18 Nis 2012 için arşiv

18
Nis
12

İHANETİN ÇEMBERİNDEKİ MEŞALE ; KÖY ENSTİTÜLERİ..!!!

ATATÜRK  DİYOR  Kİ..!

“EĞİTİMDİR  Kİ  BİR  ULUSU  YA  ÖZGÜR,  BAĞIMSIZ,

ONURLU,  YÜKSEK  BİR  TOPLULUK  BİÇİMİNDE  YAŞATIR

YA  DA  BİR  ULUSU  TUTSAKLIK  VE  YOKSULLUĞA

GÖTÜRÜR.”

ÇÜNKÜ;  “KAYNAŞMIŞ  BİR  MİLLET  HALİNE  GELMENİN,

ÇAĞDAŞLAŞMANIN,  KALKINMANIN,  HÜR  VE

DEMOKRATİK  BİR  TOPLUM  OLABİLMENİN  EN  ETKİLİ 

ARACI  EĞİTİMDİR.”   (16  TEMMUZ  1921   ANKARA)

“Tam bağımsızlık denildiği zaman; siyasi mali iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet millet ve memleketin gerçek manasıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir.. Bağımsızlık ve özgürlük devletin temeli ve özüdür.

Bir ulusun egemenliğini anlayabilmesi ve onu güvenle koruya bilmesi, üstün öğrenim ve eğitimine sahip olmasına bağlıdır. Bir ulusun siyasal eğitiminde, sosyal eğitiminde, vatan sevgisinde noksan varsa, öyle bir ulus egemenliğinin gerektiği şekilde elinde tutamaz..”

Atatürk’ün, Türk Milli Eğitimi ile ilgili bu ışıklı sözlerine bakıldığında, Köy Enstitülerinin Türk Milli Eğitimi’ndeki yeri daha net belirginleşir..

Köy enstitüleri ile amaç sadece; öğretmen, sağlıkçı, ziraatçı… veya elinden iş gelir eleman yetiştirmek değildi.. Gittikleri yerlere model insan yetiştirmekti amaç.

Kalkınma, hem de kültürel kalkınma köylerden başlasın istendi.. Çünkü o dönemde, şehirlerin nüfusu %20’ler civarındaydı..

Madem ki bu ülkenin askeri köyden, amelesi köyden… çiftçisi köyden… kalkınmadan en çok nasiplenmesi gerekenler de onlar olmalıydı.. Hem de kalkınmanın önderleri de kendi içlerinden yetişmiş, vatan sevgisi ile kültürü ile bilgisi ile, örnek kişiliği ile donanımlı ehil eller olmalıydı… Çünkü onlar bakarak değil yaparak öğrenmişlerdi işlerini.. Gittikleri yerlerde de tarif ederek değil, yapıp göstererek model olacaklardı köylerine.. Yüksünmeden, ezilmeden, ezmeden… En önemlisi de halktan kendilerini ayırıp, bir aydın kopukluğuna düşürmeden!..

Kim Kurdu; köy enstitülerini…

Benlikleri, yürekleri, vicdanları bu ülkenin ateşiyle yanan, halkıyla sevinen, halkıyla üzülen bir avuç aydını kurdu!..Gecelerini gündüzlerine katarak… Öğrencileriyle, öğretmenleriyle birlikte gündüz çalışıp, geceleri gerektiğinde ahırların, ekin tarlalarının, kurdukları binaların, çiftliklerin bir köşesinde kıvrılıp yatarak!..Kendi yaptıkları binalarda öğrendiler, kendi ürettiklerini yediler!..

Kazanılan Kurtuluş Savaşı ve ardından gelen devrimler, kültür, dil ve ülkü birliği ile taçlandırılmalıydı..

Haramzadeler subaşlarını tutmamıştı o günlerde.. Sinmişti her biri yılanlar gibi kovuklarına.

Onlar yuvalarından çıkıp da ihanet iftiralarını yayana kadar ancak 18.500 nefer gönderile bildi köylere..

Kim yıktı köy enstitülerini!..

Düşman uyurmuş da hain uyumazmış!..

Uzun sıfatlar takıp sözü uzatmanın gereği yok Köy Enstitüleri’ni kimlerin yıktığına!..4 harfli bir çoğul sözcük yeter her şeyi anlatmaya; Hain-ler!..

Ulusal bağımsızlığın bilincine eğitimle varılacağını fark edip, bağımsızlığa ve, ulusal egenmenliğe giden yolu kesen işbirlikçi hainler kapattırdı köy Enstitülerini..!…

Laikliğin düşmanı; aydınlıktan korkan bugünün yarasalarının dedeleri kapattırdı Köy enstitülerini..

Kurtuluş Savaşında savaş meydanlarından kaçıp, aşiretlerinin esaretlerini sürdürmek isteyen toprak ağaları kapattırdı köy enstitülerini…

Ve bu gün 4+4+4 yasaları ile Atatürk ve onun devrimlerinden intikam almak hevesinde olan zihniyetin dedeleri kapattırdı Köy enstitülerinin..

Bağnazlığı eğitim diye yutturan, bu yolla hem halkı hem de Allah’ı kandıran, özünde…hakkı hukuku, demokrasiyi hedefe varmada araç sayan zihniyetin öncüleri kapattırdı köy enstitülerini…

Bitmedi Türkiye Cumhuriyeti ile hesaplar!..

Hesaplaşma sürüyor!..

Hem de Ulus devlet olma ilkelerini bertaraf etme zemininde sürüyor..

Hukukta; eğitimde,…

Milli ne varsa her alanda!..

Temel   Amaç ;   nasırlı   ellerin   harekete    geçmesini    engellemek..!!!

Çünkü,   örgütlü   cehaleti   alt   edecek   tek   güç  

nasırlı   ellerdir..!!!

Korktular!…

Sevr’in   sevinci   kursaklarında   kalanlar!..

Korktular!..

Sevr   artıkları   ve   onların   işbirlikçileri..

Ve   hâlâ   korkuyorlar;   o   nasırlı   ellerin,  

gün   olup   güneşi   zaptetmesinden..!!!

Ve  Korktular  Köy  Enstitüsü  öğrencisi  Arif  Aslan’ın şu  dizelerinden :

Kazmayı küreği alınca ele,

Nasırlı tabanım inince bele,

Alnımdan toprağa dökülen sele,

Kan mı der; can mı der, el ne der bilmem!…

Elimde meşalem köylere gitsem,

Ne mutlu, yurt için ben bir ümitsem,

Dileğim, her köyü bir cennet etsem,

Can mı der, şan mı der, el ne der bilmem!..

Kazmanın ucunda düz olur dağlar,

İçimde ideal köy aşkı çağlar,

Beş asır, rehbersiz nice köy ağlar,

Sustursam,  coştursam  el ne  der  bilmem!…


Mehmet  Halil  ARIK

Emekli  Eğitimci

http://www.ilk-kursun.com/haber/101712

18
Nis
12

ÖYLE BİR TÜRKİYE’DE YAŞıYORUZ Kİ….

Öyle  bir  Türkiye’de  yaşıyoruz  ki,  bugün  ülkemizde  iktidarda  Atatürk’ün  ismini  ve  gerçekleştirdiklerini  halkımıza  unutturmak  isteyen  bir  Hükümet  var !

Öyle   bir  Türkiye’de   yaşıyoruz  ki,   bu  gidişata  ‘dur’  

diyebilecek   hiçbir   gücün   varlığını   göremiyoruz !

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, dış politikamız, Atatürkçü çizgiden uzaklaştırılmış ve ilkesiz bir düzeyde, diplomatlarımızın rehberliği bir yana itilerek, diplomasi alanında bilgisi ve deneyimi yeterli olmayan danışmanlar aracılığıyla yürütülmekte!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, Parlamentomuz’daki Muhalefet’in, Atatürkçü düşünceyi ve Atatürk Devrimlerinin sürekliliğini benimsettirmeyi hedefleyen bir politikası veya bakış açısı yok!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, basınımız, Atatürkçü düşünce sistemini yaşatacak ve gelecek kuşaklarımıza aktaracak bir yapıya ve heyecana sahip değil!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, aydınlarımızın büyük çoğunluğu, Atatürk’ümüze sırtını çevirmiş ve o büyük insana hepimizin sahip olması gereken vefa duygusundan ve yükümlülüğünden yoksun!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, Üniversite gençliğimiz, Atatürk’ü gerçek kimliğiyle tanımamakta ve tanımak yolunda da en ufak bir heves ve istek belirtisi göstermemekte!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, “Atatürk Devrimleri” iktidar güçleri tarafından unutturulmak isteniyor ve “Atatürk” ismi insanlarımızın zihinlerinden ve gönüllerinden silinmek isteniyor!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, ulusal eğitim sistemimiz, Atatürk’ü ve O’nun düşüncelerini dışlamak amacında ve bu hedefine doğru adım adım yaklaşmakta!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, üniversitelerimiz, büyük ölçüde Atatürkçü düşünce sistemini benimsemiş değil ve öğrencilerini de, “Atatürkçü düşünce” doğrultusunda yetiştirme isteği ve azminden yoksun!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, Parlamento’daki Muhalefet’in yetersizliği söz konusu olduğunda, sivil toplum örgütlerimiz, bu görevi layıkıyla yapmak yerine, kendi iç çatışmaları içinde boğulmayı yeğlemekte!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, insanımız, kendisine ve ülkesine yapılan haksızlıklara ve hukuksuzluğa baş kaldırabilecek güç ve dürtüden yoksun!

Öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, insanımızın geleceğe ilişkin umudu tükenmek üzere ve bu umudu yeşertebilecek insan gücü, halkımıza sesini ulaştırabilecek olanaklara sahip değil!

Tüm bu olumsuzluklara karşın, yine de önderimiz Atatürk’ün de kendisine yapılan muhalefete karşın, insanımıza ulaşabilmeyi başarıyla gerçekleştirmiş olduğunu göz önüne alarak, ve bu büyük insandan gücümüzü alarak, “Atatürk Devrimleri”ni yaşatma yolunda elimizden geldiğini yapmalı ve bu Devrimlerin ışığı ve aydınlığı altında, gençlerimizin ve çocuklarımızın yetişmesini sağlamaya çalışmalıyız!

Doç. Dr.  Hüner  TUNCER

http://www.ilk-kursun.com/haber/101633

18
Nis
12

Binemiyoruz Binali Bey

9  Nisan  Pazartesi  sabahı  ulaştım  Atatürk  havalimanına.

Bütün  gazeteleri  edindim,  oturdum  kafeye.

13.00  uçağıyla  İzmir’e  gitmek  üzere.

Ferhangi  Şeyler  turnesi  söz  konusu.

Açtım gazeteleri, o akşam okuyacağım haberlerin altını çiziyor, kendime göre yorumlar düşünüyor, buna göre gazeteleri sıraya koyuyorum.

Ferhangi  Şeyler’in  böyle  bir  ön  mesaisi  var.

Yan masadaki tip, okuyup bir yana koyduğum gazetenin bulmacasını rica ediyor, okudunuzsa şu gazeteyi rica edeyim, diyen tip var.

Ben gazetelerin kırışmaması derdindeyim, akşam sahneye çıkaracağım aksesuarlarım onlar benim, gıcır pırıl olmak zorunda.

– Ben  gazete  okumuyorum,  dersimi  çalışıyorum  efendim !

sinirsel çıkışı da hiç hoş karşılanmıyor okuduğum gazeteyi onunla paylaşmamı isteyen tip tarafından.

Manyak  olduğumu  düşünüyor.

Konuya vakıf, her pazartesi görüştüğüm kafe garsonu, kahvemi tazelerken;

-Gene  mi  Ferhangi  Şeyler  turnesi ?   Kaçıncı  oyun  oldu  ağbi ?
diyor.

Gazeteler tarassutunu tamamladım, uçağın kalkmasına 20 dakika var.

Bir çağırı yok. Gittim baktım, uçağımız 15 dakika gecikmeli. Kafeye gelip yeniden kahve söyledim. 10 dakika sonra uçağın 45 dakika gecikmeli olduğu yazıldı ekrana. Yalnız benim uçak değil, Türkiye’nin dört bir yanına gidecek uçakların hepsinin karşısında gecikme yazıyor, kimilerinin süresi belirli, kimileri sadece gecikme yazıyor. Süre belli değil. Biraz sonra İzmir uçağının birbuçuk saat gecikmeli kalkacağı yazdı ekranda.

Gidip bir ilgiliye gecikmelerin nedenini sordum. Atatürk havalimanındaki dört pistten üçünün onarıma alındığını, tek pist çalıştığını, gecikmelerin bundan kaynaklandığını belirtti.

-Ben bu akşam İzmir’de olabilir miyim acaba? Oyunum var. Manyak bir taksiciyle bir avantür maceraya mı yazılsam acaba?

-Valla bilemiyecem!

-Valla kim bilebilir?

-Allah bilir!

-Binali bey bilmez mi?

-Binali bey kim?

diyor ilgili. Orada çalışıyor, Ulaştıramama bakanının adını bilmiyor. Derhal kovulması gereken bir tip. Ya PKK’lı ya da Ergenekoncu. Biz gömleğin metal düğmesi bip etti diye giremezken, o nasıl sızmış ki havalimanına?

Uçağımın 2 saat gecikmeli kalkacağı yazılı ekranda. Kahve içmekten bezdim. Gözümden kafein fışkırıyor. Hiçbir uçak vaktinde kalkamadığı için yolcu yığılması oluştu, kafelerde oturacak yer yok, kıç kıça, iç içe oturuyoruz. Dizi dizime yapışık adam cep telefonuyla karısına gecikmeleri açıklamaya uğraşıyor. Kadın bağırarak konuştuğu için onun sesini de duyuyorum.

-Tek şeride indirmişler karıcığım! Hiçbir uçak öbürünü sollayamıyor. Belki de bugün gelemem!

-O kadar saat uçak gecikmesi olur mu? Yalancı herif? Hangi karının koynundasın?

diye bas bas bağırıyor telefondaki kadın.

Bütün bir güne yayılan bu gecikmelere kimse inanamıyor sayın ulaştıramama bakanı. Bu yüzden yuvalar yıkılabilir.

Bu hafta gene turne var; Ankara’ya gideceğim. Sabah ilk uçağa bilet aldım, umarım akşamüstü başkentte olurum.

Atatürk  havalimanındaki  dört  pistin  niçin  üçü  birden  onarıma  alınıyor ?

Birer  birer  onarsak  olmaz mı ?

Üç  yandaş  taşeron  firmaya  acele  avans  mı  verilmesi  gerekiyor ?

Ferhan  ŞENSOY

AYDINLIK

18
Nis
12

Kel başa şimşir tarak, buyur buradan yak

Bir  ekibimiz  var.

Birbirinden  değerli  sanatçılardan  oluşuyor;  “Sanatçılar  Birliği”.

Dün gece Edip Akbayram ve eşi Ayten’in evinde yemekli bir toplantı yaptık.

Rutkay  Aziz  ve  Tarık  Akan  da aramızdaydı.

Çok  güzel  bir  geceydi.

Ayten’in fevkalade misafirperverliği ve yemekleri bize parmaklarımızı yedirdi.

Gecenin  sürprizi  ise  o  günün,  Ataol  Behramoğlu’nun  doğum  günü  olmasıydı.

Ataol  bize,  pastası  kesilirken  güzel  bir  şiirini  okudu.

Biz  de  iyi  ki  doğdun,  dedik.

Hatta  ben  iki  kere  söyledim.

Bir  de  şimdi  söylüyorum,  etti  üç.

“İyi  ki  doğdun  değerli  dostum.”

Gecenin  bir  vakti  fıkralar  anlatılmaya  başlandı.

Kimine az, kimine çok güldük. Ben daha çok, sevmeye doyamadığım, Edip Akbayram’ın anlattığı fıkraya güldüm.  Bakalım  siz  de  benimle  aynı  fikirde  misiniz ?..

Karadenizli bir hemşerimiz arkadaşının yanına gelmiş; “Benden altı adet vesikalık fotoğraf istediler, nasıl olacak bu iş” diye sormuş. Arkadaşı; “Kolay” demiş. Belden yukarını çekeceğiz. Sen bir çukur kaz bahçeye, göm, belden aşağını, ben gelir çekerim resmini”.

Ertesi gün kendisini yarı beline kadar gömen arkadaşının resmini çekmek için gittiğinde, “tamam” demiş, “tam da dediğim gibi yapmışsın; ama yanındaki diğer kazılmış çukurlar niye?”

Yarı beline kadar gömülü olan yanıtlamış soruyu; “vesikalık resmi altı tane istediler ya, ben de altı tane çukur kazdım”.

“Yahu ne gerek vardı” demiş arkadaşı, “zahmet etmişsin. Ben altı tane fotoğraf makinesi getirmiştim”.

Edip  Akbayram’dan  size  bir  Pazar  güldürüsü…

Heves  ettim,  bir  fıkra  da  ben  anlatayım,  dedim.

Ne var ki Hayyam’ın bir dörtlüğünü Twitter’da sevenleriyle paylaştığı için sorgulamaya alınan Fazıl Say’ın başına geleni hatırlayınca, vazgeçtim anlatmadım.

Sakallı-şalvarlı bir molla, taksi çeviriyor ve arka koltuğa yerleşiyor. Şoför radyoda türkü dinliyor o sırada. Müşteri; “Kapa şu türküyü, günah” diyor. Şoför radyonun dalgasını haberlere çeviriyor. Müşteri; “Aslında radyo da günah… Peygamberimizin devrinde radyo mu vardı diyor. Şoför gayet sakin arabadan iniyor, mollanın kapısını açıyor ve “lütfen inin arabadan” diyor. “Peygamber efendimizin devrinde taksi de yoktu. Lütfen inin arabamdan ve deve bekleyin.”

Ben dinibütün bir adamım. Bu benim için ne kadar haksa, inançsız olmak da bir başkası için hak. Hayyam’ın dizelerini de okuyamayacaksak artık, demek ki Neyzen Tevfik, hatta Can Yücel de okuyamayacağız demektir. Hatta bazı şairlerin dışında şiir okumak da yasaklanacak. Başbakan kürsüden “Nazım Hikmet, Yılmaz Güney bizim değerlerimizdir” demiyor muydu? Diyordu?

Ben dünya çapındaki piyanistimiz Fazıl Say’ın yanındayım…
Yanındayız…
Biline…

Çevik  Bir  Paşa

Filiz Akın’ın eşi Sönmez Köksal MİT Müsteşarı iken, eşi Filiz Akın’la bizi özel konutlarına, Ankara’ya yemeğe davet etmişlerdi. Günübirlik gidip döndük. Bizi gizli bir disiplinle üç siyah otomobil karşıladı. Önde ve arkada birer araba, güneş gözlüklü babayiğit ajanlar, kulaklarda telsizler, kuşkulu gözlerle sağı solu kontrol ederek “Bodyguard” filmini aratmayacak bir seremoniyle MİT Müsteşarının evine naklettiler. Eşimin kulağına eğilip şöyle dedim, “ister misin, gittiğimiz yol anlaşılmasın diye bizim de gözümüzü bağlasınlar?”

Eve ulaştığımızda, ev sahibesi Filiz Akın bizi kapıda karşılamıştı. O akşamki yemekte bir karı-koca daha vardı, Çevik Bir Paşa ile eşi. Yuvarlak bir masada oturduk, yedik, içtik. Memleketin ahvalini konuştuk. Çokça da Atatürk’ten bahsettik. Paşa‘yı bütün azametiyle anımsıyorum. Son derece yakışıklı, vakur, düzgün ve samimi konuşan bir insan… Gözümüzü, kulağımızı ondan alamadığımızı, kısa sürede kendisine hayran olduğumuzu ifade etmeliyim.
İngiliz yazar tarafından yazılmış Atatürk ile ilgili yasak bir kitabın yasağını kaldırtıp, “İnsanlar gerçekleri okumalılar, görmeliler… Ancak bu şekilde kalkınabiliriz” diyordu. Şerefli Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ne güzel de temsil ediyordu. İşte o gece tanıdık Çevik Bir Paşa’yı.

Hakkı Karadayı Paşa Genelkurmay Başkanı iken, Sayın Çevik Bir de yardımcısıydı. O sıralar biz de Olacak O Kadar Programı’nda “Darbeleri” filan oynayıp, bir bakıma askerleri ti’ye alıyorduk. Çalıştığımız kanalın yöneticileri başlarına bir şey gelecek diye tir tir titriyordu. Hatta bir keresinde bizzat Genelkurmay Başkanı ile Çevik Bir Paşa’yı makyajlarını yaparak oynamıştım. Kanal yönetimi, “biz bu bölümü yayınlayamayız, artık bu kadar da olmaz” deyince, yalan söylemiştim onlara. “Ben paşayı tanıyorum, kendisinden izin aldım” dedim. “Vebali boynuna” deyip yayınlamışlardı programı. Ben gene de ürperip korkmuştum, ne yalan söyleyeyim…

Ertesi gün bir telefon; Çevik Bir Paşa arıyor. “Yandık” dedim kendi kendime, “Buraya kadarmış”. Titrek bir sesle “Buyrun” dedim telefona. Çevik Bir Paşa, “çok güldürdün Levent bizi” dedi… “Kızmadınız mı?” diye cılız bir sesle karşılık verdim. “Ne kızması yahu” dedi, “Bayıldık. Hakkı Paşa da kutluyor seni. Bizden sana açık kart. Bizi istediğin kadar eleştirip oynayabilirsin”.

O günkü Türk Ordusu böyleydi. Paşası da çağdaş ve hoş görülüydü. Bugünkü Türk Ordusu tam kadro hapiste neredeyse… Hatta hapishaneler doldu taştı da, boşalsın diye diğer sıradan suçluları tahliye ettiler. Duydum ki Çevik Paşa da alınmış içeri. Dimdik bir adamdır kendisi. İçeride büküleceğini de hiç sanmam. Ataol Bahramoğlu’nun bir şiiri var, şarkı yaptık söylüyoruz oyunumuzda…

“Cellât uyandı yatağında bir gece
Tanrım, dedi, bu ne zor bilmece
Öldükçe çoğalıyor adamlar,
Ben tükenmekteyim öldürdükçe…”

Güzel söylemiş, ben daha bir şey söylemiyorum. Aklıma gelmişken, Sanat Güneşimiz Zeki Müren Allahtan vakitlice ölmüş… Allah Rahmet eylesin… Yaşasaydı o da Silivri’de hapiste olacaktı anlaşılan. Çünkü biliyorsunuz Zeki Müren’in lakabı “Paşa”ydı. Herkes Paşam derdi ona. Ömrü vefa etmediği için hücrede bir Paşa olmaktan kurtuldu.

Sezen  Aksu

Ben sana ne diyeyim yahu… Önceleri bir idealin vardı, Atatürk’ü severdin. Dörtlükler yazardın O’na. Türkiye Cumhuriyeti sana ne payeler ne ödüller verdi. Şimdi ne oldu da böyle oldu? Ulan şu parayı icat edeni bir geçirsem elime…

Meral  Okay

Allah rahmet eylesin Meral’e. Delikanlı, aydın bir kadındı. Daha çok rahmetli kocası Yaman Okay arkadaşımdı. Onu da kanserden kaybettik. Ölümüne birkaç gün kala, hastanedeki odasının penceresini açıp, “Tanrım, neden ben?” diye bağırırdı. Dinibütün bir adamdı. Eşi Meral Okay kazandığı paraları Nesin Vakfı’na bırakmış. Ne kadar anlamlı bir bağış… Ali Nesin de bu parayla bir eğlence köyü kuracakmış, bu da iyi.

Meral Okay öldükten sonra yakılmak istemiş. Müsaade etmemişler. İnternette birisi yazmış, ben okuduğumu aktarıyorum. Diyor ki; “Ölülerin yakılmasına karşılar, oysa dirileri diri diri yakıyorlar.” Sivas Olayları’ndan söz ediyor. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, Madımak Oteli’nin yakılmasından sonra şöyle beyanat vermişti; “Telaş edecek bir şey yok. Yangın nedeniyle otelde birkaç kişi ölmüştür. Allaha şükür, otelin önündeki kimseye bir şey olmamıştır.”

Hadi bakalım, buyur buradan yak…

Nedim  Saban

Duydum ki Nedim’in başarılı oyunu “Onca yoksulluk varken” Erzurum’da, Erzurum Belediyesi tarafından yasaklanmış. Gerekçe de dekorda “Kahrolsun Faşizm” yazılı olması… Duyduğumda, gülmekten ziyade düşündüm. Oyun bir Fransız klasiğidir. Filmini Simone Signoret ile Yves Montand birlikte oynamışlardı. Türkiye’de haftalarca kapalı gişe oynadı. Nedim Kardeş, hala farkında değil misin, bunlar şunu ya da bunu, şu ya da bu nedenle yasaklamıyorlar. Doğrudan tiyatro hedefleri, yasakladıkları tiyatro. Bilmem anlatabildim mi?…

Sana başarılar, gözlerinden öperim.. Diyeceğim ama diyemiyorum. Biliyorsun öpüşmek de yasak.

Levent  KIRCA

AYDINLIK




İstatistikler

  • 2.307.795 Tıklama

Son Eklenen Yazılar

Nisan 2012
P S Ç P C C P
« Mar   May »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

En fazla oylananlar