02 Eki 2009 için arşiv

02
Eki
09

Kürt açılımı -2-

Uydudan tüm Türkiye’ye ve yurt dışına yayın yapan AKDENİZ TV’nin                    8 Ağustos 2009 Cumartesi akşamı saat 21.00’de konuğu oldum. Ali Tongülüs’ün sunduğu ‘Son Nokta’ programında bir buçuk saate yakın bir sürede ‘Kürt Açılımı’ konusunda belgelere dayalı görüşlerimi anlattım.

Ancak, programın başında sözünü ettiğim önemli bir belgeyi, sürenin yetmezliği nedeniyle açıklama fırsatını bulamadım.

İşte şimdi, o televizyon programında anlatamadıklarımı yazıyorum.

Kuzey Irak’ta Kürt devleti ne zaman kuruldu?

Birinci Körfez Savaşı’ndan hemen sonra ABD, 1992 yılında Irak’ta uçuş yasağı koydu. Bu yasağa göre, 36. paralelin kuzeyinde ve 30. paralelin güneyinde Irak uçakları uçamayacaktı. Bu yasak bölgede sadece ABD’nin ve onun izin verdiği ülkelerin uçakları uçabilecekti.

Bu duruma göre, Kerkük ve Musul 36. paralelin kuzeyindeki yasak bölgede kalıyordu.

Böylece Irak topraklarının önemli bir bölümü Saddam’ın denetiminden çıkıyor, Irak fiilen parçalanmış oluyordu.

ABD’nin tek yönlü koyduğu ve İngiltere’nin de desteklediği bu yasağı onaylayan bir Birleşmiş Milleteler (BM) Genel Kurul kararı ya da BM Güvenlik Konseyi kararı yoktu! ABD, İngiltere’nin de desteğiyle, bir kez daha, sözde Uluslararası Hukuk ve Yasaları hiçe saymıştı![1]

Amerika’nın Irak’tan kopardığı Kuzey Irak bölgesi, daha sonra burada kurulan bir Kürt devletinin toprakları oldu.

Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin kurulması, ABD ve AB’nin bu bölgede bir Kürdistan devleti kurma projesinin birinci ayağı idi. Projenin ikinci ayağı, Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde de bir Kürt devleti kurdurmaktı.

Bu gerçeği çok iyi bilen Türkiye’nin sivil-asker yöneticileri, Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduklarını, Irak’ın bölünüp parçalanmasını kabul etmeyeceklerini ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin kurulmasına asla göz yummayacaklarını tekrarlayıp durdular. Bu konumlarını, ‘Türkiye’nin kırmızı çizgileri’ olarak tanımladılar.

Sözde böylesine kesin tavır alan Türkiye’nin sivil-asker yöneticileri, ABD’nin Kuzey Irak’ta uçuş yasağı koymasına, Kerkük ve Musul’u içine alan önemli bir toprak parçasını Irak’tan koparıp almasına ve daha sonra burada bir Kürt devletini fiilen kurdurtmasına hiç ses çıkarmadılar, çıkaramadılar! Ne kırmızı çizgiler kalmıştı ne de sarı!

ABD-AB’nin Kürdistan projesinin birinci ayağı gerçekleşmişti, şimdi sıra ikinci ayağına gelmişti!

Türk Ordusu daha ne kadar geri çekilecek?

Dünyanın başına bela olan Küresel Çete’nin en tepedeki örgütünün CFR (Council on Foreign Relations), yani Dış İlişkiler Konseyi olduğunu biliyoruz. CFR yöneticilerinin tamamına yakınının Siyonist olduğu da bir gerçek.

CFR’nin dünyaca ünlü bir yayın organı var: Foreign Affairs.

Bu derginin sol üst köşesinde şunlar yazılıdır: “Published by the COUNCIL ON FOREIGN RELATIONS”. Yani, “Bu dergi Dış İlişkiler Konseyi tarafından yayınlanmaktadır”.

İşte şimdi sıra geldi, televizyon programında sözünü ettiğim önemli belgenin açıklanmasına.

Okumaya devam edin ‘Kürt açılımı -2-‘

02
Eki
09

Kürt açılımı -1-

8 Ağustos 2009 Cumartesi akşamı saat 21.00’de, uydudan yayın yapan AKDENİZ TV’nin ‘Son Nokta’ programına konuk oldum. Yaklaşık bir buçuk saat süren, Ali Tongülüs’ün sunduğu söyleşide, gündemin en önemli konusu ‘Kürt Açılımı’ ile ilgili, belgelere dayalı görüşlerimi anlattım.

İşte şimdi, o söyleşide anlattıklarımın en çarpıcı bölümlerini yazıya döküyorum.

‘Kürt Açılımı’ ne demek?

ABD ve AB’nin Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde bir Kürdistan devleti kurma plan ve projesine, Türkiye’yi yöneten sivil-asker yöneticiler ‘Kürt Açılımı’ dediler. Bu tanım ulusalcılardan çok büyük tepki görünce de, yarım adım geri attılar ve girişimi ‘Demokratik Açılım’ diye adlandırdılar.

Türkiye’de Kürt kökenli T.C. vatandaşları vardır ama Türkiye’nin bir ‘Kürt Sorunu’ yoktur. Türkiye’nin temel sorunu, sivil-asker yöneticilerinin ABD boyunduruğunu ve AB Mandacılığını kabullenip, bu emperyalist odakların ülkemizi ve ulusumuzu bölüp parçalama planına boyun eğmesidir.

PKK  Kürt Halkının Temsilcisi mi?

Yirmi beş yılı aşkın bir süredir terörist eylemlerde bulunan PKK, hiçbir zaman Kürt kökenli yurttaşlarımızın temsilcisi olamamıştır.

PKK terör örgütünün siyasi kanadı olarak seçimlere giren ve bugün TBMM’de 21 milletvekili bulunan Demokratik Toplum Partisi (DTP)’nin de Kürt kökenli yurttaşlarımızın temsilcisi olmadığını görmek için 29 Mart 2009 Yerel Seçimleri sonuçlarına  bakmamız yeterli olacaktır:

Partiler                   Oy Oranı                          Oy Sayısı

AKP                         %38.78                         15.490.799

CHP                         %23.12                           9.237.494

MHP                        %16.04                           6.408.399

DTP                         %  5.68                            2.269.482

Yerel seçimlerde oy kullanırken, Kürt kökenli yurttaşlarımızın ekonomik koşulları dikkate almayacağı, kimliklerini ön plana çıkarıp sadece etnik köken bağlamında oy kullanacağı iddia edilmiş ve ortaya yukarıdaki tablo çıkmıştır.

Eğer Kürt kökenli seçmenlerin partisinin DTP ve onun da yönlendiricisi PKK olduğu kabul edilecek olursa, Türkiye genelinde PKK-DTP’nin oy oranı sadece %5.68’dir.

Şimdi, PKK-DTP ve yandaşları, %5.68 oy oranıyla, Türkiye siyasetine yön verecek, Türkiye’nin toprak ve ulusal bütünlüğünü  bozacak düzenlemeleri dikte ettirebilecek güçte olduklarını söylemektedirler!

Çok basit bir aritmetik sorusu:

%5.68 oranı, %94.32 oranından büyük müdür?

Basitleştirerek ve yuvarlayarak soralım:

6 sayısı 94 sayısından büyük müdür?

Peki, nasıl oluyor da Türkiye genelinde %5.68 oy oranına sahip olan taraf, %94.32 oy oranına sahip olan tarafa hükmetmeye çalışıyor?

Dünya tarihinde bugüne kadar hiçbir ülkede, yüzde 6 oranındaki bir azınlık, yüzde 94 oranındaki bir çoğunluğu boyunduruğu altına alamamıştır.

Şimdi istenilen şudur: Ezici bir çoğunluğa sahip olan kitle, küçük bir azınlığa sahip olan  bir topluluğa imtiyaz haklar tanıyacak, kendi varlığını kendi kimliğini hiçe sayan kararları kabul edecek.

Ve bütün bunlar, demokrasi adına yapılacak!

Dünyada böyle bir demokrasinin örneği hiç olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır.

PKK’nın Açılım Şartları:

Ortaokul ve lise tarih kitaplarında okuduk. İki devletin orduları savaşır. Ne kadar uzun sürerse sürsün, sonunda bir taraf yenilir ve barış masasına oturulur. Barış masasında yenen taraf, yenilen tarafa anlaşmanın şartlarını dayatır. Yenilgi ne kadar ağır olmuşsa, yenen tarafın dayattığı şartlar da o kadar ağır olur.

Şimdi, yirmi beş yılı aşkındır Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile çarpışan PKK terör örgütünün, ‘Kürt Açılımı’ adı altında dayattığı şartlara bakalım:

  • TSK, çatışmaları koşulsuz olarak durduracak.
  • PKK’nın dağdaki militanlarına genel af çıkarılacak. Dağdan inecek bu militanlara özgür yaşama, ekonomik rahatlık ve siyasete girme koşulları sağlanacak.
  • Kürtçe, resmi dil olarak kabul edilecek.
  • Kürtçe eğitim yapan ilköğretim, ortaöğretim okulları ve üniversiteler açılacak.
  • Güneydoğu Anadolu bölgesine ekonomik özerklik tanınacak.
  • Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki belde, köy,sokak, cadde, ilçe ve il isimleri Kürtçeye dönüştürülecek.
  • Türkiye’de okullarda ‘Ant İçme’ törenleri kaldırılacak. Hiçbir yere ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ söylemi yazılmayacak, yazılmış olanlar hemen silinecek.
  • PKK’nın terörist lideri, İmralı’dan salınacak ve T.C. Devleti ile yapılacak görüşmelerde muhatap kabul edilecek.

Bu şartlar, uzun süren bir savaşın sonunda yenen tarafın PKK, yenilen tarafın da Türk Silahlı Kuvvetler olduğunu göstermiyor mu?

Peki, gerçekten TSK yenildi mi?

TSK yenildi de Türk halkının haberi mi olmadı?

PKK-DTP Propagandacısı Gazeteciler

“Eğer bir yalan, uzun bir süre yeterince tekrarlanırsa, sonunda o yalan bir gerçekmiş gibi algılanır.”

Dr. Joseph Goebbels

Hitler’in Propaganda Bakanı

Medyada, PKK-DTP’nin açıktan açığa propagandasını yapan Taraf gazetesinden birkaç alıntı yapmak istiyorum.

Bu alıntıları okuduktan sonra, sakın ola Taraf gazetesinin yazarlarına alçak, namussuz, şerefsiz, onursuz, vatan haini gibi sıfatlar yapıştırmayınız! Böyle yaparsanız, asıl gerçeği gözden kaçırmış olursunuz. Aşağıda yorumlarını okuyacağınız Taraf gazetesi yazarları, ‘görevli’ dirler. Hepsi bu kadar! Kendilerine verilmiş olan görevleri, Hitler’in Propaganda Bakanı Dr. Joseph Goebbels’in yöntemini uygulayarak yerine getireceklerdir. Yani, sürekli olarak yalan söyleyecekler, yalanlarını da Allah’ın her günü tekrarlayıp duracaklardır!

İşte, Taraf gazetesinin ‘görevli’ yazarlarının yaptığı PKK propagandasından örnekler.

Okumaya devam edin ‘Kürt açılımı -1-‘

02
Eki
09

Altın vererek iğfal etmek…

Mustafa Kemal Atatürk anlatıyor.[1]

“Yıldırım Ordusu Kumandanlığı’nı üstlenip İstanbul’dan Halep’e hareket ettiğim günün gecesiydi. Falkenhayn karargâhında erkânıharp subaylardan Tevfik Bey’in (şimdi Cumhurbaşkanlığı Başkâtibi) refakatinde bir genç Alman subayı Akaretler’deki 76 numaralı ikâmetgâhıma geldi. Ufak ve zarif sandıklar içinde Falkenhayn tarafından bazı şeyler getirdiğini söyledi. O “şeyler”in kendilerini kabul ettiğim odaya nakledilmesini emrettim. Salon kapısının yanına ufacık sandıklar istif edildi.

–         Bunlar nedir? Dedim.

Alman subay dedi ki:

–         İstanbul’dan ayrılıyorsunuz, size Mareşal Falkenhayn tarafından bir miktar altın gönderilmiştir.

Kimseye hiçbir ihtiyacımdan bahsetmemiştim, fakat zannettim ki, Mareşal bu parayı ordunun ihtiyacına sarf edilmek üzere göndermiştir. Onun için:

–         Bu sandıklar bana yanlış geldi, ordunun Levazım Reisi’ne gönderilmek lazımdı. Benim için fazla külfettir, dedim.

Subayımız, sözlerimi Alman subayına nakletti. Subay derhal:

–         Efendim o da başka! Dedi.

–         Paranın miktarını bu subaydan iyi tahkik et, huzurunda alındığına dair bir senet yaz, ver imza edeyim, dedim.

Emrim yapıldı, fakat subay imzalı senedi kabul etmek istemedi, tekrar Tevfik Bey’e:

–         Bu subay bilmiyor, dedim, senedi alsın ve Mareşal’e versin ve siz de bu paraları gelip alması için Levazım Reisi’ne haber gönderiniz.

Bittabi iş böyle cereyan etti.

Bu sandıklar ve içindekiler ordunun levazım başkanlığında ve benim bunlara karşılık verdiğim senet de Falkenhayn’ın gizli dosyasında birkaç ay birbirlerini beklediler. İşte yukarıda söylediğim gibi, Yedinci Ordu Kumandanlığı’ndan kendimi affettikten sonra, kumandanlığa vekil bıraktığım Ali Rıza Paşa’ya bu sandıkları teslim ettim ve kendisinden aldığım senedi o vakit yaverim olan Cevat Abbas (şimdi Bolu Mebusu) ve Salih (şimdi Bozok Mebusu) Bey’lere bırakarak, kendilerine şu emri verdim:

–         Hemen Falkenhayn’nın karargâhına gideceksiniz, bizzat kendisini görüp bu senedi vereceksiniz ve benim kendisinde bulunan senedimi alacaksınız.

Yaverlerim bizzat Falkenhayn’ı görmek hususunda biraz zorluğa uğramakla beraber emrimi harfiyen yapmışlar. Biraz sonra yanıma gelerek dediler ki:

–         Mareşal Falkenhayn size böyle bir para vermiş olduğunu hatırlamıyor ve bu para için sizin imzanızı taşıyan hiçbir belgenin kendisinde mevcut olduğunu bilmiyor. Dolayısıyla, Ali Rıza Paşa imzalı senedi de kabul etmiyor.

Tekrar yaverlerime dedim ki:

–         Şimdi size çok ciddi emrediyorum. İkiniz tekrar Falkenhayn’in odasına gideceksiniz ve diyeceksiniz ki, verdiğiniz altınlar olduğu gibi saklanmıştır. Buna karşılık size senet verilmiştir. Senet olmadığını iddia etmek, altınların mevcudiyetini yok edemez. Belgeyi kaybetmiş olabilirsiniz, o halde verdiğiniz altınları size iade edeceğiz, aldığınıza dair siz bize belge veriniz. Ve diyeceksiniz ki, bizi buraya gönderen kumandanın altın karşılığında memleket menfaatleri hakkında müsamaha gösterecek insanlardan olmadığını çoktan öğrenmeliydiniz. Hâlâ bunda tereddüdünüz varsa kumandanımız size ve kamuoyuna daha başka türlü de ispat edebilir. Paralarınız duruyor, fakat bu paralardan daha çok kıymetli olan Mustafa Kemal imzası sizde kalamaz. Ve olumlu netice alınmadıkça karşıma gelmeyeceksiniz.

Emir verdiğim arkadaşlar Grup Kumandanı Falkenhayn’ı tanıyan adamlar değildi. Fakat beni çok iyi tanıyorlardı. Onun için bir saat sonra Falkenhayn’ın elinden benim imzam olan kâğıt parçasını alıp dönmüşlerdir.

Kolayca tahmin etmek mümkündür ki, Mareşal Falkenhayn beni, belki benden başka birçoklarını böyle sandıklarla altın vererek iğfal etmek yolunda idi.”

AB Hibeleriyle iğfal edilenler

Şimdi, Başöğretmenim Mustafa Kemal Atatürk’ün yukarıda vermiş olduğu derse dayanarak yazıyorum.

ABD’deki türlü kuruluşlardan, Soros’tan ve Avrupa Birliği’nden doğrudan ya da dolaylı hibe almış kişi, kurum ve kuruluşlar, para karşılığı iğfal edilmeyi kabul etmişlerdir. Bunlara, ‘gönüllü iğfal edilenler’ de diyebiliriz.

Aşağıda size, AB’den doğrudan ya da dolaylı hibe alarak iğfal edilmeyi kabul etmiş, bini aşkın tanınmış kişiden bazılarının isimlerini bir kez daha sunuyorum.[2]

Okumaya devam edin ‘Altın vererek iğfal etmek…’




İstatistikler

  • 2.309.441 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

En fazla oylananlar