Eylül 2011 için arşiv

30
Eyl
11

YUNANİSTAN İFLAS ETTİ AMA RUM PATRİKHANESİ DEVLETLEŞME YOLUNDA

Heybeliada Ruhban Okulu’nda Ağustos’ta gizemli bir toplantıya ev sahibi olacaktı diye başlayan bir yazımız vardı.

Bu toplantıya “Kudüs”, “Antakya” (Şam’da bulunur) ve “İskenderiye” patrikleri ile “Kıbrıs Başpiskoposu” ve Rum Patriği Bartholomeos, Heybeliada Ruhban Okulu’nda bir toplantı yapacaklardı.

Patriklerin genel Ortodoks toplantıları dışında böyle bir araya gelmeleri rutin bir davranış değildi ve Türk düşmanlığı ile bilinen Kıbrıs Başpiskoposu’ nun da bu toplantıda bulunacak olması ise fevkalade düşündürücüydü.

Bu toplantının ana amaçlarından biri ise 2011 içinde yapılacak olan genel Ortodoks toplantısı öncesinde, “Rus Patriği”ne karşı alınacak stratejiyi belirlemek olduğu hakkında da bilgi edinmiştik.

Bu konuda çok ilginç şu gelişme oldu: Bu toplantıyı, 1 Eylül’de Heybeliada Ruhban Okulu’nda ve 2 Eylül’de Patrikhane avlusunda bulunan Aya Yorgi Kilisesi’nde iki gün toplanarak yaptılar ama Antakya Patriği gelmedi. Toplantı öncesinde, Rus Patrikhanesi’nden üst düzey bir yetkilinin Şam’a giderek Antakya Patriği ile görüştüğünü ve bunun neticesinde Antakya Patriği’nin bu toplantıya icabet etmediğini öğrendik.

Rus Patrikhanesi’nin bu girişiminden fevkalade rahatsız olmakla birlikte kendi emireri gibi telakki ettikleri Antakya Patrikhanesi’nin bu tavrına çok bozulmuş olduklarını belirtmek gerekiyor.

Amerika’nın Patrikhane lehine çok farklı kulvarlardan girişimleri başlamıştır. Eylül ayı bu açıdan çok hareketli ve farklı manevraların yapıldığı/başladığı bir ay oldu. Merkezi Amerika’da bulunan ve yaptığı hizmetler karşısında milyon dolarlar alan McKinsey Şirketi “bilâ-bedel” olarak Büyükada Rum Yetimhanesi’nin fizibilitesini üstlendi ve bu konuda görüşmeler yapmak için 13 Eylül’de İstanbul’a geldi, Patrikhane yöneticileriyle görüştü ve sunumunu yaptı. Bu görüşmelere Coca Cola’nın CEO’su Muhtar Kent de katıldı. Alınan bilgiye göre “McKinsey”in bu fizibiliteyi bilâ-bedel yapmasını sağlayan kişi zaten Muhtar Kent’tir.

Bu organizasyonları gerçekleştiren ve Büyükada Yetimhanesi’nin koordinasyonunu sağlayan kişi ise Pandeli Laki Vingas’tır. Vakıflar Kanunu’nun, 41. Maddesi gereğince 28 Aralık 2008 ‘de yapılan “Vakıflar Meclisi’ne “Azınlık Vakıfları Temsilcisi” olarak seçilen olan “Pandeli Laki Vingas”, 25 Mart 2011’de “Boyacıköy Rum Kilisesi”nde “archon” ünvanı alan son kişilerden biridir.

Bu seçim, akabinde birçok tartışma da ortaya atılmıştı. Zira Ermeni vakıfları temsilcilerinin bir kısmının “Vingas”a oy verdiği seçimden sonra ortaya çıktı. Ermeni vakıflarının adayı olan “Simon Çekem”in bu konuda düşündürücü beyanatı ise şöyledir: “Bizim için üzücü bir durum. Çünkü meclise aday sokabilecekken kendi kendimizi sabote etmiş olduk”

Archonluk; canını ve malını esirgemeden “Megali İdea” emelleri için ortaya koyabilecek kişilerden (Sadece erkek) oluşan “Paramasonik” bir topluluktur ve merkezi Amerika’dadır.

Kökeni Bizans’a hatta Roma ’ya kadar uzanmaktadır ve o devirde kilisenin ya da imparatorun üst düzey asker/yargıçlara verdiği bir ünvandır.

Okumaya devam edin ‘YUNANİSTAN İFLAS ETTİ AMA RUM PATRİKHANESİ DEVLETLEŞME YOLUNDA’

30
Eyl
11

Görünmeyenler Görünür Oldu

2004 ve 2005’li yıllarda, peş peşe birçok emperyalizm ile ilgili yazılar yazdım. Avrupa Birliğine girme sevdasının tavan yaptığı yıllardı.

Anlı şanlı sosyal demokratlar, yetmez ama “evet”çiler gene AKP’nin kuyruğuna takılmış gidiyorlardı. Tıpkı bugün Sivil Anayasa yapacağız diye AKP’nin kuyruğuna takıldıkları gibi.

AB’ye girersek, her tarafımızdan ballar yağlar akacaktı. İşçilerimiz oralarda serbestçe dolaşacak, iş bulacaklardı.

Neyse uzatmayalım, emperyalizm var demenin medyada yasaklandığı günlerdi. Gerçi şimdi de, holding medyasında, emperyalizm sözcüğünü hiçbir sayfada ve satırda bulamazsınız.

Ne hikmetse, köşe yazarlarının hepsi her şeyi bilirler de, emperyalizmi hiç bilmezler.

O günlerde, emperyalizme emperyalizm diyemezseniz, yarın da faşizme faşizm diyemezsiniz diye yazmıştım.  (Batı ile Batanlar,   Kaynak Yayınları)

Şimdi geldik faşizm karanlığının içine oturduk. Emperyalizme bağımlı bir siyasi iktidar, ancak faşizm ile mümkün olabileceği için, görünen köy kılavuz istemiyordu.

Şimdi, görünmeyenler artık görünür oldu. Emperyalizm kısmı hala çok az görünüyor olsa da, faşizm kısmı tam olarak görünmektedir.

Siyasi iktidarın hayati meselelerde, Amerika’dan emir aldığı, bu durumu halka anlatmak isteyenlerin Silivri’ye gönderildiği, yargılama diye bir tiyatronun oynandığı artık görünmektedir.

Hatta  bu  durumu  AKP’nin  tabanı  da  bilmektedir.

AKP’nin tabanının Amerika’yı bağrına basması ile CHP’li yöneticilerin AKP’nin kuyruğuna takılması arasında hiçbir fark yoktur.

Tabi emperyalizmi ve faşizm bilmeyenlerden, devrimi bilmesini, Mustafa Kemal’i bilmesini bekleyemeyiz

Artık  şunu  söyleyebiliriz.

Faşizm gelebileceği yere geldi. Bölünme Anayasasının ötesinde başka gidebileceği artık bir yer yok.

Bölünme Anayasası için CHP de, MHP de, BDP de destek verse bu işin sonu yok.

Nereden biliyorsunuz derseniz, Osmanlı Tarihinden demek doğru olur. Osmanlı döneminde de aynı olmuş. Her toprak kaybından önce, İngilizler ve Fransızlar araya girerek, etnik ayrılıkçılara devlet kurma imkânı getirilmiştir. (Irak’ın kuzeyinde kurulan kukla devletin kabul edilmesi ve genişletilmesi)

Balkanlar böyle elden gitmiş. Irak, Suriye ve Kafkaslar böyle sonlanmıştır.

Nakşibendî faşizmi öylesine Amerika’nın kulu kölesi olmuş ki, çok değil, bundan altı ay önce, Erdoğan Esad’a demiş ki; “Bakanlar kurulunun dörtte birini Müslüman Kardeşlerden oluştur”

Kokusu çıkan bu rezaleti inkâr etseler de, ateş olmayan yerden duman çıkmaz.

Kendi ülkesinin her köşesini Nakşibendîleştirdi ya, yetmedi Suriye’nin Bakanlar Kurulunu Nakşîlerden oluşturmaya çalışıyor.

Şimdi PKK ile anlaştıkları Anayasayı, Sivil Anayasa diye önce CHP ve MHP’nin önüne, daha sonra da halkın önüne koyacaklar.

Tüm yandaş ve holding medyasının, BDP meclise geldi diye bayram etmeleri bundandır.

Boşa  Yalvarma,  Seni  de  Hasdal’a  Gönderecekler..!!!

Eski  Genelkurmay  Başkanı  İlker  Başbuğ,  bir  takım  açıklamalarla,  adeta  AKP  ve  ABD’ye  yalvarıyor.

Sözde  askeri  fikirler  beyan  edermiş  gibi,  bir  kişilik  sergiliyor  ki,  insan  kahroluyor.

“Kandil’e   Amerikasız   operasyon   yapılmaz”   diyor.

NATO  subaylarına  öyle  bir  askerlik  öğretiyorlar  ki,  Amerikasız,  NATO’suz  bu  dünyada  hiçbir  şey  yapılamaz.

Aslında  Başbuğ’un  bu  konuşmaları  bir  dilekçe  niteliğindedir.

Ancak  bu  dilekçe,  AKP  siyasi  iktidarına  verilen  bir  dilekçe  değildir.

Doğrudan  ABD’ye  verilen  bir  dilekçedir.

Amerika’nın  Irak  işgalini  savunmak,  Kandil’e  Türk  Ordusu  operasyon  yapamaz  demek,  Amerika’nın  stratejisini  savunmaktır.

Başbuğ’un  açıklamalarını  okuyunca,  Türk  subayının  neden  bu  kadar  sahipsiz  olduğunu  daha  iyi  anlıyorsunuz.

Başbuğ’un   anlayamadığı   bir   husus   var.

Okumaya devam edin ‘Görünmeyenler Görünür Oldu’

30
Eyl
11

ABD – PKK – MİT BULUŞMASıNıN TEMELİ GEÇMİŞTE LİBOŞLAR TARAFıNDAN NASıL ATıLDı ?

Amerika ile birlikte hazırlanan “Türkiye Federatif Devleti” planı nihayet PKK-MİT buluşması ile ortaya çıktı. Neyi içeriyor bu plan? Kürt kimliğinin tanınması, demokratik özerklik, Kürtçenin resmi dil olması, Apo’nun ‘siyasal lider konumuna getirilmesi…

Bundan böyle artık, İmralı’daki terörist başı, yüce Türkiye Cumhuriyetine “yol haritası” çizecek. Yön verecek…

Yani Başbakanın deyişi ile “PKK görevini yapacak, AKP de görevini yapacak…”

Nasıl görev yapmaksa bu?

Şehit analarının yüreği yanıyor. Şehit anaları bu ihanet tablosu karşısında feryat ediyor.

Öcalan’ın “muhatap kabul edilip”, TBMM’den önce “Anayasa Taslağı”nın PKK ile görüşülmesi, terörist kimliğinin kaldırılarak ona “siyasal bir kimlik” kazandırılması konusunun pek de yabancısı değiliz.

Bunun böyle olacağını, açılımların, saçılımların bu işi buraya getireceğini durmadan vurguladık. Bu gidişin “Türk- Kürt Federe Devleti”ne varacağını dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık. Yıllardan beri bu konuya dikkat çektik. Uyardık. Önlem alınmasını, karşı çıkılmasını istedik. Yazdık, çizdik. Kalemlerimizin mürekkebi kurudu, ama biz derdimizi anlatamadık, dinletemedik.

İşte şimdi o gün gelip çattı…

Kapalı kapılar arkasında ABD, AKP ve PKK ile hazırlanan çalışmalar gün ışığına çıktı. Taraflar artık zamanın geldiğini, koşulların olgunlaştığını düşünmektedirler. Gerçekten de onlar için ortam iyi! Elverişli. ABD karşıtı komutanlar, yurtseverler içeride, bölücüler, tarikatçılar dışarıda. Ordu ve yargı yoğun ateş altında. Dinci, bölücü, liboş takımı saldırıya geçmiş. Ordu ve yargı savunmada…

Şunun bilinmesi gerekir. Liberal solcuların ve siyasal İslamcıların sözlüğünde emperyalizm yoktur.

Bayrak,  vatan,  ulus  devlet,  milliyetçilik  kavramları  da  yoktur.

Peki,  ne  vardır ?

İşbirlikçilik  vardır.  Çıkarcılık  vardır.   İhanet  vardır.

Tarihin  her  evresinde  ve  döneminde  bunu  görmek  mümkündür.

Tarihin  her  evresinde  ve  döneminde  bu  ihanet  çeteleri  Türk  ulusunu  sırtından  bıçaklamıştır.

Bu,  Kurtuluş  Savaşında  da  böyle  oldu,  bugün  de  böyle  olmakta…

Okumaya devam edin ‘ABD – PKK – MİT BULUŞMASıNıN TEMELİ GEÇMİŞTE LİBOŞLAR TARAFıNDAN NASıL ATıLDı ?’

30
Eyl
11

Türkiye Türklerden Alınırken

Mesele,   olanları   bilmek   veya   bilmemek   değil, 

Bütün   mesele   olanlara  aldırmamaktır..!!!!!

Ülkemizin   gidişine   kayıtsız   kalmaktır..!!!!!!!

Geçen akşam, bilgiağında, teröristlerin roketatarlarla karakolumuza saldırı haberlerini gördüğümden beri bir uyku hâli içindeyim.

Sanki öldüm de dünyayı kuşbakışı yukardan seyrediyorum.

Gaflet, delâlet ve de hıyaneti öyle izliyorum…
O gece, bu haberi duyduktan sonra sabahı edemedik.

İlk saatlerde beş asker şehit deniyordu.

Sonra  bir  yaralı  askerimizin  de  hayatını  kaybettiğini  öğrendik.

Çatışma devam ediyordu ve kanlı örgütün yola döşediği mayın yüzünden askerlerimizin yardımlarına gelinemiyordu, asker helikopterlerine bile artık ateş açabiliyorlardı bu saldırganlar…

O  gece  evimiz  bir  cenaze  evi  gibiydi.

Aylardır  televizyon  açılmıyor  bizde.

Haberleri gazetelerden (ulusal çıkarlarımızı gözeterek yayın yapan o üç dört gazeteden) ve bilgiağından takip ediyoruz…

Arada da radyodan (TRT4) dinliyoruz, haber verişlerine, yandaşlıklarına, yalakalıklarına kalbimiz dayanırsa…
Siirt’in  Belenoluk  karakolundaydı  yüreğimiz,  beynimiz  o  gece…

Canilerin  kurşunlarıyla  can  veren  vatan  evlâtları  gözümüzden  gitmedi.

Koca yiğitleri al kanlar içinde gördük, geceyi, karanlığı, çaresiz bırakılan ve devletine ihanet eden halkı, gözü dönmüşlerin , devletine meydan okuyan hainlerin kudurmuşluklarını gördük…

Vatan görevini yapan genç yiğitlere pusu kuran, öldürmek için saldıran insanlığını kaybetmiş bölücü terörün yüzünü gördük…

Bunlara  arka  çıkan  vatansız  milletsiz  canavarların  vahşetini  gördük…

Yaralı  askerlerimiz  canlandı  gözümüzde…

Onların  hâlini  gözümüzün  önüne  getirdik…
Bu  evlâtlarımızın  analarını  babalarını  düşündük…

Askerde  oğlu o lan  anaların  yerine  koyduk  kendimizi…

Sonra  bu  canileri  doğuran  analar da  geldi  aklımıza…

Kurtuluş  Savaşı’nda  düşmana  yol  gösterdi,  Yunan  askerine  yardım  etti  diye  kendi  elleriyle,  doğurduğu  oğlunu  öldüren  anayı  hatırladık.

Bu  hainlerin  analarından  acaba  böyle  düşünecek,  düşmanla  işbirliği  yapan,  devletine  başkaldıran,  askerinin  kanını  döken  oğlunu,  bulsa  öldürecek  ana  var  mıdır  dedik…

Onlardan  utanan,  artık  o  benim  oğlum  değil,  diyen…
Okumaya devam edin ‘Türkiye Türklerden Alınırken’

29
Eyl
11

ÖZGÜRLÜK VE BAĞıMSıZLıĞıN, HAK VE HUKUKUN YOLU SİLİVRİ’DEN GEÇER ; BAŞKA ÇıKıŞ YOLU ARAMAYıNıZ !

Yıl  2011.    29  Eylül,   Perşembe…

Gündem yoğun, en dikkat çekici olan Uludağ Üniversitesindeki genç kızlarımız, haykırıyorlar…   Duyabildiğim  üç  ana  ses  haykırıyor,  birincisi  şu :

“AKP,  üniversiteyi,  ülkeyi,  sokağı  özgür  bırak” …

Yalan  mı ?

Doğru söylüyorlar, ülkemizde özgürlük mü kaldı, telefonlarımız dinleniyor, “mobese” adı altında her hareketimiz izleniyor, şirketler, banka kayıtları, aldığımız benzin bile kaydediliyor, araç plakamız yazılıyor, araştırılıyor… Öyle bir hale düştük ki ne özel hayat, ne özel haberleşme, ne de özel bir yaşantımız kaldı… Orta Çağ köleliğinin 21. Yüzyıl versiyonu işte bu: “ AKP İMPARATORLUĞU”…

Duyabildiğim ikinci ana ses:

“Padişahın  veziri  üniversiteden  defol ”…

Yalan  mı ?

Doğru söylüyor… Bir 23 Nisan sabahı, bu Başbakan, temsili olarak yerine geçen minik bir yavrumuza demedi mi: “Artık Başbakansın, astığını as, kestiğini kes!”

Padişah eğer Erdoğan ise veziri de “elbette ki Arınç”… Özgürlük isteyen bir üniversiteli başka ne diyecek ki bu zalimlere: “DEFOL!”

Üçüncü ana ses ise şuydu:

“Parasız  eğitim  istiyoruz”…

Yalan mı?

Mecbur muyuz çocuklarımızı bir cemaate teslim etmeye, onun yurduna, onun dershanesine, onun üniversitesine köle olsun için teslim etmeye mecbur muyuz? Devlet yok mu bu ülkede? Hani Anayasa diyordu ki: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti sosyal bir devlet” Hani sosyal devlet? Paramız yok ise eğer, bizim çocuklarımızı sokağa mı atacak bu devlet? Bu devlet bizim değil mi? “TOKİ, TOKİ” deyip çığırtkanlık yapacaklarına, biraz yurt yapsın bu devlet ve de hükümet!

Genç kızlarımız artık sokakta, vatanı savunmak için, özgürlük ve bağımsızlığımızı savunmak için, haksızlık ve hukuksuzluğa “DUR” demek için… Yarın sıra annelerimiz gelecek, onlar çıkacak sokağa vatan için, özgürce ve insanca bir yaşam için… Anlamaya çalıştığımız ise şudur: Biz neresindeyiz bu haykırışın?

Haksızlık  ve  de  hukuksuzluğun  egemen  olduğu  ülkemizde,  adalet  yok,  doğru…

Herkes haykırıyor gücü ölçüsünde, işçi, memur, emekli, dul, yetim, köylü, zaten bu saydıklarım ülkenin çoğunluğudur azınlığı değil, bu da doğru… Herkes haykırıyor durdurabilmek için bu adaletsizliği ama yetmiyor, seslerinin gücü, küçük bedenlerin büyük haykırışı yetmiyor bu zulmü durdurmaya, bu da hepten doğru…

Peki,  neden  yetmiyor ?

Nedeni şu: En büyük haksızlık ve hukuksuzluğun yapıldığı yer olan Silivri’ye göz yumduğumuz için, burada yapılan hukuk katliamlarına, insan onuruna saygısızlıklara, keyfiliğe, adaletsizliğe göz yumduğumuz için, bizi artık kimse adam yerine koymuyor da ondan… Öyle ya, “bana dokumayan yılan yaşasın dersek” olacağı budur…

Genç kızlarımız haklı, üniversite öğrencilerimiz haklı, sorun var yaşam alanlarında, en başta parasız eğitim ve parasız yurtlar… Köylü, işçi, memur haklı, en başta geleceğe güvenle bakabilmek hakkı, en başta vergi ve gelir adaletsizliğini yok etmek hakkı… … Emekli, dul, yetim haklı, en başta insanca yaşamak hakkı… Hepsinin haksızlığa uğradığı da doğru, ama çözüm küçük toplumsal hareketlerden geçmiyor, çünkü bu AKP İmparatorluğu ustalık döneminde, haksızlık ve hukuksuzlukta usta oldu artık…

O  halde  ne  yapmalı  da  sesimizi  duyurmalı ?

Okumaya devam edin ‘ÖZGÜRLÜK VE BAĞıMSıZLıĞıN, HAK VE HUKUKUN YOLU SİLİVRİ’DEN GEÇER ; BAŞKA ÇıKıŞ YOLU ARAMAYıNıZ !’

28
Eyl
11

Minare kılıfa girmiyor

“Minareyi çalan kılıfını hazırlar” ama gelin görün ki çaldıkları “minare” kılıfa sığmadı, “mızrak çuvala girmedi” . Resmen çuvalladılar.
Bu ileri iletişim çağında hiçbir şey gizli kalmıyor. Bazılarını bir zaman için kandırıyor, aldatabiliyorlar ama herkesi sonuna kadar aldatamıyorlar. Nitekim “Vehbi’nin kerrakesi” sonunda ayan beyan ortaya çıktı. Daha doğrusu çoktan çıkmıştı ki artık gizlenecek tarafı da kalmadı.
Bu iktidar döneminde, en az altı yıldır İmralı’da ve diğer mekanlarda en üst düzeyde müzakere yapılmış, protokoller, vaatler teati edilmiş..
Başbakan Erdoğan önce inkar etti.. Söyleyenlere “haysiyetsiz, şerefsiz” demişti… Şimdi kıvırıyor: “Terörü bitirmek için mücadele de ederiz (PKK ile) siyasi müzakere de ederiz” diyor.. Oslo muhanneti ve mutabakatı ve Devletin kurum başlarının, kendi talimatıyla eşkıyalara bol keseden “Demokratik Özerklik”, “Ana dilde eğitim ve Apo’nun ev hapsi” vaatlerinin internette ortaya dökülmesinden sonra.. “Kandırmaca, dil üzerinden kaydırmaca” … Erdoğan’ın “Hükümet-Devlet” ikilemini anlayan beri gelsin… Başbakan Devlet mi Hükümet mi? Aradaki fark ne? İşine gelince Hükümet, gelmezse “Devlet”!

***

Ama artık bunları bir tarafa bırakalım. Bölücüler -Aysel Tuğluk, Şerafettin Elçi- Başbakan vaatlerini tutmadığı için artık açıklamak zorunda kalmışlar; “Evet Başbakanın talimatıyla ve bilgisi dahilinde, en az 2006 Temmuzundan beri konuşuldu, pazarlıklar yapıldı.. Vaatler aldık ama Erdoğan sözünü tutmadı” diyesiler.
Kısacası bu Devletin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, altı yıldır milletini aldatıyormuş… “Demokratik Açılımı” bir aldatmaymış!
Bir Başbakan halkını, en az altı yıldır böyle kandırmış, aldatmışsa, ya istifa etmek zorunda kalır ya da iktidarı ile birlikte bir daha ayağa kalkmamak üzere devrilir…
Ama nerede? “Teflon tava” mübarek… Yalanları kasap süngeri gibi üzerinden kayıp gidiyor ve yalakalar hâlâ “devlet adamlığı, barış için müzakeredir” diyorlar ve Türklerin haklarından fazla bölücülerin haklarına, PKK’ya sahip çıkıyorlar.

***

Siyasi barış için çözüm umudu hâlâ “Oslo Muhannetinin” devamı ve oradaki vaatlerin tutulması. Bunun da TBMM’deki platformu BDP’nin Meclis’e dönüp güya yemin etmeleri!
Yalaka, işbirlikçi yazarlar, BDP’lilerin Meclis’e dönmelerini, Mustafa Balbay’ın, Mehmet Haberal’ın milletvekili seçilmelerine rağmen Meclis’e katılmalarından daha fazla istiyorlar. Sanki BDP’li kadınlar, adamlar Meclis’e dönerlerse ağızlarından inciler dökülecek. Dedim ya, sanki ağızlarından inciler dökülecek, bir yerlerinde boncuklar bulunacak.

Demirtaş,  BDP’nin  PKK’nın  siyasi  temsilcisi  olduğunu  inkar  ediyor.

Ne  diyelim..

“Yalan”  bunların  ekmeği…

Yersek !
Stratejik  hedef  değişmez  ama  şimdi  taktik  Meclis’e  gelmeleri..

Gelirlerse  ne  yapacaklar..

Türkiye  Büyük  Millet  Meclisi  kürsüsünden  “Kürtçe”  hitap  edecekler.
Okumaya devam edin ‘Minare kılıfa girmiyor’

28
Eyl
11

AMAN HA..! OYUNA GELMEYELİM

Dinci  ve  yandaş-yalaka  gazetelere  bir  göz  atayım  dedim..      Ne  göreyim ?
İktidarın borazanlığında sidik yarışı yapanlar, bugüne kadar “açılım” safsatasıyla terörü görmeyen, yok sayan bu zehir dolu kalemler ne oldu, nasıl oldu da birdenbire milliyetçi(?) kesilmiş, kaybettiğimiz canlarımızı manşetlerine taşımaya başlamışlar?
İşte size bu gazete müsveddelerinden bugünkü birkaç başlık:

*Zaman: “PKK vahşetinin değişmeyen yüzü! Erkek bebeğine kavuşamadan teröre hedef oldu…”

*Yeni Akit: “Bunu hayvan bile yapmaz!(Anne karnında ölen bebeğin haberi”)

*Yeni Şafak:”Yeter artık, insanlığımızdan utanıyoruz!
Tunceli’de mayın patlaması
Tayyip Erdoğan: Tüm senaryolara rağmen doğru yolda ilerliyoruz..(“doğru yol” ne ola ki?)

*Taraf: “Annesini öldürdüler”

İşte bugüne değin terör konusunda iktidarın açılım(?) politikasına tam destek veren, ağızlarını bıçak açmayan yandaşlar, şimdi hep birlikte aynı türküyü söylemeye başlamışlar…
Siz değil miydiniz, şehit törenlerini yok sayan…?
Siz değil miydiniz şehit törenlerindeki sloganları, acı dolu haykırışları “yaygara” sayan..!
Siz değil miydiniz, gazilerimizin takma bacaklarını çıkararak yere atmasını haber yapmayan..!
Siz değil miydiniz, Gazi madalyasını devlete iade eden Silivri Esiri Serdar Öztürk’ü görmezden gelen, her türlü iftirayı utanmadan yazan!!
Siz değil miydiniz Güneydoğu’da çarpışmış kahraman askerlerimiz, gazilerimiz “terörist” yaftasıyla hapse atılırken yalan haberler yaparak, hedef göstererek çanak tutan,
Siz değil miydiniz, 2000’in başında durma noktasına gelen terör şehidinin, bugün bir ayda 100’lere çıkmasını haber yapmayan..!
Ne oldu da şimdi her gün terör haberi verir oldunuz?
Sormazlar mı adama?? NEDEN???

Bu noktada durup düşünme zamanıdır. Acaba ne oldu da söylem değiştirdiler…?
Bunu görmek için alim olmaya gerek yok…Sebep ortada…

Biliyorsunuz son aylarda Tayyip Erdoğan ve AKP’li bakan ve milletvekilleri neredeyse ulusalcıların, milliyetçilerin söylemlerini aşan, rol kapmaya kadar varan düzeyde konuşmalar yapmaya başladılar… Kimin söylediğini bilmesek altına imza atacağımız yorumlardı bunlar… Terör örgütüne efelenmeler, kodum mu oturturum tarzı çığırmalar…?

Amaç, milliyetçi kesimin gazını almaktı… İlk neden buydu. 9 yıllık bir icraattan sonra bu tür söylemlerin inandırıcılığı tartışmaya son derece açıktı… Niyet; teröre karşı duyarlı ve masada bu işin çözülmeyeceğine inanan kesimi ikna etmekti “Bakın, biz de terör örgütüne karşıyız, asla anlaşma yoluna gitmeyiz, onlarla asla görüşmeyiz” sinyalleri göndererek terörle mücadelede (!) taraftar toplama çabalarıydı.
Bu çizgide devam ederlerken birden PKK ve MİT’in görüşmelerinin olduğu “ses kaydı” ortaya bomba gibi düştü..! Demagoji profesörü Tayyip Erdoğan her ne kadar “biz görüşmedik, devlet görüştü” demiş de olsa, o tarihte Başbakanlık Müsteşar yardımcısı olan Hakan Fidan’ın görüşmeye bizzat Başbakan’ın sözcüsü olarak, MİT müsteşarı Afet İnan’la birlikte katıldığı kesinleşti.
İktidar, terörle masaya oturmuştu..! Her ne kadar ardından gelen açıklamalarda tersini iddia etmiş de olsalar halkın sessiz kalması ekmeklerine yağ sürdü..
Demek ki, bir adım sonrası atılabilirdi. Bunun için iş yine yandaş-yalaka medyaya düştü haliyle…
Bir adım sonrası terör örgütüyle oturulan masada “özerklik” isteğini kabul etmekti.
Sistemli ve sinsi bir çalışma başlattılar…
Bugüne değin terörü kamufle etmeye çabalayan, yok sayan medya ordusu şimdi her gün şehit ve saldırı haberlerini canhıraş vermeye başladı. Türk halkının duygusallığını kullanıp, şehit olan bebeleri, kadınları, öğretmenleri, mühendisleri baş sayfa haber yapmaya başladılar.

Sevgili dostlar, bu öyle kötü bir ikilem ki, şimdi bazıları “şehit haberleri verilmesin mi, yok mu sayalım, şehitlerimize değer vermeyelim mi” sanrısına kapılıp eleştirebilir… Konu tabiî ki o değildir. Şehitlerimize, halkımıza, toprağımıza, vatanımıza sahip çıkmak, onları hayır dualarla uğurlamak hepimizin hem şehitlerimize, hem de vatanımıza bir vefa borcudur. Ama bunların amacı bu değildir.
Amaç; halkı bir sonra ki adıma ısındırmak, zemin hazırlamaktır. Özerkliğe giden yolda son hız çalışmaktır.
OYUNA   GELMEYELİM…!

Bugün  Aydınlık  Gazetesi  (28.10.2011)  özerklik  anlaşmasının  hükümet  ve  PKK  arasında  imzalandığını  yazıyordu.

Dilerim  doğru  bir  haber  değildir  ama  olasıdır.

Halkın duygularıyla oynayarak, insanları terörden bezgin, yılgın bir ruh hali içine sokarak bize en acı oyun oynanmaktadır.

Okumaya devam edin ‘AMAN HA..! OYUNA GELMEYELİM’

28
Eyl
11

BU NASıL BİR OYUN, NASıL BİR ALDATMACA VE BU NASıL BİR İHANET…

12 Eylül referandumu yapıldı bu ülkede, huzur ve güvenlik içinde, hiç şehidimiz yoktu…

Referandumda “EVET” çıktı, AKP kazandı ve anayasa değiştirilerek yargının kontrolü AKP siyasetinin eline geçti…

PKK sözde “ateşkes”deydi, eylemleri durdurmuştu…

Ardından genel seçimler yapıldı 12 Haziran’da, seçimler de huzur ve güvenlik içinde geçti, yine hiç şehidimiz yoktu, analarımız ağlamıyordu artık… Ve yine AKP kazandı seçimleri, hem de büyük bir çoğunlukla, doğrudur ya da yanlış ama iktidar oldu bu AKP… PKK, ne garip tesadüftür ki yine sözde “ateşkes” deydi, eylem yapmıyordu ülkemize “AKP BARIŞI” gelsin için…

Referandum bitti, seçimler bitti, AKP tek başına hükümet oldu ve derken her gün şehit vermeye başladık, her gün, ama neden? PKK her eylemiyle AKP siyasetine güç kazandırdı, halkımızı bıktırdı, Meclis açılımıyla birlikte anayasal değişikliklerin yapılması için kamuoyu hazırladı, sanki anayasa değişince terör bitecekmiş gibi… Baksanıza başbakan bile “ciğerim yanıyor” demeye başladı… Bunu bir kenara koyalım ve devam edelim yaşadıklarımızı anlatmaya…

Seçimler huzur içinde yapılmış ve PKK’nın siyasi kolu ve kanadı BDP milletin sözde vekili olmuştu kâğıt üzerinde… Bir Hasip Kaplan meselesi çıktı, ortalık karıştırıldı ve BDP Meclis’e girmeyeceğini ilan et, ortalık daha da karıştı… İmralı’ya özgürlük, diyordu BDP, teröristlere af, diyordu ve askeri operasyonlar dursun, diyordu… O bunları söylerken, biz her gün şehit oluyorduk kahpece saldırılarla… Ama bugün, 28 Eylül, BDP yine çıktı ortaya ve Meclis’e gireceğini açıkladı, hem de Meclis’in açılmasına dört gün kala… Peki, ülkemizde ne değişmişti ki bu BDP aniden Meclis’e girmeye karar vermişti?

Derken Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Almanya’ya gitti, uçakta “Muhsin Yazıcıoğlu Kazası”nı dillendirdi… Askerden olan şüphelerini açıkladı, medya yazdı da yazdı… Ardından Bülent Arınç’ın açıklamaları geldi ve bugün Türk Ordusu’na karşı operasyonlar başlatıldı, her yere baskın, aramalar… Operasyonun adı da, tıpkı Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi TORNAVİDA OPERASYONU oldu…

Neden, tüm bunların arda arda gelmiş olması, neden?

Tek nedeni var: Anayasa Değişikliği… Buna bağlı birçok neden sıralayabiliriz ama asıl neden, Meclis’in açılmasıyla birlikte başlayacak olan Anayasa Değişikliği çalışmalarıdır… Demek ki bu anayasal değişiklikle “önemli şeyler değişecek” ülkemizde ve AKP siyaseti halkımızın bunun farkında olmasını istemiyor… Çünkü AKP bu, önemli işlerin arifesinde hem gündemi başka konularla meşgul ederek, hedefine ulaşmayı adet edinmiş bir AKP!

Şimdi  ne  oldu ?

Okumaya devam edin ‘BU NASıL BİR OYUN, NASıL BİR ALDATMACA VE BU NASıL BİR İHANET…’

28
Eyl
11

TAHAMMÜL EDİLEMEZ..!!! — (1)

“Dünyada  hiç  bir  devlet  bu  tür  saldırıya  tahammül  gösteremez.”

4 Ekim 2008′de Aktütün Karakolu’na PKK’nın saldırısı ile ilgili olarak, 5 Ekim’de Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesi yukarıda okuduğunuz başlığı atmıştır.

Hatırlarsanız  bu  saldırıda  17  askerimiz  şehit  olmuştur.

Şöyle dönüp arkama baktığımda hangi cepheye mensup olursak olalım, milletçe bir çok şeye tahammül ettiğimiz, hatta tahammülün çok ötesinde sabırla karşıladığımızı görmekte ve devletin bu konuda Gines Rekorlar Kitabı’na girmek için tüm çabayı gösterdiğini izlemekteyim.

Örneğin 2007′de Irak’ın kuzeyine operasyon yapılabilmesi için TBMM’den “Tezkere” çıkmasına rağmen, 5 Kasım 2007 Erdoğan-Bush görüşmesini bekledik. Daha sonra da “abi”mizin belirlediği noktalara atış yaptık.

Sabrettik   ve   tahammül   ettik..!!!!!!!!!!!

Askerlerimizi şehit eden PKK’nın, Amerika bize izin verene kadar keyif çatmasını, yeni sığınaklara taşınmasını, Irak’ın kuzeyindeki kent ve köylerdeki sivil halkın arasına karışmasını seyrettik, içine sürüklendiğimiz bu savaş oyununa sessiz kaldık.

PKK militanı ve/veya yandaşı olduğu iddiası tutuklu bulunan Sebahat Tuncel’in milletvekili seçilip salıverilmesine, üstelik tüm ayrılıkçı vekiller gibi bizim ödediğimiz vergilerden maaş almasına ve devletin polisini tokatlamasına da tahammül ettik.

Bununla da kalmadık, Mustafa Balbay’ın, Mehmet Haberal’ın ve Engin Alan’ın milletvekili seçilmelerine rağmen tutukluluk hallerinin devamına ses çıkarmadık.

Üstelik bu Sebahat Tuncel denilen kadın bir komiseri tokatlamıştı da, polis , emniyet ve devlet sabretmiş, biz de sonsuz bir tahammülle rıza göstermiştik bu olaya..

Aslında biz “Ne Mutlu Türk’üm Diyene sözünü her yere yazmak ilkelliktir.” ve şehitlere “kelle”, bölücü başına “sayın” diyenlere bile tahammül ettik. Tahammül etmek bir yana, onları baş tacı edip, devletin en önemli makamlarına oturttuk.

Bir de AB Uyum Yasaları’na tahammül ettik, katlandık, verdiğimiz oylarla teslimiyete rıza gösterdik.

Örneğin “Yabancılara Toprak Satışı Yasası” çıktığı zaman, “Ne yani, topraklarımızı sırtlarına alıp, memleketlerine mi götürüyorlar?” diyen siyasetçilerimizi sabırla dinledik. Tüm bölücü yasalara örneğin “İkiz Sözleşmeler”, “Vakıflar Yasası” ve benzeri tüm uyum yasalarına eyvallah dedik.

Bir “Terörle Mücadele Yasası” çıkarıldı ki evlere şenlik… AB istedi, “Büyük Abi” emretti diye, askerin, jandarmanın, hatta polisin yetkileri de iktidarın çıkardığı yasa sayesinde kısıtlanmıştır.

Daha da ileri gidilerek, askerin, jandarmanın malum insan hakları bahane edilerek, kamyonların gizli bölmelerinin araması yasaklamıştır.

Biz  gene  göz  yumduk,  tahammül  ettik.

Amerika’nın maaşlı memuru, aşiret reisi, her fırsatta Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne hakaret eden Talabani’yi, Çankaya’da, Atatürk’ün makamında ağırlanmasına da ses çıkarmadık.

Biz milletçe nelere tahammül etmedik ki…Örneğin Gül ve Erdoğan’ın Suudi Kralı’nın kaldığı otele, ayağına gitmelerini, Piro kod adlı Salman Kurtulan’ın karısı Fatma Kurtulan’ın Meclis kürsüsünden Türk milletine alenen hakaret etmesine de tahammül ettik, rıza gösterdik.

Hatta terörü sıfır noktasında devralan iktidarın dokuz senelik iktidarında sayısı bine oluşan şehitlerimizin ardından, “Vatan sağ olsun” dedik, biraz gözyaşı döktük, feysbuktaki profillerimize, Türk bayrağı ekledik ve çok büyük bir iş başarmış insanların gönül rahatlığı ile günlük hayatımıza devam ettik.

Adı sadece milli olan eğitimin başındaki kişi Atatürk’ü, ilke ve devrimlerini, Cumhuriyet’i ve hatta İstiklal Marşı’nı, eğitimden, kitaplardan silip attı. Gene tahammül ettik.

5 Kasım 2007′de Bush’un Oval Ofis’inde dizinin dibinde oturan Erdoğan’a tavsiye ettiği gibi Türk ordusu kuşatılmış, bir suç odağı olarak tanıtılmış, Hasdal ve Silivri’deki tutukluluğu cezaya dönüşen muvazzaf subayların, general ve amirallerin sayısı bin beş yüze yaklaşmıştır. Ordu komutansız ve moralsiz bırakılmış, Türk milleti ile arasındaki bağ koparılmaya çalışılmıştır.

Biz buna bile tahammül ettik, bir kaç cılız gösteriden başka hiç bir şey yapmadık, yapamadık.

En önemlisi devletin başı olduğunu özellikle defalarca vurgulayan iktidar, İmralı’daki mahkum ile müzakere safhasını çoktan geride bırakmış, mütareke masasına oturmuştur.

Bu mütarekenin sonucu olarak Habur rezaleti sahneye koyulmuş ve hukuk PKK’lılar için ihlal edilmiştir.

Biz gene bu olayın yarattığı infialin ardından, biraz diklendik ama tahammül etmeye devam ettik…

Peki,  bu  tahammül  ve  sabır  nereye  kadar  devam  edecektir ?

Okumaya devam edin ‘TAHAMMÜL EDİLEMEZ..!!! — (1)’

27
Eyl
11

GERÇEK İHANET ŞEHİTLERİMİZİN SORUMLULUĞUNU KOMUTANLARA YıKıLMAK İSTENMESİDİR..!!!

Ordumuza  karşı  yürütülen  psikolojik  savaş  “haberleri”  tam  gaz  sürüyor…

Yandaş  medyanın  yanısıra  Taraf ve Radikal gazeteleri iyice deşifre oldukları ve inandırıcılıklarını yitirdikleri için bu görevi merkez medya gibi gözüken yeni yandaşlar sürdürüyor…

Vatan,  Milliyet,  Hürriyet  hepsinin  manşetinde  bugün  bu  aynı  iddia…

Neymiş ?

“Siirt’teki   saldırıda   ihmal   mi   var?”mış…

Ulan,     orrrospu    dölü    kancık    evlâtları..!!!

60  yıdır   bu  milleti  “rüya”sında   padişah   gördürtüp, 

gerçekte  koyun  sürüsü  gibi  “et”inden,   “süt”ünden 

istifade”    eden    ve    “gerektiği”   zaman   insanımızın 

canının – kanının   dahi    tasarruf    hakkını    elinden 

bırakmayıp,   bu   milletin   evlâtlarını   emperyalist 

gâvurun   çıkarları   için   savaşa  ve  ölüme   gönderen ; 

yani   ülkemizdeki   tüm   olumsuzlukların   müsebbibleri 

olan,  şimdikine  ve  gelmiş – geçmiş   tüm   sağ   görüşlü  

iktidarlara    neden    ağzınızı    açamıyorsunuz..?!!!

Bağlı    olduğunuz    patronların    köpek   kulübelerinden 

havlamayı   kesin ;    amını,   kanını   siktiklerim..!!!

Göreceksiniz  yine  bu  tip  haberlerle  birlikte  terörle  müzakere  edenlerin  faturasını  terörle  mücadele  edenlere  kesecekler…

Amaç  TSK’nın  tam  teslimiyeti  ve  federasyon  anayasasının uzlaşmayla birlikte geçirlmesiyle beraber  BOP’un  Türkiye  ayağı  gerçekleşmiş  olacak…

Hâlâ  bu  gazeteleri  alanları  ve  açıkça  ya  da  sinsice  bölücülük  yapan  yayınların sitelerinden  paylaşım  yapanların  da  hesabını  göreceğiz..!!!

ONA   GÖRE..!!!!!!!!!!

27
Eyl
11

Açık ve Net..!!!

Sayın   Başbakan  Recep  Tayyip  Erdoğan,   hep  “altını  çizerek,  açık  ve  net”  söyler.

Ne  var  ki  bazı  söyledikleri  buz  üzerine  yazılıdır  ve  sonra  erir  gider.

Veya  o  öyle  sanır.

“Hafızayı  beşer”  o  kadar  zayıf  değil.

***

“Başarılı” (!)  ABD  seyahatinden  dönüşünde  Ankara’da  Esenboğa  Havaalanı’nda :

Çok açık net söylüyoruz, biz terörle mücadele ederiz, siyasi iradeyle de müzakere ederiz. Terörle devlet gerekli gördüğü takdirde, gerekli elemanlarıyla bu görüşmelerini de yapar. Çünkü devletin görevi neticeye varmaktır” dedi.
Bu büyük sözler çok açık ve net ama de gene de “çelişkili” , tartışmaya açık. Devlet olarak bir taraftan PKK eşkıyası ile mücadele edeceksiniz ama aynı zamanda aynı haydutlarla müzakere, pazarlık edeceksiniz. Devlet olarak mı, Hükümet olarak mı?
Orası da karışık…
Çünkü bildiğimiz devletliğini bilen bir devlet ve bu devleti yöneten onurlu bir hükümet; savaşta düşmanla barış müzakeresine girse de bu kirli savaşta, hele gittikçe azan ve her gün canlarımızı alan katillerle masaya oturmaz…
Aracı kurumlarla da olsa. Bu zaaftır .
Zaten, “pazarlık” iddiaları ortaya atıldığında, bunun “haysiyetsizlik, şerefsizlik” olduğunu kendileri ima etmemiş miydi? Öyle ya, bunu o zaman söyleyenlere “haysiyetsiz, şerefsiz” demek, pazarlıkların haysiyetsizlik, şerefsizlik olduğu anlamına gelmez mi?

***

Hemen gerçeklere bakalım ve Sayın Başbakan’a soralım: Bu müzakereler, çay kahve muhabbetleri sonunda sorun nasıl çözülecek…
PKK gerçekten silah bırakacak ve bölücüler “Büyük Kürdistan” emelinden vazgeçecekler mi?
Eğer buna inanıyorsa, en azından hayrete şayan!

Eğer inanmıyorsa, o zaman neden havanda su dövüyor ve gündemi boşuna meşgul ediyor. Ülkeyi daha fazla yoruyor?
Konuşmasında hâlâ BDP’lilerden, Talabani’den ve Barzani’den medet umutları var… Çok az önce “terörle arasına mesafe koymayanlar” dediği BDP’lilerden de medet umuyor, onlara şöyle diyerek kapı açıyor: “Terörle mücadele sonuna kadar, ama siyasette de müzakere. Siyasete gelen bizimle konuşabilir, ama gelmeyen bizimle konuşamaz.”
Yani Erdoğan, BDP ile Kürt sorununun çözümüyle ilgili müzakere yürütebileceklerini söylüyor…
BDP’nin Meclis’e gidip gitmeme kararını alacağı yarınki grup toplantısı öncesinde adeta partiye ‘son çağrı’ niteliği taşıyor bu açıklama.. Ama gerçek şartlarda “Olmayacak dualara amin” ve abesle iştigal.

***

Havaalanı açıklamasındaki gerçek “açık net” sözü, masum kadınları acımasızca katleden, yakan PKK eşkıyasını ima ederek Kürt kadınlarına:Şimdi tülbentlerinizi nereye sereceksiniz diye soruyordu…
Eğer “ipe un sermeye” devam edilir, kara harekatı savsaklanırsa, daha çok tülbent şehit tabutlarına serilir.
Erdoğan’ın “Demokratik Kürt Açılımı” Habur kapısında fiyaskoyla sonuçlanmış ve eşkıyaya umutlar vermiş, iktidar üzerinden devleti arz içindeymiş gibi bir pozisyona düşürmüştü.

Şimdi umarım Başbakan yeni “müzakere açılımlarına” takılarak kara ve hava harekatının sonucu eşkıyayı ininde vurur bitirir..

Nasihatten anlamayan ve uslanmayan haydutların hakkı kötektir, itlaf edilmektir.

Başka seçenek de yoktur.

O  zaman  Erdoğan,  Arapların  değil,  Türklerin  kahramanı  olur !.

NOT: Manevi torunum Ayşe bana, Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’nın bütün mısralarını okudu. İlk kıtalarını bilir ve söyleriz (ve inşallah hep söyleyeceğiz, kaldırılmazsa) ama tamamını bilsek de hatırlamayız.

Tavsiye  ederim.

Çünkü  şu  sırada  Mehmet  Akif’in  bu  nefis  mısralarının  tümünü  okuyun,  okutun…

İman  tazelemeye  ihtiyacımız  var!

Okumaya devam edin ‘Açık ve Net..!!!’

27
Eyl
11

ARAP BAHARı DENEN ŞEY, SONRASıNDA TÜRK DÜŞMANLıĞıNA DÖNÜŞECEKTİR…

Ki,    esas   amaç   da   bu  zaten…

1919  yılı   İzmir   işgalinde   yunan   askerini   çiçekle 

karşılayan  “yerli”  rumların   vazifesi   neyse,   şimdiki 

“devlet”   “yöneticisi”   gâvurlarımızın   de   aynı…

Ve  otomatikman  bu  “vazife”ye  % 50’lik   suç  ortakları 

da   dahil   oluyor…

Ona    göre…

————————————————————————————————————————————–Biz

Türkler hem Müslümanlığa, hem de Müslümanlığın kutsal sayılan topraklarına gönül vermiş, can ve kan pahasına korumuş asil bir milletiz.

Biz, bir avuç askerle Medine’yi korurken, Peygamber sülalesinden geldiği söylenen Mekke Şerifi Hüseyin ise bizi sırtımızdan vurmuştur, ama hala sesimiz çıkmaz bizim.

Bizim Araplardan, bu Peygamber sülalesinden geldiklerini söyleyenlerden korkumuz yoktur, ama biz şundan korkarız; “Yüce Peygamberimizin, bu Arapların yapmış olduğu ihanetleri duyduğu zaman incinmesinden”  korkarız,  bu  nedenle  sesimiz  çıkmaz  bizim.

Bu Mekke Şerifi Hüseyin’in ihanetlerine yakından tanık olanlardan bir önemli şahsiyet de Falih Fıfkı Atay’dır. Bakınız önce İstanbul için ne diyor, bu sözü alıp günümüze taşıyınız;

“Vatan   kaybı   İstanbul’da   çabuk   unutulur…”

Osmanlı’dan çocuklarımızın öğreneceği çok şey var; nerede yanlış yaptık ve neden kaybettik, bunu bilmeleri gerek. Bu amaçla da önce Falih Rıfkı’dan, Çankaya’dan, Zeytindağı’ndan başlamaları gerek, bakın neler anlatıyor Falih Rıfkı;

“… Zeytindağı’nın tepesindeyim. Lut denizine ve Gerek dağlarına bakıyorum. Daha ötede, Kızıl denizin sol kıyısı, Hicaz ve Yemen var. Başımı çevirdiğim zaman Kamame’nin kubbesi gözüme çarpıyor. Burası Filistin’dir. Daha aşağıda Lübnan var, Suriye var, bir yandan Süveyş kanalına, öbür yandan Basra körfezine kadar çöller, şehirler ve hepsinin üstünde bayrağımız! Ben bu büyük imparatorluğun çocuğuyum. Çıplak İsa, Nasıra’da marangoz çırağı idi.

Zeytindağı’nın üstünden geçtiği zaman, altında, kendi malı bir eşeği vardı. Biz Kudüs’te kirada oturuyoruz. Halep’ten bu tarafa geçmeyen tek şey, yalnız Türk kâğıdı değil, ne Türkçe ne de Türk geçiyor. Floransa ne kadar bizden değilse, Kudüs de o kadar bizim değildi. Sokaklarda turistler gibi dolaşıyoruz… Halep’in esas familyalarının asılları Türklerdi. Osmanlı imparatorluğunda itibar, azınlığın imtiyazı olduğu için ve Türk unsuru imtiyazsız olduğu için herhangi bir Müslüman azınlığın çocuğu olmak, Türk olmaktan daha faydalı idi. Suriye, Filistin ve Hicaz’da, “Türk müsünüz” sorusunun birçok defalar cevabı “estağfurullah” idi…”

Hatırlıyorum da, Nazlı Ilıcak ile Başbakan Erdoğan bir televizyon programında söyleşiyor. Ilıcak soruyor, Erdoğan cevap veriyor. Mesele, nihayetinde, Falih Rıfkı’nın anlatmak istediği “Türk olmak” konusuna geldi. Başbakan Erdoğan’ın cevabı aynen şu olmuştur:

“Türk olmaktan gocunmuyorsanız kendinize Türk diyebilirsiniz…”

(Bu konuşmaya gazeteci, yazar Emin Çölaşan tanıktır, Hürriyet’teki köşesinde yazmıştır).

Ya  Medine ?

Sırtımızdan  vurulduğumuz  Medine ?

Bakın Falih Rıfkı’ya, ne hatırlatıyor bize Medine ve Araplar hakkında, yıl 1916-1917’dir;

“…Ne Medinesi? Bir gün aşağı geçecek bir kıtayı selamlamaya inmiştik. Tren varken, Adana’dan beri yayan yürümekte idiler. Üç bin kadar zayıf, soluk ve üstü başı yıpranmış Türk çocuğu, yorgun argın önümüzden geçtiler. Biliyor musunuz, nereye gidiyorlardı, ADEN’e! …

İmparatorlukların sanatı sömürge ve milliyet işlemektedir. Osmanlı İmparatorluğu, Trakya’dan Erzurum’a doğru, koca gövdesini yan yatırmış, memelerini sömürge ve milliyetlerin ağzına teslim etmiş, artık sütü kanı ile karışık emilen bir sağmal idi…(1)

Halep’ten  Aden’e  kadar  süren  o  koca  memlekette  bir  Arap  meselesi  vardı  zannetmeyiniz.

Arap  meselesi  denen  şey  Türk  düşmanlığı  idi…

Okumaya devam edin ‘ARAP BAHARı DENEN ŞEY, SONRASıNDA TÜRK DÜŞMANLıĞıNA DÖNÜŞECEKTİR…’

27
Eyl
11

Tayyip’i Nâsır’a benzetmek Nâsır’a hakarettir !

Bu   yazıya   konu   olan   aşağıdaki   “fikir”  fahişelerini 

reklâm   etmek   istemesek  de,   bunları   bi   bok   sanıp 

“adam”   yerine   koyanlar   var…

Bu    yüzden    yayımlamak    zorundayız…

—————————————————————————————————————————————–

“Ölümsüz  Nâsır”



Ertuğrul Özkök ve Murat Bardakçı’nın Nâsır hakkında yazdıkları bir dönem Nâsır’ın yakın arkadaşı dönek Mısırlı yazar El-Feth’in kötü birer kopyasıydı…

Birgün Kahire sokaklarında dolaşan köpeklerden biri koşarak şehirden dışarı çıkıyor. Sıcaktan harap ve bitkin bir halde çölü geçip Libya hududuna geliyor. Orada bir Libya köpeğine rastlıyor. Libyalı köpek, kendi cinsinden Mısırlı bir köpeğin bu itkin halini görünce hayretle soruyor?

– Böyle nereden geliyorsun kardeş?.. – Kahire’den… – Kahire’den mi?.. Sen, her türlü yiyeceğin bol olduğu Mısır’ı terk edip de, hiçbir şey bulunmayan bu çöle geldin, öyle mi?..

Mısırlı köpek: – Evet, diyor.

– Bunu neden yaptın, Mısırlı kardeş?..

– Havlayabilmek için… Çünkü Nâsır, Mısır’da bütün ağızları bağladı. Artık orada havlayamıyorum. Buraya serbestçe havlayabilmek için geldim…”

Yukarıdaki  “hikaye”  bir  “kitap”tan…

Mısır halkı arasında oldukça yaygın bir fıkraymış… Yazarı Mısırlı bir gazeteci, Ahmet Abu El-Feth. 23 Temmuz 1952 Hür Subaylar İhtilali liderlerinden Nâsır’ın en yakınlarından birisi. O kadar yakın ki kitabında anlattığına bakılırsa 23 Temmuz ihtilal tarihini bile kendisi belirlemiş. O derece Nâsır’a yakın ve o derece devrimci! Ama nedense kendisi devrimden iki yıl sonra 1954’te Mısır’ı terk ediyor. Ve 1962’de bir kitap yazıyor: “Mısır İhtilalinin İç Yüzü ve Nâsır”.

Cemal Abdül Nâsır hakkında yazılmış en kasıtlı ve uydurma kitabı ortaya koyan yazar, böylece dönekliğinin de siyasi savunmasını hakkıyla yapmış! Yazar, kitapta öyle şeyler yazıyor ki, utanmasa Nâsır geceleri kan emici bir vampire dönüşüp halkın kanını emiyor diye yazacakmış.

Kitapta Nâsır’ın İngiliz hesabına çalıştığını, 1948-49 Arap-İsrail savaşlarında İsrailli subaylarla yakınlığı olduğunu, Hür Subaylar devrimiyle Kral Faruk’u devirdikten sonra halkını ezen baskıcı bir diktatör olduğunu; şan, şöhret düşkünü, kıskanç ve halkını sefalet içine terk eden birisi olduğunu okuyoruz…

Arap-İsrail savaşına bizzat katılmış, İngiliz’leri Mısır’dan kovmuş, İngiliz kuklası Faruk’u devirip, İngiliz karşıtlığıyla kaynayan Mısır halkına bağımsızlığı yaşatmış ve antiemperyalist politikasıyla Arap dünyasına bir dönem damgasını vurmuş olan Nâsır yerine; hayatı boyunca net siyasi bir görüşü olmayan, sürekli ikili oynayan ve her kesimi idare edip sırası geldiğinde en yakınındakileri bile harcamaktan çekinmeyen, kendine özel bir istihbarat ağı kurup muhaliflerinden en yakınlarına varıncaya kadar izleten, Batı yanlısı olmakta direnen (ki kitapta Bandung Konferansının ve Bağlantısızlar Hareketinin etkin üyelerinden Hindistan Devlet Başkanı Nehru’nun Nâsır’a mutlaka Batı bloğu içinde yer almaları gerektiğini söylediği bile yazıyor) ancak Bağdat Paktı’na alınmadığı ve Kahire merkez yapılmadığı için Batı’ya küsüp önce Sovyetlere yanaşan daha sonra oradan da kopup Bağlantısızlar Hareketine katılan bir Nâsır portresi çıkıyor karşımıza…

Anlayacağınız adam bir nevi Vamık Volkan’lık yapmış ve Volkan’ın buram buran Atatürk düşmünlığı kokan “Ölümsiz Atatürk” kitabının “Ölümsüz Nâsır” versiyonunu yazmış. Allah’tan dost-düşman tüm dünya Cemal Abdül Nâsır’ın kim olduğunu ve ne yaptığını çok iyi biliyor ve hakkını veriyor. Ahmet Abu El-Feth gibilerinin tezleri de çok ilgi görmüyor, dikate alınmıyor.

Ancak  iki  kişi  hariç…

Yandaşlar  ve  Yalakalar

Kitap Türkçede 1965’te yayınlanmış ve anlaşılan yandaşlık etiketini kendine yakıştıramayan ancak Tayyip hayranlığını yalakalığa vardıran ikili tarafından keşfedilmiş gibi duruyor… Gündem Tayyip Erdoğan’ın Arap baharı turu, İsrail’e diklenmesi ve karşılıklı restleşmeleri olunca özellikle yandaş basının Tayyip-Nâsır benzetmesi yeniden gündeme geliverdi. İlk kez Davos’ta yaşanan “one minute” olayından sonra ortaya atılan “Ortadoğu’nun yeni Nâsır’ı Tayyip” benzetmesi bugün yaşananlara paralel olarak yeniden gündeme gelmeye başladı. Ancak bu yandaşların yaptığı bir benzetme… Bir de yandaşlık sınırlarını çoktan aşıp belli etmeyenler var ki, Tayyip-Nâsır benzetmesi olayına farklı bir yerden daldılar ve akıllarınca bir adım öne geçtiler.

Ertuğrul Özkök ve Murat Bardakçı’dan bahsediyoruz.

İkili, Tayyip-Nâsır benzetmesi gündemine farklı açıdan dalarak “Tayyip Bey”e “beni al” mesajı verdiler. İkiliye göre Tayyip’i Nâsır’a benzetmek Tayyip’e ve hatta Türkiye’ye hakaretmiş!

Özkök, 10. yılında 11 Eylül’ün üzüntüsünü yerinde duyduktan sonra ayağının tozuyla gelip Nâsır’a düşmünlığını kustuğu yazısını yazıvermiş. Araştırmacı gazeteciliğini konuşturan Özkök, “Benim adıma Başbakan’a sorar mısınız” başlıklı yazısına yaptığı araştırmasıyla başlamış.

“Google’a” gidip, ‘Cemal Abdülnasır’ ismini aradığınız zaman, karşınıza sadece 470 bin sayfa açılıyor. ‘Tayyip Erdoğan’ yazdığınız zaman ise 18 milyon 300 sayfa açılıyor. Yani, ‘Nasır’a’ benzeterek, Türkiye Başbakanı ‘Erdoğan’a’ çok kuvvetli bir liderlik vasfı yüklemek istiyorsanız, ona büyük haksızlık yapmış olursunuz.

En azından, ‘Dijital âlemde’ ve bugünün dünya gerçeğinde, Başbakan ‘Erdoğan’, ‘Nasır’a’ uzak ara fark atmaktadır.”

Ancak dikkat etsin Özkök’ün Google araştırması Tayyip’i sinirlendirmesin. Öyle ya kazara biri çıkıp Google’da “Lady Gaga” yazar da sonucun Tayyip’i yirmiye-otuza katladığını görürse Tayyip, Özkök’e kızmaz mı, beni dijital alemde madara ettin diye…

Özkök’ün bu muhteşem araştırmasını bir tarafa bırakıp Baltacı’yla Katerina’nın aşkı vb.. şeyleri anlattığı tarihin arka odalarından çıkıp Nâsır düşmanlığı yapan bir diğerine, antikacı Murat Bardakçı’ya geçelim.

“Tayyip Bey ve Abdülnâsır” yazısanda diyor ki: “Abdülnâsır’ın Mısır’a neler getirdiğini yahut neler götürdüğünü bir de benden dinleyin ve Tayyip Bey’in ona benzeyip benzemediğinin kararını siz kendiniz verin.

Peşinen söyleyeyim: Darbe ile elde ettiği iktidarının ilk senelerinde birşeyler yapmaya çalışan yahut yapar gibi görünen Abdülnâsır’ın uyguladığı yayılmacı siyasetin Mısır’a kazandırdıkları, Arap Birliği ruyası ile cilalanmış baskı, kan, gözyaşı ve yabancı işgalden ibarettir.”

Bak sen! Neymiş? Arap birliği rüyasıyla cilalanmış baskı, kan, gözyaşı ve yabancı işgalden ibaretmiş… Mısırlının kitabını okumuş da onu bize satıyor sanki!

Ergenekoncu  “Hür  Subay”

Özkök devam ediyor… “Hadi gelin birlikte ‘Cemal Abdülnasır’ın’ bize ‘Arap âleminin yıldızı’ olarak sunulan şu CV’sine bir bakalım.

– Bir kere, Nasır, imam hatip lisesinden değil. Normal sivil bir okuldan da değil. Askeri okuldan mezun.

– İktidara serbest seçimlerle gelmemiş. Arkadaşlarıyla birlikte kurduğu “Hür Subaylar Örgütü” aracılığıyla yaptığı kansız bir darbe ile gelmiş.

Yani Türkiye’de olsa “Ergenekon’dan içeri atılacak” bir siyasi çizgi.

– Konumunu, bugün AK Parti’nin ‘Tahrir Meydanı’nda’ desteklediği ‘Müslüman Kardeşler’ üzerinde baskı yaparak ve onları sindirerek kuvvetlendirmiş.

– 1956 yılında tek parti esasına dayalı bir anayasa yaparak cumhurbaşkanı olmuş.

– Kendi kişisel otoritesine dayalı bir diktatörlük kurmuş. Bu tarafıyla ‘Mübarek’ten’ hiç de farkı yok.”

Özkök havaya girmiş anlaşılan ki Nâsır’ı Ergenekoncu ilan edivermiş yazısında.

Nâsır, beraberindeki ilerici subaylarla kağıt üzerinde bağımsız ancak İngiliz işgali altındaki Mısır’da devrim yaparak Arap dünyasında hiçbir zaman silinmeyecek bir iz bıraktı. Özkök gibilerin Nâsır’ın Hür Subaylar hareketi ile ilgili “Ergenekon’dan içeri atılacak bir çizgi” değerlendirmesi bile, “Hür Subaylar” kiymetini ve devrimci özünü tek başına ispatlamaya yeter.

Provokatör  olan  Nâsır  mı,  Tayyip  mi ?

Gelelim ikilinini ortak Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi -onların deyimiyle provokasyon- olayına…

Özkök “1967’de İsrail gemilerine ve İsrail’e giden bütün gemilere Akabe Körfezi’ni kapattı.

Şimdi geliyorum, en trajik olaya. 1967 yılında ‘Altı Gün Savaşı’nda onun yönetimindeki Mısır, tarihinin en büyük askeri hezimetine uğradı. Uçakları tekerlek bile kesemeden tarumar oldu, Nasır hüngür hüngür ağladı.

Allahaşkına, şimdi oturup, İsrail’e meydan okuyan Başbakan ‘Tayyip Erdoğan’ı’ bu Arap liderine mi benzetiyorsunuz? Allah yazdıysa bozsun…” derken antikacı Murat da “1956’da Süveyş Kanalı’nı haklı olarak millileştiriken gereksiz sertlikteki dış politikası yüzünden Kanal bölgesinin İngilizler ile Fransızları, koskoca Sina yarımadasanın bile tâââ İsmailiye’ye kadar İsrail’in işgaline uğramasına sebep olan, sonra da Ruslara gidip ‘Kurtar beni yoldaş’ diye dil döken askeri dehâ Abdülnasır’dır.

Mescid-i Aksa’nın ve Kubbetü’s-Sahra’nın bulunduğu Kudüs’teki Harem-I Şerif’te bugün İsrail bayrağının dalgalanmasının tek sorumlusu da, İslam’ın büyük neferi Abdülnâsır’dır. Ortadoğu onun saldırgan ve hayalci politikaları yüzünden Yemen’den Fas’a kadar senelerce kan ve gözyaşı içerisinde kalmıştır.

Tayyip Erdoğan’ın kariyerini ümit verici bir başlangıçtan sonra zilletle sona erdiren, memleketinin başına sadece dertler açan ve askeri hayatı baştan aşağı yenilgilerle dolu olan böyle bir adama benzetmeye kalkmak, sadece Tayyip Bey’e değil, Türkiye’ye de hakarettir.” diyor.

Mısırlı döneğin iki taklitçisi iyi ezberlemişler, ancak tarih ne yazık ki Özkök ve antikacı Murat’ın yazdığı gibi yaşanmıyor.

Bir kere Süveyş’in millileştirilmesi bir provokasyon değil, İngiliz emperyalizminin simgesi haline gelmiş bölgenin geri alınmasıdır.

Üstelik kurulacak Assuan barajıyla sulanabilen toprakların artması ve Kanal gelirlerinin doğrudan Mısır’a aktarılması başlı başına ekonomik bir mesele olup, millileştirmenin bir diğer amacıydı.

Nâsır,   Bardakçı  ve  Özkök’ün  uydurduğu  gibi  halkını 

fakirlik  içinde  yaşatan  bir  lider  değil,    devletçi

politikalarıyla halkının  çıkarının  önündeki  engel  olan 

emperyalistlerin  çıkarılarını  kökünden  söküp  atmış 

bir  liderdi.

( Yaaaniii,  dünyanın  tüm  mazlum  milletlerini  fakr u

zaruret  içinde  inleten  emperyalist  gâvura ;   açık 

sömürge  çiftliği  haline  getirdklerii  güzel  ülkemizi, 

altın  tepsi  içinde  sunan  gönüllü — domalan  “devlet”  

“yöneticisi”   kisveli  kâyhalarımız  gibi  değil..!!!!! )

Bu   kadar   basit…

1956  Süveyş  krizinden  Nâsır’ın  yenilerek  çıktığını  uyduran  ikiliye  Times  gazetesinin  olayla  ilgili  yorumunu  hatırlatalım  biz  de.

Belki  faydamız  olur.

Times  gazetesi  dönemin  İngiltere  Başbakanı  Anthony  Eden’le  ilgili  haberi  şöyle  geçiyor :

“Kendisi  İngiltere’nin  bir  büyük  devlet  olduğuna  inanan  son,   bir  krizle  karşılaşıp  da  bunun  böyle  olmadığını  anlayan  ilk  İngiltere  başbakanıdır.”

Neyin  ne  olduğunu  İngiliz  Başbakanı  bile  anlamış,  Özkök  ve  Bardakçı  da  anlar.

… Nâsır’ın  antiemperyalist  çıkışlarını  Tayyip’in  provokatif  adımlarıyla  karşılaştırmışlar  anlaşılan.

Tayyip,  Bardakçı’nın  dediği  şekliyle  “saldırgan  ve  hayalci  politikaları”  ile  memleketinin  başına  dert  açacak”  bir  lider  olma  yolunda  emin adımlarla  ilerliyor.

Okumaya devam edin ‘Tayyip’i Nâsır’a benzetmek Nâsır’a hakarettir !’

26
Eyl
11

YURTTAŞıNı METALAŞTıRAN İKTİDAR

Siirt’te terör örgütü PKK’nın saldırısı sonucu yitirdiğimiz dört kadın yurttaşımız için Tayyip Erdoğan; “6 tane bayan, 4 tanesi rahmetli oldu. Bir tanesinin durumu ağır, bir tanesinin Siirt’te ameliyat edildiği hususunda bilgiler geldi. Bu altı bayanın da aslında Siirt eşrafından ailelere mensup oldukları…” şeklinde açıklama yaparken, Siirt Valisi Musa Çolak ise; “altı tane bayan vatandaşımızdan dört tanesi hayatını kaybetmiştir” şeklinde açıklama yaptı.

Ankara Kızılay’daki patlama sonrası İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin ise “3 adet vatandaş öldü” demişti.

Anımsayalım; Tayip Erdoğan ,son seçim döneminde Hopa’da yaşanan olayları protesto etmek için polis panzerinin üzerine çıkan kadın eylemci için; polis panzerine tırmanan bir tane kız mıdır, kadın mıdır bilmem” demişti.*

Ayrıca internet ortamında kamu kurumlarının resmi iş alımı ilanlarında dahi – örneğin diyanet işleri başkanlığına alınacak vaizler için- 200 adet” yazıyor.

Bu örneklemelerden sonra insana adet yani eşanlamlı ifadesiyle tane hesabı ile yaklaşmanın temelinde ne var? Sorusunu cevaplamak gerekiyor.

İnsanlardan elma, armut sayısı ifade eder gibi tane diye söz etmek “insanın alınıp satılabilir bir eşya” şeklinde görülmesi, dolayısıyla metalaştırılması (Araçlaştırılması, şeyleştirilmesi) demektir. İnsanın herhangi bir “şey” olduğunu kabullenen bu görüşe göre,insanın canı, kanı veya emeği alınıp satılır cinsten eşyalarla aynı kefeye konulabilir. Yeniden keşfetmeye gerek yok. K. Marx’ın “emek- değer” kuramı burada aynen geçerlidir. Yani; sermayeci düzenin insan gücünü değeri olan bir mala dönüştürme yasasıdır yaşanan.

Bu da demektir ki, kapitalist yağmacılara göre her şey kar aracı olabilir ve piyasa değeri – kar amacı şaşmaz – belirleyici unsurlardır.

Bu “düzeni” kapitalizm dayatır. Bunun da bugünkü -sözde özgürlükçü- neo liberal kürselleşme sürecinin dayattıklarından bir farkı yoktur. Bu sistemli dayatmanın ardından yaşanan toplumsal dönüşümde vicdan duygusu artık lükstür. Üstelik böyle bir toplumda -aynen bizde olduğu gibi;

1- Nitelik nicelikle yer değiştirir.

2- Bireylerin biçimsel özgürlüklerine ve biçimsel eşitliklerine de saygı istenir.*

Eğitimden sağlığa, askerlikten, kamu hizmetlerine kadar toplumumuz her alanda metalaştırma sürecinden geçmektedir. Bir yandan küreselleşmenin tek tipleştirmesine mahkum olurken, bir yandan da sözde özgürlük talepleriyle Ulus Devletlerin parçalandığı bir süreç yaşıyoruz.

Toplumsal eşitsizlik vahşileşiyor, yoksulluk ve işsizlik artıyor, yurttaşların arasındaki güven bağları her geçen gün zayıflıyor. Albert Camus’un dediği gibi; “Makinelerin çalışmasından gurur duyan, insanların düşünmesinden kuşku duyan” insanlar çoğalıyor.Korkudan besleniliyor,insan kanıyla ödemeler yapılıyor. Örnekler çoğaltılabilir.

Genelden özele gelmek gerekirse; Emperyalizmin Büyük Ortadoğu Projesinin Eşbaşkanıyım diyen, ben ülkemi pazarlamakla mükellefim diyen, 1 Mart Tezkeresini çıkarmaya çalışan bir başbakan, elbette yurttaşını metalaştırır.

Sonunda adet adet, tane tane öldürülüyoruz. Sonunda tane hesabıyla ölenlerin hesabını “nitelikle niceliğin yer değiştirdiği” toplum sormuyor, soramıyor…

Evet sonunda tüm bu yaşananlar bize bir şiiri anımsatıyor; Nazım Hikmet’in Adnan Menderes’in başbakan olduğu, Kore savaşı sıralarında Türk Askeri için “günlük masrafı 23 cent etmiyor” diyen Mr. Dallas’a seslenerek yazdığı “23 Sentlik asker” şiirinin bir bölümünü yeniden okuyalım:

“Mister   Dallas,

sizden   saklamak   olmaz

hayat   pahalı   biraz   bizim   memlekette.

mesela   iki   yüz   gram   et   alabilirsiniz,

Koyun   eti

Ankara’da  23 sente,

yahut   iki   kilo   kuru   soğan

yahut   bir   kilodan   biraz   fazla   mercimek,

elli   santim   kefen   bezi   yahut

yahut   da   bir   aylığına

yirmi   yaşlarında   bir   tane   insan.”   (1953)

Not :   Tayyip  Erdoğan  ne  diyordu ? :  Adnan  Menderes’i  örnek  alıyorum

Öner  TANIK / ADD  GYK  Üyesi

* Bkz. 06.06.2011 Tarihli gazete haberleri.

* Lucien Goldmann, Diyalektik Araştırmalar, s. 128

http://www.ilk-kursun.com/haber/82515

26
Eyl
11

Kör, Sapsız Bıçak..!!!

Bazı  sözler  kör,  sapsız  bir  bıçak  gibi  saplanır  aklınıza.   Kalp  kanamalı  bir  fikirle  bakakalırsınız  olan  bitene…

Üç  örnekle  girelim  söze…

Birincisi… Deniz Bey (Baykal) zamanında milliyetçiydik… Kılıçdaroğlu geldi sosyal demokrat olduk…”


Bu  sözün  neresini  düzeltirsiniz ?

Ne  milliyetçiliğin,  ne  de  sosyal  demokrasinin  tarihi  gelişimi  karşısında  sıfır  bilginin  nişanesi  bir  ifade.

Tanzimat’tan beri Batı’nın reçetelerini tercüme ederek, sebep-sonuç ilişkisini görmezden gelerek yaşadığımız trajedidir. Bu trajedinin farkına varan ise Mustafa Kemal olmuştur. Türk milletiyle birlikte gerçekleştirdiği devrim, somut şartların somut tahlilinin kanıtıdır.

Bu konuyu en geniş anlamda her ilgili kesimde tartışmak gerekir. Tarihe şaşı bakanlar hayatı ıskalamaya mecburdurlar.

İkincisi…   Türkiye’nin yaşadığı karşıdevrim kuşatmasından çıkışın ve bölünme tehdidinin savuşturulmasının işçi sınıfı (sendikalar), örgütlü kamu çalışanları (memur sendikaları) önderliğinde yoksul köylülük, esnaf ve milli burjuvazinin katılımıyla tam bağımsız Türkiye şiarına ulaşılabileceğini söylemeye çalıştığımız bir sohbette aklımıza bıçak gibi saplanan o söz… “İşçi sınıfımız daha yeterince olgunlaşmadı…”

Toplumların yaşadığı süreçler sanki dalında elma, kızaracak ya da şeftali güneşte ballanacak. Bunu söylerken, her toplumun yaşadığı dönemden etkilenmediğini ifade etmek istemiyorum elbette, her toplumsal süreç iç ve dış olgulardan etkilenmiştir ve bundan sonra da öyle olacaktır.

Aklımız saplanan bıçağın acısıyla kanarken, “İşçi sınıfımız ve Türk toplumu, AB’den gelen birileri tarafından mı olgunlaştırılacak? Bu olgunlaşma veya olgunlaştırılma Irak’a demokrasi getiren ABD işgali gibi bir şey mi yoksa?” demiştik.

Okumaya devam edin ‘Kör, Sapsız Bıçak..!!!’

26
Eyl
11

DAĞıNıK MUHALEFETİN ETKİSİ HAVAİ FİŞEK KADAR OLUYOR !

Muhalefet partilerimiz, iktidarın gündemine lâf yetiştirmekle uğraşa dursunlar, Türkiye gemisi pusulasız, dümensiz belâlı sulara doğru hızla sürükleniyor.

Tehlikenin  değil,  “yaklaşan  felâketin  farkında  olanlar”;

Cehaletin  mi ?     Yoksa  İhanetin mi ?

Sonucunda yaşatıldığı sonradan belgelenecek olan bu perişanlık karşısında yılmadan, korkmadan, umutsuzluğa kapılmadan uyarmayı, uyandırmayı ve direnmeyi sürdürüyor.

Ne var ki; tüm çabalar kitlesel bir tepkiye dönüşemediği için, etkisi de yeterli ve sürekli olamıyor. Cumhuriyet Tarihimizin; çağdaşlığı, yurtseverliği, devletin Anayasal niteliklerine bağlılığı, ulusal çıkarlarımızı koruma niyeti ve becerisi, dürüstlüğü, yasalara ve yargı kararlarına uyumu, vatandaşa saygısı, eleştiriye hoşgörüsü, bilgisi, görgüsü, kültürü en çok tartışılan bir iktidarı: yine tarihin en uysal muhalefeti, en korkak basını, en basiretsiz devleti ve en umursamaz görünen milleti sayesinde: yapmadığı zulüm, satmadığı varlık, bozmadığı kurum, çiğnemediği yasa, çevirmediği entrika, söylemediği yalan, dinlemediği konuşma, bulaşmadığı yolsuzluk neredeyse kalmamışken, her seçimden güçlenerek çıkıyor, her ankette toplumsal desteği artıyor. Bu durum acaba muhalefet partilerini hiç rahatsız etmiyor, üzmüyor, düşündürmüyor ve hatta utandırmıyor mu? Bu kadar yanlışı, günahı olan bir parti nasıl olur da öyle bir başarıyı(!) hak eder? Hukuksuzluk ve haksızlıkların mağdurları ile aklı ve vicdanı hadım edilememiş olanlar bir şeyler yapmak için adeta çırpınıp duruyorlar. Çadırlar, toplantılar, yürüyüşler v.s. şeklinde demokratik tepkilerini dile getirip topluma, seyredenlere ve neden olanlara duyurmaya çalışıyorlar.
Ne var ki bunlar sınırlı sayıda ve belli kişilerce tekrarlanıp duruyor ve çok sıklaştığı için de ilgi, katılım ve etkileri ne yazık ki giderek azalıyor. Harcanan emeğe, ayrılan zamana yazık oluyor. Eski devirlerde kullanılan örneğin 8 çifte bir kayığı düşünelim.Tekne hazır fakat küreklerin her biri başka kayıkhanede.O teknenin gidebilmesi için küreklerin bir araya getirilmesi gerekmez mi? Getirilse bile, o tekneyi yönlendirecek bir dümen ve dümenci olmaz mı? Var olmak yetmiyor, var etmek, hedef belirlemek,sonuç almak gerekiyor.

İşte muhalefet de böyle bir şey. Birçok kişi, birçok yerde demokratik tepkilerini dile getiriyor. Fakat güç birliği olmadığı için cılız kalıyor. Bunlara Muhalefet Partilerinin öncülük etmesi ve destek olması şart! Ayrıca, ADD, TESUD, TEMAD, ÇYDD, İşçi Sendikaları, Barolar gibi kuruluşlar, dernekler, örgütler katılmadıkça, tepkinin etkisi sağlanamıyor.Daha seyrek fakat daha güçlü çıkmalı sesler! Guguklu saat gibi arasıra başını çıkarıp konuşan liderlerle muhalefetin ne kadar etken olduğu ortada! Sokakta çalan şarkıcılar mı, salonda verilen konserler mi ruhlarımızda kalıcı oluyor?
Cumhuriyet Mitingleri’nin kimleri ürküttüğü ve kimlerin cezalandırıldığını hatırlayalım hep birlikte. O zamanlar korkanlar, şimdi birilerini korkutuyor da benzer toplantılar düzenlenemiyorsa çok yazık! Demokratik mücadele korkarak verilmez! Tarihte korkarak zafer kazanana rastlanmıyor! O zaman gidecekler ve yerlerine korkmayanlar gelecek.Toplumun önü açılacak.Şu anda tam bir tıkanmışlık var. TSK göz göre göre eritiliyor.Bu yalnız askerlerin ve ailelerinin mi? Türkiye Cumhuriyeti’nin mi sorunu? Önümüzde 29 Ekim ve 10 Kasım var. Özellikle CHP, birbirini yemeyi bırakıp, milletvekili olan, olmayan birikimli mensuplarının önderliğinde bu konuya eğilmeli, milyonlarca üyesini seferber etmelidir. Prof.Halil İnalcık, Prof.Ergün Aybars gibi Osmanlı ve Cumhuriyet Tarihini çok iyi bilen bilim adamlarını davet edip, tarihin ışığında geleceğimizi görmeli ve durumun ne kadar vahim olduğunun bilinci içinde kendilerinden beklenen görevleri lafla değil eylemlerle yerine getirmelidirler. Aksi takdirde,bu dağınık ve başsız muhalefet,düşmanlarımızın ve uşağı hainlerin havai fişeği olacaktır!

Reşit  ÇAĞIN

http://www.ilk-kursun.com/haber/82546

26
Eyl
11

Akdeniz’deki Krizin Altındakiler

• Akdeniz’deki  doğalgaz  arama  krizi  aslında  yıllar 

öncesinden  geliyorum  dedi.

Rumlar   Mısır,  Lübnan  ve  İsrail  ile  ortak  girişimleri, 

yaptıkları  ikili  anlaşmalarla  2003’ten  beri  bangır 

bangır  yürütüyorlardı…   ( Pekiiii..!!!    Şimdiki   akp  

hükümetin   tayin   ettiği   Kafalarının  içi  boş  ve  yoz 

“hariciye”  bozuntularımız,  akıllarınca   kendilerinden 

öncekilere   “monşer”   diyerek   “taşşak   geçmek”ten   

başka   ne   sikim   yediler..!!!  

Çokoprens   almaya  bile  üşenip,   armudun  ağızlarına 

düşmesini   mi   beklediler..?!!!

Bu   aç  ve  biçare  milletin  vergilerinden  aldıkları  her 

kuruş,   kendilerine  ve  yedi  sülalelerine  zehir  zıkkım 

olur   inşallah..!!!!!)

• 2004’te Kıbrıs Cumhuriyeti olarak adanın tümünü temsilen AB’ye katılan Rumlar Brüksel’i arkalarına aldılar ve Ankara-Brüksel görüşmelerinde patron olarak Türkiye’nin karşısına oturdular.

• Deniz dibi aramalarda ABD şirketleri ile anlaşmalar yaparak Washington’ı da arkalarına aldılar.

Kıbrıs  adasının  çevresi  ve  Doğu  Akdeniz’de  Ankara’nın  karşısında  AB,  ABD,  İsrail  ve  bazı  Arap  ülkeleri  bulunmaktadır;  buna  karşılık,  “yanında  hiç  kimse  yoktur”.

İsrail ile yaratılan kriz bölgede, “İsrail, Rum ve Yunanistan işbirliğini Türkiye’ye karşı güçlendirdi. ABD’de yaklaşan başkanlık seçimleri Obama’nın İsrail, Yunan ve Rum lobilerine gereksinimini iyice arttırıyor. Dolayısıyla Ankara hükümeti bu bölgede yalnız kalmıştır.

• Suriye’deki iç kavga “sadece İran’a karşı ve Sünni iktidarı getirmek için değildir”; Kuzey Irak Kürdistanı’nın Akdeniz’e, Suriye üzerinden bağlanmasını sağlamak içindir. Ankara bu kavgada mutlak bir taraf olmuştur.

Dolayısıyla Ankara Doğu Akdeniz’de, yeni rakiplerle de karşı karşıya kalacaktır. Erbil’in Akdeniz’e bağlanması bugün mevcut olmayan farklı sorunları devreye sokacaktır. Barzani 23 Ekim 2011’de baklayı ağzından çıkardı: “Nihai hedef, birleşik Kürdistan” dedi.

• Yukarıdaki gelişmelere füze kalkanı (radar ağı) meselesini eklediğimiz zaman Türkiye, İran (ve Şii dünyası) ile de Ortadoğu’da karşı karşıya gelmiş olmaktadır.

AB süreci ve Kıbrıs

Türkiye’nin halen Brüksel ile yürütmekte olduğu süreç hiçbir aday ülkenin müzakere sürecine benzememektedir.Türkiye AB ile ilişkilerinde, fiilen ve hukuken “özel bir statü içine sokulmuştur”.

Anlaşmalar yapılırken, Ankara’ya karşı “Kıbrıs koşulu sürekli monte edilmiştir.” 6 Mart 1995’teki tek yanlı Gümrük Birliği anlaşmasından 10 gün önce AB Konsey Başkanlığı, “Biz Rumları Kıbrıs Cumhuriyeti olarak almak üzere derhal görüşmelere başlıyoruz” açıklamasını yaparak Ankara’ya politikasını bildirmiştir.

Dediğini yapmış ve 2004 yılında Rumları, adanın bütününü temsilen, Kıbrıs Cumhuriyeti olarak AB’ye almıştır.

AB’ye derinleşerek ve tek yanlı bağlanmakta olan Türkiye, “bütün kozlar Rumlara verilerek onların karşısına oturtuldu”.

Rumlar 2004’ten itibaren Ankara-Brüksel ilişkilerinde,Türkiye’ye istediklerini yaptıracak, görüşmeleri kesecek, “her türlü şantajı hukuken işletebilecek” bir konuma geldiler ve işlerini çok başarılı bir biçimde sürdürüyorlar.

Ankara Rumların ada çevresindeki faaliyetlerine siyasi veya askeri bir zarar verdiği takdirde Brüksel-Ankara ilişkilerini istedikleri gibi sabote edebilirler; mevcut ticari ilişkileri Türkiye aleyhine değiştirebilecek mekanizmaları kullanabilirler, bütün kozlar ellerinde bulunuyor.

AB içinde Fransa başta olmak üzere, Rumların bu tür girişimlerine gönüllü destek verecek ülke sayısı sanıldığından çok daha fazladır.

Bu gerçekler göz önüne alındığında Ankara hükümetinin Rum girişimlerine karşı önleyici ve caydırıcı siyasi ve askeri önlemler alması sadece bir koşulda söz konusudur; Ankara, Brüksel ile süreci (ve ilişkileri) gözden çıkarmalıdır.

Bu ise fiilen imkânsızdır; kurulu düzenin altüst edilmesi sonucunu doğurur. Bunu ne hükümet, ne iş çevreleri ve ne de diğer etkili çevreler ister. En başta, hükümet bunu göze alamaz; arkasındaki AB desteğinin kaybolması anlamına gelir.

ABD’ye verilen radar rüşveti bütün bu olumsuzlukları karşılayacak düzeyde değildir. Ayrıca AB ve İsrail faktörleri ABD’nin jestlerini engeller. Tayyip Erdoğan’ın 22 Eylül 2011’de BM’de yaptığı zehir zemberek konuşma, Ankara’nın çıtayı yükselttiğinin sinyallerini veriyor.

Akdeniz,   doğusuyla   ve   batısıyla   yeniden   biçimlendirilmektedir.

Fas’tan    Körfez’e   kadar   geniş   bir   alanın,   yeni   aktörlerle   sisteme   entegrasyonu 

operasyonu   yürütülmektedir.

İşin   patronları   ABD   ve   AB’dir.

Türkiye  şimdilik  yardımcı  aktörlerden  birisi  durumunda  bulunuyor.

Okumaya devam edin ‘Akdeniz’deki Krizin Altındakiler’

26
Eyl
11

TALAT HALMAN BILDERBERG ÖRGÜTÜ’NÜ YERE GÖĞE SıĞDıRAMıYOR

Prof. Dr. Talat Halman; 3 Mayıs 1993 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki yazısında  Bilderberg  toplantıları  hakkında  şunları  yazmıştır :

“1993 toplantısı geçen hafta (22-25 Nisan) Atina’da yapıldı. Katılanlar arasında Hollanda Kraliçesi, İsveç Başbakanı Carl Bildt, Belçika Prensi Phillipe, NATO Genel Sekreteri Manfred Wörner, Clinton’un sağ kolu Vernon Jordan, Yugoslavya arabulucusu ve İngiltere’nin eski Dışişleri Bakanı Lord Owen, NATO eski Genel Sekreteri ve Bilderberg Başkanı Lord Carrington, Avusturya Devlet Başkanı Franz Vranitzky, David Rockefeller, birçok ülkeden Başbakanlar, Bakanlar, Büyükelçiler vardı. Türkiye grubunda; Selahattin Beyazıt, Atina Büyükelçimiz Hüseyin Çelen, Rüştü Saraçoğlu ve ben… Saraçoğlu; kısa, güzel, felsefi bir konuşma yaptı. Ben de üç kere söz aldım. Bilderberg toplantılarında 100 kişi, ABD-Avrupa ilişkilerini, eski Yugoslavya’nın sorunlarını, dünyada liderlik bunalımını, ABD’nin iç ve dış politikalarını, Japon ekonomisini, İtalya olaylarını, NATO’ya ilişkin sorunları tartıştı. Bilderberg, Türkiye’deki sesleri dikkatle dinleyen seçkin bir topluluk.”

Halman’ın Milliyet’teki köşe yazısına yansıyan boşboğazlığı sayesinde, Bilderberg’in ne tür bir örgüt olduğunu ve ne amaçlar güttüğünü bütün Türkiye birinci elden öğrenmiş oldu.

Halman’nı ‘seçkin bir topluluk’ dediği Bilderberg’in toplantısında, İtalya olaylarında; İtalyan P-2 Mason locasınca oluşturulan ve ülkemizde Gladyo olarak bilinen örgütün Temiz Eller Operasyonu’yla ortaya çıkarıldığından, ve, dünyada liderlik bunalımında da; mondialist görüşle ilişkili olarak ABD’nin liderliğinde bir dünya hükümeti kurulmasının hedeflendiğinden herhalde bahsedilmemiştir.

Dünyayı çokuluslu şirketler adına yönetmek amacıyla kurulan Dış İlişkiler Konseyi’ne (CFR) mensup 100 ‘elit’ 1968’de Roma Kulübü’nü (COR) kurmuştur.

Roma Kulübü; yeni dünya düzeni emperyalizminin ‘Tek Dünya ve Tek Devlet’nin ‘Tek Din’i olmasına yönelik amacının gerçekleştirilmesi için faaliyete geçirilmiştir.

Roma Kulübü’nün kurucu Başkanı ve Ürdün’ün eski Prensi Hassan Bin Talal, Onursal Başkanı İspanyol Ricardo Diez-Hochleitner, Başkan Yardımcısı İsviçreli Eberhard Von Koerber, ve Genel Sekreteri Alman Uwe Möller’dir. Prof. Dr. İhsan Doğramacı, Lord Yehudi Menuhin, Barones Emma Nicholson, ve Daisaku Ikeda Roma Kulübü’nün kurucu üyeleridir.

Ikeda; kulübün Trilateral Grubu Budizm dini temsilcisidir. Nicholson; Lordlar Kamarası ve Avrupa Parlamentosu üyesidir.

Eski  Kültür  Bakanı  Talat  Halman  ise  yeni  üyelerdendir.

Halman,  Roma  Kulübü’ne  seçildiğinde  şu  dikkat  çekici  açıklamayı  yapmıştır :

Okumaya devam edin ‘TALAT HALMAN BILDERBERG ÖRGÜTÜ’NÜ YERE GÖĞE SıĞDıRAMıYOR’

26
Eyl
11

CIA Kürtlere özerklik istedi


Fuller’in  biçimlendirdiği  Türkiye

MİT – PKK görüşmesi basına yansırken tam da aynı anda “Türkiye’nin Kürt Meselesi” adıyla bir kitap yayınlandı.

Kürt meselesi üzerine her gün bir dolu kitap çıktığı için normal bir yayın faaliyet olarak değerlendirilebilirdi ama bu kitabın yazarı “yazar” kimliğinin ötesinde bir konuma sahipti: CIA’nın Türkiye ve Ortadoğu sorumluluğunu yapmış Graham Fuller!

Fuller, Türk kamuoyunun yakından tanıdığı bir isim. CIA’ya bağlı RAND adlı kuruluşun yetkilisi iken yaptığı çıkışlarla adından çok söz ettirmişti.

Kemalizmin artık modasının geçtiği, bu muhteremin temel teziydi ve Türkiye için önerdiği model ise “Ilımlı İslam”dı. CIA’nın bu doğrultuda Erbakan hükümetine verdiği destek biliniyordu. Fuller’in yönledirmesi alındaki kişilerin biri de Tayyip Erdoğan’dı.

Fuller’in bir diğer misyonu, Türk Ordusu’na karşı olan öfkesi, demokratikleşme temel tezi ile Türk Ordusu’nun, özellikle de ABD’yle cephe cepheye gelen Kıvrıkoğlu-Karadayı çizgisinin Ordu’dan tasfiye edilmesiydi.

Bir süre sonra AKP’nin iktidarının ilk zamanlarında ulusalcı tepki ortaya çıktığında Fuller, Kızıl Elma üzerine bir yazı kaleme almış ve Türk Solu’nun milliyetçilerle ittifakını Amerikan egemenlik sisteminin bir numaralı düşmanı olarak göstermişti.

Zamanda geri dönüp baktığımızda, Refah Partisi iktidardan düşse de “Ilımlı İslam”ın AKP ve Tayyip Erdoğan ile iktidara taşındığını, bu iktidarın en büyük destekçisinin ABD olduğunu, Türk Ordusu’na ve ulusalcılığa karşı açılan Ergenekon savaşının da yine CIA’nın öngördüğü politikalar olduğunu daha iyi görebiliriz.

Türkiye’nin son 15 yılı, istisnasız her adımda, Fuller’in analiz ve önerilerine göre biçimlendirilmiştir!

İş bu kadar açık olunca, Kürt Meselesi üzerine çıkan kitap da neler olup bittiğini ve neler olacağını anlamamız için en önemli kaynak haline geliyor.

CIA   Kürtlere  özerklik  talep  ediyor

Kitap, aslında yeni bir kitap değil. Fuller’in bir CIA görevlisi olarak Türkiye üzerine gözlem ve önerilerini içeren istihbarat raporlarından oluşuyor ve tarihi de oldukça eski; 1998 yılına ait yazılar.

Ama durumun böyle olması kitabı eski kılmaktan ziyade, 1998’den bu güne olan gelişmeleri anlamamız için bir fırsata dönüşüyor. Tam da MİT-PKK görüşmesi açığa çıktığında piyasaya sürüldüğünü de dikkate aldığımızda taşlar yerli yerine oturmuş oluyor.

Kitabın bir diğer önemi önsözleri. Önsözlerden birini ABD’nin Türkiye Büyükelçiliği yapmış olan Morton Abromowitz yazmış, diğeri ise Fuller’in.

Bu önsözler, çok açık bir şekilde ABD’nin ve CIA’nın Türkiye’ye dayattığı çözümü açıklıyor:

CIA ve ABD, Türkiye’nin Kürtlere özerklik vermesini istiyor!

Abromowitz, kitabın ve CIA’nın önerilerini şu şekilde özetliyor:

” ‘Ülkenin mevcut sınırları içerisinde’ 1) yasal bir Kürt kimliğini ortaya koyan, 2) güneydoğudaki mevcut askeri yaklaşımı çarpıcı biçimde azaltan ve değiştiren, 3) Kürt siyasi partilerini taciz etmek veya kapatmak yerine koruyan, 4) Kürtlerin kendi dillerinde eğitim almalarına imkan veren ve 5) merkezi idareden yerel idareye geçen bir çözüm talep ediyorlar”

Bu önerilerine kendisinin de katıldığını ifade ederek “Merkezi yönetimin yetkilerinin bir kısmının yerel yönetimlere devredilmesi önerisi, Kürt meselesi üzerindeki etkisi ne olursa olsun son derece önemli bir ihtiyaçtır.” tespitinde bulunuyor.

CIA tarafından gündeme getirilen ve anlaşılan Türkiye’deki ABD büyükelçiliği tarafından da benimsenen bu özerklik fikrinin, PKK tarafından ve BDP tarafından da benimsenmiş olması elbette garip değil.

CIA :  Türkiye’ye  bedel  ödetiriz !

Peki bu özerklik olmazsa ya da Türkiye CIA’nın taleplerini yerine getirmezse ne olur?

İşte burada kitabın şu anda yayınlanmasının en büyük sebebini anlayabiliyoruz, ABD, Türkiye’ye açıkça ültimatom vermektedir, Kürtler için özerklik talep etmektedir ve eğer bu yapılmazsa ne olacağı konusunda da tehdit savurmaktadır.

Fuller, “Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunmasına çok önem veriyoruz; dünyada pek çok ülkenin yıkıcı etnik isyanlar ve ayrılıkçı eğilimlerle boğuştuğu bir çağda eğer mümkünse birleşik bir Türk devleti içerisinde çözüme kavuşmasından yanayız” demektedir.

Ancak bu çümledeki “eğer mümkünse” ifadesi bile, “peki mümkün olmazsa” şeklindeki bir soruyu gündeme getirmektedir.

“Eğer mümkün olmazsa”nın tehditlerini peş peşe sıralamaktadır Fuller:

“İnsan haklarını ihlal etmesi Türkiye’ye Avrupa ve Washington’da da siyasi bedeller ödetecektir.”

Siyasi bedelin karşılığını da açıklıyor:

“Devlet politikaları bu insanların temel ihtiyaçlarını karşılayamazsa, Türkiye’nin devlet bütünlüğü tehlikeye girecektir. Başka ülkeler de benzer sorunlarla yüzyüzedir ve Türkiye’nin istenmeyen bir sonuçla karşılaşmasını hiç ümit etmiyoruz”

Çok açıkça, eğer özerklik ilan edilmezse Türkiye bölünür demektedir CIA!

Bu bölünme tehdidi kitapta çok kez tekrar edilmektedir:

“ABD, insan hakları, demokratik yaşam ve en önemlisi Türkiye’nin gelecekte varlığını sürdürebilmesi hususlarındaki kaygıları nedeniyle Türkiye’yi bir çözüme doğru itme konusunda ne kadar baskı uygulamalıdır?”

Evet CIA açıkça, Türkiye’nin bölünmesini geçtik gelecekte varlığını sürdürmesinden bile kaygılıdır!

Demek ki Türkiye’nin bölünmesinin ötesinde, tıpkı Sevr’de olduğu gibi, Türklerin Anadolu’dan sürülmesi bile gündemdedir.

Ve ABD’nin ne kadar baskı uygulaması gerektiği açıkça sorulmaktadır.

Ve daha da ileri gidilerek sorun şöyle konulmaktadır:

“Batının yakın bir müttefiki ile dünyada kendi devleti olmayan en büyük etnik grubu içeren bu sorun gelip Batının eşiğine dayanmıştır. Bu sorun Türkiye’nin mevcut sınırları içerisinde çözülebilir mi?”

Anlaşıldığı gibi, Batı, Türkler ve Kürtler arasındaki sorunu artık kendi sorunu olarak görmektedir.

Bundan sonra tartışılacak olan “Türkiye’nin sınırları”dır!

Bir  PKK  sempatizanı :  Fuller

Kitap sadece CIA’nın Kürtlere özerklik talebini değil aynı zamanda ABD’nin Türkiye’nin Kürt meselesini nasıl gördüğünü de anlamamızı sağlıyor.

Kitaptaki yazılar 1998 yılının ürünü olmasına ve o dönemde PKK bugünkü gibi güçlü olmamasına rağmen, daha o gün bile ABD’nin PKK’yı bir terör örgütü olarak görmediğini anlıyoruz.

Fuller, PKK’yı “Kürt isyancıları” olarak adlandırıyor.

PKK üzerine yazılan bir kitapta terör kelimesi bile sadece üç-beş kez geçiyor!

Her ne kadar ABD, resmi olarak PKK’yı bir bir terör örgütü olarak görse de, gerçekte hiç de öyle görmediklerini, aksine PKK’yı Kürt isyancıları olarak gördüklerini anlıyabiliyoruz.

PKK’ya kitap boyunca verilen olumlu bakış açısı için şu cümleler yeterince açıklayıcı olmalı:

“PKK’nın 1984 yılında Kürt halkının bağımsızlığını amaçlayan devrimci bir örgüt olarak ortaya çıkışı, Kürt ulusal hareketinin evriminde çok önemli yeni bir safhayı başlatmıştı.”

CIA ajanının kimi zaman kendini hepten kaybedip, bu devrimci PKK hareketine övgüler düzdüğünü de görebiliyoruz! O kadar ki başlangıçta Marksist-Leninist bir örgüt olarak kurulsa bile CIA ajanı için bu çok önemli olmamıştır.

PKK ile CIA arasındaki bu birbirine hayranlık ve empati dikkat çekici boyuttadır.

PKK’nın terör eylemleri ise CIA ajanı tarafından Marksist-Leninist bir terminoloji ile değerlendirilmektedir:

“PKK en başından itibaren Türk devletine karşı devrimci şiddet kullanma yoluna gitmişti.”

Fuller, PKK övgüsü ve hayranlığını hiç çekinmeden belirtmektedir:

“PKK’nın sadece askeri düzene sahip ber terör örgütü olduğunu varsaymak yanlış olur. Bugüne kadar hiçbir milliyetçi hareket siyasi eylemlere ve hazırlığa başvurmadan PKK kadar başarılı olamamıştır. Örgütün askeri hüneri yalnızca siyasi olarak örgütlenmesini kolaylaştırmıştır.”

PKK’nın askeri hünerine hayranlığı bazen abartan Fuller, örgütün Kürt militanları motive etmek için Pan-Kürtçü söylemi en azından örgüt içinde kullanmasını bile tavsiye etmektedir!

PKK’nın terör eylemlerindense şöyle bahsediyor:

“PKK, kurulduğundan beri şiddet ve terörü siyasi örgütlenmeyle harmanlayarak klasik isyan taktiklerine başvurmuştur.”

Görüldüğü gibi CIA için terör bir siyasi harman unsurudur.

PKK hayranlığını abarttığı bir yerde ise adeta bir PKK lideri gibi konuşmaktadır:

“PKK Türkiye’deki en önemli Kürt örgütü olmayı birkaç faktör sayesinde başarmıştır. Siyasi kimliği, başlattığı isyanın süresi ve kanla, canla ödediği bedellerden sözettik. Örgütün bu bağlılığı, çok sayıda Kürdün sevgisini olmasa da saygısını sağlamasını sağlamıştır.”

Anlaşılan, PKK en çok da bu Amerikancı ajan ağalarının sevgi ve saygısını kazanmış.

CIA’nın  PKK’ya  önerileri

1998 yılında PKK ile Türk devleti arasındaki “savaşa” bakan CIA ajanı bu savaşı PKK’nın kazanma imkanı olmadığını tespit etmekte ve bir çıkış yolu bulmaya çalışmaktadır.

Bu noktadaki öneriler bugün için büyük önem taşımaktadır çünkü bu öneriler birebir gerçekleşmiştir.

Şöyle yazmaktadır CIA ajanı:

“PKK silahlı mücadelesini askeri bakımdan asla kazanamaz. Kazanmak, yalnızca devletin PKK’yı bir şekilde tanımaya zorlaması anlamına gelebilir… Sonuç olarak PKK’nın Türk devletinin bir Kürt kimliğiyle ‘müzakere’ etme istekliliğini harekete geçirmek için ilave dış baskıları devreye sokması şarttır.”

Demek ki bugün ortaya çıkan MİT-PKK görüşmesi daha 1998 yılında CIA tarafından önerilen “müzakere süreci”nin sonucudur.

Dahası burada devreye PKK’nın “dış baskıyı devreye sokması” girmektedir.

Yani, biz saf Türkler, Türkiye devletinin, ABD ile PKK’ya karşı teröre karşı mücadele ettiğimizi sanırken, aslında bir taraftan da PKK, ABD’nin Türk devletine baskı yapması için çalışmaktadır!

Sonuçta ABD için, PKK ile Türk devleti çatışan iki taraftır ve ABD anlaşılan ikisiyle de birlikte hareket etmektedir.

Burada CIA ajanının PKK’ya iki önerisi daha öne çıkmaktadır.

İlki oldukça örgütsel bir öneridir, CIA ajanı PKK’nın militan kadrosunun yapısında bir değişiklik önermektedir:

“Dışarıdan Türk devletine baskıyı arttırma çabası içerisinde PKK’nın mücadelesinin siyasi ve diplomatik safhaya doğru kaymakta olduğu söylenebilir. Böyle bir çabanın başarıya ulaşabilmesi için çok daha açık, daha eğitimli, daha Avrupalı ve daha esnek bir yeni Kürt aktivistler kadrosuna ihtiyaç vardır. Siyasi mücadelenin yapısı değiştikçe bu kadronun büyümesi beklenebilir.”

PKK elebaşısı Apo’nun hapishaneye girdiğinden beri sürekli yakındığı “kadrolarım beni anlamıyor” yakarışının ne anlama geldiği buradan anlaşılmaktadır!

CIA ajanının ikinci önerisi ise PKK tarafından kurulan “Sürgünde Kürt Parlamentosu” nun (KPE) kullanımı ile ilgilidir. CIA ajanı bu parlamentonun her nekadar PKK’dan ibaret kalmasından yakınsa da bu parlamentonun bir işlevi olabilir ona göre:

“KPE’nin bir diğer amacı da, Siyonist devlet fikrini kamuoyunun zihninde canlı tutma görevini uzun yıllar boyunca üstlenmiş Ulusal Yahudi Kongresi’ni model alan bir Ulusal Kürt Kongresi oluşturmaktır.”

Bizim yıllardır söylediğimiz, ABD’nin bölgede ikinci bir İsrail olarak Kürdistan’ı kurmak istediği fikrimizin de, aslında hiç de paranoya değil, CIA’nın tasarısı olduğu bu ifadelerle ortaya çıkmış oluyor.

Apo’nun  Türkiye’ye  “teslimi”

Burada duralım ve kitabın yazıldığı 1998 yılına dönelim. ABD’nin Türkiye’de neredeyse hakimiyetini kaybettiği yıllara…

CIA’nın tüm bu önerilerinin kabul edilebilmesi, hem PKK’nın hem de Türk devletinin belli şeyleri kabul etmesi için, çok çok büyük bir adımın atılması gerekirdi.

Ve ABD o adımı attı: Apo’yu Türkiye’ye teslim etti.

Apo’nun Türkiye’ye teslim edilmesi tek anlama gelmekteydi: Türk devleti, Apo’nun teslimi karşılığında ABD’nin istediği bazı adımları atacaktı!

İşte bizim bugün karşımıza MİT-PKK görüşmesi olarak çıkan olgu, aslında daha 1999’da Apo’nun teslimi ile başlamıştır.

Türk siyasetinde MHP’den CHP’ye kimsenin sesinin çıkmaması, hatta Ordu kademesinin sessizliğini koruması boşuna değildir: Herkes Apo’nun hangi şartlar karşılığında teslim edildiğini bilmektedir!

Ancak Apo’nun tesliminin PKK açısından da çok büyük bir önemi vardı: PKK da bundan sonra, ABD’nin tümüyle denetimine girecekti.

Hem Türk devletini hem de PKK’yı eline geçiren ABD, PKK ile Türk devleti arasındaki “müzakere süreci”ni işte bu şartlar altında dayatabilmiştir!

Fuller’in 1998’den sonra ortalıkta pet gözükmediğini biliyoruz. Ancak şu anda çok net bir şekilde, PKK ile Türk devleti arasındaki görüşmelerin bizzat Fuller tarafından, CIA tarafından ayarlandığını görebiliriz.

BOP  süreci  nasıl  başladı ?

Peki bu müzakere süreci nasıl bir şeydir ve neyi hedeflemektedir?

İşte CIA ajanının 1998 yazılarında bu sürecin nasıl ilerlediğini de anlayabiliyoruz.

ABD, Türkiye’yi uluslararası alanda sıkıştıracak, kendisine yaklaştıracak, kendi önerilerini benimsemesine zorlayacak her tür çabayı göstermiştir.

Fuller, Türk devletinin bu tuzağa kendi düştüğünü iddia etmektedir:

“Türk devletinin stratejisi, meseleyi Ankara’ya karşı koz olarak kullanmaya dünden hazır Rusya, Suriye, İran ve Yunanistan gibi ülkelerden, Kürtlerin haksızlığa uğradıklarını düşünen ve Ankara’nın politikalarından rahatsızlık duyan Avrupa’daki dost ülkelere ve ABD’ye kadar çok sayıda devletin Türk ve Kürt siyasetine müdahil olmasına olanak sağlamaktadır.”

CIA, burada Türkiye’nin akıllı davranmasını ve kendisine en yakın dost olan ABD ile birleşmesini önermiştir. Yoksa, Türkiye’nin geleceği konusunda endişelidir.

Burada en önemli aşama Irak’a düzenlenen ve Saddam’ı devirerek bölgede bir Kürt devletinin kurulmasına imkan sağlayan Amerikan müdahalesidir.

Türkiye bu konuda gerekli tedbiri almayarak ve Amerika’ya destek vererek, aslında PKK’nın büyüyeceği alana ve bölgede fiilen kurulan bir Kürt devletinin oluşumuna göz yummuştur.

Ancak 1998 yazılarında Fuller “ABD ile Türkiye’nin Irak’la ilgili temel çıkarlarının uyuşması çok zordur” demektedir.

Peki o zaman nasıl olmuştur da, CIA tarafından bile tespit edilen bu durumda, Türkiye kendi çıkarını değil de Amerika’nın çıkarını tercih debilmiştir?

Burada Türk siyasi tarihinde karanlık bir devre ışık tutmak yerinde olacaktır.

Refah hükümetinin yıkılması bir taraftan Amerikancı bir iktidarın yıkılması olmuştur. Sonrasında gelişen 28 Şubat sürecinde özellikle PKK’ya karşı bir tavır olduğu da muhakkaktır.

Ancak Fuller’in çok destek verdiği Refah Partisi’ni bile Kürt meselesinde eleştirdiğini görmekteyiz. Çünkü Erbakan, PKK’nın taleplerine karşı koymuştur, dahası İslamcı hareket Güneydoğu’da PKK ile taban yarışına girmiştir.

Buradan anlamaktayız ki Erbakan’ın iktidardan düşürülmesi, ABD açısından çok önemli olmamıştır. Çünkü ABD’nin Irak müdahalesi için Erbakan uygun insan değildi. Nitekim Fuller şunları yazmaktadır:

“Erbakan’ın dış politika vizyonu kesinlikle Osmanlıcı bir anlayışa sahiptir. Daha önce de belirttiğimiz gibi kendisi ve partisi, Türkiye’yi İslam dünyasının yideri olarak tasavvur etmektedirler. Bu da uzun vadede ancak Türkiye’nin yavaş yavaş Batıdan uzaklaştırılmasıyla gerçekleştirilebilir. Erbakan, Kürt meselesinin bu uzun vadeli hayali gerçekleştirmesinin önündeki en büyük engellerden biri olduğurur da farkındadır.”

İşte AKP’nin kuruluşunu, iktidara getirilişini, DSP-MHP koalisyonunun yıkılışını, Hilmi Özkök’ün Genel Kurmay Başkanı yapılışını, çok dikkatli bir CIA operasyonu olarak görmeliyiz.

Tüm bunlar sayesinde Tayyip başa gelmiş, Türkiye kendi çıkarını değil Amerikan çıkarını desteklemiş ve böylelikle BOP başlamıştır.

BOP sürecinde, PKK ile AKP’nin müzakerelere girişmesi de son derece olağandır.

Özerkliğe  zorlanan  Türkiye

AKP’nin  işbaşına  gelmesi  ile  Fuller’in  “Kürt  reçetesi”  uygulamaya  koyulmuştur.

Bunları  şu  şekilde  sıralamaktadır :

Okumaya devam edin ‘CIA Kürtlere özerklik istedi’

26
Eyl
11

CHP ve MHP : Kuzuların sessizliği


Dünyanın neresinde olursa olsun böyle bir rezalet açığa çıktığında muhalefet partileri bunu kullanır. Ancak Türkiye’de her iki muhalefet partisi adeta “kuzuların sessizliği”ni oynadılar. Kılıçdaroğlu görüşmelere karşı çıkmadığı gibi sadece bize neden haber vermediniz şeklinde bir eleştiri de bulundu. MHP ise günlerce sessiz kaldı. Bu sessizliğe istisna olan skandalın ilk günü MHP grup başkanvekili Mehmet Şandır’ın açıklaması ise akıllara durgunluk verecek nitelikteydi. AKP’nin PKK ile ihanet görüşmeleri açığa çıkıyor ve MHP’nin söylediği tek şey “hükümete şantaj yapıyorlar”, “hükümete destek olacağız…”

AKP — PKK  görüşmesine medya desteği

Türkiye bir rezalete tanık oldu. AKP-PKK görüşmesi açığa çıktı. Ama medya bu rezaleti çok sevdi.

Yandaş medya bu görüşmenin açığa çıkmasının Tayyip’in Ortadoğu’da yıldızının yükselmesine ve İsrail’e diklenmesine bağladı.

İlginç bir durum… Ortada bir suç var. Anayasal bir suç… Hükümetin ve Meclis’in yetkileri gasp edilmiş ve Başbakan kendi özel temsilcisiyle bir suç örgütünün temsilcisi görüşmüş. Aslında Tayyip milli iradeye ve demokrasiye tecavüz etmiş. Yandaş medya ise bundan bahsetmiyor. İsrail’den, derin PKK’dan şikayetçiler…

AKP medyasının İsrail üzerinde bu kadar çok durması iki olasılığı işaret ediyor. Birincisi MİT-PKK görüşmesinin arabulucu ülkesi İsrail’di. Bu bugün İsrail ile savaşmaktan bahseden Tayyip’in aslında her şeyini İsrail’e teslim etmiş bir çılgın olduğunu gösterir.

İkinci olasılık şu: Eğer AKP medyası haklıysa, İsrail AKP’nin her adımını izliyor ve kayda alıyor. Düşünün bir kere MİT başkanının PKK ile görüşmesi bile ellerinde… Bu şu demektir; AKP çılgınlığıyla sürükleneceğimiz bir İsrail Türkiye savaşında İsrail belki de birkaç dakika içinde MİT başkanı dâhil AKP yönetiminin bütün kilit adamlarını ortadan kaldırabilir. Adamlara bakın! İsrail’le savaşmaktan bahsediyorlar ama İsrail bunların tuvaletlerini bile izlemiş… Aklımıza Arınç’ın sözleri geliyor. Bunlarla savaşacaksak hapı yuttuk!

Diğer büyük medya ise üzgün… Hürriyet’ten Mehmet Yılmaz’a göre gizli görüşmeyi sızdırmak “ahlaksızlıkmış”.

Hem PKK yandaşı hem ulusalcı olmayı başarabilen ilginç isim Fatih Çekirge ise PKK ile görüşen MİT’çi Afet Güneş için ağıt yakmış:

“İnsani bir acı. Kan ve kızılcık şerbetinin aynı anda içildiği bir masa… Bireysel bir travma…

Üzülmeyin Afet Hanım; büyük devletler, sıradan gibi görünen bireysel fedakârlıklarla yükselir. Bu ülkenin demokratik ve özgür geleceğine olan “fedakâr katkı”nız için teşekkür ederim…”

Tek bir kimsenin aklına şehit ailelerinin yaşadığı travma ve acı gelmiyor. Düşünsenize evladınızı vatana feda etmişisiniz. Şimdi o vatanın yönetimini gasp edenler katilleriyle neşe içinde görüşüyor. Devletten teröre karşı istihbarat toplasın diye maaş alan Afet isimli biri, teröristlere “biliyoruz metropolleri de doldurdunuz bu arada patlayıcılarla doldurdunuz. İşte onları göre göre zor gidiyor bunları da görmesek iyi olur” diyor. Tayyip ile Apo muhabbeti devam etsin diye PKK bombalarını görmezden gelen bir “istihbaratçı.”

Ve bu Afet Hanım travma geçiriyormuş! Görüşmeleri sızdı diye. Vah vah vah… Acaba geçtiğimiz hafta Ankara’da patlayan bombayla AKP deyimiyle “üç adet” vatandaşımız hayatını kaybedince Afet Hanım görmezden geldiği bombaları düşünüp yine travma geçirmiş midir?

Aslında MİT-PKK görüşmesinin varlığı kadar önemli olan şey, içeriğidir ki medya esas bunu görmezden geldi. Bu görüşmenin içeriği AKP’nin PKK’yı desteklediği ve PKK teröründen sorumlu olduğunun kanıtıdır. Ancak komutanların tüm konuşmalarını çarşaf çarşaf manşete taşıyan medya, MİT-PKK görüşmesinden tek satır bile sayfalarında yer vermedi.

MHP’li  Şandır’dan  AKP’ye  destek

Medyanın durumu buyken muhalefetinki hiç farklı değildi. Dünyanın neresinde olursa olsun böyle bir rezalet açığa çıktığında muhalefet partileri bunu kullanır. Ancak Türkiye’de her iki muhalefet partisi adeta “kuzuların sessizliği”ni oynadılar.

Kılıçdaroğlu görüşmelere karşı çıkmadığı gibi sadece bize neden haber vermediniz şeklinde bir eleştiri de bulundu.

MHP ise günlerce sessiz kaldı. Bu sessizliğe istisna olan skandalın ilk günü MHP grup başkanvekili Mehmet Şandır’ın açıklaması ise akıllara durgunluk verecek nitelikteydi:

“Bir anlamda Türkiye tehdit edilmektedir ve Hükümetin terörle mücadele kararını engellemek için şantaj yapılmaktadır.

Bölücü terör örgütü PKK’nın Türkiye’ye karşı başlattığı saldırlar üzerine hükümetin kara harekâtını engellemek için PKK tarafından piyasaya verildiği anlaşılan ses bandında, bir anlamda Türkiye tehdit edilmektedir ve hükümetin terörle mücadele kararını engellemek için şantaj yapılmaktadır. Bu, Türkiye’nin terörle mücadelesine karşı bir komplodur. Hükümetin her şeye rağmen bu mücadeleyi ısrarla, kararlılıkla ve sonuç alıcı şekilde devam ettirmesi gerekmektedir.

Ancak her şeye rağmen bölücü teröre karşı Türkiye her türlü imkânı kullanarak, havadan, karadan, yurtiçinde ve yurtdışında sonuç alıcı bir mücadeleyi ısrarla yapmak mecburiyetindedir. Bu noktada MHP olarak her türlü desteği vereceğimiz ifade ediyoruz.”

AKP’nin PKK ile ihanet görüşmeleri açığa çıkıyor ve MHP’nin söylediği tek şey “hükümete şantaj yapıyorlar”, “hükümete destek olacağız…”

MHP  neden  suskun ?

MHP’nin  tavrı  ibret  vericidir.

Okumaya devam edin ‘CHP ve MHP : Kuzuların sessizliği’




İstatistikler

  • 2,203,615 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Eylül 2011
P S Ç P C C P
« Ağu   Eki »
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  

En fazla oylananlar