14 Nis 2012 için arşiv

14
Nis
12

12 Eylül Varyete Tiyatrosu… “Bizim Çocuklar Yine Kazandı..!!!”

Sebep – sonuç  ilişkisi  evrenin  süreklilik  yasasıdır.

Olgular  halden  hale  geçerek  devinirlerken  sebepler  sonuçları  oluşturmakta,  o  sonuç  da  bir  sonraki  evrenin  sebebi / sebepleri  olarak  yaşam  ve  zaman  akıp  gitmektedir.

Sonucu sebepten soyutlayarak olguları algılamak, çıkarımlarda bulunmak, kaçınılmaz olarak yanılgılara yol açacaktır. Bu durumda gösteren-gösterilen ilişkisine bakarak, sonuçlar üzerinde patinaj çekip çekmediklerine, çıkarımların hangi hedef kitleye ne amaçla ve niçin sunulduğuna bakmak gerekmektedir.

Soyuttan   somuta…

Yaşanan  her  olgunun  tek  sebebi  olmadığı  gibi  tek  sonucu  da  olmaz.  Sebep  de  sonuç  da  parça  tesirli  bomba  gibidir.

Zaman  ve  zemin  sebep  ve  sonuçların  getirimlerini  etkiler.

Doğadan  bir  örnek  verelim.

Yağmur  için  kullanılan  isimlerden  biri  bereket  ve  rahmet, 

diğeri  ise  felakettir.

Ekinler başağa durup biçilmeye yaklaştığı günlerde yağan şiddetli bir yağmur, tarım için ne rahmettir, ne de bereket. Çünkü şiddetli yağmur ekinleri adeta döverek ıslatacak ve yatmalarına sebep olacak, tarımda verimlilik ister istemez düşecektir. Felaket…

Al  sana  sebep,   al  sana  sonuç…

Son günlerde içeride ve dışarıda yokuş aşağı giden ve iktidar arabasına fren tutturamayanlar “12 Eylül’ü yargılıyoruz” adlı bir bulvar komedisini sahneye koymuştur. İşbirlikçi medyanın hangi televizyon kanalını açsanız aynı oyun bazen değişik oyuncularla evlere servis edilmektedir. Böylece toplumun dikkati bu varyeteye çekilerek “cambaza bak” denilmektedir.

Dış politikada “sıfır sorun” diye yola çıkılmış sınır komşularımızla sorun olmayan kalmamış, Türkiye’nin uluslararası itibarı sıfırlanmıştır.

Irak,  Suriye,  İran,  Rusya…

Türkiye Irak ile olan ilişkilerini Bağdat’taki iktidarla değil, sanki böyle bir yer yokmuş gibi Kuzey Irak’ta peşmerge başı Barzani’nin başına getirildiği çakma devlet ile sürdürmektedir. Bu duruş Irak’ın bölünmesini de fakto olarak kabul etmek anlamıma gelmektedir.

Malatya’nın Kürecik Köyü’nde kurdurulan Füze Kalkanı adlı tesis bir ABD üssüdür. Topladığı bilgiyi ABD ve İsrail’e göndererek çalışmaktadır. Bu üsten rahatsızlığını bildiren İran, Rusya yönetimleri tepkilerini dile getirmişler, İran kendini savunmak için gerekirse Türkiye’yi vuracağını ilan etmiş, Rusya ise birlik kaydırması yaparak kendince önlem almaya çalışmıştır.

Suriye’yi bölerek, peşmerge başı Barzani’nin çakma devletini Akdeniz’e kadar uzatma hamlesinde AKP iktidarı, kraldan çok kralcı bir duruşla yangına benzinle gitmektedir. Afganistan ve Irak yenilgilerinden sonra ABD’nin yeni bir işgale gücü kalmamıştır. Ekonomisi batmıştır, yaklaşan seçimler Obama’nın elini iyice zayıflatmaktadır. Öyleyse ateşteki kestaneleri alacak bir maşaya ihtiyaç vardır. Eş-başkan bu işe memur edilmiştir.

Şu soruları duyar gibiyim.

12 Eylül 1980 darbesinin başı Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya ile Barzani’nin vb ne ilgisi var ?

Burada  bir  tümdengelim  ve  tümevarım  parantezi  açmamız  gerekmektedir.

12  Eylül  1980  darbesi  Amerika’nın  “Bizim  çocuklar”  dediği  kişilere  ihale  edilmiş  bir  karşıdevrim  hamlesidir.

Okumaya devam edin ’12 Eylül Varyete Tiyatrosu… “Bizim Çocuklar Yine Kazandı..!!!”’

14
Nis
12

Deniz Feneri ve Silivri…

Deniz  Feneri  davası  ile  Silivri   davalarını  yan  yana  koyunca  ortaya  şöyle  bir  tablo  çıkıyor :

Sanki  birbirine  hiç  benzemeyen  iki  farklı  ülkedeki  iki  farklı  dava  gibi.

İleride, bu dönem hukukun nasıl işlediği bir araştırma konusu yapılacak olursa, çok çaba harcamaya gerek yok; bu iki dava karşılaştırılsın yeter.

Eğer bu davalardan biri “hukuki” ise ötekine ne ad verilir bilmiyorum.

Artık Türkiye’de hukuk “çoktan seçmeli” hale geldi; her davaya göre ayrı bir çeşidi!

***

Deniz  Feneri  davasının  üç  ana  ayağı  var :

Almanya’daki yargılama, Türkiye’de iddianameyi hazırlayan savcıların başına gelenler, Ankara’daki yargılamama!

Almanya’daki soruşturma 2006 yılında başlatıldı. “Deniz Feneri e.V.” adıyla açılan dava, bu ülkede “yüzyılın bağış yolsuzluğu” olarak anıldı. Nisan 2007’de başlayan dava 1 yıl içinde sonuçlandı. Sanıklardan Mehmet Gürhan 5 yıl 10 ay, Mehmet Taşkan 2 yıl 9 ay, Firdevsi Ermiş 1 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Davanın   savcısı   Lötz’ün   son   sözü   şu   oldu :

“Asıl   failler   Türkiye’de…”

Böylece  davanın  Almanya’daki  ayağının  “başlatılan  soruşturma  kapsamındaki  bölümü”  tamamlandı.

Deniz Feneri’nin Türkiye’deki ayağı için soruşturma başlatan savcılar Nadi Türkaslan, Abdülvahap Yaren ve Mehmet Tamöz 8 Eylül 2008’den itibaren 3.5 yıl süreyle görev yaptı. Bu zaman diliminde Deniz Feneri’yle bağlantılı olduğu iddia edilen çeşitli yerlere operasyonlar düzenlendi. Temmuz 2011’de Zekeriya Karaman, Zahid Akman, İsmail Karahan, İzzet Kurum, Ali Solak, Harun Kapuyoldaş, Muzaffer Şafak tutuklandı.

Sen misin tutuklatan!

Soruşturmayı yürüten üç savcı hakkında “evrakta tahrifat” suçlamasıyla soruşturma açıldı, görevden alındılar. Haklarında 11 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. 4 Mayıs’ta yargılama başlayacak.

Üç savcıdan görevi devralan iki savcı Veli Dalgalı ve Hakan Pektaş soruşturmanın seyrini, suç vasfını değiştirdi, “örgüt yok, dolandırıcılık yok, sadece evrakta sahtecilik ve güveni kötüye kullanma var” dedi. Bunlara karşılık gelen suç da yıllar değil, aylarla sınırlı.

Zaten tutuklular, “çok yattıkları” gerekçesiyle 3-4 ay sonra serbest bırakılmıştı.

Üç ayağın seyri bu…

Yargılama sürdüğü, daha doğrusu başlatılmadığı için soruşturma kapsamındaki herkesin şu aşamada masum kabul edilmesi gerekir. Tutuksuz yargılama bizim de her dava için benimsediğimiz bir ilkedir.

Ancak yukarıdaki seyri Silivri ile karşılaştırınca, başta söylediğimiz gibi, “Bu işte bir terslik var” demeden edemiyoruz.

***

Deniz Feneri’nde sanıklara ağır suçlamalar yönelten savcılar hakkında dava açılıyor, Silivri’de sanıkları savunmaya çalışan avukatlar hakkında dava açılıyor.

Deniz  Feneri’nde  3-4  ay  tutukluluk  çok  sayılıyor,  Silivri’de  3-4  yıl  tutukluluk  normal  sayılıyor.

Deniz Feneri’nde başlangıçta var olduğu iddia edilen “örgüt” dördüncü yılda yok oluyor, Silivri’de varlığı kanıtlanamayan örgüt yıllardır ortaya çıkarılmaya çalışılıyor.

Deniz  Feneri’nde  soruşturma  ilerledikçe  dosyalar  küçülüyor,  Silivri’de  her  dosyadan  4 – 5  yeni  dosya  çıkarılıyor.

Deniz   Feneri’nde    masumiyet    karinesi   var,  

Silivri’de    mahkûmiyet    karinesi.

Deniz   Feneri’nde    özgür    yargılama   esas,  

Silivri’de    tutuklu    yargılama.

Ne    diyelim ?

Türkiye’de    yasalar    önünde    herkes    eşittir    ama,  

yasalar    herkese    eşit    uy – gu – lan – maz..!!!

14 Nisan  2012  –  Cumhuriyet

Mustafa  BALBAY

http://www.ilk-kursun.com/haber/101444

14
Nis
12

Silivri’den Notlar, İzlenimler…

Silivri  adı  (ne yazık!)  Susurluk  gibi  bir  kötülüğün  simgesi  oldu.

Susurluk  denince  akla  “derin  devlet”  geliyor.

Silivri  ise  artık  hukuksuzluğun,  adaletsizliğin,  çoktan  cezaya  dönüşmüş  tutuklulukların,  daha  kısa  ve  özet  söylemek  gerekirse  “sivil  darbe”nin,  daha  da  doğrusu  “karşı  devrim”in  adıdır…

Orada  yurtseverlik,  aydınlanma  düşüncesi,  özgürlük,  yine  kısa  ve  özet  söylemek  gerekirse  Türkiye  Cumhuriyeti  sanık  sandalyesindedir…

***

Sanatçılar  Girişimi  olarak  6 Nisan  Cuma  günü  yaptığımız  Silivri  Cezaevi  ziyaretimizin  notlarını  ve  izlenimlerini  nasıl  özetlemeli ?

O gün küçük duruşma salonunda yapılan “Ergenekon” duruşmasından başlayalım:

Küçük salon, savcı ve yargıçları daha yakından görme olanağı sağladı…

Bana hakiki gibi değil, balmumundan yapılmış heykeller gibi göründüler.

Bir tercih yap deseler, sırf bu nedenle bile, onların bulunduğu yerde olmaktansa sanık bölümündeki kıpır kıpır Mustafa’nın, çok iyi ve moralli gördüğüm Tuncay kardeşimin, değerli dostum Prof. Hilmioğlu’nun ve Hurşit Paşa’nın yanında olmayı bin kat yeğlerdim…

Prof. Hilmioğlu, duruşma arasında bana ulaştırdığı bir notta, “Silivri Hukuku”nu dört başlık altında özetliyor: ‘İntihar edenler’ listesi, ‘Tutuklu iken ölenlerin’ listesi, ‘Ağır hastalık nedeniyle tahliye edilenler’, ‘Halen ağır hasta olanlar’ listesi…

Ben, Malatya İnönü Üniversitesi’nin kurucu rektörü, Sevgili Hilmioğlu Hocama bu konuda kapsamlı bir araştırma yapma sözü veriyorum…

Fakat bu arada, ağır hasta olanların adlarını ve durumlarını Hilmioğlu Hoca’nın notlarından sıralayayım:

Tuğgeneral Levent Ersöz: Onlarca hastalığı olan yatalak hasta.

Mehmet Haberal: Ölümcül ritim bozukluğu var.

Fatih Hilmioğlu: Karaciğer sirozu ve karaciğer kanser başlangıcı.

Hasan Attila Uğur (Jnd. Kd. Albay): 2 kalp damarı yüzde yetmiş tıkalı.

İsmail Yıldız: Ağır psikolojik sorunlar…

Veli Küçük, Hayrettin Ertekin ve diğerleri…

Kendisi de hekim olan Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu Hoca’nın notları böyle…

Adalet ve Sağlık Bakanı beyefendilere duyurulur.

***

Mustafa ve Tuncay kardeşlerimin Sanatçılar Girişimi’ni kucaklayan ortak mektupları basında yer aldı.

Bizler de her zaman onlarlayız. Kalbimiz onlarla çarpıyor. Ve bu sadece bir söz değil.

Bu utanç davası, üzerimizdeki bu lanet sona erene kadar, başlıca kaygımız, arkadaşlarımızın özgürlüğe kavuşmasıdır…

İzmir Milletvekili Mustafa Balbay için birkaç gün sonra başlayacak İzmir Kitap Fuarı kapsamında mutlaka bir eylem platformu, “Balbay’a Özgürlük Girişimi” gerçekleştirilmedir… Sanatçılar Girişimi böyle bir etkinliği desteklemeye hazırdır…

***

Ergenekon salonundan Balyoz adı verilen davanın görüldüğü büyük salona geçtik… Yargı heyeti ara karar için görüşmeye çekilmiş olduğundan duruşma yapılmıyordu. Sanıkların bulunduğu alandaki seçkin, pırıl pırıl, büyük topluluğu nasıl betimlemeli…

Onlar orada, sanık bölümünde; biz izleyiciler arasında, ordumuzun bu seçkin subaylarıyla sohbet ettik…

Bir sinema başyapıtı olan “Potemkin Zırhlısı”nda benim unutamadığım sahnelerden biri, üzerlerine atılan bir brandanın altında isyancı tayfaların kıpırdanışlarıdır…

Bu kıpırdanışlar, gelmekte olan yeni bir dünyanın habercisidir…

Ben, o duruşma salonundaki dalgalanışta, orgeneralinden albayına o büyük ve seçkin toplulukta, tutuklanmış olan gerçek Türkiye’yi gördüm…

Ama o Türkiye’nin asla yok edilemeyeceğini de hissettim…

Bunu, o sevgili insanlara, bağıra bağıra söyledim…

Bizleri alkışlamalarını unutamam…

Ama asıl alkış onlaradır…

Hava Orgeneral Sayın Bilgin Balanlı’nın imzası başta olmak üzere, orada bize ulaştırılan elli imzalı bir yazıda da belirtildiği gibi, Balyoz denilen davadaki dijital sahtekârlık kanıtlanmış ve bu dava çökmüştür. Bu metindeki cümlelerle:

“İçeriği sahte herhangi bir yazının bilgisayarda üretilmesi ve üst veri bilgilerinin herhangi bir kişi adına tanzimi her zaman mümkündür. Bu davada art niyetli kişiler veya gruplarca yapılan sahtekârlık işte budur.”

***

Kardeşim, Tuğamiral Turgay Erdağ’ın, Tuğamiral Ali Sadi Ünsal’ın, Deniz Kurmay Kıdemli Albay M. Koray Eryaşa’nın mektuplarına ve bilgilendirici yazılarına da sonraki yazılarımda değinecek, alıntılar yapacağım…

Bugün  yaşamakta  olduklarımız,  ilan  edilmemiş  bir  iç  savaşa  benziyor…

Amaç ise ülkeyi bölüp parçalamak, aydınlanmacı cumhuriyeti karanlık ortaçağ topluluğuna dönüştürmek…

Ordunun  da  bu  yönde  ayrıştırılması,  parçalanması  gerekiyordu…

Silivri’den  edindiğim  izlenimler  bu  kanımı  daha  da  somutladı,  güçlendirdi…

14 Nisan 2012  –  Cumhuriyet

Ataol  BEHRAMOĞLU

http://cumhuriyet.com.tr/?hn=329806

14
Nis
12

CESUR (Öz)YÜREK : “Bu gerçekleştiğinde Mahkemeniz dahil, Atatürk Cumhuriyetinin hiçbir kurumunun güvencesinin kalmayacaktır..!!!” ONA GÖRE..!!!

İDARE   MAHKEMESİ   BAŞKANLIĞINA

ISPARTA

Duruşmalı   –  Yürütmenin   Durdurulması   ve   iptali   istemlidir

DAVACI :    Atatürkçü  Düşünce  Derneği  Isparta  Şubesi  Adına :  Mahmut  ÖZYÜREK  –

ADD  Isparta  Şube  Başkanı

DAVALI :   ISPARTA  VALİLİĞİ

D.KONUSU :T.C ISPARTA İLİ İL GENEL MECLİSİ, 22. Dönem 06.12.2011 tarih 12/2–363 sayılı kararının g-bendi, “Barla İlçemiz Ana yol kavşağına,”BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİNİN YAŞADIĞI TOPRAKLARDASINIZ” sloganı yazılmasının Yürütmesinin durdurulması ve iptali istemidir.

KARARIN  TEBLİĞ  TARİHİ :  23.03.2012

AÇIKLAMALAR :

1-) T.C ISPARTA İLİ, İL GENEL MECLİSİ, 22. Dönem 06.12.2011 tarih 12/2–363 sayılı kararının “g” bendinde “Barla İlçemiz Ana yol kavşağına, ”BEDİÜZZAMAN  SAİD  NURSİ  HAZRETLERİNİN  YAŞADIĞI  TOPRAKLARDASINIZ”  sloganı  yazılmasını, 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanununun 6. Maddesi (a) fıkrası gereğince İl Genel Meclisinin 06.12.2011 tarihli 2. birleşiminde oybirliği ile kararlaştırmıştır.(Ek–1: İl Genel Meclisi Karar Örneği)

Söz konusu karardan 15 Mart 2012 tarihinde İl Genel Meclisi Üyelerinden biri ile yaptığımız özel görüşme sırasında haberdar olduk.

Bunun üzerine 23.03.2012 tarih ve 2012/34 sayılı yazımızla, Isparta Valiliğine “Böyle bir kararın olup olmadığını, varsa bu konuda şubemize bilgi verilmesini” yazılı dilekçe ile istedik. (Ek–2)

Sn. Vali Memduh OĞUZ, aynı gün saat 17.00 sularında Şube Başkanımız Mahmut Özyürek’i telefonla arayarak, “Dilekçenize yazılı cevap veremem, İl Genel Meclisi Kararları kamuya açıktır. Dilerseniz biz talimat veririz, bir suretini alabilirsiniz, ya da biz gönderelim” dedi.

Saat 17.30 sularında Valilik görevlisi ile sözü edilen karar, kapalı zarf içinde, “23.03.2012 tarih, B.05.4.VLK.0.32.04.01/492 sayılı “Dilekçeniz” konulu TUTANAK’la “tarafımıza imza karşılığı teslim edilmiştir.(Ek-3)

2-) Söz konusu kararın “g” bendinde “Barla İlçemiz Ana yol kavşağına,”BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİNİN YAŞADIĞI TOPRAKLARDASINIZ” sloganı yazılmasını,………… 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanununun 6. Maddesi (a) fıkrası gereğince İl Genel Meclisinin 06.12.2011 tarihli 2. birleşiminde oybirliği ile kararlaştırmıştır” ifadelerinin yer aldığını gördük.

3-) Türkiye Cumhuriyeti Isparta İli Barla Kasabası yol kavşağına yazılması kararlaştırılan sloganda adı geçen BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ KİMDİR?

Asıl adı Nüfusundaki yazılımıyla Said Okur’dur. 1878’de doğmuştur. 1908’de İstanbul’da haftada iki gün yayınlanan “Şark ve Kürdistan Gazetesinde” Said-i Kürdi’de adıyla yazmaya başlamış. (30 yaşında) 1909’da (31 yaşında) İki Mekteb-i Musîbetin Şahâdetnâmesi’ni yazmıştır. Said; 1918’de Neşr-i Maarif Cemiyetinin (Kürt Teali Cemiyetinin yan kuruluşu) kurucu üyeleri arasında yer almıştır. Isparta’daki sürgünden memleketine dönen Said-i Kürdi yine İngilizlerin işgal planına uygun olarak Doğu’da ve güneydoğuda İngiliz hükümeti destekli bir Kürdistan kurulması amacıyla “Kürt Teali Cemiyeti” kurucuları arasında yerini aldı.(kaynak: Marmara brifingi, 1971)

a) Kurtuluş savaşında İngilizlerle işbirliği yapan, İtilaf Devletlerinden aldığı silah, para ve malzeme ile 30 u aşkın isyanın çıkmasını örgütleyen “Kürdistan Teali Cemiyetinin 3. Azasıdır. (1-Seyyid Abdülkadir……..sayfa 70, 2-Said-i Nursi….sayfa 73, 3-Dr. Abdullah Cevdet.. .sayfa 83)

b) Saidi Nursi’nin 1327 ( 1909 ) yılında, İstanbul’da Vezir hanındaki İkbal-i Millet matbaasında basılmış “İki Mekteb-i Musîbetin Şahâdetnâmesi Yahut Divan-i Harb-i Örfî ve Saîd-i Kürd-î” adlı eserinde açıkça kürtçülük yapmakta ve Kürtleri uyanmaya ve Kürt milliyetçiliği etrafında birleşmeye davet etmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz kitapta Saidi Nursi aynen şöyle demektedir. “Soydaşlarıma (Ebnâ-i cinsime) burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis eksik (nâtamam) kalır. Ey Asurîler ve Keyânîlerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri (pişdar) ve kahraman askerleri olan Arslan Kürtler! Beş yüz yıldır yattınız, yeter artık, uyanınız, sabahtır. Yoksa vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir.”

c) “Süphân ve Ağrı dağları gibi geleceğin yüksek dağlarının doruğunda ayağa kalkmış, nefse esir olmayı yasak etmiş ve başkasına tecavüzü câiz görmeyerek şeriâte dayanmış olan, hürriyet sultânı, yüksek sesle sizin gibi mâzinin en derin derelerinde gâfil ve dağınık bir kavme, cehâlet ve yoksulluğa hücûm için, fen, sanat ve silâh başına, ileri arş.”

d) Kısacası Saîdi Nûrsî Kürdî’nin gerçek niyeti, Türklerin bölgede egemen olmalarını istemeyen İngilizlerin istekleriyle birebir örtüşmektedir. Gerçek gayesi, geri kalmış Kürtleri kalkındırmak/bilinçlendirmek olsa idi, “fen ve sanat başına” demekle yetinirdi. Ancak “SİLÂH BAŞINA” diyebilecek kadar pervasızdır.

e) Kürt Sait risalelerinde Ye’cüc Me’cüc denen ve dünyayı yok edecek olan korkunç yaratıkların Özbek, Tatar ve Kırgız gibi Türk boyları olduğunu söylemekte ve soydaşlarımızı “akvâm-ı vahşiyye” (yani vahşi kavimler) olarak tabir etmektedir.

f) “Birinci Dünya Savaşı’nda bizimle savaşmış da olsa, bir Hristiyan ölmüşse şehit sayılır, ahirette mükâfatı vardır.” (Kastamonu Lahikasi,s.45).

Mehmet Akif, Çanakkale’de üzerimize gelen orduları, “Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” diyerek lanetler. Havada uçan kol, bacak ve gövdelerin meydana çıkardığı dehşet verici tabloyu gözyaşları içinde anlatır Şiirlerinde. Said’i Nursi ise bu canavarlıkları yapan Hristiyanların “Rahmeti İlahiye’nin hazinesinden ne kadar büyük mükâfatlar alacaklarına” dair risaleler yayınlamakla meşguldür.

h)”Özgür bir Kürdistan tohumunu ekiyorum. Onu geliştirip büyütün” diyen Said Nursi, Cumhuriyet’in ilanından sonra da devam eden Kürtlerin isyanlarına katılır. “Biraderi azamım” dediği Şeyh Sait’in isyanına katıldığından dolayı yeniden sürgüne gönderilir. Onun biraderinin, “Bir Türk öldürmek yetmiş gâvur öldürmekten daha üstündür” sözü Said-i Nursi’nin düşünce yapısını dolaylı yoldan bize gösterir.

I) 1960′da Said-i Kürdi, Şeyh Sait’in torunlarına şunları söylemiştir: “Kardeşim Şeyh Sait kıyama başladığı zaman Van’da mağarada idim. Kendisine bir mektup yolladım, mektubun cevabını alamadan duydum ki kardeşim Şeyh Sait yakalanmıştır. Düşündüm ki mağaradan çıksam bile bir faydam olamazdı. Sonra beni mağaradan yakalayıp sürgüne gönderdiler. Altı yıl süre ile dizlerime vurarak esef çekip memleketimizde fiili olarak yapılan mukaddes cihattan mahrum kaldım.”

Şualar”ında 10 maddelik olan bir bahsin 9 ve10. Maddelerinde bazı mülahazalarda noksanlaştırmaya gidildiğini, oysaki elyazması nüshasındaki 10 maddede Bediüzzaman”ın “Şeyh Said ve rüfekası hakiki şehitlerdir” demektedir.

4 – SAİD  NURSİ,  ATATÜRK  HAKKINDA  İSE ;

a) “Ben bir manevi âlemde, İslam Deccal ini gördüm. Yalnız bir tek gözünde teshirce bir manyetizma gözümle müşahede ettim ve onu bütün bir münkir bildim. İşte bu inkârı mutlaktan çıkan bir cüret ve cesaretle mukaddesata hücum eder.(…) Fakat kahraman ve mücahit ordunun ve dindar milletin ruhundaki nur–u iman ve Kur’an ışığıyla hakikat–i hal–i göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı rivayetlerden anlaşılıyor.” (Şualar458–459,Siracun Nur 247)

b) Saidi Nursi, başlangıçta şifreli olarak işaret ettiği Deccal ’in kim olduğunu daha sonra şöyle anlatıyor:“Ölmüş gitmiş dünyadan ve hükümetten alakası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir Hadis–i Şerif’in ihbarıyla Kur’an’a zararlı bir adam çıkacak demiştim.Sonra Mustafa Kemal’in o adam olduğunu zaman gösterdi. (Emirdağ Lahikası I/278,Yirmiyedinci mektuptan Sabık Reis–i Cumhur’a ve üç makama gönderilen istida)

c) Saidi Nursi, Mustafa Kemal’e yönelik Deccal suçlamasında daha da ileri giderek şunları yazar:
“…Lozan Muahedesinde söz veren ve pek şiddetli ve dehşetli hücumlarına rağmen hiçbir hakiki Müslüman Türk’ü Protestan yapamayan ve Millet–i İslam için pek zararlı olduğunu ef’aliyle ispat eden ve Hadis– Şerif’in haber verdiği o müthiş şahıs kendisi olduğunu(yani Deccal, y.n) hayat ve mematiyle gösteren Mustafa Kemal’e bir mahrem eserde ‘din yıkıcı Süfyan’ dediğimizi (…)” (Emirdağ Lahikası I,50–51;Yirmiyedinci Mektuptan Mahkeme–i Kübra’ya Şekva ve Müdafaatın Bir Haşiyesi olan Parçanın Hülasasıdır, Ayrıca Müdafaalar, 226–227)

d) İngiliz Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın Bağdat’tan yazılan gizli raporunda, Kürtleri Türklere karşı kışkırtarak ayaklandırmak amacıyla kurulmuş olan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kurucuları arasında Said-i Kürdi (Nursi)’nin de adı vardır.[] Bu cemiyetin düzenlediği Koçgiri Ayaklanması ulusalcı güçleri bir hayli uğraştırmıştır.

“…Küre–i Arz’ın şimdiki en büyük devleti Amerika’nın bütün kuvvetiyle din hakikatlerine taraftar çıkması ve İslamiyet’le Asya ve Afrika’nın saadet ve sükûnet ve müsalaha bulacağına (barış bulacağına) karar vermesi ve yeni doğan İslam devletlerini okşaması ve teşvik etmesi ve onlarla ittifaka çalışması, kırk beş sene evvel olan müddeayı isbat ediyor, kuvvetli şahit olur. ”

Saidi   Nursi,   bu   sözlerinde,   “Dünyanın   şu   anki   en  

büyük   devleti   Amerika’nın   bütün   kuvvetiyle   dini  

hakikatlere   sahip   çıktığını,   Amerika’nın,   Asya   ve  

Afrika’da   İslamiyet’le   beraber   huzur   ve   saadet  

geleceğine   karar   verdiğini,   Amerika’nın   yeni  

doğan   İslam   devletlerini   okşadığını   ve   onlarla  

ittifak   ettiğini”   bütün   dünyaya   ilan   ediyor.

( BU    NE    “MÜSLÜMAN”LIK,    YARABBİM..!!! )

Saidi Nursi’ye göre bütün “Müslümanları okşayan Hristiyan Amerika, dünyanın en büyük devleti olarak aynı zamanda baş otorite idi. “

e) [“saltanat-ı hilâfeti” mahveden bir Deccal” , “şimal tarafında zuhur” eden bir Büyük Deccal de vardır. ,”o insafsız , o çok kusurlu adam” .

“Ayasofya Camisini puthaneye, Meşîhat Dairesini (Osmanlı Diyanet Dairesi) kızların lisesine çeviren adamı sevmemek suç olması imkânı var mı” “günahkârlar”, “seyyiesiz”, “Süfyan”, “Nefreti âmmeye lâyık adam”, “Deccal”, “İslam’ın en büyük fitne-i diniyelerinden”, “Türkiye’nin siyasi rejimi Nur Saadetini söndürmeye çalışmaktadır.”

“Kemalistler  seviyesiz,  anarşist  kimselerdir.”  (Said Nursi, Münazarat. s. 17) ve benzeri çok sayıda hakaret içeren sözler söylemiştir.

f)  Oysa  Saidi Nursi’nin  Deccal  dediği  Atatürk,  kurtuluş  ve  kuruluşumuzun  mimarı  idi.

İzmir  Amerikan  Koleji’nde  Misyoner  faaliyette  bulunuluyor  diye  bu  okulu  tamamen  kapatmış,  hayatta  iken  Bab–ı  Ali’nin  “Misyonerle  Mücadele  Teşkilatı”  kurmasına  destek  vermiş,  3 Ocak  1922’de  Meclis  Başkanı  iken  yayınladığı  bir  muhtırada,  İçişleri  Bakanlığı’na  çok  sert  çıkışarak,  Amerikalıların  Anadolu’da  “Öksüzler  Yurdu”  altındaki  yapılanma  isteklerinin  tamamen  Hıristiyanlığı  yaymak  amacı  taşıdığını  vurgulayarak  “bu  talebin  derhal  reddedilmesini”  istemişti.

Okumaya devam edin ‘CESUR (Öz)YÜREK : “Bu gerçekleştiğinde Mahkemeniz dahil, Atatürk Cumhuriyetinin hiçbir kurumunun güvencesinin kalmayacaktır..!!!” ONA GÖRE..!!!’

14
Nis
12

Teslimiyetin Belgesi NATO Füze Kalkanı Antlaşması’dır

ABD   Başkan’ı   Obama’nın;   Başkan   Bush   döneminin   “ Doğu   Avrupa   Füze   Kalkanı   Projesi “   yerine,   savunma   stratejisini   Türkiye   üzerinden   devreye 

sokması,   Washington’daki   yoğun   bir   çalışmanın  ürünüdür.

Rusya’nın ciddi eleştiri ve karşı çıkmalarına yol açan Doğu Avrupa Füze Kalkanı Projesi’nden geri adım atıldığı görüntüsünü veren Başbakan Obama yönetimi, gerçekte  füze  kalkanının  gemilerde  ve  karada  olmasına  karar  vermişti.

Bu değişikliğin nedenini de İran’ın daha çok kısa ve orta menzilli füzelere sahip olmasına bağlamıştı. Projenin mimarlarından Stanford Üniversitesi fizikçisi ve füze savunma uzmanı Dean Wilkening, 19 Eylül 2009’da söz konusu projeye Türkiye’nin dahil edilmesine karar verildiğini açıkladı.

Obama’ya, Türkiye’nin projeye dahil edilmesi gerektiğini, Ortadoğu’ya coğrafi yakınlığının Türkiye’yi özel kıldığını söyleyen Wilkening, Türkiye’nin bölgesel şartları ve çekinceleri nedeniyle bu tür bir projede yer almama kararı alması halinde, diğer NATO üyesi ülkeler üzerinde yoğunlaşacağını belirterek: “Balistik füze yapılanması için Romanya, Bulgaristan, Türkiye, Çek Cumhuriyeti ve Polonya gibi ülkeleri inceledim. Türkiye’nin çok özel bir rol oynayabileceğini ek not olarak belirttim.” dedi.

Washington Post ve New York Times, Türkiye’nin ‘NATO Füze Kalkanı’nda önemli rol oynayacağına dair yaptıkları haberlerde, Obama’nın Ankara ile yaptığı kulislere dikkat çekmişti.

İngiliz Reuter Ajansı, Füze Savunma Ajansı’nın yayınladığı haritada Akdeniz’e yerleştirilen Füze ve Radar Taşıyan Gemiler-AEGIS’in Türkiye’nin güneyini, İsrail’i, Filistin ve Mısır’ı koruyacağını bildiriyordu.

Uluslararası ilişkiler uzmanları ise Türkiye’nin planda yer almasının kendisi ve bölge için riskler taşıdığı kanaatinde olduğuna dikkat çekiyordu. -1-

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın, Silahlanmanın Kontrolü ve Uluslararası Güvenlikten Sorumlu Müsteşarı, Dışişlerinin 3 numaralı ismi ve Obama’nın özel danışmanı Yunan asıllı Amerikan vatandaşı Ellen Tauscher, 19 Kasım 2009’da gizlice Ankara’ya geldi ve şu teklifi iletti; “ABD’nin Akdeniz-Ortadoğu-Avrupa ekseninde oluşturacağı savunma kalkanında; radarlar sizde konuşlansın, füzeler komşunuzda, tehdit sizden algılanıp, füzeler dışarıdan ateşlensin” ancak teklif, Türk tarafında endişeye yol açtı.

Tauscher görüşmede, George W. Bush döneminde gündeme taşınan ve Obama tarafından geliştirilen füze savunma sisteminde, Türkiye’nin tüm kritik noktalara yakınlığı ve jeostratejik konumu nedeniyle çok daha fazla insiyatif üstlenebileceğini ve Türkiye’nin Amerikan üretimi Patriot nükleer füzesavar füzeleri alması halinde bu sistemden yararlanabileceğini özellikle belirtti.

Teklife şüpheyle yaklaşan Ankara’nın Ellen Tauscher’e sunduğu onbir soru süreci kilitledi.

Sorular  şunlardı :
1-  Bu radar sistemleri Türkiye’nin hangi bölgelerine ve ne kadar süre için yerleştirilecek?
2-  Radarların yarıçapları ne kadar olacak? Sadece radarla mı kalacak?
3-  Kaç asker ABD askeri gelecek? Türk sularında radar kabiliyetli gemiler de olacak mı?
4-  Türk personeli bu sistemde yer alacak mı?
5-  Radarlar komşu ülkeleri ne kadar gözetleyecek?
6-  Elde edilen bilgilerin ne kadarı Türklerle paylaşılacak?
7-  Rusya’nın radarlara dair endişeleri nasıl giderilecek?
8-  ABD, İran’ın füze tehdidine odaklı… Topraklarımıza konuşlandırılacak bu radarlar, İran’a karşı ne kadar kullanılacak?
9-  İsrail bu işin neresinde yer alacak?
10- Radarların yarıçapının geniş olması halinde Pakistan’ı da kapsayacak mı? Suriye de izlenecek mi?
11- Türkiye ileride yüksek irtifa hava savunma füzeleri aldığında bu sistemden ne kadar faydalanacak? -2-

Türk tarafının Tascher’e verdiği bu onbir soru, aslında Türkiye’nin çok gizli stratejik planlarını da deşifre ediyordu. Böyle bir hata dünya tarihinde enderdir. Nitekim ABD, bu soruların içinde yer alan uzun vadeli stratejik kodları çözmüştü.

Başbakan Erdoğan’ın Washington ziyaretinde, NATO füze savunma kalkanı konusu gündeme geldi. Türkiye: “Özellikle İran ve Rusya konusundaki sorularımız geçerlidir.” diyerek onay vermemeye çalıştı. Bir süre sonra ABD, Türkiye’nin kısa ve orta irtifa hava savunma sistemi ile ilgili talep listelerini kabul etmediğini açıkladı.

Bu arada Türkiye, Amerika’nın Patriot Sistemleri de dahil Çin, İsrail ve Rusya yapımı füze savunma sistemlerinden birini alma isteğini bir süre devam ettirdi. Alınan tekliflere rağmen bu konudaki arayışını aniden sonlandırdı ve NATO Füze Kalkanı Antlaşması’nın NATO ülkelerini de kapsamasını, ABD’ye bizzat teklif etti.

Türkiye antlaşmaya karşı ileri sürdüğü tüm çekincelerini geri çekip, 18-19 Kasım 2010 tarihinde Lizbon’da toplanan NATO zirvesinde ‘Yeni NATO ve Nükleer Savunma Stratejik Konsepti’ni belirleyen antlaşmayı imzaladı. Bununla da kalmadı, ABD ile ikili antlaşma imzalayarak Kürecik’te füzesavar radar üssü kurarak faaliyete geçirdi. Böylece antlaşmayı itirazsız kabul eden tek ülke oldu.

-1-  Yeniçağ  20.09.2009
-2-  Metehan  Demir,  Hürriyet,  20.09.2009

Erol  BİLBİLİK

http://www.ilk-kursun.com/haber/101043

14
Nis
12

DELİKANLı SAVCı

İlhami  Yangın.

Şair  ve  Yazar,  çok  sayıda  kitabı  var.

Son  kitabının  adı  “Cümbür  Cemaat”.
Bu  kitabında  yazdıkları,  eğer  ülke  “hukuk  devleti”  olsaydı  ve  Cumhuriyetin  Savcıları  sorumluluklarının  bilincinde  olsalardı,  ortalığın  yangın  yerine  dönmesi  gerekirdi…

Yazar;
*Cemaatin,  2007  yılından  itibaren  Ankara  başta  olmak  üzere  birçok  il’de  yasadışı  kasetleme  ve  görüntüleme  merkezleri  kurduğunu,  devletin  haber  alma  servisinin  cemaatin  elemanlarına  sınırsız  bilgi  aktardığını,  bu  konuda  harcanan  tüm  paraların  devlet  tarafından  karşılandığını,

*Deniz  Baykal’ın  ve  MHP’li  üst  düzey  yöneticilerinin  bu  ekip  tarafından  görüntülenip,  devletin  polisi  eliyle  basına  ve  kamuoyuna  servis  edildiğini,

*Atatürk’ün kendi elleriyle kurduğu bir kurumun cemaat eliyle nasıl çökertildiğini ve kurumun başkanına ne tuzaklar kurulduğunu, buralara Mümtazer Türköne-İskender Pala ikilisinin nasıl atandığını anlatıyor ve “Antigazete.com” sitesinde feryat ediyor;
“Ben  bunları  ispatlamaya  hazırım.  Ama  bunları  soracak  delikanlı  bir  Savcı  arıyorum…”

Bu  haklı  feryadı  duymakta  zorlanan  Cumhuriyetin  Savcılarına,  hukukçu  olmadığımız  halde  biz  de  yardımcı  olalım.

Belki  duyarlar !…

Eğer  Yazarın  söyledikleri  doğruysa;
Yürürlükteki  Anayasamızın;
Başlangıç kısmı ve 1-2-3-4 maddeleri ile, Temel Hak ve Hürriyetler-Özel Hayatın Gizliliği ve Korunması-Kişi Hürriyeti ve Güvenliği- Haberleşme Hürriyetini sağlayan maddeleri ve Devrim Kanunlarının Anayasamızın güvence altına aldığı 174. Maddesi, göz göre-göre, Cumhuriyetin Savcıları önünde çiğnenmiş ve “Anayasa  İhlal  Suçu”  işlenmiştir…

Böylesine önemli bir iddia, görevleri Anayasamızı ve Cumhuriyetimizi korumak ve hukukun dışına çıkanları; Makamları ne olursa olsun, kimin sır küpü olurlarsa olsun, kimin yakını olurlarsa olsunlar, yakalarına yapışıp Bağımsız Mahkemelere teslim etmek olan Cumhuriyetin Savcılarını ilgilendirmeyecek de, Tapu-Kadastro Müdürlerini veya Veteriner Hekimlerimizi mi ilgilendirecek?

Yoksa,  Cumhuriyetin  Savcıları  maaşlarını  T.C.  Devleti’nden  almıyorlar  mı ?
Cumhuriyetin Savcılarının Anayasa ve yasalardan aldıkları güçleri, sadece
Türk Ordusunun Subaylarına mı yetiyor ?
Cemaat denen illegal örgüte, Cumhuriyetin Savcılarının, hele-hele “Özel Yetkili” Cumhuriyet Savcılarının güçleri yetmiyor mu?

Bakın,  yazar  kendi  haber   itesinde  ne  diyor;
“Delikanlı  bir  Savcı”  arıyorum.    Yazdıklarımı   ispat   edeceğim…

Çağırsanız  ya  adamı !…
Hey,  orada  kimse  var  mı?   Sesimi  duyan  var  mı ?…

Not;  Yazıyı  tamamlarken  28 Şubat  “Operasyon”u  başlatıldı.

Cumhuriyet Savcılarının gücü yine askere, üstelik emekli askerlere yetti.

28 Şubat’ta Milli Güvenlik Kurulunda alınan kararlarını okursanız, Türkiye’de oynanan oyunun gerçek yüzünü iyice anlarsınız.

Lâik  Devletten,  Atatürkçülerden,  Demokrasiden,  Türklükten,  Türkçeden,  Eğitim  Birliğinden  ve  Cumhuriyet’ten,
Cemaatin – Tarikatların  intikam  alma  operasyonudur  bütün  bu  yaşananlar.

Bu   arada   Deniz   Feneri   davası  da   unutulmuş   olur,  

bir   bakmışsınız   Suriye’ye   de   “gir”ivermişiz..!!!

Rifat  SERDAROĞLU

http://www.ilk-kursun.com/haber/101438




İstatistikler

  • 2.305.568 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Nisan 2012
P S Ç P C C P
« Mar   May »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

En fazla oylananlar