nedenle artık yeni çizgiler Kürtler tarafından çiziliyor, kuralları onlar koyuyor.

Örneğin, dağdaki teröristler bile artık seçmen listesinde, oy kullanacak. DTP’li milletekili Fatma Kurtulan’ın eşi Salman Kurtulan seçmen listesinde yer alınca gelen itirazlar karşısında Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin bakın ne diyor:

“Eğer bu kişi törörist de olsa, dağda da olsa Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı sıfatını devam ettiriyorsa, 18 yaşını bitirmişse, seçmen olmasını yasaklayan herhangi bir yargı kararı da yoksa tabi ki o listede de ismi geçebilir. O dağdaki kişi gelsin oy kullansın biz de kendisi ile tanışmış oluruz, gelsinler, buyursunlar.”

Evet aklı sıra Mehmet Ali Şahin meydan okuyor ancak söylediği çok net. Terörist de olsa isteyen oy kullanabilir.

Oldu olacak dağ kamplarına da birer sandık koysunlar da adamlar zahmet etmesin!

Bu Kürtlerin geçirtmedikleri yeni bir kırmızı çizgidir. Demokratik hakları…

Kürtler aynı zamanda prensiplidir.(!) Bakın Ocak ayında yayına başlayacak olan TRT-Kürtçe için Şivan Perver’e teklif götüren TRT yetkilileri nasıl yanıt almışlar:

“32 yıl sonra bu vesile ile dönmem, halkımla kucaklaşmaya, halk konseri ile gelirim.”

Bazı şarkılarını yayınlamak için izin isteyenler için de “Halepçe, peşmerge, Kürdistan” kelimelerinin geçtiği şarkılarımı da yayınlayacaklarsa izin veririm” demiş.

PKK’lı bir şarkıcının bile kırmızı çizgileri var ve Türk devletine meydan okuyor. TRT yetkilileri son derece düzeyi düşürüp bir PKK’lıya yalvarırken adeta, bu PKK’lı tenezzül etmiyor, şartlar öne sürüyor.

Bir yandan da DTP artık tam anlamıyla Kürtlerin tek sesi olmaya soyunarak yeni bir kırmızı çizgi çekiyor. DTP Eşbaşkanı Emine Ayna “AKP’den aday olan, Kürdüm diye ortaya çıkmasın, Kürt değildir” diyor ve Kürtler için sınırı çiziyor. Ya DTP’lisin ve bizdensin ya da değilsin.

Kürtler açısından kurallar net ve açık artık.

PKK’yı destekeleyecek ve DTP’ye oy vereceksiniz, DTP sözcülüğünüzü üstlenecek, Barzani ve Talabani hepinize kol kanat gerecek, ABD de yanınızda duracak.

Tek bir düşmanınız olacak. Türk devleti ve onun kırmızı çizgileri!

Bir zamanlar Irak’ta da bir düşmanları vardı Saddam yönetimi gibi. Onu ortadan kaldırdılar. Şimdi ise el ele vermiş tüm Kürtler, Türk Devleti’ne karşı birleşiyor.

Bir zamanlar halkların kardeşliği diyorlardı şimdi adı Kürtlerin kardeşliği oldu. Artık çok daha ırkçı, çok daha dışlayıcı. Dünyanın tüm Kürtleri birleşecek, el ele verip Türkiye’nin sesini kesecekler, plan bu!

Komik bir şekilde DTP’liler Tayyip’i faşistlikle itham edip, “Le Penn” derken, Tayyip de onlara “Nazizmi hortlattınız” diyor.

Kürt-İslam faşistleri kendi arasında kapışıyor, birbirlerini faşist ilan ediyor ama hepsi birbirinden faşist aslında.

“Kürt Birliği”, Türk’ü yok etme planı

DTP-Barzani görüşmesinde alınan en önemli kararlardan biri artık Kürtlerin birbirlerine karşı silah kullanmayacağı ile ilgili. Yani silah kullanmaya devam edecekler ama birbirlerine değil, Türklere ve Araplara karşı.

Geçtiğimiz yıl Talabani “Türkiye’ye değil Kürt, Kürt kedisi bile vermem” anlamına gelebilecek sözler sarfetmişti. Şimdi ise Türkiye Kürtleri ile Irak Kürtleri arasında saldırmazlık anlaşması imzalanıyor.

Yani bölgedeki tüm meşru yapılara, resmi devletlere karşı faşist ve etnikçi bir saldırıya girişilecek.

Bunun kararını alanlar ise hiç bir meşruiyeti olmayan, diplomatik yetkisi olmayan, hiç bir resmi görevi olmayan DTP heyeti ile Amerikan kuklası Kürt yönetimi.

İşin acı tarafı, Türkiye’de buna yanıt verecek, bunlara hadlerini bildirecek bir yapının kalmamış olması.

Kürt birliği dedikleri şey, Türk’ü bu coğrafyadan atma planının bir parçası.

Kürdün partisi var, “kardeşi” var, ABD’si var, dağ kadrosu, ordusu bile var.

Türk’ün ise her geçen gün daha az şeyi kalıyor.




İstatistikler

  • 2,193,978 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Aralık 2008
P S Ç P C C P
« Kas   Oca »
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

En fazla oylananlar