11 Eki 2009 için arşiv

11
Eki
09

Cumhuriyet’e karşı Ermeni – Kürt işbirliğinin içyüzü

Taşnak-HoybunBiz aynı dava için çalışan iki toplumuz.
Ermenistan ve Kürdistan’ın, yani ülkemizin
kurtuluşu için savaşıyoruz. Planlarımız gerek
Türk, gerekse Kürt kardeşlerimizle
el ele
mücadelemize devam etmektir.

Terör örgütü ASALA’nın lideri
Agop Agopyan

“Zayıf ve saf milletleri siyasi bir silah gibi kullanmak, asırlardan beri kuvvetli hükümetlerin takip ettiği bir usuldür. Bunun en çok ve en parlak misalleri Türkiye’de görülür. Bir vakitler Arnavutlar; Avusturya ve İtalya elinde kör bir balta gibi işledi, fakat o kadar çok işledi, o kadar sert şeylere çarpıldı ki nihayet kırıldı. Sonra Araplar, bunlar da yine iki devletin elinde aynı hizmeti gördüler ve aynı akıbete uğradılar. Şimdi düştükleri uçurumdan ancak iniltilerini duyuyoruz.”

Taşnak-Hoybun: İleri Yayınları’ndan çıkan bu son kitap, emperyalizmin, kirli çıkarlarını gerçekleştirmek için oynadığı oyunları, kurbanlarını nasıl ağına düşürdüğünü, Batı’nın gerçek yüzünü anlatan bir başyapıt.

Bir solukta okunacak bu kitap ile emperyalizmin, tarihte hiçbir zaman var olmayan bir ulusu, emperyalizme hizmet için nasıl yarattığına tanık olacaksınız.

Taşnak – Hoybun’un  doğuşu

Siyaset bir fert için bir milleti mahvedecek kadar merhametsizdir. Maksat Türkiye’yi zayıf düşürmek ve Türkiye’den ayırdıkları milletlerin lokmasına ortak olmaktı. Ortak olmak değil, lokmalarını başkalarına da peşkeş çektiler. Fakat Türkiye’yi zayıf düşüremediler, bilakis akideleri bozulmuş unsurlardan sıyrılarak daha kuvvetli bir vaziyet aldı. O halde Türkleri uğraştıracak yeni bir unsur, yeni bir kurban lazımdı. Bu mahiyette üç kuvvet bulabildiler. Ermeniler, Kürtler ve Türk hainleri. Bu üç unsuru birleştirerek kuvvetli bir taciz aleti yapmak için senelerce uğraştılar.

Türkiye’de Türk ile Kürt arasında yalnız bir kelime farkı olup tarih, din, adet ve kardeşlik itibarıyla birini diğerinden ayırmak güç olduğu için muvaffak olamadılar. Türk hainleri ise her yerde ve her vaziyette yine hain kalmış, bazen Ermenileri, bazen ecnebileri ve ekseriye de yekdiğerlerini kandırıp dolandırarak bir işe yaramayacaklarını göstermiş olduklarından, bunlardan sarfınazar edilmiştir. Elde yalnız Ermeniler kalıyordu. Bunlar filhakika Osmanlılığın son devrelerinde keskin bir siyaset baltası olmuşlardı. Makedonyalıları Büyük Bulgaristan, Rumları Büyük Yunanistan oltasıyla avlayanlar, bunları da Büyük Ermenistan ağına düşürmüşlerdi. Büyük harbin darbeleriyle sersemlemiş olan bu unsurun karşısında tekrar aynı lokmayı tutmak, onların iştahını harekete getirebilecekti. Fakat Ermeniler zeki ve tecrübeli adamlardı, zaman ve şeklin değişmiş olduğunu ve eski tasavvurun tahakkukuna imkan kalmadığını görüyorlardı. Esasen “Büyük Ermenistan” gayesini ilk defa ortaya atanlar Taşnak-Sutyunlar olduğu için onlar bu yeni tahriklere derhal bir uyanışla cevap verdiler. Ancak Ramgavar ve Hınçak gibi ağırbaşlı ve doğru düşünen diğer Ermeni fırkaları sergüzeşt siyasetinden ayrıldılar. Onlar Ermenileri ezdirmek değil, çalıştırarak yükseltmek programını kabul ettiler. Bunlar Ermenilerin ekseriyetini teşkil ediyorlardı. Taşnaklar yalnız başına Türkiye üzerinde bir tesir yapacak kuvvette değildir. Ecnebi servisleri için yapacak bir tek çare vardı: Taşnaklarla Türkiye haricindeki Kürtleri birleştirmek ve bunun için de büyük harpte “Wilson Prensipleri” diye ortaya atılmış olan yıkıcı propagandadan istifade etmek. Ve öyle yaptılar: Türkiye’den kaçan ve hangi milletten oldukları belli olmayan birkaç serseriyi Kürt mümessili diye satın alarak “Müstakil Kürdistan” sakızını ağızlarına verdiler.

İngilizler Kürtlerin bir iş göremeyeceğini anlayınca, bunları Ermeni Taşnak komitasıyla birleştirmeyi düşündüler. Ermeniler teşkilat, fen ve propaganda hususlarını temin edecek Kürtler de bunların elinde bir alet kullanılacaktı.

Okumaya devam edin ‘Cumhuriyet’e karşı Ermeni – Kürt işbirliğinin içyüzü’

11
Eki
09

1915 : Ermeni tehdidi masal değil, gerçekti..!!!

Prof. Dr. Türkkaya AtaövErmenilerden özür” imzalarına önayak olanların da, o salla-baş kervana katılanların da Türk-Ermeni ilişkileriyle ilgili temel bilgilerle donanmış olmadıklarını söylemek zorundayız. Bu ilişkilerin gerçekleri ile “özür” imzaları arasındaki çelişki konusuna bu yazıda bir kez daha değinmek gibi bir amacım yok. Böyle bir girişim ancak kitap, daha doğrusu kitaplar konusudur. Ben kişisel olarak 1975’den bu yana hazırlığını yaparak ve 1980’lerden bugüne de yayımlamak yoluyla bu konuya bir katkı sağladığımı, madalyonun özellikle savsaklanmış olan yanına ışıklar tuttuğumu düşünüyorum.

Bu konuda basılmış olan 80 kitap ve kitapçığımın yalnız dördü Türkçe, geri kalanı yabancı dillerdedir. Bunlara ek olarak, iki yeni kitap da Almanya’da ve bir Arap ülkesinde basım aşamasındadır. Gene bu konuda yurt dışındaki dergi ve günlüklerde bugüne değin kendi imzamla 48 yazı yayımlattım. Son ikisinden birkaç formalık uzun olanı ABD’nde Villanova Üniversitesine bağlı bilimsel bir dergide son hafta içinde çıktı, öbürü de elime henüz geçmedi. Demem o ki, bunları burada özetleyemem bile. Bu nedenle, okuyucunun art arda gelecek iki yazılık bu dizide Ermeni sorununa ilişkin olarak tüm sorulara yanıt beklememesi gerekir.

Ancak, bu yazıda konunun genelde boşlanan, ama çok önemli olan bir yanına, ayrıntılarına bir ölçüde inerek, değinmek istiyorum. Eldeki belgeler ve bilgiler şu varsayımların yanlışlığını kesin olarak ortaya koyuyor: Batılı yazarlar genellikle Ermenilerin sessiz, barışçı, silâhsız, inançlı Hıristiyan, içten ve dıştan korumasız, boynu bükük, ama bu özelliklerine karşın güçlü Osmanlı ordusunun birden saldırısına uğradıkları görüşünü yayarlar. Bu yoruma göre, 1915’deki Ermeni ayaklanması Osmanlı güvenliği için gerçek bir tehlike oluşturmamıştır, Ermenilerin içinde bir olasılıkla silâha elini değdirmiş olan varsa bunlar ancak bir avuç insanın ufak tefek olaylarıyla sınırlı kalmıştır, oysa Türkler bunu sanki bir “tehdit” gibi algılayarak üstelik çok abartmışlardır ve böylece Ermeni azınlığın çoğunluğunu “tehcir”, yani yerinden etme gibi bir karar gereksizdir, ayrıca böyle bir uygulamanın örneği de daha önce yoktur. Batılıların ve birçok yazarın kulaktan işitme ve üstünkörü bilgileriyle savundukları ve yineleyip durdukları budur.

Bogos Nubar

1919 Paris Barış Konferansında
Ermeni Ulusal Heyeti Başkanı Bogos Nubar

Oysa, Ermeni silâhlı tehdidi askerî güvenlik açısından gerçekti ve ona tepki olarak doğan yer değiştirme olayı güvenlik arayışı içinde bir zorunluluktu, yalnız böyle bir güvence kararını yansıtıyordu. Şöyle ki:

1- 19’uncu yüzyılın sonlarından başlayarak, yabancı desteğiyle ayaklanan ve kendilerinden olmayanların kıyımına girişenler bu amaçla oluşmuş Ermeni terör örgütleriydi.

2- Ermeni azınlık Birinci Dünya Savaşının başında ve onun çeşitli aşamalarında da toplam altı haneli sayılarla anlatılan bir Türk ve Müslüman kıyımını gerçekleştirdi. Bunun kanıtları yalnız Osmanlı değil, öteki ilgili devletlerin de belgeliklerindedir.

3- Öte yandan, Osmanlı devletinin hem o zamanki geniş topraklarında, hem de Ermenilerin ve yandaşlarının “Batı Ermenistan” demeyi yeğledikleri Doğu Anadolu’daki altı ilde (yani, bugünkü iller bölünmesinde her biri içine daha birçok illeri alan Erzurum, Trabzon, Sıvas, Bitlis, Mamuretülaziz, Diyarbakır ve Van’da) kesin olarak azınlıktaydılar ve Ermeni olmayanlara “budunsal temizlik” uygulayarak kendilerine bir yurt edinme kanlı çabası içindeydiler. Türkleri ve öteki Müslümanları öldürerek ya da kaçırtarak toprakları istenmeyenlerden “temizleme” yöntemi Balkanlar’da, Kırım’da, onun kuzeyindeki geniş arka bölgesinde ve Kafkaslar’da 1821-1922 yılları arasında gerçekleşmişti

4- Ermeniler Doğu Anadolu’da aynı uygulamayı denemek istediler. Bu amaçla, kâğıt üstünde çizdikleri “Ermenistan” sınırları Sinop’u ve Antalya’yı da içine alıyor, Kafkasya’da Gürcistan ve Azerbaycan’dan başka Urmiye Gölü’nün yarısına değin kuzey İran’ı da kendine katarak Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Hazer Denizi’ne açılıyordu. Bu haritaya son biçimini adı “dünyayı kurtaracak büyük barışçı”ya çıkmış olan (ama böyle bir tanımın yakışmadığı) ABD Başkanı Woodrow Wilson verecekti. Bu haritalar Ermenilerin danışmanlığında Amerika’da çizilip Versay Barış Toplantısına ve Sevr’e yollandı. Benzerleri şimdi de NATO toplantıları gibi yerlerde görülüyor.

Okumaya devam edin ‘1915 : Ermeni tehdidi masal değil, gerçekti..!!!’

11
Eki
09

Ermeni Belge Düzmeciliği

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv - Ermeni Belge Düzmeciliği

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
Ermeni Belge Düzmeciliği

Ermeni-Türk ilişkilerine 1980’den önce başlamış olan Prof. Ataöv’ün yabancı dillerde yetmişi aşkın kitap/kitapçığı vardır. Son (2006) iki kitabı New York’ta yayınlanmıştır. Aynı konuda yurtdışındaki dergi ve gazetelerde 44 yazısı basılmıştır.Daha önce ABD de dahil olmak üzere pek çok ülkede de yabancı dillerde yayınlanan bu kitabında Prof. Ataöv, Ermenilerin kendi tezlerini güçlendirmek için başvurduğu sahtekarlıkları ortaya çıkarıyor. Dünya çapında yankı yaratan ve anlaşılmaz bir biçimde Türkiye’de yeteri kadar ilgi görmeyen bu değerli çalışmayı Türk okurlarının hizmetine sunuyoruz.


6. baskı, 160 sayfa


İÇİNDEKİLER

I. Giriş: Bir Kandırma Yöntemi Olarak Düzmecilik
II. Düzmeciliğin Kısa Geçmişi
III. Ayak Dibindeki Ceset Foto-Kurgusu
IV. Soykırım Fotoğrafı Değil, 1871’in Yağlıboya Tablosu
V. Andonyan Düzmece “Belgeleri”
VI. Mustafa Kemâl ve Nemrut Mustafa
VII. Gene Atatürk, Gene Düzmece Belge
VIII. Mustafa Kemâl’in Kendi Görüşü
IX. Hitler’in Ermeni ‘Uzmanlığı’(!)
X. 1922’de İzmir’i Yakan Kimdi?
XI. Sonuç
Ad ve Konu Dizini

11
Eki
09

Mehrdad Izady’nin Kürt Açılımı – (3)

Prof. Dr. Şener ÜşümezsoyBağımsız  Kürdistan  mı,  Türkleri  Anadolu’dan  atmak  mı…?

Kuzey Irak Barzani devletinin yaşayabilmesi için Barzani’ye bağlı bir Kürt komprador burjuvazisinin Türkiye limanlarında oluşturulması planlanmaktadır tespitini yıllar önce yapmıştım ve TÜRKSOLU’nda yazmıştım.

Bu tespit Izady tarafından değişik bir biçimde vurgulanmaktadır.

Bu vurgulamada Kürtlerin yaşadığı bölge esas alınarak Kürdistan sınırları çizilmektedir.

Osmanlı Devleti’nin, Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak’taki Türkmen “Kızılbaş” bölgelerini İran’dan, yani Şah İsmail’den kurtarmak için Kürtlerin bu bölgeye yerleştirildiğini Izady de açıklıkla bilmektedir.

Keza Abdülhamit bu bölgedeki Ermeni ve Alevilere karşı Şafîleri silahlandırarak Hamidiye Alayları’nı oluşturarak bölgeyi Kürtleştirmiştir.

Sultan Selim zamanında Türkmen bölgesi olan Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’daki Türkmenler ya din değiştirerek Kızılbaşlıktan Şafîliğe geçeceklerdi ve yahut da Kuzey Irak ve Doğu Anadolu’dan sürüleceklerdi.

Her durumda da bu bölge 16. yüzyılda hızla Kürtleşti. Abdülhamit döneminde de bu Kürtleşme yeniden hız kazandı.

Şerefname

Nikitin - Kürtler

Izady - Kürtler

Günümüzde Kürt tarih tezi olarak ileri sürülen tarih yazımını, üç kuşak şeklinde görüyoruz: I. Kuşak Şerefname, II. Kuşak Nikitin ve Minorsky gibi Rus subayların tezleri, III. Kuşak olarak ise Tori ve Izady gibi Batı Kürdoloji Enstitülerinin tarih yazımları. Bu tezler, yazılarımızda, olgu ve veri
düzeyinde ele alınacak, etnolojik ve sosyolojik olarak kritik bir tarih okumasından geçirilmiştir. Bu, Kürt tezini destekleyenler için de, karşı çıkanlar için de yapılması gereken bir zorunluluktur. Kendimizi kandırmamak ve tutarlı olmak için eleştirisel okuma görevimizdir.

Kürt Teali Cemiyeti’ni oluşturan Botanlılar, Bedirhanlılar, Milanlılar ve Zilanlılar Abdülhamit’in alaylarının silahlandırdığı ve Kürtleştirdiği bölgelerdir.

Izady, Türkiye’de güneydoğunun ayrılması ve Kürdistan’ın kurulmasını bir paranoya olarak ileri sürmekte ve gerçekten de Kürt stratejisinde kaba anlamda güneydoğunun ayrılmasıyla Türkiye ve Kürdistan diye bir bölünme yoktur.

Onlara göre zaten güneydoğu, Kürdistan’dır. Ama en büyük Kürt şehirleri ise İstanbul, Bursa, İzmir, Mersin, Antalya ve İskenderun gibi Türkiye limanlarıdır.

O halde Türk kimliğinin dışlanarak Kuzey Irak’a bağlı olarak Kürtlerin bu bölgeleri sahiplenmelerinin önü uluslararası anlamda hukuksal olarak açılmalıdır.

Yani Batı ve İç Anadolu’dan, Güneydoğu Anadolu’ya sürülmekle Türk ve Kürt ayrımının gerçekleşmesine herkesten çok Kürtler karşı çıkmakdadır.

Çünkü Kürdistan coğrafyası denilen bölgede kalan bir Kürt devletinin denize açılma şansı olmadığı için geleceği yoktur.

Bu gelecek ancak Izady’nin deyimiyle Kürt diasporasının hukuksal ve ekonomik olarak gelişmesinin önü açılmasıyla mümkündür. Çok özet olarak Izady’den bir alıntıyla bu açıkça vurgulanmaktadır:

“Günümüzde Türkiye’deki Kürtlerin yarıya yakını İstanbul, İzmir ve Ankara gibi büyük şehirler ile Türkiye’nin önemli ticaret merkezleri gibi, Kürdistan dışındaki bölgelerde yaşamaktadır. Bu kadar tehlikeli sayıda olmasa bile Irak, İran ve Suriye’de de büyük bir Kürt topluluğu endüstri merkezleri ve şehirlerde yaşar. Bağımsız bir Kürdistan’ın kurulması halinde bunların tümünden vazgeçilmesi gerekecektir. Ekonomik olarak zayıf olan bağımsız Kürdistan’a hemen ya da sonradan taşınmak bunların çok azına çekici görünecektir.”

Günümüzdeki açılımcıların tümü “Kürtler ayrılmak istemiyor” söylemini gerçek boyutunda göremeyip nerdeyse bu söylemi müjde gibi almaktadırlar. Oysa kendi Kürt bölgelerini oluşturduktan sonra Türkiye’ye de başta ismini ve Anayasayı değiştirmek koşuluyla iki milletli belli yoğunluklu “Kürt nüfusun yaşadığı özerk alanlı” çözümler aşama aşama getirilmektedir.

Türkiye’ye  yem

Bu konuda Izady bilimsel görünme ve strateji yazma konusunda daha özgür ve açıkça itiraf etmektedir.

Kürt bölgesini oluşturmak için olasılıkları tartışarak bu olasılıkları Amerikan yönetimine sunmaktadır. Bu sunumda İran, Suriye, Türkiye ve Irak’taki Kürt parçalarını birleştirmek için planları açık olarak önermektedir.

Bu önerileri sırayla sınıflarsak Türkiye Izady’nin pan-Kürt devletinin kuruluşundan yararlarını şu şekilde vurgulamaktadır:

“Günümüzde Kürtlerin büyük çoğunluğunun yaşadığı Türkiye ile başlayalım. Bugün Kürtlerin yaşadığı merkezi Kürt bölgelerinin tümünü kapsayacak böylesi büyük bir bağımsız pan-Kürt devletinin kurulmasından, ekonomik, sosyal ve uluslar arası ilişkiler bakımından en kârlı çıkacak ülke Türkiye Cumhuriyeti olacaktır. Kürdistan ekonomik olarak Türkiye’nin en geri kalmış bölgesidir ve diğer açılardan Avrupalı olan Türkiye toplumunun, en tutucu, nüfus artışı en yüksek, eğitim seviyesi en düşük ve en az bütünleşmiş (entegre olmuş) kısmını oluşturur. Türkiye’nin böyle bir bölgeyi ve nüfusu elinde tutmaya çalışmakla, yükünü fazlalaştırmaktan başka bir şey yapmadığını görmek için kahin olmaya gerek yok. Kürdistan’ı kaybetmekle Türkiye yarımadası aslında sosyolojik, demografik, ekonomik ve tarihsel olarak, en az Güneydoğu Avrupa’daki herhangi bir ülke kadar Avrupalı olacaktır. Son derece Asyatik ve en fakir kesim olan Kürdistan’dan kurtulmuş bir Türkiye yarımadası neredeyse kesin olarak Avrupa Birliği’ne kabul edilecek ve bu da Avrupa’nın tüm kapılarının…”

Görüldüğü gibi Türkiye’ye sunulan yem; geri ve gelişmemiş bölgelerinden kurtul, batı kesimin Avrupa düzeyinde bir ülke olarak Avrupa’ya entegre ol!

Yani Avrupa Birliği’nin “Kürt sorununu çözün” derken söylediği “Ufal da gel” sözüyle birebir örtüşmektedir.

Okumaya devam edin ‘Mehrdad Izady’nin Kürt Açılımı – (3)’




İstatistikler

  • 2.309.441 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

En fazla oylananlar