22
Ara
09

Evladını arayan vatan

Serap’ın  ölümü  aslında  büyük  bir  infial

yaratmalıydı.

Ama  yaprak  bile  kımıldamadı !

Halbuki benzeri bir ölüm, o eleştirdiğimiz mekanik Batı toplumlarında bile, çok daha büyük üzüntü yaratır, çok daha güçlü tepki oluştururdu.

Bizler, toplum olarak Serap’ın katillerini kınayabiliriz, onlara öfkelenebiliriz…

Ama asılında Serap’ın katili biraz da biz değil miyiz?

Hepimiz değil miyiz…

Yüzleşmek istemesek de, bundan kaçsak da gerçek ortada:

Serap yaşarken de yanında değildik…

Ölürken de değildik…

Cenazesinde de yoktuk…

Çünkü bizler Serap’a yürekleri kapalı insanlarız.

Belki eskiden böyle değildik ama zamanla böyle olduk.

Düşünelim neden böyle?

Bir defa Serap’ın otobüse bindiği semti, Küçük Çekmece’yi, Kanarya’yı, Sefaköy’ü bilmeyiz…

Çünkü o semtler yoksulların semtleridir.

Oysa bizler lüks sitelerde yaşarız.

Yerimiz yoksulun yanı değil, zenginin yanıdır.

Bizler zenginle komşu olmayı seçeriz, yoksulla değil.

Böyle olduğu için de Serap’ı da, Serap gibi milyonlarca yoksul genç kızımızı da tanımayız.

Serap’ın ailesi kızını servise veremez, babası arabasıyla okuldan alamaz, çünkü Serap yoksuldur.

Ama bizlerin çocukları Serap’ın karşılaştığı ölümle asla karşılaşamaz çünkü biz çocuklarımızı servise yazdıracak kadar zenginizdir.

Mesele bizim çocuğumuza verdiğimiz değer değildir.

Elbette Serap’ın annesi de kızını bir servise yazdırmayı isterdi, babası arabası olsa okul çıkışı kızını kendisi almak isterdi.

Onlar da ana baba, bizler de…

Ama onların parası yok bizlerin var…

Dolayısıyla parası olanların çocuklarının bu ülkede iyi yaşama şansı çok daha fazla ama fakir bir ailenin çocuğuysanız, ölüm sizi bir otobüste bile bulabilir…

Sorsak Serap’ın ailesi sosyalist değildir, ilerici değildir muhtemelen ama ölen onların çocuklarıdır.

Bu ülkede Atatürkçülerin çocukları, solcuların çocukları, ilericilerin çocukları ölmez.

Türkiye’nin orta halli kesimi olan bu tabaka, en zengin kesimlerin bile oluşturmadığı bir elit tabaka haline gelmiştir maalesef.

Yaşamımız Atatürk’ün halkçılığına, devletçiliğine göre de değildir…

Marks’ın proleter devrimciliğine göre de…

Hayatımız baştan aşağı liberaldir de yine de kendimizi solcu sayarız.

Serap’ın ölümü bu ülkede hiçbir vicdan isyanı yaratmadıysa, zenginleşen ve elitleşen ilerici katmanların artık ülkenin en vicdansız grubu haline gelmiş olmasındandır.

Serap gibi yaşamadığımız için çocuğumuz da onun gibi ölmedi ve ölmeyecek de.

Ve bu bizi rahatsız da etmeyecek…

Hatta hepimiz “neyse ki benim çocuğum yaşıyor” diyecek ve hayatımıza aynen devam edeceğiz.

Biz kendi küçücük dünyalarımızda yarattığımız teorik ütopyalarımızla yatıp kalkacak ve kendi kendimizi kandıracağız.

Ve sorsanız en vatansever de biz olacağız.

Oysa vatan ancak evlatlarıyla vatandır.

Vatanının evladı olamayan birisi nasıl vatansever olabilir?

İşin düğüm noktası tam da burada.

Çünkü bizler ve çocuklarımız, bu vatanın değil kendi egolarımızın evlatlarıyız.

Bizim için önemli olan lafta vatandır…

Ama evladımızın değil vatanı için ölmesini, vatanı için çalışmasını bile kabul etmeyiz.

İsteriz ki bizim evladımız kendisi için, ailesi için, çocukları için yaşasın.

Tıpkı bir burjuva gibi.

İsteriz ki evladımızın tek kutsalı ailesi ve özel yaşamı olsun, vatanı değil.

Evladımız vatanı için bir şeyler yapmaya kalkarsa da hemen önüne dikiliveririz; boşver vatanı, sana mı kaldı ülkeyi kurtarmak, sen aileni düşün!

Bu işin ana tarafıdır ama evlat tarafı da farklı değildir.

Evlat için de vatan değil anasıdır önemli olan.

Kimi zamansa babası ya da eşi.

Oysa bizi var eden tek ana vatan değil midir?

Neden “anavatan” deriz yaşadığımız toprağa?

“Ana-baba-çocuk” üçgeninde kurduğumuz bu egoist yaşam biçimidir Serap’ı öldüren…

Çünkü bizler zenginleşmek peşinde koşar, bilmem ne sitesinin taksitlerini ödemek için burjuvalara hizmet ederken, Serap gibi milyonları yoksulluğa terk etmişizdir.

O yoksullar öldüğünde de en azından göstermelik bir gözyaşı bile dökmeyiz.

Çünkü bizler sadece kendimize ve kendi yakınlarımıza ağlarız.

Serap ölmüştür ve bu bizi çok sarsmaz ama çocuğunuzun ateşi çıksa huzursuz oluruz…

Çocuğumuzu ateşi çıksa özel hastaneye götürecek parasal gücümüz vardır ama Serap ancak Bağcılar Devlet Hastanesi’nde ölmüştür…

Vatan  elden  mi  gidiyor ?

Ülkemiz  mi  bölünüyor ?

Evet !!!!!!!!!!

Çünkü  bu  vatanın  evlatları  yok ..!!!

Vatan  ancak  evlatlarıyla  vardır  ama  bizler  asıl anamıza  yani

vatanımıza  sırtını  dönmüş,  onun  ölümünü  göz  göre  göre  izleyen

insanlarız…

Kurtuluş Savaşımız aslında İstanbul’daki saraylılara ve aynı sarayı kendi evinde kuran seçkinlere karşı bir yoksul hareketi olarak doğarken çok farklı bir motivasyon kaynağıydı vatanseverlik.

Mustafa Kemal gibileri ortaya çıkaran büyük bir vatan aşkı vardı.

Büyük şair Mehmet Emin Yurdakul, anaları, Kurtuluş Savaşı analarını şöyle konuşturuyordu şiirlerinde:

Hadi yavrum ben seni bugün için doğurdum
Hamurunu yiğitlik duygusuyla yoğurdum
Türk evladı odur ki yurdu olan toprağı
Ana ırzı bilerek yad ayağı bastırtmaz

Git evladım yıllarca ben oğulsuz kalayım
Şu yaralı bağrıma kara taşlar çalayım
Hadi yavrum hadi git ya gazi ol ya şehit

Yurdakul büyük şair…

Vatan evladını yazarken aslında Erkin Yurdakul’u mu tarif ediyordu?

Erkin, Gölcük depremi olduğunda “yüreklerin efendisi”ne sesleniyor ve yoksulun yanı başında saf tutuyordu.

Yaşasa bugün eminim Serap için de yüreğiyle yazacaktı.

Erkin, bugünleri görmek ister miydi?

Elbette hayır.

Serap’a yapılan bu alçakça saldırıyı da görmek istemezdi.

Ama bu alçakça susuşu da görmek istemezdi.

O alçaklar kervanında değil vatan evlatları kervanında safa girmişti.

Ne de güzel girmişti, düşüşü hiç olmamalıydı.

Böyle olmamalıydı…

Erkin’li anılarda şimdi biraz daha fazla gözlerimizin önüne gelen yoksul aşkını, vatan aşkını yaşıyoruz.

Hep beraber oturmuş, marşlar söylüyoruz…

Alay Marşı’nı söylüyoruz:

Annem beni yetiştirdi
Bu vatana yolladı
Al sancağı teslim etti
Allah’a ısmarladı

Boş oturma, çalış dedi
Hizmet eyle vatana
Sütüm sana helal olmaz
Saldırmazsan düşmana

Sevgili İnci Teyze, ne kadar da gerçek bir anaymış, Erkin’li günlerimizde de Erkin’siz günlerimizde de görüyoruz…

Erkin’i mezara gömen bir ana, onun davasını nasıl da gömmez yaşatır görüyoruz.

Keşke Erkin’le birlikte görseydik diyoruz.

Ve keşke Erkin de bu günlere yetişseydi de partimizin kuruluşunu görseydi.

Bir 30 Ocak gecesi oturmuş bir şiir yazmıştı:

Erik çiçek açmış
Ve yemyeşil kırlar
Oysa bak birazdan kar düşecek
Gülüyor uzaktan tabiat
Ve türküsünü söylüyor
‘Gelecek ya bahar sen ona bak’

Başladı yağmur ve sürüyor sorgu
Yaşamak, değişmek ve sevmek
Yaşamanın ve sevmenin gençliğinde
Değişmeden durabilmek
‘Duvarların durduramadığını
Durdurabiliyorum ya sen ona bak’

Kopmuş gelmiş bizim çırak
Öğle paydosunun son çeyreği
Yanlış diyor:
Yaşamanın ilk çeyreği
Okuduğu kitap:
-gazete kaplı bu sefer-
‘Okuyorum ya sen ona bak’

Tüm bunlar olacaksa er ya da geç
Ne anlamın var senin
bilgeliğine güvenilen zaman
Böyle soruyor
yeni yetme genç dalga geçerek
‘Tüm bunların yaşandığı saatte
birileri uyuyor ve birileri uyanacak’

Doğrusu böyle kaldı aklında onun
Sevindi öğrendiğine yeni bir şey
Ve şaşırdı:
‘Bu büyük bilge de dostuymuş demek’

Kaç yıl olmuş Erkin?

10 yıl!

Ve 10 yıl sonra partimizi kuruyoruz.

Ve davaya bağlı alayımızla

Disiplinimizi bozmadan…

Eğilmeden, bükülmeden…

Alçaklaşmadan, alçalmadan….

Vicdanımızı zenginlik düşlerine feda etmeden…

Partileşiyoruz ve hâlâ aynı kaynaktan besleniyoruz:

Vatan ve devrim aşkından.

Ve mezarının başında iki Yurdakul’u buluşturuyoruz:

Ben bir Türk’üm; dinim, cinsim uludur;
Sinem, özüm ateş ile doludur.
İnsan olan vatanının kuludur.
Türk evladı evde durmaz giderim.

Gökçe Fırat


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R…

Atatürk “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” demişti.

Günümüz Atatürkçüsü “vatan”ı ağzından düşürmez ama nedense “teferruat”ı tercih eder ve öyle yaşar. Kendisi öyle yaşadığı gibi kendinden sonrak nesilleri de böyle yaşatır.

Vatanımızın elden gidiyor oluşunun altında işte bu yatıyor. Vatana sahip çıkacak, koruyup kollayacak ve geleceğe taşıyacak Vatan evlatları yetişmiyor.

Oysa vatan, en çok bugün evlatlarına muhtaç! Ne zaman vatan tehlikeye düşse, feryadına hep vatan evlatları koşmadı mı?

Atatürk gibi, Deniz gibi, Erkin gibi…

Ve bugün TÜRKSOLCULARI gibi…

Tuğrul, Antalya
21 Aralık 2009



0 Responses to “Evladını arayan vatan”



  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


İstatistikler

  • 2,203,609 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Aralık 2009
P S Ç P C C P
« Kas   Oca »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

En fazla oylananlar


%d blogcu bunu beğendi: