22 Ara 2009 için arşiv

22
Ara
09

Şehit Kubilay olayı “İnandılar, dövüştüler, öldüler”

“Menemen’i  haritadan  silin”

Kubilay olayını biliyorsunuz.

Menemen’de 23 Aralık 1930 günü gerici bir güruh tarafından şehit edilen genç öğretmen, genç asker Şehit Kubilay’ı…

Daha sabahın erken saatleridir. Çember sakallı başlarında sarık, sırtlarında cüppe Manisa’dan gelmiş dördü silahlı altı tane hırpani kılıklı gerici adam, ilçe meydanında tekbir getirerek gezinmeye başlarlar.

Derviş Mehmet denilen Nakşibendi tarikatına bağlı biridir elebaşları. Camide bulunanlara kendini Mehdi olarak tanıtmış, dini korumaya geldiklerini söylemiştir.

Arkalarında 70 bin kişilik hilafet ordusu olduğunu, öğle saatlerine kadar şeriat bayrağı altında toplanmayanların kılıçtan geçirileceğini iddia eden bu adam, camideki yeşil bayrağı sopaya takarak kalabalığa sloganlar attırmaya başlar.

“Şapka giyen kafirdir, yakında yine Şeriata dönülecektir.” diye bağırtır etrafındaki çapulcuları.

“Taraf-ı İlahiden geliyoruz. Şeriat istiyoruz. Askerin kılıç ve kurşunu bize işlemez. Herkes bu bayrağın altından geçecektir. Geçmeyenleri kılıçtan geçireceğiz.” diyerek de ilçedeki saf halka tehditler savurmaya başlar.

Esrar almış, sürekli zikreden bu grup tam anlamıyla gericiliğin, cumhuriyet karşıtlığının ve cahilliğinin bir simgesine dönüşürler.

Asteğmen Kubilay ise ilçede askerliğini yapmakta olan bir öğretmendir sadece, kalbi vatan sevgisiyle dolu bir Türk genci…

“Fes giymek isteriz, eski harfleri isteriz,” diyen, sayıları yüz elli kişiye ulaşmış bu mürteci grubu olay büyümeden dağıtmaya çalışan bir zabittir. Sadece 26 askerle olay yerine gönderilen bir takım zabiti…

Böylesine bir olayda kan dökülmesin diye uğraşan Kubilay, arkasındaki askerleri bırakarak tek başına kalabalığı yararak,

“Ne yapıyorsunuz,” der, “Hükümete isyan mı ediyorsunuz, haydi dağılın bakalım.”

Zaten iyice delirmiş olan Derviş Mehmet önce onu iter, yere düşürür sonra da tabancasını çekip kurşunla göğsünden vurur.

Zavallı Kubilay, yaralı olarak Hükümet binasının yanına sığınır. Sürekli kan kaybetmektedir. “Mehdi”nin atıp tutmalarıyla, “Hilafet ordusu”na iyiden iyiye güvenen grup Kubilay’ın yaralı kalmasına bile tahammül edemez ve hemen orada kör testereyle başını vücudundan ayırırlar.

Belki de bu gerçekleşen Cumhuriyet tarihinin en unutulmayacak olaylarından biridir.

Atatürk’ü  en  çok  sinirlendiren,  “Menemen’i  haritadan  silin”  dedirtecek  kadar  kızdıran  olaylardan  biri..

Okumaya devam edin ‘Şehit Kubilay olayı “İnandılar, dövüştüler, öldüler”’

22
Ara
09

Evladını arayan vatan

Serap’ın  ölümü  aslında  büyük  bir  infial

yaratmalıydı.

Ama  yaprak  bile  kımıldamadı !

Halbuki benzeri bir ölüm, o eleştirdiğimiz mekanik Batı toplumlarında bile, çok daha büyük üzüntü yaratır, çok daha güçlü tepki oluştururdu.

Bizler, toplum olarak Serap’ın katillerini kınayabiliriz, onlara öfkelenebiliriz…

Ama asılında Serap’ın katili biraz da biz değil miyiz?

Hepimiz değil miyiz…

Yüzleşmek istemesek de, bundan kaçsak da gerçek ortada:

Serap yaşarken de yanında değildik…

Ölürken de değildik…

Cenazesinde de yoktuk…

Çünkü bizler Serap’a yürekleri kapalı insanlarız.

Belki eskiden böyle değildik ama zamanla böyle olduk.

Düşünelim neden böyle?

Bir defa Serap’ın otobüse bindiği semti, Küçük Çekmece’yi, Kanarya’yı, Sefaköy’ü bilmeyiz…

Çünkü o semtler yoksulların semtleridir.

Oysa bizler lüks sitelerde yaşarız.

Yerimiz yoksulun yanı değil, zenginin yanıdır.

Bizler zenginle komşu olmayı seçeriz, yoksulla değil.

Böyle olduğu için de Serap’ı da, Serap gibi milyonlarca yoksul genç kızımızı da tanımayız.

Serap’ın ailesi kızını servise veremez, babası arabasıyla okuldan alamaz, çünkü Serap yoksuldur.

Ama bizlerin çocukları Serap’ın karşılaştığı ölümle asla karşılaşamaz çünkü biz çocuklarımızı servise yazdıracak kadar zenginizdir.

Mesele bizim çocuğumuza verdiğimiz değer değildir.

Elbette Serap’ın annesi de kızını bir servise yazdırmayı isterdi, babası arabası olsa okul çıkışı kızını kendisi almak isterdi.

Onlar da ana baba, bizler de…

Ama onların parası yok bizlerin var…

Dolayısıyla parası olanların çocuklarının bu ülkede iyi yaşama şansı çok daha fazla ama fakir bir ailenin çocuğuysanız, ölüm sizi bir otobüste bile bulabilir…

Sorsak Serap’ın ailesi sosyalist değildir, ilerici değildir muhtemelen ama ölen onların çocuklarıdır.

Bu ülkede Atatürkçülerin çocukları, solcuların çocukları, ilericilerin çocukları ölmez.

Türkiye’nin orta halli kesimi olan bu tabaka, en zengin kesimlerin bile oluşturmadığı bir elit tabaka haline gelmiştir maalesef.

Yaşamımız Atatürk’ün halkçılığına, devletçiliğine göre de değildir…

Marks’ın proleter devrimciliğine göre de…

Hayatımız baştan aşağı liberaldir de yine de kendimizi solcu sayarız.

Serap’ın ölümü bu ülkede hiçbir vicdan isyanı yaratmadıysa, zenginleşen ve elitleşen ilerici katmanların artık ülkenin en vicdansız grubu haline gelmiş olmasındandır.

Serap gibi yaşamadığımız için çocuğumuz da onun gibi ölmedi ve ölmeyecek de.

Ve bu bizi rahatsız da etmeyecek…

Hatta hepimiz “neyse ki benim çocuğum yaşıyor” diyecek ve hayatımıza aynen devam edeceğiz.

Biz kendi küçücük dünyalarımızda yarattığımız teorik ütopyalarımızla yatıp kalkacak ve kendi kendimizi kandıracağız.

Ve sorsanız en vatansever de biz olacağız.

Oysa vatan ancak evlatlarıyla vatandır.

Vatanının evladı olamayan birisi nasıl vatansever olabilir?

İşin düğüm noktası tam da burada.

Çünkü bizler ve çocuklarımız, bu vatanın değil kendi egolarımızın evlatlarıyız.

Bizim için önemli olan lafta vatandır…

Ama evladımızın değil vatanı için ölmesini, vatanı için çalışmasını bile kabul etmeyiz.

İsteriz ki bizim evladımız kendisi için, ailesi için, çocukları için yaşasın.

Tıpkı bir burjuva gibi.

İsteriz ki evladımızın tek kutsalı ailesi ve özel yaşamı olsun, vatanı değil.

Evladımız vatanı için bir şeyler yapmaya kalkarsa da hemen önüne dikiliveririz; boşver vatanı, sana mı kaldı ülkeyi kurtarmak, sen aileni düşün!

Bu işin ana tarafıdır ama evlat tarafı da farklı değildir.

Evlat için de vatan değil anasıdır önemli olan.

Kimi zamansa babası ya da eşi.

Oysa bizi var eden tek ana vatan değil midir?

Neden “anavatan” deriz yaşadığımız toprağa?

“Ana-baba-çocuk” üçgeninde kurduğumuz bu egoist yaşam biçimidir Serap’ı öldüren…

Çünkü bizler zenginleşmek peşinde koşar, bilmem ne sitesinin taksitlerini ödemek için burjuvalara hizmet ederken, Serap gibi milyonları yoksulluğa terk etmişizdir.

O yoksullar öldüğünde de en azından göstermelik bir gözyaşı bile dökmeyiz.

Çünkü bizler sadece kendimize ve kendi yakınlarımıza ağlarız.

Serap ölmüştür ve bu bizi çok sarsmaz ama çocuğunuzun ateşi çıksa huzursuz oluruz…

Çocuğumuzu ateşi çıksa özel hastaneye götürecek parasal gücümüz vardır ama Serap ancak Bağcılar Devlet Hastanesi’nde ölmüştür…

Vatan  elden  mi  gidiyor ?

Ülkemiz  mi  bölünüyor ?

Evet !!!!!!!!!!

Çünkü  bu  vatanın  evlatları  yok ..!!!

Vatan  ancak  evlatlarıyla  vardır  ama  bizler  asıl anamıza  yani

vatanımıza  sırtını  dönmüş,  onun  ölümünü  göz  göre  göre  izleyen

insanlarız…

Okumaya devam edin ‘Evladını arayan vatan’

22
Ara
09

Söz artık Türklerin : Türk şehirleri DTP’ye kapalı



Türkiye AKP iktidarı altındaki son sekiz yılını işte böylesi bir çarpık manzarayı sineye çekerek geçirmiştir. AKP, CHP, MHP ve neredeyse diğer bütün siyasal partilerin Türk-Kürt kardeşliği aldatmacası da bu sürece yönelik olası tepkinin dizginlenmesi için çok ustaca kullanılmıştır.
İşte şimdi bu sürecin de sonu gelmiştir. Türk’ün o engin hoşgörüsünün de elbette bir sınırı olacaktı ve şimdi o sınır aşılmıştır.
Türk milleti şimdi bu çifte standarda isyan etmekte ve bütün Türkiye’yi Güneydoğulaştırmak isteyen Kürt faşistlerine hodri meydan demektedir.

DTP  nihayet  kapatıldı

Anayasa Mahkemesi’nde iki yıldır süren DTP kapatma davası nihayet sonuçlandı ve DTP “bölücü eylemlerin odağı olduğu” gerekçesiyle kapatıldı.

Aslına bakılırsa, kurulduğu günden itibaren terörün destekçiliğini yapan, PKK’yı bir terör örgütü olarak nitelendirip kınamak bir yana, açıkça PKK’yı ve Apo’yu muhatap olarak gösteren DTP’nin kapatılması değil, bugüne kadar kapatılmamış olması demokrasiye vurulmuş bir darbeydi.

Anayasa Mahkemesi geç de olsa bu kararı alarak terör destekçisi bu partinin demokrasinin olanaklarını kullanarak terörü güçlendirme faaliyetlerine bir son vermiştir. Karar bu açıdan bakıldığında gecikmiş ama doğru bir karardır.

Anayasa Mahkemesi’nin DTP kararında özellikle İspanya’da ETA’nın siyasi uzantısı olarak bilinen Batasuna Partisi’nin kapatılması kararının AİHM tarafından onaylanmış olmasının etkili olduğu söyleniyor. AİHM’nin sözü edilen kararı ise terör örgütüyle doğrudan bağlantılı olduğu kanıtlanan bir partinin demokrasiye tehdit olarak değerlendirilmesi gerektiğine işaret ediyor.

DTP gibi PKK’nın sözcülüğünü üstlenen bir partinin kapatılması için elbette böylesi bir emsal karara da ihtiyaç yoktu. Zira bundan önce de benzer şekilde pek çok Kürtçü parti terör odağı olma gerekçesiyle kapatılmıştır.

Ancak AİHM’nin bu kararından sonra DTP’nin kapatılmasının demokrasiye aykırı olduğu, demokratik yaşamı kesintiye uğratacağı yönündeki Kürtçü propagandanın da bütün maddi zemini çökmüş olmaktadır. Yıllardır demokrasi dendiğinde Avrupa’yı örnek gösterenler şimdi bizzat kendi silahlarıyla vurulmuşlardır.

Tabii bu gerçeklik bütün medyaya hakim olan Kürtçü propagandanın biteceği anlamına gelmemelidir. Malum Kürtçü koro tıpkı daha önceki parti kapatma davalarında olduğu gibi bu kararın da antidemokratik olduğu yolundaki bilindik propagandasına devam edecektir.

DTP de yine tıpkı bundan önce kapatılan diğer Kürt partileri örneğinde olduğu gibi yeni bir isimle kaldığı yerden bölücülüğe devam etmek ve demokrasi kisvesi altında terörün sözcülüğünü üstlenmeyi sürdürmek isteyecektir.

Nitekim Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) adıyla kurulan yedek Kürt partisi hemen devreye sokulmuştur. DTP’liler şimdilerde “sine-i millete dönmek” adı altında mazlum görünmeye çalışmaktadırlar ancak çok kısa bir süre içinde bu yeni parti çatısı altında kaldıkları yerden bölücülüğe devam etme niyetindedirler.

Türk  şehirleri  DTP’ye  kapanıyor

Ancak DTP’nin kapatılmasıyla başlayan yepyeni bir süreç vardır ve bu süreçte işler hiç de Kürtçülerin planladığı şekilde olmayacaktır. O nedenle DTP’nin kapatılmış olmasından çok, bu yeni sürecin hangi dinamikler üzerinden ilerleyeceğini ve neyle sonuçlanacağı üzerine eğilmek gerekmektedir.

Bu yeni sürecin temel belirleyeni “parti kapatma-demokrasi” ekseni değil, bütün yurt çapında başlayan ve sokağa taşan DTP-PKK karşıtı halk tepkisidir.

DTP’ye yönelik kapatma davasını protesto etmek için aylardır sokakları işgal eden ama polis dahil hiç kimsenin müdahale etmediği Kürt faşistleri ilk kez olarak ülkenin dört bir yanında halktan gelen sert bir müdahaleyle karşı karşıya gelmişlerdir.

İzmir’de doruğa ulaşan ve haftalardır yurt çapında DTP örgütlerine yönelik olarak gelişen halkın bu kendiliğinden tepkisi ise DTP’nin bırakın yeni bir parti adı altında yoluna devam etmesini, bundan böyle Türk şehirlerinde barınmasına bile imkân tanınmayacağını göstermektedir.

DTP bu kez sadece Anayasa Mahkemesi tarafından değil bizzat halk tarafından kapatılmıştır.

Ve halkın verdiği kapatma davası sonucunda DTP’nin o eski ayak oyunlarıyla hiçbir şey olmamış gibi PKK sözcülüğüne devam etmesine, Meclis’te PKK’yı temsil etmesine artık olanak yoktur.

Türk milletinin DTP’ye gösterdiği müsamaha artık tükenmiştir.

Okumaya devam edin ‘Söz artık Türklerin : Türk şehirleri DTP’ye kapalı’

22
Ara
09

DTP’lilere önerimiz: Mağaralarınıza geri dönün..!!!

DTP terör odağı olduğu gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı.

Karar elbette Türkiye’de demokrasinin korunması ve barış için son derece önemli bir karardır. İddia edilenin aksine karar “barışa darbe” değil “teröre darbe”dir. Terör odağı olan bir partinin devletin olanaklarını, demokratik yaşamın olanaklarını kullanarak demokrasiyi ortadan kaldırmasına dur denilmiştir bu kararla.

Ama çok daha önemlisi bu parti hakkında kapatma davası iki yıldır sürmektedir ve karara konu olan eylemleri de iki yıl öncesinin eylemleridir. Kısacası iki yıl süren dava bir terör odağının iki yıl daha teröre destek olmasını sağlamıştır. Kararın gecikmesi Türkiye’deki demokratik yaşama büyük ölçüde darbe vurmuştur.

Nitekim son iki yılda bu parti çok daha fazla terörist eylem ve söylem içine girmiş, ülkede huzuru, barışı, kardeşliği ortadan kaldırmak için çalışmıştır. Kararda eleştirilecek tek yan gecikmiş bir karar olmasıdır.

Peki son iki yıldır bu partinin terörist faaliyetlerinden zarar gören Türk demokrasisinin, vatandaşlarımızın zedelenen can güvenliğinin, ülkede yok edilen barışın bedeli ne olacaktır?

Bu kararla bu terörist yapılanmanın yönetici ve üyeleri aslında cezalandırılmış sayılamaz. Ülkemizde öldürülen her Mehmetçiğin, öldürülen her sivil vatandaşımızın sorumlusu da aslında PKK ile birlikte DTP yöneticileridir.

Bundan sonra Anayasa Mahkemesi’nin görevi bitmiştir ama yıllardır PKK ile eşgüdüm halinde çalışan ve teröre dayanak ve destek olan DTP’liler hakkında savcılıklar harekete geçmeli ve bu eylemlerinden dolayı bu insanları yargılamalıdır. Bundan sonra bu insanlar terör suçundan yargılanmalı ve hapse atılmalıdır.

Savcılara çağrı yapıyoruz, görevinizi yapın ve terör odağının üst düzey yöneticileri ve dolayısıyla da terörist eylemin düzenleyicileri haline gelen DTP’li milletvekilleri hakkında işlem yapın. Teröristlerin milletvekili sıfatını alması ve üstelik bunun için bir de maaş alması kabullenilemez.

DTP’liler bu karardan sonra parlamento çalışmalarından çekildiklerini açıklamışlardır. Ama milletvekilliklerinden istifa etmemişlerdir. Sine-i millete döneriz tehditlerinden bir anda geri adım atmışlardır.

Onlara çağrımız da şudur, adam olun ve sözünüzü tutun.

Çekilin Meclis’ten.

Sizin yeriniz parlamento değil geldiğiniz mağaralarınızdır.

Mağaralarınıza geri dönün..!!!

Okumaya devam edin ‘DTP’lilere önerimiz: Mağaralarınıza geri dönün..!!!’

22
Ara
09

Kırım felaketi: Devrimci-milliyetçi çizgi işbirlikçi reformist çizgiye karşı

Sovyet  Devrimi’ni  okumak

Türk dünyasını analiz etme çalışmalırımız Sovyet Devrimi’nin analiziyle başlamıştı. Ve bu çalışmalarda Sovyet Devrimi’nde büyük Rus şovenizminin yani Velikarus şovenizminin sosyalizm ideolojisi arkasında kendini gizlediği parti çalışmalarındaki oylamalar, örgütlenmeler ve parti kararları konusunu incelendiğinde açıklıkla görüldü. Ve burada karşımıza Kazanlı bir Tatar olan Sultan Galiyev’in hareketi konusunda Stalin’in “Sağ ve sol sapmalar” isimli yazısında eleştiri oklarına tutulan Sultan Galiyev ve Firdevs’i okumuştuk. Ve Sultan Galiyevizm olarak eleştirilen bu konu hakkında o dönemki bilgisizliğimizle bir sultanın devrimci saflarda yer aldığı biçiminde ve daha sonra milliyetçi bir sağ sapma yaptığı noktasında yanlış hükümlere varmıştık.

Sonra bunların daha detaylı politik tarihini okuduğumuzda karşımıza Sovyet Devrimi’ne karşı çıkan ve Sibirya’da Amiral Kolçak başkanlığındaki Çekoslovak askerlerinin, Volga’da Amiral Denikin’in, Kafkasların kuzeyinde Kazak Ataman Dutov’un ve Kırım çevresindeyse Vrangler’in Beyaz Ordularının Kızıllarla mücadelesini inceledik.

Bu inceleme bize Sovyet Devrimi’ndeki gerçeği göstermektedir. Devrim sonrası Moskova Dukalığı kadar bir alana hapsedilmiş Bolşevik iktidarının, kırlarda Tatar, Başkır ve Kazak milliyetçi devrimcilerin Beyaz Generallere karşı mücadelesiyle var olduğunu öğrendik.

Bu bize devrimcilik ve milliyetçilik arasındaki ilişkinin ne kadar iç içe geçtiğini göstermiştir.

Kırım milli Tatar hareketinin yok sayıldığı dönemde inisiyatifi ele alan Veli İbrahimov ve Sultan Galiyev’in en önemli arkadaşı olan İsmail Firdevs’tir. Stalin “Sağ ve sol sapma” isimli
kitabındaki eleştiride “Sultan Galiyev mi bu teorileri oluşturmaktadır yoksa Kerimcan Firdevs mi? Sultan Galiyev’i mi Firdevs yönetmektedir yoksa
Sultan Galiyev mi Firdevs’i
yönetmektedir?” diye ünlü bir
konuşmasıyla Firdevs’i ortaya
çıkarmaktadır. Fakat buna karşılık Kırım’da Firdevs’i bilen bir kişiye rastlamamak da
devrimci Tatar bilinicinin ne derece köreltilmiş olduğunu göstermektedir.

Devrim’i  kurtaran  Türkler

İngiliz çıkarması ve bunların desteğinde 1. Dünya Savaşı Savaşı esirleri olarak Sibirya’da sürgünde bulunan Kolçak başkanlığındaki ordunun ve Beyaz Generallerin yönetimindeki Volga’da Amiral Denikin’in Sovyet Devrimi’ne karşı isyanı, Sovyet Devrimi’nin kırlardan şehirlere doğru fethedilme ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştır. İşte bu tehlikeyi yok eden ve bu tehlikeyi durduran Tatar-Başkır ordularının askeri başarısı olmuştur.

Ve bu noktada Stalin’in ünlü Doğu Halkları Komiseri olarak atadığı Sultan Galiyev portresi ortaya çıkmaktadır:

Tatar Kızıl Ordusu Başkanı, Müslüman Kızıl Ordusu Komutanı, Müslüman Tatar-Başkırt Komünist Partisi Başkanı Sultan Galiyev.

Moskova’ya hapsolmuş olan Bolşeviklerin sosyalizmi kurma yolunda milliyetçi devrimcilerle işbirliği yapmasıyla Sovyet Devrimi hayatta kalabilmiştir.

Bu dönemi bizzat yaşayan Kızıl Ordu başkanı olarak Troçki’nin yanında önemli görev alan Sultan Galiyev Tataristan’daki Tatar Kızıl Ordusu’nun komutanı olarak yer almakta ve Doğu Halkları Komiseri olarak bulunmaktaydı.

Bunun dışında Zeki Velidi Togan Başkırt Kızıl Ordusu komutanı olarak Kolçak’a ve Denikin’e karşı savaşmıştır. Bu dönemde bizim acı bir politik ders olarak aldığımız Sovyet Devrimi’nin başarı kazanması, yani karşıdevrimin yenilmesi sonrası Sovyetler Birliği’nde Rus şovenizminin tezahürü olan Velikarusçuluk ile Tatar Kızıl Ordusu’nun tasfiyesi, Müslüman Komünist Partisi’nin Rusya Komünist Partisi’nin bürosu haline indirilmesi, Galiyev’in Doğu Halkları Üniversitesi’nde ders vermesi bahanesiyle Volga-Ural bölgesinden koparılması ve en sonunda kurşuna dizilmesi doğrultusunda bir süreci üzülerek inceledik.

Ve TÜRKSOLU’nda da Sultan Galiyev’in tüm yapıtlarını da okuduğmuz zaman bu tarihi net olarak gördük.

Kırım’da  devrimci  hareket  ve  Milli  komünistler

Bu noktada bugün Tataristan, Başkırdistan ve hatta Kazakistan gibi Türk devletleri Sosyalist Sovyetler Birliğin’de var olabilmesi bu iç savaşta gösterdikleri kahramanlık sayesinde mümkün olabilmiştir. Ve bugüne kadar gelen çizginin temelleri Sultan Galiyev ve arkadaşlarının kahramanlığı üzerine atılmıştır.

Bu konuda Sultan Galiyev ve arkadaşlarının feda edilmesine karşılık bugünkü Türk dünyasında var olan Tataristan, Başkırdistan ve Kazakistan

bu mücadelinin sonucu olarak var olmuşlardır.

Okumaya devam edin ‘Kırım felaketi: Devrimci-milliyetçi çizgi işbirlikçi reformist çizgiye karşı’

22
Ara
09

Tabanımız böyle istedi..!!!

Anayasa Mahkemesi, 11 Aralık tarihinde DTP’nin kapatılmasına karar verdi.
DTP, mahkemenin alabileceği karara ilişkin değerlendirmelerini daha önceden yapmış, kapatılmaları halinde, nasıl bir hareket tarzı belirleyeceklerini de düşünmüştü muhtemelen. Ya, mevcut bir başka parti içerisinde, örneğin tedbir olarak iki yıl önce kurulan tabela partisi konumundaki BDP’de yer alacaklardı, ya da istifa ederek sine-i millete döneceklerdi.
Mahkemenin aldığı kapatma kararının hemen ertesinde, DTP içerisindeki söylemler, “Artık TBMM çatısı altında kalmanın bir anlamı olmadığı, bu nedenle istifanın düşünüldüğü”, bir başka yolun da “BDP bünyesinde çalışmalara devam edilmesi” şeklindeydi. Ancak, bu söylemlere rağmen, kesin bir kararın henüz alınmadığı da ifade edilmiş, nihai kararın 18’i veya en geç 21’inde açıklanacağı belirtilmişti.
Hatta, DTP’liler, “Tabanımız, dağa çıkın diyor” diyerek, üçüncü bir yolun varlığına da dikkat çektiler.
“İstifa mı, devam mı, dağ mı?”… Buna, kim ve nasıl karar verecekti?
Kapatma kararı 11’inde verildi. DTP, 18 veya 21’inde net bir karar vereceklerini açıkladı. Düşündürücü olan, neden bir hafta veya 10 gün sonrası!
Çünkü, avukatların, 16’sında Öcalan ile haftalık olağan görüşmesi vardı ve bakalım İmralı bu konuda nasıl bir talimat verecekti.
18’ine gelindi…
Televizyonlar, DTP’nin vereceği kararı saniye saniye takip etti. “İstifa edecekler, vazgeçtiler, taban öyle diyor, böyle diyor” dendi, karar bir türlü açıklanamadı, ertelendi de ertelendi…

Ancak, ertelemeye rağmen nihai kararın istifa olmayacağı, DTP’li Selahattin Demirtaş’ın; daha önceki beyanın tam aksine “Tabanımız istifa etmeyin diyor” demesinden anlaşıldı. Talimat alındı, mesaj verildi; istifa etmeyeceklerdi.
Oysa tabanlarının; “Ne duruyorsunuz, dağa çıkın” dediğini, sıklıkla ifade etmişlerdi.
Taban, fikir değişikliğine mi gitti acaba(!)
Yoksa, haftalık olağan görüşmenin sonucu, İmralı’dan alınan talimat mıydı, Demirtaş’ı böyle konuşturmak zorunda bırakan, Öcalan’ı güya gizlemeye çalışarak, topu tabana atan!!!

Sabahattin Talu

sabahattintalu@gmail.com




İstatistikler

  • 2.276.880 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Aralık 2009
P S Ç P C C P
« Kas   Oca »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

En fazla oylananlar