Temmuz 2009 için arşiv

30
Tem
09

Çin ezilen dünyanın dostu mu?

Mao Zedung

Ezilen dünyanın artık Çin’e açacağı bir kredi kalmamıştır. Çin ezilen dünyanın dostu değildir. Çin’in büyümesi emperyalizmin büyümesi, Çin’in istikrarı emperyalizmin istikrarıdır.

Gerçeklere yine de gözünü kapatmak isteyen fanatiklere veya ajan ruhlulara son olarak Mao Zedung’un bir sözünü hatırlatalım:

“Bir gün Çin emperyalist olursa, ona da karşı çıkınız…”

Efsane  ve  gerçek

Doğu Türkistan’da Türklere yönelik katliam ve işgal politikasını savunmak için bazı işbirlikçiler Türkiye’de inanılmaz bir propaganda yürütüyor.

Bu propagandanın temeli şu; Çin, ABD’ye kafa tutan yeni bir süper güçtür. Çin, süper güç olmasının yanı sıra emperyalizme karşıdır ve sosyalisttir. Ayrıca Çin Avrasya projesini destekleyerek Üçüncü Dünya ülkeleri için umut kaynağı olmaktadır.

Bu yüzden ABD Çin’e düşmandır. Bundan dolayı Uygur Türkleri olsa olsa ABD ajanı olabilir. Bu yüzden ulusalcılar Çin’i tutmalıdır. Çünkü ABD tıpkı Türkiye’yi bölmek istediği gibi Çin’i de bölmek istemektedir. Oysa Çin Türkiye’nin dostudur.

Bu garip tezi sorgulayalım. Çin acaba ABD’ye karşı mı? ABD’yle düşman mı? Ya da hepsini bir yana bırakalım Çin ABD’nin rakibi mi? Yoksa bir numaralı ortağı mı? Çin ezilen ulusların dostu mu? Yoksa emperyalist talana ortak olmuş yeni bir güç mü?

Türkiye’de bazı ajan çevreler öyle bir Çin efsanesi yaratmıştır ki; onların Çin’i ejderhalar, canavarlar, havada uçan veya suda yürüyen ninjalar kadar gerçektir.

Gerçek Çin’e ışık tutmak çok basit bir olguyla başlayalım. Bazı ulusalcılara ve Maoculara göre Çin dünyada en hızlı büyüyen ekonomidir ve bu ABD’yi çok korkutmaktadır. Peki, bu doğru mu?

Oysa ABD’li ekonomistler ABD’nin ekonomik krizden çıkışı için en büyük umut kaynağını Çin’de görüyorlar. Çin’in son bir yılda ekonomik büyüme hızı çift hanelerden %6’ya kadar indi. Ancak bu rakam bile ABD’yi sevindirdi.

Çünkü  Çin’in  üretimi demek ABD tekellerinin kârların  artması ve

canlanması demektir.

Bu     kadar    basit..!!!!!!!!!

Bazıları  diyor  ki  ABD  ve  Çin  ekonomik  rakiplerdir.

Tam  tersine :

Dünyadaki  en  büyük  iki  ticaret  ortağı  ABD  ve  Çin’dir…

Okumaya devam edin ‘Çin ezilen dünyanın dostu mu?’

29
Tem
09

3G noktası

3G noktasıEgosistem

Kapitalizm bir taraftan meta üretimine diğer taraftan da bu metaların tüketimine dayanır. Metanın öncesinde bir fabrika sonrasında ise bir pazar olmak zorundadır ki çark dönsün. Kapitalistler açısından fabrikayı işçi ile doldurmak toplumdaki işsiz ve çalışmak zorunda olan yığınlar nedeniyle kolaydır ama işin pazar bulma kısmı daha zordur.

Bu zorluk Marksist literatürün temel tartışma konularından birisidir. Çünkü kapitalizmin yarattığı yoksulluk aynı zamanda kapitalist için bir pazar sorunu yaratacaktır. Öyle ya parası olmayan insan pazarda müşteri olamayacağına göre kapitalist metayı kime satacaktır?

Denklem kendi içinde son derece tutarlıydı belki ama kurulan denklem ne kadar hayata uyuyordu acaba?

Kapitalist üretim tarzı bir taraftan fabrikada tek düze üretici insan tipi yaratırken o fabrikanın dışındaki tüm toplumsal yaşam da aynı insan türünü pekiştirir. İş yaşamı insanı işine yabancılaştırırken dinlenme insanı dinlenmeye, eğlenme insanı eğlenceye, tüketim insanı ihtiyaçlarına yabancılaştırır. Bu nedenle de günümüz insanı her anlamıyla makinalaşmış, kendine yabancı bir tür haline gelmiştir.

İnsanın kendine yabancılaşmasının temelini insanın psikolojik yapısı oluşturur. İnsan egosuna müdahale eden kapitalist sistem yarattığı insan türünün mutlak kontrolünü ele geçirir. Çağımız insanı son derece özgürdür, onu sınırlayan bir baskı yoktur ama bu özgür insan egosu ile sisteme doğrudan bağlanır.

Kapitalizm insanı sistemin kölesi haline getirmiştir ama bu kölelerin hepsi kendilerinin özgür olduğunu sanırlar. Onlara göre özgürlük istediğini yapabilmektir ama istenilen her şey aslında daha önce kapitalist üretim tarafından planlanmış, bir pazarlama süreci sonucunda müşteri talebine dönüştürülmüş metaların tüketiminden başka bir şey değildir.

Metaların türleri de elbette zamanla değişir. Ama bu değişim insana hep bir gelişme gibi yansıtılır. Bu gelişme önemli bir kavramdır çünkü çağımız insanının eskiye göre çok daha gelişmiş bir yaratık olduğunu vurgular. Dolayısıyla daha gelişmiş insanın da daha gelişkin metalar tüketmesi gerekecektir.

Kapitalist pazarlamanın esası da buna dayanır. Gelişmiş denilen metaları kullanan insanlar kendilerinin de gelişmiş insan olduğuna inandırılır.

Okumaya devam edin ‘3G noktası’

29
Tem
09

MÜSİAD’ın vahşi kapitalizmi

Şeriatçı faşizm kendi burjuvasını yarattı

1980’lerden önce TÜSİAD vardı. Türkiye’de iktidara gelen tüm kapitalist iktidarlar burjuvazinin bu seçkin temsilcileriyle iyi geçinmenin yollarını bulmak zorundaydı. Hatta çoğu zaman onların onayından geçerek iktidara gelirlerdi. TÜSİAD büyük burjuvazisi, ABD emperyalizminin Türkiye içindeki önemli bir uzantısıydı. TÜSİAD ekonomik uzantı, iktidarlar siyasal uzantı…

Bu düzen 90’lara kadar bu şekilde devam etti. Arada bir de 12 Eylül faşizmi yaşandı ki sormayın! Solun ezildiği ve Atatürkçülük adına kalan hangi kurum varsa ortadan kaldırıldığı bu dönemin başlıca destekleyicilerinden biri gene TÜSİAD olmuştu. Türkiye’de burjuvazi kendi çıkarı için halka kıymaktan çekinmemişti. Oyunu kurallarına göre oynadılar. Fakat kurallara göre oynamak her zaman kazanmanın garantisi değildir. Gün gelir şartlar değişir ve birileri yeni şartlardan daha da kazançlı bir duruma geçebilirdi. Bu koşulları bizzat kendiniz yaratmış olsanız bile. Ve öyle de oldu…

90’larda çok da ciddiye alınmayan Şeriatçı sermaye bugün ciddi bir ivmelenmeyle ekonominin kontrolünü ele geçiriyor. Öyle ki, yıllarca kendilerini TÜSİAD’ın “laikçi” burjuvalarının zulmü altında inleyen çilekeş dervişler gibi tanıtan MÜSİAD’cılar, bugün aslanlar gibi kükrüyor; “Gerçek burjuva biziz, savulun!” diye…

Önceki haftalarda ilk konuşan eski Maocu, yeni Tayyipçi Ethem Sancak olmuştu. Fakat ardından MÜSİAD’ın kurucu genel başkanı Erol Yarar; zatı muhteremin gazetesinde öyle bir röportaj verdi ki, en burjuva benim diyenin bile dili tutulmuştur herhalde.

Erol Yarar; “Sayısal çoğunluk MÜSİAD’da, parasal çoğunluk TÜSİAD’da. Onlarda kırk yıllık sermaye birikimi var ama aradaki fark çok azaldı. TÜSİAD geçmiş, MÜSİAD gelecek demek.” diyerek durumu tespit etmiş.

Gerçekten  de  artık  parasal  çoğunluk  da  Şeriatçı   sermayenin eline  geçmek  üzere.

TÜSİAD’cılara   geçmiş   olsun.


Koç’lar,  Sabancı’lar,  Aydın Doğan’lar…  Saymakla  bitmez  bütün  patronlar…

Zannediyorlardı ki, iktidarları mutlaktır ve sonsuzdur. Şeriatçı iktidarlar gelse de onlar

sadece  Atatürkçülerle  uğraşmayı  iş  edinirler. Kurumlar ele geçirilir,  kadrolaşmalar

yapılır,  bizimkilerin  sömürü  çarkı  gene  aynı  hızıyla  döner durur…


Ama öyle olmadı. TÜSİAD  sermayesi  bilmiyordu  ki  Şeriatçılık,  faşizm  parçalı  bulutlu

onlara  dokunmayacak  bir durum  değildi. Faşizm gelirken kendi kitle tabanını nasıl

yaratıyorsa aynı şekilde kendi basınını ve sermayesini de kurarak, palazlandırarak

geliyordu. Artık Türkiye’de tüm patronların da Şeriatçı ve AKP’li olacağı bir dönem

açılıyor.

Okumaya devam edin ‘MÜSİAD’ın vahşi kapitalizmi’

28
Tem
09

Türkler Anadolu’nun ve doğusunun en kadim halkıdır

Erzurum - Karayazı Cunni Mağarası’nda bulunan mukayesesi.

Erzurum urug remizleri ve mukayesesi.

Erzurum Cunni Mağarası’nda Orkun tipi runik harfler.

Şekil 1: Erzurum – Karayazı Cunni Mağarası’nda bulunan mukayesesi.
Şekil 2: Erzurum urug remizleri ve mukayesesi.
Şekil 3: Erzurum Cunni Mağarası’nda Orkun tipi runik harfler.

Anadolu  Türk  izi  ile  dolu

Yukarıdaki işaretlerin ve karşılaştırmalı çizelgenin çok dikkatli bir şekilde incelenmesinde epey bir yarar bulunmaktadır.

Bu işaretler,1965 yılının sonbaharında Dr. Hermann Vary ve Prof. İsmail Yalçınlar tarafından Erzurum yöresindeki “Cunni mağarasında” bulunuyor.

Dr. Vary elindeki fotoğraf makinesi flaşlı olmadığı için resimleri iyi çekememiş, bu yüzden de kopyalarının sadece çizimlerini gerçekleştirmiş. Daha sonrada bu buluş, kendisi tarafından ilk defa Almanca olarak “Ural-Altaische Band 40, Heft 2”de yayınlanmış.

Niye bu kadar ayrıntıya giriyorum? Çünkü bu bilgileri, sömürgeci tetikçisi aydın müsveddelerinin ve işbirlikçi kalemşörlerin gözünün içine sokmak gerekiyor da ondan. Eğer böyle yapılmaz, bu tür yabancı menşeili kanıtlar yedekte tutulmazsa bunlar hemen; işte bu resmî tarih görüşüdür de, Türk ırkçılığını aklamaya çalışıyorlar da, bunların hepsi uydurmasyondur da, resimler neredeymiş de, resmî tarihin bilim adamlarına güvenilmezdir de, diyerek bilimsel gerçekleri karalamaktan zerre kadar çekinmeyeceklerdir.

Cunni mağarasında 24 Oğuz boyundan 12’sinin damgaları seçilebilmiştir. Bu Oğuz boyları; Kayı, Afşar, Bayat, Yazgır, Salur, Büğdüz, Eymür, İğdir, Ala Yuntlu, Çuvaldır, Peçenek ve Çepni’dir.

Buradaki “Büğdüz” boyuna çok dikkat ediniz! Kürt tarihi “Şerefname”de Büğdüz boyu, “Kürtlerin ata boyu” olarak gösterilir. Demek ki, “Büğdüz Aman” Türkmüş!.. Gerisini artık siz düşünün!..

İşin enteresan tarafı, 1900 yılında Belçika’nın Gent üniversitesi profesörlerinden Cumout da Sivas Suşehri’ne yakın Karataş mevkiinde de Cunni mağarasındakilere benzer işaretler bulmuş ve yayınlamış, fakat bunlara bir mânâ verememiş!

İşte yukarıdaki çizelge, Cunni mağarasındaki ve Sivas’ta bulunanları Divan-ı Lügat’üt Türk ve Cami’üt Tevarih’teki Oğuz boylarına denk düşen damgalarla karşılaştırıyor. İnanılmaz benzerlikler var. Yani, aksini ileri sürebilmek mümkün değil. Hele, Cunni mağarasındaki şekillerle, Turfan’dakilerin benzerlikleri daha da ilginç. İnsanın, “Erzurum niree, Turfan nireee!..” diyeceği geliyor.

Düşünebiliyor  musunuz,  Uygur  Türklerine  ait  remizlere  Erzurum  Cunni  mağarasında

rastlanılıyor.  Türklerin  Anadolu’daki  özellikle  de  Doğu  ve  Güneydoğu’daki  en  eski

varlıklarına  bunlardan  büyük  kanıt  olabilir  mi ?

Okumaya devam edin ‘Türkler Anadolu’nun ve doğusunun en kadim halkıdır’

28
Tem
09

Kimse gerçek Atatürkçülere Atatürkçülük dersi veremez

Tayyip ve Atatürk tüccarlığı

Atatürkçülük, hep tartışma konusu olmuştur. Kimin gerçek Atatürkçü; kimin ise sahte Atatürkçü olduğu tartışılır durur. Ama bu Atatürkçülük tartışmalarını açanların da hep Atatürk düşmanı oldukları görülür. Özellikle siyasetin kızıştığı bugünlerde Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı olanların, solcu ve Atatürkçüleri köşeye sıkıştırmak için söyledikleri klasikleşmiş sözler vardır: “Siz, Atatürk’ten geçiniyorsunuz”, “Siz, sahte Atatürkçünüz” gibi…

Bu klasikleşmiş sözlere yakın bir benzerini ise son olarak Tayyip söyledi. “Atatürk kalksa, bunların hepsini mezara gömer.” diyen Tayyip, yine Baykal ve CHP üzerinden Atatürkçü ve solcu kesimi vurmaya çalışıyor. Aslına bakılırsa Baykal ve CHP’nin Atatürkçü olmadığı konusunda Tayyip ile hemfikiriz (Kaderde Tayyip ile aynı fikirde olmak da varmış). Evet, bu ülkede Atatürkçülerin sahtesi olduğu gibi, Atatürkçü olmayıp Atatürkçülere sürekli saldıranların da olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Ama Tayyip gibiler sahtesi bile olmayı beceremiyor. Cumhuriyet ve Atatürk konusunda sicili bozuk birisinin bu konularda ahkam kesmesi de bayağı bir abes kaçmıştır aslında.

Hani dinime söven Müslüman olsa denir ya, herhalde bu söz Tayyip için söylenmiş olsa gerek! Anlamadığı konularda ahkam kesmeye çalışan Tayyip, Atatürkçü-solcu kesime Atatürkçülük dersi vermeye çalışıyor.

Okumaya devam edin ‘Kimse gerçek Atatürkçülere Atatürkçülük dersi veremez’

28
Tem
09

“PKK’ya af” planı

Abdullah Öcalan

Ertuğrul Özkök

Burada ucuz ve kirli bir başka propaganda daha çıkıyor karşımıza: PKK silah bıraksın, karşılığında devlet de silah bıraksın ve sorun masada çözülsün.

Peki ama PKK’nın silah bırakması tek başına ne anlam ifade eder. Bu gerçekten de PKK sorununun bitmesi anlamına gelir mi?

Elbette hayır. PKK’nın nihai hedefi Türkiye’nin toprak bütünlüğünü bozarak ülke topraklarının bir kısmında bağımsız bir Kürt devleti kurmak, yani Türkiye’yi bölmektir.

Terör sadece bu yolda kullanılan bir stratejidir ama zaten PKK da uzun bir süredir
terörü ikinci sıraya alıp siyasallaşmayı ve siyasal çözümü öne çıkarmış durumda.
Üstelik bu nihai hedefinden, Türkiye’yi bölme hedefinden vazgeçmiş de değil.
Tam tersine PKK’lılar federasyondan tutun da bağımsızlığa kadar pek çok şeyi de
açıkça telaffuz ediyorlar. O zaman “PKK silahları bıraksın, bu iş çözülsün” anlayışı
tam bir kandırmaca değil de nedir?

Apo’nun “yol haritası” diye açıklayacağı şeyler de aslında bu siyasallaşma programının temel taleplerinden başka bir şey olmayacak. AKP iktidarı ve Amerikancı basın gerçekleri ne kadar çarpıtırsa çarpıtsın durum bundan ibaret. PKK silah bıraksa bile bölücülükten vazgeçmeyecektir. Bu onların kendi var oluş nedenlerini ortadan kaldırmaları demektir. Ama zaten onların da böyle bir şey söyledikleri yok. Dahası, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna katılan Kürtlerin Cumhuriyet tarafından ihanete uğratıldıklarını söyleyerek ülkenin asli unsuru olduklarını ve haklarını geri istediklerini söylüyorlar. Hak dedikleri ise öyle kültürel hak filan da değil, Doğu ve Güneydoğu’da kendi devletlerini kurmak.

Abdullah Gül’ün “tarihi fırsatı”: PKK’ya af

AKP’nin Kürt açılımının esas hedefinin PKK’ya genel af çıkarmak olduğu nihayet ortaya çıktı.

AKP’nin niyeti gerçi başından itibaren belliydi ama kapalı kapılar ardında konuşulanlar toplumun vereceği tepki göz önünde bulundurulduğundan olsa gerek genellikle ikinci ağızdan, yandaş medyanın ağzından açıklanıyordu. Şimdi durum değişmiş görünüyor. Artık neredeyse her şey açıkça telaffuz ediliyor. Tabii henüz açıklanmayan ama süreç içinde açıklanacak pek çok sürprize de hazırlıklı olmamız gerek. Bu klasik AKP taktiğidir; önce alıştır, sonra kabul ettir!

Abdullah Gül’ün “Kürt sorununda iyi şeyler olacak” ve “tarihi bir fırsatın eşiğindeyiz” şeklindeki açıklamaları da bu doğrultuda yapılmış açıklamalardı ve şimdi devamı geliyor.

Gül’ün sözleri bu planın ilk ağızdan ve en yetkili makam tarafından telaffuz edilmesi açısından önemliydi.

Gül, sadece AKP iktidarının bu konudaki niyetlerini açıklamakla da kalmamış ve “on senedir devlet sisteminin içindeyim. Hiçbir dönemde olmadığı kadar, sivil-asker bütün kesimler ortak anlayış, işbirliği ve koordinasyon içinde” diyerek asker de dahil olmak üzere bütün devlet organlarının PKK ile masaya oturma konusunda artık bir mutabakata vardıklarının sinyallerini vermişti.

Bu mutabakatın verdiği cesaretle olsa gerek şimdi kartlar daha açık oynanıyor. PKK’ya af çıkarılması dahil PKK’nın yıllardır elde etmeye uğraştığı pek çok taviz şimdilerde neredeyse bir devlet programı haline getirilmiş durumda.

Yandaş basın da tam koro halinde ve “çözüm” adı altında hükümetin ve PKK’nın atması gereken karşılıkla adımları sıralıyor. Bu da gösteriyor ki, PKK ile devletin masaya oturtulması dediğimiz süreç son aşamasına gelmiş durumda.

“Çözüm” dedikleri PKK’nın zaferini kabul etmemiz

Apo’nun avukatları aracılığıyla 15 Ağustos’ta bir “yol haritası” açıklayacağını duyurmasını da PKK ile masaya oturma sürecinin yeni bir aşaması olarak okumak gerek. Apo’nun tutuklu bulunduğu İmralı’dan yıllardır terör örgütünü yönetmesine nasıl izin verildiğini geçtik, AKP başta olmak üzere bütün devlet yönetimi, Amerikancı basın ve TÜSİAD, Apo’nun açıklayacağı yol haritasına kilitlenmiş durumdalar. Apo, bakalım ne diyecekmiş, herkeste bunun telaşı var.

Ancak ilginçtir bu çevrelerin Apo’nun yapacağı açıklamayı beklerken “çözüm”, “akan kanın durması”, “barış” edebiyatı adı altında yaptıkları propaganda içinde görülmeyen ya da görülen ama üstü örtülen bir gerçek var ki bunu gözden kaçırmamak gerek. Dahası “çözüm” diye önümüze konulan şeyin aslında ne olduğunu, neye hizmet ettiğini ve Türk milletine kabul ettirilen şeyin aslında ne olduğunu görmemiz açısından oldukça önemli. Belki küçük bir ayrıntı denilebilir, ama hiç de öyle değil, zaten şeytan da ayrıntıda gizlidir!

Apo’nun sözde yol haritasını açıklayacağı tarihten, 15 Ağustos’tan bahsediyoruz; son derece manidar bir tarih. 12 Eylül sonrası PKK’nın adının duyulmasını sağlayan ilk terörist saldırılar 1984 yılının 15 Ağustos’unda Siirt’in Eruh ve Hakkâri’nin Şemdinli ilçelerinde gerçekleşmişti. Buralarda kamu binalarına ve askeri karargâhlara saldırılar düzenlenmiş, ilk eylemde Şemdinli ilçesinde bir astsubay ile iki askerimiz şehit düşmüştü. Siirt’in Eruh ilçesinde ise İlçe Jandarma Komutanlığı’na uzun namlulu silah ve el bombalarıyla yapılan saldırıda 1 askerimiz şehit düşmüş, 6 asker ve 3 vatandaşımız da yaralanmıştı.

Şimdi bu terör eylemlerinin 25. yıldönümünde Apo PKK’nın çözümünü açıklayacak ve etkili ve yetkili devlet organlarımız başta olmak üzere herkes de Apo’dan gelecek bu açıklamaya kilitlenmiş durumda.

Oysa Apo’nun ne söyleyeceği bir yana açıklama yapacağı tarih bile her şeyi açıklıyor. Apo’nun zamanlaması sadece ve sadece PKK’nın 25 yıllık terör eylemlerinin zafere dönüştüğünün açıklanmasıdır, başka bir şey değil!

Bunu da birileri bize “çözüm için tarihi fırsat” diyerek yutturmaya çalışıyor, tabii yerseniz.

Terörist değil, sanki filozof!

Apo’nun ne söyleyeceği de belli aslında. PKK otuz yıldır ne söylüyorsa, ne için çalışıyorsa ve talepleri neyse Apo bunları tekrarlayacak.

Yakalanıp Türkiye’ye getirilmesinin ardından yaptığı açıklamalarda “Demokratik Cumhuriyet” adı altında aslında bir federasyon tezi ortaya atmıştı Apo. Cumhuriyet’in kuruluşunda Türklerin ve Kürtlerin ortak kurucu olduğu şeklindeki klasik PKK propagandasını tekrarlamış ve bu çerçevede bir Türk-Kürt federasyonu önermişti.

Aradan geçen süreçte ise ulusalcılar da dahil olmak üzere pek çok çevre Apo’nun bu fikirlerinin Türkiye tarafından kullanılması gerektiğini söyleyerek Türk devletini ve Türk milletini Apo’nun peşine takmaya çalıştılar.

Okumaya devam edin ‘“PKK’ya af” planı’

28
Tem
09

Fethullahçılar, Aydınlıkçılar ve Tarafçılar Türk düşmanlığında buluştu

Taraf gazetesi Uygurların deşşetinden bahsediyor. Habere göre ölenlerin çoğu da Han Çinlisiymiş!

Amerikancı basın Uygur Türklerini destekliyor diyenlere hatırlatma: Taraf gazetesi Uygurların dehşetinden bahsediyor. Habere göre ölenlerin çoğu da Han Çinlisiymiş!

Yavuz Donat Çin’den bildiriyor! Ama bambaşka bir dünyada... Şanghay’daki fuar, Çin’le ticaretimiz... Uygur Türkleriyle ilgili tek bir satır yok.

Koyun can derdinde, kasap et derdinde! Yavuz Donat Çin’den bildiriyor! Ama bambaşka bir dünyada… Şanghay’daki fuar, Çin’le ticaretimiz… Uygur Türkleriyle ilgili tek bir satır yok.

Olayların ardında ABD mi var?

Doğu Türkistan’da 3 haftadır çok açık bir katliam yaşanıyor. Ama Türkiye’de yürütülen alçakça bir propaganda bu katliamın boyutlarının anlaşılmasını engelliyor: “Olayların ardından ABD var!”

Olayların ardında ABD’nin olmadığını burada uzun uzun anlatacak değiliz. Çünkü olayların ardında ABD’nin olduğunu iddia edenler bunu kanıtlamak zorunda.

Örneğin şu sorulara yanıt verilmesi gerekir:

ABD katliamın ardından Çin’e yönelik en ufak bir eleştiride bulundu mu?

Hayır!

2008 Olimpiyatları döneminde Tibet’te yaşananların ardından ABD hem resmi olarak hem de kontrolü altında tuttuğu NGO’larla büyük bir tepki oluşturmuştu. Doğu Türkistan’da yaşanan katliam ise geçen sene Tibet’te yaşananların kat be kat üstünde. Buna karşın Doğu Türkistan’la ilgili benzer bir kampanya oluştu mu?

Hayır!

Obama’nın olaylarla ilgili en ufak bir açıklaması oldu mu?

Hayır!

ABD-Çin ilişkilerinde en ufak bir gerilim yaşandı mı?

Hayır!

Olayların ardındaki isim olarak öne sürülen ve ABD ajanı olduğu iddia edilen Rabia Kader, son katliamdan sonra ABD’den en ufak bir yardım alabildi mi?

Hayır!

Rabia Kader Amerikancıysa, tarihimizin en işbirlikçi, en Amerikancı iktidarı AKP tarafından desteklendi mi?

Hayır!

Aksine Kader’in AKP iktidarı döneminde vize bile alamadığı ortaya çıktı.

Okumaya devam edin ‘Fethullahçılar, Aydınlıkçılar ve Tarafçılar Türk düşmanlığında buluştu’

28
Tem
09

Sıcak gündem

Yekta Güngör Özden

Önceki hafta, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun olağan yaz kararnamesi için daha önceden plânlandığı anlaşılan amaçlı tartışmaların gölgesinde geçti. Başbakanın partisinin il kongrelerinde yüksek sesle muhalefete ve medyaya çatması yanında kimi arkadaşlarının gözyaşlarıyla ıslanan yüzlerindeki çizgiler dikkat çekiciydi. Şimdiye kadar HSYK ve kararları için böyle bir tartışma ortamı yaşanmamıştı. Belli ki iktidar, hukuksuzluklarının üstünün örtülmesi, kendilerine yönelik eleştirilerin artmaması, uygun buldukları işlemlerin sürdürülerek haklı çıkmalarının biçimsel de olsa sağlanması için çabalara girişmiş, telâş ve endişe karmaşasının ateşleyicisi olarak iktidar medyası ile iktidarcı medyayı ortaya sürmüştü. Durumun en üzücü yanı Kurul çalışmalarından iktidarla birlikte olan medyaya bilgi sızdırılması ve üyelere ilişkin olumsuz yayınlardı. Belli oluyordu ki iktidarın kendisi ve yandaşları için hiçbir şeyi gözü görmüyordu. İçi boşaltılan kavramlar, yıpratılan değerler, yıkılan ilkeler, adalete bağlılık, yargıya saygı, hukuka güven umurunda değildi.

Okumaya devam edin ‘Sıcak gündem’

28
Tem
09

Kıbrıs Barış Harekâtı

Ergin Konuksever

20 Temmuz 1974’te Rumların Türklere yönelik katliamlarının artması nedeniyle Kıbrıs Türkünü korumak için Barış Harekâtını düzenledik.

O dönem Milliyet gazetesi savaş muhabiri olarak ben de harekâta katıldım.

Pek çok çatışmayı birebir yaşadım. Sırtımdan yaralandım.

Rumlara esir düştüm.

Şehit gazeteci Adem Yavuz’un yaralanmasına tanık oldum.

Kıbrıs Barış Harekâtı’yla ilgili hazırladığımız albümün devamı sürecek.

Ergin  KONUKSEVER

Okumaya devam edin ‘Kıbrıs Barış Harekâtı’

27
Tem
09

Ölmüşüz ağlayanımız yok…

196 Uygur Türkü kurşuna dizilerek idam edildi! “Başını  kaldıranı  vurun !”

Üç hafta önce Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine yönelik katliam bu parolayla başlamış. Çin Komünist Partisi yetkilisinin verdiği emirle birlikte başlayan katliamın sonunda 197 Uygur Türkü dünyanın gözleri önünde katledildi.

Olay bu şekilde seyrederken etrafta ne kadar çok Çinci olduğunu da görmüş olduk. Tabi bir o kadar da Türk düşmanı…

O kadar ileri gittiler ki, beş bin yıllık yurtlarında Türklerin katledilmesinden bile Türkleri sorumlu tuttular.

Türklerin ölmesi, katledilmesi o kadar doğal geliyor ki, günlerce Çin haber ajansının Türkiye şubesi gibi Çin haberlerini servis ettiler.

Ölenlerin çoğu Han Çinlisiymiş de, esas katliamı Uygur Türkleri yapmış da…

Ama katliam emrini veren Çinli yetkili, yaptığı işten o kadar keyif almaş olacak ki, çıktığı televizyon programında içini dökmüş:

“Kardeşim  bu  işin  lamı  cimi  yok… Kafasını  kaldırdı  mı  Uygur  Türkü  alnının  ortasına

yapıştıracaksın  kurşunu ! Saldırmalarını  beklemeden  hemen  gebertmeliyiz !”

Okumaya devam edin ‘Ölmüşüz ağlayanımız yok…’

27
Tem
09

Srebrenitza katliamının 14. yıldönümü

Srebrenitza katliamının 14. yıldönümü

Srebrenitza katliamının 14. yıldönümü

Tüm dünya bundan 14 yıl önce, uygar denilen Avrupa’nın tam ortasındaki Bosna Hersek’te İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleştirilen en büyük katliamlardan birine tanık oldu. 11 Temmuz 1995 tarihinde General Ratko Mladiç komutasında Sırp güçler, Srebrenitza kentine karşı beklenmedik bir saldırıya geçti. Beklenmedikti, çünkü Srebrenitza kenti Birleşmiş Milletler’e bağlı Hollandalı askerler tarafından korunmaktaydı. Fakat Srebrenitzalıların canlarını ve namuslarını emanet ettiği Hollandalı askerler görevlerini yapmak yerine Sırp güçlerinin kente girmesine göz yumunca bir haftayı aşan bir süre kentte katliam yaşandı. Sırplar işlerini bitirip geri çekildiklerinde, arkalarında çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 8.000’den fazla ölü vardı.

Aradan 14 yıl geçmesine karşın, Srebrenitzalılar için yaşanan acılar halen daha tazeliğini koruyor. Çünkü kurbanların kimliklerinin tespit aşaması bile bitmiş değil henüz.

Okumaya devam edin ‘Srebrenitza katliamının 14. yıldönümü’

27
Tem
09

ABD’nin barış yöntemi: Daha fazla tehdit

Hillary ClintonAsya gezisi kapsamında Tayland’da bulunan ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, alışıldığı üzere, şer ülkeler kapsamına aldıkları İran ve Kuzey Kore’yi bir kez daha tehdit etmekten geri durmadı. Yalnız bu sefer tehdit etme yöntemi öncekilerden biraz daha farklıydı. Çünkü Clinton’un bakış açısına göre İran’ı nükleer çalışmalarından vazgeçirmenin yolu, bölge ülkelerini daha fazla silahlandırmaktan geçerken, Kuzey Kore’nin ise “bir daha nükleer silahlara sahip olamayacak şekilde, bu tip silahlardan arındırılması” gerektiğini iddia etti.

Okumaya devam edin ‘ABD’nin barış yöntemi: Daha fazla tehdit’

27
Tem
09

Kürtler sonunda BM’yi de isyan ettirdi

Mesut Barzani ve Celal TalabaniHer zaman söylüyoruz: Kürtten millet, aşiretten devlet olmaz diye. Devlet olmak öyle çoçukların eline verilebilecek bir oyuncak değildir. Deneyim gerektirir, tarih gerektirir, kültür gerektirir, yetenek gerektirir… Eğer siz bu işin ehli olmayan birine, tüm tarihi boyunca devlet kuramamış bir aşirete devlet kurdurmak isterseniz eninde sonunda kabak sizin başınıza patlar.

Okumaya devam edin ‘Kürtler sonunda BM’yi de isyan ettirdi’

27
Tem
09

YÖK, İHL’lere katsayı uygulamasını kaldırdı

YÖK, İHL’lere katsayı uygulamasını kaldırdıYÖK, geçtiğimiz hafta verdiği kararlarla Türkiye gündeminde ilk sıralara yerleşti. Önce Abdullah Gül’ün yeni YÖK üyelerini ataması ile ilgili haber gündeme geldi. Aslında oldukça tartışma yaratması beklenen atamalar, yine YÖK’ün aldığı başka bir kararla ikinci plana itildi.

Abdullah Gül, YÖK’teki iki boşluğu İstanbul Üniversitesi Rektörü Yunus Söylet ve eski Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Ayşe Soysal’ı atayarak doldurdu. Geçtiğimiz haftalarda değindiğimiz gibi Yunus Söylet son olarak Tayyip’e fahri doktora ünvanı vererek gündeme gelmişti. Eşi türbanlı olan Söylet, türbanın üniversitelere girmesi için açılan imza kampanyasına da imza atmıştı.

Okumaya devam edin ‘YÖK, İHL’lere katsayı uygulamasını kaldırdı’

27
Tem
09

RTÜK’te Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı başkan

Davut DursunUzun zamandır tartışmaların odağında olan kurumların başında gelen RTÜK’te de yeni dönem başladı.

Adı Deniz Feneri yolsuzluğuna karışan RTÜK Başkanı Zahid Akman, yapılan seçimle görevini Davut Dursun’a bıraktı. Böylece Kanal 7’ci olarak bilinen Zahid Akman’ın yerine yine Şeriatçı basından Yeni Şafak yazarı Davut Dursun getirildi.

Özellikle Deniz Feneri davasına adının karışmasından sonra oldukça köşeye sıkışan Zahid Akman, sık sık istifaya çağrılmasına rağmen görev süresi dolmadan RTÜK Başkanlığı’nı bırakmayacağını açıklamıştı. Görev süresi 14 Temmuz’da dolan Akman’ın yerine seçilen Dursun, 9 kişilik üst kurulun 7 üyesinin oyunu aldı. Bilindiği gibi RTÜK Başkanlığına adaylığını koyanlardan biri de CHP kontenjanından üye olan Hülya Alp’ti.

Okumaya devam edin ‘RTÜK’te Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı başkan’

27
Tem
09

Bir kez daha Doğan-Çalık kapışması

Bir kez daha Doğan-Çalık kapışmasıDoğan grubu ile Çalık grubu yine birbirlerine girdi. Bu kez kavgayı başlatan taraf Çalık’ın Sabah gazetesi. Sabah, geçtiğimiz hafta “Aydın Doğan’ın kağıt yolsuzluğu” başlıklı bir yazı dizisine başladı. Dizi başlarken Sabah’ın Genel Yayın Yönetmeni olan Erdal Şafak bir yazı yazarak amaçlarının medya savaşı değil habercilik olduğunu iddia etti. Erdal Şafak, gerekçe olarak da şunları yazdı: “Öncelikle, kamuoyunun Türkiye’nin en büyük holdinglerinden biri ve medyanın en iri grubuyla ilgili bir soruşturmanın sonucunu öğrenme hakkı bulunuyor.

İkincisi, Hürriyet’in ve Milliyet’in küçük ortaklarının, yani yatırımcıların gelişmelerden haberdar olmaları gerekiyor. Zira Hürriyet ve Milliyet’in ortalama yüzde 40’ı halka açık.

Üçüncüsü, gerek serbest piyasa ekonomisi, gerekse şeffaflık ilkeleri uyarınca Türk iş dünyasının, ülkenin en büyük gruplarından biriyle ilgili gelişmeleri öğrenmeleri şart.

Dördüncüsü, Doğan Grubu’nun yabancı ortaklarının da böylesine önemli bir konuda bilgi sahibi olmaları gerekli.

Ve nihayet, Doğan Grubu, özellikle de Hürriyet ve Milliyet çalışanları ile aileleri, yine şeffaflık ilkesi uyarınca, kendi kuruluşlarıyla ilgili olarak hepsi de delillendirilmiş ciddi iddiaları bilmeliler.”

Okumaya devam edin ‘Bir kez daha Doğan-Çalık kapışması’

27
Tem
09

Birgün-Taraf kapışması ve Melih Altınok’un “dönekliği”

Birgün-Taraf kapışması ve Melih Altınok’un “dönekliği”Yeşil Elma Koalisyonu’nun düşman kardeşleri Birgün ile Taraf yine kapıştı. Bu seferki kapışmanın ana teması da Ergenekon. Ancak bu seferki kapışmanın konu mankeni ise Taraf yazarı Melih Altınok. Yaklaşık bir ay kadar önce Birgün’den ideolojik sebeplerle ayrıldığını açıklayan Altınok, hemen akabinde Taraf’a intikal etmişti.

Geçtiğimiz hafta Birgün’de neredeyse tam sayfa bir Melih Altınok yazısı yayımlandı. Birgün’ün medya eleştirilerinin yer aldığı Eşek Arısı köşesinde yayınlanan yazıda Barış İnce, Altınok’u fena soktu.

Okumaya devam edin ‘Birgün-Taraf kapışması ve Melih Altınok’un “dönekliği”’

26
Tem
09

Suyu ısınan kurbağanın hikâyesi

Suyu ısınan kurbağanın hikâyesiBilinen bir hikayedir. Ama yine de bir hatırlatalım: Kurbağa eti kimi yerlerde çok sevilir. Ama tazesi makbuldür. En güzeli de canlı canlı haşlanan kurbağa etidir. Bir hayvan canlı canlı nasıl haşlanır diye sormayın. Bunun da bir yolu bulunmuştur: Kurbağayı sıcak ateşe atarsanız, bir refleks hareketiyle sıçrayarak hemen kazanın dışına kaçar. Ama normal sıcaklıkta bir suyun içine koyarsanız, tehlikeden habersiz keyfine bakar. Sonra suyun sıcaklığını yavaş yavaş artırırsınız. Kurbağa hâlâ tehlikeden habersizdir. Hatta sıcaklığın da etkisiyle hafif uyuşur. Su yeterli sıcaklığa geldiğinde kurbağa artık haşlanmaya başlamıştır. Ve o kadar uyuşmuştur ki, sıçrayıp kazandan kaçacak dermanı da kalmamıştır. Zaten haşlandığının da farkında değildir artık… Buyurun iki “Atatürkçü kurbağa”nın şu son 6 yılına bir göz atalım.

Ağustos 2002: “Türkiye erken seçime gidiyor. Ecevit’i çok sevdiğimden değil, ama böyle giderse AKP iktidar olacak.”

“Merak etme, Türkiye’nin laik dinamikleri izin vermez. Tek başlarına mı iktidar olacaklar. En kötü ihtimalde yeni bir 28 Şubat süreci Türkiye’yi kurtarır.”

“Sağol, rahatlattın beni.”

Okumaya devam edin ‘Suyu ısınan kurbağanın hikâyesi’

26
Tem
09

Sıra Yaşar Paşa’da mı?

Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes. Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes.

İlle de asıp kesmek geliyorsa içinden  Ezmekte devâm et Barışçılar’ı, ama sen

Meselâ Yalçın’ı da tıkıyorsun deliğe  İhtiyarcık sana azıcık cilve yaptı diye,

Git, koş, elini öp, af dile, yüzünü güldür,  O, yalnız altın kafeslerde öten bülbüldür.

O, matbaalar yıktırıp kitaplar yaktıran,O, büyük demokrat, O, hürriyetçi kahraman,

Moskova’yı atomlayalım diyen insancı…Kendine acımazsan bize bir parça acı.

A be Adnan Menderes, böyle bir dal kesilmez,   Böyle şaşkınlıkların sonu da iyi gelmez…

Şu muhalefetle de alıp veremediğin ne?  Niye öyle hışımla yürüyorsun üstüne?

Kore’ye asker gönderdin de “Hayır” mı dedi?“Kan aktı hesabı sorulmalıdır!” mı dedi?

Orduyu emrimize verdin, ses çıkardı mı?“Olmaz olsun” mu dedi Amerikan yardımı?

Feryat mı etti “İstiklâl elden gitti” diye?  Zavallı, sımsıkı sarılmış demokrasiye :

“Başvekil merasimsiz karşılanmalı” diyor.  Bir de bazan coşarak “Hayat pahalı” diyor.

Bu aksoylu muhalefeti ezilir görmek Türkün   Batılı dostlarını pek üzüyor pek.

Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes.  Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes.

Senin bindiğin dallar ve bindiğimiz dallar,  Unutma bu dallardan başka asıl ağaç var,

öfkeyle homurdanan yarı çıplak, yarı aç,  bizi silkip atmaya fırsat kollıyan ağaç…

Nazım Hikmet

Okumaya devam edin ‘Sıra Yaşar Paşa’da mı?’

26
Tem
09

Sömürgeciliğe karşı durmak bir insanlık görevidir

Emperyalizmin ülkemize dayattığı Kürtçü-İslamcı faşizm, Atatürkçülerin örgütsüzlüğü nedeniyle hızla yol almaktadır. Halkımızın Kemalist devrimle kazandığı değer yargıları bir bir yıkılmış, kolaycı ve faydacı kapitalist zihniyet toplumumuzun bütün katmanlarını sarmıştır. Tüm değerlerin yerine para geçmiştir. Medyatik ve elektronik saldırılarla yaratılan bilgi kirliliği, halkımızın gerçekleri kavramasını engellemektedir.

Ancak bunu anlatamadığımız zaman, ortada da bir şey kalmayacaktır. Atatürk nasıl bir devrimci yaratıcılıkla halkı arkasına almışsa, biz de bir şekilde bu halka ulaşmak zorundayız. Türkiye, Ortadoğu’da emperyalizme karşı devrim geleneği olan bir direnme noktasıdır. Sanayi ve tarım tasfiye edilmekte, ülkenin temel direnç noktaları hızla yok olmaktadır. Yok olmaya giden bir ülkede, sözde işçi, memur, köylü örgütleri “nasıl bir şeyler kaparız”ın peşinde. Atatürkçü geçinen mandacı parti ve dernekler, büyük tehlikenin ya ayırdında değil ya da el altından destek vermektedirler. Türkiye çökertildiği zaman herkes bu çöküntünün altında kalacaktır. Ulus diye bir şey kalmayacaktır. Emperyalizmin nasıl bir acımasızlığa evrildiğini sadece halkımız değil, işbirlikçiler ve mandacılar da hesap etmek zorundadır. Burnumuzun dibindeki Irak’tan hala ders çıkartmamakta ısrar ediyoruz.

Bu denli şaşırmış bir toplumda, Atatürkçüler bir şekilde halka ulaşmak ve uyarmak zorundadır. Yığınlara bu gidişin toplumsal bir intihar olduğunu anlatmak zorundayız.

Okumaya devam edin ‘Sömürgeciliğe karşı durmak bir insanlık görevidir’




İstatistikler

  • 2,203,615 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Temmuz 2009
P S Ç P C C P
« Haz   Ağu »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  

En fazla oylananlar