11 Nis 2012 için arşiv

11
Nis
12

Derin Yabancı…

“Derin   devlet”  yoktur…

Devlet  mi  var  ki,  derini  olsun ?..

“Derin   yabancıdır”   o…

*

“NATO’nun  Libya’da  ne  işi  var?”  diyen  devletti…

Bir hafta içinde devletin uçağını NATO kapsamında Libya’ya gönderdi de…

Elinden “insan hakları ödülü” aldığı Kaddafi’yi “İnsan haklarını çiğniyor” diye bombalattı; derin yabancı…

*

Mısır’a  gidip  Mübarek’e  sarılıp  öpen;  devlet…

Birkaç ay geçti geçmedi; Mübarek’i kafese koyup mahkemeye getirenlere para ve silah yardımı yaptırabildi;  yine  derin  yabancı

*

Diyelim  ki  Mavi  Marmara  gemisi  vurulduğunda  horoz  kesilen  devletti

Derin  yabancı  susmasını  söyledi

Sustu  horoz…

*

Siz  görmeyin…

En  yakın  yandaşları  İran  gördü  mesela…

Türkiye’nin  “taşeronluk  yaptığını”  ulusal  televizyonlarından  duyurdular…

*

Parmağında  oynatıyor…

Türkiye  üzerindeki  büyük  oyun  derin  yabancının  yazılımıdır…

Müthiş  plana  karşı  çıkacak  kim  varsa  hapishanelere  doldurulup…

Ulusal  duyguları  dile  getirebilecek  medyayı  silip…

Boyun  eğmeyecek  askeri  sindirip…

Yargıyı,  sivil  toplum  kuruluşlarını,  üniversiteleri  hizaya  getirip  yol  temizliği  öngören  plan  yerli  malı  olamayacak  kadar  kusursuz…

*

Devlet  “komşularla  sıfır  sorun”  dedi,  sadece  birkaç  ay  sonra  oldu  size :

Komşularla  sıfır  barış…

Bizim  devlet,  Esad’ı  arada  bir  gidip  öpüp  “Biz  kardeşiz”  derken,  bir  anda  “Seni  katil”  demesi  de  ondan…

Olacakları  izleyin  artık…

*

Başı  beladadır  Türkiye’nin…

AKP’nin  istediği  din  temelli  rejimi  kurup  bir  çağdaşlaşma  projesi  olan  cumhuriyeti  yıkmasına  yardımcı  olurken,  karşılığında  onu  bölgenin  tetikçisi  olarak  kullanıyor;  derin  yabancı…

Dünyanın   en   yalan,   dolan,   entrika   dolu  

politikasını   oturup   saf   saf   izledikçe   Türkiye,  

tabii   ki   bu   ülkede   olacaklara   da   derin   yabancı  

karar   verecektir…

Siz   değil…

Bekir  COŞKUN

CUMHURİYET

11
Nis
12

SURİYE NOTLARı :

1- Kur. Alb.  Çiçek’den  sonra  Prof. Haberal  da  tutuklu  iken annesini  kaybetti.

Masum insanları cezaevlerinde çürüten, Ana- Baba- Evlatların birbirine hasret kalarak bu dünyadan göçmelerine neden olan, bir çok onurlu insanı intihara sürükleyecek kadar iftiralarla yıldıran, kendi hırsızlarını kendi atadıkları ile aklayan zalimler, kalkmış: “Suriye’deki İnsan Hakları İhlallerine Seyirci Kalamayız” diye işaret parmağıyla çağırılıp emir aldıkları ABD’nin uşaklığına güya kılıf uydurup en büyük ihraç malımız(!) Mehmetçiği ateşe sürmeye kalkıyorlar!

Bu durumda Suriye’nin, Özdemir Asaf’ın şu dizelerini hatırlatması haksız mı sayılır ?
“Kendi  bahçesinde  dal  olamayan  biri,
Girmiş  bahçeme  ağaçlık  taslıyor!”

2-  PKK Askerlerimizi katlettiğinde Uluslararası Hukukun Sınır ötesi Harekat hakkını ABD izin vermediği için kullanamayanların, şimdi ABD emrettiği için ne hikmetse durup dururken sınırdan ateş açan Suriye’ye “Uluslararası Hukukun gereğini yapacağını” söylemesi ne komik ve ne hazin bir durum!

Suriye’ye   “gir”diğimiz   takdirde,   bize   nelerin  

“gireceğini”   (Rusya  – İran –  Kuzey  Irak  Beslemeleri  –  

Kıbrıs  Rum  Yönetimi)   herkes   bir   değil,   bin   defa  

düşünmeli..!!!

Ona    göre…

Kişisel  hastalıkları,  açıkları  ve  mecburiyetleri  yüzünden  ülkemizi  perişan  eden  ve  felakete  sürükleyen  bir  zalimi  başından  atmadıkça  Türk  Milleti  huzur  bulamayacak  ve  karanlık  bir  geleceğe  sürüklenmekten  kurtulamayacaktır !

Reşit  ÇAĞIN

http://www.ilk-kursun.com/haber/101178

11
Nis
12

“İnsanın İnsanlaşmış Doğasının Simgesi” Bir Yazar : Ümit Kaftancıoğlu

32  yıl  önce  bugünün  sabahında,  evinden  işe g itmek  üzere  dışarı  çıktığında  çapraz  ateşle  öldürüldü   Garip  Tatar

Ya  da  bildiğimiz  adıyla  Ümit  Kaftancıoğlu

TRT  İstanbul  Radyosu  Prodüktörü,  Gazeteci-Yazar…

Emniyet’te,  “Onu  solcu  olduğu  için  öldürdüm”  diye  ifade  veren  Ahmet  Mustafa  Kıvılcım,   Askeri  Mahkemede  önce  ömür  boyu  hapse  mahkum  edilse  de  cezası,  Askeri  Yargıtay  tarafından  bozuldu.

Kıvılcım,  dört  yıl  tutuklu  kaldıktan  sonra  serbest  bırakıldı;  azmettirenler  ise  yargı  önüne  hiç  çıkmadı.
İnsanın  insanlaşmış  doğasının  simgesi  bir  yazardı  Kaftancıoğlu,  karanlığı yaran,  insanlar  arasında  iyi  ve  kötü  ayrımı  yapan  “doğuşuyla  değil,  duruşuyla  örnek  olan”   bir  yazardır.

Ve  Kâbe’si  insan  olan  nadide  insanlardan  birisidir.

Doğru yaşayan, yüzü hep güneşe dönük olan; hayatın hep canlı yanıyla ilgili ve ne varsa yaşamda var diyen, burada yaratılanın burada büyüyüp yeşermesinden yana bir yazardı.
Öldürülmeden  önce  doldurduğu  bantta  düşlerini  ve  umutlarını  öyle  yalın  bir  dille  anlatmıştı  ki !
’Yaşama  Sevinci’nde  ne  güzel  diyordu  hatırlayalım :

“Yaşam varolmak, anlam varlık ve dinamizmdir. Ölüm yokluktur, karanlıktır… Sıfır. Sıfırla hangi rakamı çarparsanız çarpın gene sonuç sıfır. Artı bir öyle mi? Hangi değerle çarparsanız çarpın sonuç bir başka değer, sonuç artı ve sonuç varlıktır. Kötülükler iyiliklerin değerini, çirkinlikler güzelliklerin niteliğini, yokluklar varlıkların anlamını, yoksullar zenginlerin kalesini oluşturur. Kıraç, yanık, susuz çöller ovaların, ormanların, yağmurun, denizin anasıdır, yaratıcısıdır. Deniz, ırmak, varlık, orman, yeşil, güzellik, sıkıntı yaşam tablosunda karşıtlarından daha kutsal değildir. Daha güzel ve anlamlı değil. Yokluğa, yoksulluğa, çirkinliğe, kötülüğe daha çok saygı duydum. Bir fabrikanın varlığı sermayesi mi, makinesi mi, patronun kasası mı? Elbette hayır. Bir fabrikanın varlığı işçisi. Arılar gibi bal yapan, üreten, yaşamı sürdüren işçiler. İşçilerin sesi, eli ayağı, evi, yolu, ekmeği, tulumları, çocukları, semti, gecekondusu, fırını, bakkalı, kasabı, yol parası, gelişi, gidişi, grevi, tutumu, sigorta, güvence savaşımı… Yaşamı oluşturan zincir budur.

İnsan varlığının önemini bu denli güçlü bir ifadeyle aktaran Ümit Kaftancıoğlu’nun katledilmesi insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur.

Sivas katliamı davasını zaman aşımına uğratan ve “hayırlı” olmasını dileyen zihniyetin iktidar olduğu ülkemizde Ümit Kaftancıoğlu katliamının gün ışığına çıkarılmasını ve faillerin yargılanmasını beklemek ne kadar doğrudur bilemiyoruz. Ama yine de ümit emekten geri duramıyoruz.

Ve son sözü yine Kaftancıoğlu’na, Kaftancıoğlu’nun yaşama sevincine bırakıyoruz:

“Şunca yaşamın içinde ölüm için, ölen için gözyaşı döktüğümü anımsamıyorum. Bir evin en önemli kişisi, en yakınım ölünce de duygum değişmemiştir. Yaşamın içinde olup da ölü için gözyaşı dökenlere çok üzüldüğümü söyleyebilirim. Susmuş bir ev, canlılığını ve yaşam kavgasını duraksatmış bir ortam için elbette üzülürüm. Ve üzüntümün ağır yanı burasıdır.

Ölümümde eşim, çocuklarım en yakınlarım bile tek bir damla gözyaşı dökmesin istiyorum. Benim için caddeleri dolaşsınlar, bir gazete alsınlar, bir kitap karıştırsınlar, kalabalık bir sinemaya gitsinler, bir konferans, bir konser dinlesinler. Ölüm hiç önemli değil, yaşam var dağ gibi, yaşam var gökyüzü, deniz…

KİMDİR ?

Ardahan’ın Hanak ilçesine bağlı Koyunpınar (eski adı Saskara) köyünde doğdu Kaftancıoğlu. 17 Nisan’da … kuruluş yıldönümünü kutlayacağımız Köy Enstitüsü’nden mezundu. Cilavuz Köy Enstitüsü’nü 1957 yılında bitirdiğinde 22 yaşındaydı. Bir süre öğretmenlik yaptı.

Türlü soruşturmalardan sonra öğretmenlikten uzaklaştırıldı. 1974’de TRT’de çalışmaya başladı. “Dönemeç adlı” hikâyesiyle, 1970 TRT Büyük Ödülü’nü aldı. Köy Odası programlarını hazırlayan ekibin sorumlusu oldu. Alevi dedelerine verilen ve adına “Hakullah” denen bu ödentilerin kimi Dedeler tarafından nasıl bir sömürü ve de soygun aracı haline geldiğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyduğu “Hakullah” adlı röportajıyla 1972 Ali Naci Karacan Birincilik Armağanını aldı.

Bütün eserlerinde geniş halk kültürünü, zengin Türkçe’yi, halkın çıkış yolu arayan çabalarını yazdı Kaftancıoğlu, O’nun için “Türk dilinin engin ve renkli tarlası” denilmesi işte bu coğrafyanın zenginliğini yansıtmasındandı.

Şenol  ÇARIK

http://www.ilk-kursun.com/haber/101182

11
Nis
12

VURGUN, ZULÜM, KANUNSUZLUK DİZ BOYU… AMA BU BÖYLE GİTMEZ…

Tüm dünyanın ve ulusumuzun gözü önünde önceden düzenlenmiş, planlanmış bir orta oyunu oynanıyor. Askerler, siviller “darbecilik”le, “çetecilik”le yargılanıyorlar.

Ama ortada ne bir örgüt, ne de bir örgüt yöneticisi var… Şimdiye dek bulunamadı.

İnsanlarımız zindanlarda çile dolduruyor.

Onların “Tutuksuz yargılanma” isteklerini ise yargıçlar, “Henüz delillerin toplanmadığı, delillerin karartılabileceği” gerekçesiyle reddediyorlar.

2007’den bu yana deliller hâlâ toplanamamış!..

Bir zamanlar, 12 Eylül Döneminde de aynı görüntülerle karşılaşmıştık. Bir yargıcın “Tutukluğun devamı”na, bir başka yargıcın “Tutukluğun kaldırılması”na karar verdiği duruşmalar sonucunda aydınlarımız, tamı tamamına 38 ay 20 gün zindanlarda tutulmuşlar, sonra da “suçsuz” bulunarak salıverilmişlerdi. Yattıkları süre yanlarına kâr kalmıştı.

Yine O yıllarda yapılan itirazlara, savunmalara kulaklar tıkanmış, duymazlıktan, görmezlikten gelinmişti.

Aynı ortaoyununu, aynı filmi günümüzde bir kez daha izlettiriyorlar bize.

Suç kanıtları: Dijital CD’ler…

“İftira CD’leri” de diyebiliriz bunlara… Çünkü darbe planlarını içerdiği ve 2002-2003 yıllarında kaydedildiği ileri sürülen bu dosyaların, 2007 Microsoft Office programı ile yazıldığı bilirkişiler, uzmanlar tarafından belirlendi.

Bu CD’lerin tertip olduğunu artık çocuklar bile biliyor.

Bu ülkede kalemlikler “el bombası”, antika tüfekler “Uzun namlulu suikast silahı” olarak zapta geçirildi. Yasa dışı “kaset ve görüntüleme merkezleri” kuruldu…

Belli ki bütün bu tertiplerin arkasında birileri var… Ama bugüne değin hiçbirinin izine rastlanmadı. Onları ortaya çıkarmak için herhangi bir çaba da gösterilmiyor.

Ama avukatların savunma yapmalarına izin verilmiyor. Avukatlar savunma yapamıyor.

Sanıklar savunma yapamıyor. Yaparlarsa cezalandırılıyorlar…
Çürütülen kanıtlar dikkate alınmıyor.

“İçerideki subaylarla birlikte görev yapan dışarıdaki emekli komutanlar tanık olarak dinlensin, gerçekler ortaya çıksın” deniliyor. Duyan yok. Kulak asan yok. Aldıran yok…

Yani hukuksuzluk devam ediyor. Yani mevcut yasalar ve Anayasa, herkesin gözü önünde paspas gibi çiğneniyor.

Üstüne üstlük, Balbay’lar, Özkan’lar, Perinçek’ler hâlâ tek kişilik hücrelerde tutuluyorlar.

Milletin milyonlarca oyu ve iradesiyle seçilen, milletin güven duyduğu, kendisini temsil etmek üzere TBMM’ne gönderdiği milletvekilleri hâlâ dört duvar arasında. Ve yargıçlar milletimiz gibi onlara güven duymuyor. Ama PKK davasından yargılanan terörist sanık, milletvekili seçilince, aynı gün serbest bırakıldı.

Değerli bilim adamı, Zonguldak Milletvekili Mehmet Haberal’a ise ne hasta babası gösterildi, ne anası… Her ikisi de çocuklarının özlemiyle, hasretiyle gözlerini dünyaya kapadılar…

Bu bir zulümdür.

İşkencedir.

Zalimliktir.

AKP iktidarı bir öç alma, bir intikam makinesi gibi çalışmaktadır.

O, bir Öç alma iktidarıdır.

Nefret iktidarıdır.

Atatürk’ten, Kubilay’dan, Cumhuriyetten, devrimcilerden, devrimlerden nefret etmekte, öç almaktadır. İşbirlikçi, dinci atalarının öcünü almaktadır.

Ulusalcılardan, tam bağımsızlıktan yana olanlardan, vatanseverlerden nefret etmekte, öç almaktadır.

28 Şubatçılardan, askerlerden nefret etmekte, öç almaktadır.

Emperyalizmle birlik olup, yurtseverleri sırtından bıçaklayan ihanet şebekesi, ihanet erbabına olmayan itibarları yeniden verilmek istenmekte, el üstünde tutulmaktadır.

Tüm hayatı boyunca Cumhuriyetle, Cumhuriyet devrimleri ile mücadele eden Said Nursi’ler, İskilipli Atıf Hoca’lar işte bunun için her gün anılmakta, adına anma törenleri düzenlenmektedir…

Bu madalyonun bir yüzüdür. Bir de öteki yüzü var: Çalan, çırpan, sömüren mutlu azınlığın dünyası…

Yani doğal dokunulmazlığa sahip olanlar…

Yani yargılanamayanlar: Milletvekilleri, AKP’li belediye başkanları, parti yöneticileri, taraf medya, yalakalar, yandaşlar…

Yani bir eli yağda, bir eli balda olanlar…

Yani milyonların açlığı, perişanlığı, sefaleti üzerinde ömür sürenler, saltanat yaşayanlar…

Düzenin devamından yana olan talancılar, vurguncular…

Aynı evde üç karıyla, dört karıyla yaşayan ulema takımı, garibanların evini yok pahasına alıp, milyonların üzerine oturan milletvekilleri…

YANİ VURGUN, TALAN, ZULÜM ÜLKEMİZDE DİZ BOYU… AMA BU BÖYLE GİTMEZ…

Hocam, aydın bilim adamı Oktay Sinanoğlu’nun sözleri ile:

“…Bu böyle gitmeyecektir.
Birtakım bilinçlenmeler, kıvılcımlanmalar başladığını görerek seviniyorum.
Umutsuzluğa kapılmadım…
Bu millet sıkıntılardan geçiyor.
Aklını başına alacak, kendi kuvvetinden güç alacaktır!
Amerika bitmiştir!
Avrupa bitmiştir!
Aklımızı başımıza alarak hedeflerimize yürüdüğümüz takdirde…
Dünya’daki iki güç: Biri Brezilya, diğeri Türkiye’dir…”

BU   BÖYLE   GELMİŞ   AMA   BÖYLE   GİTMEYECEKTİR…

Ali  ERALP

http://www.ilk-kursun.com/haber/101090

11
Nis
12

“Türkiye’de Masonluk Tarihi” Dizi Yazısı Üzerine Bir Eleştiri

Sayın Bojidar Çipof’un İlk Kurşun gazetesindeki “Türkiye’de Masonluk Tarihi (1-5)” dizi yazısının 3. Bölümünün girişinde: “1925 yılında itibaren masonluğa karşı Türkiye’de tepkilerin başladığı gözlenir. Mason olmak üzere müracaat eden fakat masonluğa uygun görülmeyen eski Adliye Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, o dönemde kapatılmaya uğraşılan tekke ve zaviyelerle birlikte masonluğu da kapattırmak için çaba harcıyordu. Dönemin güçlü siyasetçilerinden Şükrü Saraçoğlu ve Fevzi Çakmak da masonluk hakkında olumsuz düşüncelere sahiptiler ve Meclis’te sık sık masonluğa karşı konuşmalar yapmaktaydılar. Buna karşı masonlar da mecliste fevkalade güçlüydüler. Zira CHP’nin ağır toplarından mason olan çok milletvekili vardı.” deniyor.

Atatürk’ün Türk gençliğine emanet ettiği Cumhuriyetimizin temel taşlarını ören idealist aydınlanmacı kadronun öncülerinden Mahmut Esat Bozkurt “Masonlar Dinleyiniz!” kitabındaki (Kaynak Yayınları, Birinci Basım Ağustos 2005) polemiklerinde locaya başvurduğu ama kabul edilmediği iddiasının kendisini yıpratmak için loca çevresince uydurulan bir yalan olduğunu açıkça dile getirmiştir. Kaldı ki Bozkurt’un bu polemikleri otuzlu yılların başında çok okunan Anadolu, Yeni Asır, Hürriyet gibi gazetelerde tefrika edilmiş, loca temsilcileri zaman zaman Bozkurt’a cevap vermişler, Mahmut Esat Bey de bu cevaplara daha sert karşılıklar vermiştir. Loca temsilcilerinin Bozkurt’un bu iddiayı yalanlamasına rağmen bir belge gösterememeleri ve susmaları mânidardır. Mahmut Esat Beyin Anadolu gazetesinde 25-28 Ekim 1931 tarihleri arasında yayımlanan “FARMASONLUĞA: SON VE KISA CEVAPLARIM ” başlıklı dizi yazısında bu konuyla ilgili iddialara verdiği yanıt açık seçiktir:

” Tatbikatta ispat ediyorum ki , masonluk Türk milletinin haklarına tecavüze vasıta oluyor. Onun için mücadele ediyorum. Farmasonluğa girmek için talepte bulunduğum iddiasına gelince , hiçbir gün, hiçbir yerde böyle bir arzu göstermedim. Nitekim bu rivayetin asılsız olduğunu İzmir mason teşkilatı da ilan etti. Meğer izmir’de Güneş Kulübu varmış. Bu ismi de yeni duydum ve bu tuhaf isme güldüm. Farmasonluğun hülyaları, azameti eski İran Şahlarının mübalağalarını da geçiyor.”

“Düşünebiliriz ki farmasonluğun en ziyade yayıldığı yer, İstanbul ve İzmir mıntıkalarıdır. Halk Fırkasının bütün teşkilatları bundan ibaret değildir. Bütün Türkiye’dir. Milyonlarca üyesi olan Halk Fırkasının içinde üç yüz, beş yüz, iki bin mason bulunması bu teşkilatın % 90′ının mason olması demek değildir. Vaktiyle Halk Fırkası’nın içinde Bektaşiler, Kadiriler, Mevleviler, Nakşibendiler vesaire de vardı. Fakat bunların mevcudiyeti, o tarikatların aleyhtarı olmamıza ve onların Büyük Şef’in işaretiyle kapatılmasına mâni olmadı. O kadar ki gizli farmasonluk müstesna olmak üzere tarikatların hepsi kapatıldı ve mensuplarıyla evvelce olduğu gibi bugün de hep beraber bir yolda, inkilap yolunda yan yana çalışıyoruz... Bizim bildiğimize göre, son muhalefetin başında yürüyenler de masonlardı. Mesela eski Serbest Fırka Lideri Fethi Bey farmasondur. Yanında çalışan erkânın büyük çoğunluğu da farmasondur. Halbuki Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Büyük Reisi Gazi Hazretleri, Umumi Reis Vekili İsmet Paşa Hazretleri, Kâtibi Umumi Recep Beyefendi farmason değildir. Görülüyor ki Serbest Fırka erkânını farmasonlar Halk Fırkası ricalini de farmason olmayanlar teşkil ediyor.”

Mahmut Esat Bozkurt’un temel tezi şudur: Masonluk evrensel olduğunu savunur bizse milliyetçiyiz, evrensellik iddiasındaki masonlar milli çıkarlarla emperyalist çıkarlar arasındaki çelişmede ikincilerden yana tutum alır, almak zorundadır. Bu nedenle cumhuriyetimizde masonların yeri yoktur.

**

Masonların laik, yurdunu seven Atatürk ilkelerine bağlı, ülke bütünlüğüne sahip çıkan insanlar olduğu propagandalarıyla masonik felsefe ve yapılanmanın cumhuriyet aydınlanması ile özdeş olduğu savlanmaktadır.

Kendilerini Atatürkçü, cumhuriyetçi, laik ve ilerici olarak tanımlayan yazarlar bile bu propagandaları tekrarlamaktadır.

Bu vesileyle İlk Kurşun’da yayımlanan “Emin Çölaşan ve Masonluk” başlıklı yazımı hatırlatma gereği duydum.
http://www.ilk-kursun.com/haber/93979

Özcesi,  “siz Atatürkçü, cumhuriyetçi, yurtsever ve ulusalcıysanız masonları desteklemelisiniz, yoksa gericilerle aynı saflarda olursunuz ” denmektedir.

Oysa   ki   Atatürk,    ulusal   kurtuluş   savaşıyla   taçlanan   Cumhuriyetimizi   masonlarla

kurmamış,  en  büyük  eserini  de  masonlara  değil — Türk  gençliğine  emanet  etmiştir.

Dahası   dünyada   eşi   görülmemiş   radikal  bir   girişimle   mason   localarının  

kapatılmasını   sağlamıştır.

Yalın   gerçek   budur.

Cumhuriyetin   aydınlanma   felsefesini   bu   türden  

genel   geçer   bahanelerle   masonlukla   özdeşleştirme  

çabaları   Cumhuriyet   düşmanlarının   ekmeğine   yağ  

sürmekten   başka   bir   işe   yaramamaktadır.

Daha   da   kötüsü   başımızdaki   şimdiki   devlet  

“yönetici”si   kılıklı   gerçek   masonlardan   dikkatimizi  

uzaklaştırmaktadır…

Ali  Rıza  ÜÇER

http://www.ilk-kursun.com/haber/101033




İstatistikler

  • 2.302.363 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Nisan 2012
P S Ç P C C P
« Mar   May »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

En fazla oylananlar