02 Şub 2010 için arşiv

02
Şub
10

Erdoğan’a hangi soruları soramadılar ?

Yeniçağ yazarı Sabahattin Önkibar, Pazar günü TRT’de Başbakan Erdoğan’ın “karşısına siparişle oturtulan gazetecilerin öncelikli amacı kamuoyunu aydınlatmak değil, Tayyip Bey’e nasıl şirin görünebilirim düşüncesiydi” dedi.

Önkibar o sohbette sorulması gereken ama sorulamayan soruları şöyle sıraladı:

“Akşam Gazetesi Genel Yayın Müdürü İsmail Kılıçkaya’nın dışındakilerin tamamı yandaş medyadan.
Kılıçkaya da bozgunculuk yapmadı ve koroya uydu!
Önceki gün TRT’de Başbakan Erdoğan’a soru soran gazetecilerden söz ediyorum.
Vallahi bravo!
Tayyip Bey’i üzecek tek soru olsun sormadılar!
Programın tamamına yakınını izledim, ABD İstanbul konsolosluğu aracı ile Poyrazköy’de yapılan fotoğraf çekimlerinin ne anlama geldiğini sorarlar diye bekledim ama nafile sormadılar bu soruyu!
Sadece o da değil, gündemin en temel sorunlarına bile değinmediler!
Oysa Poyrazköy’deki o hadise fevkalade önemliydi. Zira o fotoğraf çekiminin birkaç gün sonrasında topraktan silah ve mühimmat fışkırmıştı!
Benzer bir şeyi mesela Alman Konsolosluğunun bir aracı Deniz Feneri depolarının civarında bir fotoğraf çekimi yapsaydı, emin olun yandaş gazeteci güruhu bunu ana gündem yapar ve Başbakan da kıyametleri koparırdı.
Görüyorsunuz AKP ve yandaşlarının tutumunu evrensel ilkeler değil, parti ve ideolojik çıkarları belirliyor!
Alınmasınlar ama Başbakan’ın karşısına siparişle oturtulan gazetecilerin öncelikli amacı da kamuoyunu aydınlatmak değil, Tayyip Bey’e nasıl şirin görünebilirim düşüncesiydi.
Öyle olmasaydı AKP, TSK ilişkilerinden darbe istismarlarına, işsizlikten yoksulluğa, Kürt açılımında gelinen noktadan AB’deki sefalete, Ekonomi yönetimindeki kaosdan IMF belirsizliğine ve Başbakan’ın anlaşma olmamasına rağmen bir hafta önce yaptığı IMF ile anlaştık açıklamasına, 8 yılda ikiye katlanan ülke borcundan eşikteki kredi kartı krizine, Kıbrıs’dan Kerkük’e ve Ermenistan’a kadar izlenen politikaların geri tepmesine, kamuoyunun merak ettiği soruları sorarlardı.
Bırakın bu soruları, EMASYA konusunu bile istismar eden Başbakan’a, “8 yılda bunu kaldırmak neden aklınıza gelmedi de, bugün bu sıradan düzenlemeyi adeta reform diye satıyorsunuz” diyen de olmadı.
Son bir şey, Tayyip Bey’in Emine Erdoğan hanımefendinin türbanla GATA’ya gidemediğini açıklaması da sadece istismar değil aynı zamanda acziyetin itirafıydı. Öyle çünkü AKP 8 yıldır iktidarda ve Anayasayı bile değiştirecek bir çoğunluğa erişti. Hal bu iken hâlâ ağlayıp acındırıyor.. Meslekkaşlarımız bunu da hatırlatamadı.
Ama haklarını yemeyelim.
Eğer bunları bir hatırlatan olsaydı, o isim, değil o çembere bir daha girmek, Tayyip Bey’e üç kilometre bile yaklaştırılmazdı!”

02
Şub
10

Hükümetin Tekel’deki sinsi taktiğini açıklıyoruz

Tekel işçileri adına pazarlık eden Türk – İş ile Hükümet anlaşmadı.

Yani uzlaşma yok.

Peki, bu sonuç neden 2 Şubat’ta belli oldu?

Bir gazetenin başlığıyla “Tekel’de acı son” neden eylemin 49’uncu gününde ortaya çıktı.

****

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan haftalarca işçileri suçladı, itham etti.

“Yetim hakkı yiyorsunuz” dedi. “Eyleminiz ideolojik” dedi. “Kendinizi acındırıyorsunuz” dedi. “Ben sizden değil milletten oy alıyorum” dedi. (Böylece ümmet – i müslim arasında Tekel işçilerinin yer almadığını öğrendik.)

Sonuçta…

Başbakan, Tekel işçileriyle görüşme talebine “olumlu baktığını” ne zaman söyledi?

26 Ocak Salı günü…
Yani direnişin 43. gününde…

Ama hemen görüşelim demedi. “Üç gün sonra gelin” dedi.

28 Ocak Perşembe akşamı…

Başbakan’la görüşmeler sıcacık makam odalarında gerçekleşirken işçiler halen Ankara ayazına, soğuna rağmen direnişteydi…

Görüşme oldu. Çıkan sonuç tahmin edilebilir bir sonuçtu. Başbakan, bakanlarına ara formül için çalışma yapın talimatını verdi.

Bu talimatı Hükümetin geri adım attığı şeklinde yorumlayan da oldu, “oyalama” diyen de…

Araya hafta sonu girdi.

Hafta sonu Bakanlar, güya yeni formülü belirlediler ve Başbakan Erdoğan’a sundular…

****

Ve geldik 2 Şubat Pazartesi tarihine…

TÜRK-İŞ yöneticileri iki defa Başbakanlığa gelip gittiler. Sonuçta uzlaşma çıkmadı.

Çünkü işçiler, “Biz işçi kalalım. Başka bir kamu kuruluşunda çalışalım” diyor. Haklılar, devlet işçi alımına devam ediyor. Yani devlette imkan var. Mesela halen Devlet Demiryolları işçi alım ilanları veriyor.

Ama hükümet “Sizi istemiyoruz. Biz başkalarını alacağız” dedi. Kaldı ki bu başkalarının kimler olduğunu tahmin edersiniz. Referans kağıtları ya tarikat liderlerinden ya da AKP teşkilatlarından alınıyor. Örnekler çok. En basitini İstanbul’un itfaiyecileri yaşadı.

Hükümet Tekel işçilerinin memur statüsünde ama geçici olarak çalıştırmak istiyor. Yılda “11 ay çalışırsınız, 22 günde izin yaparsınız” diyor.

Sosyal güvencelerden söz eden yok. Mesela işçi hastalandı. Doktor rapor verdi. İşçi işe gidemedi. Ne olur? Tabi ki ücretinden kesinti yapılır. Öte yandan 1.300 lira alan işçinin ücreti de bir hamlede 770 liraya düşer.

Nasıl teklif ama ?

Okumaya devam edin ‘Hükümetin Tekel’deki sinsi taktiğini açıklıyoruz’

02
Şub
10

İşte TRT canlı yayınında yaşanan skandalın görüntüleri

Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla, Bulgaristan Başbakanı ile yapılan basın toplantısında doğalgaz zammını soran TRT “muhabirini” biliyorsunuz.

Önce  kısaca  hatırlatalım…

Canlı yayınlanan basın toplantısında; Başbakan Erdoğan bir kağıda yazdığı notu yetkililerden birine uzatıyor.
Yetkili hemen koşup notu alıyor, notta “Bana doğalgaz zammını sorsunlar” yazıyor.
Yetkili Başbakan’ın talimatını ilgili TRT “muhabirine” iletiyor.
TRT “muhabiri” ‘Sayın Borisov Türkiye’ye sattığınız doğalgaza zam yapacak mısınız?’ diye soruyor.
Türkçe sorunun çevrilmesinin ardından Bulgar Başbakan şaşkına dönüyor, çünkü Türkiye’ye doğalgaz satmıyorlar. Doğal olarak da verilecek bir cevabı yok.

Bir sessizlikten sonra Tayyip Erdoğan hemen devreye girmek zorunda kalıyor. “Soru yanlış oldu” diyor. Ve Başbakan Erdoğan, tüm bu skandala rağmen “soruyu” cevaplıyor…

Şimdi canlı yayında yaşanan bu skandalın görüntülerini yayınlıyoruz.

Okumaya devam edin ‘İşte TRT canlı yayınında yaşanan skandalın görüntüleri’

02
Şub
10

Hasan Ali El Mecid’in idamı, Halepçe ve Kürt ihaneti

ABD, Irak’ı “demokrasi götürme” adı altında işgal ettiğinde tarih Mart 2003’tü.

ABD için işgalin nedeni olarak Irak’ın antidemokratik bir şekilde yönetilmesine, başında Saddam Hüseyin adlı bir “diktatör”ün olmasına ve bu “diktatör”ün sahip olduğu ama nedense bugün bile bulunamayan kitle imha silahlarına bağlamış ve Bağdat’a girmişti.

Oysa Irak’ın asıl işgal nedeni Baasçı olmasıydı.

Baas,  yani  Arap  milliyetçiliği,  Arap  laikliğinin  ve  Arap  sosyalizminin  teşkilatlanmış

hali.

Türkiye’de  Atatürkçülük,  Latin  Amerika’da  Bolivarcılık  neyse;  Irak’ta  da  Baasçılık

oydu.

Ve  emperyalizm  tarafından  hep  aynı  şekilde  suçlandı,  çünkü  milliyetçilik,

devrimcilik  ve  laiklik demekti !

Irak işgali edildiğinde TÜRKSOLU “Dayan Irak dayan Saddam!” diye çıkmıştı.

Çünkü Irak’ta Arabın direnişi Türk’ün de direnişiydi, ezilen halklar cephesinde.


Hasan Ali El Mecid aynı zamanda Saddam’ın kuzeni ve ABD’nin Irak işgali sonrası arama listesinde de “as”lardan birisiydi ve “Halepçe Katliamı”nda insanlığa karşı suç işlemekten işbirlikçi mahkeme
tarafından hakkında verilen idam kararı geçen hafta infaz edildi. Tıpkı Saddam gibi o da idama giderken dik duruşunu hiç yitirmedi ve son kez “Özür de dilemiyorum. Ben bir hata
yapmadım.” dedi.


1968’de Irak’ta iktidara gelen Baas Partisi, devrimin üzerinden geçen iki yıl gibi kısa bir süre sonra 11 Mart 1970 tarihli bildirisinde Irak’taki
Kürtlerle ilgili tarihi kararlar aldı. Bugün bakıldığı zaman, Baas
Partisi’nin tüm iyi niyetine rağmen giriştiği ve bugünkü sonuçlarına
baktığımız zaman da bir hata olarak değerlendirilebilecek politikasını parti kongre raporlarından okuyabiliyoruz.


Kürtler başta Kerkük olmak üzere Kuzey Irak’ta Arap ve Türkmenlere yönelik saldırılarla bölgenin demografik yapısını Kürtler lehine değiştirmektedir. Bölgede Kürtlerin saldırganlıklarından kaynaklanan gerginliği kontrol altında tutmak bahanesiyle ABD Irak ordusuyla operasyonel birlikler oluşturup Kerkük’e görevlendirmeye başladı.
Bu operasyonel birlikler de
peşmergelerden oluşuyor!

Saddam 2006’nın sonunda bir bayram günü sabaha karşı idam edildiğinde, birileri daha bayram ediyordu.

Amerikan işgalini ellerinde ABD bayrağı ile kutlayan Kürtler ve Türkiye’de de onları aratmayan Amerikancı basın.

ABD’nin emir eri gibi çalışan basına göre Saddam Irak halkını yoksulluğa terk ederken kendisi lüks içinde yaşıyordu.

Saddam bir anda burjuva ilan edilirken, ABD de en büyük komünist devlet oluvermişti!

Aynı basın bugün de Ali Hasan El Mecid’in idamı için aynı hazzı alıyor.

Şeriatçısından Kürtçüsüne tüm medyanın başlığı neredeyse aynı: “Sonu Saddam gibi oldu.”

Ali Hasan El Mecid kim?

Irak’ın devrimci bir evladı.

1968 Irak Devrimi sırasında bir posta eri olan El Mecid, devrimden sonra Baas Partisi içinde yükselerek üst düzey görevlerde bulundu.

El Mecid aynı zamanda Saddam’ın kuzeni ve ABD’nin Irak işgali sonrası arama listesinde de “as”lardan birisiydi ve “Halepçe Katliamı”nda insanlığa karşı suç işlemekten işbirlikçi mahkeme tarafından hakkında verilen idam kararı geçen hafta infaz edildi.

Tıpkı Saddam gibi o da idama giderken dik duruşunu hiç yitirmedi ve son kez “Özür de dilemiyorum. Ben bir hata yapmadım.” dedi.

Peki  Halepçe’de  yaşanan  neydi ?

Kürtlerin dillerinden düşürmedikleri, ABD’nin Saddam ve El Mecid’i sorumlu tuttuğu bir katliam mi ?

Tabiu ki değil !

1980-88 yılları arasındaki İran-Irak Savaşı’nda Helepçe’deki Kürtler ayaklandılar.

1988’deki ayaklanmanın, savaşın sonunda ve İran ordusu çekilirken gerçekleştirilmiş olması da dikkat çekicidir.

Halepçe’de çok bilindik bir ihanet senaryosu daha yaşanmıştı.

Irak ordusu ise dünyanın her yerinde olduğu gibi çıkan ayaklanmayı, hele hele ülkenin içinde bulunduğu savaş zamanı gibi olağanüstü bir durumda çıkan bir ayaklanmayı bastırdı.

Dünyanın hiçbir yerinde çıkan bir ayaklanmanın demokratik yöntemlerle bastırıldığı görülmemiştir.

Böyle olduğu halde başta Saddam ve Helepçe’deki isyanın bastırılmasında görev yapan Ali Hasan El Mecid yargılanıp idam edildiler.

Bugün  ülkemizde  de  aynı  tezgah  işlemiyor  mu ?

PKK ile mücadele eden Türk Ordusu, Kürtçü terörle mücadele ettiği için suçlu konuma getiriliyor, katliamcılıkla suçlanıyor.

Atatürk döneminde de çıkan Kürt isyanları da sertlikle bastırıldı.

Atatürk için de benzer söylemlerin dile getirilmesi Kürt ihanetini ve ardındaki emperyalist desteğinin bütün Ortadoğu coğrafyasında değişmez özelliğini ortaya koyuyor.

Halepçe’de yaşanan ABD ve Kürtlerin iddia ettikleri gibi bir “sivil katliamı” değil, savaş sırasında çıkan silahlı bir ayaklanmanın bastırılmasıdır.

Baas Partisi iktidarında Kürtlerle ilgili anlatılan yalanlara da inanmamak gerekir.

1968’de Irak’ta iktidara gelen Baas Partisi, devrimin üzerinden geçen iki yıl gibi kısa bir süre sonra 11 Mart 1970 tarihli bildirisinde Irak’taki Kürtlerle ilgili tarihi kararlar aldı.

Bugün bakıldığı zaman, Baas Partisi’nin tüm iyi niyetine rağmen giriştiği ve bugünkü sonuçlarına baktığımız zaman da bir hata olarak değerlendirilebilecek politikasını parti kongre raporlarından okuyabiliyoruz.

1974 tarihli Arap Baas Sosyalist Partisi 8. Irak Bölgesel Kongresi Siyasi Raporu, 4 yıllık süreçte Kürt meselesindeki durumu göstermesi bakımından önemlidir.

“Arap Baas Sosyalist Partisi liderliği 11 Mart çerçevesi içinde Kürdistan Demokratik Partisi’yle işbirliği yapmaya karar verdiği zaman, sözü geçen partinin üyeleri tarafından izlenen hatalı politikaların onların ayrılıkçı ve gerici çevrelerle olan kuşkulu bağlantıları ve eğilimlerini bir yana bırakmadığı özellikle belirtilmelidir. Arap Baas Sosyalist Partisi bu gerçekleri bilmesine rağmen tarihi kararını aldı.”

Raporun devamında da şöyle deniliyor:

“Şunu üzülerek söyleyebiliriz ki, Mart Bildirisi’ni takip eden ilk günlerden beri, Kürdistan Demokratik Partisi’nin liderliğinde hiç olmazsa bu liderlikteki etkili akımdan beklediğimiz içtenlik ve sadakati göremedik.

Aksine adı geçen liderliğin otorite ile olan çatışmasında çok olağanüstü metinler üzerinde ısrar ediyor ve dış güçlerle kuşkulu ilişkilerin sürdürülmesinde kararlı olduğunu hissettiriyordu.”

Saddam ve Irak Baas Partisi hiçbir zaman Kürtleri hedef göstermemiştir, ancak raporda da geçtiği gibi Barzani birçok kez devrimci Baas iktidarının düşmanlık etmiş ve rejim de bu karşı devrimcilikle mücadele etmiştir.

1974 raporunda geçen “Dış güçlerle olan kuşkulu ilişkiler” bugün de sürmektedir.

ABD’nin kontrol ve himayesindeki Kürtler başta Kerkük olmak üzere Kuzey Irak’ta Arap ve Türkmenlere yönelik saldırılarla bölgenin demografik yapısını Kürtler lehine değiştirmektedir.

Bölgede Kürtlerin saldırganlıklarından kaynaklanan gerginliği kontrol altında tutmak bahanesiyle ABD Irak ordusuyla operasyonel birlikler oluşturup Kerkük’e görevlendirmeye başladı.

Bu operasyonel birlikler de peşmergelerden oluşuyor!

Görülen o ki saldırılar bu kez “kontrol altında” ve tamamen resmi olarak yapılacak.

Irak’ta önce Saddam’ın ardından da kendisine Kürtler tarafından “Kimyasal Ali” lakabı takılan Ali Hasan El Mecid’in idamı ve Halepçe’deki Kürt isyanı; Kürtlerin başından beri izledikleri Amerikan işbirlikçisi siyasetle birlikte değerlendirilmeli.

Okumaya devam edin ‘Hasan Ali El Mecid’in idamı, Halepçe ve Kürt ihaneti’

02
Şub
10

Na’viler Türk mü?

Yerle  göğü  birleştiren  ağaç

Filme yöneltilecek eleştiriler elbette olabilir. Sonuçta kapitalist bir film endüstrisinden büyük devrimci bir film de beklenemezdi. Ama
kapitalist endüstrinin ürünüdür diye üzerinde de tepinmemek gerekir. Filmde dünyalı bir kahraman yaratılması ve bunun da iyi Beyaz Adam olarak simgelenmesi elbette insanı rahatsız edebilir ama bu da herhalde Amerika’da film yapmanın ön şartı olsa gerek.

Avatar filmi epeyce tartışıldı ve hâlâ da tartışılıyor.

Bu film solcu mu, antiemperyalist mi, Amerikan karşıtı mı, savaş karşıtı mı, çevreci mi yoksa aslında Batılı mı, ırkçı mı, Beyaz Adamın filmi mi?

Her iki taraf da tartışadursun biz başka bir pencere açalım ve oradan “türümüz”ü ve “Türklüğümüz”ü anımsayalım istedik.

Filmin geçtiği yer bir başka gezegen ama burada karşımıza çıkan yeni bir gezegenden çok, büyük bir ağaç.

Film ormanda ama aslında ormanda bile değil bir orman gibi dalları olan büyük bir ağacın içinde geçiyor. Yerle göğü birleştiren inanılmaz büyüklükte bir ağaç.

Na’viler denilen insan benzeri mavi canlı türü bu ağacın içinde yaşıyor. Burada kutsal gördükleri bir ağaca tapıyor.

Aslında filmin sahnesi olarak seçilen ağaç figürü üzerinde durmak gerekiyor. Bu ağacın fantastik ve bilim kurgu yanından daha önemli tarafı mitolojik bir gerçeklik olması.

Kur’an’da geçen “Tuba ağacı”nı anımsatsa da aslında bu ağacın kökleri çok çok daha eskilerdedir ve Türk mitolojisinden alınmadır.

Türklerde  göğün  direği  olan  Hayat  Ağacı

Türklere göre dünyanın bir direği vardır.

Yer ile göğü birleştiren bu direk aynı zamanda atalarımızın yaşadığı tipik Türk çadırının da direğine benzer.

Bu, yer ile göğü birleştiren Gök Ağacı, Hayat Ağacıdır.

Bu ağaç dünyanın direğidir.

Göğün direğine “Bay Terek” de denir ve kimi kavimlerde bu bir kayın ağacıdır.

O nedenle “Bay Kayın” adı da verilir.

Bu kayın ağacı aslında tanrının kendisidir ama sonradan tanrıdan ayrılmıştır. Bu ağacın üzerine yıldırım bile düşmez.


Na’vi son oku kapitalist işgalcinin yüreğine saplarken aslında tipik bir savaşçı Amazon Kadınını andırır. Elinde ok, atına binmiş, oku tersten atan ve tüm kavimleri yıkan bu savaşçı kadınlar, Amazonlar, Türk savaşçı kadınlarıdır.
Bu kadınlar özgürdür, hatta mitolojide genellikle filmdeki gibi çıplak tasvir edilir. Filmdeki kadın Na’vi kahraman bu kadından açık bir esinlenmedir.

Adak töreninde şöyle seslenilir kayın ağacına:

“Altın yapraklı kutlu kayın!
Sekiz gölgeli kutlu kayın!
Dokuz köklü altın yapraklı Bay Kayın!
Ey kutlu kayın ağacı
sana kara yanaklı bir ak kuzu sunuyorum!”

Abakan Türklerine göre ise dünyanın ortasında bir demir dağ vardır. Bu dağın üzerinde ise 7 dallı beyaz bir Huş ağacı bulunmaktadır.

Yakut Türklerine göre ise tüm insanlar tek bir ulu ağaçtan beslenir. Doğum tanrısı Kübey Han da bu ağacın kovuğundadır.

Oğuz Kağan destanında ise Oğuz Kağan’ın ikinci karısı bu ağacın kovuğundan çıkar.

Bu Hayat Ağacı Türk kavimlerine ait efsanelerde değişik şekillerde geçer.

Er Sogotoh efsanesinde şöyle bir rivayet vardır:

“İnsanın ilk atasının adı Er-Sogotoh idi. Doğuda ise Ağaç Hakan bulunuyordu. Ağaç Hakanın kökleri yeri kaplıyor, dalları ise göğü deliyordu. Kökünden hayat suyu kaynıyor ve herkese can veriyordu. Bu ilk insana Yalnız İnsan adı verilmişti. Babası Gök Tengri, annesi ise Kübey Hatun idi.

Dünya sekiz köşeli imiş ve ortasında da sarı bir göbek varmış. Büyük bir ağaç göğün üç katını delip göklere çıkarmış. Ağaç, Tanrıdan süslüymüş, kabukları gümüşlüymüş, budakları dokuz kollu bir şamdanmış, yaprakların hepsi ise bir at derisi kadarmış. Ağaçtan sarı bir su çıkarmış. Ondan içen kutlu olur ve mutluluk bulurmuş. İnsanın ilk atası da bu sudan içmiş ve hayat bulmuş.”

Bir diğer efsanede şöyle anlatılır:

“Bir yiğit göğe yükselen bir ağacın yanında duruyor ve bir ev görüyor. Bu sırada yiğidi gören yaşlı bir kişi okunun gücünü göstermek için bir ok atıyor. Okun rüzgarı ile büyük bir kasırga çıkarıyor.”

Dedem Korkut’un  ağaca  seslenişi

Kuzey Türklerinden Turalı boyuna ait destanda şunlar anlatılır:

“Bir yiğit bir sal yapıp denizde giderken yolu bir adaya düşüyor. Adanın ortasında büyük bir dünya ağacını görüyor. Bu ağacın üzerinde yavruları bir deve kadar olan bir kara kuş oturuyormuş.”

Uygur Türeyiş destanında ise şöyle anlatılır:

“Kara Kurum çaylarından iki ırmak vardı. Bunlardan biri Toğla diğeri de Selenge idi. Bu iki ırmak Kamlancu adı verilen bir yerde kavuşurlardı. Bu iki ırmağın kavuştuğu yerde iki ağaç vardı. Bu ağaçlardan biri fusuk diğeri de naja benziyordu. Kışın da bunların yaprakları servi gibi dökülmezdi. Meyvasının tadı ve şekli çam fıstığına benzerdi. Diğer ağaca da tur ağacı derlerdi. İki ağaç da iki dağın arasında yetişmişlerdi.

Bir gün bu iki ağacın ortasına gökten bir ışık düşmüştü. Bunun üzerine iki yanındaki dağlar büyümeğe başladı. Halk şaşkınlıkla yaklaştığında içeriden güzel bir müzik sesi duydular. Her gece buraya bir ışık düşmeye başladı. Işığın çevresinde de 30 kez şimşek çakıyordu.”

Dedem Korkut kitabında ise şöyle seslenilir:

“Başına ala bakar olsam başsız ağaç
dibin ala bakar olsam dipsiz ağaç”

Başı gökte, kökü yerin derinliklerinde bir ağaç tasviri, görüldüğü üzere Dedem Korkut’a kadar gelmiştir.


Hayat Ağacı Türklerde doğanın ve evrenin birliğini sağlayan, yeryüzü ile gökyüzünü birleştiren bir kavramdır. Günümüz ekoloji bilminin henüz ulaştığı, ekosistemin temel döngüsünü sağlayanın ağaçlar olduğu gerçeği de burada yatmaktadır. Ormanın ve ağacın kutsallığı, ağaca adak adanması, bez bağlanması gibi ritüeller günümüzde bile Anadolu’da ve diğer Türk coğrafyasında devam etmektedir.

Na’viler  ve  Türkler

Bu uzun alıntılardan sonra film ve biz Türkler arasındaki bağa gelebiliriz.

Avatar’da seçilen sahne Türk efsanelerinde ve destanlarında açıkça tarif edilen dünyanın direği olan Hayat Ağacıdır.

Bu ağacın içinde yaşayan mavi derili klan da insan dışı yeni ve farklı bir canlı türünden çok Türkleri andırmaktadır.

İnanç sistemi ise kesinlikle Türk anlayışını yansıtmaktadır. Na’viler, o ağacın içinde doğanın bir parçasıdır. Ağaç da tıpkı Na’vi gibi canlıdır, o nedenle kutsaldır, el sürülmez, kesilmez.

Hatta vahşi ve korkunç yaratıklar olarak canlandırılmış olan hayvan benzeri yaratıklar da canlıdır ve Na’viler onlara da dokunmaz.

Kısacası Na’viler doğanın içinde kendilerini de doğanın bir parçası olarak görürler, doğayla, bitki örtüsüyle, toprakla, suyla, ateşle ve hareket eden tüm canlı türleri ile birlikte, kimseye zarar vermeden yaşarlar.

Filmin yönetmeni filmin çevreci ve antikapitalist mesajları olduğunu söylerken bu bakımdan haklıdır ama bu tür bir sistem insan dışı bir türde değil, biz Türklerde zaten vardır.

Na’vi  Klanı  ve  Türk  Klanları

Na’vi Klanının bir reisi vardır ama klan sınıfsızdır.

Klanın Şamanı vardır ama ruhbanlık yoktur.

Kadınlar ve erkekler birlikte yaşar, harem selamlık yoktur.

Hatta Klan reisi olan erkek öldüğünde reisliği kızına devreder. Yani bir kadın tüm klanın reisi olur.

Zaten Şaman olan din görevlisi de bir kadındır.

Bu açılardan Na’viler Türklerin anaerkillikten ataerkilliğe geçiş halindeki eşitlikçi yapısını andırır.

Hatta ad verme töreni çok tipik bir biçimde Türklerde yiğitlerin yiğitliklerini ispat ettikten sonra bir isme kavuşmalarını anlatır. Birden Boğaç Han’ı hatırlarız.

Na’vilerin savaş silahları oklardır. Bu okları hem yerden atarlar hem de at benzeri hayvanlarının sırtında dolu dizgin uçarcasına giderken atar ve tam isabet kaydederler.

Oklu, atlı, kadınlı, erkekli bu savaş sistemi de yine Türklere aittir.

Hatta çok fantastik, uçaktan büyük kuşlar bile Türk mitolojisinden alınmadır.

Okumaya devam edin ‘Na’viler Türk mü?’

02
Şub
10

Karşı taraftaki hergele

İnsanlıktan  nasipsiz  malum  eşşoğlu  eşek,

Beşeri  köprüleri  yaktırdı  bu  hergele.

Serseri  mayın  oldu,  sandılar  deli  fişek,

Benzinlikte  kıvılcım  çaktırdı  bu  hergele.


Babası  anırırdı  geçmişte  soldan  soldan,

Sıpası  da  gidiyor  bak  şimdi  aynı  yoldan.

Neler  neler  ezdiler  tepindikçe  dört  koldan,

Ne  onurlar  devirip,  yıktırdı  bu  hergele.


Dinciyle,  bölücüyle  buluştu  aynı  safta,

Her  mazlumun  boynuna  astı  bir  iğrenç  yafta.

Büyük  yalan  söyleyip  hergün  karşı  tarafta,

Öküzleri  trene  baktırdı  bu  hergele.


Arkasını  güçlüye  dayayıp  rahat  yattı,

Güvenli  ahırında  asil  atlara  çattı.

Sahibinin  emriyle  çok  iftiralar  attı,

Kaç  suçsuza  çileler  çektirdi  bu  hergele.


Suyu  sebil  gibiydi,  teknede  yemi  boldu,

Dışardan  beslenirdi,  sanki  beşinci  koldu.

Dile  doladığına  yaşamak  haram  oldu,

Çok  yiğidi  canından  bıktırdı  bu  hergele.


Taşları  bağladılar,  bu  saldıran  it  oldu,

Yağlıca  kuyruklarda  beslenen  bir  bit  oldu.

Karakteri  oynaktı,  sürekli  gelgit  oldu,

Namusu  diz  üstüne  çöktürdü  bu  hergele.

Okumaya devam edin ‘Karşı taraftaki hergele’




İstatistikler

  • 2.329.051 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

En fazla oylananlar