03 Şub 2010 için arşiv

03
Şub
10

Büyük Satranç Tahtası



“ 21 . yüzyıla  Türkiye   şekil  verecek ”  demişti  Clinton.

Biz  de  “ Türkiye  üzerinden  şekil  verilecek ”  diye  tercüme  etmiştik.

Türkiye  üzerinden  21.  yüzyıla  şekil  verilirken,  Türkiye’de  dengeler  de  yeniden

şekillendiriliyor…

Yıpratılan  kurumlarla  rejim  hepimizin  gözü  önünde  dönüştürülüyor.

Hepimizin  gözü  önünde…

—————————————————————————————————————————————————————————————————————————————–


Şimdi Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada bir düzen kurulmak isteniyor.

Türkiye’nin devre dışı bırakılmak istendiği bir düzen.

Hem ABD’nin hem de AB’nin çıkarları bu düzenden geçiyor; yani güçlü değil, güçsüzleştirilmiş bir Türkiye’den.

Türkiye hiç bu kadar iyimserliği terk etmesi gereken bir süreç yaşamamıştı.

“Uluslararası toplum tercihinin barıştan yana olduğunu hemen her ülkede çeşitli protesto eylemleri ile ortaya koymuş olmasına karşın, savaşın kaçınılmaz olduğu kanısı aşılmış değildi.

Nitekim savaşın acımasızlığına defalarca tanık olmuş Irak halkı kaçınılmazı yaşadı.

11 Eylül olayı bir ayını doldurmadan, 7 Ekim’de başlatılan Afganistan harekâtının yalnız o bölgeyle sınırlı kalmayacağı nasıl bilinen bir gerçekse, Irak’ta başlatılan savaşın yalnızca petrole yönelik olmadığı zamanla anlaşılacaktır.

Suriye, İran, Filistin doğrudan, Türkiye ise şimdilik dolaylı hedef.

Dünya  barışı  için  savaş  öyle  mi ?!!!..

Hiçbir kanıtı olmayan suçlamalar, terörü bahane ederek devlet terörünü uygulamak, uluslararası hukuku hiçe saymak dünya barışına mı, yoksa kaotik açılımlara mı hizmet eder?..

Kendine evrensel bir misyon biçerek, dünya egemenliğine soyunmanın ilk örneği değil tanık olduğumuz.

Emperyalizmi “globalizm” adı altında yeniden üreten ve kendisini başat güç ilan eden ABD’nin, global bir tehdit unsuruna dönüşmesi 11 Eylül’ün ürünü de değil.

ABD’nin önceliği ve bunun gerekliliği, ABD stratejisti Z.Brzezinski’nin yazılarında yer almıştı, şimdi yaşama geçiriliyor.

ABD’nin Avrasya’ya kadar uzanan satranç tahtasının büyüklüğünü dile getiren de Brzezinski idi.

11 Eylül,  ABD’nin  tetikçisi.

Kurduğu satrancın başında hamle yapmak için bekleyen ABD için şahane bir fırsat.

Avrasya’nın Rusya güdümüne girmeden kontrol altına alınması girişimlerinde şimdilik başarılı görünen ABD’nin Türkiye’nin stratejik ortağı olarak Türkiye’yi bölgede güçlendireceği hesaplarını yapanlar yanılıp yanılmadıklarını bir süre sonra anlayacaklar.

ABD’nin bölgedeki çıkarları Türkiye’nin önemini arttırmaktan değil, azaltmaktan geçiyor.

Çok önemli bir konjonktürel değişim olmadıkça, Türkiye üzerinden yapılan hesaplar, bölgede söz sahibi olabilecek birliktelikler oluşturmasının önüne geçmek yönünde olacaktır.

Öyleyse neden ABD; Türkiye’nin AB sürecinde yer alması için çaba gösteriyor?

Biliyor ki, AB hiçbir zaman Türkiye’yi tam anlamı ile ortak statüsüne kabul etmeyecektir.

Türkiye’nin  aşırı  istekliliği  malum.

Türkiye’nin istediğini yapıyor görüntüsü ile AB’nin tezgâhına Türkiye’yi daha çok itelemiş oluyor.

Çünkü AB yolunda Türkiye demokratikleşmediği gibi, ulus devlet iddiası geriletecek içeriklerle donatılıyor.

AB’nin adaylık pastasından Türkiye pay alamazken, hem AB, hem de ABD Türkiye’nin oyalanmasının tadını çıkarıyorlar.

ABD  koşullu  işbirlikçi

Savaş dünya gündemini hayli uzun süre meşgul edecek bu belli.

Türkiye, ABD’nin satranç tahtasının önemli taşlarından biri, stratejik ortak olan biziz; ABD değil.

Türkiye’nin gereksinimleri söz konusu olduğunda ABD koşullu bir işbirlikçi.

Buna fırsatçılık da diyebilirsiniz.

Demem o ki, Türkiye bundan sonra atacağı adımlarda ABD’nin satranç tahtasında kendisinin de olduğu hesabını iyi yapmalı.

Kolektif güvenlik konusu hep bir soru işareti taşımıştı.

NATO’ya gereksindiğimizde kolektif savunmanın da kolay harekete geçirilebilir olmadığına tanık olduk.

Uluslararası güvensizlik ortamında ABD’nin mesajı açık; güvenliği ben oluşturabilirim, ya da bozarım.

Birleşmiş Milletler’in devre dışı bırakılmasının başka bir özeti olamaz.

II. Dünya Savaşı sonrası için İnönü, dünyada yeni bir düzen kurulacağını ve Türkiye’nin de bu düzende yerini alacağını söylemişti.

Şimdi Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada bir düzen kurulmak isteniyor.

Türkiye’nin devre dışı bırakılmak istendiği bir düzen.

Hem ABD’nin hem de AB’nin çıkarları bu düzenden geçiyor; yani güçlü değil, güçsüzleştirilmiş bir Türkiye’den.

Türkiye hiç bu kadar iyimserliği terk etmesi gereken bir süreç yaşamamıştı.

Uyutulup unutulmamak adına, satranç tahtasında atılabilecek tüm adımların önceden hesaplanabilmesi için en azından iyimserlikteki aşırılıklarımızın törpülenmesi gerekiyor…

Dışarıdan  destekli  güç

Dışarıdan destekli hiçbir güç gerçek güç değildir.

Kendi gücümüzü bileyecek yerde, biletmeye çalışılması anlaşılır gibi değil.

İyimserliğin kabarık faturasından rahatsızlık duyma eşiğine çoktan geldik.

Bunu savaşa hayır söylemleriyle vicdanımızı susturacak şekilde aşmak yerine şu eşikte ciddi muhasebe yapmamız gerekiyor; dostluklar, ortaklıklar, birlikler ve onların ne denli samimi oldukları üzerine…

Dilemekle oluyorsa; savaşsız, barış dolu, anaların ciğerinin yanmadığı, çocukların yüreğini korkunun dağlamadığı, her insanın hak ettiği insanca bir düzende yaşama hakkının güvence altına alındığı, insan kanı üzerine kurulmuş satranç tahtasına dönüşmeyen bir dünya temennisiyle…”

Yukarıdaki  satırları  Mart 2003’te  kaleme  almıştım.

Bugünün stratejik derinlik(!) yanlısı dış politika yapıcılarının uyguladıkları ABD ve AB yanlısı politika, Türkiye’nin dış cenderesini daraltmış; bağımlılıkları arttırmıştır.

Dıştaki kaos iç politikamıza taşınmış; uluslararası sistemi kendi lehine dönüştürmek isteyen ABD’nin politikası, rejimi kendi isteği doğrultusunda şekillendirmek isteyen AKP tarafından benzer biçimde iç politikamıza taşınmıştır.

Hukuku hiçe saymalar, delilsiz suçlamalar, giderek etki alanı genişleyen kaotik ortam, tırmandırılan kurumlararası çatışma, güvenliğimizin teminatı olan TSK’ye yönelik itham ve iddialar…

Hepsini ama hepsini, kurulan “Büyük Satranç Tahtası”nda Türkiye’nin rolü üzerinden okuyunca en doğru tahlili yapabileceğiz.

Yıl  2010.

Geçen süre  2003’te  yazdıklarımızı  doğrulamamış mı ?!!

Okumaya devam edin ‘Büyük Satranç Tahtası’

03
Şub
10

AKP’ye ve Tayyip’e kardeş geliyor : ABD’nin Sarıgül’ü

Sarıgül’ü en çok AKP’nin yandaş medyası destekliyor. Vakit, Yeni Şafak, Bugün’de Sarıgül haberleri hiç eksik olmuyor.

Halk  adamı  (!)  uzaylılar

Gazetelerde son günlerde Mustafa Sarıgül yazıları hiç eksik olmuyor.

Büyük heyecan yaratıyormuş, tüm Türkiye’yi dolaşıyormuş, günde on bin kişinin yanaklarından öpüyormuş, tam bir halk adamıymış.

Bu halk adamı nasıl bir terim ?

Örneğin Tayyip’e halk adamı deniyor.

Oysa o halkın ne anasını ne de bacısını es geçiyor.

Yeni bir halk adamımız daha var.

Mustafa Sarıgül.

Ancak o da halk adamından çok uzaylıya benziyor.

Yüzünde sanki bir insan maskesi var.

Elinizle yanağını sertçe çekseniz altından fare yiyen yeşil bir surat çıkacakmış gibi hissediyorsunuz.

Sadece Sarıgül değil, Tayyip, Baykal bilumum bütün politikacıların yüzüne ne sürüyorlar gerçekten merak konusu.

Fondoten mi ?

Yağ mı ?

Normal insanların yüzü de normaldir.

Ama politikacıların suratı yüz metre öteden parlar.

Ancak bu parlak cisme baktığınız da ne düşünüyor, ne hissediyor, amacı ne, asla kestiremezsiniz.

Süslenme konusunda hepsine fark atan Sarıgül’e “siz metroseksüel misiniz” diye soran bir gazeteciye, Sarıgül “hayır Erzincanlıyım” diye yanıt vermişti.

Bu adam kesinlikle uzaylı…

Kodlarına yazmışlar: “Sen Erzincanlısın, sen hak ve halk adamısın, sen gördüğünü öpmelisin… Bip bip bip…”

Zaten hangi politikacı uzaylı değil ki.

Birden bire gökten zembille iniyorlar.

Önceden kimsenin tanımadığı biri hayatımızın değişmeyen karakteri oluyor.

Örneğin akrabalarımız ölüyor.

Yakın aile fertlerimiz bile hayatımızdan çıkıyor.

Ama üç kuşak geçmesine rağmen Süleyman Demirel orada duruyor.

Eskiden ABD bunları bir yerlerden buluyor ve hayatımıza sokuyor derdik.

Ancak gittikçe uzaylılardan şüphelenir olduk.

Hele Sarıgül’ün hiç eksilmeyen sırıtışı yok mu ?

O bembeyaz dişler…

Herhalde uzaylılar ona böylelikle insanlara güven aşılayabilirsin demişler.

CHP kongresinde bir belediye başkanını yumruklarken bile suratındaki o dişlek sırıtkanlık olduğu yerde duruyordu sanki.

Dişleriyle muhatabını ısıracak gibiydi.

Peki, Mustafa Sarıgül, Cem Boyner, Mehmet Ali Bayar, Ufuk Uras gibi ansızın ortadan kaybolup gidecek, bolca şişirilmiş Amerikan balonlarından sadece bir başkası mı?

Pek zannetmiyoruz.

Bizce bu adam Tayyip gibi, Baykal gibi yıllarca başımızdan eksik olmaz.

Çünkü kendince bir derenin ağzını tutmuş.

Türkiye’nin en büyük rant merkezine reislik yapıyor.

Tüm medya patronlarına bu rantı koklatıyor.

Ayrıca “halkla kaynaşan” ve nereye çeksen oraya gidecek siyasi duruşu onu Türk siyaseti için biçilmiş bir kaftan yapıyor.

Bu adam Tuncay gibi küçük çaplı bir zübük olarak kalmaz.

Medyadaki köşe yazarlarımızın yıllardır söylediği gibi gerçekten de “Sarıgül’de muazzam bir potansiyel var.”

Ne  sağcı  ne  solcu,  futbolcu

Tıpkı suratındaki parlak kalıp ve ağzındaki anlamsız sırıtış gibi, politik duruşu da hiçbir ipucu vermiyor.

Bu adam kim ?

Solcu mu ?

Atatürkçü mü ?

Sağcı mı?

Dinci mi ?

Laik mi ?

Halkçı mı ?

Piyasacı mı ?

Kendi yanıtı şu: “Ne sağcı, ne solcu, futbolcuyuz futbolcu.”

Evet, kurmak üzere olduğu siyasi partinin öncülü Türkiye Değişim Hareketi’nin toplantısında il temsilcilerine aynen böyle diyor. “Sakın sol veya sağ kelimelerini ağzınıza almayın. Biz ne sağcıyız ne solcu. Merkeziz, merkez.”

Ne kadar yaratıcı (!).

Yıllardır ABD’nin kurduğu partilerin başkanları hep aynı palavrayı sayıklar: “Biz Türkiye’ de siyasetin tam merkezinde oturuyoruz.”

Oysa orası ABD’nin kucağının tam merkezi…

Ama belki de en çok Sarıgül bu futbolculuk vasfını hak ediyor.

En son İzmir’de yaptığı konuşmaya bakın.

Veya son günlerde oldukça sıklaşan televizyon ve gazete mülakatlarına…

Adam hiçbir şey söylememeyi o kadar ustalıkla başarıyor ki.

Hep çok ortadan laflar: “Türkiye’nin önü tıkandı. Türkiye iyi yönetilmiyor. Türkiye’yi idare etmeyeceğiz, yöneteceğiz…”

Son İzmir mitinginde belki kırk defa bunları tekrar eden Sarıgül, bütün konuşması boyunca bir kez bile AKP veya Tayyip’ten söz etmemeyi başardı.

İyi de iktidar partisine karşı tek bir açıklama yapmadan bir insan nasıl muhalefet yapabilir?

Yeni Şafak, Sabah, Vakit, Bugün gibi yandaş, Habertürk gibi yalakadaş medya bu tavrı ayakta alkışlıyor: “Tıpkı çağdaş Batıdaki gibi, yapıcı muhalefet örneği sergiliyor. Sadece eleştirmek için eleştirmiyor. Çözümün bir parçası oluyor.”

Peki, çözüm ne ?

Burada da halk adamımız ser veriyor sır vermiyor.

Çözüm olarak “mertlik, çalışkanlık, Hak’a ve halka dayanmak” gibi değişik öneriler yapılıyor.

Ortada bir parti yok aslında.

Bir iktidar programı veya parti tüzüğü de yok.

Bir adam var.

Herkes bu adamın peşinden giderse ranta ulaşacağını düşünüyor.

Adam da siyasi program olarak tek bir sloganla herkesi toparlıyor: “İlk seçimde iktidara geleceğiz.”

Siyaset tarihinde halka sunduğu tek vaadi iktidara gelmek olan ve gerçekten bir tek bu sloganla güç toplayabilen başka bir örnek var mı ?

Sarıgül Türkiye’de siyaseti çözmüş.

Anadolu’da hayattan bezmiş, CHP’den veya başka bir partiden kopmuş sürüyle siyaset tüccarı Sarıgül’ün peşinden gidiyor.

Söyledikleri tek şey şu: “Ölmeden önce iktidarı görmek istiyorum.”

Sarıgül gerçekten de bir “sinerji” yaratmış.

Obamacı  başkan

Peki, ama bu adamın ekonomi politikası ne?

AKP’den farkı var mı?

ABD’ye karşı mı?

AB konusunda ne düşünüyor?

Veya Kürt açılımı konusunda ne savunuyor?

Bölücülüğe karşı mı?

Ya türban ve diğer konular?

Aslında Sarıgül’e haksızlık etmemek lâzım.

O kadar renksiz biri değil.

Onun da bir tavrı var.

Bu tavrı görüp destekleyenler de kendisiyle ilgili bir ipucu verebilir.

Örneğin bugüne kadar sol partilerde bulunmuş olmasına rağmen Sarıgül’ü en çok AKP’nin yandaş medyası destekliyor.

Vakit, Yeni Şafak, Bugün’de Sarıgül haberleri hiç eksik olmuyor.

Buralara verdiği demeçlerde halkın karşısında olduğu gibi ketum değil.

Türbana mutlaka özgürlük sağlayacağını söylüyor.

Hatta Tayyip’ten de ileri gidiyor: “Siz kim oluyorsunuz halkın değerini yasaklıyorsunuz.”

Ağzından “halkın değerleri” lafı düşmüyor.

Ancak ne hikmetse ona göre “halkın değerleri” hep gericilik.

Örneğin Cumhuriyet Mitinglerine daha başlamadan önce Cumhurbaşkanlığı krizinin ilk evrelerinde muhalefet partilerine ve özellikle CHP’ye yüklenip duruyor. “Siz halkın değerlerine nasıl karşı çıkarsınız? Ülkeyi kaosa sürüklüyorsunuz…”

Tayyip’in veya Abdullah’ın cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkmanın “halkın değerleriyle” ne alakası var?

Ancak bir yerde türban varsa Sarıgül’e göre orada halkın değeri var.

Diğer konu Kürt açılımı…

Sarıgül yine muhaliflere yükleniyor.

CHP’nin “Dersim’deki katliamı savunmasını utanç verici” buluyor.

Kürt meselesinin bir “dünya meselesi” olduğunu ve bunu mutlaka kendisinin çözeceğini belirtiyor.

Kürtler bir dahaki seçimde bir tek BDP ile Sarıgül’e oy verecekmiş.

Ayrıca Sarıgül Türkiye’nin kaosa sürüklendiğinden şikâyetçi.

Kurumlar birbiriyle kavgalıymış, ama bu konuda bile AKP’yi suçlamıyor. CHP kaosun baş sorumlusuymuş.

Bu ise “Türkiye’nin ABD ve AB sürecini baltalamakta”ymış.

CHP’deki kayıkçı kavgasından dolayı her fırsatta CHP’ye yüklenmesini anlayabiliyoruz.

Ama artık o partide değil.

İktidarda CHP yok ki.

AKP var.

İnsan her konuda iktidar partisini destekler mi ?

O zaman neden yeni bir parti kuruyorsun?

Sarıgül iktidara yürüyoruz diyor, AKP basını ise sürekli Sarıgül’ü destekliyor.

Bu nasıl iş ?

Sarıgül’ün iyi geçindiği başka bir güç varsa o da kesinlikle ABD.

CHP’de genel başkanlık yarışına atıldığında, ilk yaptığı iş Vaşington’a gitmek olmuştu.

Hem de bunu bir propaganda vesilesine dönüştürmeyi başarmıştı.

İnanılmaz bir şey ama Türkiye’de ilk kez birisi “ABD bile beni destekliyor, iktidara benimle kesin kavuşursunuz” diye propaganda yapmıştı.

Oysa bu tür şeyler utangaçça ima edilir.

Sayesinde CHP yöneticileri bile ABD’ye karşı çıkmak zorunda kaldı.

CHP’lilere göre Sarıgül “okyanus ötesi bir operasyon”muş.

İyi de “okyanus ötesine” yani sizin söyleyemediğiniz adıyla ABD’ye CHP karşı mı ki ?

Kemal Derviş nereden geldi ?

Orta Asya’dan mı ?

Sarıgül’ün tasfiye edildiği CHP kongresinde CHP İstanbul Gençlik Kolları tarafından dünyanın en komik pankartı açılmıştı: “Katil ABD, CHP’den defol.”

Demek ki CHP’liler ABD’nin Türkiye’yi ele geçirmesine karşı değiller.

Ama Baykal’ın koltuğu Türkiye’den bile kutsal.

Sarıgül’ün en büyük sloganı ise “değişim.”

Bunu Obama’dan aldığını da açıkça söylüyor.

Zaten Sarıgül’ün en büyük kahramanlarından biri Obama.

Sarıgül’de büyük bir ABD sevgisi var.

Türkiye’de ABD konsolosuyla en çok görüşen belediye reisi alanında Diyarbakır’daki Osman Baydemir ile resmen yarış halindeler.

Karşıtları Sarıgül’e Amerikan’ın adamı diye yüklenirken o bunu “demek ki iktidara gelecek” propagandasını destekleyici bir argüman olarak görüyor ve memnuniyetle karşılıyor. Çünkü Sarıgül’e göre “siyaset şov demektir.” Bu yüzden Papa İstanbul’a geldiğinde bile bir şekilde adamı kürsüye çıkarıp, yanından güvercinleri uçurtmayı başarıyor.

Zaten adam adeta güvercin sapığı…

Her fırsatta kuşları oradan oraya fırlatıp duruyor.

Bazen zavallı hayvanları sarıya boyamayı da ihmal etmiyor.

“Özal’ın  dehası,  Erdal İnönü’nün  bilimselliği”

Peki, Sarıgül’ün vaat ettiği düzen nedir?

Diyor ki Obama’dan başka kendisine örnek aldığı dört lider daha var.

İkisi yurt dışından: “Olaf Palme ve Willy Brandt.”

Biri PKK’nın en büyük destekçisi, diğeri bakanlarının yarısı Rus ajanı çıktığı için istifa etmek zorunda kalan bir Amerikancı…

Büyük esin kaynakları…

Diğer ikisi yurt içinden, sıkı durun bunlar daha da iyi.

“Turgut Özal’ın ekonomik dehası ve Erdal İnönü’nün bilimselliğini kendimize rehber ediniyoruz.” Bazen de bu cümle şöyle değişiyor: “Turgut Özal’ın pratik zekâsı ve Erdal İnönü’nün devlet adamlığı.”

Turgut Özal’ın “ekonomi dehasını” anladık.

Onun kurduğu köşe kapmaca ve köşe dönmece düzeni olmasaydı gerçekten de Sarıgül gibi “pratik zekâlılar” asla var olamazdı.

İyi de Erdal İnönü’nün “bilimselliği” ne demek?

Sarıgül başbakan mı olacak yoksa fizik sorusu mu çözecek?

Erdal İnönü’nün “devlet adamlığı” namına hatırladığımız tek şey ise başbakanlık görevini üstlendiği topu topu üç beş gün içinde Sivas’ta aydınların yakılmasına karşı kolunu bile kıpırdatamadığı…

Sonra mitinglerinde “halkçı Sarıgül” diye çığırtkanlar bağırıyor.

Bu adam ne?

Özalcı mı halkçı mı karar verin.

Son İzmir konuşmasında Türkiye’de ekonominin çok kötüye gittiğinden, insanların işsiz ve aç kaldığından bahsediyor.

İyi de sağ olsun Özal’ın kurduğu liberalizm sayesinde 30 yıldır Türkiye bu halde değil mi?

Tayyip ile ekonomik Özalcılık konusunda aşık atabilir misin sen?

Kuracağın düzenin AKP’nin liberal yağma düzeninden ne farkı var?

Tekel  işçisini  ziyaret  eden  Sarıgül  acaba  onlara  da   “ben Özalcıyım  ve  onun gibi

özelleştirmeden yanayım” diyebilir  mi  ?

Okumaya devam edin ‘AKP’ye ve Tayyip’e kardeş geliyor : ABD’nin Sarıgül’ü’

03
Şub
10

Türk etnojenezi ve mezhepler – (2)

Kızılbaş  ve  Şii  cephesine  karşı  Şafileşme

Osmanlı Güneydoğu Anadolu’ya yayılmış Şah İsmail’e karşı büyük bir savaş açar ve bu savaşta Şah İsmail kuvvetleri yenilir. Daha önce de vurguladığım gibi bu bölgedeki Türkmen egemenliği yıkılır ve bu Kızılbaş Türkmenler ya Şafiliğe dönmeyle veyahut da bölgeden sürülmeyle karşı karşıya kalır.

Ticaret yolu açısından İskenderun, Maraş, Antep, Urfa, Adıyaman, Hanefi Türkmenlerin elindeyken Diyarbakır, Musul ve Bağdat yolu ise Kızılbaş Türkmenlerin Şah İsmail’in elindedir. İşte bu bölge Yavuz Sultan Selim ve Sultan Murat tarafından fethedilerek ticaret yolu kontrol altına alınır bu bölgedeki Alevi Türkmenler ya bölgeden sürülür ya da yerlerine İlhanlı öncesi dönemden kalan Şafi unsurların önü açılır. Diğer taraftan da Zağroslar’daki Şafi unsurlar bu bölgeye yerleştirilir. Bu Şafi unsurlar giderek geçmiş tarihte anlattığımız Guran-Gurmanç gibi ağırlıklı olarak Farslaşmış Hunlar, Osmanlı desteğinde yeni bir etnojenez olarak gelişmeye başlarlar. Bu süreçte birçok Türkmen kabilesi de Şafileşerek Kürtleşmeye başlar. Bu Yavuz’un İran Şii devletine karşı etnik ve dinsel bir savunma cephesi oluşturma stratejisidir.

O tarihe kadar Yavuz Alevi-Bektaşi gelenekli bir Yeniçeri ordusuna sahip olmasına karşılık Yeniçerilerin Şah İsmail’le savaşa karşı durmaları nedeniyle ordunun dinsel ve ideolojik yapısını dönüştürme kararı alır. Bu kararda da Güneydoğu Anadolu’nun Şafileştirilmesi Yavuz için hayati önemdedir. Kızılbaş ve Şii cephesine karşı Şafileşme Osmanlının bu bölgedeki ana politikasıdır. Şah İsmail’le savaşı dinsel bir savaş olarak göstermek isteyenlerin, Kızılbaşlara karşı Müslümanların savaşı olarak göstererek, bunun arkasındaki gerçekleri görmeyenlere sorulması gereken ikinci soru Yavuz’un halifeliğin merkezi olan Mısır Hanefilerinin iktidar olduğu Çerkez Memlükler üzerine de sefer yapmasıdır. Aslında bu sefer dinsel bir savaş değil ama İskenderiye-Kızıldeniz ticari yolunu ele geçirme savaşı olduğu açıklıkla ortaya çıkar.

Şafi  Güney Anadolu,  Alevi  Kuzey Anadolu

Güneydoğu Anadolu’nun Şafileştirilmesi Yavuz için hayati
önemdedir. Kızılbaş ve Şii cephesine karşı Şafileşme Osmanlının
bu bölgedeki ana politikasıdır. Şah İsmail’le savaşı dinsel bir savaş olarak göstermek isteyenlerin, Kızılbaşlara karşı Müslümanların savaşı olarak göstererek, bunun arkasındaki gerçekleri görmeyenlere sorulması gereken ikinci soru Yavuz’un halifeliğin merkezi olan Mısır Hanefilerinin iktidar olduğu Çerkez Memlükler üzerine de sefer yapmasıdır. Aslında bu sefer dinsel bir savaş değil ama
İskenderiye-Kızıldeniz ticari yolunu ele geçirme savaşı olduğu
açıklıkla ortaya çıkar.

İşte bu dönemde Güneydoğu Anadolu’nun kuzeyinde yer alan Alevi Türkmenlerin yaşadığı bölge esas olarak Akkoyunlular döneminde de çok değişmeksizin politik yapılarını sürdürmüşlerdir. Akkoyunlular’ın en büyük müttefiki Çemişkezek Merkişileri ve Eğil Buldukhanileri’dir. Burada Çemişkezek Eğil Buldukhanilerini özel olarak ele almamız gerekir. Günümüzde bu bölgede Dimili Zazaki gibi Kırmançi olmayan Harzem Farsçası konuşan topluluklar yer almaktadır. Bunların kuzeyde olanları Tunceli, Pertek, Çemişkezek bölgesinde olanları Alevi kimlikte iken Palu civarında olanları ise Şafi kimliklidir. Buradaki aynı ya da yakın dilin konuşulmasının arkasında yatan olay daha önce anlattığımız Celalettin Harzemşah’ın Harzem Türklerinin yani Kantlı ve Kıpçakların bu bölgede günümüze kadar varlıklarını sürdürmeleri nedeniyledir. Yavuz bu bölgeyi tümüyle Şafileştirmemiştir. Tümüyle Şafileştirdiği bölgeler ticaret kervanlarının geçtiği İskenderun, Diyarbakır, Musul bölgeleridir. Oysa Güneydoğu içinde Doğu Anadolu’da dağlık bölgelerde kalan stratejik önemi olmayan bu bölgede Saltukoğulları’nın daha sonra Bulduk Bey’in, Artukoğulları’nın ve bunların üzerine gelen Harzemle’rin oluşturduğu kapalı bir etnik yapı söz konusudur. Bu etnik yapının ticari yol üzerinde kalan Elazığ-Palu bölgesi Yavuz tarafından Şafileştirilirken, kuzeydeki Çemişkezek bölgesindeki beyler tümüyle Yavuz tarafından azledilerek ve öldürülerek kendine bağlı yeni bir sistem oluşturulmuştur. Yani Yavuz döneminde, Osmanlı’ya bağımlı bu yeni Merkişiler, aynen Mirdasiler’in Selçuklu Artuk Bey tarafından sona erdirilerek yerine Buldukhaniler’i getirmesi gibi, Merkişiler de yeni bir soy olarak Osmanlı’ya bağlanmışlardır.

Şeref Han bunu çok ayrıntılı bir biçimde anlatmaktadır.

İkisi arasındaki farklılık ise Buldukhanilerin güney ticaret yolu üzerinde olduklarından Şafileştirilirken kuzeydeki dağlık bölgedeki Merkişiler Aleviliklerini sürdürmüştür. Abdülhamit tarafından kurulan Hamidiye Alayları da özellikle Şafilerin silahlandırılmasıyla oluşturulmuştur. Bu silahlandırılan Şafiler daima Alevi Türkmen Zazaların bölgelerine saldırarak bunların yerinden edilmesine yol açmıştır. Keza aynı olay Yavuz Sultan Selim döneminde Diyarbakır, Van ve Ahlat bölgesindeki ve hatta Musul bölgesindeki Kızılbaş Türkmenler ya Şafileşerek dönecek veya bölgeyi terk edecektir. İdris-i Bitlisi’nin görevi de bu olmuştur. Bölgeye yerleştirilen Şafiler Osmanlı kayıtlarına geçirilerek bölge İran yanlısı Kızılbaşlardan temizlenmiştir. Kuzeydeki Tunceli bölgesinde bu güç olmuştur. Zaten bu çok zorunlu da değildir. Yani bu bölgedeki toplulukların Kızılbaşlıklarını sürdürmeleri Aleviliklerine devam etmeleri stratejik önemde değildir.

Keza kurtuluş savaşında da ondan sonraki şafi Şeyh Sait ayaklanmasında Şafilere Zazalara karşı Alevi Zazalar yani Harzemşah kökenli Alan, Hörmeki, Abdalan gibi oymaklar Şeyh Sait isyancılarının bölgeye girişini engellemişlerdir.

Hatta 1939’daki Dersim İsyanı sonrası da Şafi Zazalardan bir kısım 1925’deki Şeyh Sait’in intikamı alındı gibi bir söylem geliştirmişlerdir. Buradaki Harzemşahlardan kalan ve Harzem dili olan Zaza ve Dımili’yi konuşan bu topluluklar esasen kendi öz dilleri olan Türkçe olarak törenlerini ve yapmaktadırlar.

Alevilik  ve  Türklüğün  bölünmesi

Buradan hareketle Tunceli-Varto Alevilerinin Anadolu ve Batı Anadolu’daki Alevilerden kısmen farkı Celalettin Harzemşah’ın ordusundaki Kıpçak Türkleriyle Selçuklu ordusundaki Oğuz Türkleri arasındaki farka indirgenmektedir.

Gorani ve Gurmançi olarak tanımlanan Kürtlerin Oğuz Türklerinden farkı Hun döneminin Ogurları olması ile Selçuklu döneminin Oğuzları arasındaki farktır.

Yavuz sonrası Osmanlı’nın Hanefi mezhebini resmen egemen kılması Anadolu’daki Alevi kökenli Türkmenlerin kendilerini Hanefi Osmanlı Türk’ten farklı bir kimlikle Alevi veya giderek Tunceli bölgesinde Alevi-Zaza, Alevi-Kürt gibi kendilerini adlandırmalarına yol açmıştır. Alevi Türkmen-Zazaların da kendilerinin Kürt olmadıklarını Şafi Gurmançların karşısında reaksiyon olarak ortaya koymuşlardır. Bu konuda bilgisizce yaklaşan Osmanlı Sünni Türk anlayışı Orta Anadolu’nun doğusundaki tüm Alevileri de farklı bir kimlikte “Alevi olan Türk olamaz. Türklük yalnızca Hanefiliktir” söylemine indirgeyerek Türklüğün ana gövdesini ikiye bölmektedirler.

Oysa etnik tarihin gelişimi açısından olayı aldığımızda dinsel-mezhepsel gelişim birebir ekonomik ve askeri temele dayanmaktadır. Ekonomik ve askeri bölümlenmeler etnik kimlikleri aynı etnik kimliği farklı dinsel kimliklere bölerek etnik kimlikleri de ayırmaktadırlar. Bu esas Türk kimliğinin İran ve Anadolu boyunca devam eden ve Türkistan’a uzanan Türk kimliğinin Verimli Hilal’deki parçalanışının hikayesidir.

Cumhuriyet isyanları döneminde Alevi Türkmenler Mustafa Kemal’in yanında yer alırken, Şafiler Abdülhamit geleneğinden, İslami gelenekten ve Osmanlıya bağımlılıktan hareketle Cumhuriyet devrimine karşı çıkmışlardır. Şeyh Sait isyanındaki bu karşı çıkış Nuri Dersimi tarafından Alevi-Kürt oymaklarının hainlikle ve Kürt bölücülüğüyle suçlanmasına neden olmuştur. Oysa Yavuz’dan beri Şafiliğin bölgede gelişmesiyle Alevi Türkmenler ya Şafi Kürtlere dönüşüyor ya da bölgeden sürülüyorlar, canlarından oluyorlardı. Benliklerinde ki bu olgu ve sağduyu Alevilerin Şafilere karşı duruşunun temelini oluşturmuştur.

PKK’nın  Alevilik  üzerinden  siyaseti

PKK’nın laik ve “devrimci” görünümü Şafilik ile Alevilik arasındaki bu ayrımı yok ederek Alevi Türkmenlerin ve Şafi Kürtlerin ortak hareketi biçiminde gösterme becerisine dönüşmüştür. Ama Alevilerin kendi etnik tarihlerini ayrıntılarıyla ortaya koyması sonrası farklılıkları ortaya koyan Alevi örgütler PKK tarafından fiziki olarak cezalandırılmış ve bu örgütlerin sözcüleri yok edilmiştir.

Alevilerin Sünni Türkten farklı olduklarını kabul eden ve tutucu bir Sünni Hanefi Türk söylemine giden Türk-İslamcılar Alevilerin tümünü Kürtlerin kucağına atma yoluna girmişlerdir. Bu da PKK’nın beceremediği bir durumdur.

Bu en ince ayrıntılarıyla ele aldığımız Anadolu, Irak ve İran’daki etnik ve mezhepsel gelişimi zaman sürecinde her döneme özgü yaptığımız bir analizle, karmaşık gözüken bu etnik sorunların ne kadar yalın olduğu ortaya çıkmaktadır.

Maraş Katliamı’nın Sünni Hanefi Türkmenlerin; Şam-Halep Türkmenlerinin dinsel taassubunun ise Mısır’daki Hanefi halifeliğinin etkisinde geliştiğini ama bu etkinin Baybars’ın askeri egemenliğiyle pekiştiğini görmekteyiz. Buna karşılık Elbistan ve kuzeyinde yer alan Alevi Türkmenlerin varlıklarının ise İlhanlılarla Baybars’ın savaş dönemine kadar gitmektedir. İlhanlıların Mısır karşısındaki askeri ve politik tutumları onların da dinsel olarak karşıt tutumlarına yol açmıştır. Onların devamını oluşturan Karakoyunlular ve Akkoyunlular ve daha sonra Şah İsmail’in ve buradaki Aleviliğin Türkmenler arasında egemenliğinin nedenini vurgulamaktadır.

Selahattin  Eyyubi,  Şafilik  ve  Kürt  kimliği

Keza aynı şekilde Suriye Türkmenlerinin devamını oluşturan Aksungurlar ve Zengiler ordusunda bir komutan olan Selahattin’in Kürtlerin Kürt olarak vurgulamalarına karşılık Kürtlükle ilgili hiçbir aktivitesi bulunmamıştır. Tersine Nurettin Zengi’nin aile ortamında İmam-ı Eşari’ye bağlı olarak bir inanca sahiptir. Ve Mısır’daki egemenliği sürecinde de İmam Şafi’nin etkisindedir.

Bir kuşak kadar sınırlı bir dönemde Selahattin, kardeşi ve oğulları Mısır, Şam, Halep ve Diyarbakır bölgesinde iktidarda kalmışlardır. Bu dönemde bu bölgedeki esas etnik güç olan Artukiler yani Artuki Türkmenleri ve Aksungur Türkmenleri etnik egemenliği oluşturmuştur.

Ama bunların iktidardan düşürülerek yerlerine Selahattin’in yeğenleri Eşref ve Adil’in geçmesiyle bu bölgede Şafi kimlik ortaya çıkmıştır. Bu Şafi kimlik sonra Kürt kimliği olarak karşımıza çıkacaktır.

Şafi kimliğin geliştirilmesi Selahattin’in yeğenleriyle başlamamış, tersine bu gelişimin Osmanlıyla başlamış olarak kabul edebiliriz. Yani Yavuz Sultan Selim’le başlamış kabul edebiliriz.

Çünkü İlhanlılar bu kimliği tümüyle Diyarbakır bölgesinden kazımışlardır. Bu bölgede daha sonraki İlhanlılar döneminde ve ondan sonra Alevilik egemen olmuştur. Bunun ana nedeni de Mısır’daki halifelik karşıtı Aleviliğin ortaya çıkmasıdır.

Bu Alevilik Türk Aleviliği dediğimiz Şah İsmail sonrası Şia fıkhıyla birleştirilerek İran Şiiliği ortaya çıkarmıştır. Bu fıkıh İmam Cafer ve 12 imam fıkıhıdır. Buna karşılık Diyar-ı Rebiya dediğimiz bölgedeki Alevi fıkıhı ise İmam Zeyd’den gelen fıkıhtır. Anadolu Alevilerinde ise böyle bir Şii fıkıhı yoktur. Tamamen Türkmen Orta Asya Tengri inancı egemendir.

Alevicilik  ve   Türk  kimliğini  inkar  çabaları

Osmanlı öncesi ve Osmanlı döneminde Alevi Bektaşi olan Osmanlı ordusunun resmi inancının Şah İsmail’in Şii fıkıhıyla kalıcı bir İran ideolojisine/dinine dönüşmesi sonrası Yavuz Sultan Selim de Mısır’ın Hanefi halife geleneğinin devamını Osmanlı’ya taşıyarak kalıcı bir devlete ve fıkıha dönüştürmüştür.

Okumaya devam edin ‘Türk etnojenezi ve mezhepler – (2)’

03
Şub
10

Yiğit Bulut ailece döndü

Radikal Gazetesi yazarı Namık Kemal Zeybek geçtiğimiz günlerde ABD’de Fethullah Gülen cemaatinin düzenlediği “The Gulen Movement” isimli konferansa katıldı.

Ülkücü camianın eski isimlerinden olan Zeybek, ANAP döneminde kültür bakanlığı yapmıştı. Yakın dönemde BBP’ye katılan ve ayrılarak DP’ye katılan Zeybek Radikal Gazetesi’nde yazmaya devam ediyor.

Zeybek, Habertürk yazarı Yiğit Bulut’un da kayınpederi.

Hizmet  hareketi  bizim  başarımız

Namık Kemal Zeybek katıldığı konferans sonrasında konuya ilişkin yazısında Gülen hareketini öven bir yazı dizisini başlattı.

Namık Kemal Zeybek ilk yazısında “Sayıları 40′a ulaşan liselerin ve kültür merkezlerinin ABD’deki başarılarını yerinde görmek istiyordum.

Gördüm…

Ve anladım ki ortaya konulan başarı ABD ortalamasının üzerindedir.

Yakından incelediğinde ortada şaşılacak bir durum kalmamaktadır…

Hızı kesilmezse, 40 sayısının önüne yeni sıfırların konulması içten bile değildir.

Ve ABD’de Türkiye’nin ve Türklüğün çok etkili bir lobi çalışması oluşmaktadır.

‘Hizmet’in bir hizmeti de budur” dedi.
Namık Kemal Zeybek, Fethullah Gülen’in arkasında ABD’nin olduğuna ilişkin iddialara ise şu sözlerle yanıt verdi: “diyorum ki ‘ne ABD’ye peşin düşmanlık doğrudur ne de kulluk ölçüsünde hayranlık…

’ Ne husumette hayır vardır ne de teslimiyette doğacak bir fayda…

Sonunda onlar 200 yıllık tarihleri olan ve gelecekleri belirsiz olan bir önemli güç; biz ise binlerce yıllık tarihi ve derin bir uygarlık geleneği olan köklü bir milletiz.

Geçmişimizdeki büyüklükler gelecekteki büyüklüğümüzün belgeleridir. Bunları niye mi söylüyorum.

Hizmet Hareketi ABD’nin değil, bizim başarımızdır.

Hatta ABD’nin ve bizim içimizden birilerine rağmen…”

Eskiden  başka  yazıyordu

Ancak Zeybek yakın zamana kadar milliyetçi fikirleriyle biliniyordu.

Fethullah Gülen’e ve ABD’ye muhalif yazılarıyla bilinen Zeybek’in dönüşü herkesi şaşırttı.

Namık Kemal Zeybek 3 Haziran 2004 tarihinde Tercüman Gazetesi’nde yazdığı yazıda Fethullah Gülen hakkında şu ağır ifadeleri kullanmıştı: “Bugün Fethullah Gülen hareketi güçlenmiş ve siyasetçiler için kazanılması yararlı bir güç durumuna geçmiştir. Sonunda ben de bir siyasetçiyim. Etkili bir cemaatle ilgili olumsuz söz söylememek gerekir, diye düşünülebilirim. Ama iş öyle değil… Cemaatların siyasete karışmasını, hem din, hem de siyaset için zararlı buluyorum bu bir…


İkincisi, inandıklarını söylemekten çekinen siyasetçilerin ülkeye ve halka yararlı olmayacaklarına inanıyorum.”
Bu hareket Türkiye için zararlı

Zeybek şöyle devam ediyordu: “Dolayısıyla 1997′de Abant’ta yapılan toplantıda Devlet ile ilgili değerlendirmelerde eski komünist şimdi liberalist bir takım kişilerle aynı çizgide ve ortak anlayışta olduklarını gördüğümden beri bu hareketi Türkiye için zararlı buluyorum.
Diyalog adı altında yaptıkları ve Müslümanlar’ın misyonerler karşısındaki direnişini kıracağına inandığım çalışmaların Müslümanlık için zararlı ve İslam açısından yanlış buluyorum.
Amerika’yı Irak vahşetinden sonra bile desteklemelerini insanlık için zararlı görüyorum.
Rusça’nın baskısından kurtulmaya çalışan ve öz dillerine dönmek çabası içindeki Türk Cumhuriyetleri’nde açtıkları okullarda İngilizce eğitim yapmalarını zararlı sayıyorum.
Diliyorum ki bu yanlışlarından dönerler ve oluşturdukları gücü, yararlı duruma getirirler.
Diliyorum.”

Onların  fitnesi  Deccal’dan  kötüdür

Zeybek 26 Ekim 2003 tarihinde Tercüman’da şunları yazmıştı: “Şeyhlik gücünden yararlanıp mal mülk sahibi olmuşsa… Ticaretini geliştirip, teşkilat kurmuşsa… Allah’ın kullarını ‘Allah’a götüreceğim’ diye kandırıp ‘mal’ gibi pazarlamışsa… Tasavvufu ticarete ve siyasete araç yapmışsa… İşte o zaman sahip olduğu en değerli varlığı en çok gerekli olduğunda yitirir. Son demde iman…

Ahmet Yesevi’ye kulak verelim
YALAN şeyhlerden söz ederken, döneminden günümüze çağrısını en açık biçimde yapıyor, Ahmet Yesevi:
‘Onlar müritlerinden bağış alırlar, eğer müritleri vermese çekişirler ve derler ki: ‘Senden şikayetçiyim, Allah da senden şikayetçi.’ Gerçek şeyhler bağış alırlarsa sadece hak edenlere, gariplere, çaresizlere verirler. Eğer kendileri alıp yerlerse leş yemiş gibi olurlar. Eğer alıp giyim yaparlarsa Hakk Teala onların ibadetlerini kabul etmez. Onlar cehennem azabına uğrarlar. Kim böyle şeyhlere gönlünü kaptırırsa, dinden de çıkar. Böyle şeyhler lanetlidirler. Onların fitnesi Deccal’den de kötüdür. Onlar şeriatta, tarikatta, hakikatta ve marifette dinden çıkmış sayılırlar…’
Çok mu ağır?
Hayır! Yanlışlığın ağırlığınca ağır…”

Dinlerarası  diyalog  Hristiyan  taktiği

Zeybek, 17 Ekim 2003 tarihinde ise Fethullah Gülen’in çalışmalarından en önemlisi olan Dinlerarası Diyalog çabalarını Hristiyanlığın taktiği olarak anlatıyordu: “DİNLERARASI Diyalog, Hıristiyanlığın bir taktik yaklaşımı. Taktiğe taktik ile yaklaşırsanız sıkıntı yok. Ama kendinizi kaptırırsanız, tuzağa düşersiniz.
Tuzağa düşülmüştür. Öylesine düşülmüştür ki; hayatı İslam vaizliğiyle geçen bir emekli din görevlisi için hazırlanan kitabın adı Diyaloğa Adanan Hayat olmuştur.”
Namık Kemal Zeybek yine aynı yazısında şunları söylüyordu: “Her dile çevrilen İnciller’in içine konulan dolarlar mı daha çekici gelir, mescid yapmak için ceplerden istenilen liralar mı?
Evet, dolarların kanatlandırdığı; diyalog rüzgarlarının beslediği Hıristiyan misyonerliğini kim durduracak? Milletimizin önüne konulan bu bölünme çatlağını kim onaracak? İşte asıl soru bu… Ama önce diyalog tuzağından kurtulmak gerek.”

Cemaat  lideri  mi  holding  sahibi  mi

Namık Kemal zeybek 13 Haziran 2004 tarihinde ise cemaat hakkında şunları söylüyordu: “Cemaat gazeteleri, televizyonları, işleri, işletmeleri, ticaretevleri sahibi olunca, işte ondan sonra olanlar olur… Oluyor…
Ne mi olur? Başlangıçta cemaat bütün bu dünyevi kurumların sahibi iken, yasa işlemeye başlar ve bu dünyalıklar, cemaatın sahibinin olurlar. Cemaat lideri bir süre sonra holding patronu haline gelir. Holdingin niteliği ve niceliği uluslararası boyuta ulaşmışsa; uluslararası kapitalin bir parçası olunur. Uluslararası kapital, uluslararası siyasete soyunmuşsa da uluslararası kapitalin güdümünde bir cemaat yapısı ortaya çıkar.
Artık bu noktadan sonra başlangıç noktası uzaklarda bir hayal gibi hatırlanır… Başlangıçta çok iyi niyetlerle başlanılsa bile bir süre sonra böyle olur…

Olunuyor…

Diyorum ki çevresinde kendisinden bir şeyler umarak insanların biriktiği insanlar, eğer gerçekten olgun ve oldurucu insan iseler; çevrelerindekileri örgülemesinler…

İşlerini ticaret ve siyasete bulaştırmasınlar.

Kendilerini de kendilerine bağlananları da yakmasınlar…

Zulme rızayı küfür niteliğinde gören Müslümanlığı, zulmün şakşakçısı, destekçisi, dalkavuğu, yalakası derecesine düşürmesinler…”

Okumaya devam edin ‘Yiğit Bulut ailece döndü’

03
Şub
10

Cemil Çiçek Tekel işçileriyle dalga mı geçiyor ?

Vatan Gazetesi yazarı Necati Doğru bugün Devlet Bakanı Cemil Çiçek ile ilgili önemli bir yazı yazdı.
Doğru’nun yazdığına göre Cemil Çiçek’in oğlu Ahmet Çağrı Çiçek, özelleştirmeler ile bir tabela şirketi haline gelen Sigara Sanayii İşletmeleri ve Ticaret A.Ş’de Yönetim Kurulu’na atandı.
Tekel işçileri işten atılırken Çiçek’in oğlu için yapılan bu atama çok tartışılacak.

İşte  Necati  Doğru’nun  yazısının  ilgili  bölümü:

”Geçen gün bir duyum aldım; Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı da yapmış, Hükümet Sözcüsü Sayın “Cemil Çiçek’in oğlu Ahmet Çağrı Çiçek’in devlet şirketi olan Sigara Sanayii İşletmeleri ve Ticaret A. Ş’de Yönetim Kurulu’na atandığını” haber veriyordu.

Doğru mu bu duyum?

Nasıl olur!

TEKEL işçileri Ankara’da “Bizi işimizden atmayın, aynı maaşımızla, aynı haklarımızla devletin başka kadrolarında çalışmaya devam edelim; çoluğumuz-çocuğumuz var…” diyerek “ölüm oruçlarına” yatıyorlar. Başbakan da “devletin kasasını size soydurmam” diye onları horluyor, aşağılıyor, ötekileştiriyor. Bakan’ın oğlu ise Sigara Sanayii İşletmeleri ve Ticaret A.Ş’nin Yönetim Kurulu’na üye olarak atanıyor.

Hiç olacak iş mi?

Şüphelenmek gerekli.

Doğru olamaz, babasının iktidarı TEKEL işçilerine “fabrikaları yabancıya sattık, size iş kalmadı, alın kıdem tazminatını ve ihbar tazminatını çekin gidin… Özel iş kurun… Koç gibi, Sabancı gibi siz de birer holding olun…” diye dalga geçer gibi öğütler verirken Bakan’ın oğlu devlet şirketinde yönetim kurulu üyesi olmayı kabul etmez.

Babasından utanır.

Kabul edemez, değil mi?

Ben de şüphelendim.

Araştırdım.

Allahım, büyüksün!

Duyum doğru çıktı.

Okumaya devam edin ‘Cemil Çiçek Tekel işçileriyle dalga mı geçiyor ?’

03
Şub
10

“Dachau cehennemi”ni gördüm

1933 başında iktidara gelen Alman Nazi Partisi ilk resmî toplanak olan Dachau’u aynı yıl 22 Mart’ta açtı.

Bu bir devlet kuruluşuydu ve orada yapılanlardan ötürü devlet doğrudan sorumluydu.

O tarihte yalnız Münih polisinin başında olan Heinrich Himmler bunun “ilk” olduğunu resmen açıkladı.

İlk 18 gün Bavarya Devlet Polisine bağlı kaldı, ama 10 Nisanda SS örgütü yönetimi üstlendi ve terör hemen başladı.

Dachau terörü belirli amaçlara yönelik olarak devletçe örgütlenmişti.

“Seçkin Korumacılar” anlamına gelen “Schutzstaffel” birleşik sözcüğünün ilk harflerinden oluşan SS çalıştırma ve ölüm toplanaklarının yönetimini ele geçiren siyasal polisti; başka bir deyişle, iktidardaki Nazi partisinin polis koluydu. “En Üstün Önderi” (Oberster Fuehrer) Hitler’in kendiydi; SS’in başı da H. Himmler’di.

12 Nisanda ilk kıyımı yaparak işe başladı. Savaştan sonra oluşturulan Nuremberg Yargı Kurulu SS’i Yahudileri toptan kıyıma uğratmaktan, işgâl altındaki topraklarda uluslararası hukukla bağdaşmayan eylemlerden, köle düzeyinde tutuklu çalıştırmaktan ve savaş tutsaklarını öldürmekten suçlu buldu.


Korumacıların mitralyöz ateşi
11 Ağustos 1940’ta Dachau’dan kaçmağa çalışırken (resimdeki Josef Stessel gibi) vurulanlar

29 Mayıs 1940’ta (Fransız Rabanda gibi) elektrikli tel örgülerde takılıp kalanlar

Dachau’da günde üç kez yoklama, çok ilkel barınaklar, çok kötü beslenme ve yetersiz giyimin yanı sıra, işkence yerleri, hapishaneler, gaz odaları ve insanların yakıldıkları fırınlar da vardı.

Buradan yalnız bir kişi kaçmayı başardı.

Meclisin (Reichstag) komünist milletvekillerinden Hans Beimler.

Kimileri öldürülürken, insanlık-dışı muameleler kimilerini çıldırttı ya da intihara sürükledi.

İlk gelenlere bir “hoşgeldin!” töreni gibi önce en az 25 kırbaç vurulurdu. Buraya 15 Mayıs 1933’de getirilen Yahudi Wilhelm Arpon ve Louis Schloss bu “tören”den sağ kurtulamadılar.

Yönetimi SS ele alınca ilk bir-buçuk ayda 13 tutuklu öldürüldü.

Bu toplanakta var olma koşulları uygulanan kurallardan açıkça anlaşılıyordu.

Kamp komutanı (SS Albayı) Theodor Eicke (1892-1943) ona sağlanan sıkıdüzen kurallarıyla cezaları daha da şiddetlendirdi.

Birkaç hafta içinde tümgeneralliğe yükseltildi ve kurulmuş ve kurulacak tüm kampların denetmeni oldu. Örgütteki etkisinin Himmler’den hemen sonra geldiği söylenebilir. Cezaları tüm ayrıntılarıyla kaleme aldı. Buyruğu altındakileri daha ilk gün “yüreği yufka olan manastıra gitsin!” diye uyardı. “Uzun Hançerler Gecesi” (30 Haziran 1934) olaylarında acımasızlığıyla kendini gösterdi ve yükselme merdivenlerini tırmanmayı sürdürdü. Bu olay, Hitler’in buyruğuyla, kendi başına güçlenmekte olan SA örgütüne vurulan darbeydi. “Fırtına Birliği” (Sturmabteilung) anlamına gelen “SA” Nazi Partisinin özel ordusuydu. Eicke onun başkanı olan Ernst Röhm’ü (1887-1934) kendi eliyle öldürmüştü. Röhm yüzünde kurşun yarası olan basit bir sokak kabadayısı olarak işe koyulmuştu, ama 1933 sonunda iki milyon kişilik “parti ordusu”nu kurup başına geçince, Hitler’e “sen” (du) diye hitap etmeğe başlamıştı. Alman Silâhlı Kuvvetlerinin kendine katılmasıyla büyük bir sözde “halk ordusu” düşlüyordu. Toplumun sola kaymasından korkan Hitler Röhm’ün dinlenmek için gittiği Bad Wiessee’ye ulaşarak onun tutuklanmasını istedi. “Şerefli çıkış yolu” olarak başına sıkması için odasına bir tabanca da koydurttu. Röhm öneriye karşı çıkınca, sorunu Eicke çözdü ve bu “hizmetlerinden” ötürü 1943’de orgeneral oldu.

Dachau’a getirilenlerin sayısında bir ara azalma olduysa da, bir nedeni muhaliflerin susup oturmalarıydı.

Ancak, Himmler bu toplanağa SS için hem siyasal, hem de ekonomik bir üs olarak bakıyordu.

Bir yandan, “ırk sağlığına kavuşacak”, öte yandan da toplum serseriler, alkolikler, akıl hastaları, eşcinseller ve fahişeler gibi istenmeyenlerden kurtulacaktı.

Ayrıca, sabahtan akşama çalıştırılan tutuklular yeni yapılar için gerekli taşları kırıp düzeltecek ve yeraltından maden çıkaracaklardı.

Başkent Berlin’in graniti ve tuğlası buradan geliyordu.

İşe yaramayacak denli zayıf olanlar dosdoğru gaz odalarına.

Savaş bulutları toplandıkça, yeni kamplar açıldı.

Almanya Avusturya’yı kendine katar katmaz, oradaki Yahudiler ve başka istenmeyenler Dachau’un ya da benzerlerinin yolunu tuttular.

Savaş patlamadan bir yıl önce, öldürülenler bir yana, yalnız Dachau’da çalıştırılanlar 15.000’in biraz altındaydı.

Savaşın başlaması tutukluların bileşimini değiştirdi.

Alman yurttaşlarının oranı azaldı. Savaş tutsakları da gelmeğe başladılar.

Hiç bir tutsağın her hangi bir nedenle başvurma ya da itiraz etme hakkı yoktu

. Tüm tutsaklar yönetimin elinde istedikleri gibi kullanılacak bir maldı sanki.

“Köle sahibi” örgüt de SS’di ve hiçbir yere hesap vermeden öldürme yetkisi vardı. İşi baltalamak ya da kundaklamakla suçlananlar dövüle dövüle öldürülüyor ya da hemen asılıyorlardı.

Getirilenler arasında ileride Nazizme karşı çıkma olasılığı bulunan, ama henüz hiç bir “suç” işlememiş olanlar da vardı.

Dachau’daki uygulamanın sonuçları ölüm oranının durmadan yükselmesinden anlaşılıyordu.

NAZİ KAMPLARINDA ÖLÜMLERDEN ÖLÜM BEĞEN

Toplu asılanlar

Kurşuna dizilenler

Beyne sıkılan kurşunlar

Baltayla başı kesilenler

Fırınlananlar

Örneğin, 1940’ın son on ayında 1.521, 1941 yılında 2.576 tutuklu öldü.

Daha hızlı çalıştırmak için başvurulan yöntemler acımasızca dövmek ya da ellerinden asmaktı.

Çalıştıktan sonra kampa ölüm derecesinde bitkin dönenler, bir de üstelik, yoklama için yaklaşık bir saat ayakta tutuluyorlardı.

Kampta hasta bakımevi diye bir koğuş vardı, ama burası bir sağlık noktası değil, bir dehşet merkeziydi.

Orada yalnız bir, iki ders görmüş sağlık memuru vardı, ama ilk ameliyatlarını orada deniyorlardı.

Hem de gereği olmadan, iskelet gibi bedenler üstünde.

Kimi zaman da SS buyruğuyla birilerini bir iğneyle öldürüyorlardı.

Hastalar bu Azrail bozuntularının elindeydi.

Ayak işlerine bakan görevli bir Alman bile istediğini öldürebilirdi.

1941 yılı Alman ordularının en başarılı dönemi olduğundan, Himmler Doğu Avrupa’daki Polonyalılar, Beyaz Ruslar, Ukraynalılar ve Ruslar gibi yerleşik halkların 30 milyonunu şu ya da bu yoldan ortadan kaldırmayı tasarlıyordu.

Dachau’a tutuklu Doğu Avrupalı akımının bir nedeni buydu.

Kamp görevlilerinin istediği onları yaşatmak değil, her birini limon sıkar gibi çalıştırdıktan sonra ortadan kaldırmaktı.

Çalışamayacak olanlar hemen yok ediliyordu.

Açlıktan ölenlerin sayısı çok yüksekti.

Tutuklular arasında meslekten iyi doktorlar bulunuyorlardı, fakat onların sağlık odasında görev yapmaları yasaktı.

ABD Pearl Harbor deniz üssüne Japon saldırısının ardından savaşa girmesinden ve 1940’da Hollanda ve Belçika’yı çiğnemiş olan Alman Altıncı Ordusunun, 1943 başında savaş alanında 100.000 ölü bırakıp, komutanları General Friedrich von Paulus (1890-1957) ve tüm yüksek rütbeli subaylarıyla teslim olmasından sonra, Naziler ekonomilerini uzun sürecek bir savaşa karşı yeniden düzenlemek zorunda kaldılar.

Hitler 1942 başında Albert Speer’i (1905-1981) silâhlanma bakanlığına getirdi ve Himmler’den silâhlanma endüstrisinde çalıştırılan tutsakların sayısını arttırmasını istedi.

Mimarlık eğitimi görmüş olan Speer kentleşme uzmanı ve devletin bu alandaki baş denetçisiydi.

Devlet yapılarının, büyük spor salonlarının, dev stadyumların, anıtların ve geleceğin büyük kentlerinin çizimlerini o yapıyor, tasarılarından o sorumlu oluyordu.

Kendi de mimar gibi resim yapan (ama Viyana Güzel Sanatlar Akademisine girememiş olan) Hitler bu gencin çizimlerine bayılıyordu.

Ancak, Speer daha 1932’de polis örgütü olan SS’e üye olmuştu.

Hitler’den 1938’de partinin altın madalyasını aldı ve 1941’de Batı Berlin’den Mecliste milletvekili de oldu.

Hitler onu savaş üretiminden sorumlu bakan yaptı.

Değişmekte olan savaş koşullarından ötürü, Himmler’e de toplanaklarda köle gibi çalışacak daha fazla sayıda kişi bulmak kalıyordu.

Kamplardaki ölüm oranları bir süredir çok yüksekti ve bu oran artıyordu.

Himmler yeni tutuklama avı başlattı ve tüm kampların genel yöneticiliğine SS örgütünün ekonomi işlerine bakan Oswald Pohl diye birini getirdi.

Bu arada, tutuklulara dışarıdan yiyecek paketi alma izni çıktı.

Tutukların sayısı savaş talihinin döndüğü gerekçesiyle arttığı için Dachau’a ve öteki ana kamplara bağlı uydu kampların hızla kurulması da bu döneme rastlıyor.

Ancak, temel ilkelerde bir değişiklik yoktu.

Örneğin, çalışamayacak duruma gelenlerin gideceği yer gaz odalarıydı.

Daha önemlisi, 20 Temmuz 1944’de yeni bir buyruk geldi.

Savaş dengesi artık Almanya’ya karşı kesin olarak değişmiş bulunduğundan, cephelerde ilerlemekte olan düşmanın önünden hızla geriye çekilemeyecek toplanaklardaki Yahudilerle tüm tutsakların öldürülmesi isteniyordu.

Genel ilke şuydu: Hiçbir tutsak zafere doğru giden Müttefiklerin eline düşmemelidir.

Örneğin, yürüyemeyecek olanlar ve hareketi yavaşlatanlar hemen gaz odalarına yollandılar.

Bir bölümünü Baltık Denizi yoluyla geri çekmeyi tasarladılar.

Bir olasılık onların kış aylarının yarattığı azgın deniz fırtınalarında boğulup gitmeleriydi. İçi tutsaklarla dolu ve Stutthof’tan yola çıkan Cap Arcona ve Theilbeck adlı gemileri de İngiliz uçakları Alman tekneleri diye bombalayıp batırdılar.

Sachsenhausen ve Ravenbrück’ten yola çıkarılanları Sovyet askerleri kurtardılar.

Okumaya devam edin ‘“Dachau cehennemi”ni gördüm’




İstatistikler

  • 2.329.048 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

En fazla oylananlar