19 Eki 2009 için arşiv

19
Eki
09

Azeriler burada Ermeniler nerede..?!!!

Tarih yapıyoruz

Hayır, Abdullah Gül..!!! Tarih yapmıyorsunuz, tarihi bozuyorsunuz. Tarih bir kere yazıldı mı bozulmaz. Ermenilerin Doğu Anadolu’da, Çukurova’da ve Azerbaycan’da katlettiği yüz binlerce Türk’ü unutturamazsınız

Türkiye’de  PKK  bayrağı  serbest

Türk’ün  bayrağı  yasak..!!!

Akşam 8 haberleri :

Muhabir heyecanlı bir dille flaş gelişme bildiriyor:

“Yasadışı bayrakları stada sokmak isteyen taraftarlara polis müdahale etti.”

Kameralar polis tarafından dağıtılan göstericilere dönüyor…

Polis, kalabalığı dağıtmak için göz yaşartıcı bomba ve biber gazı kullanmak zorunda kalıyor.

Göstericilerin ellerindeki bayraklar toplanıp çöp kutularına atılıyor. “Bayrağımı çöpe attırmam” diye direnenlerle polis arasında arbede çıkıyor.

Çıkan arbedede birkaç gösterici yaralanıyor. Biber gazından etkilenip bayılanlar da var.

Fonda ambulans sirenleri…

Hayır, hayır yanlış anlamayın. Bir PKK gösterisi değil bu. Türkiye-Ermenistan milli maçı öncesi.

Stada sokulmayan, yasadışı ilan edilen, taraftarların elinde bulundu mu çöpe atılan bayrak da PKK bayrağı değil, Azerbaycan bayrakları!

Halbuki daha geçen hafta, DTP kongresinde PKK bayrağı açılmıştı. Zaten PKK’lılar bütün mitinglerde rahat rahat o sözde bayraklarını açabiliyor.

Türkiye böyle bir ülkeye dönüştü işte! PKK bayrağı açmak serbest. Azerbaycan bayrağı açmak yasak!

Polis gösteri yapan PKK’lı çocuklara muz dağıtıyor, Azerbaycan bayrağı açmak isteyen Türk çocuklarınaysa cop…

Gül- Sarkisyan

Türk milleti dışarıda cop yerken, stada Azerbaycan bayraklarının sokulması yasakken, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Ermenistan’ın
Cumhurbaşkanıyla birlikte maçı gülerek izliyordu! AKP, Türklere Bursa’da cop yedirdi, Ermeni heyetine ise iskender!

Hani  bütün  Türk  milleti  açılımlara  destek

oluyordu..!!!

Birkaç gün öncesini hatırlayın. Ne diyordu Tayyip:

“Türk milletinin yarısından çoğu açılımları destekliyor.”

Tayyip bu orana nasıl ulaşmış bilmiyoruz ama, AKP’nin açılımlarının Türk milleti tarafından hiç de desteklenmediği Ermenistan maçında ortaya çıktı.

Tayyip’e sormak lazım, bu maça Türk milleti neden Azerbaycan bayraklarıyla gelmek istiyor? Ermenistan’la imzalanan protokollerin Azerbaycan’daki kardeşlerimize ihanet olduğu biliniyor da o yüzden.

Açılımın Türk milletinin çoğunluğu tarafından desteklendiğini söylediğinde Tayyip kendi militanları tarafından ayakta alkışlanıyor. Medyanın satılık kalemleri Kürt ve Ermeni açılımlarını koşulsuz destekliyor. Ama bir yandan da Türk milleti polisten cop yemek pahasına Azerbaycan bayrağına sahip çıkıyor.

Madem, kendinizden o kadar eminsiniz, madem Türk milletinin zaten yarısından çoğu açılımlarınızı destekliyor, madem Ermenistan’la sınır kapısının açılması bu kadar isteniyor, bu kadar önlem niye?

Madem Türkiye’de herkes Türk-Ermeni dostluğundan yana, açılımlar destekleniyor, niye kimse o maça Ermenistan bayrağı getirmiyor da yasak olmasına rağmen Azerbaycan bayraklarını sokmak için bu kadar uğraşılıyor?

Türk milleti denklemi gayet iyi biliyor: Ya Azerbaycan’ın yanında olursun ya da Ermenistan’ın.

Ya Türk’ün yanında olursun ya da Ermeni’nin…

Okumaya devam edin ‘Azeriler burada Ermeniler nerede..?!!!’

19
Eki
09

Ya Tayyip millici oldu ya da Soner ishal oldu!

Said-i NursiBunu biz demiyoruz. Aydın Doğan’ın eski Aydınlıkçı, Pazar günleri yazarı Soner Yalçın söylüyor. Soner Efendi, geçtiğimiz haftaki Said-i Kürdi’yi konu alan yazısında o kadar uçmuş ki, sonunu da Kürt Said’in milli olmasıyla bağlamış.

Şimdi durup dururken nereden çıktı bu Said-i Kürdi muhabbeti diyeceksiniz. Tayyip AKP kongresi konuşmasında kendisini Türkiye’nin ortak değeri ilan etti ya, işte oradan çıktı. Soner’in bu yazısı da Tayyip’e yaranma girişiminin kanıtlarından biri olarak tarihteki yerini aldı. Eğer böyle yaparak patronunu kurtarabileceğini sanıyorsa fena halde aldanıyor.

Soner Yalçın, yazısında Nurcu eski milletvekili Gıyaseddin Emre’nin sözlerine dayanarak Kürt Said’i milli ilan edivermiş. Bunun gerekçesi de şuymuş ki, artık Fethullahçılar Işık evlerinde Risale-i Nur okumuyorlarmış.

Nereden biliyorsun birader? Fethullahçı mısın? Işık evlerinde mi kalıyorsun da Fethullahçıların Risale-i Nur okumadığını iddia ediyorsun?

Bir de, Fethullahçılar artık eskisi kadar görkemli, haftalarca süren sempozyumlarla anmıyorlarmış Said-i Kürdi’yi. İnsaf denir. Adamlar uluslararası sempozyum düzenlediler Kürt Said adına.

Eğer Soner’in söylediğini doğru kabul edeceksek, Tayyip’in Fethullahçılara karşı olduğunu kabul etmemiz gerekir. Çünkü Fethullah’la Said-i Kürdi arasında böyle bir ayrım varsa ve Tayyip konuşmasında Kürt Said’i anıp Fethullah’ı es geçtiyse, tercihini Kürt Said’den yana kullanmış demektir. Hal böyle olunca Tayyip’in de “millici” olduğunu kabul etmemiz gerekir. Adam ne de olsa “millici” Kürt Said’i kabul etmiyor mu?

Uyanık eski Aydınlıkçı, aklı sıra hem Tayyip’i hem de Kürt Said’i bize milli diye yutturacak. Üstelik ulusalcı ayaklarına yatarak.

Aydınlıkçı kafası işte böyle çalışır. Adam yıllar önce Aydınlık’la yollarını ayırdığını iddia ediyor ama hâlâ Aydınlıkçı tezleri ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyor. Bir ara Aydınlık’ta da benzer garip tezler ortaya atılmıştı. Gerçi Soner’le Aydınlık arasındaki bağ kopmuş da değil. Oda.tv ile Aydınlık’ın yayınları arasındaki paralellik de bunu kanıtlar nitelikte. Zaten Tunca Arslan gibi ortak yazarları da var.

Ama yaşanan gerçeklik hiç de Soner’in hayal dünyasında gördüğü gibi değil.

Tayyip’in bugün millici olduğuna ve Fethullah’a karşı hareket ettiğine aklı başında kaç kişi inanır.

II. Abdülhamit’in  bile  tımarhaneye  attırdığı  Said-i Kürdi  gibi  bir  deliden,  Kurtuluş

Savaşı’na  karşı  İngilizlerle  işbirliği  yapmış  bir  hainden,  yine  Milli  Mücadele

zamanında  çıkan  bölücü  Kürt  isyanlarında  parmağı  olan  bir  bölücüden  ve

işbirlikçiden  millici  bir  kahraman  yaratmak  da  ancak  Soner  gibi  sakat  kafalı

birinden  çıkabilir…!!!

Okumaya devam edin ‘Ya Tayyip millici oldu ya da Soner ishal oldu!’

19
Eki
09

Aydın Doğan’a Almanya yolları göründü

Aydın Doğan'a Almanya yolları görünüyor
Aydın Doğan'a Almanya yolları görünüyor
Aydın Doğan'a Almanya yolları görünüyor

Başta Sabah ve Habertürk olmak üzere yandaş medya Aydın Doğan’a yüklenirken Doğan medya da kendi halini unutmuş, Uzan’a zaldırıyordu.

Doğan’ın  mallarına  haciz  işlemi  başlatıldı

AKP-Aydın Doğan savaşında geçtiğimiz hafta önemli gelişmeler yaşandı. Daha doğrusu son birkaç haftadır önemli gelişmeler yaşanıyordu ama geçtiğimiz hafta Maliye Bakanlığı Doğan grubuna yönelik haciz işlemlerini başlattı. Bu girişim ile birlikte Tayyip’in Doğan grubunu bitirme hamlesinde önemli bir adım da atılmış oldu.

Gerçi bu durum ilk kez de yaşanmıyor. Hatırlanacağı gibi Mart ayında da Doğan TV’nin Alman Axel Springer’a satışından dolayı 826 milyon liralık ceza kesilmiş ve 915 milyon liralık teminet talep edilmişti. Doğan Grubunun gösterdiği teminet kabul edilmeyince o dönemde de haciz işlemlerine başlanmıştı.

Bu kez de Doğan Grubu, Maliye Bakanlığı’nın 3.7 milyar liralık vergi cezası nedeniyle talep ettiği 4.8 milyar liralık teminat için, 9 Ekim günü akşam saatlerinde hisse senetlerinden oluşan bir “teminat paketi” sunmuştu. Grubun teminat olarak gösterdiği varlıklar arasında, 44 taşınmaz, 2.7 milyon liralık teminat mektubu ve Doğan TV Holding, Doğan Prodüksiyon, D Yapım ve Alp Görsel adlı şirketlerin hisseleri bulunuyordu.

İstanbul Vergi İdaresi tarafından yapılan değerlendirilmede, teminat olarak gösterilen hisselerin Amme Alacakları Kanunu’na göre teminat olarak kabul edilecek varlıklar arasında olmadığı ve bazı hisse senetlerinin de “hacizli” olduğu gerekçesiyle teminatın reddedilmesine karar verildi. Grubun, daha önce kesilen vergi cezası sırasında aynı işlemi yaptığı dikkate alınarak, hisse senetlerinden oluşan teminat paketini, “oyalama amacıyla” gösterdiği görüşüne varıldı. Bu nedenle, ihtiyati haciz kararı alınması kararlaştırıldı.

Bu işlemle birlikte Aydın Doğan için zor günlerin artık gelip kapıya dayandığını söylemek lazım. Çünkü şirketlere ait malların yanı sıra Doğan’ın şahsi mallarına yönelik işlemler de sırada bekliyor.

Uzlaşmacılığın  sonu

7. yılına yaklaşan AKP iktidarı ile Aydın Doğan arasındaki ilişkiler hızlıca gözden geçirildiğinde aslında bu duruma bir günde gelinmediği anlaşılır. AKP’nin ilk iktidara geldiği günden bu yana destekçisi olan Aydın Doğan ve medyası, Tayyip’in kendilerini bitireceğini anladığı ana kadar hemen hemen bütün icraatlarını desteklediler. Hali hazırda şu an bile AKP’nin bütün açılımlarını destekliyorlar.

Hatırlarsınız Tayyip önce bunların yazarlarına kafayı takmıştı. Bir süre idare eden Doğan, sonunda Emin Çölaşan’a yol vererek bugünkü sonu biraz ertelemiş oldu. Sonra Tayyip bir Hürriyet yazarını memleketten kovmaya kadar işi azıttı. Buna karşılık Doğan grubu sustu. Bir müddet sonra Tayyip, taraftarlarına Doğan grubunu boykot çağrısında bulundu. Son olarak ise astronomik vergi cezalarıyla köşeye sıkıştırdığı Aydın Doğan’ın elinde avucunda ne varsa hepsini almaya vardırdı işi.

Bütün bu olaylar olurken Aydın Doğan hep mücadeleden kaçtı. Gazeteleri arasında işbölümü yaparak bazılarının muhalifi oynamasını istedi ve bu yolla Tayyip’i yola getireceğini sandı. Ancak bu kez durum farklıydı. Çünkü Tayyip, Aydın Doğan’ın daha önce çeşitli şekillerde yola getirdiği iktidarlardan farklıydı. Türkiye, Kürt-İslam faşizmi rejimine sokulurken AKP tarafından yavaş yavaş dönüştürülüyordu ve bu yeni düzende yalancıktan bile olsa muhalefete izin yoktu.

Buna karşılık Aydın Doğan mücadele yerine hep uzlaşmayı seçti ve elindeki kartları yavaş yavaş tüketti. Şimdilerde son süreçteki bütün açılımlara rağmen böyle bir uygulamayla karşılaştı ve doğal olarak çok şaşırdı.

Bunu da bizzat Hürriyet’in genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün ağzından dillendirdiler.

Ertuğrul’un Doğan grubu içerisindeki rolü, herhangi bir köşe yazarından farklı. Çünkü Ertuğrul, maaşlı bir köşe yazarının ötesinde, Doğan Yayın Holding’in tepe yöneticilerinden biri aynı zamanda. O nedenle, Ertuğrul’un “Biz sizin bütün açılımlarınızı destekliyoruz ama siz bize neden böyle yapıyorsunuz” türünden serzenişleri, aynı zamanda Doğan grubunun gardının düştüğünü ve teslim bayrağını çekmeye hazırlandığını gösteriyor.

Aydın Doğan  kendi  sonunu  hazırladı

AKP iktidarının ilk yıllarında medya dünyası allak bullak olmuştu. Tayyip, önce Cem Uzan’ı hedef tahtasına oturttu. Elindeki medya olanaklarını kulanarak AKP’yi ve Tayyip’i yıpratmaya çalışan Cem Uzan, kısa sürede saf dışı bırakıldı ve şu anda gazetesi Star, Tayyip’e hayran olduğunu söyleyen eski Aydınlıkçının elinde.

Sonrasında sıra Dinç Bilgin ve Turgay Ciner’e geldi. Sabah grubu üzerinden yürüyen kavgada bu iki sermayedar da saf dışı bırakıldı ve Sabah şu anda Tayyip’in damadının başında bulunduğu bir şirketin elinde.

Bütün bunlar olurken, Karamehmet’in de burnu sürtülerek hırpalandı.

İşte bu süreçte Aydın Doğan ve medyası bütün bu kesimlerin aleyhine çalıştı. Bütün bu medya gruplarına konacakmış gibi hep AKP’nin yanında yer aldı ve ellerini ovuşturarak Uzan, Bilgin ve Ciner’in batması için ne gerekiyorsa yaptı.

Bugün  geldiğimiz  noktada,  Aydın Doğan  ayakta  kalmak  için  çabalıyor  ama   Allah

rızası  için  ona  destek  olan  bir  tane  bile  gazete  ve  televizyon  yok.

Şimdi işler tersine döndü. Bir şekilde toparlanan ve Habertürk’le birlikte medya sektörüne yeniden giren Turgay Ciner, bugün Tayyip yalakalığında kimseye fırsat vermemeye çalışıyor ve Aydın Doğan’a sert darbeler indiriyor.

Özellikle  Fatih Altaylı  ve  Yiğit Bulut  gibi  isimler  “düşene  bir  tekme  de  benden”

diyerek   ellerinden   geleni   ardlarına   koymuyorlar.

Okumaya devam edin ‘Aydın Doğan’a Almanya yolları göründü’

19
Eki
09

Çalık’ın alengirli işleri

Ahmet Hakan
Ahmet Hakan
Sevilay Yükselir
Sevilay Yükselir
Ahmet Çalık
Ahmet Çalık.

“Polemik Canavarı” Ahmet Hakan zorda. Hürriyet gazetesinin Şeriatçılıktan dönme yazarı Ahmet Hakan, son dönemde zor günler geçiriyor. Bugüne kadar medya camiasında girdiği polemiklerle adından söz ettiren Ahmet Hakan Coşkun’un başı bu aralar Sabah gazetesinin kulis yazarı Sevilay Yükselir’le dertte.

Birkaç ay önce Ahmet Hakan’ın askerlikten kaçmak için dalağını aldırttığını yazan Sevilay Yükselir, Ahmet Hakan’a fena çakmıştı.

22 Mayıs tarihli yazısında Ahmet Hakan’ın dalak mevzusunu açıklayan Yükselir, bir İslamcı abisinin ağzından “dalak operasyonunu” anlatmıştı. O zamanlar, yani Şeriatçı olduğu dönemlerde, Ahmet Hakan’ın askere gitme zamanı gelip çattığında, “orada beni bitirirler” diye ağlayıp sızlanıyormuş. O’nu kaybetmek istemeyen abileri de şöyle bir çıkar yol bulmuşlar. Ahmet Hakan’ı Fatih’te kendilerine yakın birinin sahibi olduğu bir özel hastanede bağırsaklarında sorun varmış gibi göstererek ameliyet etmişler ve kalın bağırsağının bir kısmını almışlar.

Raporlarla birlikte Kasımpaşa Deniz Hastanesi’ne başvuran Ahmet Hakan, “Askerliğe elverişli değildir” raporu koparmış. Ancak üst makamlar raporu kabul etmemişler. Paçaları iyice tutuşan Ahmet Hakan, bu kez eski AKP milletvekili Turhan Çömez’e danışmış. Kendisi aynı zamanda operatör doktor olan Çömez, Ahmet Hakan’a “son şansın dalağını almak” demiş. Bunun üzerine B planına geçilmiş.

Operasyonun Bandırma’da yapılması öngörülmüş. Senaryo ise şöyle: Ahmet Hakan Bandırma yakınlarında kaza geçirecek, dalağı kazada zedelenecek ve bunun üzerine dalağını almak zorunda kalacaklardı.

Plan başarıyla uygulandı ve Ahmet Hakan “davası” uğruna dalağını feda ederek askerlikten yırttı.

Sevilay Yükselir’in anlattığı bu olay Ahmet Hakan’ın başını epey ağrıtmış olmalı ki, Sevilay Yükselir’i muhatap almadan direk Tayyip’e hitaben bir şikayet yazısı yazdı:

“Sayın Başbakan…

Oğullarınızdan birinin sağlık nedenleriyle askere gidemediğini biliyoruz.

Bu konuda en küçük bir imada bulunulmasının bile sizi nasıl çileden çıkardığının farkındayız.

Ne zaman bu konu gündeme getirilse, sinirlendiniz, hatta gözleriniz doldu…

“Benim evladımın şerefiyle, haysiyetiyle oynamaya kimsenin hakkı yoktur” dediniz.

Bu konuda yapılan haberleri ve yorumları, haklı olarak, “büyük mesele” haline getirdiniz.

Şimdi soruyorum size Sayın Başbakan…

“Sağlık nedenleriyle askere gidememişler” haklarında yapılacak karalamalardan ve tezvirattan kurtulmak için, bir “Başbakan Baba”ya mı sahip olmalılar?

Babası başbakan olmayanlara, gidilemeyen askerlik üzerinden vurmaya kalkışmak caiz midir?

Kendiniz ve çocuklarınız için yapılmasını istemediğiniz şeylerin, başkaları için yapılmasında bir sakınca görmez misiniz?

Eğer, “Olur mu öyle şey… Tabii ki görürüm…” diyecekseniz…

Lütfen Sabah Gazetesi’nin yönetiminde söz sahibi olan yakınlarınızdan birine bir telefon açıp, “Böyle şeylerle uğraşmayın… Ayıptır…” falan diye uyarıda bulunun…

Sizi dinleyeceklerdir…”

Peki, bunun Çalık’la ne ilgisi var diyeceksiniz. Şöyle bir ilgisi var. Geçtiğimiz hafta Sevilay Yükselir, Ahmet Hakan’la ilgili ifşaatlara devam etti. Yükselir’in yazdığına göre Ahmet Hakan AKP’ye karşı ikili oynuyordu. Bir taraftan AKP’yi eleştirirken diğer taraftan da kardeşi Abdullah’ın iş yaptığı AKP’li belediyeleri övüp duruyordu.

Her nedense Yükselir’i karşısına almaktan çekinen Ahmet Hakan da bunun üzerine Yükselir’in patronu Çalık hakkında ifşaata başladı.

Okumaya devam edin ‘Çalık’ın alengirli işleri’

19
Eki
09

Uyuz ve “medeniyet”

Dr. Augustin Cabanes, bir Fransız doktor ve aynı zamanda tarihçiymiş.

Tıp tarihi ile ilgili olarak 1600’lü yılların “aydınlanmış” ve “rönesans görmüş” ülkesi Fransa ile ilgili şunları anlatıyormuş bir eserinde:

Uyuz ve "medeniyet"
Takiyuddin'in gözlemleri
Rönesans görmüş “medeni” Avrupa Orta Çağda salgın hastalıklardan kırılırken (üstte), Doğuda gökyüzünün derinlikleri keşfediliyordu.

“Ortaçağ sonlarına doğru yalnız evlerde değil, asiller ve zenginlerin saraylarında da hela (tuvalet) yoktu! İhtiyaçlarını gidermek isteyenler, altında bir çeşit oturak bulunan iskemlelerine oturarak rahatlarlar; bu iskemleyi de odalarının bir bölmesine gizlerlerdi.

Bununla beraber sıkışanların, ihtiyaçlarını koridorlarda, şurada burada, bir duvar kenarında görmeleri adet halini almıştı.

Düşününüz ki; yalnız Fransa’nın değil, bütün dünyanın en büyük sarayı Versailles (Versay) Sarayı’nın inşa edildiği tarihte hela yoktu. Herkes, istediği yerde ihtiyacını giderdiği için, Paris’te sokaklar, avlular ve hatta parklar, pislik ve kokudan geçilmez haldeydi.

Bunu göz önünde bulunduran Kral, 1606 yılında alenen abdest bozanlardan ceza alınmasını emretti.

Suç işlerken yakalananlar, çeyrek altın tutarında ceza ödemeye mahkûm ediliyor, cezayı ödemeyenler ise 24 saat hapsediliyorlardı.

Fakat daha bu kanun çıkarıldığı gün, sarayın ileri gelenlerinden Madame Agre, veliahtı, odasının duvarına karşı ihtiyacını giderirken gördü ve ‘Bunu size yakıştıramadım’ diyerek, veliahtı çeyrek altın ödemeye mecbur etti.

Fransa Kralı’nın özel dairesine giden koridor durmadan gidip gelenler yüzünden son derece pis idi. Sanki bir ‘saray’a değil de, bir ‘ahır’a giriliyormuş gibiydi! Saray adamları, içerde işi olanlar, muhafızlar ve daha bir sürü insan, sarayın koridorlarını tahammül edilemez bir yer haline getirmişti.

Bu kadar insanın bir arada bulunduğu yerde hela da olmayınca, ihtiyacı olanların; merdiven altlarını, kapı arkalarını, koridorları, hatta salonların duvarlarını hela olarak kullanmaları gayet tabii idi!”

Nereden mi çıktı bu şimdi?

“Uyuz”dan… Bildiğimiz uyuz…

Hani savaş, açlık, deprem vb. dönemlerde, yani yaşam koşullarının son derece kötü ve pis olduğu koşullarda ortaya çıkan bir hastalık.

İşte, aradan geçen 400 yıl sonra bir haber bazı gerçekleri tekrar hatırlattı.

“Medeni” Avrupa’da, “medeni” insanların yaşadığı iddia edilen bir ülkede, sömürü kaynaklı olanca zenginliğe rağmen bir yaşam kültürünü anlatmıştı Dr. Cabanes.

1600’lü yıllarda sadece Fransa değil, neredeyse Rönesans görmüş bütün Avrupa salgın hastalıklardan kırılıyor, sokaklar insan cesetlerinden geçilmiyordu.

Bugün, “Doktor Röno”nun bakım ve güzellik ürünlerinin başkenti Fransa’da, Cumhurbaşkanının yaşadığı Elysee Sarayı’nda uyuz vakası görülüyor.

Okumaya devam edin ‘Uyuz ve “medeniyet”’

19
Eki
09

Mussolini’nin maaşını İngiltere mi vermiş..?

Savaşın Avrupa’da yarattığı yıkımdan sonra yükselen sola karşı, Batı kapitalizminin tepkisi de gecikmemişti.

Sola karşı yürüttükleri siyasi mücadelede saldırgan ve yayılmacı emelleri için kullanacakları yapıyı oluşturmakta gecikmemişlerdi.

Sokak gücü olarak ortaya çıkan ilk faşist birlikler, İtalya’da Benito Mussolini faşizminin de temelini oluşturmuştu.

Mussolini'nin maaşını İngiltere mi vermiş?
Mussoli'nin sonu

Mussolini ve sonu…

Tıpkı Almanya’da Hitler’in NAZİ partisinde olduğu gibi…

Geçen hafta çıkan bir haberde Mussolini’nin Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz MI5 gizli servisi için çalıştığı ortaya kondu.

The Guardian gazetesinin tarihçi Peter Martland’a dayanarak ortaya attığı iddiaya göre, Mussolini 1917’de çalıştığı Il Popolo d’Italia gazetesinde, İtalya’nın savaşa İngilizlerle birlikte devam etmesiyle ilgili propaganda yazıları yazıyor ve buna karşılık bugünün parasıyla haftada 6400 euro alıyormuş.

Tarihçi Martland bu iddialarına kanıt olarak MI5’in o yıllardaki Roma temsilcisi Sir Samuel Hoare’nin 1950’lerde yayınlanmış anılarını gösteriyor.

Bilindiği gibi savaş öncesi yıllarda bir sosyalist olan Mussolini, savaşın sonlarına doğru bu görüşünden bir anda vazgeçmişti. Bu da iddia edildiği gibi Mussolini’nin 1917’de en az bir yıl boyunca yazdığı savaş yanlısı yazılarla örtüşüyor.

Tarihçi Martland’ın iddiasına göre Mussolini, İngilizler’e verdiği raporlarda İtalya’da savaş karşıtlarını ortadan kaldıracak adamlar bulabileceğinden bahsediyormuş.

Musolini’nin aldığı yüksek maaşa dikkat çeken Martland, Mussolini’nin aldığı yüklü paralarla ilgili kanıtının olmadığını ancak onun hovardalığa düşkünlüğünü göz önüne alınca, parayı kadınlarla yemiş olabileceğini de ekliyor.

Mussolini, olaydan beş yıl sonra meşhur “Roma’ya yürüyüş” blöfünün kralın teslimiyeti ve İtalyan sosyalistlerinin durumun farkında olmamaları sonucu, 1922’de hükümeti kurma görevini elde etmişti. Kısa süre sonra da kendisine yönelik bir suikast planını öne sürerek sıkıyönetim ilan etmişti.

Bizzat Mussolini’nin sözleri İtalyan solunun faşizm kaşısındaki durumun gözler önüne seriyordu:

“Sosyalistler tarihte eşine rastlanmadık bir devrimci potansiyeli durumundan yararlanmayı bilemedi.”

Okumaya devam edin ‘Mussolini’nin maaşını İngiltere mi vermiş..?’

19
Eki
09

Chavez’den “Ulusal Sol dersleri”

Chavez'den Ulusal Sol Dersleri

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplatısı için New York’a giden Chavez, bir Amerikan şirketinde çalışan işçileri temsil eden bir grup sendikacıyla da bir araya geldi.

Fabrikada mücadele yürüten işçileri dinleyen Chavez, yaptığı açıklamalarla tüm dünyaya sosyalizm dersi verdi.

Konuşmasına Amerika’dan başlayan Chavez, başta Küba ve Venezüella olmak üzere birlikte hareket eden Latin Amerika’nın solcu liderlerinin yürüttükleri siyasetin sonucu olarak, Amerika’nın, Latin Amerika ile ilgili planlarının suya düştüğünü belirtti. Tabii Honduras meselesine de değinmeden geçmedi.

“Emperyalistler neden Honduras’la uğraşıyor?” diye soran Chavez sorusunun yanıtını da veriyor.

“Çünkü Honduras, Latin Amerika fırtınasını kuzeye doğru yayıyor.”

Gerçekten de Chavez, Amerikancı bir darbe ile düşürülen Manuel Zelaya’ya en çok destek olan lider. Çünkü Chavez’in “Bolivarcı sosyalizm”inin temellerinde de Bolivar’ın rüyası olan Latin Amerika Birliği yatıyor.

Bu birliğin tehdit ettiği Amerika’nın Latin Amerika planlarının, istila ettiği günden bu yana değişmeyeceğini de en son Honduras’taki Amerikancı darbe gösterdi.

Chavez, şüphesiz ki bunu çok iyi biliyor:

“Obama değişim değişim deyip duruyor. Söyler misiniz, kapitalizmin çevreleri içinde nasıl bir değişim sağlanabilir?”

Kapitalizmin çevrelerini kırmadan bağımsız olunamayacağını çok iyi bilen Chavez, iktidara geldikten sonra da halk içinde kurduğu “Bolivarcı çemberler”le kapitalizmin çevrelerine meydan okumuştu.

Chavez, emperyalizm ve kapitalizm konusunda adeta ders verdiği bu konferansta tek kurtuluş yol olarak gördüğü sosyalizm üzerinde daha da durdu.

İşçilere seslenen Chavez, özellikle Zelaya lehinde düzenlenen protestoların örgütlenmesinde yer alanlara memnuniyetini iletti ve dayanışma üzerinde durdu.

“Latin Amerikalı işçiler buraya gelip yerleşiyor. Siz, işçiler dünyayı kurtarabilirsiniz.” diye seslenen Chavez, Marks ve Engels’in 1848’de yazdıkları Manifesto’ya atıfta bulunarak “‘Dünyanın tüm işçileri, birleşin!’ sloganı şimdi o zamandan çok daha doğru, çok daha gerçekçi.” dedi.

Chavez’in bu açıklamalarının medyadaki yansımaları ise neredeyse aynı kaynaktan çıkmış gibiydi: “Chavez’den ‘komünizm’ dersleri.”

Ama bu doğru değil. Neden mi?

Çünkü Chavez’in sosyalizmi Marksizm-Leninizme değil, Bolivarcılığa dayanıyor.

Chavez’de solun kaynağı başta “Libertador” Simon Bolivar olmak üzere Latin Amerika tarihinden. Yani Chavez’in solu yerli kaynaklardan, yerli kahramanlardan ve sonuç olarak da milliyetçilikten besleniyor.

Okumaya devam edin ‘Chavez’den “Ulusal Sol dersleri”’

19
Eki
09

Şutlayın şu “baş playboy”u..!!!

Baş playboy BerlusconiAmerikan Newsweek dergisi bir Avrupa baskısının kapak konusunu Berlusconi’ye ayırmış.

“Berlusoni’yi şutlayın” kapağıyla çıkan dergi “İtalya, baş playboyunun maskaralıklarına katlanamaz.” ifadesiyle çıkmış ve adının geçtiği skandallara geniş yer vermiş.

Değerlendirme olarak dergide şunlar söyleniyor:

“İktidar sarhoşu Berlusconi, dümende kaldığı sürece sadece İtalya enkaza dönmekle kalmaz Avrupa ve hatta NATO bile bundan zarar görür.”

Afganistan’la ilgili olarak yaşanan son gelişme, derginin ifade ettiklerinden bazılarının gerçekleşebilir olduğunu gösteriyor.

Habere göre, geçen yıl Afganistan’da görevli Fransız kuvvetlerinin bulunduğu başkent Kabil’in doğusu, bir dönem önce İtalyan kuvvetlerinin görev yaptığı bir noktaymış.

İtalyanların bulunduğu dönemde oldukça sakin görünen bölge, Fransızlar geldikten bir ay sonra 10 Fransıza mezar olmuş.

Hatta Taliban militanlarının öldürdükleri kimi Fransız askerlerinin görüntülerini yayınlaması Fransa’da deprem etkisi yaratmış ve Sarkozy bunun için Afganistan’daki Fransız birliklerini ziyaret etmek zorunda kalmıştı.

Okumaya devam edin ‘Şutlayın şu “baş playboy”u..!!!’

19
Eki
09

Çin’in sistemli Türk katliamı devam ediyor

Doğu türkistanda Türk katliamı!Geçtiğimiz temmuz ayında Çin’de yaşanan Uygur Türklerine yönelik sistemli katliamın yankıları henüz geçmeden Çin’in yasal katliamlarına devam edeceğinin haberleri gelmeye başladı.

Çin olaylardan Uygur Türklerini sorumlu tutarken, Türkiye’deki propagandacıları da Uygur Türklerini suçlayan aynı haberleri geçiyordu.

Doğu Türkistan’ı tam anlamıyla abluka altına alan Çin, bölgenin dış dünya ile de tüm bağlarını kesmişti.

Bu imkansızlıklara rağmen duyulan bir haberle Çin’in Doğu Türkistan’daki çalışmalarının olayı çözmek değil, Türkleri sistemli bir biçimde ortadan kaldırmak olduğu gözler önüne serildi.

Daha olayların ardından iki üç hafta geçmeden, 196 Uygur Türkünün idam haberi geldi. Çin’in yürüttüğü kovuşturma boyunca gözaltına alınanlardan haber alınamıyordu ki, son haberle birçoğunun sonunun ne olduğu da ortaya çıkmıştı.

Geçen hafta Çin’den yine olaylarla ilgili haberler geldi.

12 Ekim’de Urumçi Mahkemesi tarafından 6 Uygur Türkünün idam, birinin de müebbet hapis cezasına çarptırdığı haberi geldi.

Üç gün sonrada, 5 Temmuzda yaşanan olaylardan sorumlu tutulan 6 Uygur Türkünün daha idam cezasına çarptırıldığı haberini aldık.

Urumçi Halk Mahkemesi, bu sefer cinayet, sabotaj ve kundaklama gibi suçları işlediğini iddia ettiği 6 Uygur Türkünü idam, 3 Uygur Türkünü de müebbet hapis cezasına çarptırmıştı.

Bir hafta içinde verilen idam cezalarının Çin’in sistemli bir operasyonu olduğu artık iyice ortaya çıktı.

Okumaya devam edin ‘Çin’in sistemli Türk katliamı devam ediyor’

19
Eki
09

RTÜK ahlakımızı koruyor..!!!

RTÜK ahlakımızı koruyor

Geçenlerde bir dizideki “ateşli öpüşme” (Ne demekse?!) RTÜK tarafından cezalandırılmıştı. Hatta bazı reklamlardaki öpüşmeler bile RTÜK engeline takıldı. Allahtan ahlâkımızı bozan bu dizilerin karşısında ahlâk zabıtası RTÜK var da ahlâkımız korunuyor!

RTÜK  ve  ahlâk

Son günlerde gündemin yoğun olmasına karşın tartışılan diğer bir konu da “Diziler ahlâkımızı bozuyor mu?” Kimilerine göre bozuyormuş. Ahlâktan kasıt da, dizilerde ve diğer programlardaki cinselliğin çok öne çıkarılmasının önlenmesi oluyor. Öyle ya, geçenlerde bir dizideki “ateşli öpüşme” (ne demekse?!) RTÜK tarafından cezalandırılmıştı. Hatta bazı reklamlardaki öpüşmeler bile RTÜK engeline takıldı.

Neyse Allahtan, bu dizilerin karşısında ahlâk zabıtası RTÜK var da ahlâkımız korunuyor! RTÜK de haksız değil hani! Hatırlayalım, geçen senelerde bir dizimizde dizi gereği bir burjuva, çocuklu bir anaya çocuğunun hayatının kurtulması karşılığında yatma teklifi etmişti de çocukların ahlâkını bozuyor diye nasıl kıyameti koparmıştık. Fakat sonrasında ise ahlâksız teklifte bulunan adam ile çocuklu anne sevgili oldular dizi gereği, alkışlayıp hep beraber izledik ama!

Bir de, bunlarla bağlantılı olduğu düşünülen, gazetelerin 3. sayfalarına düşen cinayet, taciz ve ensest ilişki haberlerindeki sözde artışlar göz önüne alınarak RTÜK ve devletin diğer yetkili kurumları haklı gösterilemeye çalışılıyor! Çünkü insanların bu ahlâksız dizi ve programlardan etkilendiği düşünülüyor.

Dinci ve sağcı kesimde her zaman işlenen bir tez vardır. Ahir zamana, yani kıyametin kopmaya yaklaşıldığı zamana doğru, toplumun ahlâkında, bir erozyon artışı gözlendiği iddia edilir. Oysa dini kaynaklar ve tarihi kitaplar biraz karıştırılırsa, evlilik dışı ilişkilerden tutun da, eşcinsel ilişkilerin normal kabul edildiği eski toplumlar mevcutmuş. Yine tarih biliminin verilerine göre en eski meslek de “fahişelik”miş. Yani özetle bazı eski toplumlarda cinsel yönden ahlâkı esas alırsak, bizden pek de ahlâklı değillermiş! Hatta çok geçmişe gitmeye gerek yok, yakın tarihimizin en eski gazetelerinin 3. sayfa manşetlerine bakın yine bu tarz haberleri göreceksiniz! Demek ki, zaman ilerledikçe toplumdaki ahlâksız ilişkilerdeki artış ile bu tarz diziler, programlar arasında bir bağlantı yok!

İlerleyen zaman ile televizyon programlarının ahlâkı yozlaştırması konusu arasında doğrudan bağlantı olmadığı gibi aslına bakılırsa ilerleyen zaman ile ahlâk arasında da bir bağlantı yoktur. Ahlâkın daha çok o toplumun üretim tarzı ile ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. En gerici, en ahlâksız toplum insanın insanı ezmesi ve sömürmesinin mubah kabul edildiği kapitalist toplum olduğuna göre; bu zamanda ahlâki bir yozlaşmanın olması çok da normaldir.

Bu nedenle milli kültürü esas almayıp, kapitalist toplumun burjuva kültürünü temel alan televizyon dizi ve programlarının aslında ahlâkımızı bozduğu da bir bakıma doğrudur, ama cinsel ahlâktan önce yurt, iş, uğraş (örgütlenme) ahlâkını bozduğu gerçeği gözardı edilmektedir. Daha açıkçası eldeki veriler yanlış kullanılınca bağlantılar da yanlış kuruluyor ve yanlış sonuç elde ediliyor.

Bir de her türlü ahlâksızlığı yapanların ahlâk zabıtası kesilmesi yok mu, işte bizi de en çok şaşırtan olay bu oluyor. Ahlâkı sadece cinsellikten ibaret sananların, iş ahlâkına, uğraş ahlâkına, kişisel ahlâka, aile ahlâkına gelince hiçe saydıklarını görüyoruz. Tabii herkesin ahlâkı biraz da kendine göre oluyor. O nedenle adı yolsuzluk haberlerine karışmış birilerinin de RTÜK başında iken ahlâk zabıtası kesilmesi biraz abes kaçıyor!

Çok ilginçtir ama bu tarz dizilerden rahatsız olup, gerçekten de ahlâksız olarak niteleyebileceğimiz diziler, programlar nedense hep sağcı, dinci iktidarların başta olduğu dönemlerde yayınlanmıştır. Örnek mi? Dallas dizisi, daha 12 Eylül darbesinin bile gerçekleşmediği yıllarda pazar akşamları, kimin kiminle yattığı belli olmayan, petrol zengini, Amerikalı burjuva ailesinin ilişkileri sansürsüz olarak bu millete izlettirildi. Boby, Suellen, Ceyar derken bu diziyi baştan sona izleyenler bile, kimin kiminle ilişkisi olduğunu tam olarak bilemeden diziyi bitirdi!

Neyse, bakıldı ki bu tarz dizilerde iş var, iyi para getiriyor, Dallas benzeri ABD imzalı diziler çekilmeye devam edildi. Hatta bu dizilerden bazıları Dallas’ı da solladı. Bu tarz dizilerde hatlar öyle karışık ki; kimin baba, kimin anne, oğul olduğu belli değil.

Dallas

Kapitalizm  önce  pembe  dizi  izlettirir

sonra  hızla  liberalleştirir

Yani bizim toplumumuza yabancı olan burjuva kültürü ve aile ilişkisi bu topluma benimsetilmeye çalışıldı. Kimin döneminde? Hep sağcı, dinci geçinen iktidarların döneminde. İşte Dallas dizisi de liberal ekonominin tüm unsurlarının yerine getirildiği, Süleyman Demirel’in Başbakan olduğu, DPT’nin başında Özal’ın, TRT’nin başında ise Doğan Kasaroğlu’nun olduğu bir dönemde yayınlandı.

Yine aslına bakılırsa Dallas gibi dizilerin 80’li yıllarda Türkiye’de de yayınlanması tesadüf değildir.

Çünkü sol örgütlenmenin çok iyi olduğu bir ülkeye kapitalizmin tam teşekküllü girmesi o ülkeye pembe dizilerin girişiyle başlamıştır.

Tıpkı  sol  örgütlenmenin  çok  iyi  olduğu  12 Eylül  öncesi  Türkiye’de  olduğu  gibi.

Önce topluma bu çarpık burjuva yaşantısı izlettirilir ve özendirilir. Sonrasında ise bu dizideki aile ilişkilerinin derdine düşen halk; kendi çocuğuyla, kendi eşiyle olan ilişkisinden koparılır.

Hatta diziyi izleyen aile bu çarpık burjuva yaşantısına özendiği için kapitalizme, emperyalizme karşı örgütlenmek yerine dizideki gibi zengin ve lüks yaşamanın derdine düşer, hayalini kurar.

Kısacası  köşeyi  dönüp  kısa  yoldan  zengin  olmak  isteyen  halk,  örgütlenmeden

koparılır.  Böylece  solcu  örgütlenmenin  de  önüne  geçilir.  Sol  örgütlenmenin  çok

kuvvetli  olduğu  tüm  ülkelerde  hep  böyle  yapılmıştır.

Yani  bu  diziler  aslında  cinsel  ahlâkımızdan  önce  aile  ahlâkını, yurt,  iş  ve  uğraş

ahlâkını  bozmaktadır.   Çünkü bu tarz  dizilerde  işlenen   “Bir  gün  senin  de  zengin

olma  ihtimalin  var”   mesajlarıyla  halk  avutulup,  toplumsal  ilişkilerden  koparılır.

Toplumsal  ilişkilerden  koparılan  kişi  de,  artık  toplumun  bir  üyesi  değil,  aslında

Batıya  özenen  bir  birey  olma  yolundadır.  Bu  birey  yanı  burjuva  olma  arzu  ve

isteği  kişiyi  vahşileştirir,  ilkelleştirir.  Mülk  sahibi  olma  arzusu  ve  isteği  nedeniyle

tüm  ahlâki  yetilerini  kaybeder.

Meşhur  Dallas  dizimizde  de  sahtekarlık  yoluyla  petrol  kuyularını  ele  geçiren

ahlâksız,  namussuz,  vahşi,  ilkel  bir  burjuva  ailesinin  yaşantısı  izlettirilmedi  mi

bize..?!!!

Sonra süreç öyle bir işler ki, artık ABD yapımı dizilerin modası geçer, ABD imzalı bu dizlerin çok kötü bir kopyası olan, ağalığı ve burjuva yaşantıyı özendiren yerli diziler devreye girer. Ama insanlarımız hala zengin olamamış, ülke gündeminden ve örgütlenmeden uzak olarak kendi kendini uyutur, sömürüldüğünün ve kapitalizmin programlanmış eğitimine tabii tutulduğunun farkında bile değildir. Özetle burjuva hayatını özendirici diziler, insanları mevcut bulunduğu topluma yabancılaştırır.

Okumaya devam edin ‘RTÜK ahlakımızı koruyor..!!!’

19
Eki
09

Halit Refiğ – “Aşk”ı Doğuda tanıdım Batıda “ölüm” gördüm

Halit Refiğ

Bizdeki  “aşk”  kavramı  Batıdakinden  çok

farklı

TÜRKSOLU: Yazdığınız senaryolardan dördünü “Aşk ve Ölüm Senaryoları” ismiyle geçtiğimiz günlerde kitaplaştırdınız. Bu dört filmi bir araya getiren ana tema neydi sizin için ve bu kitapnasıl ortaya çıktı?

HALİT REFİĞ: Benim aklımda böyle bir kitap yoktu. Ben o senaryoları yazmışım, filme çekmişim. Bir tanesini filme çekmek tasavvuruyla yazmışım. Çekme imkanı olmamış. Burada Selim İleri ile dostluğumuzun çok önemli bir rolü var. Selim İleri dostumuz, “Hanım” filmini çok severdi. Bunu zaten çeşitli yazılarında da belirtmiştir. Ayrıca benim filme çekilmemiş olan “Elveda Burgaz” senaryomu da okumuştu. Bu senaryoların kitap olarak basılma teklifi Selim İleri’den geldi.

Böyle bir fikir ortaya çıkınca, senaryoların basılması fikri ortaya çıkınca bunu bir kavram etrafında birleştirmek düşüncesi de gelişti. İşte o zaman ben diğer iki filmin senaryosunu da, benim için ayrı önem ve değer taşıyan “İki Yabancı” ve “Köpekler Adası” filmlerinin senaryosunu da kattım. Bunlarda ortak özellik olarak yer alan aşk ve ölüm kavramları her bir filmde ne şekilde ele alınmış, bunları ifade eden bir kitap oldu.

TÜRKSOLU: Aşk ve ölüm binlerce yıldır, sanatın her dalında en çok ele alınan temalardan ikisi. Ancak siz bu iki kavramı farklı bir şekilde ele alıyorsunuz. “Aşkı Doğuda tanıdım, Batıda ölüm gördüm” diyorsunuz.

HALİT REFİĞ: Bütün meslek hayatım boyunca Doğu ve Batı kültürleri arasında gidip gelmişimdir. Zaten, aşk ve ölüm sadece bizim ilgilendiğimiz bir mesele değil. Aşk ve ölüm bütün insanlığın ve insanlığın bütün kültürlerinin ilgilendiği bir meseledir. Sevmek, birleşmek içgüdüsüne sahip her insanda da genelde ölüm korkusu vardır. Öleceğini bilmek, ölüm karşısındaki konumlanmak meselesi vardır.

Ancak, meslek hayatım boyunca Doğu ile Batı arasındaki ilişkiyi, farklılıkları araştırırken, bizdeki aşk kavramının Batıdaki aşk kavramından çok farklı olduğunu gördüm. İngilizcedeki “love” ile Türkçedeki “aşk” aynı şeyler değil. İngilizcedeki “love” büyük ölçüde bedeni bir durum. Türkçedeki “aşk” kavramı sadece karşı cinse duyulan ilgi değil. Çok farklı bir manevi bir boyutu, derinliği var.

Batıda  “maneviyat”  kelime  olarak  bile  yok..!

Burada “manevi” kelimesinin altını çiziyorum. Batı dillerinde “manevi” kelimesinin karşılığı yok. “Manevi” ne demek? Manaya ilişkin demek, manadan doğan demek. Bunun Batı dillerinde karşılığı yok. “Moral” ahlak demek, “spiritual” ruhsal demek. Bu kelimelerin hiçbiri tam anlamıyla “manevi” kavramını karşılayamıyor. Burada Batı ile aramızda büyük bir farkı görüyoruz.

Buna karşılık manevi kavramının bizim kültürümüzde çok büyük özellikleri var. Mesela aşk en büyük manevi kavram.

Batı düşüncesiyle Doğu düşüncesi arasındaki farkı gösteren çarpıcı bir örnek vereyim: “Namus” kelimesi. “Namus” kelimesinin İngilizce karşılığı nedir? Yok. “Namus” kelimesi Yunanca “nomos” kelimesinden alınmadır. “kural” demektir. Mesela Eflatun’un kitabı “Nomoy” “Kurallar” olarak Türkçeye çevrilmiştir. Biz Yunanca “kural-nomos” kelimesini “namus” olarak manevi bir değer haline getirmişiz. Batılılar aynı Yunanca kelimeden “nomos” kelimesinden “nomizma”yı türetmişler: “Para” demek! Kültür farkını görüyor musunuz. Bu örnekler çoğaltılabilir…

Bu açıdan bakıldığında ben “aşk”ı Batılıların anladığı şekilde “love” gibi basitleştirilmiş bir insan ilişkisi ve büyük ölçüde bedeni birleşmeye dayanan bir ilişki olmanın ötesinde bizim temel kültürümüzde ana varlığın bütünle “birleşmesi”. Bizim tasavvuf düşüncesinin temeli olan Mevlana’nın Yunus Emre’nin öncüleri oldukları bir görüş…

Okumaya devam edin ‘Halit Refiğ – “Aşk”ı Doğuda tanıdım Batıda “ölüm” gördüm’




İstatistikler

  • 2.304.234 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

En fazla oylananlar