17 Haz 2010 için arşiv

17
Haz
10

Devlet hayalle yönetilmez.!!!

Başbakan  Erdoğan,  biraz  okursa,  Mehmet  Akif  Ersoy’un  daha  sonra  yazdıklarını  da

öğrenir.

Mehmet  Akif,  1918’de  Araplar  için  “Düşünmez  başlar,  aldırmaz  yürekler,  paslı

vicdanlar…  Tegallüpler,  esaretler,  tehakkümler,  mezelletler…  Riyâlar,  türlü  iğrenç

iptilâlar,  türlü  illetler…”  diye  yazdı.

Mehmet  Akif’in,  son  döneminde,  bir  arkadaşına  yazdığı  mektuptaki  şu  satırlar,

Araplar  hakkındaki  gerçek  düşüncelerini  yansıtıyor :  “Mısır’da,  Arapların  arasında

tam  11  yıl  kaldım.  Fakat  11  saat  daha  kalsaydım  çıldırırdım.  Sana  halisane  fikrimi

söyleyeyim mi ?  İnsanlık  da  Türkiye’de,  Müslümanlık  da  Türkiye’de…

Allah  benim  canımdan  alıp  Mustafa  Kemal’e  versin.”

————————————————————————————————————————————————————————————————————–

ACABA Türkiye’nin ekseni mi kaydı ?

Batı’dan vazgeçip Doğu’ya mı yöneldik ?

Günlerdir tartışılan konu bu…
Aslında havanda su dövülüyor. Eksen kaymasından söz etmek anlamsız!
Ortada zaten Atatürk’ün hedef olarak gösterdiği anlamda bir “Batı ekseni” kalmadı. Uzun süredir din ağırlıklı “Ortadoğu ekseni” üzerinde dans eder hale geldik!
Kayacak eksen kaldı mı ki?
* * *
AKP iktidarının oluşturmaya çalıştığı eksen, din ve inanç üzerine kurulu!
Oysa ülkeler arasında inançlar değil, menfaatler ön planda olmalıdır.
Batı’dan uzaklaşıp, dini nedenlerle Arapların safında yer almamız, ülkemizin çıkarları açısından akılcı bir yaklaşım olabilir mi?
Bir devletin öncelikli görevi kendi insanlarının menfaatlerini korumaktır. Kendi ulusunun geleceğini tehlikeye atıp, başka ülkelerin savunuculuğunu yapmak doğru mudur?
Siyaset bilimcileri, dış ilişkilerde ideoloji ve inancın yeri olmaması gerektiğini söyler.
Oysa bunlar her şeyi din eksenine bağlıyor!
Başbakan Erdoğan, son zamanlarda Amerika’ya veryansın edip duruyor. Evet, Amerika, Ortadoğu’yu kana bulayan bir ülkedir. “Demokrasi getireceğim” diye Irak’ı cehenneme çevirmiş, yüz binlerce masum insanın ölümüne sebep olmuştur.
Amerika’yı hep beraber eleştirelim, kızalım, çatalım ama Başbakan’a şunu da soralım: “Amerika bu kadar kötüyse, niye Washington’ı komşu kapısı yaptın? Neden Beyaz Saray’ı aşındırıp durdun? Neden Amerika’ya 18 defa giderek rekor kırdın?”
* * *
Devletler gerçeklerle idare edilir, hayallerle değil!
Şimdi de din kardeşliği hayalleri içinde “Arap hayranlığı” zirve yaptı.
Tayyip Bey, izlediği Arap yanlısı politikanın doğru olduğuna herkesi inandırmak için milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un (1873-1936) bir şiirindeki dizeleri kanıt gösterdi: “Türk Arap’sız yaşayamaz, kim ki ‘yaşar’ der delidir, Arap’ın, Türk ise, hem sağ gözü, hem sağ elidir.”

Mehmet  Akif,  bu  dizeleri  1913  yılında,  Türk-Arap  Birliği’ni  sağlamak,  Osmanlı

vatandaşı  olan  Arapların  İngilizlerle  işbirliği  yapmasını  önlemek  için  yazmıştı.

O  zamanki  adı  Teşkilat-ı  Mahsusa  olan  Milli  İstihbarat  Teşkilatı,   Mehmet   Akif’i

Arabistan’a  göndermişti.

Görevi  Arapları  Osmanlı’ya  karşı  kışkırtan  İngiliz  propagandası  ile  mücadele  etmek

ve  “karşı  propaganda”  yapmaktı.

Tüm çabalara rağmen, Mekke Şerifi Hüseyin’in teşviki ile ayaklanan Araplar, Osmanlı Türklerini kalleşçe arkalarından vurmuşlardı.

Okumaya devam edin ‘Devlet hayalle yönetilmez.!!!’

17
Haz
10

Çılgınlık !..

Korku, cüret ve çılgınlığın tetikleyicisidir !..

Korkuyorlar… İktidarın, gözle görülür biçimde, ellerinden kayıp gittiğini görüyorlar ve çok korkuyorlar… İşbirlikçiler daha da panik içinde… Yazılarından, konuşmalarından nasıl bir ruh hali içinde oldukları kolayca anlaşılıyor… Giderek yükselen endişe ve kaygı ise doğal olarak cüretkâr bir çılgınlığı tetikliyor!..

Öyle ki; Anayasa Mahkemesi’ne, anayasa suçu işlemeyi bile göze alarak saldırıyorlar; yandaş medya, Anayasa Mahkemesi üyesini istifaya davet edebiliyor… Özel yetkili mahkemeler, Yargıtay’ın suç duyurusunu bile göz ardı ediyor… Kısacası, iktidar ve yandaşları, suç işlemek pahasına kaos yaratmak için ellerinden geleni yapıyor ve adeta haykırıyorlar.

– Bizden sonra tufan!..

***

Gelin, son on gün içinde yapılan çılgınlıkları alt alta sıralayalım…

– Anayasa Mahkemesi raportörü Osman Can iktidarı, bağlı olduğu mahkemenin kararlarını “yok saymaya” davet etti !..

Raportör Can daha da ileri gitti ve “Oluşacak kaosu göze almak gerekir” bile diyebildi!..

AKP’nin anayasa taslağı hazırlayıcısı Ergun Özbudun, raportörün bu formülüne “hukuka uygun” fetvası verdi!..

Profesör Hüseyin Hatemi “yetmez” diye müdahale etti, “Hükümet hem yok saysın hem de Yüce Divan’a gitsin” dedi!..

TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu durur mu, o da “Daha iyisi var, bazı Avrupa ülkelerinde (Portekiz, Romanya, Polonya) 2008’de gündeme gelen ‘Askıya Alıcı Veto’ sistemini kullanalım, mahkemenin kararının yürürlüğünü durdurup askıya alalım” önerisini yapıverdi.

Ne adına ?..

Çağdaş demokrasi adına !!!

Okumaya devam edin ‘Çılgınlık !..’

17
Haz
10

Sam Amca’mız izin verdiği sürece AK soyguna devam

Vakt-i zamanında “Halka hizmet, Hakk’a hizmettir” şiarı ile talip olduğumuz belediyelerde, ‘yüzde 10’ parolası üzerine inşa ettiğimiz ‘havuzlar’ yetmedi.
‘Eşlerimizden’, ‘çocuklarımızdan’, ‘akrabalarımızdan’ arta kalanını, ‘yakınlarımıza’, ‘yandaşlarımıza’peşkeş çektiğimiz devlet imkanları yetmedi.
Birer birer ele geçirdiğimiz ‘kurumlar’, ‘kuruluşlar’, ‘sendikalar’, ‘vakıflar’, ‘dernekler’, ‘işyerleri’, ‘gazeteler’, ‘televizyonlar’ yetmedi.
‘Daha fazla iktidar’, ‘daha fazla para’, ‘daha fazla şatafatlı bir hayat’ hırsı bürüyen gözlerimiz, sonunda insanların ‘dişinden tırnağından’ artırıp, ‘tüyü bitmemiş yetimlere’ dağıtmak üzere emanet ettiği ‘sadakalara’ dikildi.
Gözümüzü artık ‘toprak’ bile doyuramaz.
* * *
‘Din’, ‘iman’ meğer ‘dünya nimetlerine’ ulaşmak için ne de ‘verimli’ bir araç imiş.
Aramızda ‘ortağı’ olduğumuz şirketler vasıtası ile ‘çıkar’ üzerine kurulan ilişkiler, zaman içerisinde ‘kız alışverişleri’ sayesinde ‘akrabalık bağlarına’ dönüştü.
‘Damardan’ girip, ‘kökünü’ kazıma sözü verdiğimiz yolsuzluklar, adeta bir ‘örümcek ağı’ gibi ülkeyi saran ‘al gülüm ver gülüm’ çarkının ‘dişlileri’ arasında daha da palazlanarak ‘Ali Dibo’ seviyesine ulaştı.
‘Gemicikleri’, ‘villacıkları’, ‘mısırcıkları’, ‘yumurtacıkları’ bırakın, ‘tuz’ bile kokutmaya başladı, ama artık kimin umurunda?
Kimilerini ‘avanta’ ile kendimize bağladık, kimilerini ‘sopa’ ile dize getirdik.
Önümüze çıkan her engeli aşmayı başardık.
* * *
Neymiş efendim?
Büyümeyi ‘kağıt üzerinde’ ikiye katlamışız, milli geliri ‘üçkâğıt yöntemleri’ ile yükseltmişiz, enflasyonu ‘üç haneli’ zamlarla ‘iki haneye’ indirmişiz.
İşçinin ‘haklarını’ elinden almışız, memura ‘köle’ muamelesi çekmişiz, esnafa ‘kepenk’ kapattırmışız, çiftçinin ‘anasını’ ağlatmışız, emekliyi ‘mezara’ mahkûm eylemişiz.
“Borç yiğidin kamçısıdır” diye diye dış borçları 500 milyar dolara çıkarmışız.
‘Devrim’ yapmak için el koyduğumuz, ‘sağlık sistemini’ tamamen çökertmişiz.
Vatandaşı ‘iki paket erzak’, ‘bir torba kömüre’ oyunu satar hale getirmişiz.
‘Türklüğe’ meydan okuyormuşuz, ‘ulus devleti’ katlediyormuşuz, ‘toprakları’ satıyormuşuz, şehitlere ‘kelle’, teröristlere ‘sayın’ diyormuşuz.
Bu ülke bizim çiftliğimiz değil mi, size ne ?

Okumaya devam edin ‘Sam Amca’mız izin verdiği sürece AK soyguna devam’

17
Haz
10

Kim bu Mesut ?

60’lı yılların başı…

Ekmek parası için Almanya’ya göçmüş bir Türk ailesi, etrafı tanımak için çarşıda geziyor…

Memleket hasreti burunlarında tütüyor, gurbet travması eziyor adeta genç karı-kocayı.

*
“Almanya’da yabancı…”
“Türkiye’de Alamancı”ydı onlar.
Oralarda aşağılandıkları, buralarda ise “kafasına tüy takmış” karikatürize tiplerle alay konusu edildikleri günlerdi.
*
İşte o anda… Manavın vitrininde görüyorlar, iki adet topan patlıcan!
*
Dalıyorlar içeri heyecanla, işaret ederek, almak istediklerini söylüyorlar… Manav kafasını iki yana sallıyor, olmaz manasında… Peki niye olmaz?
“Dekor” diyor Alman, “yenmez o!”
*
Türk mutfağının en önemli figürlerinden biri olan patlıcanı, sebze sınıfına koymuyor Alman, tanımıyor o zamanlar, bilmiyor, şeklini rengini beğenmiş, süs diye koymuş vitrinine… Israr ediyorlar, 20 marka alıyorlar… Alman manav, memnun,
zavallı Türklerin cahilliğine gülümsüyor.
*
Getiriyorlar eve, telefon ediyorlar eşe dosta, müjdeyi veriyorlar… 15 Türk ailesi buluşuyor, çoluk çocuk, memleketten binlerce kilometre uzakta, o mutfakta…
Kızartma yapıyorlar, törenle…
Ve, minik lokmalar halinde yiyorlar tadımlık patlıcanı, ağlaya ağlaya.
*
O Türk karı-kocanın oğlu…
Milletvekili şu anda Almanya’da!
*
(Manavın oğlu, hâlâ manav…
Almanlara patlıcan satıyor.)
*
Çünkü… Anneleri babaları “en alttakiler”di, evlatları “en üst”e çıktı.
*
Alman otomotiv devlerinin, finans devlerinin karar mekanizmasında oturuyor Türk çocukları bugün…

Siyasetine, ekonomisine yön veriyorlar; avukat, savcı, üst düzey hâkim oldular, Almanya’ya adalet dağıtıyorlar.

Polis, subay, gazeteci oldular, Almanya’nın en ünlü hekimleri oldular.

Güzellik yarışmalarında, şarkı yarışmalarında en öndeler…

Mizahın ne olduğunu gösterdiler; iddia ediyorum, Alman Cumhurbaşkanı’nı tanımayan Alman vardır, Kaya Yanar’ı tanımayan Alman yoktur…

2-3 dil biliyorlar, 1.5 milyon kişiye istihdam sağlıyorlar.

Okumaya devam edin ‘Kim bu Mesut ?’

17
Haz
10

Ucube

”YİNE birtakım kendini ve haddini bilmezler sözüm ona hukuk adına sıraladıkları zırvalarla siyaset alanına burunlarını sokarak hukuku kirletmeye çanak tutuyorlar” diyor Prof. Dr. Aydın Aybay…

Hayırdır; kimler, hukuk adına neler zırvalıyor derseniz, Prof. Dr. Aydın Aybay, yılların deneyimi ile şöyle sürdürüyor sözlerini: “Bunlardan biri, yüksek mahkemenin alt düzeyde görev yapan hukuk âlimi(!), mahkemenin vereceği kararın ‘yok’ sayılabileceği gibi inanılmaz bir iddia ile ‘zemzem kuyusunun kenarında ahz-ı mevki almış’ bulunuyor.

Alt düzeyde ve hiçbir karar yetkisi olmayan bu ‘allame’, aklı sıra mahkemeyi etkilemeye çalışıyor; hem de mahkeme kararları bakımından hiç söz konusu olmayan ‘yokluk’ gibi bir yaptırıma dayanarak yüksek mahkemenin üyelerini tehdit ediyor.

Öte yandan bu ‘allame’ iptal işlemi bakımından bu aşamada artık hiçbir yetkisi olmayan icra organını da suça teşvik ediyor:

Hükümet, mahkemenin vereceği iptal kararını ‘yok’ sayarak paketi tam olarak referanduma sunsunmuş.

Bu aşamadan sonra referandumla ilgili işlemlerde ve nihai kararlarda hükümetin, anayasaya göre hiçbir yetkisi yok; bu konuda yetkili organ Yüksek Seçim Kurulu.

Hükümet, Yüksek Seçim Kurulu’nu da mı ‘yok’ sayacak !

Bu mertebe cehalet ancak özel bir öğrenimle olur !

Okumaya devam edin ‘Ucube’

17
Haz
10

Şartlı refleks

‘Yazınızı HAYRETLE okuduk. Görüş ve kanaatleriniz tamamen sizin saçma sapan görüşlerinizdir. Böyle bir yazıyı yazmaya utanmıyor musunuz bu kadar ölünün üzerine bu kadar Türk kanı üzerine. Nerde kaldı Türklüğünüz? İsrail taraftarı yazınız tamamen İsrail avukatlığı içeriyor.

Hiç olmadı acılarımız geçmeden, yaralarımızı sarılmadan bu yazı yazılmamalıydı!’
* * *
“Şu anda uyku tutmadığı için, bir TV kanalında bir program seyrediyorum. Ekranda çapsız 3-4 insan var ki, anlatılamaz. (Not. 11 Haz 2010, [Televizyonun adı], gece 12.30 suları, [Programın adı]).
Bugünkü yazınız ellerinde, size İsrail yanlısı vb. ithamlarla gidiyorlar. Bırakın tutarlı devlet yönetimini, uluslararası ilişkileri, daha hukuktan, demokrasiden, ve de fikre saygıdan hiçbir şey anlamayan insanlar oldukları her hallerinden belli. Kendi fikirlerini bile ifade etmekten ve karşıdakinin fikrini dinlemekten acizler. Seyrediyorsanız, olduğundan eminim, ancak seyretmiyorsanız, sizin bunlara ciddi bir bakış atıp kahkahalarla güleceğinizi düşünüyorum. Ve de insanların sağlam fikirler arkasında durduklarında ne kadar yüceldiklerini bir daha görüyorum.”
* * *
9 Haziran günü yayımlanan “İşin Aslı Astarı” yazıma gösterilen iki tepki, iki e-posta. Daha başkaları da var.

Olumsuz olanın en hafifini, en hakaretsizini, en küfürsüzünü, en suç oluşturmayanını seçtim.

Olumlu olanın ise övgüsü en azını.

Kuşkusuz, yazılarımda kimsenin duygu ve düşüncesine “tercüman” olmaya kalkışmadığım gibi, onlara gösterilen tepkilerden de etkilenmeyi düşünmem.

Ancak birinci e-postanın yansıttığı cemaatçi tepkinin de teşrihini, yorumunu yapmamız gerekiyor.

Aralarında “ulusal” olanı da olmak üzere “bütünlük”ü reddetmeden cemaatçi olmak mümkün değildir.

Toplumun bireyi içinde yaşadığı topluma karşı sorumluluk duyar.

Bu sorumluluk karşılıklıdır.

Oysa bir cemaatin mensubu sadece kendi cemaatine bağlıdır.

Aralarında “ulusal” olanı da olmak üzere hiçbir “bütünlük”ü umursamaz.

Ulusal bütünlüğü reddeder ama kendi cemaatinin benzerleri ile yurtdışında ilişkiler kurar.

Tarih ve sosyolojide buna “ümmet” ilişkisi denir.

Ümmet ilişkisinin yarattığı ümmet bilinci, ulusal bilince tam anlamıyla karşıdır.

Ulusal olan her şeye karşıdır.

Ben, ulusal çıkarları savunduğum için, cemaatçiler tarafından “İsrail’in avukatı!” ilan ediliyorum.

Okumaya devam edin ‘Şartlı refleks’

17
Haz
10

Başımıza ne geldi ?..

ÇOKTANDIR bunu düşünüyorum:
“Başımıza ne geldi?..”
(…….)
Bence her şey şöyle başladı:
Köylüler birer televizyon aldılar, akşamları başına toplanıp baktılar televizyona…
Erkekler; uzun bacaklı kızları, üstü açık arabaları, arkası çift yırtmaçlı ceketleri gördüler… Kadınlar; geniş mutfaklara, fırından çıkan kızarmış tavuklara, çamaşır makinelerine, buzdolaplarına baktılar…
Çocuklar-gençler; bisikletleri, çikolataları, dondurmaları, öpüşen kızlarıoğlanları izlediler…
Tüm bunların solduğu yere “şehre” gitmeye karar verdiler…

Ve köyleri boşaltıp hep birlikte şehre geldiler… Ama ne erkeklerin -üstü açık olmasa da arabaları oldu, ne kadınların geniş mutfakları, ne çocukların çikolataları…
O zaman kızdılar…
Bunun çaresi olarak; sosyalizmi “dinsizlik” saydıklarından… Kapitalizm ise onlara oturdukları yerde ev araba çikolata vermediğinden… En kestirme yol “tevekkül ile şükredip, kadere sığınmayı” seçtiler…
İşte o sırada Tayyip Erdoğan‘a denk geldiler…

AKP; kendini arayan köylülerin iktidarıdır…

Ama sorun çıktı…
İktidarın çocukları zenginleşirken, türbanlı hanımlar ciplere binerken, erkekleri ihale alırken…
Öbürleri eski günlerini arar oldular…
İşsizlik, yoksulluk, bakımsızlık, yalnızlık, unutulmuşluk ve uğradıkları ihanet canlarını yaktı…
Ve köylüler yine kızdılar…

İşte şimdi bu noktadayız:
Ben de köylü olduğum için bilirim; her şeyi berbat ettikten sonra aklım başıma gelir…
Belki de gelmez…

Bekir COŞKUN

http://www.ilk-kursun.com/2010/06/basimiza-ne-geldi/

17
Haz
10

İsrail avukatını(!) bulmuş

10 Haziran 2010 tarihli Vakit Gazetesi Arşiv sayfasına “İsrail Avukatını Buldu” diye sayfa boyu bir manşet atmış.

Aynı sayfada, Kadınlar Günü’nde konuşma yapmak üzere davet edildiğim bir Karadeniz ilinde CHP’nin Altı Ok’u önünde çekilmiş bir fotoğrafım var. İki-üç yıl önce çekilmiş. Akılları sıra benim üzerimden CHP’ye de gönderme yapıyorlar. O fotoğraf doğrudur, ama herhangi bir konuşma yapmıyorum. Neden konuşma yapamayacağımı açıklamaktayım. Neyse, şimdi bu türden ucuz fitnelerle uğraşacak değilim!
Manşetin altında şöyle bir açıklama yazısı yer alıyor: “Hürriyet’te bu defa ‘Ağlayan Komando’ gibi kıvırtmalı manşet yoktu. ‘İşte İsrail’in sildiği’ gibi ıkınıp sıkınmalara başvurmadılar. Yekten İsrail ne demek istiyorsa Özdemir İnce adlı yazarları madde madde sıraladı. Şimdi okuyacaklarınıza inanmayacaksınız:”
Altında benim 9 Haziran tarihli yazımda yer alan 8. madde.
* * *
Vakit’te boy hedefi gösterilmem ilk değil. Ama bu kez işaretin arkasından gelen tehditler hem yoğunlaştı, hem çoğaldı, hem de keskinleşti. Mehmet Akif Can adlı biri 11 Haziran günü büyük harflerle yazılmış aşağıdaki tehdidi gönderdi:
“Sana sadece bu kadarını söylüyorum. Sen bir vatan hainisin, senin gibilerin bu ülkede yeri yok. Senin gazeten de Yahudi lobisinin hizmetinde. Az kaldı. O, Müslümanların hesap soracağı günler de elbette gelecek!”
Hürriyet’te yazmaya başladığım 1 Ocak 2000 tarihinden bu yana bana küfredenleri, hakaret edenleri, yazılarımı saptıranları, beni hedef gösterenleri adam yerine alıp mahkemeye vermedim.

Mehmet Akif Can’ın tehdidini almasaydım, beni boy hedefi yapmasına karşın Vakit’i gene mahkemeye vermeyecektim.

Bu kez hem Mehmet Akif Can’ı hem de teşvikçisi gazeteyi mahkemeye vereceğim
* * *
Yazılarımda kimsenin avukatlığını yapmadım, yapmam.

Ancak benim en önemli işim yalan bozmaktır, büyü bozmaktır; bu türden yaratıklar tarafından kirletilen hava ve toprağı temizlemek, akılların bozulan zembereğini tamir etmektir.

Türkiye, Mavi Marmara operasyonu ile müthiş bir tuzağa düşürülmüştür.

İsrail’i boş versek de, bundan böyle Türkiye’nin ne ABD ile, ne AB ile, ne de uygar dünya ile ilişkisi aynı kalacaktır.

Türkiye halkı aldatılmaktadır: İsrail’in barbarlıkları, yasa tanımazlıkları ayrı hesaplanır ve değerlendirilir.

Kuşkusuz, İsrail Mavi Marmara’ya karşı barbarca davranmıştır.

Ancak  Türkiye’de  bilinmezden  gelinen  uluslararası  hukuk  İsrail’in  karşısında  değildir.

Bu  gerçek  ve  doğruyu  kimse   söylemese  bile,  bir  gerçeksever  olarak,

halkımıza  ben  söylerim.

Vakit gibi gazeteler beni boy hedefi yapsalar bile.

Okumaya devam edin ‘İsrail avukatını(!) bulmuş’




İstatistikler

  • 2.304.234 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Haziran 2010
P S Ç P C C P
« May   Tem »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  

En fazla oylananlar