12 Nis 2012 için arşiv

12
Nis
12

Bor’un Pazarı Geçmeden…

ÇOK   ÖNEMLİ   BİR   KONUYA   DİKKATİNİZİ   ÇEKERİM :

Konumuz, Bor  Tuzları,  Trona  ve  Asfaltit  Madenleri  ile  Nükleer  Enerji 

Hammaddelerinin  İşletilmesini,  Linyit  ve Demir  Sahalarının  Bazılarının  İadesini 

Düzenleyen  2840  Sayılı  Kanunda  Değişiklik  Yapılmasına  Dair  Kanun  Tasarısı.”

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nca hazırlanan ve Bakanlar Kurulu tarafından imzalanan bu tasarı, 5 Mart 2012tarihinde Başbakanlığa iletildi. Başbakan’ın imzasıyla da, 20 Mart 2012 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na gönderildi.

Yapılmak istenen değişikliğin ne olduğunu anlayabilmek için yasanın ilk haline bakalım.

2840  sayılı  yasa,  “Devlet  eliyle  işletilecek  madenleri”  tanımlamaktadır.

Yasanın  2. maddesinde, Bor  tuzları,  uranyum  ve  toryum  madenlerinin  aranması  ve  işletilmesi  Devlet eliyle  yapılır”  hükmü  yazılıdır.

Bu  madenler  için  “6309  sayılı  Maden  Kanunu  gereğince  gerçek  ve  özel  hukuk  tüzel  kişilerine  verilmiş  olan  ruhsatlar  iptal  edilmiştir.”  denilmektedir.

Yapılan  düzenlemeler  sonucunda  1978  yılına  kadar  yerli  ve  yabancı  özel  şirketler  eliyle  işletilen  bor  madenleri,  bu  tarihte  2172  sayılı  yasa  ile  Etibank’a  devredilmiştir.

1983 yılında ise, 2840 sayılı Kanun ile “bor tuzlarının aranması ve işletilmesinin devlet eliyle yapılacağı” hükme bağlanmıştır. Bor madenleri, 1985 yılında çıkarılan 3213 sayılı Maden Kanunu kapsamına alınmış, ancak 2840 sayılı Kanun hükümleri saklı tutulmuştur.

Şimdi   ne   yapılmak   isteniyor ?

Car olan yasanın 2. Maddesinden “Bor tuzları, uranyum ve toryum madenlerinin aranması ve işletilmesi, devlet eliyle yapılır” hükmü kaldırılıyor. “Bu madenlerin üretilmesi ve zenginleştirilmesi, teknik, ticari ve ekonomik sebeplerle ürünün mülkiyeti ruhsat sahibinde kalmak üzere 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu hükümleri çerçevesinde ihale edilmek suretiyle üçüncü şahıslara gördürülebilir” hükmü getiriliyor.

Bakana  göre,  “Bu işlem taşeronlaştırma. Devlet, Bor madenini çıkartma işlemini taşeron firmalara yaptıracak.”

Bu arada Bor’un yasal sahibi olan Eti Maden İşletmeleri AŞ, bağlı işletmeleri ile beraber kiraya verilecek.

Söylenen ise “satılmıyor,  3 yıllığına  kiralanıyor.” muş…

Ama yasaya bir ek daha konuluyor :  “Üçüncü şahıslara gördürülecek işlerin ihale süresinin üç yıldan fazla olması durumunda, konuya ilişkin talepler Yüksek Planlama Kurulu tarafından karara bağlanır.”

Bu  iş,  öyle üç  yılla  falan  sınırlı   değil,  kanunen  en  az  49  yıla  kadar  kiralama  sürebilecek.

Eti  Maden  İşletmeleri  AŞ  zarar  eden  bir  işletme  mi ?

Tabloya  bakıp  kararı  siz  verin.

Bu durumda yanıt aramamız gereken sorular;

Eti Maden İşletmeleri AŞ neden elden çıkartılıyor?
Kim işletecek?

Bu  soruların  yanıtı  ise  tam  bir  “hikâye”.

16 Haziran 2005 tarihinde Canberra/Avustralya’da Devlet Bakanı Kürşat TÜZMEN tarafından “Türkiye Cumhuriyeti ile Avustralya arasında Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunmasına İlişkin Anlaşma ve Ek Protokol” imzalanmıştır.
Anlaşma 23 Eylül 2009 tarihinde Bakanlar Kurulunca onaylanmış ve 05 Ekim 2005 tarihinde de TBMM Başkanlığına gönderilmiştir.
Bu anlaşma, 6-10 Aralık 2005 tarihinde Başbakanın Avustralya’yı ziyaretinde de konuşulmuş.

21.05.2008 tarihinde Başbakan’a yöneltilen bir soru önergesine 21 Temmuz 2008 tarihinde cevap veren Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi GÜLER “Avustralya Büyükelçimiz, beraberindeki elçilik yetkilileri ve BHP Billiton firmasından iki yetkili 6 Eylül 2005 tarihinde Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğünde bir toplantı yapmıştır. Bu toplantıda, üretim ve verim artışı sağlayabilecek yeni teknolojik metotlar konusunda işbirliği imkanlarının araştırılması konusunda mutabık kalınmış, bilahare firmanın talebi üzerine 24 Kasım 2005 tarihinde Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğünde iki tarafın temsilcilerinin katılımıyla ikinci bir toplantı yapılmıştır. Bu toplantıda taraflar kendi iştigal alanları konusunda karşılıklı bilgi alış verişinde bulunmuşlardır” diye cevap vermiştir.
Söz konusu anlaşma ve buna bağlı ek protokol TBMM’ce 07 Nisan 2009 tarih ve 588 sayılı Kanunla uygun bulunarak 14 Nisan 2009 tarih ve 27200 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.
Bu anlaşmanın eklerinin 10. maddesinde “Türkiye’nin İzmir bölgesinde potansiyel bir yatırımcı olan BHP Biliton’un, Türkiye’nin dünya rezervlerinin yüzde 70′ine sahip olduğu boratlar ile ilgili olarak madencilik, işleme/zenginleştirme ve pazarlama dahil olmak üzere uzun vadeli planları” olduğunu belirtilmiştir.”
Özetle, 16 Haziran 2005 tarihinde Avustralya’da imzalanan, 7 Nisan 2009 tarihinde TBMM de onaylanan bu anlaşma ve ek protokolündeki “BOR madeni” ile ilgili maddesinin yürürlülük tarihi 2012 yılı imiş…

Tartışma   götürmez   gerçek   şu   ki,  BOR  MADENİ  

“özelleştirilerek”   resmen   SA – Tı – Lı – YOR.

Durup  düşünelim.

İsterseniz  şapkamızı  da  önümüze  koyalım.

Neden   böyle   ince   bir   yol  izlenerek,   saman   altından   da   geçirilerek   Bor’u   satıyorlar ?

Sümerbank’ı,   Telekom’u   satarken   davul   çalanlar,  

bu   sefer   neden   çaktırmadan,   hiç   kimseyi 

uyandırmadan   satmaya   çalışıyorlar ?

Bu  soruların  yanıtını  bulmak  için  Bor  madeninin  ne  olduğunu  bilmek  gerek.

Bor   madeni   Türkiye   için   neden   önemli ?

Dünya   rezervinin   %72’sine   sahibiz,
Bilinen   Bor   rezervimiz   3,5 milyar  ton   ve   kalitesi   çok  yüksek,
Ham   Bor’un   fiyatı  150 – 300 $/ton,
İşlenmiş   Bor’un   fiyatı  400 – 800 $/ton,
Dünyada   yılda   üretilen   Bor’un   %40’ı   bize   ait,
İhracat   gelirimiz   855  milyon $/yıl
Bor   yaşamın   her   alanında   kullanılan   bir   maden,
Geleceğin   enerji   kaynağı   olarak   görülüyor.

Peki,  biz  Bor’u  nasıl  değerlendiriyoruz ?

En  fazla  300- 400  metreden  çıkartıyoruz.

Daha  derinlerdeki  rezervlerimizi  bilmiyoruz.

Etibank  olarak  işliyor  ve  dışarıya  satıyoruz.

Ülkemize  gelir  sağlıyoruz.

Bor’u  kimlere  satıyoruz ?

Yüksek  teknolojiye  sahip  uluslar  arası  şirketlere  (ÇUŞ) = (Çok Uluslu Şirketler)

Kullandıkları alanlara göre Bor kullanarak, 30-40 katından 1000 katına kadar çıkıyor.

Arabaların kasalarından roket yakıtına, izolasyon maddelerinden kimyasal gübre veya deterjan imalatına kadar her alanda kullanıyorlar.

Son   bir   bilgi   daha,   Dünya   rezervinin   %72’si   bizim   olan   Bor’un  dünyadaki   fiyatını   biz   değil,   sattığımız   ÇUŞ’lar   belirliyor.

En  sıradan  akla  sahip  bir  kişi  bile,  “Bu  kadar  değerli  ve  önemli  bir  madeni  neden  elden  çıkartıyoruz”  diye  sormaz  mı ?

Ben  de  bilenlere  sordum.

Maden mühendisleri odası başkanı Mehmet Torun ve maden mühendisi (2000-2002, Eti Pazarlama AŞ genel müdürü) Ümit Uncu, Bor’un hikayesini anlattılar. (10.04.2012 – Kanal B, Ortak çözüm programı. “www. kanalb.com.tr” adresinde program arşivden izleyebilirsiniz.)

Bu programın sonunda ülkemizde oynanan oyunu bir başka boyutu ile bir kez daha görüyorsunuz. Tabloya biraz yukarıdan bakalım.

Seçimlerden bu yana daha bir yıl bile dolmadı ama art arda gelen KHK’lerle Devletin yönetim anlayışında, kamunun görev ve sorumluluk alanlarında ve özellikle de ekonomi alanında büyük değişiklikler yapılmakta.

Gittikçe artan dış borcumuz ve dış ticaret açığımız ile cari açıktaki yükseliş, ekonomimizin girdiği sıkıntının temel göstergeleridir.

2008 krizine kadar büyük oranda dışarıdan gelen parayla dönen ekonominin çarklarını çevirebilmek için yeni kaynaklar yaratılmaktadır.

Bu kaynakların bir tanesi (her zaman olduğu gibi), vergiler ve benzine, doğalgaza, elektriğe kısacası kullandığımız her maddeye yapılan zamlardır.

İkinci olarak da birbirine bağlı olarak getirilen “afet riskli alanlarda kentsel dönüşüm yasası,” orman arazilerinin satışını sağlayan “2B yasası” ve “Yabancılara toprak satışı yasalarıdır.” Yani topraklarımızı satarak ekonomiye para kazandıracağız. Beklenti 400 milyar doların üstünde…

Şimdi ise sırada, toprak altı zenginliklerimizin, madenlerimizin, Bor madenimizin satışı var.

Fabrikalarımız, santrallerimiz, limanlarımızı, bankalarımızı, telefonumuzu sattık. Yetmedi. Şimdi de topraklarımızı ve madenlerimizi satacağız.

Kenya’nın Kurucu Devlet Başkanı Kenu Kenyattu’nun anlattıkları bize ders olabilecek mi? “Beyaz adam elinde İncil’le Afrika’ya geldi ve toprağın sahibi olan siyah adama dua ederken gözlerini kapatmasını söyledi. Siyah adam gözlerini açtığında, beyaz adamın toprağa, kendisinin ise yalnızca İncil’e sahip olduğunu gördü.”

Bu yolun sonu nereye varacak?

Yarın satacak bir şeyimiz kalmayınca, ne yapacağız, diye düşünmek, düşünmekten de öte sorgulamak zorundayız.

Madenler, Bor madeni bu ülkede yaşayan herkesin malıdır. Yani bu sorun ne sadece maden mühendislerinin ne de işçilerin sorunudur, hepimizin sorunudur.

Maden Mühendisleri Odası, Petrol İş sendikası bu yasa değişikliğine karşı büyük bir mücadelenin içindeler. Maden Mühendisleri Odası tüm milletvekillerine mektup da gönderdi.

İsterseniz her iki kuruluşun sayfalarına girip bilgi alabilirsiniz.

Ötesinde “ne yapabiliriz” diyenlere bir önerim var:

Sizler de bulunduğunuz ilin tüm milletvekillerine, özellikle de iktidarın milletvekillerine mektup, telgraf, e posta gönderebilirsiniz. “Millet olarak vekilinizden bu yasa değişikliğinin yapılmasını onaylamadığınızı” söyleyebilirsiniz.

Bu  kadarcık  bir  işi  bile  yapamayanlara,  Rıfat  Ilgaz’ın  “Aydın  mısın”  şiirinin  son  mısraları  yanıt  olsun.

“Benden   geçti   mi   demek   istiyorsun

Aç   kollarını   iki   yana

Korkuluk   ol…”

Tevfik  KIZGINKAYA

http://www.ilk-kursun.com/haber/101319

12
Nis
12

CIA’NIN ÇETECİLERİ — (5)

“Bizim  Oğlanlar”  Hep  Kazanacaktır !

Bir darbenin yapılabilmesi için gerekli olan zaman ve zeminin dışında önemli olan iki kaynak, iç ve dış desteğin sağlanmasıdır.

12 Eylül’ün halen iktidar olduğu, CIA çetecilerinin, 12 Eylül çocuklarının iktidarını daha iyi anlamak için 22 Şubat ve 21 Mayıs darbe girişimlerini de kısaca anımsamak gerekir.

1960 27 Mayıs Devrimi’nden genel seçimlere giden süreçte, ABD ve Avrupa ilişkilerinde aslında değişen fazla bir şey olmamıştır. Örneğin ABD’nin 1961 Ocak ayında yaptığı 43 milyon dolarlık yardımla birlikte Türkiye’ye yaptığı yardım tutarı 279 milyon dolara ulaşmıştır. Ayrıca Türk ve Alman İş ve İlçi Bulma Kurumları arasında bir antlaşma imzalanmış ve 105 kişilik ilk Türk işçi kafilesi Almanya’ya davul, zurnalar eşliğinde uğurlanmıştır. 2 Haziran1961′de Almanya Ve Türkiye arasında kredi antlaşması imzalanmıştır.

Genç subaylara göre, 27 Mayıs’ı DP hükümetini deviren basit bir hükümet darbesi gibi gösteren, bu sürecin üstü çizilmeli ve 27 Mayıs’ın devrimci yanı garantiye alınmalıdır. Devrim, halkın kayıtsız şartsız egemenliği için yapılmıştır.

Üstelik 15 Ekim 1961′de yapılan seçimlerde umut edilen olmamış, DP’nin yerine kurulan AP % 34.8 gibi bir oy alarak, % 36.5 alan CHP‘nin karşında bir büyük güç olarak varlığını göstermiştir. TBMM’deki 450 milletvekilinin 173′ü CHP‘nin, 158′i ise AP‘nindir. 150 üyesi olan Senato’da ise 71 senatör ile ağırlık, AP‘ye aittir.

Seçimlerden çıkan tabloya göre siyasi ortam, 27 Mayıs öncesine dönüşmek üzeredir. Bunun yanı sıra ordudan tasfiye ve emekli edilen Kemalist subayların çoğunluğu, aslında 27 Mayıs harekatının başlangıç noktasında var olan, ancak 27 Mayıs’ta Kore’de görevli olduğu için kadro dışı kalan Albay Talat Aydemir’i rahatsız etmektedir.

Konumuz 12 Eylül olduğuna göre bu süreci uzun ve detaylarıyla anlatmam mümkün görülmemektedir. Bir kaç satırla değinirken 21 Mayıs harekatının kurbanlarından- evet kurbanlarından- rahmetli eşim Kara Harp Okulu son sınıf öğrencisi Fehmi Özen’in bir sözünü sizinle paylaşmak istiyorum. “HARBİYELİ ALDATILDI.”

22 Şubat darbe girişiminin, başarısızlığının tescil edilmesinden sonra Kara Harp Okulu öğrencileri mecburi izin verilerek evlerine gönderilmiştir. İstanbul’da bir araya gelen öğrencilerin Taksim Anıtı’na koydukları çelengin üzerinde “HARBİYELİ ALDANMAZ” yazılıdır.

1459 Harbiyeli, Askeri Ceza Kanunu’ndan yargılanmış, 450′si muhtelif cezalar almış, geri kalanları ise beraat etmiştir. Ancak beraat edenler bir kez daha Askeri Disiplin Talimatnamesi’ne göre, ikinci kez cezalandırılarak TSK ile ilişkileri kesilmiştir. Bu tarihte bir ilktir. Talat Aydemir ve Fethi Gürcan hakkında verilen idam cezaları, TBMM’de AP ve CHP’li milletvekillerinin oylarıyla onanmış, her ikisi de asılarak idam edilmiştir.

Zamanın Genel Kurmay Bşk.nı Cevdet Sunay, Harp Okulu öğrencilerinin ordudan ihraç kararını imzalamamıştır. Ancak Sunay’ın Roma’daki bir NATO toplantısına katılması nedeniyle vekaleten bu görevi sürdüren Orgeneral Memduh Tağmaç, kendi çocuklarını sokağa atan bu kararı imzalamakta bir an bile tereddüt etmemiştir. Bu imzanın ardından TSK’daki Kemalist kadro adeta törpülenmiştir.

Ancak zamanın Genel Kurmay Bşk.nı Cevdet Sunay’ın bu kararı asla siyasi bir tavır değildir. İnsancıl, babacan ve vicdani bir duruştur. Çünkü 12 Mart Muhtırası’nda Cevdet Sunay ve Memduh Tağmaç birlikte hareket etmiştir.

Bu kararla birlikte Harp Okulları tedrisatında değişiklik yapılmış, 2 senelik süre dört seneye çıkarılarak Kara Kuvvetleri’ne yeni subayların katılımı ertelenmiştir.

22 Şubat ve 21 Mayıs, iç ve özellikle dış destekten yoksun olduğu için başarılı olamamış, darbe girişimleridir.

Ancak 12 Eylül iç ve dış mihraklar tarafından özenle alt yapısı hazırlanan ABD’nin “Bizim çocuklar kazandı” diye alkışladığı bir darbedir.

Ancak bu darbe sürecini 11 Eylül’de başlatıp, 13 Eylül’de sonlandırırsak, büyük bir yanılgının içine düşeceğimiz gerçeğini yadsımamız mümkün değildir.

Darbecilerin ve destekleyicilerinin, 80 öncesindeki süreci yazdıkları ve uygulamaya koydukları senaryo ile büyük başarı ile yönettikleri bir gerçektir.

Bireysel katliamlar, gazetecilerin ve bazı siyasetçilerin öldürülmesi, suçluların cezaevlerinden kolayca kaçmaları, suçların faillerinin yakalanmaması ve Sivas, Kahramanmaraş ve Çorum olayları… Bunların tümü darbe senaryosunun gereğidir.

Şehirler mahalle, mahalle, sokak, sokak paylaşılmıştır. Orta öğretimde bile öğrenciler, bu ayrışmayı sınıflarına kadar sokmuşlardır. Her gün insanlar ölmektedir. Bu ölümler öylesine olağan bir gelmiştir ki, basın 25 kişinin ölümü ile ilgili haberi tek sütuna sığdıracak kadar normalleştirerek yayımlamışlardır.

Türk milleti yaratılan kaos ve kardeşin, kardeşi öldürdüğü, insanların hava karardıktan sonra sokağa çıkmaktan korktuğu bir ortamda iki seçenekle karşı karşıya bırakılmıştır. Ya öleceksin ya da bu habis ortamdan kurtulmak adına, sağlam hücrelerini yok eden kemoterapi tedavisine razı olacaksın. Türk milleti bilinç altına şırınga edilen korku nedeniyle “darbe”yi tercih etmiştir. Nazlı Ilıcak’ın deyimiyle “Huzur namlunun ucundadır.”

12 Eylül’den bu yana Türk milleti özellikle beyin hücrelerini etkileyen bir tedavinin etkisi altındadır.

“Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?” Bu söylem aslında çok bilinmeyenli bir denklemdir. Aslında benim üzerinde çok düşündüğüm, cevabını verirken de zorlandığım bir denklem daha vardır.

“24 Ocak Kararları’nın mimarı ve uygulayıcısı Turgut Özal 12 Eylül’ün ürünü müdür ve/veya 12 Eylül 24 Ocak Kararları’nın mimarının bir ürünü müdür?”

Zamanın Başbakanı Süleyman Demirel’in Zincirbozan’a gönderildiği ortamda, Turgut Özal’ın cunta kabinesinde, başbakan yardımcısı olarak görev alması, ektiği tohumun hasadını toplamayla eş değerdir.

Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay üyeleri 12 Eylül cuntacıları ziyaret ederek, darbecilere bağlılıklarını bildirmişler, milletin başına amir kesilen, devletin memurlarını adeta yasallaştırmışlardır.

12 Eylül ve/veya Kenan Evren adaleti ise “bir ondan-bir bundan” şeklinde tecelli etmiştir. Bir sağdan, bir soldan kişiler asılarak traji-komik bir şekilde sözde adalet (!) sağlanmıştır. insanlar sadece düşündükleri ve düşündüklerini ifade ettikleri için cezaevlerinde inanılmaz işkenceler görmüştür.

Türkiye’yi bugünlere getiren 12 Eylül’ün gerçek patronu darbeci beş general midir? Acımasız kararların altına imza atan, kalemlerini kıran yargıçların hiç mi suçu yoktur?

Ya cunta kabinesinde yer alan bakanların, yalakalık adına darbeyi göklere çıkaran ve destekleyen basının, işkencilerin?..

12 Eylül bir ABD darbesidir. Gerçek patron Pentagon ve CIA’dır.

Kenan Evren çıkardığı kanun kuvvetinde kararname ile Türkiye’nin 12 eyalete bölünmesini istemiştir. Fakat onanmasını seçimlerden sonra iktidara gelecek partiye bırakmıştır. Özal iktidarı ise “Halkın infialini kazanırız” gerekçesiyle, bu kararnameyi onaylamamış ve “şimdilik” kaydıyla rafa kaldırmıştır.

Günümüzün iktidarı ise “AB Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nı imzalamış, Kalkınma Ajansları ile Türkiye’yi bölgelere ayırmış, devletin valilerini bu çalışmaların başkanı olarak da atamıştır. Türkiye “Başkanlık Sistemi”ne doğru hızla ilerlemektedir.

İktidarının ilk yıllarında “Diyarbakır bu bölgenin yıldızı olacaktır” diyen Sn. Erdoğan’ın söylemi mimlenmiş ve Selahattin Demirtaş tarafından “Diyarbakır Kürdistan’ın başkenti”ne dönüştürülmüştür.

Bu örnekleri çoğaltmak elbette mümkündür. Demirel’in, Deniz Baykal’ın, Cindoruk’un ve gerçek diğer mağdurların, 12 Eylül davasına müdahil olmadığı ortamda iktidarın müdahil olması ne derce doğrudur sorusunu sormak elbette mümkündür.

12 Eylül’ü destekleyen basın patronlarının ve yazarlarının hem kendileri hem de çocukları bugünün iktidarını da desteklemeye devam etmektedirler

12 eylül’ün gerçek mimarı Amerika ise gene iktidarın destekçisi ve stratejik dostu olduğunu açıkça ifade etmektedir.

O zaman değişen nedir?

Biri bana anlatsın…

Zira benim yaşlı beynim bu olanları anlamakta zorlanmaktadır.

Kim, kimi yargılıyor Allah aşkına?

Graham Fuller’in “Bizim çocuklar kazandı” söylemi halâ geçerliliğini korumaktadır.

Her geleni etekleriz”  – Bu huyumuzdan vazgeçmediğimiz takdirde, Bizim oğlanlar” hep kazanacaktır.

Bundan emin olun…

( Devam  edeceğiz.. )

Figen  ÖZEN

http://www.ilk-kursun.com/haber/101301




İstatistikler

  • 2.314.606 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Nisan 2012
P S Ç P C C P
« Mar   May »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

En fazla oylananlar