13 Haz 2010 için arşiv

13
Haz
10

Bilgi Çağında Bağımsızlığın Anlamı

Ulusumuz ve tüm dünya ulusları aydınlanma çağından,bilgi çağına ayak basmaya hazırlanıyor!

Bilgi çağında(Kuantum çağı),aydınlanma çağının terimlerinin bir çoğu anlamsızlaşıyor ve yenileniyor.

Bilgi çağının en temel özelliği;Tüm evrende sadece iki karşıt durum,iki karşıt oluş,iki karşıt ideolojinin olmadığıdır.Yani doğru ve yanlış bildiğimiz kavramların eriprotik bir yapıda olduğunun,doğru ve yanlış olarak gösterilen kavramların yanında bunlardan apayrı üçüncü bir şıkkın varlığını,tüm insanlığın öğrenecek olmasıdır!

Geçmişten günümüze Aydınlanma çağında iki kutba ayrılan tüm dünya ulusları;kapitalist ve komunist cephede,iki zıt ideolojinin,iki zıt görüşün,iki zıt toplumsal mekanizmanın yarattığı ortam içerisinde çaresizce çırpındılar.Bir üçüncü şıkkın varlığını kabul etmek bir yana,toplumları çalıştıran çarkları batı toplumlarının problem taşıyan monatarist ideolojileri,felsefik görüşleri ile açıkladılar.

Fakat bugün Batı’nın politikaları aydınlanma çağında görüldüğü üzere FİKREN BAĞIMSIZ milletlerde işe yaramamıştır !

Batı sahip olmaya çalıştığı, ”3.Dünya” olarak adlandırdığı ülkelerde tam anlamı ile hakimiyet kuramamış,sömürgeleştirememiştir !

Batı bu idealini tam başaracak iken sürekli işbirlikçilerden bağımsız,fikren bağımsız milletlerin kültürel öz yapısından fışkıran ”bağımsız” bir ses olmuştur !

Şunu kabul etmek gerekir ki Batı toplumuna yön veren gerçekçi ”bilimdir”.

Gerçekçi bilim kuantum teorisinden sonra yeni bir yön aldı.

Batı’nın bu bilimsel çığır karşısında aldığı yön ise son olarak hem siyasi hem ekonomik hem kültürel yönden bilgi çağına doğru insanoğlunu sürüklüyor.

İşte bilgi çağı ile beraber Batı,neden ”3. Dünya” olarak nitelendirilen bu halkları tam olarak dize getiremediğini anlıyor,Batı’nın geliştirdiği ideolojik-felsefik kültürel yapılardan bağımsız toplumların olduğunu,3. bir şıkkın varlığını kavrıyor !

Batı tarafından yeni kabullenilmeye başlanılan bu mazlum milletlere;batı toplumsal fikrinden yeni çağda FİKREN BAĞIMSIZ MİLLETLER adını veriyorum.

Bilgi çağına geçerken emperyalizmin ve işbirlikçileri ”3. Şıkkın” uyanışını engellemek istiyor!Bu amaçla sözde iyi niyetli bir ortam yaratarak(kapitalizm krizi,pkk ele başlarının uyuşturucu kaçakçısı ilan edilmesi,İslam kültürüne saygı,sözde İsrail’e başkaldırı,Suriye barışı,Obama’nın seçilimi) kendine bağımlı,uyuşuk,toplumsal başkaldırıyı dizginleyen bilgi çağının gücünü içine işleyememiş ILIMLI bir birlik isteğinde!

Bu birlik Osmanlı İmparatorluğuna geçmişte biçilen kaftan ile niteliksel benzerlikler taşıyor!Batı geçmişte izlediği ve Sevr ile uygulamaya çalıştığı politikası;bağımsızlıktan yoksun bir toplum isteğinden bilgi çağında da vazgeçmemiş görünüyor!Sadece, bilimsel veriler ile ortaya sunulan gerçeklere sırtını çevirmeden bu çağda ki toplumsal sömürünün yeni çerçevesini çiziyor!

Sosyolojik anlamda bir toplumun karakteristik niteliklerinin işleyebilmesi ve bu karakteristik niteliklerin diğer toplumsal özlerle kaynaşması bütünleşmeye doğru kayması için,her toplumun işleyen çarklarının ”BAĞIMSIZ” bir üstsel formda çalışması gerekir.

Bir toplumu ”BAĞIMSIZ” üstsel formda işletebilecek yapı,ancak ve ancak o toplumdan yetişmiş ve en önemlisi o toplumun kültürel özüne uygun ilkelerin,partilerin,liderlerin varlığıdır!Halkın ihtiyaçlarını göz önüne alarak ilke edinmiş bir parti ve liderinin en değerli görevi,toplumsal gelişmenin sağlanması kültürel birleşimin sağlanması için İSTİKLAL-İ TAM bir düzeni savunmaları gereğidir!Özü itibari ile ”BAĞIMSIZLIK” tüm halkların devrimsel niteliğini kazanması,bu devrimsel nitelikler ile toplumsal fikrini(maddi-manevi kültür toplamı)uygarlığa yaklaştırması ve tüm insanlık ile bütünleşmesi gayesine hizmettir.

Bağımsız olmayan bir kültürel form daima başka kültürel formların etkisi altındadır !

Bu nedenledir ki uygarlığa erişmek isteyen ve insanlıkla bütünleşmek arzusu taşıyan her halkın,onunla bütünleşmek isteyen her toplumun ”BAĞIMSIZLIK” ilkesini edinmesi ŞARTTIR !

Dolayısı ile Bilgi çağına ayak basarken bağımsızlık toplumsal mekanizmamızı geliştirmemiz açısından bir üst derece daha önem arz ediyor.

Sorun burada kendini ele vermektedir!Geçmişimizde Kuvva-i Milliye anlayışının gerçekleştirdiği devrimin lideri olan Gazi Mustafa Kemal’in ölümü ile son bulan ”BAĞIMSIZLIK” anlayışı bugün tam zıttı işleyiş içine girmektedir!

Üstelik yeni bir çağda güçlü bir mekanizma yaratmak fırsatı TÜRK ULUSU için doğmuş iken !

Okumaya devam edin ‘Bilgi Çağında Bağımsızlığın Anlamı’

13
Haz
10

İşsizlikten Bana ne, Siz Üç Çocuk Yapın

Recep Bey üç çocuk yapın diyor.

Öte yandan, emperyalizm dayatmalı liberalizmde işsizlik yapısal bir sorun olduğu için çözemiyor.

Dönüp muhalefete bir çözümünüz varsa söyleyin diyor.

Vahşi liberalizm işsizlik demektir.

Zaten onların işsizlik diye bir sorunları yoktur.

Kar diye bir sorunları vardır.

Biliyorsunuz, bir ailenin iki çocuğu olursa, nüfus sabit kalıyor.

Yani artmıyor.

Ama üç çocuk olursa nüfus artıyor.

Artan nüfusa iş lazım ki, kaynak yaratılabilsin.

Çünkü sermaye birikiminin esası da emektir.

Her şey emekten peyda olur.

Tamam, çok doğurarak meselenin emek tarafını çözelim.

Peki, bu emeğe nasıl iş temin edilecek ?

Yatırım yapılacak.

Peki, kim yatırım yapacak ?

Planlı bir ekonomi olsa devlet yatırım yapar.

Ürettiğini de üretenlere satar.

Ve çark döner.

Kriz var diye sermaye sahipleri yatırım yapmıyor.

Ya da yaptıkları yatırımlar kifayet etmiyor.

Az istihdam yaratıyor.

Büyük işsizliğe büyük yatırımlar gerekiyor.

Büyük tümleşik (entegre) yatırımlar için dışarıdan gelen sermaye seni yönetmez ise gelmiyor.

Gelirse senin devlet yönetimini ele geçiriyor.

Dış siyasetine el atıyor.

Velhasıl, senin topraklarında sana hükümran oluyor.

Sana ait var olan entegre kurumları da alarak hükümranlığını pekiştiriyor.

Topladığı yeni sermayeyi de, ya kendi ülkesinin refahına harcıyor, ya da hükümranlığını pekiştirmek için medyaya veriyor.

Dünyanın geldiği son ekonomik durumda faaliyet karları azaldı.

Pasta küçüldü.

İşsizlik artı.

Okumaya devam edin ‘İşsizlikten Bana ne, Siz Üç Çocuk Yapın’

13
Haz
10

“İslamcılık” Yalancılığı: Osmanlının ve Osmanlı Kafalı AKP’nin Türk Ulusunu Yıkıma Sürükleyen Politikası !

AKP iktidarı, Atatürk Cumhuriyeti’ni yıkıcı eylemlerini sürdürüyor :

Osmanlı’nın çöküş döneminin “İslamcılık” aldatmacasını, ABD’nin ve AB’nin güdümünde “Ilımlı İslam”, “BOB Eşbaşkanlığı”, “Medeniyetler İttifakı” gibi aldatıcı kılıflar altanda üstlenip, son olarak “Gazze’ye yardım” aldatmacası olarak sahneleyince, dünyanın Türkiye Cumhuriyeti’ni Arap ülkelerinin güçsüz ve derbeder durumunda bir devlet gibi algılamasına bir kez daha neden olmuştur.

İslamcılık ve Turancılık için Mustafa Kemal’in koyduğu tanının bugün de ne denli doğru ve güncel değerde olduğu yeniden, ama ulusumuz ve devletimiz için utanç ve üzüntü verici bir biçimde anlaşılıyor.

Mustafa Kemal, İslamcı ve Turancı politikacılar için şu nitelemeyi yapmıştı:

“Büyük ve boş hayaller ardından koşup yapamayacağı şeyleri yaparmış gibi görünen yalancılar.”

“Efendiler, büyük ve hayali şeyleri yapmadan yapmış görünmek yüzünden bütün dünyanın düşmanlığını, kızgınlığını ve kinini bu ülkenin, bu ulu­sun üzerine çektik.

“Biz panislamizm yapmadık. Belki “Yapıyoruz!”, “Yapacağız!” dedik, düşmanlar da “Yaptırmamak için bir an önce öldürelim!” dediler.

“Panturanizm yapmadık, “Yaparız, yapıyoruz!” dedik, “Yapacağız’” dedik ve yine “Öldürelim!” dediler.

“Bütün dâvâ bundan ibarettir.

“Efendiler bütün dünyaya korku ve telaş veren kavramlar üzerinde koşarak düşmanlarımızın sayısını ve üzerimize olan baskıları arttırmaya çalışmak­tan ise, doğal sınıra, meşru sınıra çekilelim, haddimizi bilelim.

“Demek  ki  efendiler,  biz  yaşamak  ve  bağımsızlık  isteyen  bir  ulusuz.

Ve  yalnız  ve  ancak  bunun  için  yaşa­mımızı  harcarız.”

“Yemen’de  kavrulup  yok  olan  Anadolu  çocuklarının  sayısını  biliyor  musunuz ?

“Afrika’da  tutunabilmek  için,  Mısır’da  barınabilmek  için,   Suriye  ve  Irak’ı

elde  tutmak  için  ne  kadar  çok  Anadolu  çocuğu  yok  oldu,  biliyor  musunuz ?

“Peki,  sonuç  ne  oldu,  görüyor  musunuz ?

“Bir  hava  ve  heves  için,  bir  kuruntu  ve  düş  için  bütün  Anadolu  halkını  yok  etmek

istiyorlardı.

“Bizim izleyeceğimiz politika, ulusal sınırlarımız içinde her şeyden önce kendi gücü­müze dayanarak varlığımızı koruyup ulus ve ülkenin ger­çek mutluluk ve bayındırlığına çalışmak, gelişi güzel sı­nırsız istekler ardında ulusu uğraştırıp zarara sokma­mak.., uygar dünyadan uygar ve insancıl işlem ve karşı­lıklı dostluk beklemektir.”

Şu son “Gazze’ye Yardım” söylemi de, AKP yöneticilerinin, Türk ulusunu “yapamayacağı şeyleri yaparmış görünme” aldatmacasıyla yıkımlı karanlıklara sürükleme sorumsuzluğunu gözler önüne seriyor.

Bugün Cumhuriyet düşmanlığı ve Osmanlı goygoyculuğu yapan AKP yöneticileri ve benzerleri ile onlara dalkavukluk yapan, kimisi profesör sanlı yalancı aydınlar, aynı Osmanlı bilinçsizliği ve duyarsızlığı ile “çağdaş uygarlığın” anlamına sırt çevirip, onun yerine “Ilımlı İslam”, “İslam Dünyasının Önderi Türkiye” gibi yalana dayalı bir politika izledikleri için, Türkiye Cumhuriyeti’ni devleti ve ulusu ile ABD’den, AB’den, PKK’dan, Ermenistan’dan, Kıbrıs Rum Yönetiminden, Barzani’den, Talabani’den … ölümcül pusular, tehditler, azarlar, çuvallar, kanlı gemi işgalleri, bölünmüş Türkiye haritaları, … gibi aşağılayıcı saldırılara açık duruma düşürmüş bulunuyorlar.

Okumaya devam edin ‘“İslamcılık” Yalancılığı: Osmanlının ve Osmanlı Kafalı AKP’nin Türk Ulusunu Yıkıma Sürükleyen Politikası !’

13
Haz
10

İşin aslı ve astarı

EMEKLİ hariciyeci dostum, Mavi Marmara seferiyle ilgili olarak birkaç yazı gönderdi.

Yazıların birbiriyle örtüşen ve çelişen yerleri var.

Bu nedenle hepsini okuduktan sonra bir karara vardım : Hukuksuz gazeteciler ve televizyon alimleri sahneden çekilip, işin uzmanları söz almalı artık.

Yoksa millet birbirini yiyecek duruma geldi.

Uzmanlar bir değil dört alanda :
1. Devletler umumi hukuku;
2. Devletler özel hukuku;
3. Uluslararası ilişkiler (diplomasi) uzmanı;
4. Adalet Divanı’nın emsal kararlarını Mavi Marmara özelinde ele alıp tartışacak hukukçu.
Bir başka hukuk profesörü dostumun dediğine göre bunlar hemen yapılmalı. Çünkü oluşturulacak uluslararası komisyon ve gidilecek uluslararası mahkemeler konuyu zaten yukarıdaki dört bağlamda ele alacaklar.
* * *
Ben sadece hukuk uzmanlarının yayımlanmamış yazılarından çıkardığım sonuçları bilginize arz edeceğim:
1. Terör şüphesinin bulunması durumunda ilgili (hedef) taraflar açık denizlerde seyreden gemilere ziyarette bulunabilirler.
2. Ortada açıkça ilan edilmemiş bir abluka bölgesi vardır. Bu ise İsrail’e açık denizlerde seyreden gemilere müdahale, gemiyi durdurma ve gemiye çıkma hakkını verir. Ancak bu müdahale, ilke olarak, silah kullanma yetkisi vermez. Mavi Marmara gemisinde bulunanların İsrail askerlerine saldırmaları misillemeye yol açmıştır. Bu da ciddi olarak tartışılmalıdır.
3. Mavi Marmara bir Türk gemisi değildir, bu nedenle Türkiye gemide işlenen suçlara müdahale edemez.
4. Ancak, Türkiye Hambourg Sözleşmesi hükümlerine aykırı olarak gemiye hareket izni verdi ise, ölenlerin aileleri adı geçen sözleşmenin yaşam hakkı ile ilgili maddesine dayanarak Türkiye aleyhine dava açabilirler.

Okumaya devam edin ‘İşin aslı ve astarı’

13
Haz
10

Kürt Açılımı Değil Barzani Açılımı

Türkiye  ile  “Kuzey  Irak”  arasında  “tam  ekonomik  entegrasyona”

karar  verildi !

Irak  Kürt Bölgesel  Yönetimi  Başkanı  sıfatıyla  ve  6  yıl  aradan  sonra  Türkiye’ye  gelen

Barzani  istediğini  koparttı  ve  bölgesi  ile  Türkiye  arasında  “tam  ekonomik

entegrasyon”  kararı  alınmasını  sağladı.

Barzani’nin gecikmesi nedeniyle 40 dakika geç başlayan ikili görüşmelerden sonra Barzani ile Davutoğlu basın karşısına geçti.

Davutoğlu alınan şu kararları ilan etti :

1.. Türkiye ile Kuzey Irak arasında tam bir ekonomik entegrasyon çalışması yürütülecek.
2.. Ortak enerji, ticari, ulaştırma stratejisi olacak.
3.. Türk Hava Yolları en kısa zamanda Erbil seferlerine başlayacak.
4.. Ziraat Bankası ve diğer bankalar Kuzey Irak’ta şube açacak.
5.. Aydınlar, öğrenciler ve üniversiteler arasında temaslar yoğunlaşacak. Böylece yeni bir tarih bilinci de sağlanacak.

ABD  AÇILIMI :  KÜRT  AÇILIMI,  BARZANİ  AÇILIMI

Alınan kararlardan da görüldüğü gibi AKP’nin “Kürt Açılımı”nın Kürt kökenli yurttaşlarımızla bir ilgisi yok. İlk günde beri dile getirdiğimiz “AKP’nin Kürt Açılımı aslında ABD’nin Kuzey Irak açılımıdır” gerçeği bir kez daha kanıtlanmış oldu. AKP’nin “Kürt Açılımı”na artık “Barzani Açılımı” da diyebiliriz.

Yorumcular her ne kadar Barzani-Davutoğlu görüşmesinde yalnızca Türk Bayrağı bulunmasını analiz ettiyseler ve buradan AKP’nin diplomatik başarısını çıkardıysalar da alınana kararlardan görüldüğü gibi Barzani’nin pek bayrağa da ihtiyacı yok aslında…

Netice itibariyle “tam ekonomik entegrasyon”la başlayan sürecin hedefinin “siyasi entegrasyon” olduğunu biliyoruz. Çünkü AKP, ABD’nin kendisine çizdiği rotada ilerliyor. Gelin o rotayı yeniden anımsayalım:

ABD :  KUZEY  IRAK  İLE  GÜNEYDOĞU  TÜRKİYE  ENTEGRE  OLMALI

Irak işgali günlerinde ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson şöyle tarif etmişti Washington’un planını: “Irak’ın kuzeyiyle Türkiye’nin güneydoğusu ve doğusu, tek bir ekonomik bölge olmalıdır”.

Yani ABD Büyükelçisi AKP’ye, daha önce Özal’a dayattıkları ama TSK engeline takılan “Türkiye himayesinde Kürdistan” planını dayatmıştı !

Okumaya devam edin ‘Kürt Açılımı Değil Barzani Açılımı’

13
Haz
10

Recep Bey’in Kankaları ?

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Bey’in dış politikadan anladığı, kendisine MÜSLÜMAN diyen bütün “katilleri”,”bağnazları” HİMAYE ETMEK, Atatürk’ün kurduğu çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin ROTASINI ısrarla “katil”, “terörist”, “şeriatçı” devletlere çevirmektir…

İsrail’e “katil”, “terörist” devlet diyen Recep Bey, iktidarı sırasında başka “katil” ve “teröristleri” Türkiye’de ağırlamaktan HİCAP duymamıştır:

İşte İsrail’e “katil, terörist” diyen Recep Bey’in, Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı olduğunu unutarak (!) ağırladığı katiller ve teröristler:

1. HAMAS TERÖR ÖRGÜTÜ LİDERİ HALİT MEŞAL:
Recep Bey, 2006 Şubat ayında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le birlikte kod adı Halit Meşal olan Hamas liderini Ankara’da ağırlamışlardır. Ancak, kamuoyunda bu konudaki tepkiler yükselince Recep Bey ve Abdullah Bey, Halit Meşal’in geliişini kamuoyundan saklamaya çalışmışlardır. Ancak Hamas lideri Meşal Ankara’ya gelince, “Hamas Lideri Sayın Halit Meşal hükümetimizin değil AKP’nin davetlisi olarak gelmiştir!” diyerek “kıvırmaya” çalışmışlardır.
Yaka, bağır açık bir şekilde Ankara’ya gelen Halit Meşal’i önce Ankara Palas’ta Dışişleri Bakanıyla görüştürmüşler, daha sonra da garaj kapısından çıkarıp AKP Genel Merkezi’ne götürmüşlerdir.Orada Abdullah Gül’le görüştürmüşlerdir.16 Şubat 1006′da Hamas lideri Meşal, AKP Genel Merkezi’nde bir basın toplantısı düzenlemiştir, ancak kürsünün arkasındaki AKP yazısı ve Ampül işaretinin üstü, ekranlarda görülmesin diye örtülmüştür. Meşal, Ankara’dan ayrılmak üzere Esenboğa Havalimanı’a gittiğinde Recep Bey de istanbul’a gitmek için oradadır, ancak uyanık Recep Bey, kamuoyundaki tepkilerden çekinerek Hamas lideri Meşal’le karşılaşamamak için Esenboğa yolundaki bir işyerine girerek Meşal’in havalimanından ayrılmasını beklemiştir. Bugün Recep Bey, “Hamas terör örgütü değildir!” derken Hamas’ın “seçilmişliğine” vurgu yapmakta, aklınca bunu “milli egemenlik” olarak görmektedir. O seçimlerin hangi koşullarda yapıldığını, Haması’ın daha önce katıldığı terör eylemlerini hiç dikkate almamaktadır. Dahası, “oy çokluğunu” demokrasi zanneden Recep Bey, Hitler’in de seçildiğini unutmaktadır.

Okumaya devam edin ‘Recep Bey’in Kankaları ?’

13
Haz
10

Dün, Bugün..

Dün..

1990 lı yıllarda ADD Gençlik Komisyonu üyesiyken, arkadaşlarımızla tartışırdık.

Ülke  nereye  gidiyor  diye..

Şeriatçı yurtlardan, kurslardan, okullardan dert yanardık.

İktidar olmadıkları halde, bürokraside bu kadar örgütleniyorlar, bir de tek başına iktidar olsalar ne olur diye konuşurduk.
Tüm bu kaygılara karşın, arkadaşlarımın gözünde hiçbir gün korku ve endişe görmedim.

Hepsi de Mustafa Kemal’in devrimine inanıyor, onun yolundan giden devrimcilerin ülkenin karanlığa gömülmesine asla izin vermeyeceğini biliyordu.
Aylarca tüm ülkeye haber olan Manisa’da gençlere işkence olaylarının yaşanmasına karşın, gençlerin derneğimize olan ilgisi büyüktü.
Çünkü;
Demokrasi maskesini yüzlerine geçirmiş şeriatçılar, iktidar da olsalar, cumhuriyetimizin kurucusu olan partimiz ve o inancı içtenlikle taşıyan partilerimiz vardı.
İktidarların dümen suyuna giren basın olsa da, doğruları topluma yansıtacak ilkeli televizyonlar, gazeteler vardı.
Anayasaya aykırı olarak türbanı teşvik eden rektörler de olsa; Cumhuriyet kanunlarını benimsemiş rektörler vardı.
Bir çok tehlike vardı, ama o tehlikeleri gören ve onları yok edebilecek vatanseverler de vardı.
** *

Kemalist araştırmacı yazar, Uğur Mumcu öldürüldüğünde henüz 17 yaşındaydım. Onu şahsen tanımamış olmama karşın, kitaplarından, köşe yazılarından tanıdığım, fikirlerini benimsediğim için çok üzülmüş ve ağlamıştım. Ankara’da onu uğurlamaya gittiğimde, onun arkasından yürüyen milyonları görünce, hiçbir gücün bu ülkeyi çağdışı bir rejime götüremeyeceğini anlamış, gözyaşları içinde “Şeriata geçit yok, laik, demokratik, tam bağımsız Türkiye” diye haykırmıştım.

Sonra çok yakından tanıma fırsatına eriştiğim, Ankara’ya gittiğimde görüştüğüm konuştuğum sevgili öğretmenim Ahmet Taner Kışlalı katledildiğinde de saatlerce ağlamıştım. Onu son yolculuğuna uğurlamaya gittiğimde yine aynı milyonlar Ankara sokaklarındaydı. Attığımız sloganlarla hem içimizdeki nefreti hem de Atatürk Cumhuriyeti’ne olan bağlılığımızı haykırmış, sevgili düşünce önderimi gözyaşları içinde uğurlamıştık.

Cumhuriyet uğruna şehit olanlar, o güne kadar taşıdıkları meşaleyi başkalarına bırakıyorlardı.

Bir ölüyor, bin doğuyorduk. Ve Cumhuriyete sahip çıkma duyarlılığımız daha da artıyordu.

O günlerde yöneticisi olduğum ADD’ye üye olma başvurularındaki artış hala hatırımda..

** *

Bugün..

Atatürkçü aydınlar katledilmiyor, hapsediliyorlar..

Yıllardır toplum önünde bulunan, fikirlerini anlatmaktan, yazmaktan başka hiçbir işleri olmayan aydınlar, adları mafyaya çıkmış insanlarla aynı gerekçelerle tutuklanıyorlar.

Hem de korumak ve geliştirmek için yaşamlarını adadıkları rejimi değiştirmeye çalışmakla..

Hani, “At iziyle it izi birbirine karıştı” diye bir deyim vardır ya o mu yapılmak isteniyor? İster istemez düşünüyor insan..

Tüm bunlar toplumun zihnine doğruları ulaştırıp, onu bilinçlendiren kanalları kapatmayı amaçlıyor. Toplumun Cumhuriyete sahip çıkma duyarlılığını zayıflatmayı amaçlıyor.

Ve  toplum  artık  korkuyor,.

İşte  bunun  için  bugünkü  tehlike,  geçmiştekilere  göre  çok  daha  büyük.

Geçmişte  kilit  noktalara  gizlice,  çaktırmadan

örgütlenmeye  çalışan  karşıdevrimci  güç,  bugün

iktidarın  nimetleri  ile  açıktan  örgütleniyor.

Değiştirebildikleri yerde, Kemalist kadrolar alınıp yandaşlar atanıyor, değiştiremedikleri yerlerde de mevzuatta oynamalar yaparak ele geçirme planları işliyor..

Düne kadar YÖK’ün demokratikleşmesinden dem vuran iktidar, başkanını değiştirince neden artık YÖK’ün demokratikleşmesini unuttu.

Düne kadar Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini çok bulan ve azaltılmasını savunan iktidar, Cumhurbaşkanı değişince neden bu yetkileri azaltmak bir yana arttırmaya girişti.
Bugünkü, Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın üyeleri AKP çizgisinde olsalardı, acaba bu kurumları ilgilendiren bir anayasa değişikliği AKP’nin gündeminde olur muydu?

Artık ben de, Atatürk Cumhuriyeti’nin yok olmasından korkuyorum..

***

Ama korkmak çare değil .

Peki çare ne ?

Okumaya devam edin ‘Dün, Bugün..’

13
Haz
10

‘Daha Dur Bakalım’ Neler Olacak ?

Yargıyı bağımsız, tarafsız olmaktan çıkarmaktı amaçları.

İlk hamlede önce yargıyı bölmeye çalıştılar.

Cumhuriyet savcıları ile Türk milleti adına karar veren yargıçların birbirine düştüğünü gösteren somut bir örnek birden ortaya çıktı.Eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay’ın yargıyı etkilediği iddiasıyla hakkında soruşturma başlatıldığı bir sırada… Ergenekon yargıcı, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Köksal Şengün’ün adı da ön plana çıktı.

Seyfi Oktay-Köksal Şengün ve (HSYK Başkanvekili) Kadir Özbek üçgenini dolaylı suçlamalarla aynı kabın içinde gösteren tartışma açıldı.

Bu üç isim AKP iktidarının “rahatsız” olduğu isimler.

İktidar; eski bir Adalet Bakanı Seyfi Oktay’dan meslektaşlarıyla kimi görüşmeleri nedeniyle rahatsız!

İktidar; Kadir Özbek’ten son anayasa değişikliği ile yargıyı ele geçirmek manevrasına karşı çıktığı için rahatsız!

Fakat şu soruyu yanıtlamak gerekiyor: İktidar veya iktidar hesabına kimi çevreler; birden bir aşk oyunu içinde gösteren haberler yayarak yargıç Köksal Şengün’ü neden hedef yaptı?

***

Köksal Şengün, Silivri’de görülmekte olan birinci ve ikinci Ergenekon davalarına bakan yargıçlar heyetinin başkanı. Ergenekon sanıklarının tahliye başvuruları sürekli bire karşı iki oyla reddediliyor.

Köksal Şengün, aylardır sanıkların tahliye taleplerine olumlu oy kullanan yargıç.

Başkan Şengün, lehte oyunun nedenini açıklayan hukuksal ve mantıksal bir gerekçe de yazıyor.

Okumaya devam edin ‘‘Daha Dur Bakalım’ Neler Olacak ?’

13
Haz
10

2002’den 2010’a Tahran-Tel Aviv Hattında Değişen Ankara Rüzgârları

Erdoğan hükümeti özellikle 2007 sonrasında İran ve İsrail ile ilişkilerinde daha açık ve köşeli politikalar izlemeye başladı.

– Tahran’la iktisadi ve siyasi yakınlaşma girişimleri arttı.

– İsrail ile yalnızca Gazze meselesi değil; onun da dışına taşan gerginlikler yaşanmaya başlandı.

İsrail ile yaşanmaya başlanan bu gerginlikler Erdoğan hükümetinin “İran ile Suriye” politikaları ile örtüşmekle birlikte, Irak (ve Kuzey Irak) politikalarıyla aynı çizgide değildi. Barzani’nin son Ankara ziyaretini de buna dahil etmek gerekir.

Çünkü ABD ve İngiltere’nin Irak operasyonlarında İsrail’in de güçlü bir biçimde yer aldığı bilinen bir gerçektir. ABD ve İngiltere ile ilişkileri derinleştiren hükümetin İsrail ile çatışması, bu denkleme ters düşüyor.

– Öte yandan Türkiye-Rusya ilişkileri, Atatürk dönemi sonrasında hiç bu kadar canlanmamıştı. Erdoğan hükümeti yalnızca 2009 yılında ve 2010’un ilk beş ayında Rusya ile 37 anlaşma ve protokol imzaladı. Bunların bir kısmı uygulanmaya başlandı bile.

Oysa 7 Mart 2002’de Ecevit hükümeti henüz iktidarda iken MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç, “Başta Rusya ve İran olmak üzere Ankara, bölge ülkeleri ve Avrasya ile ilişkilerini geliştirmek zorundadır” dediğinde, yer yerinden oynamıştı(*).

Bu  ifadeler,  Ecevit  hükümetinin  sonunu  hazırlamıştı.

AKP  hükümeti  içerden  ve  dışardan  aldığı  büyük  destekle  iktidara  geldi.

Rusya  ve  İran’la  ilişkilerin  geliştirilmesi  düşüncesine  2002’de  karşı  çıkanlar,

bugün  Rusya  ve  İran’la  ilişkilerin  geliştirilmesine  içerde  destek  veriyorlar.

Sadece  hükümet  çevreleri  olarak  değil;  hükümetin  dışına  taşan

iç  dinamikler  olarak  da  böyle  bir  arka  çıkma  söz  konusu.

2002’den  bugüne  ne  değişti  de  böyle  oldu ?

– İktidarın politikaları (ve felsefesi) mi değişti ?

– Ortadoğu’daki yeniden yapılanmalar ve Irak’la birlikte Ankara için yeni rüzgârlar mı esmeye başladı ?

– Yoksa  ABD,  İngiltere  ve  İsrail’in  bölge  politikalarında  değişme  mi   oldu ?

Galiba  en  büyük  değişiklik  (2002’den  2010’a)

Türkiye  üzerindeki  dış  baskıların  iç  dinamikleri

hızla  değiştirmeye  başlamasında  oldu.

Hızlı iç değişimi savunan ve uygulamaya bağlayan Erdoğan hükümeti bile bu yükü taşıyamayacak duruma geldi.

7 Mart 2002’de şiddetle eleştirilen “bazı dış açılım düşünceleri”, Erdoğan hükümetinin 2007- 2010 döneminde fiilen uygulanmaya başlandı.

Okumaya devam edin ‘2002’den 2010’a Tahran-Tel Aviv Hattında Değişen Ankara Rüzgârları’




İstatistikler

  • 2.309.441 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Haziran 2010
P S Ç P C C P
« May   Tem »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  

En fazla oylananlar