Mart 2010 için arşiv

31
Mar
10

Türk Milleti Soruyor..

Çıkarın kağıtlarınızı yazılı sınav yapacağım diyen öğretmenler gibi sınav yapacağız bugün.

Yargı yasalarını çıkarsın masanın üstüne, ordu haritalarını, partiler tüzüklerini çıkarsın..
Milletimiz önce yargıya soruyor:
Cumhuriyet yıkıcılığından sabıkalı bu partiyi niçin iktidardan uzaklaştırmadınız, hangi yasa maddeleri elinizi tuttu ?..

Yargının savunma durumunda olduğunu söylediğiniz halde saldıranın kim olduğunu niçin milletimize açık açık söylemediniz ?..
Anayasayı ihlal suçlarını ve verilecek cezaları maddeler halinde sıralayınız.
Hukukun üstünlüğünü halk oyuna sunsa bu hükümet ve halkımız  hükümetin üstünlüğü dışında başka bir üstünlük istemezük dese yargı bu konuda ne düşünüyor, detaylıca yazınız..

BOP eşbaşkanı olduğunu defalarca söyleyen Başbakan anayasamızın hangi maddesine göre bu görev verilmiştir, anayasamıza göre böyle bir görev tanımı yoksa cezasını da yazınız..

Sana soruyoruz TSK:
Basın toplantılarında defalarca asimetrik psikolojik savaş altında olduğunuzu söylediniz, size savaş açan merkezleri milletimize detaylıca anlatınız ?..
Devletimizin ve cumhuriyetimizin fiziki ve siyasi haritalarını masanın üstüne çıkarınız.

2002 yılından bugüne kadar çıkan yasa ve kararnameleri bu haritalar üzerinde işaretleyiniz; düşen, düşmek üzere olan ve referandumla düşürülmeye çalışılan tüm tepe ve kaleleri detaylandırarak yazınız..

Sıhhiye tabur komutanı, bunları bir insan bedeni üstünde işaretlesin.
Levazım müdürü, ikmal yollarına, yiyecek ambarlarına denk düşenleri işaretlesin..
Hukuksuzluğu hukuk sayıp saygı duymanın sonuçlarını ve bu nazik saygının kozmik oda aramalarıyla ilişkisi olup olmadığını yazınız.

İntihar eden kahraman subayların hesabı kimden sorulacak ?

Okumaya devam edin ‘Türk Milleti Soruyor..’

31
Mar
10

TÜRKİYE ŞEHİTLERİNİ UĞURLUYORUZ !..

TÜLAY  HERGÜNLÜTülay HERGÜNLÜ

hergunlu@ttmail.com.tr

31 Mart 2010

TÜRKİYE  ŞEHİTLERİNİ  UĞURLUYORUZ !..

Yazının başlığı bugün( 31.03.2010) bir televizyon kanalında yayınlanan 11.00 haberlerinin alt yazısından alınmıştır.

“Türkiye şehitlerini uğurluyoruz” (…)

TV kanalı Türkiye’de yayın yapan bir kuruluş. Ancak haberi öyle bir vermiş ki sanki yabancı bir ülkenin Türkiye’de yayın yapan bir yabancı TV kanalı, Türkiye’nin şehitlerini uğurlamasını haber olarak sunuyor.

Hakkari’de teröristlerin döşediği mayına basarak şehit olan üç Mehmetçiğimizin haberi artık bu şekilde veriliyor!..

“Türkiye şehitleri!..”

Neden?

Çünkü bu ülkenin başbakanı bir konuşmasında:

“Sen Ne Mutlu Türküm Diyene dersen, birileri de çıkar, ne mutlu Kürdüm diyene der” dedi…

“Türkiye’de 38 etnik kimlik var!” dedi…

Sık sık konuşmalarında kendi kimliğinden örnekler verdi; “Ben Rizeliyim, eşim Siirtli… Türk değil, Arap” dedi.

Üst kimlik olarak “Türklük” kavramından ısrarla kaçındı…

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çatısı altında bir siyasi parti başkanı mensuplarına “Kürtçe” konuşma yaptı ve açılan dava da takipsizlik kararı verildi. MHP’ nin itirazı ise reddedildi. Reddedilme gerekçesi ise: “Anayasa’da Türkçe dışında başka bir dil konuşulamaz” (…) diye bir hüküm yok denildi…

Yine etnik kökene bağlı bir siyasi parti vekilleri mitinglerde “şehitleri” (!) için saygı duruşunda bulundular. Türk Bayrağı yerine, bez parçalarını açtılar…

Ve bazıları da Anayasal bir suç işleyerek;

“Türklük kavramı yeniden tarif edilsin” dedi…

Yetmedi  Nevruz  kutlamalarında  “İşgalci  TC,  Kürdistan’dan  defol “   yazılı  pankartlar

açıldı…

Hiç  kimsenin  gıkı  bile  çıkmadı..!!!!!!!!!!!!

Bütün bu eylem ve söylemler, Cumhuriyet Devrimleri’ne olan bağlılıklarının şüpheyle karşılandığı iktidarın sekiz yıllık yönetiminin bir ürünü olarak ülkeyi bu günlere getirdi.

Ve sonuçta da bir Türk televizyon kanalı “şehitlerimiz” kelimesini kullanmaktan âdeta çekinerek haberi , “ne şiş yansın ne kebap” misali, “Türkiye şehitlerini uğurluyoruz “alt başlığıyla verdi…

İşte  Türkiye  bu  hale  getirildi !

Okumaya devam edin ‘TÜRKİYE ŞEHİTLERİNİ UĞURLUYORUZ !..’

31
Mar
10

Ekonomi 8 yıl sonra küçüldü

Küresel  ekonomik  krizin  Türkiye’ye  yansımasının  en  net  ölçüleceği  rakam  açıklandı.

Türkiye  ekonomisi  2009  yılında  yüzde  4.7  küçüldü.

Büyüme  son  çeyrekte  yüzde  6  ile  pozitife  döndü.

Ekonomi Her Şeyin Başı Ekonomi   I ekonomi

ANKARA – Türkiye ekonomisi 2009’un son çeyreğinde 4 çeyrek süren daralmanın ardından ilk kez büyümeye geçerken, yıllık bazda 8 yıl sonra küçülme görüldü.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 2008 yılının son çeyreğinden itibaren 4 dönemdir küçülen Türkiye ekonomisi geçen yılın son üç ayında beklenildiği gibi yeniden büyümeye geçti. 2009’un son çeyreğinde ekonomi yüzde 6 oranında büyüdü. Bu sonucun ardından yıllık rakam da resmi hedef ve piyasa beklentilerinden daha olumlu gerçekleşti.

2009’un tamamı için ekonomideki küçülme hedefi orta vadeli programla yüzde 6 olarak belirlenmişti. Son tahminler ise küçülmenin yüzde 5,2 seviyesinde olacağı yönündeydi. Gerçekleşen rakam ise yüzde 4,7 oldu.

Son 10 yıllık süreçte ülke ekonomisi en yüksek büyümeyi, yüzde 9,4 ile 2004 yılında yaşadı. 2005’te yüzde 8,4, 2006’da yüzde 6,9, 2007’de yüzde 4,7 büyüme gösteren ülke ekonomisinde, küresel krizin etkilerinin hissedilmeye başlandığı 2008’in son çeyreğinde bozulma işaretleri gözlendi ve yıl toplamında büyüme yüzde 0,7’de kaldı.

KİŞİ  BAŞI  GELİR  5590 dolara  GERİLEDİ

Türkiye’de geçen yıl kişi başına milli gelir 8 bin 590 dolara geriledi. 2009 yılı için kişi başına milli gelirin 8 bin 456 dolar olacağı tahmin edilmişti. Kişi başına milli gelir 2008 yılında 10 bin 436 dolar olmuştu.

Geçen yıl gayri safi yurtiçi hasıla cari fiyatlarla 617 milyar 611 milyon dolara (953 milyar 974 milyon lira) düştü. Söz konusu rakam, 2008 yılında 742 milyar 94 milyon dolar (950 milyar 534 milyon lira) düzeyindeydi.

EN  YÜKSEK  DARALMA  İNŞAATTA

Geçen yıl sektörel bazda en yüksek daralma, sabit fiyatlarla yüzde 16,3 ile inşaat sektöründe görüldü.

Yılın tamamında madencilik ve taşocakçılığı yüzde 6,7, imalat sanayi yüzde 7,2, elektrik, gaz, sıcak su üretimi ve dağıtımı yüzde 3,5, toptan ve perakende ticaret yüzde 10,4, ulaştırma, depolama ve haberleşme yüzde 7,1 küçüldü.

Okumaya devam edin ‘Ekonomi 8 yıl sonra küçüldü’

31
Mar
10

Deniz Feneri dosyası Büyükelçilik’te

Adalet  Bakanlığı,  Deniz  Feneri’yle  ilgili  Ankara  Cumhuriyet  Başsavcılığı’ndan

istenen  belgeleri,  pazartesi  günü  Almanya  Büyükelçiliği’ne  teslim  etti.

Dosyada  zanlıların  fotoğrafı  ve  parmak  izleri  de  bulunuyor.

ANKARA – Almanya’daki Deniz Feneri soruşturmasını yürüten Frankfurt Bölge Mahkemesi Savcılığı, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan bazı belge ve bilgiler istemiş, başsavcılık da istenen belge ve bilgileri 29 Mart Pazartesi günü Adalet Bakanlığı’na ulaştırmıştı.

Bakanlık aynı gün 6 klasör ve 1 koliden oluşan evrakı, Almanya ve Türkiye arasındaki sözleşmeler uyarınca özel bir kurye ile Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği’ne elden teslim etti.

Alman makamlarının isteği doğrultusunda 58 kişinin tanık olarak ifadesine başvurulmuş, aralarında eski RTÜK Başkanı Zahit Akman ile Zekeriya Karaman’ın da bulunduğu 10 şüphelinin teşhise yarar fotoğrafları çekilerek parmak ve el içi izleri alınmıştı.

31
Mar
10

Tekel eylemine valilik engeli

Ankara  Valiliği  Tek-Gıda  İş  Sendikası  tarafından  1 Nisan’da  başlatılacak  ve  24 saat

sürecek  oturma  eyleminin  kanunsuz  olduğunu,  yapılmasına  müsaade  edilmeyeceğini

bildirdi.

ANKARA – Ankara Valiliği’nden yapılan açıklamaya göre, TÜRK-İŞ Konfederasyonuna bağlı ”Türkiye Tütün, Müskirat, Gıda ve Yardımcı İşçileri Sendikası (Tek-Gıda İş) tarafından, ”TEKEL işçilerinin 4-C statüsüne aktarılmasını protesto etmek” amacıyla yarın Ankara’da Türk-İş binası önü ve çevresinde 1 günlük oturma eylemi ve devamında ertesi gün saat 11.00 de kitlesel basın açıklaması adı altında kanunsuz toplantı ve gösteri yürüyüşü yapılacağının öğrenildiği belirtildi.

2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu çerçevesinde, Ankara’da toplantı ve gösteri yürüyüşü yapılacak yerlerin, Valilik tarafından önceden belirlenerek ilan edildiği belirtilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

”Kanuna aykırı olarak yapılacak eylem 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na aykırıdır. Ayrıca 5442 Sayılı İller İdaresi Kanunu’nun 11/C maddesine göre, eylem yapılacak yerin iş merkezlerinin ve dershanelerin olduğu, halkın yoğun olarak bulunduğu yerlerden olması nedeniyle, kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşüne müsaade edilmeyecektir.

2911 Sayılı Kanu’na göre, tertip heyeti oluşturarak, valiliğimize bildirimde bulunulması ve yasal miting alanlarından birisinin talep edilmesi halinde, talebin değerlendirileceği; organize edilen, yasal olmayan bu eyleme teşebbüs edilmesi halinde, meydana gelebilecek olaylardan ve doğabilecek zararlardan, sendika yetkilileri ve bu eylemi organize edenler ile eyleme katılanların sorumlu olacağı gibi, ilgililer hakkında gerekli yasal işlemin yapılacağı hususu kamuoyunun bilgisine sunulur.”

31
Mar
10

BM’ye karşı dava açamazsınız !

Hollanda  Temyiz  Mahkemesi,  Srebrenitsa  kurbanlarının  yakınlarının  BM’ye  dava

açamayacağını  söyledi.

LAHEY – Hollanda’da temyiz mahkemesi, “Srebrenitsa katliamının kurbanlarının ailelerinin BM’ye dava açamayacağı” yolundaki mahkeme kararını onadı.

Temyiz mahkemesi, kararına gerekçe olarak, BM’nin uluslararası sözleşmelere göre yargılamadan muaf olmasını gösterdi.

Avrupa’da İkinci Dünya Savaşından sonra yapılan en büyük kıyım olarak gösterilen Srebrenitsa katliamına kurban gidenlerin yakınlarının avukatları, karara tepki göstererek, gerekirse davayı Hollanda Yüksek Mahkemesi ve Avrupa Adalet Divanı’na taşıyacaklarını söyledi.

Lahey Bölge Mahkemesi, 2008 yılında Srebrenitsa’daki katliamdan dolayı BM’nin yargılanamayacağına karar vermişti.

Srebrenitsa kurbanlarının ailelerini temsil eden Srebrenitsa Anneleri adlı grup, katliamdan BM’yi sorumlu tuturak, tazminat ödenmesini talep etmişti.

1995 yılının Temmuz ayında, BM’ye bağlı Hollandalı barış gücü askerlerinin korumasına rağmen, Bosna’nın Srebrenitsa kasabasında Sırp güçleri 8 bin Müslüman erkeği öldürmüştü.

31
Mar
10

Sırbistan : Srebrenitsa için özür dileriz

Sırbistan  Parlamentosu,  Srebrenitsa  katliamını  kınayan  bir   karar tasarısını  onayladı.


SARAYBOSNA – Sırbistan meclisi, Bosna savaşında Srebrenitsa’da Sırpların yaptığı katliamı kınadı.

Sırp parlamentosunun kabul ettiği tasarı, kurbanların ailelerine başsağlığı diliyor ve onlardan özür diliyor.

Katliamın vahametini yıllardır görmemezlikten gelen Sırp meclisi, iktidardaki koalisyon partilerince desteklenen karar tasarısını dün gece kabul etti. Mecliste hazır bulunan 173 milletvekilinden 127’sinin oyuyla kabul edilen karar metninde, 1995 yılında Srebrenitsa’da 8 bin Boşnak’ın öldürülmesi kınanıyor, kurbanların ailelerinden özür dileniyor.

Metinde, “Sırbistan meclisi, Uluslararası Adalet Divanı’nın da tespit ettiği gibi, 1995 yılı Temmuzu’nda Srebrenitsa’da Boşnak halkına karşı işlenen suçu var gücüyle kınar” ifadesi kullanıldı.

Metinde soykırım kelimesine yer verilmedi. Ancak BM, Srebrenitsa katliamını soykırım olarak nitelemişti.

Oylamadan sonra konuşan hükümet yetkilisi Nenad Canak, “Bu bildiri sadece başlangıç, zira yüzleşmemiz gereken geçmişin sorunlarının sadece bir kısmına ilişkin…” dedi ve yakın geçmişi yeniden yazma sürecinin uzun ve acılı olacağını belirtti.

MLADİÇ YARGILANMALI
Karar metninde, eski Yugoslavya için kurulan uluslararası mahkemeyle işbirliğinin sürdürüleceği de belirtildi ve Srebrenitsa’da Sırp kuvvetlerine komuta eden Ratko Mladiç’in yakalanarak yargılanması gerektiğine de işaret edildi.

Srebrenitsa’da soykırım yapmakla suçlanan General Mladiç, yıllardır firarda.

AB YOLUNDA ÖNEMLİ ADIM
Sırbistan hükümeti, kınama kararını, ülkenin Avrupa Birliği üyeliği yolunda önemli bir adım olarak görüyor.

Bosna Hersek’in Srebrenica kasabasında 1995 yılında 8 bin Müslüman erkek ve çocuk, Bosnalı Sırp milislerce öldürülmüştü. Srebrenitsa olay öncesinde BM tarafından güvenli bölge ilan edilmişti. Kenti Hollandalı barış gücü askerleri koruyordu. Ancak askerler, Bosnalı Sırpların tehdidi üzerine buradan çekilmişti.

Birleşmiş Milletler tarafından koruma altında olması gereken Srebrenitsa kasabasındaki katliam, Balkan savaşlarındaki kanlı olayların bir sembolü haline gelmişti.

31
Mar
10

Hap gibi anayasa referandumdan önce aç karnına

Baktı ki, herkes ona “hasta…”


“Ben bu ülkenin doktoruyum”

Prospektüsü okumaz çünkü.

diyen Başbakanımız, şimdi de “eczacı” oldu iyi mi… “Hap gibi anayasa hazırladık, tablet gibi” diyor.

*

Merkez efendi mübarek!

*

Etken maddeleri tek tek ayırmayın.
Doldurun avucunuza…
Hepsini bi defada yutun istiyor.

*

Şöyle bi reçete mesela…
Mide asiti dengeleyici
Kalp ritmi düzenleyici
Kan sulandırıcı, idrar sökücü
Ağrı kesici ile kortizon
Tiroid hormonu, tansiyon düşürücü
Kemik güçlendirici
Anti gribal, anti alerjik

*

Kokteyl… Yut bak n’oluyor !!!!!!

Okumaya devam edin ‘Hap gibi anayasa referandumdan önce aç karnına’

31
Mar
10

Çetin Doğan’ın 29.03.2010 tarihli mektubu


Kamuoyunda Balyoz Planı olarak bilinen planı hazırladığı iddiasıyla tutuklu bulunan 1. Ordu eski Komutanı Çetin Doğan hakkında yazılanlara cevap vermeye devam etti. Doğan cezaevinden yazdığı mektubunda Emasya Protokolü’ne ilişkin çeşitli iddiaları yanıtladı.Emasya Protokolüne ilişkin kamuoyunda bir bilgisizliğin olduğunu anlatan Doğan protokolün nasıl ortaya çıktığını ve nasıl işlediğini anlattı. Doğan’a göre protokolün kaldırılmasıyla devletin büyük bir güvenlik zaafiyeti oluşmuştu.

Çetin Doğan’ın mektubunda ortaya çıkan tabloya ilişkin iddiası ilginçdi. Doğan, yaşanan tabloyu “birileri hala ne olduğu belirsiz açılıma TSK üzerinen hayat öpücüğü kondurmaya çalışıyor ” sözleriyle özetledi.ve şöyle dedi:

“9 ncu Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel’in bir vesile ile söylediği bir söz, siyasi iktidarların yapıcı tutumlarını en bariz şekilde yansıtmaktaydı. Sayın Demirel’in söylediği söz hala kulaklarımda çınlamaktadır: ‘Hiç kimse Türk Silahlı Kuvvetlerine, Devletine silah çekmiş eşkıyayı dağlarda kovaladığı, tepelediği için hesap soramaz !’

Bu gün eşkıyanın hudut kapılarından davul zurna ile muzaffer kahramanlar gibi karşılandığını, ayaklarına kadar gitmesi için savcı ve hakimlerin görevlendirildiğini, seyyar mahkemeler kurulduğunu gördükçe, acaba Sayın Demirel’in sözleri hala geçerliliğini koruyor mu demekten kendimi alamıyorum.”

İşte  Çetin Doğan’ın  mektubunun  tamamı :

“BALYOZ” salatasının iş ve aş kaygılarını, kavgalarını afyon misali unutturmak, ertelemek, ele geçirmede zorlandığı ulusal kurumları baskı altında tutmak amaçları ile soframıza servis yapılalı iki ayı geçti bile.

Bu salatanın hangi hayır sahiplerinin (!) işi olduğunu, nerelerden ilham alınarak içinin doldurulduğunu, “servisin yapıldığı” daha ilk günden itibaren çeşitli platformlarda açıklanmaya çalışılmıştır.

Mahpusluğumun beşinci haftasını doldurduğum bu gün (29.03.2010), BALYOZ’un önceki yazdıklarımdan farklı bir boyutu üzerinde duracağım. Bunun nedeni sapı samanı birbirine karıştırarak zihinleri bulandırmakla görevlendirilmiş yeni yetme bir muharririn sefil düşünceleriyle beslediği ve aceleyle piyasaya sürdüğü kitabında, EMASYA Protokolü’ne değinmiş olmasıdır.

Protokol konusu, BALYOZ ile birlikte gündeme taşındığında, bunun arkasında bir şeyler olabileceğini pek düşünmemiştim.

EMASYA Protokolü’ne ilişkin bana yöneltilen sorulara da fazla ayrıntıya girmeden birkaç cümle ile cevaplandırmaya çalışmıştım. Bunun nedeni, BALYOZ konusundaki iddiaları cevaplandırırken konunun dağılmasına yol açmamaya özen göstermemdir.

Büyük bir fiyasko ile sonuçlanacağından kuşku duymadığım BALYOZ davasının uzayan sürecinde, seçkin savcılarımızın delil arayışları ve/veya talimat bekleyişleri sürerken, bizlere düşünmek ve de bilenmek için zaman tanıma da çok cömert davrandıklarını da teslim etmek gerekir.

Bu zamanı “Soytarıların” maskelerini düşürmek için kullanacağımdan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

EMASYA  PROTOKOLÜ  İLE  İLGİLİ  GERÇEKLER

İşe EMASYA Protokolü’ ne indirilen BALYOZ’ un ardındaki gerçekleri ortaya koymakla başlayalım.

Öncelikle yeni yetme muharririn “Ağa babası”, “ablası”, “ağabeylerinin” EMASYA Protokolü konusunda neler söylediklerine birkaç cümlecik ile örnekler verelim.

* Konuya ilişkin ilk işaret, birçok konuda olduğu gibi, doğrudan değil, Avrupa Birliği’nden (AB) rutajlı olarak gündeme getirildi. AB’ nin 14 Ekim 2009 tarihli Türkiye İlerleme Raporunda “EMASYA Gizli Protokolü’nün demokrasi karşıtı bir uygulama olarak varlığını sürdürdüğünü” yetkili ve ilgililerimizin dikkatine getirilmişti. Bu noktada AB’nin nasıl oluyor da gizli bir protokolün içeriğinden haberdar oluyor sorusunu sormak “abesle iştigal” etmek olur.

* Nazlı Ilıcak’a bakacak olursak protokol “askerlere, mülki amirin talebine gerek kalmadan, doğrudan müdahale etme, arama, denetim, baskın ve operasyon yapma iznini veriyor… Asayiş Güvenlik merkezleri, işte bu protokole dayanarak kurulmuştur.”

* Ali Bayramoğlu “ EMASYA fiili bir darbedir .” buyurmuş.

* Star Gazetesi “Demokrasinin üzerinde ki karanlık gölge EMASYA” diye başlık atarak, protokol için “Türkiye’yi Askerleştirdi” iddiasını ciddi ciddi ortaya atmış!

* Zaman gazetesinde Bülent Korucu “EMASYA; Darbenin sürekliliğinin kılıfı” başlıklı yazısı ile konuya adeta tüy dikmiş.

* Yeni yetme muharrir olarak kayda geçirdiğimiz Mehmet Baransu’nun kitabının 371 nci sayfasında ise aynen şunlar yazılı:

“Her şey apaçık ortadaydı, EMASYA Protokolü güvenlik tedbirleri adı altında bütün toplumu şüpheli sıfatıyla gözetleme, fişleme hakkını Türk Silahlı Kuvvetlerine veriyordu.”

EMASYA  KONUSUNDA  AHKAM  KESENLER  PROTOKOLÜ  OKUMAMIŞ

Başta Nazlı Ilıcak olmak üzere, EMASYA Protokolü konusunda ahkâm kesenlerin büyük çoğunluğun bu protokolü hiç okumadıkları veya okudularsa okuduklarını anlamayacak kadar zekâları kıt yahut ard niyetli oldukları anlaşılmaktadır.

Hoş; niyet bir hizmeti yerine getirme amacıyla gerçeği saptırmak olduktan sonra gerisi teferruat olarak kalır.

Okumaya devam edin ‘Çetin Doğan’ın 29.03.2010 tarihli mektubu’

31
Mar
10

TRT’den Vakit’e bilgi sızdırma

Vakit Gazetesi 30 Mart tarihinde TRT’de prodüktör olarak çaışan Pınar Şenel hakkında bir haber yaptı.

Pınar Şenel’in Tümgeneral Erdal Şenel’in akrabası olduğu iddia edilen haberde, Şenel’in sendikalı olmasına dikkat çekilerek “TRT’yi Paşalar Kuşatmış” yorumunda bulunuldu.

Haber-Sen bugün Vakit’in haberine karşı bir basın açıklaması yaptı.

Sendikanın açıklamasıyla Pınar Şenel ile Erdal Şenel’in hehangi bir akrabalığının olmadığı ortaya çıktı.

Ancak sendika Şenel’in resmi dosyasında bulunan tüm belgelerin Vakit’e gönderildiğini söyledi.

İşte  Haber-Sen’in  basın  açıklaması :

Anadolu’da Vakit gazetesinin 30 Mart 2010 tarihli sayısında sürmanşetten yayınlanan ‘TRT’yi Paşalar Kuşatmış’ başlıklı haberde, gerçekle ilgisi olmayan bilgiler verilmiş ve kişilik hakları ihlal edilmiştir.
Anadolu’da Vakit gazetesi bugüne kadar defalarca yaptığı gibi çarpıtma iddialarla kişileri hedef göstermiştir.

Haberde adı geçen ve fotoğrafı kullanılan Pınar Şenel ile Tümgeneral Erdal Şenel arasında herhangi bir akrabalık bağı yoktur.
Dış Yayınlar Dairesi Başkanlığı’nda prodüktör olarak çalışan Pınar Şenel 1998 yılında ÖSYM tarafından yapılan ve binlerce kişinin girdiği sınavlardan geçerek TRT’ye girmiştir.
O dönemde yapılan sınavların son iki yıldır yapılan sınavlarla hiçbir benzerliği yoktur.
1998 yılında TRT’ye sınavla alınan yayıncı personel, beş aşamalı zorlu bir sınavdan sonra TRT’deki kadrolarını alabilmişlerdir.
Haberi hazırlarken Pınar Şenel’in gizli olması gereken personel dosyasındaki vesikalık fotoğrafına kadar ulaşanlar, eğer Pınar Şenel’i arasalardı bu bilgilere kolayca ulaşabilirlerdi.
Haberde Pnar Şenel’in KESK’e bağlı Haber-Sen’in aktif üyelerinden olduğu bilgisi de verilmiş.
Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir hukuk devletiyse, çalışanların bir sendikaya üye olmaları ve sendikal faaliyetlere katılması bir suçlama malzemesi olamaz.
Haber-Sen, kamu hizmeti anlayışı ile yayın yapan özerk, demokratik ve katılımcı bir TRT için mücadele etmektedir.
Sendikamızın bu konudaki politikalarını benimseyen TRT emekçileri Sendikamıza üye olmakta ve faaliyetlerimize katılmaktadır.
Bir sendikaya üye olmayı, sendikal çalışmalara katılmayı suçmuş gibi gösteren zihniyeti kınıyoruz.

30.03.2010

31
Mar
10

Nassı diyoğ siız Turklear… Dost acı söyler.!!!

Papazın kızı…

Erotik film ismi gibi.

*
Dünyanın en güçlü kadını o.

*

“Melek” demek Angela.

Zekâsı, şeytani.

*

Tam adı:

Angela Dorathea Merkel..

Dorathea’yı kullanmıyor.

Bizim Başbakan’la yaşıt.

1954 doğumlu.

*

“İmam” tarafından yönetilen Türkiye “papazı buldu” desek, yanlış olmaz. Babası, Protestan papazı… Annesi, İngilizce öğretmeni. Hamburg’da otururlarken Angela doğuyor. Henüz 4 aylıkken, Berlin’e 50 kilometre uzaklıktaki Templin kasabasına taşınıyorlar. O tarihte “duvar” yok. Sene 1961, şak, “duvar” örülüyor. 7 yaşındaki Angela ve ailesi, Doğu’da mahsur kalıyor. Matematik, fen ve lisan derslerindeki müthiş başarısı üzerine, Leipzig Üniversitesi’ne kabul ediliyor. Fizik diploması alıyor. O zamanlar Sovyet gümbür gümbür, herkes takip ediliyor, papazın kızı mecburen “kızıl”laşıyor, komünist gençler derneğine yazılıyor. Doğu Berlin Üniversitesi’ne geçiyor, kuantum fiziğinde doktor oluyor.

20 yaşında siyasete bulaşıyor, 26 yaşındayken, Doğu Almanya’da Demaiziere Hükümeti’nin sözcüsü oluyor. Duvar yıkılır yıkılmaz da, tası tarağı topluyor, Berlin’in öbür yakasına atlıyor, Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi’ne üye oluyor, “kara dev” lakaplı Kohl’den “ağabeylik” görüyor, sonrası malum… Erkek egemen partide erkeklerin en üstüne çıkıyor, Almanya’nın ilk kadın başbakanı oluyor.

*

Şimdi gelelim..

“Kadın” Angela’ya.

Okumaya devam edin ‘Nassı diyoğ siız Turklear… Dost acı söyler.!!!’

31
Mar
10

Merkel’in Gelişi, Stratejik Ortaklık ve Stratejik Pazar İlişkileri

image

– Almanya, son 40 yıldır Türkiye’nin en büyük ticari ortağı.

– Kafkasya, Karadeniz, Rusya ve İran ilişkilerinde adı konmamış fiili ve stratejik bir beraberliğe sahip.

Son yüzyıl içinde ABD ve İngiltere ikilisinin Arap Ortadoğu’sundaki beraberliğine karşılık Türkiye ile Almanya arasında ilginç dengeler kendiliğinden oluşmuş. Arap Ortadoğu’sunu ABD ve İngiltere’ye terk etmek zorunda kalan Berlin Türkiye ve İran’la olan ilişkilerini, ”ikili anlaşmalar dışında da” içten içe geliştirmiş. 1990 sonrası bunlara Rusya da eklendi.

– 1960’lı yıllarda Almanya’ya başlayan Türk işçi göçü bu ülkede milyonları bulan bir derinlik oluşturdu. Almanya’daki Türk şirketleri çoktan 60-70 bini aşmış bulunuyor. Almanya içinde üçüncü nesli doldurmaya başlayan, Danimarka kadar bir Türkiye oluşmuş.

Kısacası Türkiye Almanya ile, kurumsal ve siyasal olmasa bile sosyal ve iktisadi bir entegrasyon geliştirmiş.

– İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin Batı Avrupa üzerindeki “denetim ve nüfuzuna karşılık” Almanya ve Fransa tepkilerini her alanda ortaya koymaya başlamışlar. Ticari, siyasi, kültürel, sportif hatta askeri “Avrupalılık fikri”, Avrupa Birliği üzerinden yavaş yavaş yürütülmeye başlandı.

Özellikle 1990 sonrasının yeni küresel ve bölgesel koşulları Almanya ve Fransa’nın Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilya gibi ülkeler (ve bölgeler) ile ikili iktisadi ve ticari anlaşmalar yapmalarına yol açtı.

Bütün bu girişimlerde Almanya başı çekti, özellikle de Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinden sonra.

AB çatısı altında yapılan bu anlaşmalar Avrupa’yı daha bağımsız hale getirdi.

Ekonomide ilk beşin içine iyice yerleşen Almanya bu ağırlığını siyaset, kültür ve güvenlik konularına da yaymak istiyor.

Okumaya devam edin ‘Merkel’in Gelişi, Stratejik Ortaklık ve Stratejik Pazar İlişkileri’

31
Mar
10

31 Mart Soykırım Günü

1918 yılının Mart olayları, tarihimizin en kanlı sayfalarındandır.

Bolşevik- komünist bayrağı altında birleşmiş Ermeni çeteleri, Bakü’de, Nahcivan’da, Kuba’da, Kusar’da, Şamahı’da, Lenkeran’da halkımıza çok büyük zulümler yapmışlardır.

Tarih araştırmacılarının değerlendirmelerine göre sadece 29-31 Mart günleri arasında Bakü’de 20 binden fazla vatandaşımız katledilmiştir.

Kıyımın yapılmasının başlıca sebebi Azerbaycan’ın bağımsızlığının karşısının alınması, Bakı’nın mühim iktisadi ve siyasi önemi ile bağlıydı.

Rusya için Bakı mühim ehemmiyet taşırdı.

Bu, V.İ.Lenin’in “Bakı petrol, ışık ve enerjidir” sözlerinden de aydın görünür.

Amma ermenilerin de kendi amaçları olmamış değildi.

Stepan Şaumyan’ın aşağıdakı fikirleri Mart kıyımının yapılmasının iç yüzünü açıyor: “Bizim süvari desteye ilk silahlı hücum cehtinden bahane gibi istifade edip, bütün cephe boyu hücuma geçtik.

Bizim 6 bin nefere kadar silahlı kuvvemiz vardı.

Aynı zamanda Daşnaksütyun’un da 3-4 bine yakın milli desteleri vardı.

Onların iştiraki iç savaşa milli kıyım karakteri verdi ve bundan kaçınmak mümkün değildi.

Biz buna şuurlu olarak gittik.

Eğer onlar Bakü’de zafer kazansaydılar, şehir Azerbaycan’ın başkenti ilan edilirdi”.

Martın 30-da akşam saat 5-de Bakü’de ilk ateşler açıldı.

Şehir Daşnaksütyun ve Ermeni Milli Şurası ve ermeni kilisesi Bakı Sovyeti’ni savundu.

Ermeni askerleri gibi Bakü’deki Ermeni aydınları da Bakü Sovyeti tarafından dövüşe katıldılar.

Kitlesel kıyımlar süresinde Azerbaycan Türklerine ait sosyal binalar, milli simgeler ve kültür ocakları dağıtıldı.

“Açık söz”, “Kaspi” gazetelerinin binaları, kendi faaliyetini bütün Güney Kafkas’a yayan, Azerbaycan Türklerinin sosyal hayatında mühim rol oynayan, maddi ve manevi yardımlarıyla meşhur olan Müslüman Hayriye Cemiyeti’nin yerleştiği “İsmailiyye” binası yakıldı, mescitler bombalandı.

Meşhur Tazepir mescidinin minareleri tahrip oldu.

Tazepir mescidine sığınarak, buraya penah getirmiş 500 neferin cesedi bu ibadetgahdan bulundu.

Nisan’ın 2-de gece yarıya kadar devam eden Müslüman soykırımında binlerle Azerbaycanlı Türk öldürüldü.

Ermeni – Bolşevik cellatları çocuklara, ihtiyarlara bile aman vermiyordular.

Saç-saça bağlanan Türk kadınları çıplak şekilde caddelerde gezdirilirdi.

Böyle alçaklığı yalnız menfur Ermenilerden beklenirdi.

Okumaya devam edin ’31 Mart Soykırım Günü’

31
Mar
10

İşte AKP’nin gizli planı

Bir  genel  değerlendirme,  üç  ana  başlık

Her durumda Türkiye on dört ya da on altı ay sonra sandığa gidecek.

Olağan koşullarda, seçim zamanı olan 2010 Temmuzu’nun tatil aylarına geldiği göz önünde bulundurulursa, seçimlerin mayıs ayına çekilmesi gerekir.

Ancak o sıralarda daha fazla sayıda merkez sol seçmenin tatilde bulunacağını düşünen AKP kurmayları temmuz ayında ısrarcı olabilirler.

Her neyse, mutlak olan şu, Türkiye artık seçim sath-ı mailine girmiştir ve bundan sonra AKP için tribünlere oynamak, seçmenin nabzını tutmak temel politika olacaktır.

Bu bağlamda-önemli olduğunu düşündüğüm- genel bir girişin ardından konuyu üç ayrı başlıkta değerlendirmekte yarar var…

Özellikle ABD-AKP ilişkilerinin bu geçiş döneminde nasıl bir seyir izleyeceği dikkatle irdelemek gerekiyor…

Türkiye’nin gündemine taşınan Anayasa değişikliğinin genel bir analizi yapmak kaçınılmaz oluyor…

AKP-Ordu etkileşimi ile Silivri’nin durumunu ayrıca ele almak bir başka zorunluluk olarak ortaya çıkıyor…

Bu yazımda giriş bölümü ile AKP’nin ABD ile hayli kaygan zeminde yürüttüğü politikayı çözümlemeye çalışacağım.

Diğer önemli başlıkları bundan sonraki ilkyazımda değerlendireceğim.

Genel  görünüm

Türkiye’de siyasal iktidarların üç dönem seçim kazanamayacaklarına ilişkin genel bir kanı var.

Burada bir yanlışı düzeltmekte yarar var, çünkü bizim öğrencilerin de bir bölümü –özellikle Türk siyasal hayatı dersi almayanlar- yanlış bilgiye sahipler.

Oysa Türkiye, çok partili sisteme geçtiğinde Demokrat Parti, 1950,1954 ve –bir yıl erkene alınan seçimde- 1957’de üç kez sandıktan başarıyla çıkmış, tek başına iktidar olmuştu.

Bu durum –sanki- unutuluyor.

Daha sonra Demirel’in AP’si 1965-1969 seçimleri sonucunda, iki kez -DP gibi- tek başına iktidar olabilmişti…

CHP Ecevit başkanlığında 1973 ve 1977 seçimlerinde birinci parti olabilmiş, tek başına iktidara gelememişti.

ANAP da 1983 ve 1987’de tek başına iktidar olabilmiş, ancak 1989 yerel seçimleriyle erime sürecine girmiş, 2002’de de siyasal yaşamımızdaki yerini kaybetmişti…

2002 ve 2007 genel seçimlerinde iki kez tek başına iktidarı elde eden AKP şimdi 2011 seçimlerine hazırlanıyor.

Tarihsel doğruluğu bulunmayan “Türkiye’de iktidarlar üçüncü kez seçim kazanamazlar” önermesinin ne kadar gerçekçi olduğunu sandıkta göreceğiz.

Ancak insan ve toplum bilimlerinde mutlak çıkarsamalarda bulunmak –esasen- doğru bir yöntem değil. Evet, bugün itibariyle AKP’nin bir erime süreci içinde olduğu görülüyor ama politikada –özellikle- Türkiye iç politikasında- bırakın bir yılı- bir hafta bile uzun bir zamandır. AKP de bu bir yılı biraz aşkın zaman diliminde durumunu değiştirebilmek için elinden geleni yapacaktır..

Aslında Batı’da da genellikle birkaç dönem muhafazakârlar, birkaç dönem de merkez sol partiler iktidara gelirler.

Bu durum istikrarın göstergesidir bir anlamda.

Çevre ülkelerden aktarılan artı değerin emek ve sermaye esasında paylaşımından kaynaklanan tatlı bir pazarlıktır bu.

Yani ortada emperyal iktisadi ve siyasi yöntemlerle çevreden merkeze aktarılan artı değerle üretilmiş büyük bir pasta vardır.

Sorun o pastanın dengeli bir biçimde dağıtımından ibarettir.

Dolayısıyla demokrasi -aslında-refahın paylaşımından başka bir şey değildir.

Sefaletin paylaşıldığı, ucuz hammadde deposu ve pazar konumundaki çevre ülkelerde demokrasilerin sağlıklı işleyememesinin temel nedeni, dışa bağımlı zayıf ekonomilerdir.

O büyük pastanın paylaşımı demokrasi bilincine sahip, örgütlü Batı toplumlarında daha sıkıntısız gerçekleşebilmektedir.

Gerçi bu durum 1990 ve 2000’li yıllarda, reel sosyalizmin çöküşünün ardından, neo-liberal politikalarla, Batı’da da sermayenin her alanda emeğin haklarına ciddi biçimde saldırmasıyla değişmeye başlamıştır.

Yine de şu an itibariyle genel görüntü hâlâ böyledir.

Bu arada Batı ülkelerinde de ekonomik sıkıntıların yaşandığı dönemlerde demokrasiler kesintiye uğramış, bundan bütün insanlık çok ağır yaralar almıştır.

Örneğin II. Dünya Savaşı öncesi Almanya ve İtalya çok gelişmiş endüstriyel üretimlerine karşın yeterince dünya pazarına sahip olamadıkları için çok büyük bir ekonomik dar boğaza girmişlerdi.

Bu koşullarda Almanya’da Naziler, İtalya’da faşistler, demokrasinin nimetlerinden yararlanarak iktidara gelmiş, sonra da kendi totaliter yönetimlerini oluşturup dünyaya en büyük savaş acısını yaşatmışlardı.

Yalnız, dönemin ünlü İngiltere Başbakanı Sir Winston Churchill, savaş sonrası, kendilerinin de Almanya ve İtalya’nın durumunda olmaları hâlinde, başka bir şey yapamayacaklarını itiraf etmişti.

Yani kapitalizm/liberalizm ile faşizm arasındaki çizginin kimi zaman kıl kadar incelebileceğini dile getirmişti…

Yalnız Almanya ve İtalya mı ?

Ekonomileri daha farklı nedenlerle tıkanan İspanya ve Portekiz, 1930’lu yıllardan başlayarak on yıllarca Franco ve Salazar faşist yönetimlerine tutsak kalmışlardı.

Çevre ülkelerde, -hele kendilerine biçilen ucuz hammadde ambarı ve pazar konumunu aşabilecek ülkelerde durum hayli farklıdır.

Her alanda üretim süreçlerini açabilen, sanayide ileri teknoloji üreterek gelişebilen, tarımda bilimsel ve verimli üretimde bulunabilen toplumlar, zincirlerini kırabilir, küresel pazara güçlü ekonomileriyle güçlü aktörler olarak katılabilirler.

Ancak bunu gerçekleştirebilmek için kendilerini uydu konumunda tutan Batı emperyalizmini aşmaları gereklidir.

Asla unutmamak gerekir, Batı, kendisi Batı olurken karşısında kendini engelleyen bir başka Batı yoktu.

Ancak XX. yüzyılda bunu gerçekleştirmek amacıyla yola çıkan toplumlar, Batı ile çok kesin bir ödeşme içine girmek zorundaydılar.

II. Dünya Savaşı sonrası Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkeleri sol yöntemlerle bunu başarmaya çabalarken, 1960’larda Japonya, 1980’lerde Pasifik kaplanları olarak anılan Uzak Doğu ülkeleri böylesi dönüşümleri gerçekleştirerek makûs talihlerini yenebilmişlerdi…

Şimdilerde Latin Amerika’da esen sol rüzgârlar yeni aktörleri dünya sahnesine sunuyor.

Özellikle Brezilya, bölgesel güç olmanın ötesinde dünya merkezlerinden biri olmaya ilerliyor.

Bu durum aslında, dünya kapitalizminin de yavaş yavaş sonunu getiriyor.

Çünkü küresel kapitalizmin bu kadar çok güçlü ekonomiyi, güçlü küresel aktörü taşıyabilmesi mümkün değil.

Geçmişi  büyük  ölçüde  Brezilya’ya  benzeyen  Türkiye de ;  1946  ya  da  1950’den  bu

yana  sırtına  geçirdiği  Batı’nın  deli  gömleği  yüzünden,  bir  türlü  kendisini  düzlüğe

çıkaramıyor.

Çünkü  komprador  Türkiye  burjuvazisi  çıkarlarını,  ayağını  yere  bastığı  ülkenin

insanlarıyla  eşdeğer  görmüyor.

Batılı  “SAHİP”in  ticari  mümessili  olmak  ona  yetiyor,  o  nedenle  özellikle  ciddi

AR-GE  çalışmaları  yapıp  üretken  bir  ekonomi  yaratmayı  ve  sahici  burjuva  olmayı

hiç  aklına  getirmiyor…

Bu genel fotoğraf nedeniyle, bugün Türkiye yaklaşık 100 milyon dolarlık ihracatına karşılık, 200 milyon Dolar civarında ithalat yaptığı için, ülkesinin insanı bir türlü yoksulluktan kurtulamıyor.

Sıcak para ile şişkinleşen gayrisafi hasılası, bir türlü derdine derman olmuyor.

Ayrıca gelir dağılımı dengesizliği de ileri boyutlarda olduğundan, toplum bir türlü siyasal iktidarlardan hoşnut olamıyor.

Ekonomik nedenler her seçimde, daima en önemli etmen oluyor.

Bu çarpık dışa bağımlı kapitalist model geniş kitlelerin yüzünü bir türlü güldüremiyor.

O nedenle toplumun-genellikle- iki dönem sonra iktidarlardan desteğini çekmesinde bu ekonomik gerçek yatıyor.

AKP’nin durumu da diğer sağ partilerden farklı değil.

Okumaya devam edin ‘İşte AKP’nin gizli planı’

31
Mar
10

MEĞER !!!

Birbiri ardına gelen açılımlar; “Kürt” açılımı, “Ermeni” açılımı, “Alevi” açılımı, “Roman” açılımı…
Şu günlerde ise “Anayasa” açılımı…
Tümünün adı ve amacı; “Demokratik açılım”…
Meğer, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, 80 yıldır ne kadar kapalı bir ülkeymişiz, demokrasinin ucundan dahi, hiç ama hiç yakalayamamışız, yakalamamışız!
Meğer, bu ülkede yaşayan neredeyse hiç kimse, özgür ve mutlu asla değilmiş, hiç olmamış. Bugüne kadar sürekli baskı altında bırakılmış, demokratik hak gaspı altında boynunu eğerek yaşamak zorunda bırakılmış benim zavallı halkım…
Meğer, Kürtleri ve Ermenileri soy kırıma tabi tutmuşuz, kılıçtan geçirmişiz, topa tutmuşuz, barbarca, vahşice! Azınlık gruplarımızın tepesine binmişiz, kafalarını kaldırmalarına izin dahi vermemişiz! Roman vatandaşlarımızla dalga geçmiş, aşağılamış, hor görmüşüz!
Türk halkı olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak, bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm Hükümetler olarak, hepinizden binlerce kez özür diliyoruz!!!
Evet, şimdi patlama yapma zamanı geldi, şimdi “özgürlük” zamanı, şimdi “demokrasi” zamanı, şimdi “demokratik açılım” zamanı, “Milli Birlik” zamanı…
Fedakâr Türkiye, yapıcı Türkiye, birleştirici Türkiye…
Ancak, ne Kürt açılımından “Kürtçü” kesim, ne Ermeni açılımından “Ermeniciler ve Ermeni Diasporası” ve ne de Alevi açılımından neredeyse Alevi vatandaşlarımızın tamamı, her nedense pek de memnun değiller, kandırıldıklarını, oyalandıklarını düşünüyorlar, hatta kızgınlar.

Bir tek Roman vatandaşlarımız biraz memnun. TOKİ’nin kendilerine yapacak olduklarını taahhüt ettikleri apartman daireleri sözü, onları pek bir memnun etmiş, biraz daha gerdan kıvırmalarına yol açmış sokaklarda.
Dikkat ederseniz, bir tek onların açılımı, spor salonunda, davulla, zurnayla, gırnatayla, şarkılarla ve göbek atılarak kutlandı.
“Pek memnun etmiş” diyorum, çünkü sözü verilen apartman dairelerinde oturmayı düşünmeyen Romanlar, bu evleri satıp para kazanmayı hayal ediyorlarmış, hem de halihazırdaki o salaş mekânlarından asla vazgeçmeden, asla terk etmeden, boşaltmadan.
Anti parantez, boşaltılması istenen, Roman vatandaşlarımızın yaşadığı şehrin göbeğindeki bu geniş arazi, diyelim ki boşaltıldı. Bu arazi kimin olacak, kime geçecek ve nasıl değerlendirilecek!!! Parantezi kapatalım…
Evet, şimdi sıra “Anayasa açılımı”nda…
82 Anayasası…
Darbe Anayasası…
Halkın % 92 küsürünün onay verdiği, “Evet” dediği, ancak şu günlerde birçok kişinin, grubun veya görüşün “Darbe Anayasası” dediği ve 5 General tarafından keyfi olarak hazırlandığı söylemlerinde bulunduğu “82 Anayasası”, tam tamına 28 yıldır yürürlükte! Böylesi söylemlerin ve iddiaların ortak bir kanaat oluşturduğu böylesi kötü ve kabul edilemez bir anayasa, nasıl oluyor da 28 yıl gibi uzunca bir süre yürürlükte kalabiliyor ?

Ve bugüne kadar gelen Hükümetler tarafından, ilk yıllarında değiştirilmesi için en ufak bir adım dahi atılmadı/atılmıyor, en ufak bir söylem dahi dillendirilmedi/dillendirilmiyor!!!

Peki, niye şimdi ve neden bu acele !

Okumaya devam edin ‘MEĞER !!!’

30
Mar
10

Büyük çarpışma gerçekleşti

CERN’deki  Büyük  Hadron  Çarpıştırıcısı’nda  proton  parçacıkları  rekor   hıza  ulaştıktan  sonra  çarpıştırıldı.

Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi’ndeki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda bugüne kadar en yüksek hıza ulaştırılan protonlar birbiriyle çarpıştırıldı.

AP ajansının haberine göre, yerin 100 metre altındaki tünelde, 3.5 Tev (teraelektronvolt) güce ulaşan ışık huzmeleri ters istikametlerden gönderilerek toplam 7 Tev enerjiyle çarpıştırıldı.

CERN’de bulunan dört deney grubunun kontrol odalarından yapılan canlı yayını buradan izleyebilirsiniz.

CERN’deki bilim insanları, çarpışmanın başarıyla gerçekleşmesini ‘bilimde yeni bir çağın başlangıcı’ olarak nitelendirdi. Çarpışma sırasında atom-altı parçacıklara ilişkin elde edilecek verilerin analizi uzun sürecek. Dört deney düzeneğine ait dev dedektörlerden toplanan milyarlarca veri arasından parçacık fiziğine ilişkin yeni bilgilerin ayıklanması ve yeni keşiflerin açıklanması, aylar alabilir.

CERN araştırmacıları, Fransa-İsviçre sınırında 27 km uzunluğundaki dairevi yeraltı tünelinde, esasen evreni oluşturduğu düşünülen “büyük patlama”nın bir benzerini yaratmaya çalışıyor.

CERN yetkilisi Steve Myere, “İki huzmeyi çarpıştırmak başlı başına zorlu bir iş. Bu, okyanusun ortasında çarpıştırmak üzere Atlantik’in iki kıyısından birer toplu iğne fırlatmak gibi bir şey aslında…” dedi.

Bu çarpıştırma deneyi ertesinde BHÇ yaklaşık bir yıl bakıma alınacak. Daha sonra asıl hedef olan 14 Tev gücündeki en büyük çarpıştırma için hazırlık yapılacak.

Bilim adamları, “büyük patlama” deneyinde kozmosun doğasını kavramaya yarayacak yeni parçacıklar görmeyi umuyor. Bir mikro saniye sürecek çarpışmada, temel element parçacıkları, atom çekirdeklerini oluşturmak için birleşmeye başlamadan önce meydana gelen “büyük patlama” anındaki koşulların oluşturulması öngörülüyor.

Uzmanlar, çarpışma sırasında, özellikle teorik fizikteki kütle kavramının temelini oluşturan veya kara maddenin neden yapıldığını anlamaya yarayacak Higgs parçacığının (Tanrı parçacığı) kanıtını göreceklerini umuyor.

Karanlık maddeyle karanlık enerji, evrenin yüzde 95’ini oluşturuyor.

30
Mar
10

Dalga dalga istavrit

Aşağıdaki anlatı, Kamil öğretmenin Karasulak’tan bir buçuk ay süresince uzaklaşma nedeni olan olayları ve Kamil öğretmenin bu zaman dilimde başından geçenleri anlatır.

Yol uzun.

Kolay değil, ülkenin bir ucundan diğer ucuna gidiyordu Kamil öğretmen.

Aklında bin bir soru ile kardeşi Mehmet’in başına gelenleri anlama çabası içindeydi.

Doluya koysa almıyor, boşa koysa dolmuyordu.

Yarı uyur yarı uyanık geçirdi yolun tamamını.

Mehmet askere gideli daha yedi ay olmuştu.

Yedinci ayında bu vukuatı nasıl başardı diye içi içini yiyordu.

Son bir kere daha yumdu gözlerini.

Gözünü açtığında yağmurun camdaki izini takip etti.

Nasıl da yol yapıyordu damlalar.

Geldim, dedi kendi kendine.

Yağmur her yerde yağardı da, Karadeniz’de bir başka yağardı Karadenizli için.

Cama vuruşundan bile tanırdı Kamil öğretmen memleketinin yağmurunu.

İner inmez bir dolmuşa atladı, eve ulaştı.

Annesi Fadime sabah namazını yeni kılmış çayı koyuyor, babası pencerede onu bekliyordu.

Kamil öğretmen babasını pencerede görünce adımlarını hızlandırdı.

Uçarcasına kapının önüne vardı.

Okumaya devam edin ‘Dalga dalga istavrit’

30
Mar
10

Dünyadan

İşkencenin  Batılı  tarihi

İşkencenin yasaklanması için çalışma yürüten Uluslararası Af Örgütü tarafından hazırlanan raporda ortaya koyulan veriler, Batının gerçek yüzünü bir kez daha ortaya çıkardı.

Yönetimleri hoşuna gitmeyen birçok Üçüncü Dünya ülkesini, antidemokratik uygulamalar ve insan hakları ihlali gibi konularda sürekli suçlayan Batılının, bu konulardaki kendi sicili de temiz değil.

Ortaçağ Avrupası’nın engizisyon mahkemelerinin yargılamaları binbir türlü işkence tezgahında son buluyordu.

Engizisyon ateşinin sıçradığı Latin Amerika’da da durum farklı değildi.

Milyonlarca yerli katledilirken, “karınca öldürmenin insan öldürmekten daha günah olduğunu, çünkü karıncaların ölümden sonra tekrar dirilmedikleri” inancı yaygındı.

Avrupa’dan Amerika’ya gelen 13 koloninin köleci liderleri de bol bol zincir kullandılar, katliamdan kurtulanları köle yapmak için…

Ardından Hitler ve onun toplama kampları, fırınları…

Okumaya devam edin ‘Dünyadan’

30
Mar
10

Hızlı Ahmet, Speedy Gonzales’e karşı

Lula
Arafat

Küçükken izlediğim bir çizgi film karakteri vardı. Adı Speedy (Hızlı) Gonzales’ti. Meksika’nın en hızlı faresi, oradan oraya yorulmak bilmeden “Arriva! Arriva!” diyerek koşturur dururdu.

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon’un Ahmet Davutoğu ile ilgili yaptığı değerlendirmeyi duyunca aklıma nedense Gonzales geldi.

Gordon, Türkiye-ABD ilişkilerini değerlendirdiği ve Tayyip’i Nisan ayındaki nükleer zirveye davet ettiği toplantıda Türkiye’nin dış politikasını över gibi yaparken, bir taraftan da ayar vermeye devam etti.

Biz gelelim Hızlı Ahmet’e…

“Stratejik Derinlik” sahibi Davutoğlu işbirlikçiliğin sığ sularında yüzerek efendisinden aferin almayı başardı.

Gittiği her yerde “Davutoğlu buradan yeni ayrıldı” lafını duyduğunu söyleyen Gordon, görüldüğü gibi Hızlı Ahmet’ten oldukça memnun.

Nasıl olmasın?

İran’a yönelik baskılar sürerken, Davutoğlu geliştirdiği “ritmik diplomasi”yle ABD çıkarlarının olduğu her yerde hazır ve nazırdı.

Hatta Hızlı Ahmet’in “ritmik diplomasi”si onu oradan oraya sürüklerken, küçük kızı, Tayyip’ten babasını işten atmasını istemiş, böylece kendisini daha çok görebileceğini söylemişti.

Okumaya devam edin ‘Hızlı Ahmet, Speedy Gonzales’e karşı’

30
Mar
10

Lula İsrail’i küplere bindirdi

Lula
Arafat

Geçenlerde Küba’ya gidip Fidel Castro’yu ziyaret eden Brezilya’nın solcu devlet başkanı Lula Da Silva, iki hafta önce de İsrail’deydi.

Küba ziyaretinin ABD’de yarattığı rahatsızlık, bu kez de İsrail tarafından yaşandı.

Programında Siyonizmin fikir babası Teodor Herzl’in Herzl Tepesi’ndeki mezarının ziyareti de olmasına rağmen Lula, programı değiştirdi ve mezarı ziyaret etmedi.

İsrail’i oldukça rahatsız eden bu gelişme Dışişleri Bakanı’nca protesto edildi. Bakan, Lula’nın konuşmasını protesto edip katılmadı.

Ancak İsrail’i esas küplere bindiren olay bir sonraki gün yaşandı.

İsrail’den sonra Filistin’e geçen Lula, burada Filistin’in efsanevi lideri Yaser Arafat’ın Ramallah’taki mezarını ziyaret ederek saygı duruşunda bulundu.

Lula’nın tercihi ve sonuçta yarattığı etki oldukça manalı. İsrail’i ziyaret edip, İsrail’in temellerini atan Herzl’i protesto eden Lula, Arafat’ın önünde saygı duruşunda bulunarak İsrail’e vermek istediği mesajı en etkili biçimde vermiş oldu.

Daha önce Ahmedinejad’la bir araya gelip desteğini sunan Lula, nükleer silahlardan arınmış bir Ortadoğu çağrısıyla da yerini çok net belli etmiş oldu.

Tuğrul Çelik




İstatistikler

  • 2,194,210 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

En fazla oylananlar