28
Ağu
09

Türkiye’de Sol ve Kürtler

1. Türk Solu ve Kürtler

Türkiye’de sol ve Kürtler arasındaki ilişki üzerine bütünüyle yanlış bir önkabul oluşmuş durumda. Kürt hareketinin sol bir hareket olarak gösterilmesi ve solculuğun da Kürtçülükle eşdeğer hale getirilmesi, sonuç olarak solun toplumsal alanda güç kaybetmesine ve marjinalleşmesine yol açtı. Sol içinde PKK konusunda alınan yanlış tavır da bir süre sonra solun bütünüyle PKK kuyrukçusu marjinal bir harekete dönüşmesine neden oldu.

Dolayısıyla bu bölücü solla gerçek solu ayrıştırmak ve solun tarihsel ve gerçek tavrını hatırlatmak ve bu tavrı günümüz için tekrar bir çözüm yolu haline getirmek gerek.

Sol  İlericilik  ;  Kürtçülük  Gericiliktir

Yakın dönem Türkiye siyasi tarihine bakıldığında sol ve Kürtler arasındaki ilişkinin hiç de gösterilmeye çalışıldığı gibi olmadığı görülecektir. Herşeyden önce Türkiye’de Kürt nüfusun çoğunlukta bulunduğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde güçlü olan akım solculuk değil Kürtçülük ve Şeriatçılıktır. Dikkat edilirse Doğu ve Güneydoğu’daki seçimlerde DEHAP’ın alternatifi AKP’dir. 90’ların başında bu alternatifler HADEP ve Refah Partisiydi. Cumhuriyet döneminde ise bu bölgenin esas yönelimi Demokrat Parti ve Adalet Partisi olmuştur.

Parlamenter sistem dışıdaki arayışlar ise daha çok Kürt ayaklanmaları şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu Kürt ayaklanmalarının niteliğine baktığımızda da yine sola ilişkin bir şeyler bulmak mümkün değildir. Cumhuriyet rejimine karşı ortaya çıkan Kürt isyanlarının iki temel karakteristiği vardır. Birincisi bu isyanların neredeyse tamamı emperyalist bir ülkenin ya da ülkelerin kışkırtmasıyla ortaya çıkmıştır. İkinci nitelik ise Şeyh Sait İsyanında olduğu gibi gericiliktir. Şeyh Sait İsyanı aslında tipik bir Kürt isyanıdır ve ardından yaşanan tüm Kürt isyanları da benzer şekilde ortaya çıkmıştır.

Kürt ayaklanmalarının bu karşıdevrimci niteliğini yalnızca o dönemin koşullarına bağlamak da mümkün değildir. Zira daha 14. yüzyılda Şeyh Bedreddin ayaklanması toplumsal eşitlik ve adalet talepleriyle ortaya çıkmış ve büyük kitleleri peşinden sürüklemiştir. Oysa Şeyh Bedreddin ayaklanmasından neredeyse beşyüz yıl sonra İngilizlerin desteğiyle ayaklanan Şeyh Sait, laik cumhuriyet rejimi yerine şeriat düzeni istemiyle ortaya çıkmıştır.

Ancak ayaklanmanın şeriatçı bir kalkışmadan daha önemli bir yanı da bulunmaktadır. Şeyh Sait İsyanının ortaya çıktığı dönem tam da Türkiye’nin Musul konusunda İngiliz emperyalizmi ile karşı karşıya kaldığı dönemdir ve Şeyh Sait İsyanıyla uğraşmak zorunda kalan genç Cumhuriyet Musul meselesinde İngiltere’ye boyun eğmek zorunda kalmıştır.

Kürtçü hareket bugün de aynı uğursuz rolü devam ettirmektedir. ABD’nin Kıbrıs’tan başlayarak Güneydoğu ve oradan Kafkaslar’a kadar Türkiye’yi kuşatma planı içinde Kürtçü hareket PKK terörü yoluyla Türk devletini ABD emperyalizmi karşısında güçsüz düşürmek için devreye sokulmuştur. Dolayısıyla sol ve Kürtçülük arasında daha baştan bir kan uyuşmazlığı vardır. Sol ilerici ve antiemperyalist, Kürtçülük hereketi ise gerici ve emperyalizm işbirlikçisi bir harekettir.

Burada kurulan tuzağı da görmek gerekir; Kürtçülüğe hapsedilen sol hem gerici ve feodal bir ortaçağ düzeni arayışlarını güçlendirmekte hem de etnikçiliği körükleyerek solun halkla bütünleşme zeminini ortadan kaldırarak kendi ipini çekmektedir.

Kürtçülüğün güçlenmesi ise emperyalizmin güçlenmesi demektir.


Bu noktada bir kısım solun amentüsü haline gelen “Kürt sorunu”na tarihsel ve güncel bir perspektif tutmak gerekmektedir.

Kadro’nun Bilimsel Yaklaşımı : Derebeylik Rejimi

Kürt sorunu konusundaki ilk bilimsel tespitler 1930’larda cumhuriyet rejiminin yüzlerce gerici isyanla mücadele ettiği yıllarda Kadro dergisinde yapılmıştır. Kadro bugün solun yapamadığı biçimde sorunu toplumsal ve ekonomik kökenlerine inerek değerlendirmekte ve bilimsel bir gerçeğe ulaşmaktadır. Kadro’da Kürt meselesi iktisadi sistem sorunu olarak ortaya konmaktadır. Ortada gerçekten bir sorun vardır, ancak bu bir etnik sorundan çok, o bölgenin iktisadi ve sınıfsal yapısından kaynaklanan bir sorundur. Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusundaki iktisadi ilişkiler aslında bir derebeylik rejimi şeklinde ortaya çıkmaktadır:

“Kürtlük bir iktisadi rejimdir ki, esasında, herşeyden evvel, koyu bir toprak köleliği, yani üreticinin yurtsuzluğu ve topraksızlığı yatar.”

Bu tespitten yola çıkarak Cumhuriyet rejimi toprak reformunu hayata geçirmek ister. Derebeylik rejiminin tasfiyesi için topraksız köylünün topraklandırılması ve böylelikle gericiliğin kaynağı olan derebeylik ilişkilerinin yıkılması amaçlanmaktadır. Ancak toprak ağaları kesiminden o kadar sert bir feodal kalkışma gelir ki, Atatürk bile toprak reformunu gerçekleştiremez.

Cumhuriyet’in ardından 70’li yıllara kadar sol ve sosyalist hareketin bakış açısı etnik bir meseleden çok yine benzer bir biçimde gericiliğin ve feaodalitenin tasfiyesini amaçlayan bir toprak reformu ihtiyacı olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla mesele etnik bir mesele olarak “Kürt sorunu” değil bölgesel eşitsizlik ve toplumsal-iktisadi sistemden kaynaklanan bir “Doğu sorunudur”. Çözüm ise etkili ve planlı bir kalkınma programı olarak ortaya konur.

Sovyetler Bile Kürt İsyanlarına Kuşkuyla Bakmıştı

Bugün Kürt sorununu ulusal bir sorun olarak ortaya koyan yanlış anlayışa rağmen o günün Türkiye Komünist Fırkası ve Komintern bile Kürt isyanlarına oldukça kuşkulu yaklaşmışlardır. Kürt isyanlarının arkasında İngiliz emperyalizminin bulunduğunu görmüşlerdir. Sovyetler ve TKP bir yandan Marksist bir çözümleme gayretiyle Kürtlerin sınıfsal bir sömürüye uğratıldıklarını ve buna karşı ayaklanma ve kendi kaderlerini tayin hakını kazanmak için mücadele etmelerinden bahsederken pratikte ise Kürt ayaklanmalarının gerici ve emperyalizmin kışkırtmasıyla ortaya çıkan karşıdevrimci niteliğiyle karşı karşıya kalmışlardır. Bu noktada gerçeklik ve teori birbirine uymamaktadır. Türkiye Komünist Fırkası bu çıplak gerçekler karşısında Şeyh Sait İsyanına karşı çıkmış, çok sert tepki vermek zorunda kalmıştır. 1925’teki Takrir-i Sükun Kanunu’ndan önce TKP’nin yayın organı olan Orak Çekiç dergisinde Şeyh Sait İsyanının gerici yönüne vurgu yapılır. “Yobazların sarıkları yobaz zümresine kefen olmalı”, “İngilizlerin oynattığı irtica kuklası”, “Yobazlarıyla, ağalarıyla, şeyhleriyle, halifeleriyle, sultanlarıyla birlikte kahrolsun derebeylik” başlıkları yer alır. Bu tür isyanların arkasında ise İngiltere ve Rusya gibi emperyalist ülkelerin azınlıkları kışkırtma politikasının yattığı vurgulanır.

Cumhuriyet döneminde solun bakış açısı daha çok feodalite, şeyhlik-ağalık ve mülkiyet ilişkileri çerçevesinde olmuş ve ulaşılan ortak sonuç Kürtçülük cereyanının emperyalistlerin kışkırttığı ve feodalite-gericilik ekseninde karşıdevrimci bir kalkışma olduğudur.

Dolayısıyla Cumhuriyet döneminde solun Kürt sorununa yaklaşımı son derece nettir. Zaten Kürtçülüğün Cumhuriyetin ilanından sonra etkili bir harekete dönüşmesinde esas rolü sol değil sağ almıştır. Kürtçülük sağın doğal tabanı olması nedeniyle, sağ siyasetin ilgi odağı olmuş, Kürt Said olarak da anılan Saidi Nursi’den AP-DP çizgisine kadarki sağ siyaset ve tarikatçılık ilişkisi Kürtçülüğün doğal gelişme zeminin hazırlamışlardır.

Marksizm ve Sola Kürtçü Sızma

Kürtçülüğün sol içine sızmasında başlıca etken olarak Türk Solu’nun Marksizmle kurduğu çarpık ilişki gösterilebilir. Türkiye 27 Mayıs 1960 müdahalesinin ardından solun yükselişe geçtiği ve kitleselleştiği bir dönemi yaşıyordu. Özellikle TİP’in yakaladığı kitlesellik ve 1965 seçimlerinde Meclise giren 15 TİP’li milletvekili Türkiye’nin hızla sola kaydığını gösteriyordu. Zaten bu sürecin doğal sonucu olarak ortaya çıkan 68’deki devrimci gençlik hareketiyle birlikte artık Türkiye, sosyalist devrimi tartışır durumdadır. Ancak burada sola kurulan büyük bir Amerikan tuzağı gözden kaçırılır. TİP’in yükselişi ve toplumun geniş kesimlerine hitap eden bir siyasal harekete dönüşmesi uygulanan ulusal sol politikanın sonucudur.

Bu dönemde TİP, Mehmet Ali Aybar liderliğinde millici bir çizginin savunucusudur ve ABD ve Sovyet emperyalizmine karşı “Bağımsız Türkiye” sloganıyla geniş kitlelerin umudu haline gelmiştir. 68’deki Devrimci Gençlik Hareketinin kitleselleşmesinin temelinde de aynı anlayış yatmaktadır. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Türk Bayraklarıyla yaptıkları Mustafa Kemal Yürüyüşleri ve Devrimci Gençlerin kendilerini ülkenin İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak tanımlamaları sol-halk birlikteliğini sağlamıştı.

Tam bu noktada sola kurulan tuzak işletildi. Mehmet Ali Aybar, Uğur Mumcu ile yapığı söyleşide kurulan tuzağı ve ulusal solun ABD tarafından nasıl tasfiye edildiğini çarpıcı bir biçimde anlatır. Aybar’a göre TİP’in millici sloganlarla iktidara doğru yürüdüğü bir dönemde, bir anda ortaya çıkan sayısız Marksist klasikler birkaç yıl gibi kısa bir sürede Türk Solu’nun bütün yönelimini değiştirmiş ve millici anlayışın yerini ABD kaynaklı Marksizm almıştır.

Aslında durum son derece ilginçtir. O dönem komünizm tehlikesine karşı mücadele adı altında sola saldıran ABD, Türkiye’de ulusal sola karşı solun Marksist bir çizgiye girmesi için uğraşmaktadır. Tabii, bunun altında yatan gerçek daha sonra ortaya çıkar. Sol içinde etkinlik kazanan Marksist fikirler bir süre sonra Arnavutlukçu, Maocu, Stalinci çeşitli sol fraksiyonların türemesine yol açar. Yükselişteki ulusal solun önü, fraksiyoncu ve dış kaynaklı solculukla kesilir.

Bu, Türk Solu açısından tarihsel bir dönemeçtir. O tarihten sonra Türk Solu yeni bir yükseliş dönemi yakalayamayacaktır. Kürt meselesinin solun gündemine yoğun bir biçimde gelmesi de tam da bu döneme denk gelir. “Uusların kendi kaderlerini tayin hakkı” ve “Halkların kardeşliği” türünden Marksist sloganlar o derece çarpık bir şekilde yorumlanır ki 1975 sonrasında sol ve Kürtçülük birlikte anılır hale gelir.

Bu dönemden itibaren emperyalizmin Kürtçülüğü güçlendirme projesini hayata geçirmek için sağ ve sol, ittifak halinde çalışır. Kürtçülüğe bulaşan sol, sağcılaşmaya ve emperyalizmin etki alanına girmeye başlar. Bundan sonrası zaten malum süreçtir. Marjinalleşen ve giderek kitleden uzaklaşan sol, önce gerillacılığa ardından da teröre bulaşır ve TİP’le birlikte yakalanan tarihi fırsat göz göre göre yok edilir.

TİP ve Kürtler

TİP’in ilk döneminde Kürt sorunu konusunda aslında son derece olumsuz bir tavır alındığını söylemek pekala mümkündür. Ancak Kürtçülüğün sol içinde hızla güç kazandığı bir dönemde TİP de bu akışa karşı koyamaz. Bir Türk olan TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar, Stokholm’de katıldığı bir uluslararası konferansta “Türkiye’de bir Kürt sorunu yoktur” diyordu. 1966’da TİP’in Meclis’e girdiği dönemden itibarense TİP içindeki Kürt miletvekilleri ve diğer Kürtçüler özerk bir örgütlenme yaratmışlardı ve TİP’in rotasını değiştirmek için çalışmaya başlamışlardı. TİP içindeki bu Kürtçü muhalefetin de etkisiyle bir süre sonra Aybar ve ekibi tasfiye edilir. Aybar’ın yerine Kürt M. Ali Aslan getirilir.

Aybar’ın yükselen Kürtçülüğe karşı sert tavır alamaması ve hatta Kürt sorununu kabul etmeye kadar varan tavizleri sonuçta tek bir şeye yol açar: Kürtçülük TİP’i teslim alır.

TİP’in 29-31 Ekim tarihli 4. Kongresinde yeni göreve gelen yönetim tarafından şu kararlar alınır:

“Doğu’da Kürt halkı yaşamaktadır, aslında bu bir hakikattir ama yönetim tarafından inkar ediliyordu. Kürt dememek için ‘dağ Türkleri’, Kürdistan dememek için ‘Doğu’ diyorlardı.”

Yine kararın devamında şöyle denmektedir:

“Baştan beri egemen sınıfların faşist yönetimi Kürtlere karşı baskı, terör ve asimilasyon politikaları uygulamıştır ki bu ekseri kanlı bir baskın halini almıştır.”

Behice Boran ve Sadun Aren’in genel başkanlıkları dönemlerinde ise TİP artık bütünüyle Kürtçü bir çizgiye girer. Bununla da kalmaz Sovyetler’in uydusu bir siyasi partiye dönüşür.

TİP içindeki Kürt milliyetçilerinin gençlik içindeki kanadı ise DEV-GENÇ’in dışında yeni bir örgütlenmeye giderler. Başlangıçta TİP’e bağlı olan Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) adındaki kuruluş adından da anlaşılacağı üzere “Kürt kültürünü, dilini, tarihini ortaya çıkartmak” sloganlarıyla sol içinde Kürtçülüğü temel doğrultu yapan bir örgüt olarak ortaya çıkar.

Oysa Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının 12 Mart 1971 darbesinin ardından Askeri Mahkemede yaptıkları savunmada eğitim ve sağlık sorunlarına yer verilir ama ne hikmetse Kürt sorununa yer verilmez! Sadece birkaç satırla geçiştirilir. Bu kısa bahiste de sorunun çözümü toprak devrimi ve Doğunun feodal düzeninin tasfiyesi üzerine oturtulur.

Doğan Avcıoğlu tarafından altı yıl boyunca yayımlanan ve Türkiye’nin en etkili siyasî dergilerinden olan YÖN’de ise “Kürt sorunu”, Doğu sorunu ve Kürtçülük teması altında işlenir. Doğudaki feodalite ve ağalık sisteminin tasfiyesine dayalı bir toprak reformu önerilir. Avcıoğlu ise ancak Devrim dergisini çıkartmaya başladıktan sonra, o da sadece iki yazıyla Kürt sorununu ele alır. Burada da özellikle Kürt devleti planına karşı çıkarak planın arkasındaki güçleri deşifre eder.

İlk Ayrılıkçı Örgüt : Perinçek Grubu

Kürtçülüğün sol içinde nüfuz kazanması ve giderek sola hakim olması sürecinde Kürtlerin ayrılma ve bağımsız devlet kurma hakkını ilk savunan örgüt Doğu Perinçek’in lideri olduğu Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’dir (TİİKP). Perinçek daha PKK hareketi ortaya çıkmadan neredeyse on yıl önce Kürtlerin Kemalist diktatörlük tarafından ezildiği ve sömürüldüğü buna karşılık kendi kaderlerini tayin etme haklarının bulunduğunu savunarak sol içinde Kürtçülük yarışını başlatan ilk isimdir. Bugün ulusalcılık konusunda liderliği kimseye kaptırmamaya çalışan Perinçek o dönemde de Kürtçülük yarışında en önde koşmaktadır. Perinçek’in TİİKP’sinin 12 Mart’ın ardından Askeri Mahkemeye sundukları TİİKP Savunmasında Kürt sorunu ulusal bir sorun olarak ortaya konmakta ve çözüm olarak da “halkların kardeşliği” sloganı adı altında Kürt ayrılıkçılığının teorisi yapılmaktadır.

TİİKP Savunma’da Kürt sorununa ilişkin o güne kadar sol içinde görülmedik ölçüde marjinal fikirler öne sürülür.

TİİKP Savunma’da Kürt sorununa ilişkin şu sözler yer almaktadır:

“TİİKP, Kürt milletinin kendi kaderini tayin ve isterse ayrı devlet kurma hakkını tanıdığını açıklar… Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakı ne demektir? Kürt milleti Türk milletiyle aynı devlet içinde yaşamaya karşı çıkabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nden ayrılarak, kendi bağımsız milli devletini kurabilir. Devlet kurmak yalnız Türk milletinin tekelinde ve imtiyazında olamaz. Devlet kurmak Türk milletinin olduğu kadar Kürt milletinin de hakkıdır. Milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı demek, özünde ayrılma ve bağımsız bir milli devlet kurma hakkı ve özgürlüğü demektir… Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakkı, hiçbir zaman bir federasyona katılma ya da bir özerklik derecesine indirilemez.”

Perinçek’in yayın organlarında Türk milliyetçiliği yerden yere vurulurken Kürt milliyetçiliğine övgüler dizilir: “Ezen ulus milliyetçiliği olarak Türk milliyetçiliği, öteden beri emperyalizmin oyuncağı olarak Kürt halkı üzerindeki şoven baskının gerekçesi oldu. Dolayısıyla temel hedefimizi oluşturdu. Kürt burjuvazisinin ideolojisi olarak gelişen Kürt milliyetçiliği ise düşmanımız değildir. Dostumuzdur.”

Perinçek grubu Kürtçülükte sınır tanımamakta, DDKO gibi Kürtçü örgütleri, Kürt sorununu yalnızca kültürel haklar çerçevesine sıkıştırmak ve Kürtlerin ayrılma hakkını gündeme getirmemekle suçlamaktadır. Yine Perinçek’in dergisi Teori’nin 1992 tarihli 28. sayısında “Kürt sorununda ne demişlerdi” başlıklı değerlendirmede yalnızca kendilerinin ve illegal başka bir örgüt olan TKP/ML-TİKKO’nun Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını savundukları yazılmakta ve Kürtçü DDKO başta olmak üzere neredeyse bütün sol örgütler meseleye yalnızca kültürel haklar çerçevesinde bakmakla suçlanmaktadırlar.

İllegal TİİKP’nin ardından yasal bir parti olarak Sosyalist Parti’yi kuran Perinçek parti programında Kürtçülüğe devam edecek ve Kürt sorunununa ilişkin çözüm pogramını şu sözlerle ifade edecektir:

“1. Kürt mileti kendi kaderini tayin hakkına kayıtsız şartsız sahiptir. Eğer isterse ayrı bir devlet kurabilir.

2. Birlikte ve ayrı yaşamak milletlerin özgür iradelerine bağlıdır. Bu özgür iradenin ortaya konabilmesi için, Kürt illerinde referandum yapılmalıdır. Referandumda, ayrılmayı savunanlar da özgürce propaganda yapabilmelidir.

3. Bugünkü tarihsel koşullarda, iki milletin emekçilerinin yararına olan çözüm, iki federe devletin eşit olarak katıldığı demokratik, federal bir cumhuriyettir…”

Perinçek ve Apo

70’lerin sonuna doğru PKK’nın ortaya çıkışına kadar sol içinde Kürtçü hareketin lideri Perinçek ve Aydınlıkçılardır. Ancak Perinçek’in yükselttiği Kürtçülük bir süre sonra kendi bağımsız örgütlenmesini yaratacak ve PKK başta olmak üzere Kürt milliyetçisi örgütlerin kurulmasıyla sonuçlanacaktır. Doğu ve Güneydoğu başta olmak üzere İran, Irak ve Suriye’ye kadar uzanan PKK örgütlenmesi ile Kürtçü terör arkasına aldığı emperyalist destekle Türkiye başta olmak üzere bölgedeki diğer ülkeleri de tehdit eder hale gelmiştir. Ancak Perinçek grubu Kürtçülükle dirsek temaslarını bu dönemde de koruyacaklardır.

Perinçek’in 2000’e Doğru dergisi PKK’nın yayın organı gibi çalışmakta ve Abdullah Öcalan ve diğer PKK’lıların propagandasını yapmaktadır. Bu dönemde Doğu Perinçek Bekaa vadisinde Apo’yu ziyaret edecek, PKK’lı teröristlere konferans vererek PKK kampını teftiş edecektir. Perinçek bu görüşmede Apo’ya Sosyalist Parti’ye katılarak legal siyasete girme çağrısı yapacak, ancak olumsuz yanıt alacaktır. Perinçek bu ziyaretini “Abdullah Öcalan’la Görüşme” ismiyle kitaplaştırmıştır. Perinçek, PKK’yı destekleyen tavrını 90’lı yılların başına kadar ateşli bir şekilde sürdürür. “Türk Sorunu” isimli kitabında ise çok parlak bir teorik tespite ulaşır: Kürt sorunu aslında Türk sorunudur. Ancak Kürtçülüğe yapılan övgü ve verilen destek Perinçek hareketini büyütmek yerine Kürt ayrılıkçısı örgütlenmelerin ortaya çıkmasına yol açar. Perinçek’in de hevesi kursağında kalır.

PKK, Rızgari, Kawa gibi Kürtçü terör örgütlerinin ortaya çıkışıyla birlikte Türkiye büyük bir terör tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Aslında bu sol açısından da bir fırsattır. Kürt hareketinin etnik bölücü bir hareket olarak ortaya çıkışı solun Kürtçülükten kopması için gerekli zemini hazırlamıştır. Ancak sol bu fırsatı kullanamayacak derecede emperyalizmin yörüngesine girmiştir.

İsmail Beşikçi ve Yalçın Küçük

PKK’nın ikinci adamı Şemdin Sakık yakalandıktan sonra cezaevinde yazdığı ve o dönemi anlatan kitabında PKK’nın Türkiye’de meşrulaşmasını sağlayan iki isimden bahseder. Bu kişilerden birisi Yalçın Küçük diğeri ise Doğu Perinçek’tir. Bugün Kuvayı Milliyeci kesilen Yalçın Küçük sosyalizme bulanmış Kürtçü teorileriyle solun Kürtçülükle temas kurmasının yolunu ilk açanlardandır. Bununla da kalmamış, PKK terörünün ortaya çıkmasıyla birlikte Apo ile yakın ilişkiler kurmuştur. Apo’nun akıl hocalığını üstlenmiştir. Aynı zamanda Apo’nun mesajlarını örgüte ileterek kuryelik görevi yürütmüştür. Cumhuriyet’in 75. yılında aftan yararlanmak için Türkiye’ye dönen, bölücülükten ceza aldıktan sonra hızlı bir Kuvvacıya dönüşen Küçük, o gün için solu Kürtçülüğe çekme misyonunu yerine getirirken bugün de yine solu “Sabetayizm” türünden saçmalıklarla antiemperyalist çizgiden uzaklaştırmanın teorisini yapmaktadır.

Perinçek ve Yalçın Küçük’le beraber İsmail Beşikçi de Kürt ırkçılığına varan yaklaşımlarıyla Kürtçülüğün teorisini yapan isimlerdendir. İsmail Beşikçi, 70’lerin başından itibaren Kürtlerle ilgili araştırmalarıyla gündeme gelir. Beşikçi’nin bu dönemin ürünü olan teorileri bölücü örgütlerin başvuru kitapları haline gelmiştir. Beşikçi Kürtçülüğü ırkçılığa vardıran ilk isimlerdendir.

Beşikçi’nin temel tezi Kürdistan’ın bir sömürge olduğu ve ABD’den AB ve Rusya’ya kadar sömürgeci güçlerin sömürüsüne maruz kaldığıdır. Türkiye de bu sömürgeci güçlerden birisidir. Elbette Beşikçi Türkiye Cumhuriyeti’nin antiemperyalist bir devrimle kurulduğunu ve o günden beri emperyalizmle ve onun hizmetindeki Kürtçülükle mücadele ettiği gerçeğini gözden kaçırmakta ve gerçekleri çarpıtmaktadır.

Beşikçi’nin teorisinde Kürtler emperyalist ülkelerle aralarında büyük çelişkiler barındıran bir halktır. Oysa Beşikçi’nin bu tarihsel gerçekliğe uymayan çarpık teorisini siyasi tarih yalanlamaktadır. Kürtler 1800’lerde emperyalist devletlerin Ortadoğu üzerindeki sömürgeci emellerinin ortaya çıktığı günden beridir emperyalizmin kullandığı bir topluluktur.

Bugün bile Irak’ın başındaki Talabani ABD’ye Irak’tan çekilmemesi için yalvarmakta, PKK ise ABD, AB ve Rusya gibi emperyalist ülkelerin desteği ile bütün ezilen Ortadoğu halklarına karşı emperyalizmin safında yer almaktadır. Beşikçi’nin Kürdistan tezini destekleyen ülkeler de hep emperyalist ülkeler olmuştur. Batı emperyalizmi Sevr’den beri açıkça Büyük Kürdistan hayalleri kurmaktadır. İkinci bir İsrail olarak emperyalizme hizmet edecek bir Kürdistan, Beşikçi gibi, emperyalistlerin de rüyasıdır.

2. Kürtçülüğün İdeolojik Zemini

Solun sosyal ve sınıfsal analizi terk ederek olayı etnik bir çizgide tarif etmesi ise özellikle 70’lerden sonra başlayan bir sürecin ürünüdür. 70’lerin ortalarından sonra ise sol hızla marjinalleşmekte, sol örgütler terör gruplarına dönüşmektedirler. Burada dünya çapında emperyalizme karşı mücadele eden sol örgütlerin ulusal kurtuluş çizgisinden enternasyonal çizgiye çekilmesi solun yörünge kaybının ilk aşamasıdır. Yirminci yüzyılın başında emperyalizme karşı dünya çapında verilen antiemperyalist mücadelelerin liderliğini üstlenen sol örgütler kendi ülkelerine özgü milliyetçi ve devrimci bir politik çizgi oluşturmaktadırlar.

Kürt Sorunu Ulusal Sorun mu?

Bu devrimci hareketlerin ortak programı emperyalizme karşı milleti birleştirme ve farklı etnik ve dinsel yapılardan bir ulus kimliği oluşturarak bu ulus kimliğini yaratan milliyetçi ideoloji doğrultusunda antiemperyalist bağımsızlık mücadelesidir.

Bu noktada emperyalizmin milliyetçi solu ve ulusal kimlikleri parçalama planı hayata geçirilir. Batı merkezli Marksist fikirler yine Batı tarafından milliyetçi hareketlere rakip olarak ortaya çıkartılır. Bunun dünya çapındaki yansıması ise ulusal hareketlerin güç kaybetmesi ve solun etnikçiliğe doğru kaymasıdır. Bu mekanizma Türkiye’de de aynen işletilmiştir. Kürt meselesinin solun gündeminde başat bir sorun haline gelmesinin temelinde de bu yatmaktadır.

Batı kaynaklı enternasyonal fikirlerin Türkiye ve Ortadoğu özelinde yarattığı politik durum Kürtçülüğün güçlenmesidir. Enternasyonal sol Türkiye’de ulusal sorun adı altında Kürt sorununu tartışmaya açarken yine Türkiye ile aynı kaderi paylaşan Irak’ta Baas Partisine karşı kurulan enternasyonalist Irak Komünist Partisi Irak’ta Kürtlerin kaderlerini tayin hakkını kabul etmekte ve Kürt devleti taleplerini desteklemektedir. Bugün ABD’nin Irak’ın kuzeyinde kurmaya çalıştığı ve 50 yıldan beri gündemde tuttuğu Kürt devleti planı böylelikle bizzat Irak Komünist Partisi tarafından savunulmaktadır.

Zaten Irak Komünist Partisi’ni ayakta tutan ve maddi olarak destekleyen güç de bizzat ABD’dir. Bunun içindir ki Irak Komünist Partisi Irak’ın işgalinde bile Saddam karşıtlığı maskesi altında Amerikan işgalini savunmaktadır.

Türkiye’de de 70’li yılların başından itibaren Kürt sorunu ulusal bir sorun olarak tarif edilmiş ve ulusal sorunun çözümü olarak da ayrılma ve bağımsız devlet kurma hakkı tanınmıştır. Batı, enternasyonalizm aracılığıyla Türk Solu içinde Kürtçü fikirlerin yayılma zeminini yaratırken bir yandan da PKK başta olmak üzere bölücü Kürt örgütlerini desteklemekte ve büyütmektedir.

Bugün Kuzey Irak’ta yuvalanan Barzani ve Talabani’ye bağlı CIA peşmergelerinin arkasındaki güç olan ABD, Türkiye’de de Çekiç Güç’ün yerleştiği günden beridir PKK’nın arkasında durmakta ve Türkiye’ye karşı bölücü örgütü korumaktadır. Bir kısım solcularsa bu gerçeklere rağmen Kürtleri savunmak adına tıpkı Irak Komünist Partisi’nin yaptığı gibi ABD çıkarlarının savunuculuğunu üstlenmektedirler.

Solun diline doladığı kültürel haklar, Kürtçe eğitim ve Kürtçe yayın gibi talepler ise yine AB emperyalizminin Türkiye’ye dayattığı emperyalist taleplerdir. Ancak buna rağmen bugün hâlâ AB programını savunan ama kendisini hâlâ sol olarak tarif edebilen yapılar Türkiye’de Kürt sorununu çözümünden bahsetmektedirler.

Burada solun içine düştüğü sınıfsal mevzilenme ilginçtir. Solun Kürt sorununa demokratik çözüm taleplerini yükselttiği doksanlı yıllarda liberal demokrasi rüzgarları eşliğinde Amerikancı Turgut Özal Kürtlere federasyon hakkından bahsetmekte, büyük sermayenin örgütü TÜSİAD ise hazırlattığı “Güneydoğu Raporu” ile PKK’nın talepleriyle birebir örtüşen kültürel ve siyasi talepleri Türkiye gündemine getirmektedir. Talep ortaktır: Kürt realitesini tanıyın. Kürt realitesinin tanınmasının ardından sıra başka bir aşamaya gelir: Kürt sorununu tanıyın. Bugün ise sürecin son aşaması yaşanmaktadır: Bağımsız Kürt devletini tanıyın.

Bu noktada etnikçiliği ulusal sorun gibi gösteren Marksist solun mevzilenmesi ilginç ama şaşırtıcı değildir. Demek ki ulusal bir sorun olarak ortaya konan Kürt sorunu tam tersine Türkiye’yi sömürgeleştirmek isteyen emperyalistlerin, işbirlikçi sermaye ve Amerikancı iktidarların yarattığı ve büyüttüğü bir sorundur.

Ulusal sorun sömürgeciliğe karşı bir ulusal kurtuluş sorunudur. Oysa bugün Kürt sorunu emperyalizmin maşalığını yapmak dışında neye hizmet etmektedir?

Kürtçülüğün Kaynağı Lenin Değil Wilson

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını formüle eden Lenin’in önderliğindeki Sovyet rejimi Türkiye’deki Kürt ayaklanmalarına ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü de yok edecek bir Kürt devleti planına karşı çıkmıştır. Bu noktada bir sorgulama gerekmektedir. Lenin, kendi formüle ettiği tarife karşı mı çıkmaktadır, yoksa Türkiye’deki sol bu Leninist formülasyonu yanlış mı anlamaktadır?

Aslında 1900’lü yılların başında ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı gündeme geldiğinde bu teori iki farklı cephe tarafından savunulmaktadır. Lenin’in ortaya koyduğu ulusların emperyalizme karşı mücadele etme ve sömürgecilikten kurtularak bağımsızlıklarını elde etme hakkına karşın ABD Başkanı Wilson tarafından formüle edilen ezilen ulusların ulusal kimliklerini yok etme ve bunun için ulusları etnik kökenlerine göre bölme ve bu etnik kimliklerden küçük devletçikler yaratma politikasıdır. Dolayısıyla ortada aynı temaları işleyen ancak farklı sonuçlara ulaşan iki teori bulunmaktadır.

Kürt sorunu karşısında alınan tavır incelendiğinde Wilson’un ABD’sinin başta Kürtler olmak üzere Osmanlı içindeki Rumlar ve Ermeniler de dahil olmak üzere farklı etnik kimliklerin kendi devletlerini kurma özgürlüğünü savunduğu görülecektir. Lenin’in Sovyetler’i ise bağımsız Kürt devleti fikrine karşı çıkmaktadır. Demek ki o günden bugüne “Kürt sorunu” adı altında Kürtlerin ayrılma hakkını tanıma mücadelesi veren sol Lenin’i değil de Wilson’u savunmaktadır.

Sola Bölücü Tuzak: Kültürel Haklar

Sol içinde açıkça Kürtçü fikirleri destekleyen yapılanmalar bugün de Türk-Kürt kardeşliği ve “Başka milletleri ezen milletlerin kendileri de özgür olamaz” gibi Marksist sloganları emperyalizme yöneltmek yerine emperyalizmin desteklediği Kürt ayrılıkçılığını güçlendirecek şekilde kullanarak emperyalizme hizmet etmeye devam etmektedirler.

Kürt bölücülüğünü destekleyenler dışında sol içinde yaygın bir diğer görüş ise bölücüğe karşı çıkmak ancak Kürtlerin kendi dillerini konuşma, kendi dillerinde eğitim yapma gibi kültürel haklarının tanınmasını istemek şeklindedir ve bugün bile geniş kesimlerce savunulmaktadır. Çok masumane bir istekmiş gibi görünen bu talebin doğal sonucu Kürtlerin Türk kimliğinin dışında bir aidiyete ulaşmalarıdır.

Sol etnik ve dinsel kültürlerin güçlenmesine değil ulusal kültürün güçlenmesine çalışmalıdır. Ulusal kültür dışındaki bütün kültürel etkinlikler ister istemez ulusal yapıyı zayıflatacaktır. O nedenle kültürel hakların tanınması demek milleti etnik parçalara ayrıştırmanın önünü açmak demektir.

Zaten Kürt sorununun etnik bölücü bir sorun olarak ortaya çıkmaya başladığı dönemlerde de talepler aynıdır: Kültürel haklarımızı tanıyın. Kürtçülüğün yeniden filizlendiği 68 sonrası dönemde kurulan Kürtçü örgütlerin temel talebi de bağımsızlık değil kültürel haklardı. Daha sonradan PKK’nın doğal tabanını oluşturan Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) isimli Kürtçü örgütün üyeleri 12 Mart’taki yargılamalarında yaptıkları savunmada da amaçlarını ve taleplerini şu sözlerle ifade etmektedir:

“Örgütün üyelerinin çabaları Türk ve Kürt halkının kardeşliğini, birlik ve beraberliğini sağlamak için yapılan ve fikir planında kalan çabalardır. DDKO’nun tüzüğünde de belirtildiği gibi; gayesine ulaşmak için devrimci kültürün yaygınlaşıp gelişmesi için konferanslar, açık oturumlar tertip etmek, gazete dergi çıkartmak gibi kültürel çalışmalarda bulunarak Anayasanın ve kanunların vermiş olduğu hakları kullanmaktan öteye bir faaliyeti olmamıştır. Oynanan önemli bir oyun olarak başarılı bir biçimde sürdürülen her çaba ve istek Kürtçülük olarak nitelendirilmiştir. Bu yanlış değerlendirme ve taktik sonucu ‘Halklar eşittir ve kardeştir’, ‘Türkiye halkları devrimci bir çizgide eylemde bulunacaklardır’, ‘Ülkemizde Kürt dili ve kültürü araştırılmalıdır’, ‘Kürt tarihi ve Kürt folkloru araştırmaları yapılmalıdır’, ‘Kürt kültürü emperyalizmin etkilerinden kurtarılmalıdır’, ‘Radyolarda nasıl İngilizce şarkılar söyleniyorsa Kürtçe şarkılar da söylenmelidir’, ‘Nasıl bir İngiliz halkı, Arap halkı, Türk halkı varsa Kürt halkı da vardır.’”

Bugün “Kürtlerin kültürel hakları tanınsa ülke mi bölünür?” diyenler bu son derece masum gibi görünen isteklerle ortaya çıkan DDKO’nun bir süre sonra PKK’ya dönüştüğünü ve bugün Kürtçü teoriler üreten pek çok sözde Kürt aydınının bu ocaktan yetiştiğini acaba biliyorlar mıdır? Kaldı ki bugün bile PKK terör örgütü açıkça bağımsız devlet kurma fikrini telaffuz etmemekte bütün enerjisini Kürt halkının varlığının tanınması ve Kürt dilinin ve kültürünün devlet tarafından kabul edilmesi için sarfetmektedir.

ABD ve AB’nin Türkiye’yi PKK terörü aracılığıyla parçalama operasyonunun temel sloganı da Kürtlerin demokratik ve kültürel haklarının tanınmasıdır. Kültürel hakların tanınmasıyla birlikte ayrı bir dile ve ayrı bir kimliğe kavuşacak olan Kürtler ister istemez ayrılmaya kadar uzanacak bir süreci de başlatacaklardır.

Ezilen Halklar – Ajan Halklar

Solun Kürt meselesinde aldığı yanlış tavrın kökenlerinden birisi de Kürtlerin mazlum bir halk olarak görülmesi yatmaktadır. İsmail Beşikçi gibi Kürtçülerin “Kürdistan emperyalist ülkelerin sömürgesidir” türünden uçuk tezlerinin aksine Kürtlerin 1800’lerden bugüne Ortadoğu coğrafyasında emperyalist planların maşalığını yaptığı tarihsel bir gerçektir.

Burada yakın dönemde Irak’ta yaşananlar ve halen yaşanmakta olan durum sol açısından önemli dersler içermektedir. Bugün Türkiye’de PKK’yı destekleyen, Irak’ta ise Barzani ve Talabani’yi destekleyen sözde solcular her iki ülkede de bu Kürt gruplarının arkasında ABD’nin olduğunu bilmiyorlar mı?

Bugüne kadar mazlum ve ezilen Kürt edebiyatıyla Kürtçülüğe kanal açan sözde sol anlayışa karşı Kürtlerin ezilen bir halk olmayıp emperyalizmin ajanlığından başka bir şey de yapmadığını ısrarla savunmak gerekmektedir. Kürtler Ortadoğuda bütün ezilen halkların düşmanlığını kazanmışlardır ve bu nedenle Talabani ABD’nin Irak’tan çekilmemesi gerektiğini aksi taktirde Kürtlerin can güvenliğinin tehlikeye gireceğini itiraf etmek zorunda kalmıştır.

Yani ortada mazlum bir halk yoktur. Mazlum halk, emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Mücadelesi veren halktır. Oysa Kürtler son iki yüz yıldır emperyalizme karşı tek bir harekette bulunmamışlar tam tersine emperyalizmin hakimiyet kurmak istediği her bölgede emperyalist hakimiyet ilişkilerini yerleştirmenin aracı olmuşlardır.

Kürtlerin İngilizler ve Amerikalılarla Ortadoğu’da işbirliği yaptığı dönemde Filistin halkı taşla ve sopayla emperyalizme ve İsrail siyonizmine karşı mücadele etmekteydi. Bugün de Iraklı direnişçiler ABD emperyalizmine karşı vatan savunması verirken Barzani ve Talabani’nin kontrolündeki Kürt aşiretleri ABD’nin himayesinde bağımsızlık kazanma peşindedirler. Dolayısıyla Türk solu açısından durum son derece net olmak zorundadır.

Enternasyonalızmden Kozmopolıtızme,Kozmopolıtızmden Etnıkçılığe

Sol adına özellikle ‘80 sonrası dönemde neredeyse Kürt sorunu dışında hiçbir sorun gündeme taşınmadı ve PKK kuyrukçuluğu yapıldı. Bunun adına ise ne hikmetse sınıf mücadelesi dendi. Oysa 80’li ve 90’lı yıllarda solu temel perspektifinden küreseselleşmenin zeminine çeken önemli değişimler meydana geldi. Küreselleşme ideolojisinin etkisiyle “sınıf mücadelesini savunuyoruz” sloganıyla sol adı altında aslında çevrecilik, yeşiller hareketi, eşcinsellik ve anarşizmi savunan bir ucube yaratıldı. İşçi sınıfının yerini alan marjinal gruplara dayanan solun taban bulması ve toplumsallaşması ise tabii ki mümkün değildi.

Enternasyonalizm ilk olarak Birinci Dünya Savaşı esnasında işçi sınıfı partilerinin kendi emperyalist ülkelerinin burjuvazilerini destekleyerek ezilen dünya halklarına ihanet etmesi olarak ortaya çıkmıştı. 68 döneminde tekrar atağa kalkan enternasyonalizmin Avrupa’da yol açtığı dönüşüm ise solun işçi sınıfı yerine çevrecilerden fahişelere kadar toplumun marjinal kesimlerinin sözcüsü durumuna gelmesiyle sonuçlandı. Enternasyonalizmin üçüncü dalgası ise 90’ların başında “kozmopolitizm” olarak ortaya çıktı. Enternasyonal sol süreç içinde kozmopolitizme evrildi. Ancak bu doğrultudaki yaklaşımların esas sonucu enternasyonal ya da kozmopolit fikirlerin değil etnikçiliğin güçlenmesi oldu. Toplumsal yapıyı ve ulusal kimliği aşındırma işlevi gören kozmopolitizm sonuçta ayrıştırdığı kimliklerin radikalleşerek etnik milliyetçiliğe dönüşmesinin yolunu açtı.

Kürtçülük işte bu süreçte iyice güç kazandı. Türk Solu da bu süreçte Avrupa komünizminin etkisine girdi. Öyleki, ÖDP gibi özgürlükçü sosyalizm sloganıyla ve Kürtçülük siyasetiyle ortaya çıkan siyasi yapıların en büyük destekçisi halk değil sermaye basını oldu. Ancak sonuçta emekçi sınıfların temsilcisi olmak yerine marjinal grupların sözcülüğünü üstlenen özgürlükçü sosyalizm sermaye basının tüm desteğine rağmen çok kısa sürede tabana vurdu. Ama bu özgürlükçü sol kendisini bitirirken Kürtçülüğün meşrulaşmasının da önünü açtı. Bu aslında planlanan bir süreçti. Amaç yeni bir ulusal sol çıkış olasılığının önünü daha baştan kesmekti. Özgürlükçü sol bunun için piyasaya sürüldü.

İnsan Hakları Emperyalizmi

Kürtçülüğün payandası durumuna gelen özgürlükçü sol politik olarak da emperyalizmin ezilen ülkelerdeki böl-yönet siyasetinin taşeronu oldu. 90’lı yılların ardından Batının ezilen dünyaya dayattığı etnik ve dinsel kimliklere dayalı federatif devletler bugünün emperyalist politikalarının temel hedefidir.

İlkel sömürgeciliğin ulusları yok etme politikası yeni sömürgecilikte biraz incelerek ulusları etnik topluluklara parçalama politikasına dönmüştür. Bu aslında emperyalizmin yeni bir türüdür: İnsan hakları emperyalizmi.

Sol adına Kürtçülük yapanlar aslında emperyalizme karşı mücadele ettiklerini söyleseler de insan hakları emperyalizminin taşeronluğunu üstlenmiş durumdadırlar. Batılı emperyalistler artık dünyanın sömürgeleştirilecek bölgelerinde kanatları altına alacakları mazlum uluslar aramaktadırlar!

90 sonrasında Balkanlar’dan Kafkaslar’a ve Ortadoğu’ya uzanan coğrafyada emperyalizmin böl-yönet politikalarının nasıl uygulandığını ve köklü ulusların ve ulus devletlerin parçalanarak nasıl küçük devletçiklere dönüştüğünü yaşayarak gördük. Aynı süreç bugün de bütün hızıyla işletilmektedir. Kürt sorununun bu kadar büyük baskılarla gündemde tutulması da boşuna değildir.

Bu noktada sol açısından yeni bir sorgulama ihtiyacına her zamandan daha çok ihtiyaç vardır. İnsan hakları, demokrasi, kişisel hak ve özgürlükler, toplumsal barış gibi solun geleneksel kavramlaştırmalarının bütünüyle dışında yeralan ve insan hakları emperyalizminin yarattığı bu sahte kavramlara karşı ideolojik bir savaş açılmak zorundadır.

Sömürgeciliğe ve Etnikçiliğe Karşı Milliyetçi Sol

Bu andan itibaren tek çıkış yolu Türk Solunun günümüzün tek gerçek antiemperyalist ideolojisi olan milliyetçiliğe geri dönmesidir. Emperyalizmin ezilen ulus devrimcilerinin milliyetçi çıkışlarını faşizm ve ırkçılıkla tecrit etme politikasına yanıt olarak milliyetçiliğin yükseltilmesi ve geniş halk yığınlarının antiemperyalist bir milliyetçilikle örgütlenmesi gerekmektedir. Bu noktada sol hem emperyalizme karşı milliyetçi tepkiyi örgütlemek, hem de emperyalizme hizmet eden özgürlükçü sola ve etnik bölücü hareketlere karşı kararlı bir mücadeleye girişmek zorundadır.

Bugün dünya çapında yeniden yükselişe geçen milliyetçi sol özellikle Latin Amerika’da yaşanan gelişmelerin de gösterdiği üzere yeni bir çıkış imkanı yakalamıştır. Latin Amerika’da yükselen sol dalganın lider isimlerinden Venezuela Devlet Başkanı Chavez’in göreve gelir gelmez yaptığı ilk şey ülkeyi parçalanma döneminden önceki ulusal sınırlarına döndürmeyi amaçlayan bir politik hat çizmek olmuştur. Chavez ülkesinin ismini de Bolivarcı Halk Cumhuriyeti olarak değiştirerek milliyetçi devrimcilerin ulusal birlik düşünü tekrar canlandırmıştır.

Türk Solu da bu yeni milliyetçi dalga içindeki yerini zaman yitirmeden almak zorundadır. Bu da öncelikle ulus devleti ve ulusal kimliği savunan Türk Solunun yeniden milliyetçi köklerine dönmesiyle olacaktır.

Etnik bölücülük, milliyetçi solun amansız düşmanıdır ve görüldüğü yerde ezilmelidir.

İnan Kahramanoğlu


1 Response to “Türkiye’de Sol ve Kürtler”


  1. 1 gelincik
    Eylül 6, 2009, 9:32 pm

    Türkiye’de sol anahtar kelimeleri ile makale araştırırken,yazı başlığı ilgimi çekti ve okumaya başladım.İki bölüm sonra kesinlikle TURKSOLU yazarlarından biri yazdı diye düşündüm.Haklı çıkmak,kavramları özümsediğimizin ve aklın yolunun bir olduğunun göstergesi.Mükemmel bir özetleme.Tebrik ediyorum.Ancak ADD cilerin sizin hakkınızdaki saldırı yorumları da ilginç boyutlarda.Milliyetçi kimliğiniz dışında herşey olduğunuz ifade ediliyor.Bu ülkede bunları yazmak,seksenlerde Bülent Ersoy’a yapılan eziyet gibi olmalı!… Artık sizin gibi düşünen bizlerede kafatasçı yaftası yapıştırılıyor.Bu zor mücadelede kolay gelsin ve eğer haklıysanız(şuanda babama bile güvenemeyecek kadar paranoyaklaştık,neye inandığımızı da bilemez hale geldik)Allah yardımcınız olsun.İyi çalışmalar diliyorum.Saygılarımla!


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s


İstatistikler

  • 2,249,207 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Ağustos 2009
P S Ç P C C P
« Tem   Eyl »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  

En fazla oylananlar


%d blogcu bunu beğendi: