29 Eki 2009 için arşiv

29
Eki
09

Cumhuriyetsiz Cumhuriyet Bayramı olur mu..?!!!

Cumhuriyetsiz Cumhuriyet Bayramı olur mu?

8,5’uncu   “on  yıl”

1933’te Atatürk Türk milletine seslendiği sıralar Cumhuriyet on yaşındaydı.

Onuncu Yıl Nutku’yla kuruluştan beri geçen on yılın özetini tüm milletle paylaşırken şöyle seslenmişti:

“Yurttaşlarım,

Az zamanda çok işler yaptık… Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.

Arkadaşlar,

Geçen on sene, gelecek devirler için, bir başlangıçtan başka bir şey değildir.”

“On yıl Cumhuriyet”ti o ana kadar yaşanan. Kadro geçen süreyi böyle tanımlamıştı.

Bu on yıl sadece bir yönetim şeklinde meydana gelen değişimin adı da değildi. Bu kadar hafif bir tanımı da yoktu.

Saltanatın yerini Cumhuriyet almış, o güne kadar uzun yıllardır adı sanı unutulmuş Türk Milletinin geleceğini tekrardan eline alması, yani egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olma durumu, tüm dünyaya Cumhuriyet adıyla duyurulmuştu.

Atatürk, milletine şöyle seslenerek devam etmiştir:

“Türk milleti!

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını, daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı, gönülden dilerim.”

Bugün sekiz buçuk “on yıl”ını geride bıraktığı günlerini yaşıyor Cumhuriyetimiz.

Ama  aradan  geçen  86  yılın  sonunda,  Atatürk’ün  gönülden  dilediği

şekilde  bir  bayramın  kutlanacağı  şartlar  var  mı  bugün..?!!!

Bahsettiği  şeref,  saadet,  huzur  ve  refah  var  mı..?!!!

 

Okumaya devam edin ‘Cumhuriyetsiz Cumhuriyet Bayramı olur mu..?!!!’

29
Eki
09

Dahili düşman ve Cumhuriyetimiz

29  Ekim  1938

1938 yılında Atatürk’ün rahatsızlığı iyice artmıştı. 29 Ekim’de Cumhuriyet’in 15. yıldönümü kutlanacaktı ama bu kutlamalar Cumhuriyet’i kuran önderin yokluğunda gerçekleşmek zorundaydı. Cumhuriyet’in 10. yılı nasıl bir coşku ile kutlanmışsa, 15. yılı tam tersine bir hüzün içinde kutlanacaktı. Çünkü Ata’nın ölümcül rahatsızlığı tüm millet tarafından biliniyordu.

Ölüm döşeğinde Atatürk’ün çok önemli bir mesajı vardır. 29 Ekim 1938’de Ata’nın Türk Ordusu’na mesajı yayınlanır:

“Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurları taşıyan kahraman Türk Ordusu!

“Memleketini en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve müsibetlerden ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmış isen, Cumhuriyet’in bugünkü feyizli devrinde de, askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtalarıyla mücehhez olduğun halde, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.

“Türk vatanı ve Türklük camiasının şan ve şerefini, dahili ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumun tam bir iman ve itimadımız vardır. Büyük ulusumuzun Ordu’ya bahşettiği en son sistem fabrikalar ve silahlar ile bir kat daha kuvvetlenerek büyük bir feragat-i nefis ve istihkar-ı hayat ile her türlü vazifeyi ifaya müheyya olduğuna eminim. Bu kanaatle Kara, Deniz ve Hava Ordularımızın kahraman ve tecrübeli komutanları ile subay ve eratını selamlar ve takdirlerimi bütün ulus muvacehesinde beyan ederim.”

Cumhuriyet Bayramı’nda Atatürk’ün millete değil de millet adına Ordu’ya mesaj vermesinin elbette bir anlamı vardı. Çünkü Atatürk, öleceğini anlamıştı ve kendisi bu dünyadan göçüp giderken, milletinin geleceğini ve Cumhuriyet’i Ordu’ya emanet etme gereği duymuştu.

Ata’nın neden böyle bir gereksinim duyduğu ve hasta yatağında böyle bir mesaj yayınladığı üzerinde biraz düşünmemiz gerekir. Neden Meclis’e değil de Ordu’yaydı mesaj?

Dahili  düşman..!!!

Atatürk, bir imparatorluğun nasıl yıkıldığını ve bir devletin ne büyük mücadele ile kurulduğunu yaşayarak öğrenmişti. Osmanlı İmparatorluğu’nu, ne Meclis’in, ne Hükümet’in, ne de Padişah’ın korumadığını yaşayarak görmüştü. Devletin yönetim kademesine gelenlerin, kimi durum ve dönemlerde, kendi kişisel çıkar ve refahlarını kendi yönettikleri devletten bile üstün tuttuklarını biliyordu. Daha doğrusu, devlet kademelerini dolduran, “ya istiklâl ya ölüm” demeyi beceremeyecek kadar korkak ve zavallı bir zihniyeti tanımıştı.

Atatürk’ün “bağımsızlık benim karakterimdir” sözünün, bağımsızlığın asla elde edilemeyeceğine inanan bu zavallı zihniyetle hesaplaşmanın bir yansıması olduğu ortadadır. Atatürk, zavallı korkakların zihniyetine karşı muktedir kahramanların temsilcisiydi!

Ve yine Atatürk, kendi kurduğu Meclis’te dahi nasıl da hainliklerin yeşerip büyüdüğünü, muhalefet kisvesi altında nasıl da gerici ve bölücü yapılanmaların yuvalandığını biliyordu. Daha Kurtuluş Savaşı sırasında kendisine Başkomutanlık yetkisi vermeye direnen Meclis’i de biliyordu, Cumhuriyet’in ilanından üç yıl sonra, kendisine suikast tertipleyen Meclis üyelerini de tanıyordu.

Kısacası sadece Osmanlı dönemi değil Türkiye Cumhuriyeti tecrübesi de, devletin bekasının ve milletin mukadderatının, Meclis’e bırakılamayacağını göstermişti ona.

Bunun böyle olduğunun en önemli işaretini ise Cumhuriyet’in ilanının 10. yıldönümünde Gençliğe Hitabesi’nde vermişti. “Ey Türk Gençliği” ile başlayan ünlü söylevinde de, iç ve dış düşmanlardan, bunların ülke yönetimini ele geçirmelerinden bahsediyordu.

Bir insanın, bir devlet başkanının durup dururken, kendi ülkesini bir gün iç ve dış düşmanların ele geçirebileceğinden bahsetmesi ve gençliği buna karşı uyarması normalde garipsenecek bir durumdur. Ama burada da Atatürk’ün uzakgörüşlülüğü ortaya çıkmaktadır. Atatürk, sanki bir şeyleri bilmekte ve ona göre uyarılar yapmaktadır.

Gençliğe Hitabe’den sonra Ordu’ya mesajda da aynı kelimeler dikkat çeker:

Dahili ve harici tehlikeler!

Hani harici tehlikeyi anladık ama bu dahili tehlike de ne demektir?!

 

Okumaya devam edin ‘Dahili düşman ve Cumhuriyetimiz’

29
Eki
09

Kahraman Türk Ordusu..!!!

” Zaferleri  ve  mazisi  insanlık  tarihi  ile  başlayan,  her

zaman  zaferle  beraber  medeniyet  nurları  taşıyan

kahraman  Türk  Ordusu..!!!

Memleketini  en  buhranlı  ve  müşkül  anlarda  zulümden,

felaket  ve  musibetlerden  ve  düşman  istilasından  nasıl

korumuş  ve  kurtarmış  isen,  Cumhuriyet’in  bugünkü

feyizli  devrinde  de,  askerlik  tekniğinin  bütün  modern

silah  ve  vasıtalarıyla  mücehhes  olduğun  halde,  vazifeni

aynı  bağlılıkla  yapacağına  hiç  şüphem  yoktur.

Türk  vatanı  ve  Türklük  camiasının  şan  ve  şerefini,

dahili  ve  harici  her  türlü  tehlikelere  karşı  korumaktan

ibaret  olan  vazifeni  her  an  ifaya  hazır  ve  amade

olduğuna  benim  ve  büyük  ulusumun  tam  bir  iman  ve  itimadımız  vardır.

Büyük  ulusumuzun  Ordu’ya  bahşettiği  en  son  sistem  fabrikalar  ve  silahlar  ile  bir

kat  daha  kuvvetlenerek  büyük  bir  feragat-i nefis  ve  istihkar-ı  hayat  ile  her  türlü

vazifeyi  ifaya  müheyya  olduğunuza  eminim.  Bu  kanaatle  Kara,  Deniz ve  Hava

Ordularımızın  kahraman  ve  tecrübeli  komutanları  ile  subay  ve  eratını  selamlar  ve

takdirlerimi,  bütün  ulus  muvacehesinde  beyan  ederim. ”

Mustafa  Kemal  Atatürk

29  Ekim  1938


Bugün kutlama yazısı yerine Atatürk’ün 29 Ekim 1938 tarihinde Cumhuriyet’in 15. yıldönümünde, ölümünden 10 gün önce, hasta yatağında Türk Ordusu’na yazdığı son mesajı yayımlıyoruz.

Atam,  sana  hep,  “rahat  uyu”  derdik…

Böyle  diye  diye  kendimizi  uyuttuk  belki  de…

Artık  rahat  uyuma,

Bugün  senin  makamını  ele  geçirenler,  yarın  seni   mezarından  bile

çıkaracaklardır…

Okumaya devam edin ‘Kahraman Türk Ordusu..!!!’

29
Eki
09

Lâtin Amerika’da değişime doğru

Latin Amerika’nın geçmişinde, belirli tarihlerden sonra, temel değişimlere yönelme ve yeniden yapılanma gereksinimi için çözüm getirecek aramalar var. Bunları incelemenin ve bilmenin yararına inanıyorum. Bu arayışlar kuşkusuz günümüzde de görülüyor. Ayrıca, ilgiyi daha çok bugünkü gelişmelerin çektiği de doğru. Bir de, bunların içinde kendine “devrimci” diyen, ama öyle olmayanlar da var. Böylelerinin baş temsilcileri dış gezilerinde yabancı halkların coşkusuyla karşılanmıyorlar. Bu nedenlerle, Orta ve Güney Amerika’daki değişiklik rüzgarlarına ilişkin özet değerlendirmeler yapmakta yarar var.

Castro damgalı Küba’da da temel bir değişiklik yok. Tam karşıtı, özelleştirme ve küreselleşmeye karşı başkaldırmalar Peru’da 1990’larda sıklaştı. Meksika’da gene ortaya çıktı, Kolombiya’da somut biçimde belirdi, El Salvador’da olgunlaşmaya yüz tuttu, Venezuela’da Chavez iktidara taşındı ve Bolivya’da Evo Morales (Şili’de halk desteğiyle seçilen
Allende gibi) ayak diremesini sürdürdü. Resimde (soldan sağa) Chavez, Castro ve Morales görülüyor

Önce, toplumsal ve ekonomik yapıyı değiştirme istekleri yeni değil, eskidir. “Eski” deyince, günümüzdeki Chavez ve benzerlerinden önce Castro’ya ve Zapata’ya değil, 1780’lere gitmek gerekir. Özgürlük ve bağımsızlık çağrıları oralarda, kimi yerlerde karınca kararınca da olsa, 18’inci yüzyılın sonlarında başladı. Bu yönelişin o tarihlerde başını çekenler idam edildiler. Aynı yolun Zapata ve Allende gibi sonraki yolcuları başka yollardan öldürüldüler. İlki tuzağa düşürüldü, ötekinin resmi konutu yerle bir edildi. Castro ise, sayısız saldırı ve suikast girişimlerini atlattı. Arada birkaç halkçı önder de dışarıdan gelen öneri, baskı ve müdahalelerle iktidardan düşürüldü. Özetle, değişim eğilimi yeni değil, eskidir. Olsa olsa, bugün daha güçlüdür ve yaygınlaşma olasılığı daha yüksektir. Bu geçmişin bir ölçüde ayrıntısına aşağıdaki bölümcelerde (paragraflarda) inmek gerekecektir.

İkinci olarak, genel çizgileriyle halktan yana olan bu ileri atılımlar için “devrim” sözcüğünü kullanmak bir görenek, alışkanlık, hatta sanki uyulması gereken bir töre gibidir. Gerçekte, istenenin temel değişim olduğu doğrudur. Gereksinim duyulan da budur. Ancak, bu sözcük çoğu kez iktidardaki herhangi bir değişikliği anlatmaktan öteye geçmez. “Devrim” sözcüğünü diline herkes dolar, ama onun adına yapılanlar devrimden payını hiç almamış olabilir. O denli ki, bağımsızlık için verilen savaşım bile siyasal yöneticileri değiştirir; o kadar. “Devrim”in belirttiği kapsamla yeniden yapılanma “başka bir bahara” kalır. Öte yandan, baskıcı yapıdan kurtulma isteği siyasete atılanları harekete geçirmeyi sürdürür. Kuşku yok ki, Meksika’da 1910–17, Guatemala’da 1944–54, Bolivya’da 1952–64, Küba’da 1959, Nikaragua’da 1979–90, El Salvador’da 1980–1992 ve Venezuela’da 1999 yıllarında temel değişiklik istekleri ve atılımları yer aldı. Bu yola adım atanlar iç ve dış güçlüklerle karşılaştılar. İyi niyetle başlayanlar beklenmedik buyurganlıklara saptılar. Aynı yola baş koymuş görünenlerden kimileri ayrıldı, yan çizdi, dönekleşti. Kimileri de önce değişim, sonra da devrim yolunda yürüdü.

Okumaya devam edin ‘Lâtin Amerika’da değişime doğru’

29
Eki
09

Lâikliğin temel anlamı ve tarihçesi

Atatürk

Atatürk bir ‘bütüncü’ idi. Yarım tedbirlerle, telifçi ve uyuşturucu yöntemlerle ilerlemenin ve uygar milletler topluluğuna katılmanın mümkün olmadığına inanıyordu. “Hem Şeriata bağlı kalmak, hem Batılı hukuk sistemini kabul etmek; hem statik ve mutlak din kurallarını devlet hayatında üstün tutma, hem dinamik hamleler yapmak ve hürriyetçi bir düzene ulaşmak…” Buna imkan yoktu.

Lâikliğin  temel  anlamı  ve  tarihçesi

Öncelikle belirtmek gerekir ki; Türk Devrimi Atatürk’le bir bütündür. Atatürk’ten ayrı bir Türk Devrimi anlatmak ne denli boş olursa, onun ilke ve devrimlerini de birbirinden bağımsız düşünmek ve yorumlamak da o kadar içtenliksiz olacaktır kanımca.

Atatürk; bugüne ve geleceğe ışık tutacak şekilde, ulus ve ülke için geçmişte yaptıklarını, olanları, olması gerekenleri, bunların nedenini, temel dayanaklarını hiçbir yorum gerektirmeyecek kadar açık şekilde tarihi “Söylev”inde anlatmıştır.

Bunun için incelememde öncelikle Söylev’den alıntılara başvurdum.

İşte Lâiklik; günümüze dek ağızlardan düşmemiş, kendisini bayrak edinenlerce bile hasırcasına çiğnenmiş bir ilke, bir konu…

Lâiklik, en genel anlamı ile din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlanır. İlk, Orta ve Yeni Çağlarda kurulan devletlerin hepsi dinsel temellere oturtulmuştu. Kişisel egemenliğin desteklenebilmesi, hükümdarlara yetkilerini dinden almak gerekliliğini hissettiriyordu. Bu yolla ulusları yönetmek olanağı doğuyordu. Egemenlik dine dayandırılınca, din adamları devlet yönetiminde etken, dinsel kurallar da; yönetimde temel ilkeler oluyordu.

Statik ruhani kuralların düşünce özgürlüğünü boğması, dolayısıyla ilerlemeyi durdurması yüzyıllarca süren ortaçağ karanlığı ile açıktır.

Rönesans’tan sonra ilerleme yoluna girmiş Batı ülkelerinin çoğunda lâiklik ilkesi belirli ölçüler içinde de olsa uygulanmıştır. İslam dünyası bu gelişmenin dışında kalmıştır. Çünkü bu din yalnız öbür alemle uğraşmıyor, hayat ilişkilerinin hemen hepsini düzenliyordu. Din, dünya işlerinin içine öylesine girmişti ki; bütün aydınlar, düşünce yeteneklerini hep din kuralları içinde geliştiriyorlardı. Dolayısıyla; Rönesansla başlayan aydınlanma İslam dünyasına girememiştir.

Okumaya devam edin ‘Lâikliğin temel anlamı ve tarihçesi’




İstatistikler

  • 2.309.441 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

En fazla oylananlar