12 Eki 2009 için arşiv

12
Eki
09

Türkiye’nin mali tutsaklığı

“Mali  tutsaklık”

Kürt açılımıyla yatıp Ermeni açılımıyla kalkan Türkiye, bir anda Tayyip’in açtığı “Türkiye’nin değerleri” tartışmasıyla karşı karşıya kaldı. 1910’larda Osmanlı ekonomisinin dışa bağımlı yapısını inceleyen Parvus Efendi bu vesileyle gündeme gelmiş oldu. Hazır IMF’nin yıllık toplantısı da Türkiye’de gerçekleşmişken ve bütün Türkiye IMF ile ilişkileri de sorgularken, biz de bir hatırlatma yapalım dedik

Parvus Efendi “Türkiye’nin Mali Tutsaklığı” isimli kitapta derlenen yazılarında 1838 İngiltere-Osmanlı Serbest Ticaret Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Osmanlı ekonomisinin adım adım emperyalizme nasıl bağımlı hale geldiğinin örneklerini sunar.

“Mali tutsaklık” derken Parvus Efendi “Düyunu Umumiye” ekonomisinden bahsetmektedir. Osmanlı’nın vergi gelirleri, dış borçlarını karşılayacak seviyenin de altına düşünce, alacaklı Batılı ülkeler Düyunu Umumiye isminde bir “vergi tahsilatı” kurumu kurmuştur. Osmanlı’nın borçlarına karşılık bütün vergileri bu kurum toplamaya başlamıştır. Bu tam anlamıyla bir tutsaklıktır. Osmanlı kendi vergisini bile toplayamaz duruma geldiği için de bir “mali tutsaklık”tır. Ancak şunu ifade etmemiz gerekir ki, “mali tutsaklık” Türkiye gibi ülkelerin yoksulluğunun bir nedeni değil, bağımlı ekonomik yapısının bir sonucudur. Doğan Avcıoğlu’nun bir örneğini aktaralım.

Avcıoğlu “Türkiye’nin Düzeni” isimli muhteşem çalışmasında, Türkiye ekonomisinin yabancı boyunduruğuna adım adım nasıl girdiğini analiz eder. 1838’de İngilizlerle yapılan Serbest Ticaret Anlaşması’nı bir milat olarak görür. Anlaşma imzalandığı dönemde, Osmanlı’nın kendi kendine yeten bir ekonomisi vardır. Fakat İngiltere’yle yapılan serbest ticaret anlaşması Osmanlı ekonomisini İngiliz ürünlerine açmış ve o dönem özellikle dokuma alanında dünyada bir numara olan İngiliz sanayisiyle rekabet edilememiştir. Sonuç olarak Osmanlı’nın en gelişmiş sektörlerinden biri olan dokumacılık 1838 sonrası neredeyse ortadan kaybolmuştur. Örneğin Bursa’da 25 bin okka (30 bin kg.) işleyen 1000 tezgahtaki üretim, 10 yılda 4 bin okkaya ve 75 tezgaha inmiştir. 30 yıl sonra ise İstanbul’daki kumaş tezgahlarının sayısı 2.750’den 25’e düşmüştür.

Savaş  çıksa  konuşacak  telefonumuz

olmayacak..!!!

1838’den sonra ortaya çıkan bağımlı yapı, bugün de artarak devam etmektedir. Bugün Türkiye’de yerli sanayi yok denecek kadar azalmıştır. Bütün ekonomik değerler Özal döneminden itibaren özelleştirilmiş ve yabancılara peşkeş çekilmiştir.

Türk ekonomisinin geldiği duruma şöyle bir bakalım: İletişim sektörüyle başlayalım… Tamamen yabancıların elinde. Cep telefonu operatörlerinin üçü de yabancı sermayenin. Turkcell örneğin, ismi Türk’tür ama en büyük ortağı %37 ile İsveç-Fin şirketi Tellia-Sonera’dır. Vodafone zaten aynı isimli uluslararası İngiliz şirketinindir. Avea ise malum Tayyip döneminde İtalyanlara satıldı. Ya normal telefonlar? Türk Telekom da Türk ismini taşır ama İsrail ortaklı Oger Telekom’a aittir.

İletişimden örnek vererek başladık, çünkü hepimiz gün boyu cep telefonuyla konuşuyoruz. İşte konuştuğumuz her saniyenin bedelini yurtdışına vermiş oluyoruz. Üstelik çok daha vahimi, bugün Türkiye bir savaşa girse, bütün iletişim imkanlarımızdan mahrum kalacağız. İnternetimiz Oger Telekom’da, o bile kapanacak. Cep telefonlarımız “aradığınız numaraya şu an ulaşılamıyor” yanıtını verecek. Resmen sessizliğe gömüleceğiz… Bir e-posta bile atamayacağız…

Peki neyin bedeli bu?

Dışa bağımlı ekonominin.

Yabancı  sermaye  istilası

Yalnızca iletişim mi? Para çekmeye gittiğiniz bankaya bakın, ya yabancı ortaklıdır ya da HSBC, Citibank gibi tamamen yabancıdır. Arabanızı sigortalatmaya kalksanız, paranız yine yabancı bir şirkete gidecek, çünkü bütün sigorta şirketleri, isimlerinin Türkçe olmasına bakmayın, yabancı sermayenin… Bindiğiniz arabaya bakın; ya Alman malıdır ya Japon ya Fransız ya da Amerikan…

Yazı yazmaya kalksanız kaleminizin “Faber Castell” olduğunu göreceksiniz. Kalem kullanmıyor, bilgisayarla yazıyorsanız, o da muhtemelen Amerikan malıdır. Hatta çıkış alırken kullandığınız kağıt bile kesin Kanada’da üretilmiştir!

Acıktınız bir makarna yapayım dediniz, İtalyan malı… Çatallar İsviçre’den! Ekmek deseniz, fırından değil de marketten alıyorsanız, market Carrefour, Fransız, Uno ekmek alıyorsanız o da Hollanda ortaklı…

Çok mu karamsar bir tablo çizdik? Efkar dağıtmak için rakı içmeye kalksanız, o da Amerikan! Bira, viski deseniz onlar zaten hep yabancıydı…

Bu şekilde yabancı sermaye tarafından istila edilmiş bir ekonomi nasıl ayakta durabilir sizce?

Duramaz.

Duramıyor da zaten.

O yüzden IMF’den borç alıyoruz.

Ve IMF bize borç verirken ekonomimizin yapısına da müdahale etme hakkını kendinde görüyor.

Eeee,  atalarımız  ne  demiş..?!!!!!!!!

Parayı  veren  düdüğü  çalar..!!!!!!!!!!!!!

Okumaya devam edin ‘Türkiye’nin mali tutsaklığı’

12
Eki
09

Türkiye’nin “ortak değeri” Atatürk’tür..!!!

Atatürk

Tayyip Erdoğan saydığı “Türkiye’nin ortak değerleri” içinde Necip Fazıl vardır, Said-i Kürdi vardır, Ahmedi Hani vardır. Ama, ilginçtir; Tür­kiye’yi ve Türk milletini yok oluştan kurtaran, bu­gün Tayyip’in başbakanlık koltuğuna oturduğu cumhuriyeti kuran, Türklerin Ata’sı Atatürk’ün adı ustalıkla gizlenmektedir. Öyle ki Atatürk’ün adı takıyyeden bile olsa anılmamaktadır nedense. Oysa birileri çıkıp Türkiye’nin ortak değerlerinden bah­sediyorsa istese de istemese de, fikirlerini benimsese de benimsemese de ilk telaffuz etmesi gereken i­sim hiç tartışmasız Atatürk’tür. Üstelik bu sadece Tür­kiye için geçerli bir gerçek değildir. Dünyanın neresine giderseniz gidin, kime sorarsanız sorun Türki­ye dendiğinde ilk akla gelen şey Atatürk olacaktır. Atatürk’süz bir Türkiye, Türkiyesiz bir Atatürk mümkün değildir. Ama Tayyip Erdoğan, pek çok kimsenin adını bile bilmeyeceği türkücü Sabahat Akkiraz’ı bile saymaktadır ortak değer olarak, ama her ne hikmetse bu ülkenin kurucusu Atatürk’ü görmezden gelmektedir. Peki bizim “ortak değerci” faşistlerimiz neden Atatürk’ün adını anmazlar? Anmazlar çünkü; Said-i Kürdi için Atatürk “Deccal”dir ve Said-i Kürdi’nin çocukları da bu nedenle Atatürk’e düşmandırlar.

Tayyip’ten   “açılım”   yerine   “kıvırtma”

Tayyip, AKP’nin 3. Olağan Kongresi’nde yaptığı konuşmada şöyle buyurmuş:

“Bu ülkenin tarihinden, Ahmet Yesevi’yi, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Pir Sultan’ı, Hacı Bayram Veli’yi çıkartmaya kalkarsanız, onları görmezden gelirseniz, onları yok sayarsanız bu ülke öksüz, yetim, köksüz kalır. Yunus Emre’siz bir Türkiye dilsiz kalır. Mevlana’sız bir Türkiye ruhsuz kalır. Sabahat Akkiraz’a kulak vermeyen, dinlemeyen bir Türkiye türküsüz kalır. Tatsoy Efendi’yi yok sayan Türkiye’nin besteleri yarım kalır. Cem Karaca bu ülkenin hasretini çektiği kadar, bu ülke de Cem Karaca’nın hasretini çekti. ‘Hoşçakalın İki Gözüm’ diyen Ahmet Kaya’ya vefa göstermeyen bir Türkiye’nin şarkıları eksik kalır. Nasıl Mehmet Akif’siz bir Türkiye tahayyül edilemezse, Nazım Hikmet’siz bir Türkiye eksik sayılır. Seversiniz, sevmezsiniz, beğenirsiniz, beğenmezsiniz, görüşlerini kabul edersiniz, etmezsiniz ama Ahmedi Hani’siz, Bitlisli Said-i Nursi’siz bir Türkiye’nin maneviyatı noksan kalır.”

Hatırlarsınız, kısa bir süre önce de AKP grup toplantısında benzer bir “duygusal” konuşma yapmıştı Tayyip ve AKP’li milletvekilleri gözyaşlarını tutamamışlardı.

Peki ama bugüne kadar muhalefetten medyaya, şehit ailelerinden çiftçiye, toplumun her kesimiyle kavga halinde olan ve Türkçemize “öfke de bir hitabet sanatıdır”, “artistlik yapma lan”, “Ananı da al git” gibi pek çok güzel özdeyiş kazandıran Kasımpaşalı Tayyip’teki bu duygusal “değişim”in sebeb-i hikmet-i ne olsa gerek?

Aslında Tayyip’in konuşmasının içeriği ve zamanlamasına bakıldığında Tayyip’in neden birden bire “kardeşlik” ve “beraberlik” mesajları verip, Mevlana’dan, Hacıbektaş’tan, Yunus Emre’den bahsetmeye başladığı sorusunun cevabı da kendiliğinden ortaya çıkıyor.

AKP’nin Kürt açılımı Türkiye’yi koşar adım bölünmeye götürürken ciddi bir toplumsal tepkiyi de beraberinde getiriyor ve bu toplumsal tepki AKP’de giderek artan bir deprem etkisi yaratıyor.

Kürt açılımının yarattığı toplumsal tepkiyi dizginleyemeyen AKP ise zaten bir süredir açılımı makyajlama çabası içindeydi ve bu doğrultudaki ilk adım da “Kürt açılımı”nın bir gecede “demokratik açılım”a dönüştürülmesi olmuştu. Ancak bu ayak oyunu elbette tek başına yeterli değildi.

Tayyip’in AKP kongresinde yaptığı son konuşma da aslında toplumsal tepkiyi dizginlemek için oynanan bu oyunun yeni bir sahnesi. Tayyip konuşmasında, herkesin merakla beklediği “nedir bu açılım” sorusuna cevap vermek yerine kıvırtmayı tercih etmiş. Ama bu zevahiri kurtarmaya yönelik hamasi nutuklarla ancak etrafındaki şakşakçıları ve yandaş basındaki üç beş köşe yazarını tatmin edebilir.

Tayyip aklınca her kesimden ve her görüşten bir “değer”ler bütünü yaratarak artık kabak tadı vermeye başlayan o eski “mozaik toplum” teorilerini duygusal bir sosa bulayıp yeniden piyasaya sürmeye çalışıyor.

Böylelikle bu uyduruk “ortak değerler” teorisi aracılığıyla o bilindik “hepimiz kardeşiz” nakaratı içinde “Türkiye Türklerindir” anlayışı yıkılacak ve her kesimden bu sözde “ortak değerler” aracılığıyla Türkiye güle oynaya bir etnik ve dinsel koalisyona çevrilecek.

Kürt açılımı ve arkasından gelecek diğer açılımlar da böylelikle meşrulaştırılacak.

Oyun bu.

Kim   bu   Ahmedi  Hani..?

Tayyip’in öne çıkardığı isimlere baktığımızda da aslında oynanan oyunun ne olduğunu açıkça görebiliyoruz. Örneğin; Ahmedi Hani. Kimdir, nedir, neyin nesi, kimin fesidir  bu Ahmedi Hani ki,  o  olmadan Türkiye’nin maneviyatı eksik kalıyor?

Ahmedi Hani ne zaman Türkiye’nin ortak ve vazgeçilmez bir değeri olmuş da bizim haberimiz yok. Hadi diyelim ki biz bilmiyoruz, iyi de bu adamın adını bilen, duyan kaç kişi var? Dünya tarihine ne gibi bir etkisi olmuş, hangi eserleriyle insanlığa yön vermiş, hangi alanda çığır açmış, hangi ilerlemeye katkı sunmuş, bilen varsa söylesin biz de öğrenelim.

Ahmedi Hani’nin kim olduğunu ancak ansiklopedilere bakarak öğrenebiliyorsunuz ve oralarda da adını bulabilirseniz, hakkında edinebileceğiniz tek şey bir Kürt şeyhi olduğu.

AKP’nin faşist propaganda aygıtı işte tam da burada devreye giriyor ve yüzlerce yıl önce yaşayıp pek de suya sabuna dokunur bir iz bırakmamış bir Kürt şeyhi, Kürt açılımının topluma kabul ettirilmesi için adeta bir ruh çağırma seansıyla yüzyıllar sonra getirilip önümüze konuyor.

Ahmed Hani gibi adı sanı bilinmeyen ve edebi anlamda herhangi bir değeri olmayan birtakım kitaplar yazmış bir Kürt şeyhini Türkiye’nin “ortak değeri” olarak kabul ettirdikten sonra ise asıl sinsi plana geliyor sıra; “Kürt realitesi”nin Türk toplumuna kabul ettirilmesine. Öyle ya; madem Kürtler bu ülke için bu kadar önemli bir ortak değer yaratmışlardır, o zaman onlar da bu toprakların öz sahipleridirler. Hem de en az Türkler kadar! İşte bu sahte değer imal etme operasyonunu ulaşmak istediği nokta tam da budur.

Okumaya devam edin ‘Türkiye’nin “ortak değeri” Atatürk’tür..!!!’

12
Eki
09

Gerçeği ortaçağ karanlığında arayanlara duyurulur

(E) Amiral Vedii BilgetGATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Komutanı on uzman doktor imzalı raporu, gerçeği or­taçağ karanlığında arayan raporu bana gönderdi.

Ben de gerçeği çağımızın aydınlığında arayan İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne yasal haklarımı kullanarak müracaat ettim. Vedii Bilget olarak bende akıl hastalığı olup olmadığını saptamak maksadı ile muayene edilmemi istedim. Muayene ettiler. Neticesini belirtmek için Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin verilen raporun önemli bulgularını okurlarıma arz ediyorum:

T.C. İstanbul Üniversitesi

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi

Psikiyatri Anabilim Dalı

Sayı: 605

Tarih: 09.03.2009

Kadıköy 2. Sulh Hukuk Hakimliğine;

İlgi: 11.02.2009 Tarih ve 2009/192 Esas.

İlgi yazınız gereği, Anabilim Dalımıza yönlendirilerek, TMK.405 maddesi kapsamında, bir akıl hastalığı veya akıl zayıflığı nedeniyle kı­sıtlanmasına gerek olup olmadığı sorulan 01.03.1922 İzmir-Konak doğumlu Vedii Bilget’in bu amaçla, Anabilim Dalımıza bağlı Adli Psikiyatri Bilim Dalı Polikliniği’nde, 23.02.2009 tarihinde 82 Prot. No. İle psikiyatrik muayenesi ya­pılmış olup, ayrıca yine Anabilim Dalımıza bağlı Gero Psikiyatri Bi­lim Dalı polikliniğinde a­yaktan yapılan psikiyatrik değerlendirme ve nöropsikolojik test sonuçları da değerlendirmeye alınmıştır.

Adli Psikiyatri polikliniğindeki görüşmeye avukatı refakatinde gelmiş, ancak görüşme kendisi ile yalnız olarak yapılmıştır.

Genel görünümü; yaşından genç gösteren, öz ba­kımı iyi, fiziksel aktiviteleri oldukça yeterli izlenimi vermiştir.

Okumaya devam edin ‘Gerçeği ortaçağ karanlığında arayanlara duyurulur’

12
Eki
09

Yunanistan’da seçimi Megalo İdeacılar kazandı

Yunanistan'da seçimleri Magalo İdeacılar kazandı

Yunanistan’da yapılan genel seçimlerinin sonunda Panhelenistik Sosyalist Hareket (PASOK) tek başına hükümet kurmaya yetecek kadar oy aldı.

Seçim sonuçlarına göre oyların % 43.9’unu alan PASOK, 300 sandalyeden 160’ını aldı.

Son otuz beş yılın en kötü seçimini yaşayan Karamanlis’in YDP’si % 33.5 oyla 91 sandalye kazandı.

YDP’yi, sırasıyla 21 milletvekiliyle Yunan Komünist Partisi (KKE), 13 milletvekiliyle Radikal Sol İttifak ve Sol Koalisyon (SYRIZA) ve 15 milletvekiliyle Ortodoks Halk Birliği Partisi (LAOS) izliyor.

Böylece, hem dedesi Yorgo hem de babası Andreas Papandreu’nun başbakanlık yapmış olan Yorgo Papandreu üçüncü kuşak başbakan olmuş oldu.

Aldığı seçim yenilgisinden sonra eski Başbakan Karamanlis, partisi YDP’den hemen istifa etti.

Seçimlerin medyaya yansıması ise birbirinden farklı oldu. Ancak iki örneğin üzerinden atlamadan geçmeyelim.

İlki PASOK’un seçim zaferini sanki kendisi kazanmış gibi kutlayan Birgün gazetesi.

“Yunan solu zafer sarhoşu” başlığıyla haber yapan Birgün, sadece PASOK’un değil, Yunan Komünist Partisi’nin ve Sol Koalisyon’un aldığı oylar için de seviniyor.

Türkiye’de milliyetçilik karşıtlığı yapan “sol”cu Birgüncüler, PASOK’un açılımından haberdar mı diye sorası geliyor insanın.

PASOK, yukarıda da geçtiği gibi Panhelenistik Sosyalist Hareket’in kısaltması. Yani seçim zaferini kutladıkları PASOK, Büyük Yunanistan projesini partisinin adında taşıyor.

Yani bir Megalo İdeacı..!!!

Okumaya devam edin ‘Yunanistan’da seçimi Megalo İdeacılar kazandı’

12
Eki
09

Chavez’den İran’a tam destek

Chavez-AhmedinejadGeçtiğimiz günlere BM Güvenlik Konseyi ve G-20’nin neredeyse özel olarak İran için yaptığı toplantıyı izlemiştik.

Mesele başından beri nükleer karşıtlığı olmayıp, İran başta olmak üzere tüm ezilen coğrafyanın nükleer silah sahibi olma hakkını engellemekti.

Bu gelişmeler olurken, diğer kutupta da bir hareketlilik başladı.

En son burada da haberini verdiğimiz Kaddafi ve Chavez arasında “Güney’in NATO”sunun oluşturulması ve Latin Amerika-Afrika entegrasyonu fikri gündeme geldi.

Şimdi ise yine Chavez’den zekice yapılmış bir Üçüncü Dünya dayanışması örneği geldi. Bu aynı zamanda ABD’ye bir meydan okumaydı.

Latin Amerika’da, ABD karşıtı güçlere destek olduğu iddia edilen Chavez’in Bolivarcı Venezüella Cumhuriyeti, şimdi ise yine ABD tarafından uluslararası anlamda İran’la nükleer işbirliği yapmakla suçlanıyor.

Onlar suçlama dese de, böyle bir işbirliğinin olması kadar doğal bir şey olamaz. Tüm Batı, Üçüncü Dünya karşısında aynı tavrı takınma lüksüne sahipken, Üçüncü Dünyanın birbirine destek olması da suç olarak görülüyor.

Biz tekrar Chavez’e dönelim.

Haftalık Alo Başkan gibi programlarla halkının karşısına geçen Chavez, yine halkın televizyondan izleyebileceği şekilde yaptığı kabine toplantısında, toplantıya geç gelen Madencilik Bakanı Rudolfo Sanz’a takıldı.

“İran’ın uranyumu nasıl, atom bombası için olan?”

Bunun ardından gülüşmelerin yaşandığı kabinede olanlar, Chavez’in halkının gözleri önünde emperyalizme meydan okumasıydı.

Chavez, etrafı gülüp geçirirken, ABD’nin suçlamalarını da takmadığını ortaya koydu.

Okumaya devam edin ‘Chavez’den İran’a tam destek’

12
Eki
09

Obama Nobel Barış Ödülü’nü nasıl aldı?

Obama Nobel Barış Ödülü'nü Nasıl Aldı?
ABD'nin Afganistan işgalinin bilançosu
ABD'nin Afganistan işgalinin bilançosu

Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Obama, sekiz yıldır süren Afganistan
işgaline devam diyor. Bilanço ise oldukça kabarık: Yaklaşık 30 bin ölü ve işgalin izlerini ömür boyu taşımaya mahkum çok daha fazlası…

Sekiz yıl önce, 11 Eylül’ün hemen sonra ABD’nin sömürgeci yüzü ortaya çıkmakta gecikmedi.

Teknoloji ne kadar gelişmiş olsa da, yaşadığımız “modern dünya”nın gözleri önünde ABD Afganistan’ı işgal etti. Hem de modernlikten oldukça uzak, en vahşi, en katıksız şekliyle sömürgeci yüzünü göstererek.

Tarihler 7 Ekim 2001’i gösteriyordu. 12 Kasım’da ise ABD işgaci kuvvetleri başkent Kabil’e girmişlerdi. Herşey sona ermişti ve dünya barışına zarar veren bir “şer odağı” daha yok edilmişti.

Daha doğrusu öyle düşünmüşlerdi…

İki yıl sonra ABD’nin bir dünya barışını koruma girişimi gerçekleşti. Yine günümüz “modern dünya”sının gözlerinin önünde.İkinci “şer odağı” Irak’tı.

İşgalciler, tıpkı Afganistan’da olduğu gibi beyaz adamın sömürü hırsıyla bu kez Irak’taydı.

Yine aynı görüntüler: İşgal, katliam, bombalar, ölen Iraklılar…

Bağdat’a girildikten sonra yine aynı şekilde “bu iş bitti” düşüncesi…

Ancak işin bitmediğini, gerçeklikten uzak azaltılmış rakamlarla verilse de, birbiri ardınca gelen ABD bayrağına sarılı tabutlar anlatıyordu tüm dünyaya.

Aradan geçen sekiz yılın sonunda Afganistan’da işgalin ilk günü neredeyse her gün yaşanmaya devam etti ve ediyor. Afganistanlılar birbiri ardınca düşen ABD bombalarıyla sistemli biçimde katlediliyor.

Bilanço ise oldukça kabarık: Yaklaşık 30 bin ölü ve işgalin izlerini ömür boyu taşımaya mahkum çok daha fazlası…

Obama şimdi bu bilançoyu daha da ileriye taşımaya kararlı.

Irak ise işgali davulla-zurnayla kutlayan Kürtlere teslim edilmiş durumda. Orada da Türkmenler ve Araplar katlediliyor.

Aradan geçen sekiz yıla bugün baktığımızda, bir başkan değiştiren ABD’nin, planında hiçbir değişiklik olmadığı görülüyor.

“Değişim”le gelen Obama’nın ne Irak ne de Afganistan planı değişmedi.

Okumaya devam edin ‘Obama Nobel Barış Ödülü’nü nasıl aldı?’

12
Eki
09

Ucu Berlusconi’ye dokunacak

Berlusconi'nin Haremi
Berlusconi'nin HaremiBerlusconi, avukatının belirttiği gibi ulusal sorunlarla ilgilenirken…

Neyin mi? Hemen söyleyelim… Geçtiğimiz hafta İtalya Anayasa Mahkemesi dokunulmazlıkların kaldırılması ile ilgili Alfano Yasası olarak bilinen yasayı oy çokluğu ile iptal etti.

Mahkeme Cumhurbaşkanı, Başbakan, Senato ve Meclis Başkanlarına görev süreleri boyunca dokunulmazlık hakkı veren yasayla ilgili olarak verdiği kararda, yasanın mevcut Anayasayla bağdaşmadığını ve normal bir yasa değişikliğinden çok bir Anayasa değişikliğinin gerekli olduğunu ileri sürerek iptal kararı verdi.

Durum böyle olunca da Berlusconi’nin yolsuzluk ve rüşvetle suçlandığı ancak dokunulmazlığı nedeniyle askıda bekleyen iki davasının görülmemesi için bir engel kalmamış oldu. Yani bu işin ucu Berlusconi’ye de dokunacak.

Yasının iptalinden iki gün önce de Berlusconi yine bir mahkeme kararıyla sarsılmıştı.

Olay 1991 yılında Berlusconi’nin aile şirketi olan Fininvest’in kontrolüne geçen bir medya grubunun, devir sürecine rüşvet karışmasıydı.

Medya grubunu almak isteyen bir diğer şirket de Berlusconi’nin en büyük rakibi olan CIR şirketinin sahibi Carlo De Benedetti’ydi. Tabii araya rüşvetin girmesi, Benedetti’nin kaybetmesine, medya grubunun sahibi olan Berlusconi’yi de İtalya Başbakanlığının yanı sıra en büyük medya devi olmasını sağlamıştı.

O günden bugüne kadar da Berlusconi elindeki bu medya gücünü faşizminin bir aracına dönüştürdü ve özellikle muhaliflerine karşı kullandı.

Özel hayatı dışında faşist görüşleriyle çokça gündeme gelen Berlusconi yine geçen haftalarda muhalif basına dava açmış ve protesto gösterilerine maruz kalmıştı.

İşte şimdi 1991’deki rüşvet gerçeği ortaya çıkınca Berlusconi 750 milyon Euro tazminat ödemeye mahkum oldu.

Tabii ardından bilindik Berlusconi suçlamaları geldi. Bu iş de daha öncekiler gibi bir karalama kampanyasıydı ve solcuların işiydi.

Hatta yüksek yargı üyeleri de solculardan oluşuyordu ki, ancak böyle bir karar verdiler.

Hatırlanırsa Berlusconi daha önce de hareminin ortaya çıkmasında ve bunun yüzünden karısıyla arasının bozulmasında da solcuları sorumlu tutmuştu. Olayı solcuların bir provokasyonu olarak değerlendirmişti.

Okumaya devam edin ‘Ucu Berlusconi’ye dokunacak’

12
Eki
09

Çin’in propaganda bülteni : Aydınlık

Çin'in propaganda bülteni: Aydınlık
Çin'in propaganda bülteni: Aydınlık
Çin'in propaganda bülteni: Aydınlık

Perinçek’in haftalık bülteni Aydınlık, bu hafta da birbirinden ilginç haber ve yorumlarla çıktı karşımıza. Yine ne yaptı bu adamlar diyeceksiniz, sizi merakta bırakmayalım. Aslında mevzuya yabancı sayılmazsınız: Aydınlık ve Perinçek’in Çinciliği…

Dünyada Çinliden daha çok Çinci kimdir diyesorsanız, cevabı tektir ve değişmez: Perinçek. En son yakın zamanlarda Çin’in Sincan’da Uygur Türklerine yaptığı katliamda Çincilik dozunu o kadar artırmışlardı ki, Çin’i savunmak adına Uygur Türklerini suçlamaya kadar ifrada vardırmış ve Türk milletinin de tepkisini çekmişlerdi.

Son olarak haftalık bültenleri Aydınlık’ta bir sayıda dört Çin haberi vererek ulaşılması zor bir rekora imza attılar.

Durup dururken Aydınlık’taki bu Çin istilası da nereden çıktı diye düşünürken, gözümüz haberlerden birine ilişti. Haberde İşçi Partili Adnan Akfırat başkanlığındaki üç kişiden oluşan İşçi Partisi heyetinin Çin’de yaptığı temaslara yer veriliyordu.

Burada Çin Devlet Konseyi Enformasyon Daire Başkan Yardımcısı Qian Xiaoqian tarafından kabul edilen ve kendilerine hediyeler sunulan Akfırat ve arkadaşları da bunun altında kalmayarak Aydınlık’ı Çin haberlerine boğmuşlar.

Aynı zamanda Çin’in Propaganda Bakan Yardımcısı da olan Qian Xiaoqian ile görüştükten sonra sayfalarını Çin propagandasına ayıran Aydınlık’ın Çin ile ilgili haber başlıkları ise şunlar:

“Çin’in Propaganda Bakan Yardımcısı İşçi Partisi heyetiyle görüştü: Türkiye’ye daha fazla önem vereceğiz”.

Söz konusu haberde Çin Propaganda Bakan Yardımcısı, Sincan olayları sırasında Aydınlık’ın tavizsiz Çin savunuculuğundan ne kadar memnun kaldığının altını çizmiş.

Okumaya devam edin ‘Çin’in propaganda bülteni : Aydınlık’

12
Eki
09

Etme bulma dünyası

Aydın Doğan
Alcapona

Başlık, Ertuğrul Özkök’ün 8 Ekim tarihli yazısından alındı. Ertuğrul, Doğan medya grubunun aldığı ceza sonrasında meydana gelen gelişmeleri yorumladığı ve kendilerine saldıran “meslektaşlarını” uyardığı yazısına bu başlığı atmış.

Aydın Doğan’a kesilen astronomik ceza sonrasındaki gelişmeler ülke çapında dikkatle izleniyor. Son olarak Maliye, Şubat 2009 tarihinde Doğan Yayın Holding’e 826.3 milyon TL’lik vergi/ceza ihbarnamesi tebliğ etmiş ve ihtiyati tedbir ile ihtiyati haciz kararı almıştı. Bu karara karşı yürütmeyi durdurma istemiyle Vergi Mahkemesine giden Doğan’a mahkemeden olumsuz yanıt çıktığı, Doğan Grubu’nun yürütmeyi durdurma talebinin reddedildiği öğrenildi. Bu kararın ardından Aydın Doğan 10 Kasım’daki davayı beklerken art arda gelen kötü haberlerle iyice sarsılmış durumda. Bir de buna Ciner grubunun (Habertürk) son birkaç gündür yaptığı yayın da eklenince, Ertuğrul kendilerini mağdur gösteren bir yazı döşenerek vaziyeti kurtarmaya çalıştı.

Vergi cezaları ile iyice köşeye sıkışan Aydın Doğan’a vuran vurana. Eee, düşenin dostu olmazmış derler. Doğru söze ne denir? Aydın Doğan da düştü bir kere. Tayyip’ten Fatih Altaylı’ya, Ergun Babahan’dan Yavuz Semerci’ye kadar Turgay Ciner’in ve Dinç Bilgin’in bütün eski ve yeni adamları topyekün taarruza geçtiler. Hedefleri ise Aydın Doğan ve iş takipçisi Ertuğrul Özkök.

Vakti zamanında Sabah’a el koymak için Ciner ve Bilgin’in kuyusunu kazan Aydın Doğan ve Ertuğrul Özkök, gün olup devranın döneceğini çok geç anladılar.

Tayyip, ABD’nin The Wall Street Journal gazetesinde yayımlanan röportajında Aydın Doğan için Al Capone benzetmesi yaptı. Al Capone bildiğiniz gibi ABD’nin en ünlü mafya babalarından biridir. Bilinen her türlü suçu işlemiş olan Al Capone, en sonunda vergi kaçakçılığı suçlamasıyla tutuklanarak hapse girmişti.

Tayyip’in Aydın Doğan’ı bir gangstere benzetmesi, artık AKP ile Doğan arasındaki iplerin kopması anlamına geliyor.

Bunun yanı sıra Ciner grubu (Özellikle Fatih Altaylı ve Yavuz Semerci) ile birlikte Star’dan Ergun Babahan da Doğan’a bindirdikçe bindiriyorlar.

Okumaya devam edin ‘Etme bulma dünyası’

12
Eki
09

MHP’liye kurban olan DTP’li

MHP'liye kurban olan DTP'liÖnceki hafta Azerbaycan’da düzenlenen Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi’nin (TÜRKPA) ilk konsey toplantısında ilginç bir olay yaşandı. Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de düzenlenen toplantıya Türkiye’yi temsil etmek üzere TBMM’den de bir heyet gitti. TBMM’nin heyeti, DTP de dahil olmak üzere, meclisten seçilen partilerin temsilcilerinden oluşuyordu. Zaten haberimize konu olan şahıs da DTP Muş Milletvekili Sırrı Sakık.

Türkiye’deki açılımlar süreci, kardeş ülke Azerbaycanda da ilgi ve kaygıyla izlenmekte. TÜRKPA’nın düzenlediği yemek sırasında da Türk ve Azeri milletvekillerinin ana gündem maddesi Türkiye’deki açılımlar olmuş. Yemek esnasında muhalif Azeri milletvekilleri ile Sırrı Sakık arasında da Ermeni ve Kürt açılımları konusunda hararetli bir tartışma başlamış. Ancak bu tartışma giderek şiddetlenmiş ve iki taraf birbirlerine el kol hareketleri yaparak bağırışmaya başlamış.

Azeri Musavat gazetesi olayı, “Asım Mollazade, Türkiyeli meslektaşı Sırrı Sakık ile kavga etti. PKK sempatizanı ‘Türkiye’deki milletvekillerine kurban olayım’ dedi.” şeklinde duyurdu.

Musavat’a göre, olay şöyle gelişti:

“TÜRKPA’nın yemeği sırasında Türk milletvekilleri ve Azeri meslektaşları arasında Türkiye’nin ‘açılımları’ nedeniyle hararetli polemik başladı. Ümit Partisi milletvelili İkbal Ağazade, Sakık’a işaret parmağını sallayarak bağırdı. Tartışmaya Demokratik Reform Partisi lideri Asım Mollazade de Sakık ile söz dalaşına girdi. Sakık da, MHP’li milletvekili Atilla Kaya’ya dönerek ‘Bunlara bakınca, size kurban olmak lazım. Bunların eline düşersek, kafa derimizi yüzerler’ diye konuştu.”

Bir kere en büyük hata bir DTP’linin Türkçe Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi’ne götürülmesi. Adamın Türk olan her şeye alerjisi olduğu gibi memlekette Türkçe değil Kürtçe konuşulmasını savunuyor.

Okumaya devam edin ‘MHP’liye kurban olan DTP’li’

12
Eki
09

Ertuğrul’un puşi ve halay açılımı

Ertuğrul'un puşi ve halay açılımı

Hürriyet’in kaptanı Ertuğrul Özkök, geçtiğimiz hafta Hürriyet Treni ile birlikte Batman’a gitti. Burada Ajda Pekkan’ın verdiği konsere katılan Ertuğrul, Yayın Koordinatörü Fikret Ercan ve Vuslat Doğan Sabancı gibi Doğan grubunun

ağır topları puşi bağlayarak halay çektiler. Daha geçtiğimiz ay umreye gidip ihrama giren Ertuğrul bu kez de çakma Kürt kılığında çıktı karşımıza.

Okan İşbecer

12
Eki
09

Diyarbakırspor Kürtlerin takımıymış

Diyarbakırspor Kürtlerin Takımıymış!Bunu biz söylemiyoruz. Bizzat Diyarbakırspor Başkanı

Çetin Sümer  söylüyor.

Bursaspor maçında taraftarların tepkisiyle karşılaşınca ligden çekileceklerini açıklayan ancak federasyonun rica minnet etmesiyle kararından vazgeçen Diyarbakırspor Başkanı Çetin Sümer, Amerika’nın Sesi Radyosu’na verdiği demeçte gerçek yüzünü gösterdi.

Geçtiğimiz hafta katıldığı radyo programında Kürtçe konuşan Çetin Sümer, olayları değerlendirirken Diyarbakırspor’un sözde Kürt milletinin takımı olduğunun altını çizdi ve şöyle dedi:

“Biz devletten yardım isteyemiyoruz. İstediğimiz zaman bize devlet takımı diyorlar. Biz devlet takımı değiliz, Diyarbakır’ın ve Kürt milletinin takımıyız. Bizim Kürt olduğumuzu biliyorlar. Siyasi ve kötü sloganlar attılar. Diyarbakır’dan gelen seyircilerimizi taşladılar. Kimse bize bu zulmü yapamaz. Biz de çıkıp takımı ligden çekeceğimizi federasyona söyledik. Bundan dolayı Türk basını da olaya çok fazla yer verdi. Çünkü, gördüğümüz zulüm ve mağduriyet ortadaydı.”

Amerikalıların radyosuna konuşurken eteğindeki taşları döken Çetin Sümer, Kürt oldukları için tepki gördüklerini, seyircilerinin taşlandığını söylüyor da kendi Kürt seyircisinin yaptıklarını söylemiyor nedense. Diyarbakır’da oynanan ve olay çıkan maçlardan da bahsetse ya Çetin Sümer. Ama bahsedemez çünkü bahsederse mağduru oynayamaz.

Çetin Sümer’in bu tahrik edici açıklamaları medyada yer alır almaz, bizim Kürt spor kulübü başkanı hemen yalanlama yoluna giderek Kürt takımı oldukları şeklinde bir beyanı olmadığını, Amrikalıların açıklamalarını çarpıttığını söyledi. Bak sen. Çetin Sümer ne kadar önemli bir adam ki, Amerikalılar onun açıklamalarını kendilerine yontarak çarpıtarak versin?

Eğer Çetin Sümer yanlış anlaşılma konusunda ısrar ediyorsa, o zaman sorun konuştuğu dilden kaynaklanıyor demektir. Sümer, Kürtçe ile üç-beş cümlelik bir demeçte bile meramını anlatamadıysa vay Kürtlerin haline.

Okumaya devam edin ‘Diyarbakırspor Kürtlerin takımıymış’

12
Eki
09

Ergin Konuksever’in Objektifinden – 12 Eylül – 4 –

12 Eylül Sabahı

12 Eylül Sabahı

Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R…

12 Eylül sabahı, başta AKP olmak üzere cümle Kürt-İslamcının doğum günüdür!

Doğan Avcı , Bursa
12 Ekim 2009





İstatistikler

  • 2.309.441 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

En fazla oylananlar