Aralık 2010 için arşiv

31
Ara
10

Cezaya dönüşen tutukluluk.!!! İBRET VERİCİ ŞARTLAR…BU YAZIYI OKUYUN VE YENİ YILDA ÇILGINCA EĞLENİN.!!!

TUTUKLU  olarak  yargılanan  Ergenekon  Sanıkları’nın  bulunduğu  Silivri  Cezaevi’nde

hayat  nasıl  geçiyor ?   Dün,  Albay  Atillâ  Uğur’un  mektubuyla  başladığım  yazıya

bugün  sanıkların  cezaevindeki  günlük  yaşamlarıyla  devam  ediyorum :

* * *

Hücrelerde, yatağın dışında kalan alan bir ile dört adım arasında bir boşluktan ibaret.

Tutukluların çoğunluğu bu boşluğa kitap ve kıyafetlerini koyuyor.

Sanıkların hemen hepsi adeta birer kitap kurdu. Okumaya, öğrenmeye doyamıyorlar. Kitaplık yasak olduğu için kitaplarını boşlukta üst üste diziyorlar.

Giriş katı, bir kapıyla avluya açılıyor. Dikdörtgen şeklindeki avlunun büyüklüğü 6 adım ile 16 adım arasında… Yani 3 ile 8 metre kadar.

Avlunun çevresi dikenli telli, yüksek duvarlarla çevrili. Tutuklu ve hükümlülerin kaçmaması için her türlü tedbir alınmış.

Tutuklular, küçük avluda spor yapamadıklarından şikâyet ediyorlar.

Mustafa Balbay, bu avluda durmadan koşabilmeyi iki yıla yakın bir sürede öğrenebildiğini söylüyor. Ortamda ilk anda hissedilen, rahatsız edici bir rutubet kokusu var. Rutubet nedeniyle kışlar çok soğuk geçiyor.

Okumaya devam edin ‘Cezaya dönüşen tutukluluk.!!! İBRET VERİCİ ŞARTLAR…BU YAZIYI OKUYUN VE YENİ YILDA ÇILGINCA EĞLENİN.!!!’

31
Ara
10

Jön Türkler, İttihatçılar, Cumhuriyetçiler

Vâlâ Nurettin, İkinci Meşrutiyet için şöyle der: “Eğer Anayasa Devrimi bastırılmış olsaydı, vatan ve millet fikri yaşamazdı. Millet, halifenin hikmetinden sual olunmaz diye düşünürdü. Milli Mücadele yapılamazdı. Türkiye, Ortadoğu’dakilere benzer bir diktatörlük olurdu”.

1908 Jön Türk Devrimi, Osmanlı’dan yüzde 90’ı okuma yazma bilmeyen, bir o kadarı köylerde yaşayan yoksul, yıpranmış, savaş yorgunu 13 milyon nüfuslu bir ülke devralan Türkiye Cumhuriyeti’ne çok şey öğretmiştir.

Hocaların hocası Tarık Zafer Tunaya’nın ünlü tanımıyla, “Cumhuriyet için bir siyaset laboratuarı” olmuştur İkinci Meşrutiyet. Cumhuriyet önderliği, milli iktisat politikasını, halkçılığı, üretim seferberliğini, kapitülasyonların kaldırılmasını, milli şirketlerin kurulmasını, iç ve dış ticaretin denetim altına alınmasını, ziraat ve kooperatiflere önem verilmesini hep o devrimden öğrenmiştir.

Tebaasından vergi toplamakta bile büyük güçlük çeken Osmanlı Devleti’nde 1908 Devrimi coşkuyla karşılanmıştır.

O zamana dek Jön Türklere sempatiyle bakan Batılı devletler ise devrimin sömürgelerdeki yankıları güçlü olunca, Jön Türklere karşı tavır almışlardır.

Birinci Dünya Savaşı’nın başında kapitülasyonların kaldırılmasına en çok karşı çıkanlar İngiltere ve Fransa olmuştur.

Bu nedenle savaşın bitiminde ilk akıllarına gelen şeylerden biri, kapitülasyonların yeniden getirilmesi olmuştur.

Lozan Müzakerelerinde en sert tartışmaların yapıldığı konuların başında da kapitülasyonların geldiğini unutmamak gerekir.

Balkanlarda  Başlayan  Devrim

Jön Türk Devrimi’nin ilk önce Balkanlar’da başlamasının tarihsel, kültürel, ekonomik, siyasal, coğrafi nedenleri vardır.

İmparatorluğun sadece coğrafi anlamda değil, siyasal ve kültürel olarak da Batıya en yakın, açık bölgesi olan Balkanlar, özellikle de Selanik, tam bir devrim merkezidir.

İyi kötü sermayesi ve işçi sınıfıyla, çağdaş kültür ortamıyla, basın- yayın faaliyetleriyle, etkili aydınlarıyla öne çıkmıştır.

Selanik’teki milliyetçilik akımının Orta Asya ve Kafkasya kökenli milliyetçilik akımına oranla daha yurttaş ve kültür temelli olmasının önemli nedenlerinden biri de budur.

Doğu’dan gelen milliyetçilik rüzgârlarının Rus, Ortodoks, Slav milliyetçiliğine yönelik tepkinin de etkisiyle daha bir ırk temelli ve İslamcı tonlar içermesine karşılık, Selanik’teki milliyetçilik çok daha laiktir.

Nitekim bu anlayış, Cumhuriyet ulusçuluğunu da etkileyecek, Doğu’dan gelen büyük Türkçü öncüleri de tesiri altına alacaktır.

Kaldı ki Anadolu’nun nesnel koşulları da toprak ve kültür temelli, laik ve yurttaş esaslı bir milliyetçilik anlayışını dayatmıştır.

Okumaya devam edin ‘Jön Türkler, İttihatçılar, Cumhuriyetçiler’

31
Ara
10

YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN !

Yürüyorum…İnsanlar görüyorum, başları dimdik, güleryüzlü..

Mağazaların tabelalarına bakıyorum… Hepsi ulus dilim Türkçe ile yazılmış.

Gazete manşetlerine şöyle bir bakıyorum. Sürmanşetten bir haber…

İNCİRLİK  ÜSSÜ  KAPATILDI.   NATO’DAN  ÇIKTIK..

Haberler devam ediyor…

Türkiye “İkiz Yasalar”, “Vakıflar Yasası” ve benzeri tüm AB Uyum yasalarını iptal etti..

Tüm ABD Büyük elçileri ve AB komserleri istenmeyen adam ilan edildi…

Türkiye’nin dış borcu SIFIR !

Ergenekon Davası nedeniyle tutuklu bulunan tüm yurtseverler özgürlüğüne kavuştu.

Ergenekon savcıları ” Atatürk’e Hakaret”ten mahkum oldu.

ADD yurt savunmasında “TARAF” olduğunu ilan etti.

Başbakan “AB emperyalist bir Haçlı kulübüdür. Türkiye AB’ye girmeyecektir” dedi.

Yabancılara toprak satışları durduruldu.

Tarım ürünlerindeki kota kaldırıldı.

Yabancılaştırılan bankalar Türkleştirildi…

Özelleştirmeye “DUR” denildi.

Okumaya devam edin ‘YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN !’

31
Ara
10

Yok Birbirinden Farkları…

-Şayet RTE fikir değiştirmez ise- 12 Haziran 2011’de yapılacağı ilan edilen seçime 1 Ocak’tan itibaren altı ay 12 gün kaldı.

Bu süre göz açıp kapayıncaya kadar geçer.

AKP şimdi toplumun hemen her kesimine hoş görünecek yaptırımlar açıklıyor.

Ana muhalefet ise iktidara geldiğinde toplumun her kesimine verebileceği olanakları saptamaya çalışıyor.

Vaat yağmurları başladı.

Hükümet örneğin önceki gün öğrencilere, çiftçiye köylüye hoş görünecek kimi yaptırımlarının 1 Ocak’ta, yeni yılla birlikte yürürlüğe gireceğini açıkladı.

Büyük müjde asgari ücretle ilgili. Yılda 56.5 TL arttırılıyor!

***

1946’dan beri kaç seçim, kaç iktidar geldi geçti.

Demokrasimizin vaatler açısından en renkli genel seçimini 14 Mayıs 1950’de yaşadık.

Bu seçimde tek başına iktidarı aklının ucundan geçirmeyen Demokrat Parti’nin vaat yarışındaki hamleleri, günümüzün siyasal partilerine öncülük etmiş sayılabilir.

Örneğin DP, sigarayı beş kuruşa indireceğini ilan etti. Kimi siyasetçiler ise sade vatandaşın ağzını hayretten bir karış açık bırakan vaatlerde bulundu.

Hayali hayli geniş bir politikacımız, Ankaralı seçmenlere liman vaat edecek kadar ileri gidince, izleyiciler “Ama Ankara’da deniz yok ki…” diye uyardı. Ufku geniş politikacı, duraksamaksızın karşılık verdi: “Denizi de getireceğiz, denizi de!..”

Bugün din üzerinden oy kapışması, dinin siyasette kullanılması demokrasinin ilk yıllarında partilerin kullandıkları malzemeydi.

Toplumun eğitim görmemiş büyük yüzdesi laiklik nedir ne değildir bilmediği için kimi siyasetçiler, örneğin CHP gâvur diye damgalanıyordu.

1950’den sonraki ilk ara seçimde ana muhalefetin genel sekreteri Kasım Gülek, Bilecik’ten adaydı.

Bir DP mitinginde Gülek sünnetsiz gâvur ilan edildi.

DP’den sonra aynı alandaki CHP mitinginde Gülek konuştu ve DP’lilere “Görmek isterseniz buyurun göstereyim” diye eliyle iki bacak arasını işaret etti.

DP, sünnetsiz gâvur söylemini bir daha kullanmadı.

 

Okumaya devam edin ‘Yok Birbirinden Farkları…’

31
Ara
10

İLERİ DEMOKRASİ..

Ey halkım!

Hani bugüne kadar gelen iktidarlar bize hep demokrasi getireceğiz, demokrasiyi ilerleteceğiz demişlerdi ama bir türlü ilerleyememişti ya..
Şükürler olsun artık ülkemize “ileri demokrasi” geldi.

Sen çok yaşa AKP.

Sen çok yaşa Başbakan Erdoğan !..
** *

Başbakan Erdoğan, “ileri demokrasi” müjdesini daha halk oylamasının sonuçlarının açıklandığı saatlerde şöyle vermişti:
“İleri demokrasi ve hukukun üstünlüğü mücadelemizde tarihi bir eşiği aşmış bulunuyoruz… “İleri demokrasi herkes içindir. Hak ve özgürlükler herkes içindir. Hukukun üstünlüğü herkes içindir. Her bir vatan evladı bu akşam büyük bir kazanç içindedir.”

Evet, 12 Eylül 2010 akşamı aslında sadece bir anayasa değişikliğinin değil, aynı zamanda ileri demokrasiye geçtiğimizin kesinleştiği gündür.
Tabi hemen ileri demokrasiyi istemeyenler, bunun bir aldatmaca olduğunu düşünenler ortalığa çıkmaya başladılar.

Kim mi bunlar ?
Gazetecisi de var, aydını da var, askeri de var, üniversite öğrencileri de var.

Aslında sayıları çok ama, şükür ki çok azı konuşuyor, eylem yapıyor.

Çoğu ise ileri demokrasinin verdiği huzur ile derin bir uykuda.

Okumaya devam edin ‘İLERİ DEMOKRASİ..’

31
Ara
10

Âkif deyince…

Bu  yazıyı  sonradan  görme  ve  domuzdan  beter  haramî  “dincilerimize”  ithaf

ediyorum…

Yoksulluğu  günah  sayıp  zengin  olmanın  her  yolunu  mübah  görenlerin,  şerefli  ve

dürüst  Mehmet ÂKİF’imizi ağzına  almaya  hakları  yoktur..!!!

——————————————————————————————————————————————————————————————

İstiklal Marşı şairi Mehmet Âkif’in kimi şiir ve yazıları sık sık anımsanır.

Kimileri pek gün ışığına çıkmaz.

Mesela… Yeniçağ gazetesinde 2003 yılında yayımlanan Muhittin Nalbantoğlu imzalı araştırmada Mehmet Âkif’in bir dostuna yazdığı mektuptan şu satırlar aktarılıyor :

“Mısır’da on bir yıl kaldım.

Fakat on bir saat daha kalsaydım artık çıldırırdım.

Sana halisane bir fikrimi söyleyeyim mi; insanlık da Türkiye’de, milliyetçilik de Türkiye’de, Müslümanlık da Türkiye’de, hürriyetçilik de Türkiye’de…

Eğer varsa Allah benim ömrümden alıp (Mustafa Kemal’i kastederek) O’na versin…”
* * *
Mehmet Âkif’in bir de ünlü Sevr Hitabesi var…
Orada diyor ki:

“Ey cemaat, gözünüzü açınız, ibret alınız.

Artık kime hizmet ettiğimizi, kimin hesabına birbirimizin gırtlağına sarıldığımızı anlamak zamanı sanıyorum ki gelmiştir.

Allah rızası için olsun aklımızı başımıza toplayalım.

Çünkü böyle düşman hesabına çalışarak elimizde kalan şu bir avuç toprağı da verecek olursak çekilip gitmek için arka tarafta bir karış yerimiz yoktur.

Şimdiye kadar düşmana kaptırdığımız koca koca memleketlerin halkı hicret (göç) edecek yer bulabilmişlerdi.

Biz öyle bir akıbete mahkûm olursak başımızı sokacak delik bulamayız…

Sevr  bizim  için  Avrupa’nın  hazırladığı  bir  ölüm  fermanıdır…”

————————-

Ertuğrul Özkök “dönek liberallerin sefaleti”ni kitaplaştıracakmış.
Kitabını döner dükkânında imzalasa iyi olur…
Okumaya devam edin ‘Âkif deyince…’

31
Ara
10

ÖNCE BALBAY, ŞİMDİ FARAÇ

Değerli Cumhuriyet yazarları,

Bu iletinin demokratik tepkim olarak algılanmasını dilerim. Böyle bir anımsatmaya gerek olmamalıydı. Ama, önce Mustafa BALBAY’ın başına gelenler ve son olarak da Mehmet FARAÇ’a yönelik anlaşılmaz yaklaşım bu yazıyı kaleme almamı kaçınılmaz kılmıştır.

Kısaca kendimi tanıtayım! 25 yıllık hekimim. Şu anda da, İzmir’deki meslek örgütümde meslektaşlarıma ve içinde bulunduğum topluma borcumu ödeme çabası içindeyim.

Ama, her şeyden de önce Atatürk Cumhuriyeti’nin bir yurttaşı olduğumu unutmuyorum !

Sevgili İlhan SELÇUK’un sağlığında da gözlemlemekte idim; ölümünden sonra belirginleşen durumdan söz etmek durumundayım!

Başyazarları ve kurumu başlıca hedeflerden olan Ergenekon adlı davada sergilediğinizi tutum anlaşılır gibi değildi.

Yine, önemli yazarınız ve Ankara temsilciniz olan Mustafa BALBAY tertipçilerle uğraşırken kendi deyişiyle “ilk müebbetini” Cumhuriyet’ten almıştı.

Her ne kadar okuru olsam da Cumhuriyet gazetesinin; rahmetli Deniz SOM sayesinde yazarı olma onuruna da erişmiştim hasbelkader! Yakalandığı amansız hastalığa karşı dimdik bir savaşım veren Deniz SOM’un aramızdan ayrılışını izleyen günlerde de sezmiştim bu tuhaflığı. Köşesinde yazılarını paylaştığı adsız Cumhuriyet yazarlarının onunla ilgili yazmış olduğu yazılara yer vermek bir yana; başsağlığı dileyenlerin bile yok sayılması bir başka düş kırıklığı olacaktı biz Cumhuriyet tutkunları için.

Son marifetiniz Mehmet FARAÇ olgusu oldu ne yazık ki!

Biz Cumhuriyet okurlarının yanı sıra siz Cumhuriyet yazarlarının da altına imza atmaktan çekinmeyeceği bir yazısının sansürlenmesi bardağı taşırmıştır.

Öğreniyoruz ki; Oral ÇALIŞLAR ve Aydın ENGİN gibi Cumhuriyet düşmanlarına bile aylarca hoşgörü gösteren gazetemiz Mehmet FARAÇ ile yollarını ayırmakta aceleci olmakta sakınca görmemektedir.

İnanır mısınız bilmem ama, söyleyecek söz bulamıyorum!

Adını taşıdığı Cumhuriyet’i savunduğu için bir yazarını harcamak bu gazetenin tarihine nasıl geçecektir?

Son aylarda yoğunlaşarak kendini gösteren bu akıl dışı ve yaşamın olağan akışına aykırı gelişmeler nasıl açıklanacaktır?

Her şeye karşın, içinde bulunduğumuz koşullarda göz ardı etmeye çalıştığım bu durumu daha fazla görmezden gelebileceğimi sanmıyorum.

1990’lı yıllarda bu gazete çatısı altında yaşanan altüst oluş bir kez daha mı yaşanacak?

Yaşanmışlıklardan ders almış olmadığımızı bir kez daha mı ortaya koymuş olacağız?

Başlangıçta yazdıklarımın yinelenmesi gibi olacak ama, yukarıdaki satırları bir Cumhuriyet okurunun serzenişleri olarak algılamanızı diliyorum.

Daha ne kadar süre ile Cumhuriyet okuru değil ama Cumhuriyet alıcısı olacağımı da bilemediğimi bilmenizi isterim!

Anlaşılmaktadır ki; Türkiye’nin ve elbette partilerinin yeniden tasarlanması projeleri Cumhuriyet’i de etkisi altına almış görünmektedir!

Hepiniz değilse de Mehmet FARAÇ ile görüş ve gönül birlikteliği içinde olanlardan bir kaçınız tepkisiz kalmayı sürdürecek misiniz?

Ülkemizin hızla yuvarlanmakta olduğu uçuruma karşı duran niceliksiz de olsa nitelikli bizlerin umutlarını söndürmekte sakınca görmeyecek misiniz ?

Dr. Ceyhun BALCI

http://www.ilk-kursun.com/2010/12/once-balbay-simdi-farac/#more-58464

30
Ara
10

“Hepiniz Kurşun Gibisiniz”

Mehmet  Faraç’tan  ‘İlk Kurşun’  Yönetimine  ve  Okuyucularına :

Değerli İlk Kurşun yöneticileri ve onurlu okuyucuları…

26 yılı aşkın süredir yaşamımı tehlikeye atarak Türkiye üzerindeki karanlık tezgahı deşifre etmeye çalıştığım Cumhuriyet gazetesi ne yazık ki utanç verici bir tasfiyeye imza attı.
Türkiye dizayn edilirken Atatürk’ün adını koyduğu kurumlar da bundan payını alıyor!
Cumhuriyet Türkiyesi, Kurtuluş Savaşı’nda bedel ödeyenlerin mezarları üzerinde büyüdü… Ne yazık ki Kubilay’ın başının kesilmesinin 80.yılında, onun yolunda giden vatan evlatlarının başları da kesiliyor. Hem de Cumhuriyet’in kurumlarında!..
Sizlerin mücadelesi ve tepkileri bana güç ve moral veriyor. Hepiniz kurşun gibisiniz… Onurlu direnişiniz sansür ve tasfiye karşısında başlarını kuma gömen sözde aydınlara da ders olacaktır!..
Hepinizi saygıyla selamlıyorum…

Mehmet Faraç

30
Ara
10

CUMHURİYET YAZARLARINI TEPKİ KOYMAYA ÇAĞRI..

Kampanyayla ilgili açıklamam…

Cumhuriyet’te yazan diğer yazarları istifaya çağırıyorum! Faraç’a yapılan muameleyi içlerine sindirebiliyorlarsa eğer kalsınlar…

Bekir Coşkun;’’Cumhuriyet, kişiler üstüdür ve bir kurumdur, adı üzerinde…
Ne yapabiliriz; Cumhuriyet’in arkasında işadamı patron yok, iktidarın nimetleri yok, tarikat yok…
Sadece okurlarının aldıkları o birer gazetenin gücü var…
İktidarın gazeteleri promosyonlarla beşer yüz bin, tarikatın gazeteleri gönüllü dağıtıcılarla neredeyse birer milyon satarken…

Çağdaşlığı savunan her sayfaya, her satıra, her kelimeye, her harfe ihtiyacımız var…
Cumhuriyet’e kıymayın…’’ diyor!..

Eee  patron  yok  madem,  Mehmet  Faraç’ı  işten  el  çektiren  kim ?   Halk mı.?!!!

( Söyleyin  A.Q.  orospu  çocukları.!!!!!

Zamanında yönetimde  etkili  ve  yetkili  biri,  gazeteyi

getirdiği  noktadan  dolayı  sorumlu  birisini  şu  meşhur

sözlerle  kovmuştu : “Ulan,  ben  sana  ‘Cumhuriyet’

teslim  ettim,  sen  onu  ‘Hafta  Sonu’  yaptın…”

Şimdi  siz  ne  sikime  çevirdiniz  Türkiye  Cumhuriyetinin

son  kalesi  gazetemizi…

Kanını  siktimini  korkak  eyyamcıları  sizi…

Yoksa,  bu  aptal  iyimserliğimi  bırakıp,  hepinize  hain

diye  mi  sövsem…

Şunu  da  unutmayın :

Babam  bile  iktidar  olsa,  yamuğuna  sövmeyen  ve

karşı  çıkmayan  adam  değildir… Zaten  gerçek  TÜRK

kanı  taşıyan  herkesin  düsturudur  bu..

Bu  da  böyle  biline… Ona  göre…)

[ Yukarıdaki  parantez  içi   “küfürler”  aslında  milletimizin  gerçek  duygu  ve  düşünceleri

olup,  bu  sitenin  sahibi  tarafından  yazıya  dökülmüştür.. Makale  yazarını  bağlamaz.]


İşte şimdi kimin ne olduğunun ortaya çıkma zamanı !

Gerçek vatanseverler kendi arkadaşlarına yapılan haksızlığa razı gelmez ve gereğini yapar !

İlk-Kurşun’un kampanyasına destek verdim; zira Faraç’a yapılan muameleyi içime sindiremediğimden…

Yoksa Cumhuriyet’ten bir beklentim olduğundan değil…

Elit Atatürkçülüğün zirvesidir Cumhuriyet; oysa biz halkız ve kazanacağız…

Onur diye bir şey varsa, görelim bakalım…

Hadi istifaya…

Kuşa böceğe sahip çıkanlar (ki en güzel şey) bakalım insana sahip çıkabilecekler mi ?

Bakalım Cumhuriyet’e sahip çıkabilecekler mi ?..

Cem YAĞCIOĞLU

http://www.ilk-kursun.com/2010/12/cem-yagcioglu-cumhuriyet-yazarlarini-tepki-koymaya-cagirdi/#more-58559

30
Ara
10

Kılıçdaroğlu’nu uyarıyorum : “Vekil Olamayabilirsin”

YCHP’nin görünürdeki Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, kendisine verilen rolü başarıyla oynamaya devam ediyor ve fanatik CHP’liler hâlâ daha onu gerçekten Genel Başkan sanıyorlar.

Satılmış, Amerikancı, Fethullahçı medya vitrindeki  genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nu BİR NUMARA olarak gösteriyor.

Oysa gerçek hiç de öyle değil. Kılıçdaroğlu, kendisinin ilk 10’a bile giremediğinin farkında değil mi sanıyorsunuz ?

YCHP’nin ipini ele geçirmiş olan Vahşi Batı ve Haçlı İrtica kuklaları istediği gibi oynatıyor artık. 18 Aralık kurultayında Yeni Cumhuriyet Halk Partisi (YCHP) Parti Meclisi (PM) blok listesini ve Merkez Yönetim Kurulu’na (MYK) girecekleri siz Kılıçdaroğlu’nun kendisinin belirlediğini mi sanıyorsunuz ?

Ancak  benim  hayret  ettiğim  şey,  CHP’nin  böylesine

basit  bir  operasyonla  ve  bu  kadar  kısa  zamanda

Fethullahçıların  ve   Apocuların  eline  geçmiş  olmasıdır.

Bunu  aklım  almıyordu.

Demekki  bizler  de  gaflet  içindeymişiz  de  haberimiz  yokmuş.

Sevgili Atatürk’ün, kendi kurduğu partiden böylesine basit bir operasyonyla ve bu kadar kısa zamanda kapı dışarı edilebileceğini düşünememişiz.

Yazıklar  olsun  biz  “Atatürkçülere”.

Durum bugünkü noktaya gelmeden ben 8 Nisan 2010 günü yazdığım makalemde, Amerika’nın düğmeye bastığını belirtmiş ve “Baykal ya gidecek, ya götürülecek” demiştim.

O yazımın üzerinden bir ay geçmişti ki Deniz Baykal, kendisine kurulan o kaset komplosundan sonra 10 Mayıs günü CHP Genel Başkanlığı görevinden çekildiğini açıkladı.

Perşembe’nin geleceği Çarşamba’dan belliydi.

1 Mart tezkeresinin çıkmasını önleyen ve Türkiye’yi Irak bataklığına düşmekten kurtaran, 100 bine yakın Amerikan askedinin Güneydoğu’ya yerleşmesini engelleyen Baykal 2003 yılından beri hep emperyalizmin tekerine çomak sokuyordu.

Son iki yıldır Ergenekon davasında ortaya koyduğu gerçekçi ve ulusalcı duruş da bardağı taşırmaya yetmiş ve Amerika Baykal’ın üstünü çizmişti.

Ben bunları yazdığım için bazıları tarafından Baykalcılıkla suçlanacağımı da biliyorum.

Daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi Baykal, Önder Sav gibi eski tüfekleri, yerlerini gençlere bırakmamakta direndikleri için defalarca eleştirmiştim.

Ama Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerektiğine inandığım için Baykal’ın o geleceği görme yetisine saygı duyuyorum.

YCHP’yi Fethullahçılar ve Apocuların ele geçirdiğini belirtmiştim.

Bunu kanıtlamak için YCHP’ni PM’ye MYK’ya girmemiş veya şimdilik buralarda görev almamış ama, artık YCHP’de etkinlik sağlamaya başlamış birçok kişiden uzun uzun söz etmeyeceğim ve sadece iki örnek vereceğim :

Fethullah Gülen’in bilge bir kişi olduğunu, ona derin bir saygı duyduğunu belirten, 2002 seçiminde AKP’den milletvekili seçilebilmek için çaba harcamış, Mehmet Ağar’ın eski danışmanlarından, Nakşibendi tarikatı mensubu Muhammed Çakmak; Habur rezaletinde, sözde mahkemelerde PKK’ teröristlerinin, PKK’nın bir alt birimi olan KCK mensubu teröristlerin avukatlığını yapan, çalışma ofisine Atatürk’ün resmi yerine Amerikan Başkanı’nın resmini asmış olan, Diyarbakır eski Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu şimdi YCHP’de.

Bu arada hem Fethullah Gülen’e ve hem de PKK’ya oldukça yakın ve Amerika’ya sıcak bakan Gürsel Tekin’i de unutmuş değiliz.

Yani  YCHP’de  kadrolaşma  tamamlanmış  bulunuyor.

2011 seçimi için bu iki grup YCHP’nin milletvekili adaylarını belirleyecekler.

Okumaya devam edin ‘Kılıçdaroğlu’nu uyarıyorum : “Vekil Olamayabilirsin”’

28
Ara
10

2011’DE BAŞIMIZA GELECEKLER İÇİN HAZIRLIKLI OLUN…

12 Eylül 2010 referandumuna halkımızın katılım oranı %73.71’dir.

Katılanların %57.88’i, Erdoğan siyasetinin anayasa değişiklik paketine “evet” oyu vermiştir.

Bu; bir anlamda halkımızın bu siyasete vermiş olduğu güvenoyudur ya da Erdoğan siyasetinin çıkan oylardan anladığı budur.

Bu demektir ki bu siyaset, durmaksızın yola devam edecektir, yani ayrıştırma siyaseti derinleştirilerek sürdürülecektir.

Ama aynı zamanda, Başbakan Erdoğan’ın söylemiş olduğu “taraf olmayan bertaraf olur” siyaseti de yürürlüğe girecek, demektir.

Nasıl mı ?

İŞ  DÜNYASI

Daha şimdiden yargının yapısını değiştirme çabaları başlamıştır. Yargının siyaset yörüngesine alınmasıyla Erdoğan siyaseti, öncelikle kendine karşı siyasi güç olmak isteyenleri etkisiz hale getirebilmek için gayret gösterecektir, yani “karşıt olanları bertaraf etme” operasyonları başlayacaktır. Bu operasyondan herkes payına düşeni alacaktır. Bunda da, öncelikle parayı yönetenler, sermaye kullananlar yani ticaret yapanlar ilk sırayı alacaktır. Dolayısıyla bu para dünyası ilk sırada tehdit altındadır. Erdoğan siyaseti karşıtı olan ya da görünen başta iş adamları, şirket sahipleri, ithalat ihracat işleriyle uğraşanlar, hepsi ama hepsi artık tehdit altındadır.

Bunun örmeklerini çok gördük ve yaşadık biz. Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu “ülkede ticari işlerin iyiye gitmediğini” söylediği anda, Erdoğan siyaseti onlarca maliye müfettişiyle Hisarcıkoğlu’nun şirketlerine saldırmadı mı, teftişe almadı mı? Ne zaman ki Hisarcıklıoğlu bu söylemlerinden vazgeçti, teftiş de kalkmadı mı? Yarını daha nasıl göreceğiz ki biz, bugünden belli değil mi? Bu tür uygulamalarla, yani görev ve yetkinin kötüye kullanımıyla, Türkiye’nin ticari işleri ve hayatı Erdoğan siyasetinin emrine girecektir. Örneğin; taraf olmayan TÜSİAD ya bertaraf olacak ya da bu bu siyasetin yanlışlarına göz yumacaktır.

Bu şekilde Erdoğan siyaseti, bu mali gücü hizmetine alacak ve bunu zamanla siyasi güce dönüştürecektir. Siyasi güç demek; halkın oyları demektir. Dolayısıyla bu oylar 2011’de Erdoğan siyasetine gidecektir. Ancak tuzağın erken farkına varır da, sermaye gücü olanlar ellerindeki imkanları, örgütlü sivil toplum için kullanırsa eğer, meydan Erdoğan siyasetine bırakılmamış olacak ve plan işlemeyecektir.

DERNEKLER

Ardından sivil toplum örgütleri tehdit altındadır. Biraz daha seslerini “Erdoğan siyaseti karşıtı” olarak çıkartmaya başladıklarında siyasi yargı, siyasi polis, siyasi maliye, kısaca Erdoğan siyasetinin bütün güçleri bu sivil toplum örgütlerinin üzerine saldıracaktır. Bu durumda da ilk hedef Atatürkçü Düşünce Dernekleri olacaktır, çünkü Anadolu’da halkın, yaygın olarak sivil bir çatıda toplandığı tek yer ADD şubeleridir. Dolayısıyla bugünlerde İstanbul’daki soruşturmanın devamı olarak, ADD için yeni soruşturma başlatılırsa hiç şaşırmayınız.

Amaç; demokrasiye inanmış örgütlü toplumu yok etmektir. Bu dernekler susturulur ya da sindirilirse, Erdoğan siyaseti halkımı kolay etkilemek imkanı bulacak, bu da, oy olarak bu siyaset hanesine yazılacaktır. ADD bu tuzağın farkında olarak, toplumu bilinçlendirme faaliyetlerini daha da yoğunlaştırarak sürdürmesi halinde, en azından halkımız gerçeklerin farkına varacak ve bu siyasetin tuzağına düşmeyecektir.

ERGENEKON

Bir diğer husus da şudur; artık tüm siyasi soruşturmalar İstanbul’dan yapılacaktır, hem de kendilerine Ergenekon savcısı denilmesine ses çıkarmayan savcılar tarafından yapılacaktır. Kod adı Ergenekon olan İstanbul’daki soruşturmalar daha da siyasallaşacak, daha da kurumsallaşacaktır.

Aslında yargı siyasallaşacaktır. Bunun da anlamı şudur; siz ne savunma yaparsanız yapın, “gereği düşünüldü” denilip, “tutukluluk halinin devamına” hükmü verilecektir. Siz isterseniz dünyanın en namuslu insanı olun, sahte belgeler, sahte ses ve bilgisayar kayıtlarıyla, herkes artık soruşturma konusu yapılabilecektir. Hanefi Avcı, bu gereği bize anlatılmak için, daha geçenlerde nerdeyse beş yüz sayfalık bir kitap yazmıştır. İleri sürdüğü iddialara Genelkurmay Başkanlığı dahi tepkisiz kalamamış ve askeri savcılar konuyu incelemeye almıştır. Bu ne demektir biliyor musunuz? Türkiye’de artık kimsenin güvenliği yok, demektir. Güvenliği olmayan birey ve toplum tepkisizleşecektir. Bu da Erdoğan siyasetine yarayacaktır.

Eğer ki Cumhuriyet savcıları, yasalardan aldıkları güçle siyasetin işlemiş olduğu suçlar üzerine giderek soruşturma ve yargılama sürecini başlatmaları halinde, bilinçli toplumun direncini sağlamlaştırmış olacak, bu da halkımızın siyasetin akıntısında sürüklenmesini engelleyecektir.

MEDYA

Medya tehlikededir. Medya patronları hedeftedir. Özgür ve bağımsız kalemler, yazarlar, çizerler tehdit altındadır. Bakın işte, 12 Eylül referandumundan hemen sonra, Haber Türk gazetesinin en önemli kalemlerinden Bekir Coşkun da işten çıkarıldı, daha önce Hürriyet’ten çıkarılan Emin Çölaşan gibi.

Bakın araştırmacı Bülent Tanla’nın referandum sonrası açıklamalarına;

“AKP bugünkünden daha yoğun bir kampanya yapacak. Medya desteği tarihimizde görülmemiş bir seviyeye ulaşacak. Buna içerik ve sahiplik de dahil. Bugün yaşadıklarımız yaşayacaklarımızın yanında meltem esintisi gibi kalabilir. Sadece reklam ve medya değil, bankalar, finans kuruluşları da bu destek konvoyuna katılacak. AKP merkez partisi olmak için bazı partileri parçalayacak ya da yolu üzerindeki bazı küçük partileri yutmaya çalışacak.1”

Medyanın bu durumu ağırlaşarak devam edecek, yakın gelecekte bizi tehlikelerden haberdar edecek kalem de kalmayacaktır, ekran da. Zaten sayıları azdı, daha da azalacak, belki de kalmayacaktır. Bu demektir ki, bütün ekranlar ve bütün kalemler Erdoğan siyasetinin emrine girecektir. Bunun da anlamı şudur; halkımız gerçeği göremez hale getirilecek ve 2011’de, ekran ve kalem yoluyla oylar Erdoğan siyasetine yöneltilecektir. Ancak medya, anayasal basın özgürlüğünden ve basın ahlakından alacağı güçle, siyasetin gizli plan ve projelerini açığa çıkaracak habercilik anlayışını sürdürürse, bilinçli toplum Erdoğan siyasetine fren olabilecektir.

ÖZEL  YAŞAM

Artık özel yaşamımız da tehdit altındadır. Daha da ötesi, Türkiye’de herkes ama herkes fişlenecektir, AKP yanlısı AKP karşıtı gibi. Bütün iş adamları, gazeteciler, akademisyenler, sendikalar, sivil toplum örgütleri, özel sektör, bütün memurlar hatta asker ve yargı “AKP yanlısı”, “AKP sempatizanı”, “AKP karşıtı” şeklinde fişlenecektir.

Bunu zaten AKP Milletvekili Avni Doğan bunu bize açık açık ekranlardan söylemedi mi2;

“Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan, Türkiye’nin 10 yıl daha partilerine ihtiyacı olduğunu öne sürerek,´… Onun için biz desteğinizi istiyoruz.Türkiye’nin ‘ye 10 sene daha ihtiyacı var. Her yerde, Karacasu’da ihtiyacı var.. Türkiye’de ihtiyacı var. Eğer biz birazcık tökezlersek, bu Ergenekoncular falan bu defa çok kötü intikam alır, halktan. Bu memlekette kimin kızının başı örtülü, hepsini fişlemişler. Kimin çocuğu İmam Hatip’e gidiyor hepsini fişlemişler. Kim muhafazakar, kim ramazanda oruç tutuyor hepsini fişlemişler. Eee şimdi biz onları fişliyoruz. 40 sene onlar bu halka yaptı, inşallah sıra bizde. Yapmaya çalıştığımız bu arkadaşlar…”

Bu ne demektir biliyor musunuz; AKP’ye karşı gurupta olanların telefonları dinlenecek, banka kayıtları, bilgisayar kayıtları, aile yaşamları, özel yaşamları didik didik edilecektir, demektir. Aslında bunlar zaten yapılmaya başlanmıştır; bakın Kod adı Ergenekon olan soruşturmaya, soruşturmanın kalmayan gizliliğine, dinlenen telefonlara, araştırılan banka kayıtlarına, hepsi hep kayıt altına alınıyor hem de yayınlanıyor.

Şimdi ise bu durum daha da organize hale gelecek ve Erdoğan siyasetinin bütün gayreti, karşıt olanları tasfiye etmek olacaktır. Bu demektir ki “insanlar tepkisizleştirilecek” ve Erdoğan siyasetinin akıntısına sürüklenip gidecektir. Bu da, bu siyasete destek anlamına gelecek ve oy olarak sandığa atılacaktır. Bununla birlikte, Cumhuriyet’in ve demokrasinin erdemine inanan bizler, bize ve başkalarına yapılması muhtemel haksızlıklara direnir isek, bu durum topluma örnek teşkil edecek ve halkımızın sağduyusu bu siyasete izin vermeyecektir.

ORDUMUZ

ABD’nin küresel BOP projesine karşı çıkan ordumuz da tehdit altındadır. Ordumuz ve yargımız üzerindeki baskılar sürdürülecek, ta ki etkisizleştirilinceye kadar devam edilecektir. Olmazsa Ergenekon devreye girecek ve yeni soruşturmalar başlatılacaktır. Etkisiz Ordu ne demektir?

Etkisiz Ordu, Erdoğan siyasetinin Kapıkulu Ordusu demektir.

Yani bu siyaset “çekil” diyecek Ordu’ya Kıbrıs’tan, çekilecek!

“Tanı” diyecek Barzani’yi, Ordumuz Barzani’nin Kürt devletini tanıyacak, tanımakla kalmayıp Barzani Ordusuna, zamanı geldiğinde bize karşı savaşması için eğitim de verecek.

” Aç” diyecekler Ermeni Kapısını, Ordumuz açacak.

“Git savaş” diyecekler Afganistan’da, ordumuz savaşacak Afganlı kardeşlerimizle.

İşte Kapıkulu olmak böyle bir şey.

Okumaya devam edin ‘2011’DE BAŞIMIZA GELECEKLER İÇİN HAZIRLIKLI OLUN…’

28
Ara
10

Soros kokan Y-CHP

Kendilerini Atatürkçü, ulusalcı olarak tanımlayıp bu temelde Y-CHP’ye alkış tutan muhterem zevata arzımdır!..
İşin özü şu…
Türkiye’nin kremasını onyıllardır sıyıran geleneksel sermaye, Ak Parti iktidarı ile krallıklarını kaybetmeye başladı..

Düzen-sistem değişmedi ama, acente sermayenin kimlikleri ve parayı tutan el değişti..
Geleneksel sermaye, yeniden köşe başlarına dönüş için kendisine yol verecek siyasi iktidar arıyor..
Bu iktidar, kendisine yol verecek ama temel olarak teslimiyetçi politikaları da sonuna kadar savunacak, emperyalizmin sözünden çıkmayacak..
Ulusalcılığın tasfiyesi için seferber olacak..
ABD-AB beklentileri çerçevesinde hareket edecek..
Türkiye’nin federe sistemlere açık alt yapısını hazırlayacak..

Kürt sorunu, PKK-Barzani temelinde..
Ermeni sorunu, Ermenistan temelinde..
Kıbrıs sorunu, Rum kesimi beklentileri çerçevesinde..

Bu sorunlar böyle halledilecek..
Global ekonominin çıkarları öncelikli konu olacak…
İşte, Ak Parti’nin ellerinden aldığı köşe başlarını kollayan sermayenin arzuladığı iktidar beklentisi, CHP’de “Turuncu-Soros” devrimini gerçekleştirdi..

Kanıt mı istiyorsunuz ?!..
Okumaya devam edin ‘Soros kokan Y-CHP’

28
Ara
10

PKK YETMEDİ, ŞİMDİ DE ERGENEKON KASASI VE ÜYESİ DİYE SUÇLUYORLAR, SALDIRILAR BAŞLADI…

Bu anlatacaklarım yenidir, yeni oyunlar, yeni tuzaklar, yeni saldırılarla karşı karşıya kaldık.

Nasıl mı ?  Anlatalım…

…Savcı Zekeriya Öz bizi İstanbul’a çağırdı. Evet, savcı telefon açıp bizi çağırdı, zaten sorunlar zincirinin de ilki orada başladı. Koskoca Savcı bilmez mi hiç, bir tanığın nasıl çağırılacağını? Bilir. Koskoca Savcı bilmez mi hiç, sorgulanan tanığın ifadesinin yazılı alınacağını ve imza edilip onaylanacağını? Bilir. Ama öyle yapmadı Savcı Öz, telefonla şifahen çağırdı, sorguladı ama ifademizi tutanağa geçirmedi. Medya bizim üzerimizden olur olmaz haberler yaptı, karşı çıktık ama sesimiz duyuramadık. Bunun üzerine kalktık gittik, Savcı Öz’ü HSYK’na şikâyet ettik. Adalet Bakanı soruşturmaya izin vermedi, dolayısıyla mağduriyetimiz giderilemedi. Ama bakın sonra neler oldu…

İkinci kod adı Ergenekon iddianamesi yazıldı, bir baktık ki bizim adımız da geçiyor. Hiç tanımadığımız M. Ali Özaltın adında birinin ifadesinin altına adımızı yazmış savcılar ya da polisler, üstelik kod adı Ergenekon olan sözde terör örgütünün finansörü anlamına gelen sözlerle. O dönemde Zekeriya Öz’ün aradığı ki, kendileri bize söylemişti bunu, Susurluk artığı Yalçın Tanfer’in de ifadesi almışlar ve bizim için “Veli Küçük’ün adamıdır” demişler, bir güzel yazıp imzalamışlar. Biz ortaya çıkıp “ne finansörü, yiyecek ekmeği dişimizle kazanıyoruz biz”, “ne adamı, kula kulluk etmeyiz biz” demeye hazırlanırken, bir de baktık ki gazetelere manşet olmuşuz; “Ergenekon kasaları aranıyor”!

Kimmiş Ergenekon kasası? Bizmişiz, adımızı ve soyadımızı da yazmışlar hem de büyük puntolarla.

Tekrar kalktık gittik şikayete, ettik ama nafile, derdin nedir diyen olmadı, soruşturma açan olmadı, şikayetimizle kaldık. Ama soruşturma hala devam ediyor, anladığımız kadarıyla telefonlarımız dinleniyor, bilgisayarımız izleniyor, özel yaşantımız mercek altında, hala soruşturuyorlar bilmek için; “acaba Sarızeybek kasa mı değil mi”, diyerek…

Ardından Taraf Gazetesi, tutmuş “Toplu Mezar” diye bir manşet atmış, “Şemdinli Derecik’te askerler korucuları kurşuna dizdi, toplu mezara gömdü” deyip bir haber yapmış ama haberin en altına “ Erdal Sarızeybek de Şemdinli’de Tabur Komutanıydı, deyip bizi de olayın içinde göstermiş. Kalktık gittik mahkemeye, dava açtık, kazandık ama haberin tekzibini hala yayınlatamadık. Elimizde mahkeme kararı var, Taraf’ın Sarızeybek’le ilgili yaptığı haber vicdansızlıktır, diyen, ama gazete yayınlamıyor, şimdilerde onunla uğraşıyoruz…

Bunlar yetmedi, Zaman gazetesi bir manşet attı, “Sarızeybek uyuşturucu işi yapıyor” diyerek, hem de PKK ile yapıyor diyerek. Olayın aslı şu; ta 1992’de tanıdığımız ve o zamanlar küçük bir çocuk olan Tayyar Güreli isminde Şemdinlili bir vatandaşla, yıllar sonra Şubat 2008 kara harekatı nedeniyle gittiğimiz Şemdinli’de karşılaştık. Polis karakolunda sohbet ettik, malum emniyet nedeniyle. Ankara’ya geleceğiz dedi, biz de gelirken kara kovan balı getir dedik. Bir süre sonra telefonla aradı, geliyorum dedi, biz de balı unutma, emaneti getir dedik, işte olay bu.

Okumaya devam edin ‘PKK YETMEDİ, ŞİMDİ DE ERGENEKON KASASI VE ÜYESİ DİYE SUÇLUYORLAR, SALDIRILAR BAŞLADI…’

28
Ara
10

Mehmet Faraç’ın iş aktinin feshini kınıyoruz.!!!

Y-CHP’deki neoliberal metamorfoza sadece haber ve yorumlarıyla değil, İsrail ve ABD’nin Ortadoğu girişimlerine siyasal ve düşünsel taban oluşturmak üzere kurulan WINEP eksenli Soner Çağaptay yazıları ile de tam boy destek veren Cumhuriyet yönetiminin gerçek Kemalist aydın, yürekli gazeteci Mehmet Faraç’ın iş akdini feshetmesi hiç de şaşırtıcı değil.
http://www.ilk-kursun.com/2010/09/yeni-kuresel-kiskac-yeni-kemalizm/
http://www.ilk-kursun.com/2010/10/winep-telkiniabdnin-dumen-suyuna-girin/

Şaşırtıcı olan Cumhuriyet okurlarının olan bitene hâlâ seyirci kalması ve Cumhuriyet yönetimine hak ettiği tepkiyi gösterememesi.

Bunlar da geçecek sevgili Mehmet Faraç, Cumhuriyet gazetesinin ve CHP’nin rotası er yada geç Kemalist aydınlanma rotası olacak.

Ali Rıza Üçer

**

Cumhuriyet gazetesi yazarı Mehmet Faraç’ın iş akdi feshedildi. Cumhuriyet, Faraç’ın 24 Aralık günkü yazısını da yayınlamamıştı.

24 Aralık günü yazısı yayınlanmayan Mehmet Faraç’ın, Cumhuriyet gazetesi yazarlığına da son verildi.

Cumhuriyet gazetesi yönetimi, Mehmet Faraç’ın iş akdini feshetti. Karar, Faraç’a Cumhuriyet muhasebesi tarafından dün akşam bildirildi.

Ulusal Kanal’a konuşan Faraç, fesih gerekçesini anlattı. Faraç, “Yazımın yayınlamaması üzerine medyada bu bilgiyi paylaşmam fesih gerekçesi gösterildi” dedi

Yazının devamı için aşağıdaki linki tıklayınız.

http://www.ilk-kursun.com/2010/12/mehmet-faracin-is-akdi-feshedildi/#more-58102

http://www.ilk-kursun.com/2010/12/y-chpde-hata-duzeltilmis-mehmet-farac-da-barzanici-olsaydi-sorun-yoktu/

Ali ERALP

http://www.ilk-kursun.com/2010/12/mehmet-faracin-is-aktinin-feshini-kiniyoruz/

28
Ara
10

CUMHURİYET’İN İŞİNE SON VERDİĞİ MEHMET FARAÇ’IN YAYINLANMAYAN SON YAZISI..!!!

Mehmet Faraç’ın Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmayan son yazısı…

Eyyüb,  İbrahim  ve  Kehribar !..

Türkiye 26 yıldır terörle yatıp kalkıyor…

Etnik terör, dinsel terör, töre terörü…

Buna şu “korku imparatorluğu” denilen yapılanmanın içinde bir de psikolojik terör eklendi ki, en vahimi belki de bu…

Tüm bunlar ülkeyi iyice geriyor. Etnik kaygılarla siyaset yapanların dil üzerinde başlattığı tartışma, ülke bölünür mü kaygısını derinleştirirken, toplum giderek kaotik bir ortama sürükleniyor…

Siyaset kördüğüm… Kitlelerin güvendiği dağlara kar yağınca, insanlar kendilerini ifade edecekleri hatta rahat nefes alacakları platformlar arıyor…

Üniversite rektörü olacak bir şahıs, Atatürk’ten “muassır medeniyet” görevi alan öğrencilerini “atarım haa sizi” diye tehdit edebiliyor!..

Umutsuzluğa kapılırken” ne yapacağız, nereye gideceğiz”diyen Marmara Üniversitesi’nin bir öğrencisi ise gafletten yakınan mailinde şöyle diyor:

10 Kasım 2010′da bizim sınavımız vardı (böyle bir günde sabahtan sınav olması da ayrı bir konu) Saat 09.05 olduğunda sirenler çalmaya başladı ama; hukuk fakültesi öğrencileri birbirine bakıyordu. Acaba kalksak mı kalkmasak mı diye… Öyle bir korku vardı ki herkesin
üzerinde, böyle bir olayda bile tereddüte düşüyorlardı. Amfinin yarısı oturuyor yarısı saygı duruşundaydı. İstiklal Marşımızı ise sayılı kişi söyledi… Atam eğer yaşasaydı acaba bu durum karşısında ne yapardı? Bize mi kızardı yoksa bizi yönetenlere mi?.
.”

Bir başka mail ve ekteki fotoğraf ise 1985′te çizilen bir Atatürk portresinin, Urfa Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’nün bahçesindeki köpek kulübesinde kapı olarak kullandığını gözümüze sokuyor!..

“Baykara” demekten keyif aldığım bir dostum bir çok aydınlık yurttaş gibi tüm bu gerginlikten yorulmuş olmalı ki; dün şöyle dedi bana; “Patlat bir Kötüler Mahallesi hikayesi…”

“Yapma…” dedim ona… “Bak” dedim, “terör pusuda, ülke karanlığa gidiyor” ama anlatamadım…

Ona, vatanın her köşesi kuşatılırken, en duyarlı olması gereken kurumların başlarını kuma gömdüğündan yakındım ama yine dinletemedim…

Eyüp kadar sabırlı olmak!..

Sonra bir başka dostum Reşo aradı… Edebiyat öğretmenliğinden emekli, yurtsever bir Atatürkçü… Dostluğunu bir mırrarının gümgümünde, adeta onlarca yıldır kaynattığım, babacan tavrını hiç yitirmeyen Reşo…

O da, bu günlerde herkesin adeta bir elmasa değer biçercesine önemle vurguladığı o sihirli ama çok şey anlatan sözcüğü attı adamlık dökülen dudaklarından :

“Sabır…”

Okumaya devam edin ‘CUMHURİYET’İN İŞİNE SON VERDİĞİ MEHMET FARAÇ’IN YAYINLANMAYAN SON YAZISI..!!!’

28
Ara
10

CHP : “Dur Bakalım N’olacak ?”

Baykal CHP’de baştayken hep Baykal’a kızardık. Koltuğa yapışmış derdik. Koltuğunu bir bırakabilse CHP¢nin önü açılacak, halkımıza AKP’den kurtuluş yolu gözükecek derdik…

Hiç unutmam, 2007 seçimleri öncesiydi. Almanya’da bir mağazada iki Türk bağıra çağıra yüksek sesle konuşuyordu. Beni Türk’e benzetmediklerinden veya görmediklerinden olacak, hiç utanmadan küfürlü konuştulardı. Biri diğerine diyordu ki: “Baykal olduğu müddetçe ben bu CHP’ye oy vermem”

Sonra seçimlerde CHP oy alamadı, iktidarı yine bu AKP’ye göz göre göre verdik. Hepimiz bu seçimler son şansımız, bir kez daha gelirse AKP başa, Türkiye gidecek, Türkiye’yi bitirecekler diyorduk…Son ana kadar da ümidimiz vardı. Halkımız bunlara yolu gösterecekti. Oyuna gelmeyecekti. Doğruyu görecekti.

Olmadı. CHP kaybetti. MHP ise seçimden sonra hem mecliste bölücü terörün temsilcisi partinin mensuplarının önünü açtı, ellerini sıktı, onları cesaretlendirdi; hem de AKP’nin ikinci adamını Cumhurbaşkanlığına taşıdı. Seçim meydanlarında attığı kemende güvenenleri, söylediği sözlere inananları üzdü. MHP bunların plânlarını bozacak derken bozmadı, yollarını tıkamadı, bilâkis Türk ülkücülüğünün temsilcisi bu partimizin meclisteki ılımlı tavırları, iktidara uyumlu davranışları bölücüleri, hainleri cesaretlendirdi…Kimseden korkuları, çekinmeleri kalmadı…

Ülkemizin en önemli bir seçiminde, son ümidimiz, yoksa Türkiye bitecek dediğimiz bir seçimde (2007)seçimi kaybeden, ümidimizi yerle bir eden CHP ise ne yaptı o günlerde hatırlarsınız: Baykal üç gün ortada görünmedi, sonra saklandığı delikten çıkıp: „Biz aslında kaybetmedik, oylarımız arttı!“ dedi.

İşte bu söz ve tavır benim ve benim gibilerin CHP’nin o zamanki başkanı Baykal’a kesin bir tavır almamıza sebep olmuştur. Bir de unutulmaz Siirt seçimleri vardı tabii. Siirt seçimine yani bir kanunsuzluğa ortak olması, önayak olması…AKP başkanına başbakanlık ve iktidar yolunu bu düzenle açması…

Artık TV’lerde nasıl iktidar başı ve Cumhurbaşkanlığı makamındaki zatın konuşmalarına, tavırlarına dayanamaz olmuşsak, bu kişiye de aynı şekilde tahammül edemez, görüntüsüne, sesine, dediklerine katlanamaz olduk…

Ta…ki o mâlum kaset olayı devreye girene kadar.

Sizleri bilmem ama ben Baykal’ın TV’ de canlı yayına çıkıp CHP’nin liderliğini bıraktığını söylediği an nasıl sevindiğimi anlatamam!

İşte kurtuluşumuz göründü. CHP kurtuldu! Sıra Türkiye’de demiştim…

Sonra bir kaç gün içinde Kılıçdaroğlu figürü devreye girdi. Kendi zayıf, sesi zayıf, görüntüsü zayıf bir figür…

Çoğumuz CHP şaha kalkacak, Kılıçdaroğlu oyunu bozdu, CHP kefeni yırttı diye sevindi.

Bir kısmımız ise, geçmişi unutup, yapılan yanlışları, bencillikleri, hataları unutup, Ah Baykal nerdesin, seni küresel güçler devirdi, sen dön geri gel, diye feryadı bastı…

Oysa Baykal sittin sene başta kalsa zaten iktidar olma hedefi olmayan bir başkan görüntüsü vermiyor muydu? En kritik bir seçimde(2007) seçimi kaybetmesini kendine dert etmeyen, kendisiyle hesaplaşmayan, kendine iktidar hedefi için yeni yollar, çalışma yolları çizemeyen, halka inmeyen, halka doğruları açıkça anlatmayan, hâlâ AB hedefinden söz edebilen Baykallı bir CHP…

Bizde geleneksel bir söz vardır, devlet büyükleri ve idareciler için söylenen...“Gelen gideni aratır!“

Maalesef öyle oldu! Baykal hiç olmazsa parti meclisini toplayınca esip kükrüyor, mangalda kül bırakmıyordu görünüşte…

Şimdi bölücülere karşı kısık mı kısık bir sesi olan başkanı var CHP’nin. Seni iş başında görsünler misali, arada şöyle bir mırıldanıyor…İki dil bölünmeye götürürmüş…müş…

E…o zaman ikinci Cumhuriyetçiler ne arıyor partinde demezler mi adama? Evetçiler ne arıyor? Ne için evet dedilerdi bilinçli evetçiler? Anayasayı değiştirebilmek, bölücü hedeflere varabilmek için…Aldatılan garip halk değildiki bunlar, bilmeden evet desin veya korkutularak evet desin…

Bir de şöyle bir anlayış vardır bizde: Bir insan için ilk bakışta verdiğin karar yani ilk intiba çok önemlidir. Bu ilk bakışta verdiğin karar en doğru karardır. Seni yanıltmaz!

Kılıçdaroğlu için benim şöyle bir kanaatım vardı eskiden.

Yolsuzluk karşıtlığı tamam…Doğruluğu tamam…Ama bizim en önemli tehlikemiz bölücülük ve irtica. Kılıçdaroğlu bir kez olsun bunların karşısında bir tavır aldı mı? Halk oylamasında iktidar başıyla boş boş laf atıştırmaları dışında bir bölücülük tehditinden, irtica tehditinden söz eden lâfı oldu mu? Küresel tehditten, ülkemize yönelik AB tehditinden, ABD tehditinden söz etti mi ?

Yine hiç unutmam Ruhat Mengi nin yönettiği bir tartışma programında, daha Baykal partinin başındayken, geçen yıl Taraf yazarı bir kadınla karşı karşıya gelmişti.

Kadın açmış ağzını yummuş gözünü, devlete, millete karşı konuşmuş, bölücülerin sözcüsü gibi arsız, sınırsız lâflar etmişti.

Biz dinleyenler sinirden ve kadındaki bu cüretten saçlarımızı yolacak hâle gelmiştik…

Kamera arada bir Kılıçdaroğlu’nun yüzünü gösteriyordu.

Hiç bir ifade olmayan bir yüz  !

Boş boş anlamsız bakan iki göz.

Okumaya devam edin ‘CHP : “Dur Bakalım N’olacak ?”’

27
Ara
10

2011 mutabakatı : Tayyip Erdoğan Başkan, Gürsel Tekin Başbakan


CHP’nin  Kürtçü  Kadrosu

Pek çok CHP’li, henüz ne olduğunun farkında olmadığı gibi neler olacağını ise tahmin bile edemiyor.

Soralım CHP’lilere: Tehlikenin farkında mısınız?

CHP’nin yeni yönetiminde kimler var bir bakalım…

CHP’nin bir numarası, genel başkanı PKK’ya “genel af’tan bahseden birisidir. Aynı zamanda Atatürk’ü Dersim’de suçlayan, devletin katliam yaptığını savunan birisidir.

CHP’nin iki numarası, ki aslında “1 Numarası”dır, Gürsel Tekin, CHP’nin Kürt açılımı yapması gerektiğini savunmaktadır. Bununla da kalmamakta türbana özgürlüğü savunmakta, CHP’nin Fethullah Gülen’le iyi ilişkiler kurması gerektiğini söylemektedir.

CHP’nin Parti Meclisi’ne seçilen ve önümüzdeki seçimlerde CHP’nin seçim çalışmalarından sorumlu olacak isim CHP Diyarbakır eski milletvekillerinden Mesut Değer’dir. Bu isim de Diyarbakır’da AKP’lilerle birlikte hareket eden, Kürtçülüğü açıktan destekleyen birisidir.

CHP’nin yeni Parti Meclisi’ne giren isimlerden biri Diyarbakır Barosu’nun eski başkanlarından Sezgin Tanrıkulu’dur. Tanrıkulu Habur’dan giren PKK’lı teröristlerin avukatlığını üstlenmiştir. Kendisi aynı zamanda PKK’nın yan örgütü KCK’nın avukatlarındandır. Anadilde eğitimi, genel affı savunmaktadır.

CHP’nin yeni Parti Meclisi’ne seçilenlerden biri ise Muhammet Çakmak’tır. Kimsenin kim olduğunu ve nereden çıktığını bile anlamadığı bu isim, Nakşi şeyhlerinden birinin torunuymuş. Türban yasağını ilkellik olarak gören Çakmak, ilk demeç olarak Fethullah Gülen’e saygılarını yolladı.

CHP’nin yeni Parti Meclisi’ndeki isimlerden biri ise Veli Özdemir. PKK’nın yayın organı olan Özgür Gündem gazetesinin Ankara temsilciliğini yapan Özdemir 1995 yılında HADEP’in Kırşehir milletvekili adayıydı. Şimdi CHP’nin Halk TV’sinin başına getirilmesi düşünülüyor. Demek ki PKK’ya Roj TV yetmiyormuş.

Görüldüğü gibi yeni CHP’nin kadrosu gerçekten ulusalcıdır ama Kürt ulusalcısıdır. Anlaşılan İmralı, CHP içinde yeni bir parti örgütlemeye girişmiştir.

Seçimden  sonra  Gürsel Tekin  CHP  Genel  Başkanı

Ne önemi var mı diyeceğiz peki, “geldikleri gibi gider” mi bu CHP yöneticileri ?

Kemal Kılıçdaroğlu, seçimleri kaybederse alıp ceketini gideceğini açıklamıştı. Ama zaten Kemal Kılıçdaroğlu’nun orada göstermelik bir başkan olduğunu, gerçek liderinse Gürsel Tekin olduğunu biliyor.

Kaldı ki CHP’li yöneticiler de dahil, hiç kimse CHP’nin önümüzdeki seçimlerde %30’u aşamayacağını biliyor. Tabii %30 diyenler biraz hayalperest olanlar.

Dolayısıyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun partiye verdiği mesaj, “seçimden sonra koltuğumu Gürsel Tekin’e vereceğim”dir.

Ancak Gürsel Tekin partinin en az sevilen adamıdır. Son Parti Meclisi seçimlerinde en az oyu almıştır. “Bu Gürsel Tekin mi yönetecek CHP’yi” diyecekler vardır belki. Ya da “seçim sonrası yeniden Kurultay toplanır, CHP tekrar eski haline döner” diyecekler vardır.

Ama hiç de öyle değil. Gürsel Tekin, önümüzdeki dönem CHP örgütlerini belirleyecek olan yetkili tek isimdir. Yani CHP’nin il ve ilçe başkanları, yönetimi Gürsel Tekin tarafından belirlenecektir. Bu, Gürsel Tekin’in CHP’nin gelecek dönem delegelerini de belirleyeceği anlamına gelir.

Gürsel Tekin ilk iş olarak, tabela örgütü durumunda olan Güneydoğu ve Doğu örgütlerine el atacakmış.

Demek ki bu örgütlere yeni üyeler yapılacak, delegelikler verilecek ve bu yeni delegelerle CHP delegesinin niteliği değişecek!

CHP’deki  değişim,  salt  bir  tavan  değişimi  değildir.

CHP’nin  tabanı  da  hızla  değiştirilecektir.

Bu  kadar  basit…

CHP  yönetiminden  ulusalcı  isimleri  uzaklaştıranların  parti  örgütlerinde  bunları

tutacağını  mı  düşünüyorsunuz !

Okumaya devam edin ‘2011 mutabakatı : Tayyip Erdoğan Başkan, Gürsel Tekin Başbakan’

26
Ara
10

HAYDİ İŞBAŞINA ! BU BİR DAYANIŞMA ÇAĞRISI…ACİL !

Gece… Karabük’e  girdiğimizde  kilometrelerce  süren bir  masal  fabrika  bana

Cumhuriyeti  anlattı…  Sisli  ışıkları,  koyu  lacivertin  içinde  nadide  bir  mücevher  gibi

pırıldıyordu..

Bugün  onu  varedenler  binbir  acı  içinde,  o  işçilerin  yanına  yaklaşmaya  cüret  edenler  polis  gözetimine  alınıyor…

Karabük  sancılar  içinde  kıvranıyor …

Türk  halkının  karşısında  yeralan  medya  onları  görmüyor,  duymuyor !

Orada  geçirdiğim  2  gün  boyunca  5  sivil  polis  tarafından  izlendim.

Son  saatlerde  yanıma  yaklaşan  biri,  ‘Emir  kuluyuz,  ne  yapalım,  Kardemir  hassas

konu..’  dedi…


Tüm  kent  ve  çeşitli  kurumlar  Kardemir’i  soyup

soğana  çevirenler  tarafından  denetleniyor…

Birçok ilimizde durum aynı ama KARDEMİR’in varlığı nedeniyle oluşan Karabük baskı imparatorluğunun simge kenti..

KARDEMİR işçisinin rızkına göz dikenler tüm kenti ele geçirmiş gibiler…Karabük üniversitesi rektörlüğü üniversite kapılarını Amerikan büyükelçiliğinden gelen diplomatlara açıyor ama Kardemir işçileri için gelen benim gibiler, ‘Meğer aynı saatte Sigara ile savaş derneği toplantısı varmış’ diyerek iptal ediyor.

KARDEMİR’e dokunan yanıyor…

‘Şehit ve gazilerin çocuklarına ait olan fabrika…’

Cumhuriyetin ilk demir çelik fabrikası, Atatürk’ün ilk gözağrısı 1937’de şu sözlerle kuruluyor:

‘Kurtuluş savaşı sırasında yurt sathında en fazla şehit ve gaziyi Kastamonu havzasında verdik. O bölgeye demir çelik fabrikası kuralım ki o şehit ve gazilerin çocukları, torunları bu fabrikada çalışsınlar!’

Ve 13 haneli bir köyden cumhuriyet kenti, Karabük kuruluyor..

1994’de Tansu Çiller hükümeti ABD’den verilen özelleştirme emriyle harekete geçiyor… ‘Zarar ediyor!’ bahanesi ile KARDEMİR’in ipi çekiliyor.

8 Kasım 1994 Karabük’de hayat duruyor!

Tüm kent ayaklanıyor. KARDEMİR bize ait, bize ait kalacak!’ diye haykırıyor..

Özelleştirmeciler çaresiz kalıyor.. 100 bin kişi meydanlarda, tüm ahali ayakta, KARDEMİR’in idamı hayata geçirilemiyor…


Hükümet KARDEMİR’i çalışanlara ve yöre halkına satmakya mecbur kalıyor. Şahıs ya da kurumlar % 1 den fazla hisseye sahip olamayacak şartı getiriliyor.

2001 yılına kadar KARDEMİR bir işçi şirketi olarak yönetiliyor.. Sonra birbiri ardı sıra çevirilen bol akçeli fırıldaklarla fabrika yönetimi işgal ediliyor. Bir küçük azınlık yetkileri, üretimi, satışı ve sendika ağalığını ele geçiriyor.

Karanlık çöküyor işçinin üzerine.. zamlar durduruluyor, KARDEMİR ciğerleri demir tozuyla dolan işçilerin maharetiyle 250 trilyon kar ediyor ama işçilere bir kuruş kar payı dağıtılmıyor.. 20 küsur yıldır KARDEMİR’i KARDEMİR yapanlar , en fazla 1500 liraya çalışıyor…

‘Haklarını’ isteyenler işten atılıyor… Sonunda işçiler, patron sendikası Çelik-İş’den ayrılıp Türk Metal Sendikasına toplu geçiş yapıyor.

Üç günde 2641 sendikalı işçinin 2155’i Türk Metal’de birleşiyor! Patron sendikası işlevsiz kalıyor…’Müdahale’ de başlıyor!

Türk Metal sendikası üyeliği seçen işçilere ve ailelerine uygulanan baskı ve şiddet her geçen gün artıyor! Önce 185 işçi izne çıkarılıyor.. Haziran 2010 da 29 işçi işten atılıyor. Gerekçe olarak ‘anayasal haklarını kullanmaları!’ gösteriliyor…

Fabrika içi cehenneme dönüyor, kısım amir ve şefleri baskı ve tehditle işçileri patron sendikasına döndürmeye çalışıyor.. .. Yolda yürüyen işçilerin üzerine arabalar sürülüyor. Aşırı baskı ortamına dayanamayıp kalp krizine yenilenler oluyor..

Hayatını kaybeden ve aç açıkta kalan Kardemir çalışanları ve ailelerinden derhal ‘işçi lojmanlarını terketmeleri’ isteniyor.. Kış ortasında, okula giden küçük çocuklar ve yaslı anneler, KARDEMİR yolunda can vermiş bir babadan geriye kalanlar…

Allahtan Karabük halkı tek yumruk. Orada sımsıkı kenetlenmiş bir işçi ve esnaf ailesi var.


KARDEMİR işgal altında!

Baskı ve zulüm aralıksız devam ediyor. KARDEMİR’in kapılarında, üstelik tam vardiya çıkışlarında yüzlerce yeni kölenin iş alımı yapılıyor… Yarı ücrete razı, yeni köleler, eskilerine gözdağı vermek için vardiya çıkışlarında kapılara sıralanıyor..

Allahım acaba doğru çağda mıyız?! Roma imparatorluğunun bir arenasında mıyız yoksa!!!

Karabük konsülleri ve gladyatörlerin parmağa bağlı yaşam iplikleri mi izlediklerimiz?!

Yeni işe alınan köleler zorunlu olarak patron sendikasına üye kaydediliyorlar… Ayrıca 350 şef, güvenlik görevlisi büro çalışanları da ‘kapsam dışı’ olmalarına rağmen, İŞTEN ATILMA TEHDİDİ ile patron sendikasına üye alınıyorlar…

Haziran 2010 dan bugüne 6 ay içinde bir takım ‘bahanelerle’ 240 KARDEMİR çalışanı işten atıldı. ‘Demokrasi havarisi’ medyamız, demokrasi havarisi meclisimizden gelen ses TISSSS!

Erdoğan’ın kahvesinde bir aradayız… Hasan, Kemal, Oktay ve diğerleri…Sessiz, çekingen aydınlık yüzlü biri, Türk musikisine gönül vermiş bir işçi.. Ya da Kardemir işsizi… ‘Kemanımı çıkardım, çalmaya başladım, polis engelledi. Dedim ki İstiklal caddesinde hergün onlarca kişi sokakta müzik icra ediyor. Dediler ki: Burası Karabük, İstanbul değil!’ tek tek çaylar dağıtılıyor. Öyle zarif, öyle sessizce… vakarlı.. Kahvenin camları gerisinde karanlıkta birileri bekliyor…

Bir bir işten atılıyorlar, ‘Düşük verim’ ‘huzuru bozmak’ gibi bahaneler içeren 4-5 satırlık kağıtlar ellerine tutuşturuluyor… Kağıtta bundan böyle, hayatlarını verdikleri KARDEMİR’e giremeyecekleri yazılı! Sokaklara düşüyorlar, Atatürk’ün yarattığı şehirde, Cumhuriyetin imzası KARDEMİR’de dönen fırıldakları Karabük halkına anlatıyorlar..

Haksızlığın resmi onlar.

Direniş, kadın çocuk coluk yürüyüşler, sonunda Kurban bayramı öncesi alınlarında ‘kurbanlık’ yazısıyla kendilerini zincirlediler… Fabrikayı soyanlar, fabrikanın asıl sahiplerinin işlerini gaspetmeye devam edince açlık grevine girdiler! Karabük zonkladı!!

Açlık grevi sonrası işten atılmalar duracak sözü aldılar… Ama soyguncunun sözüne güven olur mu?!

KARDEMİR işgal altında, işportacılıktan gelip cumhuriyet fabrikasına el koyanlar ve fabrikanın gerçek sahiplerini dışarı atanlara 3 yaşındaki Zeynep’in söyleyecek sözü var… Esnaf Kefalet Kredi Kooperatifi’nde * konuşmamı yaparken yanıma geliyor. Onu kucağıma aldığımda kürsüdeki mikrofonla karşılaşıyor. Mikrofona yapışıp aylardır duyduğu cümleyi tekrarlıyor: ‘İşçiye vuuy(r)an elley(r) kıy(r)ılsın!’

Türk Metal Sendikasının bir odasında baş başa kaldığımızda, ona peynirli tostumun yarısını uzatıyorum.. Gülümseyip yarım yarım konuşarak, ‘içinde salam var mı’ diye soruyor. ‘Yok peynirli’ diyorum. ‘Evde peyniy bitmişşşş!’ diyerek gülüyor. Ciddileşip ‘Annem alacak ama!’ diyor.

Tacettin, 15 yaşında, anlatrtım, babası kalbine yenildi bu savaşın sonunda. Yakında lojmanlardan da çıkarılacaklar. Anadolu teknikte Bilişim okuyor. Annesinin yanında metanetle evin reisi olarak oturuyor. Başsağlığı ziyaretimiz sırasında pek az konuşuyor. Güzel siyah gözleri uzaklara bakıyor…İncecik bedeni dimdik duruyor…

Nebahat, işsiz Ayhan’ın eşi… Derin siyah gözleri, bembeyaz yüzünde birer mücevher gibi..

Her melanetin üstesinden geleceklerini söylüyor.. KARDEMİR’in yiğit işçilerinin yiğit kadınları onlar… Yardımlar için örgütleniyorlar.. Başvurdukları yerlerde sorguya çekildiklerini anlatıyor. Bir kendini bilmez ‘Sen niye geldin, işten atılan kocan!’ demiş ona. ‘Ne cevap verdin Nebahat’ diyorum. ‘Kocam işten atılınca eve gelen ekmek gitti..yani evdeki herkesin rızkı bitti de ondan!’ dedim diyor! O kendinden, ve Kardemir’in yiğit işçilerinden emin, nerede durduğunu biliyor..

Kardemir işçisi Cumhuriyetin işçisi. Onlar gerçek insanlar. Televizyonda izlediğiniz sanal figürler değil… Çağın temsilcileri onlar… Tarihi bu duruşlarıyla onlar yazacaklar. . Onlar kendilerini değil aynı zamanda aldıkları mirası ve vatanı savunuyorlar.

KARDEMİR VATAN çünkü!


Tıpkı İSDEMİR, ERDEMİR, TEKEL, SEKA, TELECOM, ŞEKER gibi, işgale uğramış bize ait olanlar!

EY CUMHURİYET İNSANLARI!

Aydınlar! Gelin yere inelim… Mücadele tek bir şekilde somutlaşır. Vatanın yiğit işçileriyle elele vermedikçe gelecek karanlıktır. Tekel işçilerine verilen destekle aydınlar, halk ve işçi bir araya gelmiştir. Bir hasret bitmiştir. Bu yepyeni bir kavuşmadır… Ve KARDEMİR’de bu buluşma devam etmelidir. Zincirin halkaları böyle çelikleşir… Her buluşma ve dayanışma geleceğimizi örmektedir..

6-7 aylık bir süreçte KARDEMİR işçilerinin geleceği, açtıkları davalarla durum, belirlenecektir. Bu süreç içinde KARDEMİR işçilerine ailelerine, yardım amacıyla bir fon oluşturulmasına karar verilmiştir.

Tamamen işçilerin denetiminde bir açık hesap oluşturulmuştur. KARDEMİR Atatürk’ün gazi ve şehit çocuklarına bıraktığı mirastır. Bugün adaletsizliğin, yolsuzluğun, baskı ve şiddetin eline düşmüştür.. Kardemir işçilerinin üretimi, kentte haddehaneleri olan birilerinin tezgahına akmakta, bire 500 karlarla tüm kent satın alınmaktadır. Cumhuriyetin kurumlarına da el atılmaktadır.

Bize düşen bununla mücadele edenlere destek olmaktır. Yanlarında olamıyorsanız, imkanlarınız ölçüsünde madden destek olunuz..

Şimdi bir AKBANK’a ulaşınız, her türlü hakları gasp edilerek sokağa atılan KARDEMİR işçileri yardım fonu hesabına para yollayınız, yollatınız. İBAN NO: TR46 0004 6000 8188 8000 11 3602

Sonucu size ocak sonunda bildireceğiz…Ayrıca destek mesajlarınızı işçi sitesi www.karabuknethaber.com a iletmenizi onlara güç vermenizi rica ederiz.

KARDEMİR gerçek sahiplerine er ya da geç kavuşacaktır… Korkun ey dolandırıcılar.! Korkun ey sahtekarlar! ‘Bu böyle yarım kalmayacaktır!’


Banu AVAR

banuavar@superonline.com / http://www.facebook.com / BanuAVAR

http://www.ilk-kursun.com/2010/12/banu-avar-haydi-isbasina-bu-bir-dayanisma-cagrisi%E2%80%A6acil/

26
Ara
10

Bilinen en eski tarihinde bir Türk yurdu Diyarbakır


 

Halis Ataksor’un araştırmalarını yayınladığı Ziya Gökalp’in Küçük Mecmua’sı (1922)

Bilindiği üzere bugün Diyarbakır ismi ile bildiğimiz vilayetimiz önce Yahudi kavmine Tevrat’ta vaat edildiği söylenen daha sonraları 1945 yıllarında Amerika’da “New World Order” ismindeki proje kapsamında yer almış ve bugün anılan ismiyle Büyük Ortadoğu Projesi ismiyle bu ütopyanın içinde yer almaktadır.

Bilinen en eski kaynaklarda bu coğrafyanın bir Türk yurdu olduğu akademik olarak ispat edilmesine rağmen, bugün ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi bu bağlamda Ermeni ve Kürtlerin eskiden süregelen yurdu olarak telaffuz edilmektedir.

Oysaki bu coğrafya pek çok sosyolog-araştırmacı tarafından araştırılmıştır, bunlardan bir tanesi de Halis Ataksor’dur. Halis Bey Ulucami ve Diyarbakır kitabelerini okuyarak bu araştırmalarını 1922 yılında Ziya Gökalp’in Küçük Mecmua‘sında neşretmiştir.

Diğer yandan araştırmacı Maspero “Historie Ancienne Des Peuples de l’orient” adlı eserinde “Komuklar bir zamanlar bütün Küçük Asya’ya sahip olan Hitit İmparatorluğu’nun çekirdeğini teşkil etmişlerdir.” demektedir.

Halis Bey ise makalelerinde El-Cezire Harabeleri’nden çıkarılan yazılı taşlardan elde edilen bilgiler ışığında şöyle demektedir:

“El-Cezire Harabeleri’nden çıkarılan yazılı taşlar ve tuğlalar, Asur ve Kalde (=Keldaniye) tarihlerindeki karanlık noktaları aydınlattığı sırada Diyarbakır vilayetinde de Asur krallığı zamanında bir Komuk elinin varlığını ortaya koydu.”

G. Maspero, eski Doğu kavimlerinden bahseden meşhur tarihinde bu Türk elinin Diyarbakır vilayetini tamamiyle kapladıktan başka Fırat’ın öte tarafınada taştığını küçük bir harita üzerinde göstermiş oluyor.

Ve buna bağlı olan kabileleri de sayıyor.

Batman ve Savur sularından Maraş yanlarına, Gölcük’ten Viranşehir ve Derik’in güneyindeki ovanın başladığı yerlere kadar geniş bir alana yayılan Komuk eli, zamanın en büyük fatihlerini kendi istiklallerine saygı duyduracak derecede kudretliydi.

Bu kuvvet onun (Komuk elinin) daima kendi milli hükümdarları idaresinde, bağımsız veya yarı bağımsız yaşamasını ve altı yüzyıl kadar yukarı El-Cezire’ye hakim kalmasını sağlamıştı.

Hatta Asurluların en müteşebbis imparatoru olan III. Tiglat Pileser bile Asur devletine bağlı bütün ülkelere Asurlu vali ve kumandanlar tayin ederek hepsini Asur vilayetleri haline çevirdiği halde, Komuk elinin o zamanki (M.Ö. 710) hükümdarı Gustaşpi’yi kendi topraklarında bağımsız olarak bırakmış ve yalnız belirli bir vergi almaya devam etmekle yetinmişti.

Bundan daha sonraki Asur İmparatoru II. Sargon’un (M.Ö. 710) şimdiki Malatya (=Melitene) ve havaisini Komuk prensi Mutallu’ya bırakmış olduğu da tarihte yazılmıştır.

Bundan da Komuk elinin son günlerinde bile küçülmüş değil, aksine daha büyümüş olduğu anlaşılıyor.

Komuklar tarihte Asur İmparatorluğu ile beraber ve belki de ondan daha önce yer aldı. Milattan önce 608 yılında Ninova (=Ninive) tahribinden birkaç ay önce mukaddes şehir Harran ve oradaki Sin mabedi Komukların soydaşları Kimmerler (=Kimaklar) tarafından yağma ve tahrip edildiği güne kadar varlığını korudu ve ancak bundan sonra bu havalide Komuk adı işitilmez oldu.

Şimdi  Kafkasya’da  yaşayan  ve  Türkçe  konuşan  Komukların  bunların  akrabası

olmaları  kuvvetle  muhtemeldir.

Komukların  bu  ilk  tarihi  aynı  zamanda  Diyarbakır’ın

da  en  eski  tarihidir.

Hal böyleyken, gerek Ermeni gerekse Kürtlerin bu coğrafya üzerinde aidiyet iddiası tümüyle geçersizdir.

Geçmişte Ermenileri kullanarak vatanı bölmek isteyen emperyalist güçler, bugün de yine geçmişte olduğu gibi Kürtleri kullanmaktadır.

Okumaya devam edin ‘Bilinen en eski tarihinde bir Türk yurdu Diyarbakır’

26
Ara
10

Bask gerçeği ve Kürtçülerin iddiaları

Kürtçüler  BASK  modeli  isteyebilir  mi ?

Yakın zamanlara kadar Kürtçüler her sazı ellerine aldıklarında muhakkak bir “BASK modeli” muhabbeti yapmadan edemezlerdi.

Fakat, son dönemlerde artık bu modelin de bir esprisi kalmadı.

Çünkü AKP iktidarı zaten Türkiye’de Kürtçülerin adına “BASK modelini” oluşturuyor. Hatta, AKP iktidarı ABD’nin istekleri doğrultusunda “Kürtçü BASK modelini” bile aşarak büyük Kürdistan’ın kurulmasına katkı vermeye de başladı.

Bu Kürtçüler her fırsatta “BASK modeli” diye tuttururlar dedik ama, acaba Basklıların tarihî ve sosyo-ekonomik şartları Kürtlerle aynı mıdır ?

Yani, Kürtçüler kendilerini Basklılarla bir tutarak Türkiye Cumhuriyeti’nden “BASK modelinde” olduğu gibi bir özerklik isteme hakkına sahipler midir ? İsterseniz bunu bir irdeleyelim.

Bir kere Basklıların son derece homojen ve şahsına münhasır bir halk olduğu çok iyi bilinmelidir.

Coğrafî açıdan bakıldığında ise büyük ölçüde doğal, aynı zamanda da “küçük bir devleti” anımsatacak tarihî sınırlara sahiptirler.

Basklılar bu tabii ve tarihî sınırlar içerisinde “toplu olarak” yaşamaktadırlar.

Kendilerine has karakterleriyle örf ve âdetleri vardır.

Bu içe dönük karakterleri sonucunda Basklılarla İspanyolların ilişkileri tarih boyunca hep soğuk olmuş, bundan dolayı da iki halk arasında “karışma ve birleşmeler” gerçekleşmemiştir.

Hatta, bunlar arasındaki “evlenmeler” büyük suç olarak görülmüş ya da ayıplanmıştır.

Bu durum da doğal olarak Basklılar evlenmelerini kendi aralarında yapmış ve bazı tıp otoritelerine göre Basklıların %28’inde görülen RH (-) kan grubunun nedeni bu iç evlenmelere bağlanmıştır.

Basklılar bu özelliği kendi saflıklarının ve “asaletlerinin” bir göstergesi olarak sunarken, İspanyollar bunu onların “aşağı ırk” olmalarına yormaktadırlar.

Beyaz ırktan uluslar söz konusu olduğunda Basklıların kan yapısındaki bu çizgidışılık bu kadarla da kalmamaktadır.

Bu halkta 0 oranının yüksek, A grubunun ise düşük olduğu görülmektedir.

B grubu ise ya hiç yoktur ya da yok derecesindedir.

Ortaya konulan bu genetik özellikler bile Basklıların Avrupa uluslarından farklı ve şahsına münhasır bir halk olduğunu göstermektedir. Bütün Basklılar da zaten bu farklılıklarının ayırdındadırlar.

Basklılar  orijinal  bir  kültüre  sahiptir

Farklılıklar bu kadarla da kalmamaktadır.

Bask bölgesinin dağlarla çevrili doğal sınırları ve Basklıların kendilerini farklı bir halk olarak görmeleri onları İspanya’nın kültür emperyalizmine karşı da korumuştur.

Dolayısıyla, korunan Bask kültürü, taşralı havası taşımasına karşın orijinal bir kültürdür.

Onlar dil, edebiyat, mimarî, resim, musikî ve diğer sanatlar açısından da İspanyollardan ayrı bir kültür oluşturmuşlardır.

Çünkü, kendilerine has özelliklere sahiptirler.

Hâliyle bütün bu kültürel dallar Basklılara özgü öğelerin üzerinde yükselmektedirler.

En azından geleneksel giyim kuşamlarına bakıldığı zaman bile bu özgün kültürün “kendine haslığını” apaçık görmek mümkündür.

Yazılı eserlere bakıldığında ise Baskların 450-500 yıllık bir edebî geleneğinin olduğu gerçeğiyle karşılaşılır.

Eğer kültür orijinalse, doğal olarak kültürün üzerine oturduğu dilin de orijinal olması gerekecektir.

Gerçekten de Bask dili Hint-Avrupa dillerinden tamamıyla ayrı bir dildir.

Basklar kendi dillerine “Euraska” demektedirler ve bu dilin kökeni hakkında tartışmalar hâlâ devam etmektedir.

Bilim insanları bu dil konusunda çok sayıda teori üretmişlerdir.

Euraska, Kuzey Afrika’dan Kafkasya’ya kadar bir çok dil ailesine bağlanmak istemiştir: İberik dilinden Berbericeye, Ermeniceden Gürcüceye kadar.

Fakat varılan sonuç Bask dilinin dünyanın “en eski dillerinden” ve Avrupa’nın yegâne “ailesiz dili” olduğudur.

Basklıların   Asya   bağlantısı

Pek tabii yine “Hint-Avrupa Biliminin” ırkçı ön yargıları bu halkın ve dilinin Asyatik olabileceği gerçeğine sürekli gözünü kapamıştır.

Tıpkı Etrüskçede olduğu gibi.

Okumaya devam edin ‘Bask gerçeği ve Kürtçülerin iddiaları’




İstatistikler

  • 2.276.880 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Aralık 2010
P S Ç P C C P
« Kas   Oca »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  

En fazla oylananlar