27 Haz 2010 için arşiv

27
Haz
10

TÜSİAD’a öneri !

TÜSİAD, terör sorununun çözümüyle ilgili öneri üzerine öneri getiriyor. Bazıları yerinde ama bazıları da uçuk – kaçık…
TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, kendilerine:
“Toplumun tümü için konuşma hakkını nereden buluyorsunuz?” sorusu sorulduğunu belirterek, yanıtını şu rakamlarla veriyor:
– Kurumlar vergisinin % 90’ını TÜSİAD üyeleri ödüyor.
– Kayıtlı istihdamın % 50’sini TÜSİAD üyeleri yaratıyor.
– Enerji dışı ithalat ve ihracat’ta TÜSİAD üyelerinin payı %85.
– Türkiye’de kamu dışı üretimin yüzde 65’i TÜSİAD üyeleri tarafından yapılıyor.
Bunlar güzel rakamlar. Okurumuz Ercan Düz, biraz da bu rakamlardan cesaret alarak:
– Bu konuda benim de TÜSİAD’a bir önerim var, diyor….
– Nedir?
– Terörün başta gelen sebeplerinden biri işsizlik ve ona bağlı yoksulluktur, demiyor muyuz ?

TÜSİAD da bu görüşü benimsemiyor mu ?

O halde benim kendilerine önerim, ilk başta kâr – mar düşünmesinler…

Acilen bölgede yatırım seferberliği başlatsınlar.

Verdikleri rakamlara bakılırsa kısa zamanda bölgede binlerce, hatta on binlerce insanın çalışacağı onlarca fabrikayı rahatlıkla kurabilirler.

Bunu yapsınlar, ben garanti veriyorum, terör çok ciddi zemin kaybeder.

Bunun en somut kanıtı da Lice’dir.

Toprak Holding’in açtığı fabrikadan sonra terör olaylarında Lice’nin adının neredeyse hiç geçmediğini hatırlatmak isterim.”

Evet Sayın Ümit Boyner…

Başkasına fikir vermek yerine kendinize görev vermeye ne dersiniz ?

Okumaya devam edin ‘TÜSİAD’a öneri !’

27
Haz
10

Çözüm Arayışları

Dış politikada başarıdan başarıya koşan, terörün birden hız kazanmasının nedenini saptayan bir hükümetimiz var.

Kamuoyunda giderek yükselen görüş; terörle mücadelede ortak aklın devreye girmesini ve söz sahibi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının, üniversitelerin ortak bir platformda mutabık kalmalarını öneriyor.

Muhalefet partileri, sivil toplum örgütleri (STK) terörle mücadelede bir platform oluşturulmasına sıcak baktıklarını açıkladılar ama hükümet bu konuda düne kadar herhangi bir görüş söylemedi.

Hükümetin ortak bir mücadeleyi kabul etmesi bugüne değin izlediği terör politikalarının başarısızlığını sineye çekmesi anlamına gelecek ve RTE gibi kendinden başka doğruları saptayan, çare üreten bir kuruluş, bir parti olmadığına inanan bir insan; ortak akıl, ortak ulusal platform önerilerini acaba ne ölçüde kabul edecek, sindirebilecek?

Oysa hükümet, üstelik terörle mücadelede başarılı olduğuna inanıyor… Birden ivme kazanan PKK eylemlerini a) açılımın başarısına, b) medyanın terörün propagandasını yaparak yüreklendirdiğine bağlıyor.

***

Bir an için hükümet Çankaya’daki AKP’linin partilerle, STK ile yaptığı görüşmelerin sonuçlarını bekliyor ve Çankaya’nın izlenimlerini dikkate alarak mücadeleyi ulusal bir platforma oturtmayı kabul etti diyelim…

Her türden devlet olanağını, terör konusunda bilinmeyenleri elinde bulunduran hükümetin öncelikle ortak mücadele planını temel öğeleri saptaması gerekmeyecek mi?

Örneğin ulusal bir savaşım stratejisine taraftar görünen CHP’nin; öncelikle hükümetin saptadığı yöntemlerini görmeyi ve üzerlerinde tartışılarak ortak sonuca varılmasını istemesi olası değil midir?

RTE partilerle böyle ortak bir çalışmaya razı olacak mı ?

Okumaya devam edin ‘Çözüm Arayışları’

27
Haz
10

Edebiyat ve futbol topu

1 NİSAN 1962-30 Eylül 1963 tarihleri arasında yedek subaylık hizmetimi Bornova (İzmir) 57. Er. Eğ. Tugayı’da yaptım. “Aylak Adam” ile “Anayurt Oteli”nin yazarı Yusuf Atılgan da o yıllarda Manisa’nın Hacırahmanlı Köyü’nde otururdu.

Yusuf Abi cumartesi-pazar günleri İzmir’e gelir, ya bizde ya da Entelektüel Şoför İhsan Bayram’da kalırdı. Yusuf Abi ile şimdi romancı olan Entelektüel Şoför İhsan her hafta Alsancak Stadyumu’na maça giderlerdi. Tugayda nöbetçi değilsem onlara ben de katılırdım.
Yusuf Abi o sıralar tiyatro oyuncusu güzel Serpil Gence’ye âşıktı. Evlenme umudunu Spor Toto’ya bağlamıştı. Ancak Altay ile Beşiktaş’a sadece galibiyet yazardı. Beraberlik ve yenilgiye eli varmazdı. Bazen “Senin edebiyatçılar bizim futbol maçına gittiğimizi bilseler bizi küçümserler” derdi. Ama küçümsenmek bizim umurumuzda değildi.
VOLEYBOLDA MİLLİ HOCA
Beni düzyazı yazmaya yönlendirip yüreklendiren iki kişiden biri Memet Fuat’tır. Öteki Attilâ İlhan. Memet Fuat yazı aksattığım aylar mektup yazar “Adam Sanat” için yazı isterdi benden. 1989’da İstanbul’a yerleştim ve her hafta onu görmeye Maslak’taki Adam Yayınevi’ne gitmeye başladım. Memet Fuat’ın Yeşilyurt Voleybol Takımı’nı kurduğunu pek az insan bilir. Yeşilyurt’ta ve voleybol milli takımında antrenörlük yaptığını.
Verdiğim yazı ve şiir zarflarını hemen çekmeceye koyar, bir hafta önce kaldığımız yerden devam ederdik. Memet Fuat’la pek edebiyat konuşmazdık. Eski maçları, eski futbolcuları, eski golleri konuşurduk. Benim için çok değerli anlardı.

Okumaya devam edin ‘Edebiyat ve futbol topu’

27
Haz
10

Türbülans

Zürih’ten havalanan Swissair uçağı, Washington’a gidiyordu. Atlantik üzerindeydiler…

75 yaşındaki first class yolcusu, eklemlerini hareket ettirmek için koridorda yürümeye başlamıştı ki, eski gizli servis elemanı olan koruması yanına geldi, suratı allak bullak, sadece ikisinin duyabileceği şekilde mırıldandı, “Sayın başkan, iki uçak Dünya Ticaret Merkezi’ne çarpmış!”
¡
Hani, inanılması imkânsız şeyleri duyunca, “Hadi canım” der gibi müstehzi bi ifade olur ya, işte o ifade oturmuştu yaşlı adamın mimiklerine… “Pilot sizinle görüşmek istiyor” dedi koruma… Kokpite girdiler. Uçaklar kaçırılmış, iki tanesi Dünya Ticaret Merkezi’ne, biri Pentagon’a çakılmış, biri de kayıptı, derhal İsviçre’ye geri dönüyorlardı. “Kanada’ya inemez miyiz?” diye sordu yaşlı adam, kaptan kestirip attı, “Zürih’e dönüyoruz” dedi, emir böyleydi.
¡
Pearl Harbor’dan beri ilk kez Amerikan topraklarına saldırı yapılıyordu.
¡
Tarih, 11 Eylül 2001… O yaşlı yolcu, dünyanın etrafında döndüğü dolar’a hükmeden, Amerikan Merkez Bankası’nın efsane Başkanı Alan Greenspan’di.
¡
Döndü, oturdu yerine, koltuğuna bağlı telefona sarıldı, kaput, hatlar kilit… Yerdekiler bile birbiriyle konuşamıyordu, havadaki nasıl konuşsun? Düşündü kara kara, 3.5 saat boyunca… Her gün 4 trilyon dolar pompalayan dünyanın motoru Amerikan ekonomisi felce uğrayacak, korku “küresel kartopu” etkisi yapacaktı.

Okumaya devam edin ‘Türbülans’

27
Haz
10

Terör biter mi ?..

Sordun ya usta:
“Terör nasıl biter…”
Nasıl olur mesela; makine teknisyeninin iki buçuk katı kadar imam yetiştiren bir ülke…
Böyle olunca; terörle mücadele edeceği insansız uçakları o terörü destekleyen ülkeden alan… Nereye bomba atacağını da o terörü kullanan bir başka ülkeden öğrenen…
Nasıl önleyebilir terörü?..
Nasıl olur; kent planları kanunsuz, trafiği terör, sağlığı anarşi, eğitimi curcuna, çarşısıpazarı soygun, vergi sistemi vurgun, devleti hukuksuz, insanları fırsatçı bir ülkenin…
Sarp dağlarında “kanun” nasıl olur?..
Nasıl olur diyelim ki:
Terör elebaşından yol haritası bekleyen devlette…
Terörü savunanların milletin verdiği maaşla milletvekilliği yaptığı ülkede…
Terör bölgesindeki belediyelere giden para ile terörün beslendiği memlekette…
Dünyanın PKK terörüne destek vermesine kızıp, ama kendisi İran radikalleri-Hamas- Hizbullah gibi dinci terör örgütlerini destekleyen zihniyetle…
Terör nasıl biter ?…

Okumaya devam edin ‘Terör biter mi ?..’

27
Haz
10

‘Yaban güvercinleri’

Mehmetçiklerimiz; bindirilmiş kıtalar halinde çıktıkları maksadı belli bir yolculukta değil, hepimizin rahat uyuması için, sınır boylarını beklerken şehit düştüler. Kamera görünce ağlama nöbetine girenler nerdeler

Üstünü başını açarak, açılarak hasta olabileceklerini düşünemeyecek, açıldıkça hain rüzgarların böyle çarpacağını bilemeyecek kadar izansız olanların televizyonlarda programdan programa koşarak halen daha söyleyebilecek kelamları olduğunu görmeye dayanamıyorum.
Her zaman olduğu gibi son kahpe saldırı sonrasında da; en az, ateşin düştüğü asıl yer olan baba ocakları kadar ateşle kavrulan şanlı ordumuzun kahraman karargah yönetimine dil uzatarak pervasızca ve olmayan akıllarınca hesap soranları görmeye dayanamıyorum.

Ortalıktan kayboldular
Değerli dostlar; hani nerde elin bedevileri için şahlanan yığınlar?
Hani nerde meydan meydan dolaşarak tel’in mitingleri tertip edenler?
Hani nerde Gazze için yardım çığlıkları atarak milyonlarca doları oralara akıtanlar?
Mehmetçiklerimiz; bindirilmiş kıt’alar halinde, maksadı belli bir seyahat için çıktıkları Gazze yolunda değil, bizatihi onlar dahil hepimizin rahat uyuması için, sınır boylarını beklerken şehid düştüler.
O; karşılarında medyayı gördükleri anda ağlama nöbetine girenler nerde?
O bindirilmiş ve yönlendirilmiş kıt’alar bilmezler bu yüce millet, bu kutsal vatan ve şanlı albayrak olmadan ezanların gökkubbede şanına layık şekilde inlemeyeceğini.
Bunları bilmeyenler; PKK katillerince şehid edilen yaban güvercinlerini de bilmek istemezler.
Bilseler dahi bilmek istemezler. Bilmek istemezler; çünkü sevgili Sebahattin Önkibar’ın dediği gibi; onlara göre kutsal vatanın savunması adına tertemiz kanlarını akıtarak toprağa düşüp şüheda olan Mehmetciklerimiz; Dar-Ül Harb’in (kafir devletin) askerleridir.
Misak-ı Milli sınırlarımız içindeki kutsal vatan toprağını savunmak için 30 sene boyunca şehid olan sekiz binden fazla vatan evladımız gibi, tertemiz kanlarını kutsal vatan toprağına akıtarak şehid olan Mehmetciklerimize, sevgili Bekir Coşkun’un tertemiz ifadesi ile ’Yaban Güvercinlerimiz’e Yüce Allah rahmet eylesin.
* Ramazan Aksu

+++

Açılalım güzelleşelim ki analar ağlamasın
Kürt açılımı, demokratik açılım, milli birlik projesi…

Durmak yok Türkiyem açılmaya devam…
Açalım, açılalım, güzelleşelim…
Her gün şehit haberleri gelsin…
Tavizlerden yüz bulan sırtlanlar daha da vampirleşsin…

Muvazzaf ve emekli mensupları üzerinden TSK alenen tahkir edilsin…

Terörle mücadele eden askerlerimizin dirençleri (bilinçli propagandalarla) kırılsın…
Medya TSK’yı terör örgütü ilan etsin…

Okumaya devam edin ‘‘Yaban güvercinleri’’

27
Haz
10

Ya AKP kapatılır, ya Türkiye’nin haritası değişir !

1950-60 arasında Demokrat Parti’nin iktidar döneminde, partinin il başkanları valilerden, ilçe başkanları kaymakamlardan yetkiliydi. Vali ve kaymakamların görevi, il ve ilçe başkanlarının taleplerini yerine getirmekti. Bu da tam bir partizanlığa yol açıyor, özellikle memur atamalarında sınavları birincilikle kazanmış gençler yerine, il başkanlarının işaret ettiği adaylar tercih ediliyordu. Bu da hakları gasp edilenlerin, DP yöneticilerine büyük bir kin duymasına sebep oluyordu. Daha sonra idamlara karşı ülkede en küçük bir tepkinin ortaya çıkmamasının asıl sebebi buydu.

***

AKP döneminde de partizanlık hemen hemen aynı boyutlara ulaştı. Sıkı bir sınav disiplini olan Hakim ve Savcı atamalarında, yazılı sınavları yüksek puanla kazanan gençler, mülakatta hiçbir ciddi sebep gösterilmeden elendi, yerlerine daha düşük puanlı olanlar alındı.
Ülke imkânlarının paylaşılmasında da AKP İl Başkanları’nın etkisi, Demokrat Parti dönemindeki gibidir.
CHP’li Şevki Kulkuloğlu’nun açıkladığı “maden dosyaları”, bazı gerçekleri ortaya çıkardı. Tam 254 maden ruhsatı alan, gelir beyan etmeyen ve vergi vermeyen Mahmut Cabat, 8 yıldır yürüttüğü AKP Kayseri İl Başkanlığı görevinden istifa etmek zorunda kaldı. Kulkuloğlu, 2005 yılında maden işine giren Cabat’ın aldığı 117 ruhsatla kapattığı alanın 4 bin 300 km, yani Yalova ilinin 11 katı büyüklüğünde olduğunu söyledi.

***

AKP döneminde atanan valilerden bazıları ise AKP il başkanları karşısında parti yönetimine ne kadar bağlı olduklarını göstermek ve Tayyip Erdoğan’ın gözüne girebilmek için siyasi tavırlar almaya başladı.
Bunlardan dönemin Bolu valisi Halil İbrahim Akpınar, Abant Platformu’nun geçen yılki toplantısında “Bugün demokratik hayatımızın önündeki en büyük engel hiç şüphesiz, darbeci generallerin anayasasıdır” demişti.
Anayasayı uygulamakla görevli bir kişi, üstüne vazife olmayan bir işte rol alıyordu!
Abant Platformu’nda, bu yıl da Kırklareli Valisi Cengiz Aydoğdu, “DP’nin 1950’de iktidara geldiğinde CHP’yi kapatıp, İnönü’yü de tarihteki huzurlu yere göndermemiş olması en büyük talihsizliktir” ifadesini kullandı. Aydoğdu, harf devrimini de eleştirdi.
Demek ki AKP döneminde valilerin, Anayasa’yı değiştirmek, parti kapatmak, harf devrimine karşı çıkmak gibi görevleri vardır.

Okumaya devam edin ‘Ya AKP kapatılır, ya Türkiye’nin haritası değişir !’

27
Haz
10

Sivas Katliamının on yedinci, AKP karanlığının sekizinci yılında


Katliamı yapanlar yargılanırken onları savunan Şevket Kazan, Refahyol iktidarı döneminde
Adalet Bakanı olduğunda, katilleri hapishanede ziyaret etmişti. Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve
Bülent Arınç başta olmak üzere AKP’yi kuranların büyük çoğunluğu o dönemde Şevket Kazan’la
ve Necmettin Erbakan’la beraberdiler. Türkiye’nin 2000’li yıllarını karartanlarla, o gün Sivas’ı yakanların aynı ekip olması, tabii ki tesadüf değildir

2  Temmuz  Sivas’tan  2010  AKP  Şeriatçılığına

2 Temmuz 1993’ün üzerinden tam on yedi yıl geçti.

On yedi utanç yılı.

On  yedi  yıl  önce  Sivas’ta,  kara  kitlenin  vahşet  çığlıkları

ve  alevler  arasında  kaybettiğimiz  sadece  otuz  beş  Türk

aydını  değildi.

O  gün,  Türkiye  geleceğini  de  kaybetmişti

fakat,  henüz  kimse  bunun  tam  olarak  farkına

varamamıştı.

90’lı yıllar Türkiye’de Şeriatçılığın yükseldiği yıllardı.

70’lerde güçlenen sosyalist hareket yerini 1993’e geldiğinde Refah Partisi merkezinde örgütlenen Şeriatçı hareket bırakmıştı.

İşte Sivas Katliamının ve ardından da Türkiye’nin geleceğinin karartılmasının örgütleyicileri, bu hareketin yöneticileri ve militanlarıydı.

Günümüzden geriye dönüp bakıldığında, günümüzde Türkiye’yi yöneten kişilerin o dönemde Milli Görüşçü Refah Partililer olarak olayların yürütücüsü olduğu görülür. Katliamı yapanlar yargılanırken onları savunan Şevket Kazan, Refahyol iktidarı döneminde Adalet Bakanı olduğunda, katilleri hapishanede ziyaret etmişti. Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç başta olmak üzere AKP’yi kuranların büyük çoğunluğu o dönemde Şevket Kazan’la ve Necmettin Erbakan’la beraberdiler. Türkiye’nin 2000’li yıllarını karartanlarla, o gün Sivas’ı yakanların aynı ekip olması, tabi ki tesadüf değildir.

Katliamın örgütçüleri Milli Nizam ve Milli Selamet’ten geçerek bugün yollarına AKP’de devam eden Şeriatçı faşistlerdi. Hepsi de ABD tarafından gençliklerinde seçilmiş, korunmuş ve bugünlere getirilmişlerdi.

Sivas Katliamı, açık bir şekilde Türkiye’nin o yıllarda yaşadığı Şeriatçı örgütlenmenin, bu örgütlenmeye göz yumulmasının ve önünün açılmasının sonucuydu. Şeriatçılık on yıllarca örgütlenmişti ve kendisini ilk güçlü gördüğü anda da hedefine saldırmıştı. Hedef, daha doğrusu kurban da, Türk milletinin Atatürkçü ve solcu birikiminden başka bir şey değildi.

Şeriatçı partinin Şeriatçı militanları, Madımak Oteli’ni sarmışlardı ve hiç acımamışlardı. Katliamın ertesi günü “Yaşasın şanlı Sivas kıyamı!” diye manşet atarak hayvanlığı kutsayan Vakit gibi gazetelerin ve onların yanında yer alanların bugün AKP’nin Gazze provokasyonunun başında bulunmaları sizce tesadüf olabilir mi?

Bugün, sözde Filistin’e sahip çıkarak, “insanlık” çığlıkları atanların o günlerde Sivas’ta insanların yanışı karşısında zafer naraları atmaları unutulabilir mi ?

Katliamdan on yedi yıl sonra oluşan tablo, vahşetin sahiplerinin Türkiye’nin sahibi olmaya kalkışmalarıdır.

2 Temmuz 1993, Şeriatçı için bir milattır.

Her şeyi yapabileceğini ama başına hiçbir şey gelmeyeceğini anlamasının miladı…

Bu onun için yeni bir kara bilincin oluşmasıydı.

Artık sürekli saldıracaktı.

Önce sola, ardından ulus devlete ve orduya şimdi de içinde Türk olan ne varsa ona…

Okumaya devam edin ‘Sivas Katliamının on yedinci, AKP karanlığının sekizinci yılında’

27
Haz
10

Tek Yol Kemalist Devrimdir !

1990’da SSCB’nin dağılmasıyla başlayan Tek Kutuplu Dünya sistemi sanıldığı gibi pek de uzun sürmemiştir.

ABD emperyalizminin jandarmalığına karşı ulusların demokratik ve eşit ilişkiler kurabileceği Şanghay İşbirliği Örgüt (ŞİÖ) ve Güney Amerika’da Venezüella, Küba ve Bolivya’nın başını çektiği ALBA (Amerikalılar İçin Bolivarcı İttifak), PANAFRİKA (Afrika Birliği) kısa zamanda kurulmuştur.

Bu birlikler, ABD emperyalizminin saldırılarına karşı bir duruş/tavır olarak geleceği belirleyen bir direniştir.

Bu oluşumlar dünyanın son 500 yılda yaşadığı Batı merkezli tarihi seyrin Doğu’ya kaymasının işaretidir.

Ayrıca 1945’den sonra ABD’nin arka bahçesi olarak sıfatlandırılan Latin Amerika ülkelerinin birlik oluşturarak emperyalizme karşı direnmeleridir.

Avrasya gibi geniş bir coğrafyada ŞİÖ şemsiyesi altında yeni birlikler oluşması gündemdedir.

Doğu Asya Birliği, Güney Asya Birliği gibi…

Bütün bu gelişmelerin ışığında Batı Asya Birliği (BAB) hayatın dayattığı bir gündemdir. Türkiye, İran, Suriye, Azerbaycan gibi ülkelerin oluşturacağı Batı Asya Birliği’ne Avrasya Birliği bağlamında Rusya Federasyonu’nu da ilişkilendirmek mümkündür. Batı Asya’nın Kuzey ve Güney Karadeniz aksında birleşmesi ABD’nin BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) planına karşı önemli ve belirleyici bir işbirliği hamlesi olacaktır.

Okumaya devam edin ‘Tek Yol Kemalist Devrimdir !’

27
Haz
10

Eksen kayması yok Tayyip şov var!

Eksen,  merkez,  uydu

Eksen  kayması yok Tayyip şov var

Türkiye’nin dış politika ekseni, Atatürk’ün ölümünden bu yana kendi ekseni değil, Batının eksenidir. Bunu basit bir geometrik şekille ifade edersek, kendi ekseni etrafında politika yürüten bir ülke, aynı zamanda “merkez”dir. Ama başkasının -yani Batının- eksenini kendi ekseniniz yapmışsanız, Avrupa’dan ya da ABD’den çizeceğiniz bir dairede sadece “yörünge” olabilirsiniz, ya­ni “uydu” olursunuz.

Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki çıkışı sonrası tüm gelişmeler alt alta konulduğunda ister istemez bir “eksen kayması” var izlenimi ortaya çıkıyor.

O halde öncelikle “eksen” denilen şeyin ne olduğunu belirlememiz gerekir.

Türkiye’nin dış politika ekseni, Atatürk’ün ölümünden bu yana kendi ekseni değil, Batının eksenidir.

Bunu basit bir geometrik şekille ifade edersek, kendi ekseni etrafında politika yürüten bir ülke, aynı zamanda “merkez”dir.

Ama başkasının -yani Batının- eksenini kendi ekseniniz yapmışsanız, Avrupa’dan ya da ABD’den çizeceğiniz bir dairede sadece “yörünge” olabilirsiniz, yani “uydu” olursunuz.

Bizim gibi bağımsızlığını yitirmiş ve Batıya ekonomik, siyasi ve askeri açıdan bağlanmış ülkeler başka merkezlerin uydusu olurlar. Türkiye’nin durumu da Atatürk sonrası için budur.

Eksen kayması ile tartışılan ise farkındaysanız eğer eksenin değişmesidir ama o eksenin kaydığı coğrafya Batıdan Şeriata doğrudur, yani Türkiye’ye ya da Türklüğe doğru değildir.

Bu açıdan baktığımızda eğer bir eksen kayması varsa bile bu kayma sadece yörünge değiştirmek anlamına gelir ama uyduluk pozisyonu değişmez.

Tayyip  antiemperyalist  mi  oldu ?

Peki AKP açısından bu şekilde bir eksen kayması söz konusu mu ?

Bu soruya öncelikle AKP’lilerin cevap vermesi gerekir.

Ama onlar verdikleri cevapta bu eksen kaymasını kabul etmiyorlar.

O  halde  eksen  kayması  var  diye   Tayyip’e  antiemperyalist  rolü  biçmeye  kalkışan

avanakların  bizlerden  önce  Tayyip  Erdoğan’ı  ikna  etmeleri  gerekir !

Oysa ki Tayyip ve yandaşları, buna Cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden Abdullah Gül’ü de dahil edelim, asla Batıdan kopmadıklarını ve kopmayacaklarını söylüyorlar.

Bunun anlamı açıktır; Tayyip Erdoğan’ın politik kıvırmaları onun Batı ekseninden koptuğu anlamına gelmez.

Okumaya devam edin ‘Eksen kayması yok Tayyip şov var!’

27
Haz
10

Dil devrimini niçin – boyumca bosumca – sürdürüyorum – (1)

1582, İtalya,”Kepek Akademisi Sözlüğü”, ortada “kepek eleme” makinası

“Rönesans çağı denilen 15. ve 16. yüzyıllarda, klasik diller üzerine yapılan araştırmalarla, incelemeler canlanmış, türlü Avrupa dillerine şuradan buradan gelişi güzel sözcükler girmiş, bunlar ulusal sözcük hazinesinin tadını bozacak ölçüde çoğalmıştır.

Bu durum karşısında, ilk olarak İtalyanlar kendi dillerini yabancı öğelerden erıtme zamanının gelmiş olduğuna inanmışlar, bu amaçla 1582’de Floransa’da kurulan ‘Kepek Akademisi-Accademia della Cruzca’, İtalyanca’yı elemiş, kepeğini atmış, 1612’de arınmış İtalyanca’nın ilk sözlüğünü çıkarmıştır.

İtalyanlardan sonra Almanlar da 1617’de Weimar’da kurdukları ‘Ürün Verici Kurum-Fruchtbringende Gesellschaft’ adındaki dil kurumuyla Almanca’nın arınmasını ele almışlardır.

Bundan birkaç yıl sonra, 1635’te Fransa’da Richelieu’nün başkanlığı altında ‘Fransız Akademisi-Academie Française’ kurulmuştur. Bu akademinin kuruluşunda da amaç aynıydı: ‘Dilin arınması’ (épuration de lanque).

Rönesans’ta Fransızcaya birçok yabancı sözcük girmişti. Akademi bunları eledi, 1694’te arınmış Fransızca’nın sözlüğünü çıkarttı. Bugün de ‘Fransız Akademisi’nin başlıca görevi, bu sözlüğün yeni basımlarını çıkarmaktır. Aynı akım İspanya’ya da geçerek orada 1713’te ‘İspanyol Akademisi’ni-Real Academia Espagnola- kurdurdu. Amaç şu sözcüklerle belirtilmişti: ‘İspanyolcanın sözcüklerini arı olarak saptamak, bunları geliştirmek’.

İngiltere’de böyle bir akademi kurulmadı ama 18. yüzyılda Addison, Swift, Pope gibi sanatçılar, İngilizce’nin korunabilmesi için bir sözcük yapılması gereksinmesini duymuşlardır. 1755’te Samuel Johnson’ın çıkardığı sözlük de bu amacı gütmüştür (…)

Anadilinin korunması için bugün de çeşitli ülkelerde Fransa’da, İngiltere’de, Macaristan’da, İsrail’de, Rusya’da vs., dil kurumları vardır.” Sf. 5 (Kurul, “Dil Devrimi’nin 30 Yılı”, TDK Yayınları, 1962, Ankara)

Okumaya devam edin ‘Dil devrimini niçin – boyumca bosumca – sürdürüyorum – (1)’

27
Haz
10

Mujica: Mal da yalan mülk de yalan…

Geçtiğimiz hafta tüm dünya geçmişin Tupamaro’ların liderlerinden Uruguay’ın solcu devlet başkanı Jose Mujica’nın malvarlığını öğrendi.

1987 model bir Vosvos.

Bilindiği gibi devrimci liderlerin yönettiği ülkelerle ilgili olarak emperyalist çarpıtma hemen devreye girer ve tüm dünyaya sosyalizmle yönetilen ülkelerde, liderlerin lüks içinde yaşadığı, bunun tersine halkın yoksulluk içinde kıvrandığı yalanı yayılır.

Örnek mi ?

Mesela Küba.

Küba devriminden bu yana neredeyse her yıl bir “Fidel Castro öldü” haberi duyarız ya hani, aynı şekilde “Küba’da halk yoksulluk içinde yaşıyor” yalanını da en az onun kadar duyarız.

Aynı şekilde işgal dönemi Saddam için de aynı şeyler söylenmişti.

Öyle haberler yapılmıştı ki Saddam “kapitalist”, saldırgan ABD “komünist” olmuştu.

Aynı şeklide, şehit edilen Arafat’ın da mal varlığı konusunda da olmadık iddialar ortayla atılmıştı.

Oysa tüm dünya Arafat’ın halkıyla birlikte abluka altındaki yaşamını kendi gözleriyle gördü.

Devrimci liderlerin ve sosyalizmin ezilen halkın gözündeki değerini ne yaparsa yapsın azaltamayan emperyalizm, bu kez onları bambaşka zeminlere çekerek zayıflatmaya çalışır.

Mujica örneği burada önemli bir örnek.

Okumaya devam edin ‘Mujica: Mal da yalan mülk de yalan…’

27
Haz
10

İsrail nasıl kurulmuştu ?

Dünyanın 1947’den bu yana, ilgilenmek zorunda kaldığı belki de en önemli konu “Filistin sorunu”dur. Bu nedenle, çeşitli dillerde çok yayın yapıldı. Uzun yılları kapsayan bu yayın kervanına benim de değişik ülkelerde yayımlanmış katkılarım oldu. Ancak, bu yazıda yalnız İsrail’in zorlamalar sonucu nasıl kurulduğuna ilişkin kimi bilgiler vermekle yetineceğim. Belki ileride kimi yazılar da “Filistin’le İsrail’in yakın geçmişi”ni ele alabilir. O zaman da, yalnız bu iki kavramla ilgili ve ancak en önemli dorukların sözünü etmekle sınırlı kalacağımı belirtmeliyim. En doğrusu, bu dorukların temelindeki dönüşümlere ayrı ayrı başka yazılarda eğilmek olur.

Burada 1947’ye dönelim. O yıl Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarih boyunca Filistin diye bilinen topraklar üstünde bir Yahudi ve bir de Arap devletini kurma, ayrıca üç tek-Tanrılı dince “kutsal” sayılan Kudüs kentine de özel bir konum tanıma “tavsiye kararı”nı almıştı. Başka hiçbir sorunun böylesine gitgide yoğunlaşır ve yaygınlaşır biçimde dünyayı ilgilendirmediğini ileri sürebiliriz. O zamandan bu yana, birkaç savaş, acılı yıkım ve her iki yandan da ardı kesilmeyen ölümler oldu. Bu arada, Yahudi devleti bir yandan Orta Doğu’nun nükleer silâhlara sahip tek devleti konumuna gelirken, kendi topraklarını durmadan genişletti, Filistin devletini “Gazze” ve “Doğu yakası” adlı iki küçük “bahçe”ye sıkıştırdı; üstelik, bu dar sınırları bile yeni Yahudi göçmen yerleşmeleri ve elektrikli, yüksek ve uzun çimento duvarlarla zorlamaktan geri kalmadı. Oysa, Filistin’deki nüfusun çoğunluğu Araptı. İsrail devleti kararının alındığı yıl doğan çocuk şimdi 63 yaşında. Eğer yaşıyorsa, bu geçen yıllarda çevresinde sık sık ve bol kan gördü.

Gene bu yıllarda kalıcı barışın sözünü edenler de oldu. Bunların içinde İsrail’de yaşayan Yahudiler olduğu gibi, başka ülkelerde oturup uzaktan eleştirenler de var. Örneğin, Berger, Lilienthal, Shahak, Ashley ve Bennis gibi birlikte çalışmalar yaptığım yakın dostlarım. Yahudi olmayan aydınlardan Quigley, Köchler, Mallison ve Stevens gibileri de. Kuşkusuz, önde gelen Filistinliler ve öteki Araplardan usa vuran ilkler: Arafat, Sayegh, Said, Hadawi, Hüseyni, El-Kasım, Abu-Lughot… Tüm bu ilk elden görüş sahibi ya da iyi araştırmacılardan dikkate değer gerçekler ve öneriler çıktı.

Ancak, “barış” diye öne sürülen aldatmacalar da oldu. Bunların ömrü uzun olanları “Oslo antlaşmaları” diye bilinenlerdir. İlk antlaşma (1993) bir “İlkeler Açıklaması”ydı. Onu izleyenlerin hiçbiri Norveç’te yer almadıysa da, ”Oslo” adı yapışıp kaldı. Ancak, bu antlaşmalar dizisinde sürekli olarak Filistinlilere hukuk açısından hakları olandan çok azı verildi. Oslo süreci Filistinlilerin haklarını çiğneye çiğneye sürüp gidiyor. Ölüm ve yıkım getiren şiddet de hızından bir şey yitirmedi. Sorunları çözmede teröre bağımlı görünen iki halk ya da onlar adına eylem yürütenlerde karşısındakine güven duymak diye bir şey kalmadı. Daha başında olup olmadığı da çok tartışma götürür. Bir de “İsrail-FKÖ Ara Antlaşmaları” diye bir olaylar dizisi var. Bu metinler hukuk açısından birer antlaşma mıdır, ne derece bağlayıcıdır ve sonuçları ne olur? Bu ve benzeri daha birçok sorunun yanıtları bir kitap konusudur. Gene de, kimilerine ilerideki yazılarda, özet bile olsa, değinmek olasıdır.

* * *


Theodor Herzl (1860-1904) adlı Avusturyalı bir Yahudi ünlü “Der Judenstaat” (Yahudi Devleti) başlıklı kitabını yazdı (1896). Bu yayınında yurtsuz Yahudiler için bir toprak istiyordu. Ancak, bu amaçla Arjantin’in bir parçasını ya da Filistin’i öneriyordu. Lâtin Amerika’da bir ülkeyi de düşünmesi, temel nedenin Avrupa’daki Yahudi düşmanlığı olduğunu kanıtlıyor. Filistin’le bağlantı, daha doğrusu “Tanrı’nın Filistin’i Yahudilere vaad ettiğine” ilişkin yorum sonradır ve siyasal eylemin içine duygulardan kaynaklanan dinsel bir neden katmak için düşünülmüştür.
Yukarıda Siyonizmin kurucusu olarak bilinen Theodor Herzl (en üstte) ve İsrail’in kurulmasında önemli rolü bulunan İngiliz bakan Arthur Balfour (üstte) görülüyor.

Daha çok bir yöntem açıklaması olan bu girişten sonra, bu yazıda İsrail’in nasıl kurulduğunu anımsatmakla yetineceğimi yinelemek isterim.

Filistin’de bir Yahudi devleti kurma kararı 1947’de alındı; o devlet de altı ay sonra oluştu. Bu olay çok önceki Yahudi yönetimindeki devletten yaklaşık 2000 yıl sonradır. Orta Doğu bölgesinde böylesine önemli bir değişiklik bir rastlantı değildi, kuşkusuz. Bu değişimde Amerika’nın oynadığı rol başattır. Bu rolün ilk büyük kilometre taşı da modern İsrail’in kurulmasından altı yıl öncesine, “Biltmore Programı” diye bilinen bir olaya gider. Yahudi devleti eksenli bir programın öne sürüldüğü Biltmore Toplantısında büyük bir koruyucu arayan Siyonist örgüt kendi görüşlerini Amerikan kamuoyuna ve önderliğine ilk kez kabul ettirmişti. Siyasal Siyonizm bir Yahudi devleti düşüncesini bir süredir izliyordu, ama ancak 1940’ların dünya koşulları bu hedefin artık açıkça öne sürülmesine olanak tanıdı.

Siyonizmin bir Yahudi devleti düşüncesine ondan önce de yer verdiğini yukarıda söyledim. Bu noktayı biraz açmak için bir ekleme fazla sayılmaz. Siyonist düşünce ancak 20’nci yüzyılda siyasal bir akıma dönüştüyse de, kökleri daha önceki yüzyıldadır. Hem Yahudiler üstünde birtakım baskılar vardı, hem de Yahudi olmayan bir çevre içinde eriyip yok olmaktan korkuyorlardı. O yılların başka ulusalcı akımları gibi, onlar da varlıklarını siyasal bir devlete bağladılar. Fransa’da Yahudi düşmanlığı “Dreyfus olayı”nda kendini gösterince, Theodor Herzl (1860-1904) adlı Avusturyalı bir Yahudi ünlü “Der Judenstaat” (Yahudi Devleti) başlıklı kitabını yazdı (1896). Bu yayınında yurtsuz Yahudiler için bir toprak istiyordu. Ancak, bu amaçla Arjantin’in bir parçasını ya da Filistin’i öneriyordu. Lâtin Amerika’da bir ülkeyi de düşünmesi, temel nedenin Avrupa’daki Yahudi düşmanlığı olduğunu kanıtlıyor. Filistin’le bağlantı, daha doğrusu “Tanrı’nın Filistin’i Yahudilere vaad ettiğine” ilişkin yorum sonradır ve siyasal eylemin içine duygulardan kaynaklanan dinsel bir neden katmak için düşünülmüştür.

Herzl’in bu ilk adımlarına bir tepki olarak, ilk Siyonist Toplantısı 1897’de İsviçre’de Basle (Almanca ya da Fransızcaya göre, Basel ya da Bâl okunur) kentinde yer aldı. Orada alınan şu kararlar Siyonizmin sonraki altmış yılı kapsayan siyaseti oldu: Yahudi halkını Filistin’e getirip yerleştirmek uluslararası onaya kavuşmuş bir hak olmalıdır. Filistin Yahudiler için büyük ölçüde sömürgeleştirilmelidir. Tüm Yahudileri Siyonizmin desteğine kavuşturmak için bir örgüt kurulmalıdır.

Öte yandan, Basle Toplantısı Siyonizmin amacının “Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak” olduğunu açıklamadı. Hem birçok Yahudi, hem de Osmanlı İmparatorluğunu yöneten Türkler böyle bir çözüme evet demeyeceklerdi. Sınırlı amaç Filistin’de “kamu hukukuyla elde edilecek bir yer”di. Basle Toplantısına önayak olanlar Herzl’i genelde desteklemiş, ama Yahudi devletine karşı çıkacakların muhalefetini daha başından engellemek istemişlerdi. En sonunda, “ayrı bir devlet” düşüncesi de yasaklanmadı. Üstelik, “Dünya Siyonist Örgütü” diye bir oluşum da gerçekleşti ve onun sürekli Yönetim Kurulu da oluştu.

Örgütün ilk başkanı seçilen Herzl Filistin’de Yahudi yerleşmesi için Osmanlı Sultanına başvurdu.

Bu arada, Avrupa’nın güçlülerinden Alman Kayzeriyle de görüştü.

İkinci Abdülhamid’in Herzl’in önerilerine karşı çıktığı bilinir. (Yıllar sonra, Yasser Arafat’la Tunus’da görüştüğümde Osmanlı Padişahının bu tavrından ötürü benim kişiliğimde Türklere teşekkür etmişti.)

Okumaya devam edin ‘İsrail nasıl kurulmuştu ?’

27
Haz
10

Bir halk soytarısının anıları

Bugün hangi konuda zırvalayacağım diye kafamı kurcalarken, bir telefon geldi. Gazi Mahallesi’nde öğretmenlik yapan bazen adı batasıca diye takıldığım (Adı Osman. Bizim Alevi milleti, hangi akla hizmetse bilinmez, Ömer, Osman, Bekir, Ramazan adını sevmezler ve çocuklarına bu isimleri vermezler. Halbuki Aşık Mahzuni’nin deyimiyle “Ne Ali’ler gördüm Osman çıktılar.”)

Telefon Osman Hoca’dandı. Beni okulda sahnelediği bir oyunu izlemem için Dormen Tiyatrosu’na davet ediyordu. Ben ki, yıllardır ilk mesleğim olduğu halde, mesleki kıskançlıktan dolayı tiyatroya gitmiyorum. Ola ki sevdiğim bir rolü benden daha iyi oynayan, yorumlayan bir aktörle karşılaşırım diye. Ama bu davet üzerine inanın çok heyecanlandım. Düşünsenize, küçücük okul çocuklarının pır pır yürekleriyle hayat verdikleri bir oyunu izleyeceğim.

Bu davet üzerine feleğim şaştı. Oyun saatine kadar nasıl sabredeceğim? Düşünün bir kez, içi oyunculuk hayaliyle dolu, alkış, şöhret, para, güzel kadınlar ve yakışıklı delikanlılar düşleyen onlarca küçük aktör. (Aktör kelimesi cinsiyet içermez. Kadın ya da erkek fark etmez, her iki cins oyuncunun da bilimsel adı literatürde aktördür.)

Akşamı zor ettim. Ben ki araba kullanmayı çok severim. Çünkü hayatım boyunca hep yönetildim. Çocuktum babam yönetti, okula gittim öğretmen, askere gittim komutan, tiyatro-sinema yaptım rejisör yönetti. Bir tek araba kullanırken bir olguyu yönetmenin hazzını alıyorum. Araba kullanmaya bu kadar teşne olmama karşın, bu heyecanla araba kullanamayacağımı anladım. Çünkü şu anki yürek darabanıyla bir yere toslayabilirim düşüncesiyle Osman Hoca’ya dedim ki, “Hocam sen bana bir araba ayarla öyle geleyim.

Taksiye binmek istemiyorum çünkü bazen taksici muhabbeti çekilmez oluyor.

Yolda güzel güzel giderken nereden aklına gelir bilinmez, ‘Müjde Ar’la yattın mı abi?’ diye zıpçıktı bir sual ile karşılaşabilirsin” dedim.

Osman, “olur abi” dedi.

Okumaya devam edin ‘Bir halk soytarısının anıları’




İstatistikler

  • 2.304.234 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Haziran 2010
P S Ç P C C P
« May   Tem »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  

En fazla oylananlar