06 Nis 2012 için arşiv

06
Nis
12

“AKP’nin oyununa gelmiyoruz”

Ümit Kaftancıoğlu’nun oğlu  Dr. Ali Naki Kaftancıoğlu, AKP’nin 12 Eylül’ün devamı olduğunu belirterek davaya  müdahil  olanların  AKP  tarafından  kesinlikle  suistimal  edileceğini  ileri  sürdü.

Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılandığı 12 Eylül davası hakkında görüştüğümüz 12 Eylül döneminde öldürülen Ümit Kaftancıoğlu’nun oğlu Dr. Ali Naki Kaftancıoğlu, davanın inandırıcılığı olmadığını ifade ederek Kaftancıoğlu ailesi olarak müdahillik talebinde bulunmayacaklarını söyledi.

TRT İstanbul Radyosu Prodüktörü, Gazeteci-Yazar Ümit Kaftancıoğlu, bundan 32 yıl önce, 11 Nisan 1980′de evinden işe gitmek üzere çıktığında açılan çapraz ateş sonucunda ölmüştü.

Cinayet sonrası yakalanan Ahmet Mustafa Kıvılcım, ifadesinde “onu solcu olduğu için öldürdüm” diyerek cinayeti kabul etmesine rağmen tutuklandıktan dört yıl sonra Askeri Yargıtay tarafından serbest bırakılmıştı.

“AKP   12  Eylül’ün   mahsulüdür   ve   uygulamadaki  devamıdır”

Dr. Ali Naki Kaftancıoğlu, 12 Eylül darbesinin Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) planları çerçevesinde gerçekleştirildiğini ve bu sürecin doruk noktasının Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) olduğunu, bu çerçevede AKP’nin 12 Eylül’ü yargılayacağı yönündeki söylemleri kendisinin anlayamadığını söyledi.

“Toplumsal Bellek Platformu olarak verdiğimiz araştırma komisyonu dilekçelerine Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) bile ‘evet’ derken, AKP olumsuz cevap verdi. 12 Eylül sürecinin bu kadar devamı olan bir parti bunun arkasında duramaz.”

“Diyelim ki, AKP 12 Eylül’le hesaplaşmayı yem olarak ortaya attı ve yargıya taşıdı… Haşim Kılıç’ın bile itiraz ettiği bir yargının siyasi erkten bağımsız olarak kapsamlı bir yargılama yapabileceğini düşünmüyorum.”

“Müdahil   olanları   suistimal   edecekler”

Dr. Kaftancıoğlu, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılanmasının sembolik önemine katıldığını ancak bununla birlikte AKP hükümetinin bu süreci suistimal edeceğini tahmin ettiğini dile getirdi.

“Bunu daha önce yaşadık. Cumartesi Anneleri uzun yıllardır toplanıp, kayıplarını arıyor. Erdoğan onlarla görüştükten sonra Cumartesi Anneleri’nin kendisiyle görüştüğünü ve kendisine güvendiklerini söyleyerek süreci suistimal etti.”

“Biz Toplumsal Bellek Platformu’nu kurduk ve ilkesel olarak herkese dilekçe verdik. Bunun üstüne kendileri geldikten sonra devlete güvenin arttığını ve bizim devlete sığındığımızı ileri sürdüler.”

“Bu şekilde bu davaya müdahil olanları da suistimal edeceklerdir; ‘Bunlar atıp, tutuyorlar ama işte biz ileri demokrasi konusunda öncülük yapıyoruz’ diyeceklerdir. Ben bu süreçte müdahilliği suistimal aracı olarak görüyorum.”
“AKP’nin  oyununa  gelmeyeceğiz”

Dr. Kaftancıoğlu, 12 Eylül’le birlikte sermayenin, hukuk, eğitim ve toplumsal referans noktalarının el değiştirdiğini, 12 Eylül faşizminin bu süreçleri yaşattığını vurguladı.

Bunlarla hesaplaşmak yerine iki adamı çıkartıp “Sen niye darbe yaptın?” gibi boş bir lafla yargılamanın tamamen tiyatro olduğunu söyleyen Kaftancıoğlu, bu nedenle bu davaya müdahil olmadıklarını ifade etti ve ekledi:

AKP’nin  tüm  bu  konularda  son  derece  pragmatik,  iki  yüzlü  davrandığını  düşünüyorum.   Biz  bu  oyuna  gelmeyeceğiz.”

Ekin  KARACA   /   Bianet.org

06
Nis
12

İyi Günler Umuduyla…

Bir süre hastane, bir süre ev, derken yine hastane…

Son haftalarda böyle yaşıyorum işte… Buna yaşamak denirse…

Muğla’nın Yücelen Hastanesi, dostum Hamdi Yücel Gürsoy’un yıllardır başarıyla yaşattığı bir sağlık yuvası. İnsanlık, dostluk orda; güven veren bir sağlık merkezi. Hekimleriyle, tüm çalışanlarıyla örnek bir sağlık yuvası. Emeği geçen değerli hekimlere, Sayın Kardiyolog Şahin Aydın, Sayın Ürolog H. İbrahim Kahraman ve Sayın Radyolog Önder Yeniçeri başta olmak üzere tüm hastane çalışanlarına teşekkür etmek istiyorum.

Özellikle Hamdi Bey’in sevgiyle benimle yakından ilgilenmesine…

Ben Cumhuriyet’te tam elli yıl yazdım. Bundan sonra ne olacak bilemiyorum. İyileşip yazılara dönecek miyim, bilemiyorum.

Beni arayıp soran tüm dostlara, meslektaşlara içtenlikle teşekkür ediyorum. Özellikle Muğla Belediye Başkanı’na, Muğla Tabip Odası Başkanı Naki Bulut’a, Baro Başkanı’na, Eğitim-Sen, CUMOK gibi kuruluşlara.

Şimdilik gazetemde tüm çalışanlara, emekçilerden yazarlara içtenlikle teşekkür.

Unutulmaz  anıları  capcanlı  duruyor.

Bir  gün  yazmak  umuduyla.

Şimdilik  Allahaısmarladık.

Bilmem  eski  günlere  kavuşabilir  miyim,  yoksa…

İlginize,  sevginize,  dostluğunuza  bin  teşekkür.

Yeniden  buluşabilmek,  görüşebilmek  umuduyla…

Yeniden  eski  günlerime  dönmek  özlemiyle…

Hepinize  sevgi,  dostluk.

İyi  günlere  kavuşmak  umuduyla…

Oktay  AKBAL

5  Nisan  2012  –  Cumhuriyet

06
Nis
12

AKP’nin Amentüsü

Peygamber  Efendimiz  der  ki :    “Ben  size  iki  emanet  bırakıyorum,  onlara  tutundukça  asla sapıklığa  düşmeyeceksiniz.   Biri  Kuran,  diğeri  Ehli  Beytim  (sünnetim).”

Yani Müslümanlar sorunlarına çözüm aradıkları zaman ya Kuran’a ya da Hz. Peygambere müracaat edeceklerdir.

Peki, bugün bu durum bilhassa Türkiye Müslümanları için nasıl tezahür etmektedir?

Türkiye Müslümanları günümüzde karşılarına çıkan meselelerin çözümünde nereye başvurmaktadırlar?

İki günden beri bu sütunda yazdıklarımızı takip edenler aslında bu sorunun cevabını da bulacaklardır ama biz yine anlatalım:

AKP ile İslam’ın siyasallaşması ya da siyasetin İslamlaşma iddiasına girmesi, tarih boyunca örneği ancak Emevi ve Abbasi dönemlerinde vuku bulan hadiseleri karşımıza çıkarmıştır.

Oy verdikleri partinin körü körüne peşinden giden ve o partinin din adına söylediklerini adeta vahiy telakki eden bir siyasi anlayış ülkenin başına ceberut olmuştur.

Domuz etinin serbest bırakılması, zinanın suç olmaktan çıkarılması, Hıristiyanlara şehitlik payesi verilmesi, Hıristiyanlığın ve Museviliğini de hak din ilan edilmesi, kelime-i şahadetten Hz. Muhammet’in çıkarılması gibi onlarca konuda devri AKP’de karşımıza çıkan “post modern icraatların” sorgulanmasında müracaat edilecek kaynak “Kuran ve sünnet” değil, AKP beyanatları olmaktadır!

Zina, serbest mi bırakıldı? Böyle bir durumda Kuran’ın zina konusundaki ne dediği değil, AKP’nin bu konuda ne dediği önemlidir!
Domuz eti kasaplık et statüsüne mi girdi?

“Müracaat kaynağı Kuran ve sünnet değil, AKP’nin bunu hangi samimi AB uyum süreci doğrultusunda yaptığıdır.

Son olarak Hrant Dink başta olmak üzere terör saldırılarında ölen gayri Müslimlere de şehit payesi verilmesi mi gündemde? Efendim o konuda da “Kuran ve sünnet değil AKP söylemleri” önemlidir.
Bakın bu konuda yalaka basının en önemlilerinden Star gazetesinin yazarı Mustafa Akyol neler yazıyor: (Bilal Karamus arayıp bilgi vermese haberim olmayacaktı. Çünkü ne bu gazeteyi ne de yazarlarını Kiler markette bedava dağıtıldıklarına şahit olduğum günden beri asla okumuyorum. Bilal Abi’ye teşekkürler.)

“…Ancak ‘şehitlik’ kavramının bir de dinden çıkıp topluma sinmiş bir ‘kültürel’ manası var. Değerli bir dava uğrunda canını veren insanlar ima ediliyor burada. ‘Vatan şehidi’ veya ‘demokrasi şehidi’nde olduğu gibi. (Ne ‘vatan’ın ne de ‘demokrasi’nin dini kavramlar olmadığını, olsa olsa ‘dine uygun’ sayılabileceğini hatırlatayım.)

Şimdi, eğer ‘kültürel mana denen şey bir sapmadır, şehitliğin sadece İslamî manasını kabul ederiz’ denecekse – ki ben öyle demiyorum, ama denebilir – o zaman toplumsal lügatimizdeki ‘şehit’ kavramını epey bir elden geçirmek gerekecek. Örneğin laik Türkiye Cumhuriyeti’nin ultra-laik ordusunun neden ‘şehit’ verdiğini tartışmak lazım gelecek
Üstad Said Nursi, Kastamonu Lahikası adlı eserinde, 40’lı yıllarda Avrupa’yı kasıp kavuran dünya savaşında ıstırap çeken halklara duyduğu üzüntüyü belirtikten sonra şöyle yazmış: ‘Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfât vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.’

Bediüzzaman, devamında, ilahî rahmete mazhar olmak için Müslümanlığın kesin şart olmadığını, hem zaten bir ‘fetret devri’ yaşayan İslam’ın hakikatlerinin insanlara tam ulaşmadığını belirtiyor. “Beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar”ın çocuk iseler zaten şehit sayılacağını yazdıktan sonra, yetişkin “mazlumlar” için de şöyle diyor: ‘Çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.’

Peki neden böyle diyor Bediüzzaman?

(Star “Çünkü onun Müslümanlığının temelinde ‘iman’ var; mesajının özünde ise rahmet.” gazetesi, Mustafa Akyol)

AKP’nin şakşakçıları iktidara destek adına hemen Said’e sarılıyorlar ve kafirlere de mükafat ve merhamet olduğunu, onlara da şehitlik kapısının açık olduğunu anlatıyorlar.

Allah’ın kitabı yerine Said’in kitabına başvuranların bütün kâfirleri cennete sokmak ve onlara şehitlik rütbesi vermek için çırpınması AKP döneminin yeni modası oldu.

Gerçi bu konuyu gündeme getiren Hrant Dink’in de şehit olabileceğini söyleyen Devlet Bakanı Fatma Şahin bile gazetemiz yazarlarından Sabahattin Önkibar’ı arayıp ona şöyle dedi: “Yaptığımız bu çalışmaları medyaya aktarırken bana Hrant Dink ile ilgili soru sorulunca, eğer hukuki karar çıkar ve ailesi de talepte bulunursa ‘hukuken şehitlerin yararlandıklarından yararlanır’ dedim ama sözlerim ‘Hrant Dink şehittir’ diye yansıtıldı! Sabahattin bey şehitlerimizin tanımı bellidir. Ulvi ve kutsi bir makam üzerine bir faninin yeni bir tanımlama yapması mümkün olabilir mi? O neyse biz ona iman ederiz… – Doğru söylüyorsunuz lakin malumunuz son dönem, kitaplı dine mensup olanlar yani Hıristiyanlar da cennete gidecek diyen bir güruh türedi! – Haşa, biz onlardan değiliz.” (Sabahattin Önkibar, Yeni Mesaj, 2 Nisan 2012)

Fatma  Şahin  bile  “Haşa  biz  Hıristiyanlar  cennete  girecek  diyenlerden  değiliz”  derken  yalakalar  hâlâ  AKP’ye  yaranmak  uğruna  cennetin  kapılarını  bütün  küffara  ağzına  kadar  açtılar.

Ve   ‘bu  ülkenin  mütedeyyin  insanları,  medyası’   bu  vahim  durumu  tebessüm  ederek  seyrediyor.

Muharrem  BAYRAKTAR

YENİ  MESAJ

06
Nis
12

Darbeci Evren babanıza ilk taşı, günahı olmayan savursun..!!!

90  yaşını  geçmişler.
Ahları  gitmiş !
Cezayı  ehliyetleri  kalmamış.
Ceza aldıklarında ancak “evlerinde misafir mahkum olabilecek” duruma gelmiş ve “ifadeye bile gelecek mecalleri kalmamış” darbecilerden yeni hesap soruluyor. Gerçekten darbecilerin “darbe hukukuna bile gerek duymadan” darbeci şiddetle ezdikleri, işkence ettikleri, yaşını büyütüp astıkları, kemiklerini kırıp kötürüm bıraktıkları insanların yakınlarının dün başlayan “Darbeci Evren’i Yargılayan mahkemeye” müdahil olma (dahil olma-taraf olan) isteklerini anlıyorum.
Onların haklarıdır.
Fakat  diğerlerine  ne  demeli ?

Diğerleri dediğim bugünkü siyasi partiler AKP, Hükümet, CHP, MHP; “Evren dönemi darbesiyle” kurulan yapı sayesinde varlar.

Xxx

Evren’nin çıkardığı siyasi partiler yasası, seçim yasası, üniversiteler yasası, YÖK kanunu, sendikalar kanunu, seçim barajları, okullara dini eğitimin sokulması, basının susturulması, büyük şehir belediyeleri kanunu ile oluşan yapının meyvelerini 32 yıldır toplayarak bugüne geldiler.
Evren sayesinde varlar.
Evren düzeniyle kaimler.
Evren onların babası oluyor.
Evren’i 32 yıl alkışladılar.
Halka da alkışlattılar.

Şimdi bu şakşakçılar, Evren’i yargılayacak mahkemeye müdahil olma gösterisine koşuyorlar. Bu gösteriye katılanlar içinde Hükümet de var.

Xxx

Kesip saklamıştım.
Aradım buldum.
Şimdi size bu arşiv belgesinin içeriğini aktarayım: SÖZCÜ gazetesinden Ertuğrul Akbay, “Tayyip Erdoğan, darbeci dediği Evren’in hayranı çıktı” başlığıyla yayınlanan tam sayfa röportajda bir fotoğraf var. Evren neşeli, canlı, mutlu oturmuş, karşısında ayakta yarı eğilmiş Tayyip Erdoğan’a bir şeyler anlatıyor. Bu fotoğrafın altında şunlar yazıyor:
“Kalender Orduevi’ne gelen Tayyip Erdoğan Kenan Evren’e cam vazo hediye etti, “Artık bunu (hediye vermeyi) saklamanın bir anlamı yok” diyen Kenan Evren, şu bilgiyi de veriyor: Hatta Kalender Orduevi’ne makam otosuyla değil… Sivil arabasıyla geldi.. Biz de kimseye haber vermeden gizlice içeri aldık. Yarım saat kadar oturdu.
Niçin gelmiş?
Bana saygılarını…Sevgilerini sundu… Bu ülkeye yaptığım iyilikten söz etti.
Başka?
Elimde teyp yoktu ki…
Aklımda kalan bunlar…

Xxx

Röportaj  şöyle  sürüyor :

Evren  ve  Erdoğan   1998  yılında  Mehmet  Ağar’ın  oğlunun  nikah  töreninde  karşılaşmışlar.

Evren  nikah  şahidi.

Büyükşehir  Belediye  Başkanı  olarak  da  Erdoğan,  nikah  kıymış.

Tören  bittikten  sonra  Erdoğan  ile  aralarındaki  konuşmayı  Evren  şöyle  aktarıyor:

“Oturduğum  masaya  geldi…

Konuştuk…

O’na;  Devlet  Başkanlığım  sırasında  Bedrettin  Dalan’a  yaptığım  yardımlardan  falan  söz  ettim.

Bunun  üzerine  Tayyip  Erdoğan  bana ;  “Ahh  Paşam…  Ahh…” dedi…  “Sizin  zamanınızda  ben  olacaktım  ki,  Belediye  Başkanı  neler  yapar…   Sizin  desteğinizle  İstanbul’u  uçururdum…”  dedi.

Xxx

Evren’in  destekçileri  var.
İştirakçileri  var.

Yüreklendiricileri  var.

Gözlerini  kapatanlar  var.

Evren döneminin kurduğu yapıdan nasiplenip, beslenip Büyükşehir Belediye Başkanı, Parti başkanı, Başbakan olanlar var.

Darbeci   Evren’i   baba   yapanlar   var.

Darbeci   Evren   babanıza,   ilk  taşı  “günahı  olmayan” 

atsın.

O    kadar…!!!

( Eeeyyy   şimdiki  postalsız  sivil  darbeci   sünepeler…

İç  veya  dışişleri,  veya  ekonomi  olsun;  doğru  dürüst  

hiçbir  yönetimini  beceremediğiniz  “Devlet”in  mührü  

“şimdi”lik   elinizde    diye   güvenmeyin…

Bu   millet    sizin   de    geçmişinizi   sikecek…)

Ona    göre…

Anlatırken  sesiyse  ağlayan,  yüzüyle  beddua  eden,  vücut  diliyle  hıçkırıklar  sergileyen  ne  kadar da  çok   darbeye  karşı”  demokrat  varmış !

Tarih  hesap  sorar.

Evren’den  soruyor.
Sırası gelecek bugün Evren ile Şahinkaya’ya parmağını uzatıp sanık ayağa kalk  diye  diklenenlere  de   “32  yıldır  neredeydiniz,  darbeci  babanızın  yargılanması  için  bugüne  kadar  niye  beklediniz”  diye  de  soracaktır.

Necati  DOĞRU

SÖZCÜ

06
Nis
12

Ağlanacak halimize zil takıp oynuyoruz

Büyüklük  makamla,  parayla,  pulla  olmaz.

Büyüklük  hoşgörüdür.

Büyüklük; vatan sevmek, insan sevmek ve dinimizin de buyurduğu gibi, canlıya işkence etmemektir.

Hele  öğretmenlerimize  işkence,  en  büyük  günahtır.

En  büyük  halkımız,  başka  büyük  yok.

Yoksa  tuvalette  de  var;  küçük,  büyük

Yeni bir oyuna başladım, ismi “AZINLIK”. Yer yer çok komik, yer yer çok sert.. Yerse. Henüz sekiz oyun oynadım. Benim için adeta sekiz oyunluk bir bebek, oyunum. Pek çok şeyi dile getirdiğim ve bunları cesaretle söyleyebildiğim için hoşuna gidiyor insanların. Bir bakıma insanların içindekini, söyleyemediklerini söylüyorum. Turnedeyim ve ilgiden anladığım kadarıyla uzun sürecek turne. Tek başıma oynuyorum ama masal ya da fıkralardan oluşmuyor oyun. Allahına kadar gerçekleri söylüyorum korkmadan. Tv’de susturulduk, programımız yayından kaldırıldı, inandıklarımı bildiklerimi şimdi tiyatroda söylüyorum.

Ekip, tekniğiyle birlikte 12 kişi. Sahnede ise 3 oyuncu arkadaşım var. İyi oyuncular bunlar. Ama onları konuşturmuyorum. Ha bire kostüm değiştirip, değişik kostümleriyle bol bol antre yapıyorlar. Onların yerine de ben konuşuyorum. İlginç bir durum çıkıyor ortaya. Hem oyun statik olmaktan kurtuluyor, hem de bir hareket kazanıyor.

Daha sekiz oyunda duymuş seyirci duyacağını. İstek telefonlarının ardı arkası kesilmiyor.

“-Bizim  şehrimizde / kasabamızda  da  oynar  mısınız ?”

– Oynarız.

Salondaki seyirci oyunun nabzı. Türkiyenin bugünkü durumuna yürekleri yanıyor, hem de ne yanmak. Gelen reaksiyonlardan anlıyorum bunu. Hep birlikte ağlıyoruz, gülüyoruz memleketin haline. Gerçekleri dillendirdiğim ve de iyi bir oyun çıkarttığım için mutluyum.

Neden  devlet  büyüğü

Hükümetin üst düzey yöneticilerine neden “Devlet Büyüğü” denir? Bu büyüklük nereden gelir? Büyük denilen bu insanlar gerçekten büyük müdür? Bunlar büyüklüklerini, sorumluluklarını müdrik midir?

“Büyük” sözü çok iddialı bir söz. Fiziksel büyüklüğün dışında, büyüklük: Olmuşluk; ermişlik; erdem sahipliği; hoşgörülü olmak; kültür sahibi olup da bu kültürle ona buna caka satmamak; bağışlayıcı olmak; dostları unutmamak; küçüğü-büyüğü kollamak; sevgili ve saygılı olmak; paraya pula değer vermemek ve insana değer vermek.

Bu niteliklerin hangisi devlet büyüklerinde var? Bana bir kelime öğretenin kulu kölesi olurum demiş peygamberimiz. Peygamberimiz öyle demiş ama en kutsal varlıklarımız öğretmenlerimiz, yan yana gelmiş 4’lerden oluşan molla yetiştirme sistemine karşı yürüdükleri için coplandılar, gaz sıkıldı yüzlerine, panzerlerden boyalı su fışkırtıldı, sürüm sürüm süründürdüler İzmir asfaltlarında öğretmenlerimizi. Devlet Büyüğümüz Başbakan’ın vicdanı sızlamadı. Gerçek büyüklerimiz öğretmenlerimize uygulanan bu şiddet karşısında, “Polis görevini yaptı” dedi Başbakan.

Anamız ağladı, analarımız tabut başlarında saçlarını yoldu yitirdikleri evlatları için. Altmış yıldır ben de bu ülkede yaşıyorum. Hiç bu kadar “Ana” ağlamamıştı. Gerçek büyüklerimiz analarımızı, cennetin ayaklarının altında olan analarımızı, Devlet Büyüğümüz Başbakan “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” diyerek bir kez daha ağlatmadı mı? Paralılar paraları ödeyip şehitlik mertebesinden tüyerken; ölen fukara gençler, gerçek büyüklerimiz değil mi? Bu düzeni kurgulayan, milletin anasını ağlatan, Devlet Büyüğümüz Başbakan değil mi? Okumuş, kendini yetiştirmiş, kitap kurdu olmuş insanlar az mı büyük? Mürekkep yalamışlık; okuyarak dirsek çürütmüşlük az birşey mi? Bilgisiyle bilgilendiren, kitleleri aydınlatan bu insanlar için dememiş mi peygamberimiz, “kulunuz köleniz olurum” diye? Peki Devlet Büyüğümüz Başbakanımız ne buyurmuşlar; “Ben okumadım, okuyanların halini görüyorsunuz. Ben okumadığım halde Başbakan oldum, büyüdüm büyüdüm Devlet Büyüğü oldum. Sadece Devlet Büyüğü olmadım, ekonomik olarak da dostlarımla beraber büyüdüm. Okumasanız da olur” demedi mi buyruğunda?

Büyüklük makamla, parayla, pulla olmaz. Büyüklük hoşgörüdür. Büyüklük; vatan sevmek, insan sevmek ve dinimizin de buyurduğu gibi, canlıya işkence etmemektir. Hele öğretmenlerimize işkence, en büyük günahtır. En büyük halkımız, başka büyük yok. Yoksa tuvalette de var; küçük, büyük. Fiyatları da farklı farklı. Ben gerçek büyükleri; fındık ile, fıstık ile, badem ile beslerim.

Oyuna  çıkarken

Sahneye girmeden dua ederim; gelmişime geçmişime ve de ustalarıma. Duam bitmeden de antremi yapmam. Bitince bismillah derim ve başlarım oyunuma. Ben bu duaları Türkçe okuyorum. Türkçe okuduğum için yerine ulaşmıyor mu yoksa? Şimdi beni de kuşkuya düşürdüler; her şeyi bilen yüce rabbimizin Türkçe bilmemesi mümkün mü? Diyanet işleri başkanımıza soruyorum, ben Türkçe duaları boşuna mı okuyorum?

Şehit  olmak  isteyenlere  müjde

Hükümetimiz de, artık bazı iş ve meslek kollarındaki kişilerin şehit olabileceklerinin müjdesini verdi. Artık hükümet şehit olabilecekler için bir liste hazırlıyor. Parayı bastırıp askerden kaçtığınız için üzülmeyin. Size bu fırsat, bu imkân hükümetiniz tarafından sağlanacak.

Ben müslüman bir ailenin çocuğuyum. Annem ramazanlarda eve hoca çağırıp hatim indirirken, hocayı Kuran-ı Kerim’den takip ederdi. Hoca yanlış yaptı mı düzeltirdi onu. Herhangi bir satırı atladı mı uyarırdı. Ben de iyi bir müslüman olduğuma inanıyorum ve Allah’ın her dilden ibadeti kabul ettiğine de inanıyorum. Ayrıca dinin kimsenin tekelinde olmadığına da inanıyorum. Bugüne kadar kimseye eziyet etmedim. Polisle halkı karşı karşıya getirenler, insanların elinden özgürlüklerini alanlar, yetim hakkı yiyenler, insanlara eziyet edip ah alanlar ve anamızı ağlatanlar düşünsün.

Olaylar  doruk  noktasında

Oyunum “Azınlık”a turnede, halk ve gençler koşa koşa geliyor. Valiler, kaymakamlar, açıkçası “Mülk-i Erkan” gelmiyor. Belki de gelemiyor. Belki de orada gözükmek istemiyor.

Biga Üniversitesi’nde konuşmacıydım iki gün önce. Salon hınca hınç doluydu. Bir tek profesör vardı, diğer konuklar öğrencilerden oluşuyordu. Çoğu kızımızın da başı örtülüydü üstelik. Ama okul yönetiminden bir kişi dahi yoktu. Zira okul ele geçirilmişti. Beni dinleyen o profesörün de defterini dürmüşler. Savaşta düşmeyen Çanakkale ve Biga, özellikle Biga, bu kez düşmüştü.

Televizyonlarda  durum

Durumu müdrik bazı gazetelerin dışında bu yazdıklarım çıkmıyor, çıkamıyor. Devletin televizyonları ve diğer yandaş kanallarda millet, şakkıdı şukkudu oynuyor. Pop müzik yıldızlarımız, starlarımız, megalarımız gaflet uykusunda. Şık giysileriyle kendilerinden küçük ya da büyük sevgililerini kucaklayıp “Drink” yapıyor. Pembe lüks otomobillerinde tozpembe yaşıyorlar.

Gençlerimiz de onlara alkış tutuyor ve “Yetenek Sizsiniz Türkiye” yarışmasını izliyor.

Bir  köpek  yarışmanın  birincisi  olmuş.

Bir  karikatür  gördüm  geçen.

Bu  birinci  gelen  köpek  de  şaşmış  bu  işe,  şöyle  diyor :   “Yakında  bunlar  beni  milletvekili  de  seçerler”.

Eskiden  ağlanacak  halimize  gülerdik,  şimdi  zil  takıp  oynuyoruz.

Levent  KIRCA

AYDINLIK




İstatistikler

  • 2.305.566 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Nisan 2012
P S Ç P C C P
« Mar   May »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

En fazla oylananlar