Temmuz 2009 için arşiv



26
Tem
09

İçeriden kuşatılmış kale

Bağımsızlık bir doğadır. Bu doğayı dengeleyen temel etmen özgürlüktür. Özgürlük tek bir alanı kapsayan soyut bir kavram değildir. Çeşitli alanlardan oluşan somut bir bileşimdir. Özgürlük alanlarının belirleyici olanı ekonomik özgürlük alanıdır. Ekonomik özgürlüğüne sahip çıkamayan, özgürlüğe, özgürlüğü sahip çıkamayan bağımsızlığa sahip çıkamaz.

“Liberalizm”e takla attıran, her gün bir “çağ atlayan,” enflasyonla devalüasyonu hiç takmayan Türkiye hükümetleri ne denli bir ekonomik özgürlüğe sahip ise, ülkenin de o denli bir bağımsızlığa sahipçiliği söz konusudur elbette. Enflasyon oranı, ücret artışı, emeklilerin durumu, sağlık hizmetleri ve eğitim gibi konularda, iktidarların açıklamalarındaki doğruluk oranı ne ise, ulusal bağımsızlığımıza sahip çıkmadaki onur oranı da odur. Yahudi, Ermeni, Rum lobi ve diasporaları, saldırgan Amerikan emperyalizminin kapıları ardında verilen ödünlerdeki ulusal kaygılar ne denli gözen uzak tutulmakta ise, egemen cumhuriyet toprakları üzerinde doğrudan Türk yurttaşlarına karşı girişilen yabancı aşağılamalarına karşı güdülen ulusal kaygılar da o denli gözden uzak tutulmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’ni cumhuriyet kılan başkomutanımız Mustafa Kemal ilkelerine, örneğin laiklik konusuna, iktidar ne denli saygı duyuyorsa, “İstiklal-i Tam” ilkesine de o denli saygı duymaktadır.

Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde, Amerika’yı sığınak sayan bu iktidar, öbür ülkelerin Türkiye’yi nükleer artık çöplüğü, Amerika’nın ise hiçbir şey saymasına rahatlıkla katlanmaktadır. İktidar, Özal ile birlikte daha nice şeylere katlanadursun. Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik özgürlüğünü sıfıra, “ya istiklal ya ölüm” ilkesini de “ölüme” mahkum etmektedir bu “iki”li. Her geçen gün ekonomik özgürlüğümüze IMF prangası vurulmaktadır.

Okumaya devam edin ‘İçeriden kuşatılmış kale’

26
Tem
09

Türk solcuları için Attila İlhan’dan öğrenilecek hâlâ çok şey var

Attila İlhan

Türk solunun tarihsel duruşunun ve bütün birikiminin neredeyse yok sayıldığı ve hedef tahtasına oturtulduğu şu günlerde Türk solunun yapması gereken tek bir şey var; 1960’lardan, 1968’lerden miras kalan Atatürkçü ve sosyalist birikimine yeniden sarılmak. Türk solunu, yıllardır yaşadığı bocalamadan kurtaracak ve Türk halkı için yeniden bir umut haline getirecek tek formül de budur. Böylesi bir ihtiyacın kendisini dayattığı bir dönemde Türk solcuları için Attila İlhan’dan öğrenilecek hala çok şey var. O nedenle doğruları ve yanlışları ile Attila İlhan bizimdir.

Devrimci ve solcu Atatürk’ü
Türk halkıyla buluşturdu

Türk Solu’nun tarihsel kökenleri üzerine taraflı tarafsız tüm çevrelerin anlaştıkları ortak nokta, Türk Solu’nun başından itibaren Atatürkçülüğün uzantısı olarak geliştiğidir.

Gerçekten de, Türkiye 1960’lardan 1970’lere doğru giderken solun ana doğrultusu ve temel dayanak noktası Atatürkçülüktü. 1970’lerden sonrası ise bilindiği üzere solun Atatürkçülükten kopuşu ve bugün geldiği haliyle Atatürkçülüğe tümüyle düşman bir çizgiye oturmasıdır.

Attila İlhan, solun Atatürkçülükten adım adım kopmaya başladığı ve 2000’li yıllara gelindiğinde solcu olmanın neredeyse Atatürk’e karşıt olmakla özdeş hale getirildiği bu uzun süreçte, Türk Solu’nun Atatürkçülük konusundaki tavizsiz savunucularından birisi oldu. Deyim yerindeyse seksen sonrası kuşak Atatürkçülüğün solculuk, solculuğun da Atatürkçülük olduğunu Attila İlhan’dan öğrendi.

Attila İlhan, 12 Eylül karanlığının Atatürkçülük adı altında Atatürkçülüğün devrimci özünü ortadan kaldıran ve Atatürk’ü tutucu bir asker ve devlet adamına dönüştürerek onun devrimci kimliğini ortadan kaldıran ideolojik saldırısına karşı, “devrimci Atatürkçülüğü” Türk halkına yeniden hatırlatmak gibi büyük bir tarihsel sorumluluğu üzerine almıştı. Üstelik, 1980 sonrasında Türk Solu’nun önemli lider ve teorisyenlerinin artık hayatta olmadığı bir süreçte bu zor görevi üstlenmiş ve bütün bu yükü de tek başına omuzlamıştı. Atatürkçülüğe yönelik bu kapsamlı yok etme saldırısına karşı durabilmek içinse, 12 Eylül karanlığında herkesin sustuğu bir dönemde “Sosyalizm asıl şimdi” diyebilen Attila İlhan gibi cesur bir Türk aydınına ihtiyaç vardı.

Okumaya devam edin ‘Türk solcuları için Attila İlhan’dan öğrenilecek hâlâ çok şey var’

26
Tem
09

Sakıncalı piyadelerden sakıncalı orgenerallere

uğur mumcu- sakıncalı piyade

27 Mayıs ihtilali olduğunda tarihler 1960 yılını gösteriyordu.

Tüm dünya antiemperyalizme yöneliyordu ve çok özel bir şekilde Ortadoğu’da Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta, iran’da devrimci gelişmeler oluyordu. Bu “Yeni Kemalist dalga”ydı ve kısa bir sürede çok etkili olmaya başlayacaktı.

27 Mayıs’la birlikte Türkiye’de de Atatürkçülük yeniden devrimci bir çekim merkezi haline geliyor ve Türkiye yavaş yavaş Amerikan ekseninin dışına çıkıyordu.

1950’lerde etkili olan “Dost Amerika” masalı bitiyor ve 60’lı yılların gençliğinin dilinde “Hoşt Amerika”ya dönüşüyordu.

Sendikalar kuruluyor, işçiler “işçi sınıfı”na evriliyor ve sınıf siyasete ağırlığını koyuyordu.

27 Mayıs öncesinin gençliği daha da radikalleşiyor ve Devrimci Gençliğe dönüşüyordu.

“Atatürkler geliyor” sloganları yükseliyor ve Türkiye adeta devrim yıllarını yaşıyordu.

Ama ABD açısından bu gidiş iyiye gidiş değildi, Türkiye hizadan çıkıyordu ve o nedenle hizaya getirilmesi gerekiyordu.

Hizaya getirme işlemi için, her zaman olduğu gibi bir darbe tezgâhlandı ve 12 Mart 1971’de Türkiye, ilk faşist cuntayla tanıştı.

Okumaya devam edin ‘Sakıncalı piyadelerden sakıncalı orgenerallere’

26
Tem
09

Türkiye’deki gerici akımlar ve ilericilerin durumu

İlerici  ile  gericinin  savaşı

İlerici, gücünü halktan alır. Ve o nedenle halkın özgürlük ve bağımsızlık savaşımının yanındadır. İlericilik bir nevi halkçı olmaktır, diyebiliriz. Ama bu halk dalkavukluğu yapmak anlamına da gelmemelidir.

İlerici her daim halkın yanında olmalı ve halkı yönlendirebilmelidir. İlericinin halkı yönlendirebilmesi o halkın kültürüne, ilericinin, ne kadar yabancı ya da ne kadar iç içe olduğuyla orantılıdır. Kendi halkına yabancılaşmış sözde ilerici görünüm içinde olanlar, bırakın halka doğruyu ve güzeli gösterebilmeyi, kendi yanlışlarını göremeyecek kadar da körlük içindedirler.

Türkiyemizde  ilericinin  içine  düşmüş  olduğu  yabancılaşma  devamlı  olarak  gericilerin

işine  yaramıştır. Oysa  gerici,  halktan  yana  değildir.  O,  bir  kısım  mutlu  azınlığın  ve

dinsel  gücü  elinde  bulunduran  elit  kesimin  refahını  savunur.  Ama  buna  rağmen

gericiler  hep  halktan  yana  görünmüştür.

İlericinin  olmadığı  yerde  gerici  ön  plandadır.

Okumaya devam edin ‘Türkiye’deki gerici akımlar ve ilericilerin durumu’

25
Tem
09

Altı Ok’u alıştıra alıştıra ortadan kaldırmak

CHP’nin “Altı Ok”u


Cumhuriyetçilik?

– 85. yılını kutladık ya.


Milliyetçilik?

– “Etnik kimlik şerefimizdir.”


Halkçılık, devletçilik?

– Onlar geride kaldı, tek parti döneminde.


Laiklik?

– Türban siyasi simge tabiki; ama kara çarşaf farklı, o geleneğimizde var…


Devrimcilik?

– …???!!!!!

Okumaya devam edin ‘Altı Ok’u alıştıra alıştıra ortadan kaldırmak’

25
Tem
09

Özal haklıymış: Alıştık!

Bugün PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmeyen Barzani ve Talabani, “Dayı” diye hitap ettikleri Özal’dan o dönem her türlü desteği alabiliyordu

Bugün PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmeyen Barzani ve Talabani, “Dayı” diye hitap ettikleri Özal’dan o dönem her türlü desteği alabiliyordu. Barzani’ye uluslararası alanda rahat seyahat edebilsin diye Türk Pasaportu veren de Özaldı.

Türkiye   “Özalcılık”la   tanışıyor, 

ona   alışıyor

Biz 12 Eylül karanlığının gölgesinde yaşadık çocukluğumuzu. Sözde bir yumuşama ve % 90’ların üstünde güvenoyu almış bir 12 Eylül Anayasasının kazandırdığı sözde bir barış ortamının içinde yani.

İlk serbest genel seçimlerin ardından, 1983’te, Türkiye sivil bir iktidarla değil, uzun yıllar Türkiye’yi esir alacak bir Kürt-İslam dayatmasıyla tanışmıştı. Bu, Turgut Özal’ın Anavatan Partisi’ydi. Darbeyle solun tükenme noktasına getirildiği, hiç de demokratik olmayan bir ortamda kazanılan bu seçimlerin ardından, 1987’de yapılan ikinci genel seçimler ise Özal iktidarının güven tazelemesi oldu.

Türkiye artık “Özalizm”le tanışıyor, onu kanıksamaya başlıyordu. Bunun bir ideoloji değil “anlayış” olduğunu anlayamadan.

Okumaya devam edin ‘Özal haklıymış: Alıştık!’

25
Tem
09

Molla rejimi İmam Hatiplerle kuruluyor

Molla rejimi İmam-Hatiplerle kuruluyor

İmam-Hatiplerin açılması, Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun kaldırılmasıdır

Yıl 1949, günlerden 15 Ocak. Bundan tam 60 yıl önce İmam-Hatip kursları açıldı. Bugünkü İmam-Hatip liselerinin temellerini oluşturan bu kursların açılması ile Atatürk’ün en önemli devrimlerinden Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birliği) Kanunu’na ilk darbe vuruldu.

3 Mart 1924’te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu, laik Cumhuriyet’in eğitim politikasının temeliydi. Osmanlı’da eğitim sistemi ikili bir yapıdaydı. Medreselerde dini eğitim verilirken bunların yanında Batı tarzı eğitim veren okullar vardı. Cumhuriyet, bu ikili yapıyı her iki eğitim anlayışıyla birlikte ortadan kaldırdı. Cumhuriyet rejimi, yeni nesli ulusal ve laik bir eğitim sistemi ile yetiştirecekti.

Bugün bir yandan İmam-Hatiplerle, diğer yandan özel okullarla Tevhid-i Tedrisat Kanunu fiilen ortadan kaldırılmıştır. Din adamı yetiştirmek gerekçesiyle kurulan İmam-Hatipler, zamanla laik eğitime alternatif eğitim kurumlarına dönüştüler. 60 yılda sayıları katlanarak artan İmam-Hatiplerde (1958 yılında 26, 1969’da 71, 1997’de ise 600 okul) Cumhuriyet düşmanı militanlar yetişti.

Okumaya devam edin ‘Molla rejimi İmam Hatiplerle kuruluyor’

24
Tem
09

Temel içgüdümüz

Temel içgüdümüzBir öyle şaşılası
dünya ki burası,

bollukla ölüyor,
kıtlıkla yaşıyor.

Varoşlarda hasta, aç kurtlar gibi
insanlar dolaşıyor

ambarlar kilitli
ambarlar buğdayla dolu..

Tezgâhlar
ipekli kumaşla dokuyabilir
topraktan güneşe kadar giden yolu.

İnsanlar yalnayak
insanlar çıplak…

Bir öyle şaşılası
dünya ki burası,

balıklar kahve içerken
çocuklar süt bulamıyor.

İnsanları sözle besliyorlar,
domuzları patatesle…

Nâzım Hikmet

Okumaya devam edin ‘Temel içgüdümüz’

24
Tem
09

Lozan Barış Antlaşması

Türk Milleti İstiklal Savaşı’ndan büyük bir zaferle çıkmış ve sıra savaş hâlini hukuken sona erdirecek olan barış anlaşmasına gelmişti.

Lozan Barış Konferansı 20 Kasım 1922’de çalışmalarına başlamış; ancak hiçbir ilerleme kaydedilmeden 4 Şubat 1923’te kesilmiştir.

Türk Heyetinin Başkanı İsmet İnönü

Okumaya devam edin ‘Lozan Barış Antlaşması’

23
Tem
09

Nâzım Türkistanlının gözbebeklerine baktığında ne görmüştü…

“Yeni dünya”dan “yeni topraklar”a

Galeano, Latin Amerika’nın Kesik Damarları kitabında Kolomb’un Amerika’ya ilk ayak bastığı zaman buraya “yeni dünya” adını verdiği yazar.

Çin’in uzun yıllar boyu istila ettiği beş bin yıllık Türk yurdu Doğu Türkistan’a verdiği isim de hayli benzer: Sinciang ya da Sincan. Anlamı ise “yeni topraklar.”

Doğu Türkistan’da en son yaşanan katliam girişimi sonucu 156 Türk’ün öldürülmesi bugün için bakınca yeni bir olay, ama kesinlikle ilk değil.

Peki her şey nasıl mı başladı?

Okumaya devam edin ‘Nâzım Türkistanlının gözbebeklerine baktığında ne görmüştü…’

23
Tem
09

Bir işbirlikçi kalemşör profili…

Bir işbirlikçi kalemşörİşbirlikçi “aydın” nedir?

Bunlar hiçbir türlü vazgeçmezler!

İleri sürdükleri savların bilimsel olarak da hiçbir geçerliliği olmadığı halde, bıkmadan usanmadan geçersiz iddialarını körlemesine savunmaktan bir an olsun geri durmazlar.

Bunlar kalemşör, hatta silâhşördürler.

Hele bazıları sadece silâhşördür. Tabiatiyle silahşör olan kişinin bilgiyle ve okumayla da ilgisi olmayacakttır.

Entellektüel diye geçinirler ama bilgi donanımaları “kes, yapıştır” yöntemiyle oluşturulmuştur. Oradan buradan tırtıkladıkları ansiklopedik ve bölük pörçük bilgileri birleştirerek ve onları bazı orjinal kelime, isim ya da kavramlarla süsleyerek millete yutturmaya kalkarlar. Okuyan da bu süslü kelime, kavram veya isimlere bakarak o yazının çok içerikli bir metin ve silahşör kalemşörün de çok derin bir münevver olduğunu zanneder. Oysa bunların hiçbir derinlikleri olmadığı gibi kapasiteleri de derinleşmeye müsait değildir. Hep “sığ sularda” gezinirler. Ayrıca bunların gerçek ve doğru ile de işleri olmaz. Onların “kes yapıştır” bilgileri sadece ve sadece “dezenformasyona” yönelik olup toplumu yanıltmak ve kandırmak için tetikçilik amacıyla kullanılır. Zaten misyonları da gerçekleri saptırmak ve bilgiyi “efendilerinin” çıkarları doğrultusunda “sanallaştırmaktan” ibarettir.

Bunların iç dünyaları da karmakarışık ve kaypaktır. Bu yüzden kindar, agresif ve yanar dönerdirler. Saplantılı bir şekilde düşman belledikleri kişilere ve görüşlere inanılmaz bir fanatiklikle savaş açmışlardır.

Bunların çoğu “dönme”dirler! Bir zamanlar sıkı bir “Marksist” iken, birdenbire “liboş” oluvermişlerdir. Bu “dönmelik” durumları da zaten onların etik değerleri hakkında yeterli ipuçlarını vermektedir.

Ancak bu “etik deformasyon” sıradan bir “dönmelikle” sınırlı değildir. Bu deformasyon beraberinde katıksız bir “sömürgeci askeri” olma özelliğini de getirmiştir. Yani bu zevat, bir zamanlar sıkı bir Marksistken, “dönme” olduktan sonra birdenbire daha da sıkı bir şekilde “sömürgeci militanı” kesilivermiştir. Çünkü, “dönmeler” genelde çok fanatik olurlar.

Okumaya devam edin ‘Bir işbirlikçi kalemşör profili…’

23
Tem
09

Doğu Türkistan ve antiemperyalist politika

Çinliden daha çok Çinciler

Doğu Türkistan’da yaşanan olaylar Türkiye’deki sağ ve sol siyasetlerin hangi noktada durduklarını göstermek açısından önemli bir fırsat yarattı. Genellikle sağ siyasetler Türklere yönelik katliama tepki koyar gibi görünürken sol siyasetler hep yaptıkları gibi Türk Milletinden koparak meseleye başkalarının gözlükleriyle bakmayı tercih ettiler. Böylelikle Türklerin hakkının savunulacağı; Türk milleti ve sol arasında yeni bir bağ kurulabilecek bir zemin daha sağcılara teslim edildi.

Olayların geçtiği bölgenin adını doğru ifade etmek yaşananlara hangi pencereden bakıldığını çok da güzel ortaya koyuyor. Söz konusu coğrafyanın adı Doğu Türkistan ve katliama maruz kalanlar ise Uygur Türkleri. Türk stratejisi açısından kavramlar bunlar. Ancak tartışmalarda çoğunlukla “Sincan Özerk Bölgesi” ve “Uygur” kavramları kullanılıyor ki bu aslında Çin stratejisinin kavramsal düzeyde bile kabul edildiğinin önemli bir göstergesi. Bunun ne önemi var peki? Başkalarının ağzıyla konuşmaya başladığınızdan itibaren başkalarının çıkarlarını savunmaya başlıyorsunuz.

“Sincan”ın anlamı “yeni fethedilmiş bölge”. Bu Çinlilerin kullandığı isim. Yani Çinlilerin ele geçirdikleri yeni topraklar. “Uygur” ise zaten tek başına hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü herkesin bildiği gibi “Uygur” bir ulusun adı değil. “Uygur Devleti” ise tarihte kurulmuş Türk devletlerinden bir tanesi. Yani Uygurlular Türk ulusunun bir boyu ve bölgede katledilenler de Türk coğrafyasının bir parçası olduğu için de bizleri yakından ilgilendiriyor.

Sol kesime baktığımız zaman hiçbir metinde Uygur Türkü kavramı kullanılmadığını görüyoruz. “Türk” kelimesine karşı duyulan rahatsızlığın basit bir göstergesi.

Okumaya devam edin ‘Doğu Türkistan ve antiemperyalist politika’

23
Tem
09

Askere sivil yargı: Miloseviç sonuna bir adım daha

Büyükanıt'a Miloseviç Sonu Hazırlıyorlar

TÜRKSOLU’nun 20 Mart 2006’da yazdıklarına bakalım. O dönemde Büyükanıt’a hazırlanan Miloseviç sonuna dikkat çekmiştik ve ciddi uyarılarda bulunmuştuk. Başta Büyükanıt olmak üzere birçok komutan, savaş suçlusu ilan edilerek Lahey’e gönderilmeye çalışılıyordu. En nihayetinde de bu komutanları Miloseviç’inki gibi bir son bekliyordu. O dönemde durdurulan süreç bugün daha da güçlenmiş bir şekilde karşımızda.

Askere sivil yargı yasası nasıl geçti?

Albay Dursun Çiçek’in eylem planıyla ilgili tutuklanması ve bırakılması sürecinde Türkiye 28 Şubat’tan beri görmediği kadar uzun bir MGK toplantısı yaşamıştı. Bu kapılar bu kadar uzun kapalı kalıyorsa pazarlık çok sıkı demektir genellikle. 28 Şubat’ta bastıran taraf askerlerdi ve sonucunda Erbakan istifa etmişti.

Tam da bunlar yaşanırken AKP’liler bir anda askerlere sivil mahkemelerde yargılanmanın yolunu açan yasa önergesini hazırladı. Hızla Meclis’te oylandı ve apar topar bir gece yarısı genel kuruldan geçirildi. AKP yaptığı ufak bir değişiklikle CHP ve MHP’yi uyutmuştu! Hayır, hayır mecazi bir uyku değildi bu… Gerçekten de “maalesef saat çok geç olduğu için” CHP ve MHP’nin ağır topları, o güzide hukukçu vekilleri ya evlerinde istirahata çekilmişlerdi ya da Meclis sıralarında kestiriyorlardı. Yasanın geçmesinin ardından da “ama biz uyuyorduk, hiç etik değil” diye ağladılar. Fakat işin kuralı buydu. Ne yaparsınız… Onlar uyuyunca birileri de geçirivermişti!

Muhalefet; yasayı Gül de onaylayınca iyice şaşırdı. MHP’li Mehmet Şandır; “Keşke Sayın Cumhurbaşkanı Meclis’e gönderseydi. Düzenlemenin ilgisi olmayan bir kanunda, milletvekillerinin önergeleriyle, devlet kurumlarının görüşleri alınmadan yapılmış olması aslında Türkiye’ye yakışmamıştır.” diyordu.

Evet, Türkiye’ye yakışmamıştı ama sizin gibi muhalefete de cuk oturmuştu, değil mi ya!

CHP’li Onur Öymen de “Gece yarısı darbesiyle TBMM’den geçen yasayı onaylayan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül taraflı davranmıştır. Son gelişme kaygı verici olmuştur.” demiş.

Yani biraz çabalasalardı bu “darbeyi” önlemeleri hiç de zor olmayacaktı. Bu arada atı alan AKP, Fethullahçılar ve PKK, Üsküdar’ı çoktan geçti bile.

Okumaya devam edin ‘Askere sivil yargı: Miloseviç sonuna bir adım daha’

22
Tem
09

Amerikan askerleri nasıl denize döküldü

Ergin Konuksever

18 Temmuz 1968’de yalnızca Türkiye tarihinin değil, dünya tarihinin en önemli Amerikan karşıtı eylemlerinden biri gerçekleşti. Dolmabahçe rıhtımına yanaşan 6. Filo’nun askerleri Deniz Gezmiş’in başında bulunduğu devrimci gençler tarafından denize döküldü.Olayların başlangıcı çok ilginç bir hikayedir. İlk kez burada anlatıyorum:

Vedat Demircioğlu’nun bir önceki gece yaralanmış olması nedeniyle devrimci gençler çok heyecanlı ve sinirliydi. Taksim Cumhuriyet Anıtı’nda başlayan protesto eylemi Gümüşsuyu’ndan Dolmabahçe’ye inerek devam etti. Gençler rıhtımı doldurduğu sırada 3 Amerikan askeri sırtlarında golf sopalarıyla dolu bir çantayla kendilerini bekleyen kayığa doğru ilerliyordu. Amerikan askerlerini gören devrimci gençler “Yankee Go Home” sloganları atmaya başladı. Amerikan askerleri ise sözüm ona sempatik gözükmek için kalabalığa el salladılar. Amerikan askerlerinin sırıtarak el sallaması üzerine kalabalık galeyana getirdi ve Amerikalılara doğru hücum etti. Paniğe kapılan Amerikalılar golf çantasını arkalarında bırakarak kaçmaya başladı. Çantadan savrulan golf sopalarını alan gençler bu sopalarla hücum edince, Amerikalılar çareyi denize atlamakta buldu!

Ergin Konuksever

Okumaya devam edin ‘Amerikan askerleri nasıl denize döküldü’

22
Tem
09

Sosyalist maskeli sömürgecilik ve Türk Sosyalistleri

Galiyev
Galiyev

Nerimanov
Nerimanov

Rıskulov
Rıskulov

Vahidov
Vahidov

Stalin’in Türk komünistlerini önce dışlayan daha sonra ise katlettirmeye kadar varan terör politikasının sonucunda birkaç yıllık bir süreçte Rusya’daki Türk komünist hareketinin bütün örgütleri dağıtıldı ve Türk komünist hareketi neredeyse tarihten silinecek ölçüde ve hiçbir iz kalmayacak şekilde ortadan kaldırıldı. Sultan Galiyev ve onun Türk komünist hareketindeki sağ kolu ve TKP’nin de kurucusu Mustafa Suphi başta olmak üzere, Nerimanov, Rıskulov gibi Türk komünistleri de Stalin’in tertipleriyle katlettirildiler. Böylelikle Rus topraklarında doğan Türk Sosyalizmi akımı boğulduğu gibi binlerce yıllık Türk vatanı olan Turan ülkesini birleştirecek Sosyalist Turan ideali de engellenmiş oluyordu. Türk halkları da Sovyetler’in yıkılışına kadar neredeyse yetmiş yıl sosyalizm adına Rus sömürgeciliğinin tahakkümünde yaşamak zorunda kalacaklardı.

Çin’in bağımsızlığı mı, Doğu Türkistan’ın

bağımsızlığı mı?

Doğu Türkistan’da yaşanan Türk katliamı karşısında bile Türk’ü savunmaktan imtina eden ve açıkça Çin’i destekleyecek kadar da pervasızlaşan bir solumuz var ne yazık ki.

Tabii solu sokaktaki sıradan bir Türk vatandaşının bile gerisine düşüren bu ucube tavrın ideolojik gerekçesi de bulunmuş: Antiemperyalizm!

Neymiş; Amerikan emperyalizmi sözde Çin’i bölmek için Uygurluları kullanıyormuş! (Doğu Türkistan’a Sincan dedikleri gibi Uygur Türkü demekten de itina ile kaçınıyorlar ve Uygur diyorlar, Uygur neyse artık!)

Bu çarpık ön kabulden yola çıkan sol, Çin’in bağımsızlığı ve ulusal çıkarlarını savunmak adına yüzlerce yıldır esaret altında yaşayan Türklerin maruz kaldığı sömürgeci politikaları görmezden gelmekte, oradaki Türklerin yüzlerce yıllık bağımsızlık davasını yok saymakta, hatta bunun arkasındaki esas gücün ABD emperyalizmi olduğunu bile savunabilmektedir.

Türk’ü savunmayan bir solun gidip Çin’i ve Çinliyi savunması bile başlı başına bir komedi ama bu tavır antiemperyalist bir tavır olmadığı gibi meselenin antiemperyalizmle ilgili olmadığı da ortada. Madem emperyalizme karşı çıkacaksanız, o zaman asimile edilen, kimlikleri yok sayılan ve neredeyse iki yüz yıldır katliamlarla ortadan kaldırılmaya çalışılan Uygur Türklerinin hakkını savunun, öyle ya!

Ama bu ucube tavrın TKP ve İP gibi birbiriyle karşı olduklarını iddia eden iki grubu Çin’i savunma noktasında bir araya getirmesi de gösteriyor ki, bu grupları bir araya getiren ortak şey antiemperyalizm falan değil. Bunları bir araya getiren tek şey var; bilinç altlarındaki Türk düşmanlığı. Yoksa Sovyetçi ve Stalinist çizgideki (aynı zamanda da yurtsever!) TKP ile Çin Komünist Partisi’nin Türkiye seksiyonu gibi çalışan Maocu İşçi Partisi’nin kol kola Çincilik yapmalarını başka nasıl açıklayabilirsiniz?

“Yurtsever” TKP’nin, “ulusalcı” İşçi Partisi’nin ve diğer bilumum solcunun göremediği gerçekse, Türkiye gibi bir ezilen ülkede yurtsever olmanın, ulusalcı olmanın, solcu ve sosyalist olmanın yegâne koşulunun kendi ulusunu savunmak olduğudur!

Kendi ulusunu savunamayan bu sol, bu tavrı alamadığı için kimi zaman Rusya’yı, kimi zaman Çin’i, kimi zaman da ABD’yi savunabilmekte ama ne hikmetse bir tek Türk’ü ve Türkiye’yi savunamamaktadır.

Oysa Türk solu için önemli olan ezilen Türk’ün hakkını savunmaktır. Bugün Türk solunun savunması gereken şey, tam da bu nedenle, Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı, oradaki Türklerin haklarıdır.

Çin gibi sömürgeci bir ülkenin bağımsızlığını savunmak niye Türk solunun görevi olsun? Çin’in bağımsızlığını ve ulusal çıkarlarını bırakın Çin’in solcuları savunsun. Ama Çin Komünist Partisi de iddia ettikleri gibi gerçekten de solcu ve komünist bir partiyse önce esaret altında tuttuğu ve katlettiği Türklerin bağımsızlığını tanısın. Binlerce yıllık Türk toprağı olan Doğu Türkistan’daki sömürgeci uygulamalarına son versin.

Bunu yapmadıklarına göre, dahası bizzat Türkleri katleden sömürgeci politikaların karar ve uygulama mercii olduklarına göre, Çin Komünist Partisi’nin sözde solculuğuna ve Çin’in sömürgeci uygulamalarına karşı çıkmak da Türk solunun başlıca görevidir. Bunun aksi, antiemperyalizm falan değil, düpedüz Çin emperyalizminin işbirlikçiliğidir.

Rusya ve Çin antiemperyalist bir kutup olabilir

mi..?

Burada solun içine düştüğü temel yanılgı Çin’i sosyalist bir ülke ya da en azından ABD’ye karşı bir güç olarak görme hatasıdır. Benzer bir yanılgı Rusya söz konusu olduğunda da tekrarlanmaktadır.

Böylesi bir tanımlama yaptığınız andan itibarense, antiemperyalizm yapalım derken bir emperyalist kutuptan kopup diğerinin kuyruğuna takılmış olursunuz ki, bugün solun yaptığı bundan başka bir şey değil.

Tabii bu yanlış kabullenme sizi doğal olarak Rusya’daki Türk cumhuriyetlerinin çıkarlarını ya da Çin zulmü altında yüzlerce yıldır ezilen Doğu Türkistan’ın çıkarlarını ilgilendiren her olayda bunun Rusya ve Çin’i zayıflatacağı ve ABD emperyalizminin ekmeğine yağ süreceği gerekçesiyle karşı tavır almanızı gerektirir. Zaten olan da basitçe bu.

Gerçekte ise Rusya ve Çin, ne ABD emperyalizmine karşı çıkmaktadırlar ne de bu ikisi antiemperyalist birer kutup olma iddiasındadırlar.

Çin ve Rusya, tıpkı AB ve ABD gibi, iki emperyalist güçtür.

Çin, bugün Dünya Ticaret Örgütü’nün en önemli üyelerinden biri olup Birleşmiş Milletler’de de veto yetkisine sahip bir ülkedir. Ama bu yetkisini şu ana kadar antiemperyalist bir doğrultuda kullandığına rastlanmış değildir!

Okumaya devam edin ‘Sosyalist maskeli sömürgecilik ve Türk Sosyalistleri’

21
Tem
09

Bilge Kağan’dan Türk’e öğüt

Bilge Kağan’dan Türk’e öğüt:

Çin milletinin tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok,

Türk milleti öldün;

Türk milleti öleceksin!

Türkiye ve Doğu Türkistan. Aynı ay yıldızın çocukları, aynı milletin evlatlarıyız.

Türkiye ve Doğu Türkistan. Aynı ay yıldızın çocukları, aynı milletin evlatlarıyız.

Türkiye ve Doğu Türkistan.
Aynı ay yıldızın çocukları, aynı milletin evlatlarıyız.

Perinçek’ten Atatürkçülere
“Amerikancı Uygurlar” tuzağı

Önceki sayımızda Ulusal Kanal’ın Doğu Türkistan’daki Türk katliamını Çin yanlısı bir şekilde nasıl yayınladığını göstermiştik. Aydınlık’ta da olayların Amerikan tertibi olduğunu yazmaya devam ettiler.

Böylece ulusalcılar içinde büyük bir kuşkunun oluşmasını sağladılar: Acaba olayların ardında ABD mi var?

Aydınlık’ın Çin Devleti Resmi Haber Ajansı tarzı yayınlarını ve Uygur Türkü düşmanlığını anlıyoruz. Ne de olsa yılların Maocusu adamlar… Ancak farklı çevrelerden de benzer tepkilerin gelmesi Perinçek’in ne kadar zararlı olduğunu göstermiş oldu. Örneğin ADD… Şöyle bir açıklama yapmışlar:

“Küresel karanlık güçlerin son marifetinin Çin Halk Cumhuriyeti’nde uygulandığı görülmektedir. Dünyanın çıkarları yerine, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için, ulus devleti ortadan kaldırmayı dış politikalarının esası yapmış olan emperyalist güçler, şimdi Çin’de yeni bir faciaya neden olmuşlardır. Ne acıdır ki, bugün bu facianın baş mağdurları bizim kardeşlerimiz Uygur Türkleri olmuştur.

Dileğimiz Çin’de ve tüm dünyada bütün tarafların bu kışkırtmalara alet olmamaları ve emperyalislerin acımasız oyunlarının boşa çıkarılmalarıdır.”

Açıklamaya bakın. Katliamdan hiç bahsedilmiyor. Uygur Türkleri Çin’i bölmek isteyen “emperyalist kışkırtmalara kapılmış.” Bu yüzden de “mağdur” olmuş. Resmen “kendin ettin kendin buldun” demek istiyorlar!

Açıklamada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta daha var: Olaylar Çin ulus devletini ortadan kaldırmak isteyen ABD’nin bir tertibiymiş… Ama daha da komik bir şey var. Çin bir ulus devlet değil ki! Çin, anayasasında kendisini zaten federasyon olarak tanımlıyor. Yani kendisi bile ulus devlet olma iddiasında değilken, bizim “Atatürkçüler” Çin ulus devletini savunmaya kalkışıyor.

Okumaya devam edin ‘Bilge Kağan’dan Türk’e öğüt’

21
Tem
09

Musul ve Kerkük’ü geri mi alıyoruz?

Türkiye’deki Amerikancılar hâlâ yirmi yıl öncesinin tekerlemesine devam ediyorlar: “Kuzey Irak’ta Kürdistan kurulsun, Türkiye’ye katılsın.”

Anadolu Ajansı, Uluslararası Kriz Grubu isimli bir think-tank kurumunun raporunu ele geçirmiş (internette zaten yayınlanıyor niye ele geçirmişler ki). Bu çok önemli ve gizli rapora göre, Kuzey Irak’taki Kürtler düşünmüşler taşınmışlar, “bu iş böyle olmuyor bari biz Türkiye’ye katılalım” demişler. Palavraya bak! Ama olsun bütün gazeteler ertesi gün aynı tornadan çıkmış gibi aynı manşeti attı: “Barzani’nin hesabı Türkiye’ye katılmak.” Onca olay oldu, Irak işgal edildi, üçe bölündü, adamlar resmen kendi devletlerini kurdular, PKK’ya kol kanat açtılar, Kandil’i Türkiye ve İran’a saldırı üssü yaptılar, hatta burası için gerekirse savaşırız dediler. Ama Türkiye’deki Amerikancılar hâlâ yirmi yıl öncesinin tekerlemesine devam ediyorlar: “Kuzey Irak’ta Kürdistan kurulsun, Türkiye’ye katılsın.”

Bir koyup üç almak

“Bir koyup üç almak” sözünü ilk olarak Özal zikretmişti. 1991’de ABD’nin Irak’a ilk saldırısı gerçekleştiğinde Özal ve Türkiye’deki Amerikancılar Türkiye’yi savaşa sokmak istemişti. Irak’ın kuzeyinden Türkiye, güneyinden ise ABD girecekti. Özal’a göre Irak’ın kuzeyindeki “Kürt akrabalarımız” bizi kucaklayacaktı. ABD de Saddam’ı devirince Türkiye’ye Musul ve Kerkük’ü armağan edecekti. Türkiye bir federasyona dönüşecek, “Kürdistan” Türkiye’nin himayesinde kurulacak, bunun karşılığında da sınırlarımız genişleyecek ve güya petrol içinde yüzecektik.

Elbette ki bu en adisinden bir propagandaydı. Özal’a ve yandaşlarına göre sanki Bush ile Özal bir masaya oturmuş, yanlarına Barzani ve Talabani’yi almışlar bir antlaşma imzalamışlar, Irak’ın kuzeyini Türkiye’ye katmışlar ama bir tek Kemalistler ve dar kafalı askerler yüzünden bu gerçekleşmemişti. Oysa tabii ki bunların hepsi yalandı.

Düşünsenize, ABD 3.000 km öteden gelecek, uçak gemilerini getirecek, yüz binlerce askeri Ortadoğu’ya yığacak, bilmem kaç trilyon dolarlık savaş bütçesi hazırlayacak, ne için? Türkiye’nin sınırları genişlesin diye! Bir insanın böyle bir şeyin doğru olduğunu düşünebilmesi için ya doğuştan salak olması ya da aşırı Amerikancılıktan akıl sağlığını yitirmiş olması gerekir.

Okumaya devam edin ‘Musul ve Kerkük’ü geri mi alıyoruz?’

20
Tem
09

Sömürgeci Çin ve içimizdeki uzantıları

Çin, Doğu Türkistan’ı tam bir sömürge haline getirmiş, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sömürürken orada yaşayan milyonlarca Uygur ve Kazak Türkünü de asimile etmeye çalışmaktadır.

Çin, Doğu Türkistan’ı tam bir sömürge haline getirmiş, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sömürürken orada yaşayan milyonlarca Uygur ve Kazak Türkünü de asimile etmeye çalışmaktadır.

Çin emperyalizmi ve Doğu Türkistan

Çin, bugün komünist bir yönetim altında olmasına rağmen, dünyanın en büyük emperyalist güçlerinden biridir. Bu ilk bakışta bir çelişki gibi görünebilir ama gerçek budur. Ekonomik olarak Batı düşüncesini uygulayan Çin, ucuz enerji ve ucuz iş gücü ile, çok kısa bir zamanda dünya ülkelerini tehdit eden bir ekonomik güç olmuştur. Ekonomideki bu hızlı büyüme, Çin’in çok yakın bir gelecekte dünyanın en büyük ekonomik gücü olacağı hakkındaki görüşlere haklılık kazandıracak düzeydedir.

Çin imparatorluğu, kurulduğu ilk günden itibaren batısı ile ilgilenmiş ve batıya doğru yayılma politikası uygulamıştır. O dönemlerde bu istek Orta Asya’nın güçlü devletlerinin direnişi ve tepkisi ile karşılaşmış, bin dokuz yüzlü yıllara kadar Çin, Türkistan adı verilen batısındaki toprakları işgal edememiştir.

Bugün Çinlilerin Sincan, bizlerin Doğu Türkistan dediğimiz topraklar, batısı ile bir bütün teşkil eder ve bütün olarak bu toprakların adı tarih boyunca Türkistan olmuştur.

Okumaya devam edin ‘Sömürgeci Çin ve içimizdeki uzantıları’

20
Tem
09

Yargı hattı-boru hattı

Yekta Güngör Özden

İktidarın imdadına Nabucco yetişti. Hazar petrolünü Avrupa ortalarına ulaştıracak boru hattının 2/3’nin Türkiye’den geçmesi, kimi birlikteki ülkelerin vergi ve indirim konusundaki istemleriyle Rusya’nın soğuk duruşu dışında, yatırım yönünden katkı sağlayabilir bir girişimdir. Görkemli olmasına özen gösterilen imza töreniyle hem dikkatler başka yöne çekilmiş, hem de büyük bir başarı biçiminde sunulmuştur. Yan ve ağız değiştiren medyanın önyargılarıyla iktidarın gerilen sinirleri biraz olsun gevşemiş görünmektedir. 13 Temmuz 2009 imzaları bakalım neler getirecek? Neler götürecek? Yoksa umutlar sönecek mi?

Ama huylu huyundan vazgeçmiyor. Günümüz Başbakanı kendisine yöneltilen eleştirileri mahalle kavgasına tutuşanların ağzıyla karşılayarak “deterjan-sen-yahu” sözcüklerini sıklıkla kullanıyor. Hele “aklan da gel” demesi iyice güldürüyor. Kendisinin Meclis’te bekletilen dokunulmazlık dosyalarındaki suçlarını gözardı ederek siyasi tutumları kınaması kimi halksözlerini-atasözlerini anımsatıyor. Düzeyimizi koruyarak eleştirimizi kendimize yaraşır biçimde yapıyoruz.

Okumaya devam edin ‘Yargı hattı-boru hattı’

20
Tem
09

Ay’a gerçekten ayak basıldı mı…???

moon7rm10do8bs8tn1cq6mr3ix3sa




İstatistikler

  • 2.276.880 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Temmuz 2009
P S Ç P C C P
« Haz   Ağu »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  

En fazla oylananlar