15 Şub 2010 için arşiv

15
Şub
10

Sınıf Bilinci

image

Sınıf bilince denilince, ayni sınıfa mensup olanların paylaştıkları ortak çıkarlar ve hedeflerle ilgili bilinç anlaşılmaktadır.
Örneğin, sermaye sınıfı, işçi sınıfı gibi.
Marksizm’in temel kilit kavramlarından biri sınıf bilincidir.
Ülkemizde, sermaye- emek çelişkisinin tamamen giderildiği söylenemez.
Sermaye sınıfının, 1950 yılında iktidara gelen ve sermayeden yana olan sağ iktidarlar dönemlerinde, kısmen sınıf bilincine eriştiği söylense de, bu sınıfın çıkarları ile ters orantılı olan emekçilerin yani işçi sınıfının ayni düzeyde bilinçlendiğini ve haklarına sahip çıktığını söylemek olası değildir.
Eşitlikçi ve özgürlükçü 1961 Anayasasıyla ilk kez işçi sınıfına grev hakkı tanındı.
Rahmetli Bülent Ecevit’in Çalışma Bakanı olduğu dönemde, 1963 yılında 274 sayılı Sendikalar Yasası, 275 sayılı Toplu Sözleşme ve Grev Yasası çıkarılarak, işçi sınıfına geniş ve demokratik haklar verildi.
Sonraki dönemlerde, yapılan faşist darbeler ve iktidar olan sağ partiler döneminde bu hakların çoğu geri alınıp, belirtilen yasaların içi boşaltılırken, işçiler sarı sendikaların çarkında olduklarından haklarına sahip çıkamadılar.
İşçi haklarını ödünsüzce savunan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) emperyalistlerin ve işbirlikçilerin çıkarlarına dokunduğu için Komünistle suçlanırken, yiğit yöneticileri alçakça katledildi.
Bu süreçlerde, üretiminde emeği temsil eden işçi sınıfı kendi durumunun farkında olmayarak, genelde sermaye temsilcisi sağ iktidarlardan yana oy kullanarak, kendilerine sahip çıkan partileri hep muhalefette kalmaya mahkûm ettiler.
Bu genel açıklamadan sonra özele baktığımızda,
Son yıllarda yapılan genel seçimlerde, kentlerdeki sermaye kesimi dışında, bilinçli ve kültür düzeyi yüksek kesimlerin sosyal demokrat partilerden yana tavır almalarına karşın, işçi kesiminin oturdukları varoşlarda, sağ partilerin daha güçlü çıktığı gözlenmektedir.
Geçmiş yıllardan başlayıp gelen ve günümüzde doruğa çıkan, özelleştirme adı altında birçok kamu işletmelerinin özelleştirilerek, işçilerinin işsiz ve aşsız bırakıldığını, hak aramalarının bir sonuç vermediğini, iktidarın “ben yaptım oldu” mantığı ile hareket ederek, feryatlara kulak tıkadığını görmekteyiz.

Okumaya devam edin ‘Sınıf Bilinci’

15
Şub
10

İnadına TÜRKSOLU

15
Şub
10

Uğur Mumcu’nun kemiklerini sızlatanlar…

Kendilerine “Hrant’ın arkadaşları” diyen ve Dink Davası başladığı günden beridir hemen her duruşma öncesinde sahne alan “Hepimiz Ermeniyiz”ci grubun son marifeti herkesin malumu.
“Hepimiz Ermeniyiz”ci grup Uğur Mumcu’yu Hrant Dink’le yan yana getirmiş, dahası Hrant Dink’i aklamak için Uğur Mumcu’yu kullanma cüretini göstermiştir.

“Hrant’ın  arkadaşları”;

Uğur  Mumcu’nun  düşmanları

Kendilerine “Hrant’ın arkadaşları” diyen ve Dink Davası başladığı günden beridir hemen her duruşma öncesinde sahne alan “Hepimiz Ermeniyiz”ci grubun son marifeti herkesin malumu.

Bu Kürtçü, Ermenici ve liberal güruh, bu kez de siyasi cinayetler sonucu hayatını kaybeden Sabahattin Ali, Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Turan Dursun, Doğan Öz gibi aydınların yakınlarını bir araya getirerek uzun süredir yürüttükleri kampanyanın yeni bir perdesini sahneye koydu.

Şeriatçı, Kürtçü ve liberal basın da çarşaf çarşaf yayınlarla kampanyaya olan desteklerini esirgemediler tabii.

Protestonun görünen yüzü siyasi cinayetlerin açığa çıkartılması ve adalet talebiydi ama seçilen mekân ve atılan sloganlar işin iç yüzünün bambaşka olduğunu ortaya koyuyor.

Hrant Dink’in ailesi ya da onun siyasi fikirlerini paylaşanların hukuk ve demokrasi çerçevesinde kalmak kaydıyla tepkilerini göstermeleri ya da taleplerini dillendirmeleri elbette kendi bilecekleri iştir ve zaten bugüne kadar da bunu yapmalarına yönelik herhangi bir engelleme olmuş değildir.

Aksine; “Hepimiz Türk’üz” yürüyüşlerini yasaklayan AKP iktidarı, “Hepimiz Ermeniyiz” pankartlarının açıldığı bütün yürüyüş ve gösterilere gereken her türlü desteği de vermektedir zaten.

Ancak her şeyin bir sınırı olduğu gibi densizliğin de bir sınırı vardır ve öyle görülüyor ki bu son olayda bu sınır çoktan aşılmıştır.

“Hepimiz Ermeniyiz”ci grup Uğur Mumcu’yu Hrant Dink’le yan yana getirmiş, dahası Hrant Dink’i aklamak için Uğur Mumcu’yu kullanma cüretini göstermiştir.

Oysa Uğur Mumcu bütün Türkiye’nin Atatürkçü, milliyetçi ve solcu kimliği ile tanıdığı bir isimdir ve alçakça katledildiği güne kadar da Türkiye’nin Ermeni ve Kürt kartı kullanılarak nasıl parçalanmaya çalışıldığını ortaya koymuş, ASALA ve PKK gibi Ermeni ve Kürt terör örgütlerinin bu amaç doğrultusunda ABD emperyalizmi tarafından nasıl kullanıldığını belgelemeye çalışmıştır.

Nitekim PKK’nın arkasındaki iç ve dış bağlantıları çözme noktasına geldiğinde alçakça katledilmiştir.

Şimdi bütün bu gerçekleri yok sayıp, bütün hayatı Ermeni terörü ve Kürt bölücülüğü ile mücadeleyle geçmiş ve bu uğurda yaşamını yitirmiş Uğur Mumcu gibi bir Atatürkçü ile Hrant Dink gibi bir Ermeni ırkçısını ve PKK’nın “Ape Musa”sı Musa Anter’i yan yana getirmek, densizliğin daniskası değil de nedir?

Tabii bu kumpası kuranlar, haklarını yemeyelim, o kadar da saf değiller; tipik bir köylü kurnazlığı ile kendilerine göre bir ortak payda bulmuşlar Uğur Mumcu ile Hrant Dink ve Musa Anter’i yan yana getirmek için; güya hepsi de aynı şekilde faili meçhul cinayetlere kurban gitmişler!

Anlayacağınız ortak payda diye ortaya koydukları tek şey bu isimlerin öldürülmüş olmaları.

E, madem faili meçhul cinayetlerle öldürülenlerin ailelerini bir araya getirip “faili meçhuller aydınlatılsın” mesajı verilmek isteniyor o halde Gün Sazak başta olmak üzere öldürülen MHP’li katillerin yakınlarını da çağırıp o fotoğraf karesine dahil etsinler de bu tablo tamamlansın!

Öyle ya, Mumcu gibi bir Atatürkçüyü Hrant Dink gibi bir Ermenici ve Musa Anter gibi bir Kürtçü ile yan yana koyabildiklerini göre Gün Sazak gibi ülkücü katilleri de aynı tabloya dahil etmemeleri için hiçbir sebep yok. Onlar da en nihayetinde faili meçhule kurban gitmediler mi!

Adalet  arayışı  değil,  Ordu  düşmanı  propaganda

Ama bunu elbette yapmazlar, çünkü niyetleri başka.

Hrant Dink’in öldürülmesine kadar bu ülkede kaç tane Atatürkçü aydın katledildi. Türkiye’de otuz yıldır sistematik bir şekilde Atatürkçü aydınlar katledilirken neredeydi bu insanlar. Niçin Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Eşref Bitlis, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı ya da Necip Hablemitoğlu katledildikten sonra bir araya gelmedi bu aileler.

Sivas’ta yobazlar tarafından diri diri yakılan aydınlara sahip çıkmak için Hrant Dink’in öldürülmesi mi beklendi…

Bir de böylesi bir buluşmayı hangi güçler, ne amaçla organize ediyorlar, bugüne kadar siyasi cinayetleri aydınlatılsın dendiğinde çıtı çıkmayan yandaş medya ne oldu da birden “siyasal cinayetler aydınlatılsın” propagandasına başladı.

“Adalet istiyoruz” diyerek bu oyuna alet olanlar bu soruları da soruyorlar mı acaba kendilerine?

Peki, ortada gerçek anlamda adalet aramak gibi bir niyet olmadığına göre niçin ve hangi hakla Uğur Mumcu’nun o tertemiz ismini kendi kirli amaçları için kullanmaya cüret ediyorlar acaba?

Sonuçta bu güruhun Uğur Mumcu ile bıraktık ideolojik bir yakınlığı, üzerinde anlaşabilecekleri tek bir konu bile olmadığı ortada.

Uğur Mumcu bugün yaşasaydı, emin olun, Atatürkçülük ve milliyetçilik düşmanlığında gemi azıya almış bu kitle onu da azılı bir “Ergenekoncu” diye damgalamaktan çekinmezdi.

Ama Uğur Mumcu şimdi yaşamadığına göre onun tertemiz ismini kendi karanlık senaryoları için kullanmakta bir sakınca görmüyor olmalılar.

Kampanyanın tezgâhçısı “Hepimiz Ermeniyiz” ekibinin aslında tek bir amacı var; aydın cinayetlerini Hrant Dink cinayeti ile birleştirip ordu düşmanlığı yapmak.

Böylelikle bir taşla iki kuş vuruyorlar; hem katledilen bu aydınlar üzerinden Hrant Dink gibi Türk halkı tarafından sevilmeyen bir ismi aklamış oluyorlar-“Hepimiz Ermeniyiz” sloganı atanlar da meşrulaşmış oluyor tabii- hem de bütün bu aydın cinayetlerinin sorumluluğunu Ordu’nun üzerine atarak açık bir AKP-ABD planı olan Ordu’nun tasfiyesi operasyonuna hizmet ediyorlar.

Zaten dikkat edilirse Hrant Dink davası Ergenekon davası ile birleştirilip Türk Ordusu ile bir hesaplaşmaya dönüşmüş durumda neredeyse.

Yalnızca bununla da yetinmiyorlar elbette. “Kendinle yüzleş” sloganı atan grup sadece Türk Ordusu’nu değil, bütün Türkleri de “ırkçı” ve “katliamcı” olarak damgalamaya çalışıyor.

Hem de Uğur Mumcu’nun arkasına sığınarak!

Oysa Uğur Mumcu hiçbir zaman Türk Ordusu’na düşmanlık yapmadı. Tam tersine emperyalizmin ve onun işbirlikçilerinin saldırıları karşısında her zaman Türk Ordusu’ndan yana tavır aldı.

“Hepimiz Ermeniyiz”ci grupla kol kola yürüyenler arasında en önde Mumcu’nun oğlu Özgür ve kızı Özge var ne yazık ki.
Özge Mumcu son olarak Vatan gazetesine bir röportaj vermiş.
Özge Mumcu’nun sözünü
ettiğimiz röportajı verdiği isim de bir o kadar dikkate değer; Taraf gazetesi aracılığıyla Ordu düşmanı kampanyanın öncülüğünü yapan Ahmet Altan’ın Vatan gazetesinde
çalışan kızı Sanem Altan.
Evet, Uğur Mumcu’nun bütün hayatı boyunca mücadele ettiği, “liberal ve holding beslemesi tosuncuklar” diye saldırdığı ve ölene kadar da düşman kaldığı “Altangiller”den Sanem’le paslaşarak “babamı öldürenler İslamcılar ya da Kürtçüler olamaz” mesajları veriyor Özge Mumcu.

Uğur  Mumcu’nun  kemiklerini  sızlatanlar…

İşin acı tarafı Uğur Mumcu’nun oğlu Özgür ve kızı Özge’nin de bu kampanyanın bir parçası haline gelmiş olmaları.

“Hepimiz Ermeniyiz”ci grupla kol kola yürüyenler arasında en önde Mumcu’nun oğlu Özgür ve kızı Özge var ne yazık ki.

Bu güruhun bu kadar pervasızca davranabiliyor olmasında herhalde en çok da bunun payı var.

Öyle olmasa belki de bu densizliği yapmaktan çekinirlerdi.

Uğur Mumcu’nun kemikleri sızlıyor olmalı!

Hadi diyelim ki bu Kürtçü ve liberal güruh kendi marjinal siyasetlerini aklamak için Uğur Mumcu gibi bir ismin gölgesine muhtaçlar, peki Mumcu’nun aile fertlerine ne demeli.

Özgür Mumcu zaten bir süredir Birgün isimli liberal-Kürtçü gazetede yazıyor.

Babasının oğlu olmak dışında hiçbir özelliği bulunmayan ve sırf Mumcu soyadı dolayısıyla köşe yazma imkânına kavuşan Özgür, babasının savunduğu fikirlere tamamen ters fikirleri bu Kürtçü gazete aracılığıyla yaymakta hiçbir sakınca görmüyor.

Özgür Mumcu’nun birkaç hafta önce yaptığı bir açıklaması da özellikle Şeriatçı basından büyük övgü almıştı; “Babamı İslamcıların öldürdüğüne inanmıyorum”.

Özge Mumcu’ya gelince…O da son olarak Vatan gazetesine bir röportaj vermiş. Şöyle diyor; “Babamın ulaştığı gerçekleri engellemek için herhangi bir örgüt kullanılmış olabilir. Kürt kimlikli olur, İslami kimlikli olur, ya da öldüren siyasi bir kimliğe sahipmiş gibi gözükebilir. Ama bu cinayetin siyasi ideolojiye sahip olup olmamasından ziyade, gerçekten kim yapmış olabilirle ilgilenmek istiyorum.”

Bak sen şu adam olacak çocuklara!

Sanırsınız ki babalarının gerçek katillerinin kim olduklarını öğrenmek istiyorlar, ama çok açık bir şekilde Uğur Mumcu’nun Kürtçü ve İslamcı düşmanlarını aklamaya çalışıyorlar.

“Uğur Mumcu’yu öldürmek kimin işine gelir” diye sormuş Özge.

Kürtçü ve Şeriatçıların Uğur Mumcu öldürüldükten sonra adeta göbek attıklarını bilmiyor olabilir mi acaba.

12 Eylül’den sonra herkesin sustuğu, sol adına ses çıkaran kimilerininse Kürtçülerle ve İslamcılarla kol kola girdiği günlerde Kürt-İslam sentezinden bahseden ve bu Kürt-İslamcı güçlere karşı adeta tek başına mücadele eden Uğur Mumcu’nun öldürülmesi başka kimin işine gelirdi acaba?

Özge Mumcu’nun sözünü ettiğimiz röportajı verdiği isim de bir o kadar dikkate değer; Taraf gazetesi aracılığıyla Ordu düşmanı kampanyanın öncülüğünü yapan Ahmet Altan’ın Vatan gazetesinde çalışan kızı Sanem Altan.

Evet, Uğur Mumcu’nun bütün hayatı boyunca mücadele ettiği, “liberal ve holding beslemesi tosuncuklar” diye saldırdığı ve ölene kadar da düşman kaldığı “Altangiller”den Sanem’le paslaşarak “babamı öldürenler İslamcılar ya da Kürtçüler olamaz” mesajları veriyor Özge Mumcu. Yazık gerçekten.

Özge ayrıca Uğur Mumcu’nun öldürülmesinden sonra kurulan ve Uğur Mumcu’nun kitaplarının satışıyla büyük bir gelir kaynağına sahip olan Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın da (um:ag) başındaki isimlerden biri. Vakfın yayınladığı kitaplar içinde Uğur Mumcu’nun kitapları dışında kitaplar da yayınlanıyor.

Ve bu kitaplardan birisinde siyasal cinayetlere kurban giden isimler içinde Uğur Mumcu yine PKK’lı Musa Anter’le birlikte anılıyor!

Anlaşılıyor ki Mumcu’nun çocukları bu protestoya son derece bilinçli bir şekilde katılmışlar.

Yani hiç de öyle kandırılmış filan değiller.

“Hepimiz  Uğur Mumcu’yuz , hepimiz  Atatürkçüyüz”  diyebilir  misiniz ?

Peki ama Uğur Mumcu’nun yazdıklarını ve savunduklarını bilmiyor olabilir mi çocukları.

Öyle ya, en azından öldükten sonra babalarının kitaplarını merak edip bir okumuş olmaları gerekir.

Hele hele bir de bu kitapları basıp bundan para kazandıklarını göre en azından “babamız ne yazmış” diye bir merak etmişlerdir herhalde.

Ama durum her ne olursa olsun Uğur Mumcu’nun uğrunda ölüme gittiği fikirlerine sahip çıkmak bir yana, karşı cephede yer alıp babalarının fikirlerini karşı saldırıya geçiyor çocukları.

Bu noktadan sonra da onları Uğur Mumcu’ya bağlayan hiçbir şey kalmıyor aslında.

Uğur Mumcu gibi fikirleri için yaşamış ve ölmüş bir ismin gerçek ailesi acaba bugün onun ideallerini yaşatmak için mücadele edenler midir, yoksa sırf onunla kan bağı olduğu için onun mirasından nemalanan, ama fikirlerine ihanet edenler midir?

Bu soruya en başta Uğur Mumcu’nun çocuklarının cevap vermesi gerekiyor.

Uğur Mumcu yürüttüğü mücadelenin ölümle bitebileceğinin pekala farkındaydı.

Ne diyordu Uğur Mumcu :

“Ben Atatürkçüyüm, ben cumhuriyetçiyim, ben laikim, ben antiempeyalistim, ben tam bağımsız Türkiye’den yanayım, ben özgürlükçüyüm, ben insan haklarının savunucusuyum, ben teröre karşıyım, ben hırsızların, yobazların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım! Öyleyse vurun, parçalayın! Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar çıkacaktır.”

Şimdi Uğur Mumcu’nun posterleri arkasından Kürtçü ve Ermenici propaganda yürütüp Türk düşmanlığı yapanlar Uğur Mumcu’nun bu söylediklerinin altına imza atabilirler mi? Biz de Atatürkçüyüz, cumhuriyetçiyiz, antiemperyalistiz, yobazların karşısındayız, teröre karşıyız diyebilirler mi?

Peki ya Hrant Dink’in her fırsatta Türk düşmanlığı yapan çocukları, onlar da çıkıp “Hepimiz Uğur Mumcu’yuz, hepimiz Atatürkçüyüz” diyebilirler mi?

Elbette diyemezler.

Sadece “Hepimiz Ermeniyiz”ciler değil, Mumcu’nun oğlu ve kızı da söyleyemez bunları ne yazık ki.

O zaman “hangi yüzle Uğur Mumcu’nun mirasını sahipleniyorlar”ın da cevabını vermek zorundalar.

Uğur  Mumcu’nun  yazılarını  ne  yapacaksınız ?

Bu durumda Uğur Mumcu’nun fikirlerini savunan herkesin çıkıp Uğur Mumcu’nun arkasına sığınarak kendi marjinal siyasetlerini pazarlama gayretlerini karşı sesini yükseltmesi ve bunların maskesini indirmesi gerekiyor.

Uğur Mumcu’nun adını kullanarak Türkiye üzerindeki kirli emperyalist oyunların taşeronluğunu üstlenen bu çevreler belki de Uğur Mumcu gibi bütün Türkiye’nin saygı duyduğu ve cenazesinde milyonları bir araya getiren bir değere muhtaçlar.

Bu bile aslında onların ne kadar acz içinde olduklarını gösteriyor

Ama buna cüret edenler şunu da unutmamalılar; Uğur Mumcu’nun fotoğrafı arkasına geçerek ya da onun soyadını kullanarak onun yazdıklarını ve mücadelesini gizleyemezsiniz.

Uğur Mumcu bu ülkede Atatürkçülüğün, milliyetçiliğin, antiemperyalizmin ve solculuğun simgesi olmuştur.

Hadi diyelim ki Uğur Mumcu’nun ailesini kandırmayı başardınız, peki ama Uğur Mumcu’nun yazılarını ne yapacaksınız, onları da ortadan kaldırabilir misiniz?

Herkes Uğur Mumcu’nun çocukları gibi olmaz, birileri de çıkıp Uğur Mumcu’nun yazdıklarına bakar ve o zaman hem sizin hem de ağababalarınızın foyası meydana çıkar.

O nedenle, henüz yol yakınken Uğur Mumcu’nun arkasına saklanmaktan vazgeçin.

Densizliğin alemi yok!

İnan KAHRAMANOĞLU


2 Yanıt, “Uğur Mumcu’nun kemiklerini sızlatanlar…”


  1. 1 Ahmet Yıldız

    Şubat 15, 2010, 11:51 am

    Uğur Mumcu’nun Musa Anter’in ölümü sonrasında onun hakkında yazdığı övgü dolu yazıyı okursanız, Mumcu hakkındaki değerlendirmelerinizin ne derece hatalı olduğunu da anlarsınız.
    Türk Solu dergisinde yürüttüğünüz dezenformasyon çalışmasını ve de bu dergide Gülaltay gibi faşistlere kucak acmanızı dikkatle izliyoruz.
    Arkanızdaki güçleri biliyoruz.

    Quantcast

  2. 2 kubilge

    Şubat 15, 2010, 7:19 pm

    Türksolu’nun arkasındaki güçler neymiş ben de bilmek istiyorum sayın “DERİN” düşünen Ahmet Yıldız…
    Bu amatör paylaşım sitesinin derin güçlerle ilişkisini, ancak bu işlerle alakadar olanlar düşünebilir.

    Bizim arkamızda, önümüzde, sağımızda, solumuzda sadece MİLLET sevgisi vardır.

    Biz hoşumuza giden, kalbimize ve mantığımıza uygun yazıları okur ve paylaşırız…
    Bilmem  anlatabildim  mi..???!!!
    O  kaaaaa…..(“o  kadar”  demek)

http://herseydenazaz.wordpress.com/2010/02/15/ugur-mumcu%E2%80%99nun-kemiklerini-sizlatanlar%E2%80%A6/
15
Şub
10

Karabük’te İŞSİZLİK azalmış (!)

image

İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odasının (İSMMMO) hazırladığı ”Türkiye’nin Sıkışan Kentleri” raporuna göre işsizlik konusundaki olumsuz görünüşün, Türkiye geneli için karamsar bir tablo yarattığı belirtilerek, verilerin özellikle 20 ilde ”tehlike çanlarının” çalmaya başladığına işaret ettiği bildirildi.

İSMMMO’dan yapılan açıklamaya göre Oda, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) ile güncellediği verilerden yararlanarak rapor düzenledi.

İŞSİZLİK  ALDI  BAŞINI  GİDİYOR

Ülkede 20 ilde istihdam edilenlerle işsiz kalanların toplamı anlamına gelen ”iş gücü”nün azaldığı belirtilen ve 2004-2008 yıllarının karşılaştırıldığı rapora göre, Ege, Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde yer alan Aydın, Denizli, Muğla, Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin, Batman, Şırnak, Siirt, Erzurum, Erzincan, Bayburt, Samsun, Tokat, Çorum ve Amasya’da 5 yıldır iş gücü ve istihdam azaldı. İşsizlik ise arttı. Manisa, Afyon, Kütahya ve Uşak’ta ise işsiz sayısı azalmış görünüyor.

Raporda şunlar kaydedildi:

”İşsizlik konusundaki olumsuz görünüş, Türkiye geneli için karamsar bir tablo yarattı. Ancak veriler, özellikle 20 ilde tehlike çanlarının çalmaya başladığına işaret ediyor. Trakya’da ise biraz daha farklı bir durum ama benzer bir sonuç söz konusu… Yaratılan istihdam, iş gücündeki artışı karşılamaya yetmeyince işsizlik oranı yüzde 6,6’dan yüzde 11,2’ye çıktı. Üstelik, TÜİK’in mart ayında açıklayacağı ve küresel krizin izlerini de taşıyacak yeni veriler, henüz bu resmin içinde bulunmuyor.”

AYDIN,  DENİZLİ  VE  MUĞLA,  MEVCUT  İSTİHDAMI  DA  AZALTTI

Rapora göre, Ege Bölgesi’nin turizm ve sanayi illeri Aydın, Denizli ve Muğla, yeni istihdam yaratmak yerine mevcut istihdamı azalttı. Söz konusu üç il, 2004 yılında 945 bin kişiye istihdam sağlarken, 2008’in sonunda bu rakam 897 bin kişiye indi.

Üç şehirde 2004 yılında 1 milyon 24 bin kişi olan iş gücü ise 2008 yılında 1 milyon 5 bin kişiye geriledi. İş gücü gerileyince de 2004 yılında bu üç ilde yüzde 7,7 olan işsizlik oranı, yüzde 10.8’e, 78 bin olan işsiz sayısı da 108 bine yükseldi.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde de iş gücü azaldı. GAP bölgesinde yer alan Şanlıurfa ve Diyarbakır’da 550 bin olan iş gücü 540 bine, 485 bin olan istihdam da 464 bin kişiye düştü. Bu gelişme, yüzde 11,8 olan işsizlik oranını yüzde 14,1’e yükseltirken, 65 bin olan resmi işsiz rakamı da 76 bine ulaştı.

Okumaya devam edin ‘Karabük’te İŞSİZLİK azalmış (!)’

15
Şub
10

Tayyip ve hempalarından İlber Ortaylı’ya linç girişimi

Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Prof. Dr. İlber Ortaylı, önceki hafta MHP’nin siyaset okulunda yaptığı açıklamalardan dolayı zor günler geçiriyor.

Ortaylı, MHP’nin siyaset okulunda, başta Kürt açılımı olmak üzere, AKP politikalarını eleştirince Tayyip ve hempalarının tepkisini çekti.

Önce konu ile ilgili “Tayyip’in sevdalısıyım” diyen Ethem Sancak’ın sahibi olduğu Star gazetesindeki haberden bir özet geçelim ki, ne demek istediğimiz tam olarak anlaşılsın:

“MHP’nin siyaset okulunda konuşan Prof. Ortaylı’dan şok açıklamalar: ‘Biz asker milletiz. Asker düşmanlığı pomplanıyor. Açılım lafları boştur. Sivil siyaset olmazsa darbe normaldir.’

Prof. Dr. İlber Ortaylı, ‘asker millet’ olmanın Türklerin en önemli vasfı olduğunu belirterek, ‘Askeri vasıflarını kaybetmiş Avrupa, bizde bulunan bu vasfın da yok olmasını istiyor’ dedi. MHP’nin Siyaset ve Liderlik Okulu’nda partililere konuşan Ortaylı, hükümetin demokratik açılımını da eleştirdi.

Ortaylı, son yıllarda Türkiye’de milliyetinden utanma duygusunun, asker düşmanlığının körüklendiğini iddia etti. Bunu Avrupa’nın da kışkırttığını ima eden Ortaylı, şöyle konuştu: ‘Türk toplumunun militarist olmasından Belçika’nın, İsviçre’nin ne zararı olabilir?’

Ordu’nun siyasete karışmasının da kaçınılmaz olduğunu, bunun tarihsel gerçeklik taşıdığını savunan Ortaylı, ‘Sivil siyaset kendini geliştiremezse darbe kaçınılmazdır’ diye konuştu.

Ortaylı, Doğu ve Güneydoğu’da üniversiteye giriş sınavlarında açık şekilde kopya çekildiğini öne sürerek, ‘Böylelikle iyi okullara ehil olmayan öğrenciler geliyor. İmtihanların asayişini iyi kontrol etmeliyiz,’ dedi.

‘Bütün kentlere üniversite açılması ahlaksızlıktır’ diyen Ortaylı ‘Ankara’ya 20 okul aç, Doğulu çocuklar buranın kültürün görsün’ dedi. Ortaylı taşraya üniversite açılmasının zararını ise şöyle anlattı: ‘Evvela bakkal çakkal çocukları kandırıyor. Ondan sonra oradaki ev sahipleri kazıklıyor çocukları. Ondan sonra her şehirde vardır onlardan bir sürü pis herifler genç kızları kovalıyor.’

Demokratik açılım çalışmalarını da eleştiren Ortaylı, sözlerine şöyle devam etti: ‘Açılım boş laftır. Açılım isteyenler gitmez de durmaz da. Kimse kimseye kitle dalkavukluğu yapmak için, sempatik görünmek için konuşmasın. Türklere karşı tez geliştirmek için arşive giren kaçıncı ecnebi Türk taraftarı oldu, onlar anladı, bizdekiler anlamıyor. Bunlar tehlikeli işler, belediyeciliğe benzemez.”

Buna benzer haberler diğer yandaş yayın organlarında da yer aldı.

“Ortaylı şok etti!”,

“Dinleyenleri şaşırttı”,

“MHP’lilerin karşısında coştu”,

“Şaşırtan sözler”,

“MHP’lileri mest etti” başlıkları avada uçuştu.

Tabii ki yorumlar da hemen peşi sıra geldi.

Neymiş efendim “İlber Hoca milletvekilliği için MHP ile anlaşmış” da ondan AKP karşıtlığı yapıyormuş.

Tayyip de yandaşlarından gazı alınca Salı günkü grup konuşmasında İlber Ortaylı’ya verdi veriştirdi:

“Ben neye üzülüyorum biliyor musunuz? Zaman zaman bakıyorsunuz kariyeri olan, önünde ‘Prof.’ olan bazı zevat ‘Her ile niye üniversite?’ diyor. Yani bunun sosyolojik değerlendirmesini yaparak bu ifadeyi kullandıklarını zannetmiyorum. Veya böyle bir dertleri olduğunu da zannetmiyorum. Ama benim Hakkari’deki yavrumun, Van’daki yavrumun, Muş’taki yavrumun, Ardahan’da, Kars’taki yavrumun, Rize’deki, Artvin’deki yavrumun üniversite okuyabilmek için İstanbul’a Ankara’ya gidebilme imkanı var mı? Bunun hesabını yapmıyor. Oradaki yavrularımızın bu imkanlardan mahrum oldukları için üniversite eğitiminden mahrum olduklarını düşünüyorlar mı? Efendim yurt yaparsın oraya girer. Biz gelen kadar Türkiye’de yurtlar noktasındaki açığı hiç araştırdın mı hoca efendi?”

Görüldüğü gibi Tayyip kendisinden beklenen üslupla İlber Ortaylı’ya da cevabını vermiş.

Her ile ayrı üniversite başka bir tartışmanın konusu ama 81 ilde 81 üniversite, Türkiye’nin şu anki konumunda ancak bütün işsizlerin üniversite mezunu olmasına yarar.

Tabii okuyabilirlerse.

Bir de zaman zaman gazetelerde gördüğümüz “bir profesörlü üniversite” başlıklı haberlerin artmasını sağlarsın.

Çünkü ülkede o kadar üniversiteyi donatacak ne öğretim üyesi kadron var ne de teknik imkanın.

Zaten kendisinin de bir zamanlar belirttiği gibi :

“Her  üniversite  okuyan  iş  sahibi  olacak  diye  bir  şey  yok”.

Öyle  değil  mi  ?

Bir de Kars’taki, Ardahan’daki öğrencinin hakkını savunuyormuş ayağına yatıyor.

Okumaya devam edin ‘Tayyip ve hempalarından İlber Ortaylı’ya linç girişimi’

15
Şub
10

PKK’lı teröriste barış, Türk işçisine savaş

PKK’ya  dost,  işçiye  düşman

Ve inanılmaz olan  gerçekleşti.

AKP,   PKK’ya   karşı   çıktı.!!!

AKP bakanı Hayati Yazıcı işçilere saldırırken hızını alamadı ve “PKK’lısı da dahil bu işe fitne sokmaya başladılar.”

İyi ya işte, PKK işçilerin arasına karıştıysa, AKP’nin buna sevinmesi gerekmez mi ?

Örneğin işçileri kapı dışarı edip, özlük haklarını elinden almak isteyen hükümet, onlara dağdan gelmiş PKK’lılar gibi maaş bağlamayı bir proje olarak düşünemez mi?

AKP ne zaman PKK’ya karşı çıktı ?

Siz PKK’ya toz konduramazdınız.

PKK her kan döktüğünde, Mehmetçiği her kurşun sıktığında, halka bomba attığında siz değil miydiniz “bunu PKK yapmış olamaz, karanlık güçler yapmıştır” diyen, kendinizi PKK’lılara siper eden ?

PKK’lı teröristler Habur sınır kapısından davulla zurnayla, çiçek böcekle karşılanırken, savcılarını ayaklarına gönderen, “hayırlı gelişme” diye teröristleri alkışlayan siz değil miydiniz?

Aynı günlerde elinde Türk bayrağı taşıyan TEKEL işçisinin üstüne bütün köpekleri salan, al bayrağımızı yerlerde süründüren, insanları coplatan siz değil miydiniz ?

“Biz PKK’lı olmadığımız, Türk bayrağı taşıdığımız için mi bu muamele yapılıyor” demişti TEKEL işçileri.

Evet, gerçekten de doğruydu. Bu iktidar PKK’ya dost, işçiye düşmandı.

Çünkü PKK Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ne saldırıyor, işçi ise o cumhuriyetin fabrikalarını ve milli ekonomisini savunuyordu.

Cumhuriyet düşmanı AKP başka ne tavır alabilirdi ki!

Ancak şimdi başları sıkıştı.

Birden bire halkın PKK’ya düşman olduğunu hatırlayıverdiler ve işçiye “PKK’lı” demeye cüret edebildiler.

İyi de o zaman halk size sormaz mı :

PKK’lılarsa otur anlaş, hep yaptığın bu değil mi?

Tayyip PKK’lıları hep masaya çağırdı.

İşçileri ise tehdit ediyor.

Tayyip diyor ki:

“Şu anda yapılan eylem, yasal değildir. Ne Abdi İpekçi’de ne de Türk-İş önünde yapılan… Bunlar yasal değildir. Fakat biz şu anda bu demokratik davranışımızı, bu ay sonuna kadar sürdüreceğiz. Bu yasal olmayan sürece, bu ay sonuna kadar sabrediyoruz. Ama bu ay sonu, 4-C ile ilgili işlem bittikten sonra yasal olan adım neyse, bu adımı bu defa biz atacağız. Bunu da ayrıca söylemek isterim. Çünkü, kusura bakmasınlar. Bu ülke yolgeçen hanı değil, bu ülkenin sahipleri var.”

Habur sınır kapısını PKK’lıların yol geçen hanına çeviren Tayyip, işçiye Ankara sokaklarını yasaklıyor.

Basın açıklaması, toplantı ve yürüyüş hakkı böylelikle Tayyip tarafından “yasadışı” ilan ediliyor.

Çünkü o işçilerin elinde PKK paçavrası, Apo posteri değil, Türk bayrağı Atatürk resmi var.

Bu ülkenin sahibi kim ?

Tayyip’e göre AKP’liler ve PKK’lılar.

Çünkü burası onların yolgeçen hanı…

İşçiler ise Türk milletine farklı bir mesaj veriyor.

“Hayır, bu vatan bizim” diyorlar.

Tayyip’i çileden çıkartan da bu…

“10 bin  lirayla  köşeyi  dönen işçi”

Maliye Bakanı Şimşek ise işçiyi açgözlülük ve nankörlükle suçluyor:

“Yani bizim hükümetimizin varsa bir hatası, özelleştirme sonucu açıkta kalan işçilerimize karşı merhamet beslemesi… Eğer bir hata varsa o da merhametimizden kaynaklanıyor.”

Yurtdışı basın ve büyük medya Şimşek’i hep parlatır.

Yoksul Kürt köyünden çıkmış.

Londra borsasında uluslararası sermayenin yareni olmuş.

En sonunda Türk ekonomisinin tepesine binmiş paranın dahi Kürt çocuğu.

Ancak bakan kendini hâlâ bir Kürt köyünde zannediyor.

Kendisi bir Kürt ağası, Türk işçileri de maraba…

Merhamet buyuruyor, marabaya ekmek atıyor.

Ama öfkelenirse tepelemeye hazır.

Cahil adam. Bakan olmak kolay ama adam olmak zor.

İşçiye senin verdiğinin adı sadaka değil.

Yüzyıllardır dünyada “ücret” diye bir kavram var.

Cumhuriyet angaryayı yasakladı.

Emeğin karşılığı ücrettir.

Saat başı, günlük, haftalık veya aylık…

Ücret denir buna.

Hani sizin gibi kapitalistlerin hep kırpmak istediği, “maliyet unsuru” denen, iktisatçıların eğrilerini çizen, arz-talebin talebini belirleyen, işgücünün fiyatı…

Daha anlatalım mı ?

Kapitalist düzen de ücret “merhametin” değil, işveren ve işçi arasındaki iş sözleşmesinin doğrudan sonucudur.

Türkiye’nin en çok kâr eden KİT’lerinden birini (siz onu “babalar gibi” bedavaya satana kadar) ayakta tutan TEKEL işçisi çalışmış, karşılığında elbette ki hakkını, ücretini alacak.

Kamu işçisinin aldığı ücreti, Tayyip’in aç bıraktıklarına dağıttığı “sadakayla” nasıl karıştırırsın?

“Sadaka geleneğimizde vardır” diyen Tayyip, meğer insanları aç bırakıp, marabalaştıran Ortaçağ geleneğine gönderme yapıyormuş.

Ancak Bakan Şimşek’in “merhametli” kapitalizmi mucizelere kadir… AKP aslında işçileri işten atmıyormuş, onları işadamı yapıyormuş. İşçiler nankörmüş çünkü:

“İşçiler ortalama 41 bin lira kıdem-ihbar tazminatı alacak. Birçok işadamı biliyorum o işadamları iş hayatlarına 10 bin lira ile başlamış.”

Adamı hem işten atıyorsun hem de kıdem tazminatına göz dikmişsin. Bir de onu vermeseydiniz.

Ancak bir konuda Bakan Şimşek haklı…

Etrafında 10 bin lira sermayeyle köşeyi dönen binlerce AKP’li olabilir.

Örneğin kendisi de bir ara belediye işçisi olan Tayyip sırf sünnet düğünlerinde topladığı altınlarla bu işi başardı.

Nice zenginler yarattılar…

10 bin liraya bile gerek yok.

Ama tabii onlar Allah’ın ve AKP’nin sevgili kuluydular.

Bu yüzden Tayyip’e “hayır namazı” kılarlar.

Oysa işçiler “şeytanla” anlaşmış.

Doğal olarak gelecekten kaygılılar.

İşten atılınca eve ekmek nasıl götürecekler?

İşçiye  Ergenekoncu  da  diyecekler

İşçilerin eylemi devam ettikçe, halkın desteği arttı.

TEKEL işçisi, AKP’nin yönettiği Türkiye’de son yıllarda işten atılan milyonlarca emekçinin adeta temsilcisi, sesi oldu.

Demek ki bir yol daha varmış.

Direnerek, sonuna kadar hakkını savunarak yaşamak…

İşte bu AKP için çıldırtıcı bir olasılıktır.

Direnmek ve hakkını savunmak “sadaka” dağıtanı öfkelendirir.

Eğer insanlar kömür, patates, un kuyruklarında beklemek yerine emeklerini ve vatanlarını savunmaya karar verirse bu çark bozulur, AKP düzeni yıkılır.

Bu yüzden Tayyip ve bakanı Şimşek ağızlarındaki baklayı çıkardılar.

Mesele salt ekonomik değildi.

Çünkü aynı AKP TEKEL işçilerine ayıracağı paranın çok daha büyük bir miktarını zaten seçimlerde oy satın almak için harcıyordu.

Ama eğer işçi işini korur ve emeği karşılığı ücretini alırsa, o zaman AKP’nin kulu olmaz.

Vatandaş olur.

Emekçi olur.

İşçi sınıfının onurlu bir üyesi olur.

Tayyip bunu iktidarına doğrudan bir kasıt olarak görüyor:

“Buradaki olay hak arayışı içinde, masum talepler peşinde bir işçi eylemi olmaktan çıkmış, Hükümete karşı yeni bir senaryonun parçası olmuştur… Amaç, hak arayışı değil, Hükümete karşı aleni bir kampanyaya dönüşmüştür. Çetelerin yapamadığını, hukuk dışı örgütlenmelerin yapamadığını, kirli senaryoların başaramadığını şimdi bu türden olumsuz olayları abartarak, ajite ederek, kışkırtarak başaracaklarını zannediyorlar.”

Şimşek ise tehdidin adını koyuyor:

“TEKEL işçilerin eylemi hak aramaktan çıkmıştır. Hükümete karşı komploya dönüşmüştür. Siyasi istikrara tehdit etmeye başlamıştır.”

Faşistin kafası hep böyle çalışır.

Hayat komplolardan ibarettir.

Kendisi de bu yüzden iktidarını komplolarla kurar.

İşçilerle dayanışma için bir günlük greve giden sendikaları, Tayyip hükümeti yıkmak ve komploculukla suçluyor.

Oysa demokrasilerde “hükümet yıkmak” bir suç veya komplo değildir.

Grev hiç değildir.

Bu en doğal endüstriyel eylemdir.

Anayasal haktır.

“Demokratik-sivil anayasa yapacağız” diyenler grev hakkını kullanmayı bile komploculukla itham ediyor.

Kaldı ki sendikalar, meslek kuruluşları, medya ve diğer “sivil güçler” (en sevdiğiniz şey bu değil miydi?) bir araya gelip, pekâlâ hükümeti devirmek isteyebilirler.

Demokrasilerde hükümetler sadece seçimle gelip, gitmez.

Miting, grev, direniş ve protesto hakkı demokrasinin temelini oluşturur.

Hükümetler istifaya zorlanabilir.

Ancak Tayyip faşist düzen yanlısıdır.

O her direnişte bir komplo arar.

Çünkü o bir komplocudur.

Yılın 365 gün, 52 haftası hangi ses kaydı medyaya sunulacak, hangi insanlar tutuklanacak, hangi kurumlara saldırılacak…

İşi gücü bunu planlamaktır.

İşçiye de yakında Ergenekoncu diyecekler.

Sendikalarını basacaklar.

Göreceksiniz.

AKP  ve  PKK  iktidarı  komplonun  anasıdır

Komplonun ta kendisi, komploların anası Tayyip’in iktidara getirilmesidir.

Ne çabuk unuttun Tayyip ?

Sene 2002.

Ülkenin başbakanı şaibeli bir şekilde hastalanmış.

Yatırıldığı hastanede durumu hep daha kötüye gidiyor.

Medya harıl harıl çalışıyor.

İktidarı yıkmak için herkes dört koldan saldırıyor.

Partiler bölünüyor, yenileri kuruluyor.

ABD yeni hükümet istiyor.

TÜSİAD bastırıyor.

ABD büyükelçisi fellik fellik dolaşıyor.

Zaten Tayyip’le on yıldır görüşüyorlar.

Seçimlere daha iki yıl var.

Ama olmaz…

İki yıl beklenemez.

Irak’ın işgali çok yakın.

Hükümet hemen gitmeli.

Baskın seçim yapılmalı.

AKP iktidarı kurulmalı.

Siyasi yasaklı Tayyip için kanunlar çiğnenmeli.

Çünkü daha o milletvekili bile olmadan Bush’un (birileri şeytandan mı bahsetmişti) elini sıkmıştır.

Türk ve Irak halklarına ihanet etmiştir.

Siirt’te seçim hilesi yapılmalı. Göz göre göre demokrasi ayaklar altına alınmalı.

İşte Tayyip, işte böyleee…

Komplo böyle yapılır.

Yeni kurulan parti bir yılda böyle iktidara getirilir.

Muhtar bile seçilme hakkı olmayan “halkı kışkırtma” (birileri kışkırtmadan mı bahsetti) suçundan hapis yatmış bir hükümlü böyle tepeye oturtulur.

Komplo budur.

7 yıldır komployu yaşıyoruz.

Var olan tüm kanunlar ve Anayasa maddeleri çiğnene çiğnene yaşatılıyor bu komplo gerçeği…

Ve komplocuların ilk işi PKK’ya hayat öpücüğü sunmak oldu.

Çünkü komploların iktidarı ancak yıldırma ve şiddetle ayakta kalabilir.

PKK halka saldırıyor.

İnsanları yakıyor.

PKK Mehmetçiğe saldırıyor, karakolları bombalıyor.

Ama AKP ordu mensuplarını tutukluyor.

İşçilere saldırıyor.

Okumaya devam edin ‘PKK’lı teröriste barış, Türk işçisine savaş’

15
Şub
10

TEKEL işçilerinin şanlı direnişi

Dün akşam Cem TV’de idim. Kızım Devrim ve bağlama ustası hocası Ayla Karacan’la birlikte Aynur Haşhaş’ın türkü, şiir, muhabbet karışımı programının konuklarıydık.

Kızımın halk müziği sanatçısı olduğunu yazmış mıydım bilmiyorum. Arabesk veya pop çirkinliğinin ucubelerinden biri olsaydı herhalde bahsi geçmezdi.

Neyse türküler, şiirler okundu. Her kesimi ilgilendiren konular üzerinde muhabbet edildi. Yani açıkçası dün akşam yaran ile ülfette idik. Aynur muhabbetin bir yerinde lafı TEKEL işçilerinin direnişine getirdi. Tüylerim kabardı, kalktı. Bütün atomlarım harekete geçti. Bir baktım ki, yüreğimin birazı üşümüş, komşulardan gelecek tahta parçalarını, kömürü, battaniyeyi bekliyor.

Bir yanı alev alev umutla kucaklaşmış halay çekiyor, horon tepiyor, atabarı oynuyor. Neden böyle olmayayım ki? Yıllardan bu yana beklediğim isyan bayrağı çekilmişti. Üstüne yüklenen bunca acıya rağmen kımıldamak bilmeyen işçi sınıfı ruhu pıhtılaşmışken ısındı, ılıdı, akar hale geldi.

Acı-sevinç karışımı ile karşıladığım TEKEL direnişi benim için neden bu kadar önemli? Ankara’

nın soğuğunda ayağa kalkan bir avuç ruh beni neden üçüncü evreye geçmiş olan uykumdan etti? Şu geçen on yılı bir didikleyelim. Türkiye’de sınıfsal diyebileceğimiz en ufak bir kıpırtı dahi bulamayız.

Peki soralım kendimize, TEKEL işçilerinin direnişi sınıfsal mı ?

Soruyu bir kalemde geçelim.

Soruda da soranda da meymenet yok.

Elbette tek sözcükle sınıfsal.

Okumaya devam edin ‘TEKEL işçilerinin şanlı direnişi’

15
Şub
10

Dink davasında gizli tanık skandalı

Geçtiğimiz haftanın ses getiren olaylarından biri hiç şüphesiz Dink davasıydı.

Dava başlamadan günler öncesinde “Hrant’la dalga geçtirmeyelim” tarzı yayın yaptılar hepsi Hrant ve doğal olarak Ermeni olan gazeteler.

Her zaman olduğu gibi duruşmayı bir eylem havasına sokmaya çalıştılar ancak yine de başarılı olamadılar.

Daha önce siyasi cinayetlere kurban giden aydınların yakınları duruşmaya katılmasaydı söz konusu dava basında yer almayacaktı bile.

Zaten ilk gün ailelerle ilgili yoğun haberlerin ardından ikinci gün davada yaşanan komedi ile ilgili haberler yer almaya başladı.

Geçtiğimiz hafta yapılan Dink davasının 11. duruşması gizli tanık skandalına sahne oldu.

Davada dinlenmesi gereken “Gizli Tanık-1” mahkemeye getirilmediği için dinlenemedi ve mahkeme de gizli tanığın dinlenmesine karar vererek sona erdi.

Gizli tanığın mahkemeye getirilmemesi üzerine de bazı iddialar ortaya atıldı.

Önce gizli tanığın unutulduğu yönünde haberler çıktı.

İddiaya göre polis gizli tanığı mahkemeye getirmeyi unutmuştu.

Mahkeme Başkanı, mahkemenin gizli tanığı beklediğini, gizli tanığın da evinde polisi beklediğini belirterek, “Polis de burada gizli tanığı bekliyor” diye sitemkar bir açıklamada bulundu. Emniyet Müdürlüğü ise gizli tanığın mahkemeye getirilmesi yönünde kendilerine herhangi bir yazı gelmediği yönünde açıklama yaptı.

Böylelikle gizli tanığın dinlenememesinde polisin ihmali olduğu yönündeki iddialar düşmüş oldu.

Bunun üzerine tekrar açıklama yapan Mahkeme başkanı Erkan Canak, gizli tanığın Türkçe bilmediğini ve Ermenice bilen tercüman da ayarlanmadığı için söz konusu duruşmaya katılmadığını açıkladı.

Ancak bu açıklamada da bir sorun vardı.

Çünkü söz konusu gizli tanık, savcılığa ifadesini Türkçe vermişti.

Yani gizli tanığın dinlenmesi için tercüman bulunmasına falan gerek yoktu.

Okumaya devam edin ‘Dink davasında gizli tanık skandalı’

15
Şub
10

Artistin daniskasısın


Yer TBMM AKP grup toplantısı.

Bir zamanlar “çevrecinin daniskası” olmakla övünen Tayyip, aslında çevrecinin değil artistin daniskası olduğunu ispat etti.

AKP grup toplantısında Nükleer santralleri protesto eden bir vatandaş, Tayyip’in hezeyanları arasında tekme-tokat salondan dışarı atıldı.

Vatandaş dışarı atılırken Tayyip’in şöyle dediği duyuldu :

“Elinde 2 tane paçavra ile gelecek, Türkiye’nin nükleer enerjiden faydalanmasını provoke etmek isteyenlere izin vermeyiz. Birileri ellerine 2 tane paçavra tutuşturuyor. Onlar da geliyor, bildiklerinden değil”.

Bu arada olayı görüntülemek isteyen medya mensuplarına yönelik de “Medya mensuplarına açın kapıları. Açın gitsinler. Ülkemizin ciddi meselelerini takip edenler bizimle ediyor zaten. Etmeyenlere de açın kapıları açın gitsinler.” dedi.

Tayyip’in medyaya yönelik tavrı bilindiği için o konuda artık bir yorumda bulunmuyoruz.

Okan İşbecer

15
Şub
10

Medya camiasının akıl küpü Ertuğrul


Çalık grubundan Ertuğrul’a yanıt gecikmedi. Sabah gazetesinin Başyazarı Mehmet Barlas, 10 Şubat günü yazdığı “Ben Aydın Doğan olsaydım ne yapardım” başlıklı bir yazı yazdı. Barlas, yazısında Ertuğrul’la ince ince dalgasını geçmeyi de ihmal etmedi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli geçtiğimiz hafta Tayyipleşerek bir kısım medya patronunu tehdit etti.

Meclis’te yaşanan “ikinci peygamber kavgasının” ardından açıklamada bulunan Bahçeli, “Mecliste yaşananların ardından güdümlü medya gücü tarafından partimize yönelik tek taraflı ve AKP’yi masum göstermeye çalışan çarpıtılmış haber ve yorumlar bu kirli ittifakın açık belgesi olmuş ve sözde tarafsız yayın yaptıkları iddiasında bulunanların ise kirli yüzlerini ortaya çıkarmıştır. Bu konuda AKP destekli hısım ve akrabalardan oluşan medyadan çarpıtılmış haberler beklenmek doğaldır. Ancak servetinin kaynağı şaibeli olan ve elindeki medya gücünü ticari faaliyetleri için iktidara kiralayan medya patronlarından Ahmet Çalık, Akın İpek, Turgay Ciner ve Ferit Şahenk’in elindeki haberleşme vasıtaları ve elemanları ile partimize yönelik karalamaların odağı haline geldikleri görülmektedir. Söz konusu olan medya temsilcilerinin gerçeğe aykırı ve ahlaken sorunlu yayınlarının devamı halinde, aziz milletimiz bunları affetmeyecek ve milliyetçi -ülkücü irade ise bu ahlaksızlığı asla unutmayacaktır.” şeklinde konuştu.

Bahçeli’nin açıklamaları talihsiz olduğu kadar, özellikle ülkücülerin 80 öncesi karıştığı gazeteci cinayetleri de hatırlanacak olursa, tehlikeli de.

Bahçeli’nin açıklamalarından sonra, kendisi de siyasi baskılar sonucu görevinden ayrılmak zorunda kalan Hürriyet’in sabık genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök, 9 Şubat günü “Ben Ahmet Çalık olsaydım” başlıklı bir yazı yazdı ve Çalık’a akıl verdi. Şöyle ki; “Mesela ben Sabah-ATV grubunun sahibi Ahmet Çalık olsaydım, o haber önüme geldiğinde, çok sakin bir değerlendirme yapmaya çalışırdım.

Bahçeli’nin sözleri ağırdı.

Çok ağırdı.

Ama Türk siyaset ve basın tarihinde ilk değildi.

Çok yakın tarihimiz, böyle konuşan bir siyasetçinin, elindeki iktidar imkânları ile neler yapabildiğini gösteren örneklerle dolu.

Öyleyse ne yapmanız lazım.

Okumaya devam edin ‘Medya camiasının akıl küpü Ertuğrul’

15
Şub
10

Küresel değil parasal ısınma

İklim Değişimi üzerinde en çok konuşulan meselelerden birisi. İnsanın doğayı ve kaynakları bilinçsizce tüketmesinin bir sonucu olarak doğaya verdiği onarılmaz zararın üzerine birçok uluslararası toplantı ve konferanslar düzenleniyor.

Tabii bu konferanslarda konuşanlar da sömürdükleri doğaya en fazla zararı veren “gelişmiş” kapitalist ülkeler.

Her sene olduğu gibi en son yapılan Kopenhag İklim Zirvesi de temennilerden başka bir karar alamadan dağıldı. Hatta sırf toplantının yapılması için yapılan düzerlemelerle bile doğaya epey zarar verildiği açıklanmıştı.

Küresel ısınma var mı, yok mu tartışması içinde dönen oyunlar geçenlerde ortaya çıktı.

Küresel ısınmanın olmadığını yani doğaya insanoğlunun zarar vermediğini dile getiren “bilim” çevrelerinin dünyanın enerji devlerinden para aldıkları ortaya çıktı.

ABD’deki Atlas Ekonomik Araştırma Vakfı ve İngiltere’deki Uluslararası Politika Ağı gibi kuruluşların dünyaca ünlü petrol şirketi ExxonMobil’den yüz binlerce Sterlin para aldıkları ortaya çıktı.

Bu iki kuruluşun da sağcı “düşünce” ve “bilim” kuruluşlarına dağıttığı paralarla, küresel ısınmanın olmadığı yani insanoğlunun doğaya zarar vermediğinin bilimsel (!) nedenleri ortaya koyuluyormuş.

Küresel ısınmanın olmadığını savunan bu sağcı bilim adamları (sağcı bilim ve fikir adamı da nasıl oluyorsa) sanırım parayla ısındıkları için böyle fikirler üretebiliyorlar.

Mesele bilimsel değil gürüldüğü gibi tamamen duygusal!

Kapitalist sistem doğayı sömürdüğü gibi, ortaya attırdığı bilimsel(!) görüşlerle de yarattığı yıkımı gizlemeye çalışıyor.

Ve sırf bunun için bir sektör de yaratmış bulunuyor.

Okumaya devam edin ‘Küresel değil parasal ısınma’

15
Şub
10

Tayyip de muz yer mi ?


Tayyip de aynı yöntemi dener mi diye insanın aklına gelmiyor değil. Hani seçim de yaklaşıyor ya…

İngiltere Başbakanı Gordon Brown’la ilgili bir haber İngiliz basınında epey yer bulmuş.

Brown, çok sevdiği çikolata yerine eşinin de zorlamasıyla seçimlere artık günde 9 muz yiyerek hazırlanacakmış.

Seçimlere kadar muz yiyecek olan Brown böylece seçime kadar enerjik bir yapıya kavuşacakmış.

İngiliz basını olayı espri konusu haline getirirken, Başbakanlık da açıklama yapmak zorunda kalmış.

Başbakanın dengeli beslenmeye çok önem verdiğini, bu yüzden meyve yediğini, meyvenin de sağlık açısından çok önemli olduğunu belirtmiş.

Görüldüğü kadarıyla söyleyecek bir şey bulunamayınca Başbakanlık işi diyetisyenliğe vurmuş.

İngiliz Başbakanı Brown seçime hazırlık için muz yiyedursun, acaba Batı hayranı Tayyip de aynı yöntemi dener mi diye insanın aklına gelmiyor değil? Hani seçim de yaklaşıyor ya…

Acaba neler olur bir düşünsenize?

Tayyip, elinde bir muz, grup toplantısında konuşur mu acaba ?

“Bundan sonra tüm yönetici kadromuz muz yiyecek.”

Yandaş medyanın halini düşünmek bile istemiyorum.

Okumaya devam edin ‘Tayyip de muz yer mi ?’

15
Şub
10

Dünya’dan

Navilerin  dönüşü  ve  çıplak  protesto


Navi mi dedik.

Son zamanlarda çokça tartışıldığı için ağzımız alıştı.

Mavilerin dönüşü diyecektik, ağzımızdan Navi çıkmış.

Ama protestocularda bir sorun yok. Onlar gerçekten (yeşil bantlar dışında) çıplaktı.

Ukrayna ve seçimler denilince ilk akla gelen şüphesiz 2004 yılında yapılan başkanlık seçimi ve yaşanan Turuncu Devrim.

2004 yılındaki olayları hatırlarsak:

21 Kasım 2004 seçimlerinde oyların %49.42’sini, şimdiki seçimlerin de galibi Rusya yanlısı Viktor Yanukoviç alırken; % 46.69’unu Avrupa yanlısı Viktor Yuşçenko almıştı.

Az bir farkla seçimi kaybeden Yuşçenko taraftarları siçim sonucunun açıklanmasından sonra seçimde hile yapıldığını öne sürerek itiraz ettiler.

Olaylar sırasında Kiev’deki Bağımsızlık Meydanı bir anda turuncuya boyanmış, Ukrayna Parlamentosu da yapılan gösterileri bahane ederek seçimlerin yenilenmesne karar vermişti.

26 Aralık 2004’te tekrarlanan seçimlerin yeni galibi % 51.99’la Yuşçenko olurken, bir önceki seçimin galibi Yanukoviç %44’te kalmıştı.

Bu kez Yanukoviç’in seçimlere yönelik itiraları gelmiş ancak Yüksek Mahkeme tarafından reddedilmişti. Ukrayna’da Turuncu Devrim başarılı olmuştu.

Ukrayna  seçimleri  işte  bu  yüzden  önemliydi.

En son seçimin iki turunda da Turuncu Devrim’in liderlerinden Ukrayna Başbakanı Timoşenko’yu geride bırakan Turuncu Devrim’in mağduru Yanukoviç % 50 oy alarak seçimin galibi oldu. Turuncular ise % 44’te kaldı.

Seçim sonuçları Ukrayna açısından bir eksen değişimine neden oldu. 2004’te Turuncu Devrimle iktidar olan Avrupa yanlılarının turuncu Ukraynası, yerini Rusya yanlısı mavilerin iktidarına bırakmış oldu.

Seçimin galibi Yanukoviç, 2004’ün intikamını alırken, Turuncu Başbakan Timoşenko’nun istifa etmesi gerektiğini belirtti.

Seçimi kaybeden Turuncu Devrim’in lideri ve Devlet Başkanı Viktor Yuşçenko “Halkımız her halukarda pişman olacak” diyerek meseleye bakışını belirtti. 6 yıl önce etrafı turuncuya boyayan kitle artık yoktu.

Ukrayna’da iktidara Rusya’ya yakın Yanukoviç’in gelmesi tam da Rusya’nın yeni güvenlik stratejisini belilediği günlere denk geldi.

Medvedev, Rusya’nın güvenlik stratejisini belirlerken öncelikli tehdidin NATO olduğunu açıklamıştı.

ABD’nin eski Doğu Bloğu ülkelerinden Romanya ve Polonya’ya radar sistemleri yerleştirmesi de aynı dönemlere rastlıyor.

En az Turuncu Devrim’in sona ermesi kadar akıllarda kalacak bir diğer olay da çıplak protestocular!

Eski Başbakan Timoşenko’nun geçen haftalarda Yanukoviç’i kastederek “Demokrasinin ırzına geçmesine izin vermeyeceğim” sözü bu kez çıplak protestocu kızların pankartlarındaydı:

“Ukrayna’nın ırzına geçmeyi bırakın!”

Feminist Femen örgütüne mensup 4 gösterici iki adayı da desteklemediklerini, sadece Ukrayna’da “demokrasinin bitmesi”ni protesto ettiklerini belirtmişler.

Onlar da fotoğrafta görüleceği üzere yeşil rengi tercih etmişler.


Dikkat  Chavez  çıkabilir !

Alo Başkan’la her hafta Venezüellalıların karşısına çıkan Chavez, bu kez yeni bir projeyle geliyor.

Venezüella Ulusal Radyosu bundan sonra “Aniden Chavez’le” adlı programla dinleyicilerin karşısına çıkacak. Adından da anlaşılacağı gibi “Aniden Chavez’le”, günün herhangi bir saatinde önceden haber verilmeksizin yayınlanacak.

Chavez de programı tanıtırken “Gece yarısı veya şafakta, her an yayınlanabilir” demiş. Neden böyle bir programa ihtiyaç duyduğu sorulduğunda da “Söyleyecek çok şeyimiz var” yanıtını vermiş.

Gerçekten de Chavez’in Venezüellalılara, onların da başkanları Chavez’e söyleyecek çok şeyi var.

Okumaya devam edin ‘Dünya’dan’

15
Şub
10

Karmaşa

Türkiye’miz yine Türkiye düşmanlarının ortak saldırılarıyla karşı karşıyadır.

Avrupa Konseyi, Türk askerlerinin Kıbrıs’tan çekilmesini karara bağladığı gibi Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin kendi anayasalarındaki öngörülere uyulması koşuluyla onadığı protokolun yasama organlarına sunulması da Ermenistan yönetimince önce Türkiye’nin yasama organından geçmesi koşuluna bağlaması ilginç bir karmaşayı gündeme getirmiştir.

İran’ın uranyum zenginleştirme çabalarına karşı Batının tepkisi Türkiye’yi arada bırakmıştır.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yaranma yarışına katılan kimilerini de alarak gittiği Hindistan’da demokratikleşme, kadın hakları, inanç bağları yönünden yeni bilgiler edinmesi olasıdır.

Son günlerin en ağır ve acı yanı intihar eden subaylar sorunudur.

Silâhlı Kuvvetlere karşı girişimlerin iktidar güvencesiyle genişletildiği gerçeği düşündürücüdür.

Genelkurmay’ın izlenen “paslaşması”nın neden olduğu üzüntülere bir de kurmay subayların aramızdan ayrılmasının acısı eklenmiştir.

Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın haklı tepkisinin çok yönlü anlamının iyi değerlendirilmesini dilemekteyiz.

Yedeksubaylığını ellibir yıl önce Deniz Kuvvetleri’nde yapmış bir yurttaş olarak içtenlikli yakınlıkla izlediğim suçatma çirkinlikleri, kendi Silâhlı Kuvvetlerine karşı bir yönetim anlayışı ile tetikçi medya sapkınlığının utanılacak görünümlerini ortaya koymaktadır.

Bozukluk, çürüme ve kokuşma öyle artmıştır ki 1960 Devrimini, devrimcilerini karalamayı çocukluğundan beri hastalık durumunda sürdüren kimileri günümüz rezaletleriyle kepazeliklerini gözardı edip Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne çamur atmaktadır.

Kendi anlayış ve duygularındaki çamurları başkalarının üzerine atanlar kendi yüzlerine döneceğini unutmaktadır.

Okumaya devam edin ‘Karmaşa’

15
Şub
10

Nedir Bu Ordu Düşmanlığı

image

“Ayırdılar  Türkmen diye  Kürt diye
Bölücüler  alkışlanır  mert  diye
Tanıtıldı  Orta Asya  yurt  diye
Ulusçuluk  soysuzlaştı  Türkiye’m
Öz  evladın  huysuzlaştı  Türkiye’m”.

Osman Bölükbaşı – 1969 TBMM

İnternette bir araştırma için siteleri dolaşırken, aşağıdaki adreste Muhammed Küçükyılmaz ismindeki vatandaşımız, intihar eden Albay Ali Tatar’ın haberinin altına şu yorumu yaptığını okuyunca dehşete kapıldım.

Albayımız için bu kafası şartlanmış adam “imansız” diyordu.

Bizim töremizde ölenin arkasından rahmet dilemek vardır.

“VAYY BEE…“Siz hangisini seçerdiniz ?

Ömrünün sonuna kadar hapis yatmak mı yoksa ölüp kurtulmak mı.

Adam hem imansız hemde suçlu bence.

Allah affetsin hepimizi ama intihar çözümmüş gibi böylelerine…

Muhammed Küçükyılmaz”

Bu nasıl hayâsızca, utanmazca bir yorum, bunu herkesin vicdanlarında tartmasını gerekir.

Ama camideki vaizlerden birkaç kez, generallerimiz eleştirirken, “sözde paşalar laiklik diye dinsizliği körüklüyo” diye suçlamalarına tanık olmuştum.

Demek ki, yakın zamanlarda Atatürk, laiklik, ordu düşmanlığı iyicene su yüzüne çıkmış, camilerde bile menfi konuşmalar yapılarak şimdilerin zemini hazırlanmıştı.

Bu ordu ve cami didişmesini, Ustat Çetin Altan, “cami parfümlü siyaset, kışla parfümlü siyaset” diye nitelendiriyordu.

Böylece “cami parfümlü siyaset, ordu parfümlü siyaseti yenmek üzere olduğu belli olmaya başladı ki, bu da ülkeyi İran rejimi gibi İslami bir devlete doğru götürür.

Zaten eskilerde Başbakan RTE, “tutturmuşlar laiklik elden gidiyor diye, millet isterse tabi gidecek” diye söz söylememiş miydi ?

İşte şimdilerde de, bu amacına doğru “kurbağayı yavaşça ısıtarak” ülkeyi götürmeye çalışmakta.

Ordumuza yapılan bu saldırıları biraz da, (ağzımdan yel alsın) İran’da Humeynicilerin Şah yönetimi ordusuna yapılan saldırmaya benzetiyorum.

2002 yılına kadar, daha doğrusu AKP iktidara gelinceye kadar, bütün camilerde okutulan mevlitlerden sonra, imamlar ettikleri dualarda, “karada, denizde, havada kahraman ordumuzu muzaffer eyle yarabbi …” söylerlerdi.

Şimdilerde dolaşın bütün camileri, mevlitleri takip edin asla böylece ordumuz için dua eden bir imama rastlayamazsınız.

Ta Osmanlı’dan beri, 31 Mart isyanından beri tüm gerici olaylar cahil din adamlarının tahrik ve teşvikleriyle oluşmuştur.

31 Mart İsyanını anımsayınız, sokaklarda ordudan yetişme subaylar katlediliyor, cesetleri sokaklarda günlerce bekletiliyordu.

Okumaya devam edin ‘Nedir Bu Ordu Düşmanlığı’




İstatistikler

  • 2.329.050 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

En fazla oylananlar