23 Eki 2009 için arşiv

23
Eki
09

Türk’e saldırmanın dayanılmaz hafifliği

1. Türk Tarih Kongresi

Atatürk, 1. Türk Tarih Kongresi’ni dinlerken

Atatürk,  Dil  ve  Tarih

Fiziki bilimler doğrudan toplumların üretim sürecinin altyapısı olduğu için çok fazla önemsenir. Gerçekten de iyi mühendisleri olmayan toplumların ileri teknolojisi olamaz ve sonuç olarak da güçlü üretimleri olmaz. Dolayısıyla güçlü ülke için güçlü bilime gerek vardır.

Fiziki bilimlerin aksine sosyal bilimlerse çoğu zaman önemsenmez, çünkü bu tür bilim dalları gelişmese de toplumun gelişebileceği düşünülür. Oysa sosyal bilimler toplumun harcıdır, toplumu bir arada tutan işlev görürler.

Bu bakımdan tarih ve dil hemen öne çıkar. Atatürk’ün bir taraftan Türk Tarih Kurumu’nu diğer taraftansa Türk Dil Kurumu’nu kurması bu nedenledir. Çünkü bir ulus ancak bir tarih üzerinde ve bir dil aracılığıyla bir arada tutulabilirdi.

Atatürk’ün dil ve tarihe verdiği özel önem herkes tarafından bilinir. Kendisi devlet reisi olmasına karşılık bir tarihçi ve dilci gibi gece gündüz çalışmıştır.

Bu basit bir tarih ve dil merakından kaynaklanmaz elbette, Atatürk için en acil olan ulusal ihtiyaç, milli bir maneviyattı. Bu ise ancak güçlü tarihi bağlar ve dille yaratılabilirdi. Bir nevi toplumun kendine güveninin gelmesi için, toplumun kendi gücünü görebilmesi için, toplumun kendi değerini fark edilmesi için yapılan bir terapiydi bu.

Ulusal Kurtuluş davasının lideri için ulusal ordu çok önemliydi çünkü Ulusal Kurtuluşu sağlayan bu orduydu. Ama ulusal bağımsızlığın garantisi, ulusal tarih, ulusal dil ve ulusal kültür alanında kazanılacak başarıydı.

İşgal orduları Batıda evlerine yenik olarak dönmüştü ama Batı asıl büyük ordusunu işgal için yeni hazırlıyordu. Bu Batıcı tarih ve kültür istilasıydı. Gerçekten de Atatürk’ün ölümü ile ulusal tarih, ulusal dil ve ulusal kültür rafa kaldırıldı ve bunun yerine evrensel denilerek Batı tarihi, Batı kültürü ve Batı dili konuldu. İşgal ordularının başaramadığı Anadolu’nun işgalini artık Batılı sosyal bilimciler yapacaktı.

Atatürk’e  saldırı

Atatürk’ün ünlü “Ne mutlu Türküm diyene” ve “Türk, öğün, çalış, güven” özdeyişleri ulusal maneviyat için son derece önemliydi. Ulusal maneviyatı bozmak içinse iki şeye sistemli bir saldırı başlatıldı birisi doğrudan Atatürk diğeri ise Türklük.

Atatürk’e saldırmak Batılı için son derece önemliydi. Çünkü Atatürk, adıyla bile bu ülkenin en temel değeriydi. Atatürk’ün olmadığı bir Türkiye düşünülemezdi bile, Atatürk’ü çıkarttığınızda Türkiye dağılıverirdi.

Atatürk’e saldırı, yakın tarih üzerinde bir yığın saptırmaya ve yalan propagandaya dayandı. Camilerin ahır yapıldığından Kuranların yakıldığına, Kuran okuyanların hapse atıldığından Atatürk’ün İngiliz ajanı olduğuna dair bin türlü yalan, tarih adına piyasaya sürüldü.

Bir şeyi kırk kez tekrarlarsanız gerçek sanılır düsturundan yola çıkarak Atatürk için de aynı yalanları 40 gün değil 40 yıl bile değil 80 yıldır yayıp duruyorlar. Bu tarihi çarpıtmanın piyonu ise Şeriatçılar. Batılıların Atatürk’ü yıpratma kampanyasının taşeronu olma görevi bu kesime verilmiştir ve onlar da görevlerini yerine getirmektedirler.

Türklüğe  saldırı

Batının aynı sinsilikte bir başka oyunu ise Türklüğe saldırı kampanyasıydı.

Türklüğe saldırı kampanyasını doğrudan Batılı üniversiteler üstlendi.

Türk’ün tarihi yok sayıldı, görmezden gelindi.

Okumaya devam edin ‘Türk’e saldırmanın dayanılmaz hafifliği’

23
Eki
09

HEPSİ ÇÖPE …

Tarih;  19 Ekim 2009,  29 Ekim’in  tam  10 gün  öncesi.

Bu  tarihi,  bir  kenara  not  edin.

Çünkü,   milat   oldu   bu   tarih.

Öcalan’ın talimatı çerçevesinde, Mahmur ve Kandil’den seçilmiş 34 PKK’lı, konvoy halinde ve törenler eşliğinde Türkiye’ye geldiler.
DTP, yaklaşık 50 bin kişinin katılımıyla coşku mitingi düzenledi. DTP’li milletvekillerinin bazıları, TBMM’ne ait resmi plakalarla etkinliklere iştirak ettiler, konuşmalar yaptılar. Öcalan için “Kürt Halk Önderi” ifadesini kullandılar.
Zafer işareti yapan ellerde, Apo resimleri, PKK bayrakları vardı, atılan slogan ise; “Yaşasın Başkan Apo” anlamına gelen “Biji Serok Apo” idi.
Özellikle Kandil’den gelen teröristlerden bilgi alabilmek için, onlarla röportaj yapabilmek için, ulusal gazete ve televizyonların muhabirleri birbirleriyle adeta yarıştılar.
Bugüne kadar yakalanan veya teslim olan teröristlere soruları, güvenlik güçleri, hakimler ve savcılar sorarlardı mahkemelerde, şimdi ise eli mikrofonlu muhabirler sordular, hem de sokak ortasında.
Apo’nun çağrısı gereği, ellerini, kollarını sallayarak Habur Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye gelenlerin tümü, “Biz teslim olmuyoruz. Biz, demokratik açılım sürecine katkı yapmak üzere, Önderliğimizin (Apo) çağrısı üzerine kendiliğimizden geldik. Af’tan yararlanmak gibi bir durumumuz da asla yok” dediler, üstüne basa basa.
Dört tane “özel savcı” görevlendirildi, yani 2 teröriste 1 savcı düştü. Kaba bir hesapla, 5 bin teröriste, pardon “Demokratik katkıcıya” 2.500 savcıya gerek olacak önümüzdeki dönemde.
Dört günlük “gözetim süresi” hakkı kullanılmadı, demek ki ciddi bir soruşturmaya da gerek duyulmamıştı! Daha önce örgütten kaçarak güvenlik güçlerine teslim olan teröristlerin ne suçu vardı! Öyle ya onlar, Apo’nun talimatı üzerine Türkiye’ye gelmemişler, törenlerle karşılanmamışlardı! “Bizi, Apo gönderdi” dememiş, “hamili kartlarını” göstermemişlerdi!

İşte, bütün bu nedenlerle 19 Ekim tarihi bir milattır.

Okumaya devam edin ‘HEPSİ ÇÖPE …’




İstatistikler

  • 2.304.234 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

En fazla oylananlar